-
May 25 2012 YABANCI DİL KARGAŞASI
Okullarımızda Türkçe dışında ikinci – bazen iki ve üçüncü- dil öğretimi konusundaki yaklaşık 100 yıllık serüven -ki gerçekten de bir maceradır- sonunda geldiğimiz nokta -büyük resim açısından- kocaman bir “hiç”tir. Özel yetenek ve/ya çabasıyla bu resim dışına çıkabilenler bu acı gerçeği değiştirmez. Bozuk telâffuzla da olsa Türkçe’yi kısa sürede ve yüksek içerik değerinde öğrenebilmiş yabancılar ile, uzun yıllar boyunca ünlü okullarda yabancı dil öğretilen insanlarımızın düşük içerikli Türkçe ve yabancı dil becerilerini karşılaştırınca bu yargının hiç de haksız olmadığı görülecektir.
En yaşamsal ulusal çıkar müzakerelerinde hiç olmazsa bir nebze daha hakim olduğu düşünülebilecek Türkçe yerine, pratik İngilizcesini kullanmaya çabalayan, bunu da, “anlamazsan çok anlamış tavrı takın” ilkesiyle aşmaya çalışan insanlarımız bir genel hastalığın belirtisidir.
İnsanlarımız, bütün alanlardaki başarısızlığının ve bunu gideremediğinin farkındadır. Buna karşı, “her neyi yapıyorsan onu iyi yapıyormuş taklidi yap” reçetesini benimsemiştir. Hastalık budur.
Hastalığın neden(ler)i içinde Türk ırkına özgü bir yeteneksizliğin olması çok küçük bir olasılıktır. Benzer genleri taşıyanlar içinde az da olsa bu karakteristiklere uymayanlar olduğuna göre bu bir ırk özelliği olamaz.
Sorunun kök nedenlerinden birisi -belki de başlıcası- insanımızın -çoğunun- Türkçe’yi bilmemesi, ama reçete uyarınca “biliyor gibi yapması ve de sanması”dır.
Bu yargının kanıtı Tofita reklamındaki iğrenç Türkçe, BBG sakinlerinin düzeysiz dilleri ya da bilmem hangi VJ’ in -ayıp olmasın diye onlara böyle deniliyor- nece olduğu belli olmayan Türkçeleri değildir.
Onlara takılıp “değerlerimiz aşınıyor” ya da ” televole kültürü bizi yok edecek” teşhislerine kapılmak sorunu hiç ama hiç anlamamak demektir.
Televole, BBG vs. gibi öğeler, sorunun anlaşılmasını güçleştiren, perdeleyen, saptıran unsurlardır. Köken orada değildir. O tür rezillikler, dil öğesini yüzyıllardır bir “stratejik araç” olarak kullanagelen anglo-sakson toplumlarında dahi misliyle yaygındır.
Sorunu görmeye çalışalım
Bir yabancı şöyle diyor: «Normal olarak biz sizin anlayabileceğiniz düzeyde yazar ve konuşuruz. Çıkarlarımızın tehlikeye düşeceğini sezdiğimiz ise öyle bir dille konuşuruz ve yazarız ki siz anlamaz, fakat anlamadığınızı da anlamaz ya da belli etmezsiniz. İşte bizim size karşı en üstün yanımız dilimizdir.»
Uluslararası alanda çıkarlarımızı savunurken, Türkçe dilini kullanıp, bu dile daha hakim profesyonellerden yardım almayı akıl edemeyenleri – ve bunu akıl ettiremeyenleri- gördükçe nasıl bir zafiyet içinde olduğumuz daha iyi anlaşılıyor.
Evet işin kökü Tofita-BBG alanında değildir. Sorun, en iyi okullarda -dahi- Türkçe dışında 2 yabancı dil öğretilen “elit” kesimin, ağzından çıkan sözcüklerin ne anlama geldiğini bil(e)memesi, kendisine ezberden belletilen kalıpları değiştire değiştire kullanarak konuşup yazmasındadır. Böylece dış görünüşü Türkçe’ye benzeyen, içeriği son derece düşük düzeyli ( bkz. Değerli İçerik, https://www.tinaztitiz.com/yazi.php?id=554 ) bir ifade biçimi doğmaktadır.
İşin ilginç yanı insanlarımız bu zafiyetlerinin farkındadır. Konuşmalar sırasında şu 2 kalıbı sık duyarız:
– “beni yanlış anladınız“
– “kendimi tam ifade edemiyorum“
Bu ” kendini ifade yetmezliği” Türkçe ve yabancı dillerde şu metotlarla giderilmeye çalışılır:
– Tavır taklidi: Yabancılara özgü tavırları taklit ederek “bende öyleyim” telafi çabası.
– Sürekli itiraz (futbolcularımız da hakeme sürekli itiraz ederek yetersizliklerini telafiye çalışıyorlar.)
– İkna edici ses tonu “taklidi”
– “Maymuncuk” ifadeler kullanmak: “ne gibi?”, “yani nasıl?”, “aa öyle mi?”, “çok ilginç”, “evet anladım” vb.
Lütfen çevrenizde şu 10 kelimelik -isterseniz artırın- küçük testi uygulayın ve her birisine niçin öyle denildiğini sorun: “efendi, tornavida, hipotenüs, tetanoz, ayna, ezber, mıknatıs, Manisa, repo, eğitim.”
Ağızdan çıkan bu -veya diğer- sözcüklerin ne gibi somut ve ortak karşılıkları olduğunu -ya da olmadığını- görünüz. Bu insanlar ikinci, üçüncü ya da onuncu dil öğrenseler ne ifade eder?
Peki yabancı dilin bu denli düşük düzeyli öğrenilmesi niçin bu denli önemseniyor / özendiriliyor?
Soru’nun yanıtı çok basit ve o düzeyde de aşağılayıcıdır. Özellikle Anglo-sakson dillerini konuşan toplumların zenginliklerinin kaynağı, sahip oldukları teknolojileri içeren ürünlerin sahip olmayanlara satılmasındır. Bunun için çatpat düzeyinde yazıp konuşan halk yığınları ile, biraz ileri çatpat düzeyli yazıp konuşan elite ihtiyaç vardır. Onlar teknoloji üret(e)meyecekleri için sadece kullanma kılavuzları, proforma faturalar vb. belgeleri anlayacak düzeyde yabancı dil bilmeleri yeterlidir.
Ayrıca Türkçe’yi doğru dürüst kullanamamaları gerekir. Çünkü onu becerirlerse yabancı dili de “anlayarak kullanmaya” kalkışabilirler.
Bu denli basit bir strateji halk arasında büyük bir -kabuk- yabancı dil tutkusuna yol açmıştır. Çünkü gerçekten de, çatpat bilenler, çatpat bilmeyenlere göre daha kolay iş bulmaktadırlar. Hattâ istihdam edecek olanların ihtiyaçları pek belli olmasa dahi.
Yabancı dil nasıl konumlanmalı?
Bir dil, ait olduğu kültürün üretim ve yayım aracıdır. Bir dilin bilinmesi aslında o kültürün bilinmesi demektir ve her kültürün de kendine özgü yüksek ve düşük değerleri olması da doğaldır.
Bir dili öğrenmenin stratejisi buna göre, o kültüre ilişkin çerçöp değerlerin, gelgeç deyimlerin değil, yüksek düzeyli, medeniyet yolunu açıcı değerlerin -ve onlara ait kavram ve sözcüklerin- alınması olmalıdır.
Yabancı dilin konumlanmasında ikinci bir nokta, Türkçe ile birlikteliğinin tanımlanmasıdır. Bugün birçok dilde bu birliktelik bir “füzyon” şeklinde gerçekleşmiştir. Singlish, Japlish, Russlish, Deutschlish, Swinglish vb. olarak adlandırılan diller Singapur’ca, Japonca, Rusça, Almanca ve İsveç’cenin İngilizce ile “füzyon”undan böylece doğmuştur.
Türkiye’de yabancı dille “öğretim” yapan kurumlarda oluşan Turklishde benzer bir hibrittir. Kanımızca bu bir zenginleşme değil bir fakirleşmedir. Bu olgu “teknolojiyi üreten adını da koyar” yazısız kuralının bir sonucu değildir. Dil milliyetçiliği ile ünlü Fransızlar dahi İngilizce (chip) sözcüğünü olduğu gibi alıp (Le chip) şeklinde kullanıyorlar. Benzer milliyetçiliğe sahip Almanlar software, computer, flip–flopve benzer terimleri aynen kullanıyorlar.
Füzyon yoluyla yozlaşma bunlardan tamamen farklıdır. “Beni andırestimeyt etme” gibisi bir söz ise bir teknoloji dolayısıyla dilimize girmemiş, dil öğrenmedeki başarısızlığımızı telafi(!) için uydurulmuş onlarca kalıptan sadece birisidir.
Buna göre, Türkçe’nin korunup geliştirilmesi, yüksek kültürel ve teknolojik terimlerin katılmasıyla zenginleştirilebilmesi için, neredeyse “ikinci dil” olarak tanımlanabilecek şekilde iyi öğrenilmiş yabancı dillere ihtiyaç vardır.
İngilizceyi iyi öğrenemeyip bunun acısını Türkçe’yi yozlaştırarak çıkaran insanlarımızın önüne iyi bir ikinci -mümkünse üçüncü- dil “öğrenme teknolojisi”nin konulabilmesi, hem Türkçe hem de yabancı dille “kendini ifade etme”de bir eşiğin aşılmasını sağlayacaktır.
Peki yabancı dilleri niçin öğrenemiyoruz?
Bu soru’nun yanıtı ile şu iki soru’nun yanıtı muhtemelen aynıdır.
(1) Eğitim sözünün bu denli sık kullanmasına, her sorununun getirilip getirilip eğitime bağlanmasına karşın, acaba eğitim işini niçin beceremiyoruz?
(2) Bilim, en vahşi kabile insanlarının bile sorunlarını çözmede yardımcı oluyorken, acaba niçin toplumumuzda sadece makale yazıp para kazanmaya, ya da ünvan şişirmeye yarıyor, niçin yüzlerce sorunumuzun çözüm yolunu bulmada kullanılmıyor?
Soruların olası yanıtı şudur: Eğitim ve de bilim, insanlarımızın somut ihtiyaçlarının giderilmesinde bir katkı yapabilecek içerikte anlaşılıp kullanılmıyor. Bu içerik zafiyetini giderebilecek olan “elit” (seçkin) kesimin büyük çoğunluğu da -maalesef- bu hastalıktan muzdariptir. Soru sormaya devam edilirse sıradaki şudur: Peki, eğitim ve bilim, toplum yaşamımızdaki çeşitli ölçekteki sorunların çözümüne niçin somut bir katkı sağlayamıyor?
Bunun olası yanıtı ise, geleneksel sorun çözme kültürümüzün yerleşik araçlarında, bu yerleşik araçlara olan bağımlılığımızda yatıyor olabilir. Yabancı dil eğitimindeki olağanüstü başarısızlığın nedeni buna göre bu “işe yaramazlık”ta yatıyor.
İngilizce öğretim yapan bir kolejin İngilizce öğretmenlerine sorulan “niçin İngilizce öğretiyorsunuz?” ve öğrencilere sorulan “niçin İngilizce öğreniyorsunuz?” sorusuna verilen yanıtlar, net ve somut yarar(lar)ın neler olabileceğinin hiç düşünülmediğini göstermektedir. (bkz. “Yabancı dil”, sh 303, Ezbersiz Eğitim için Yol Haritası, 3.basım, PEGEM Yayınevi, Ankara veya www.tinaztitiz.com).
Epey ilerlemiş yaşına rağmen bir elinde -çok kullanılmaktan- parça parça olmuş bir sözlük, öbür elinde Türkçe gazete, yakın ve orta-yakın gözlüklerini ikide bir değiştirerek Türkçe gazete okuyan bir ABD büyükelçisi -kişisel gözlemimdir- somut sorunların çözümünde yabancı dilin nasıl kullanıldığına ibret verici bir örnektir.
Bir diğer ibret örneği de, eğitim fakültelerimizin ezberci geleneği altında yetişmiş öğretmenlerimizin, gencecik beyinlere “the” sözcüğünün okunuşunda dilin alt ve üst dişler arasına nasıl sokulacağını öğretmeye çalışması, bunun ne işe yarayacağını hiç düşünmemiş olmasıdır.
Peki sorun çözmeye yaramıyorsa bu denli yabancı dil merakı nedendir? Bu yalnızca eğitim sistemimizin değil, seçkinlerimizin, ailelerin, tüm toplum kurumlarının, bu soruyu sormayan herkesin ortak ayıbıdır.
Özelde yabancı dilin, genelde eğitimin ve bilimin birer sorun çözme aracı olamayışları, onların ancak süs, övünme aracı, yüzeysel farklılıklar yaratma gibi amaçlarla kullanımına yol açmıştır.
Kişiler -ve kurumların- sorunlarını çözmekte kullandıkları araçlar, dil, yabancı dil, eğitim ve bilim değil, onların bağımlılık yaratmış alternatifleridir.
Nedir bu bağımlılık yaratmış sorun çözme araçları?
– ” Bir tanıdığın -veya tanıdığın tanıdığının- tanışıklığını istismar etmek“,
– “doğrudan ve/ya dolaylı rüşvet vermek”,
– “yasal ve/ya ahlaki kuralların etrafından dolaşmak“,
– “istemeye istemeye sineye çekmek“,
– “kader olarak kabul etmek“,
– “bir başkasına ihale etmek“,
– “görmezden gelmek“,
– “sorundan uzak durmak“
ve bunların çeşitli ton ve bileşimleri, bilgi -ve onun araçları olan dil, yabancı dil, eğitim ve bilim- ile sorun çözmenin “daha ucuz” alternatifleridir.
Bir kural gibi genelleştirmek doğru mudur bilinmez ama, ” bir sorunun çeşitli çözüm yolları içinde en kolay olana yönelinir ve bu yol zamanla bağımlılık yaratır” gibi bir doğa yasası var gibi görünüyor.
Bu “kolay” ve “alışılmış” yollardan vazgeçilmedikçe, “zor ve alışılmamış” konumdaki araçlar devreye giremeyecek, suretâ kullanılıyor (gibi) yapılacaktır.
Alışkanlık yaratmış bu yolların her biri, değerler sistemimiz içinde dallanmış birer sosyal tümördür (bkz. www.tinaztitiz.com/yazi.php?id=561). Bu tümörlerin yok edilmeleri ancak sistemli ve yaygın bir çabayla olabilir.
Bu yollar toplumun önce seçkin tavırlı kesimlerince, sonra da çoğunluğunca “ayıp” olarak kabul edildikçe onların yerlerini, bilgi, eğitim, bilim gibi yüksek değer alanları almaya başlayacaktır.
Kimilerince “toplum mühendisliği” sayılabilecek bu yaklaşım, “toplum değerlerinin tümörlerden arındırılması” olarak özetlenebilir ve kötü kullanımlara da pekalâ açıktır.
Birileri, kendi kafalarındaki dünyaları, yine aynı yaklaşımla -değerlerin tümör sayılanlarından arındırılması- gerçekleştirmeye çalışabilirler ve bu zaten insanlık tarihi boyunca hep olagelmiştir.
Ama görünen o ki başka bir çıkış yolu da yoktur. Hasta toplumlar (R.B. Edgerton, Sick Societies, 1992, The Free Press) ya yok olacaklar ya kendilerini iyileştirecek yolları kendileri bulacaklardır. Toplum müh. nin -haklı olarak- aşağılanan “dıştan müdahaleci” değerler sistemi yeniden yapılandırma girişimleri ile, hasta toplumlara özgü bir demokrasi yolunun arasındaki fark işte budur. Bu süreci kimin başlatacağı, kimlerin destek vereceği, bütünüyle toplumsal dinamiklerin çıktılarıdır. Ama neredeyse kesin olan, bu sürecin, sıradanlığın (bkz. Tragedy of Commons) eseri olamayacağıdır. Seçkin tavır sahibi ve aralarında dayanışma ağları kurabilen yurttaşlara sahip olup olamamak bir toplumun kaderini belirleyecek gibi görünüyor.
Eğitim açısından ne yapalım?
Ailesi içinde “merak” duygusu çeşitli -masum- yollarla köreltilip, okulun bilgi pompalayıcı eleyici mekaniğine terk edilen çocuklarımız için yapılabilecek şeyler ne yazık ki çok azdır.
En küçük yaşlardan itibaren belirli -ve kaldırabileceği- sorumluluklarla yüklenen ve sayılan “kolay” sorun çözme yolları kapatılan bir çocuk, doğanın kendine hediye ettiği merakı -eğer özel yollar ile öldürülmez ise- nedeniyle “bilgi yoluyla sorun çözmeyi”yi bir alışkanlık olarak edinecektir. Araştırmak ve öğrenmek, böyle bir çocuğun-hiç farkında bile olmayacağı- doğal özellikleri haline gelecektir.
Eğitim sürecinin aile ayağında yapılması gereken budur: Sorumluluk ver; ucuz yolları kapa; merakını öldürme!
Aile içinde bu şansı kaybetmiş olanlar, aynen bedensel veya zihinsel engelliler gibidir ve ancak özel ilgi ile bilgi yoluyla sorun çözmeye yöneltilebilirler. Bunu hedeflemiş bir okul sisteminin nasıl olması gerektiği ayrı bir konudur (bkz. Okulda Yeni Eğitim, Aralık 2000, Beyaz Yayınları, İstanbul).
Her iki grup açısından da yabancı dil eğitiminin çerçeve çizgileri şöyle çizilebilir:
– Okul yaşındaki çocuklar -özellikle de ana ve ilköğretim- yabancı dil yoluyla sorun çözme gibi bir hedefe sahip değillerdir. Zorlama (tehdit, ceza, ödül) ile ancak ezbere bellerler ve bu yolla ancak bir papağan kadar katma değer yaratabilirler.
– Bu yaşlardaki çocukların yabancı dil öğrenmeleri için, gerek aile, gerek okul ve gerekse kitle iletişim araçları yoluyla “ağzından / kaleminden çıkanın farkında olmaya yönlendirilmeleri gerekir. Ana dillerinde kullandıkları masa, sandalye, kardeş vb. sözcüklerin “ne demek” olduğu şu demektir: Bunların, duyu organlarımızın somut olarak algıladığı duyularla bağlantısının tam olarak farkına varmak.
Yabancı dil öğreniminin temeli, Türkçe’nin (ana dilinin) bu yüksek hakimiyet düzeyinde kullanılması; daha ileri sınıflarda (orta, lise) ise, Türkçe dili içinde mevcut diğer kökenli (Arapça, Farsça, Yunanca, Latince gibi) sözcüklerin Türkçe’de ne anlama geldiğinin farkına vardırılmasıdır.
Orta okuldan itibaren, termometrenin sıcaklık ölçer, kalorimetrenin ısı ölçer, kalorifer’in ısı yayan demir vbg. olduğunun farkında olan çocuklar ile, bunları birer “ses” olarak -aynen papağan gibi- tekrarlayan çocuk ve gençler arasındaki farkı düşünebiliyor musunuz?
TV haberlerinde ve hava raporlarında hava sıcaklıkları yerine ısrarla “ısı derecesi” diyen eğitimliler yerine ağzından çıkanı bilen insanlar böyle yetişebilir.
Akılda az şey tutup, ihtiyaç oldukça bu az şeyden türetmek, çocukların çok sevdiği -ve de en doğru- bilgi saklama yoludur.
Yabancı dil konusunda normal olarak henüz pek bir hedefi olmayan çocuklara yabancı dilin kalıpları, grameri, okunuş incelikleri gibi saçmalıkları öğretmeye çalışmak yerine, yabancı ve kimi Türkçe sözcüklerin yapılarındaki az sayıda ön ve ard ekleri vererek, bunlardan ne çok sözcük üretilebileceğini göstermek onlar için heyecan verici olmaktadır ( bkz. Ezbersiz Eğitim için Yol Haritası sh. 322)
Okul kurumunun yabancı dil konusunda vermesi beklenen, anlamını tam bilmediği, ne işine yarayacağı konusunda net olmadığı “sesler çıkarmayı öğretmek” değildir. Bir ana okulundaki 3-5 yaşındaki çocukların 1’den 10’a kadar yabancı dilde saymaları ya da basit gündelik konuşmalara alıştırılmaları bir papağanın sayı saymasından farklı mıdır?
Hattâ, ana dili Türkçe olan bir çocuğun 1’den 10’a sayması ve bunlar üzerinde 4 işlem yapması “denklik” kavramı oluşmamış ise ne değer taşır. Bunları bir başka dilde yapması bir değer taşır mı?
Yabancı dil konusunda, kişi sayısı kadar özgün hedef olabilir. Bu denli farklı hedef, tek tip bir öğretiyi ezbere belleterek öğretilemeyeceğine göre, çocuk ve gençler açısından öncelikle yapılması gereken, bu farklı hedeflerin, üzerinde yapılanabileceği bir temel inşa etmeye çalışmaktır.
Bu temel, yabancı dil kitaplarının (introduction) ciltleri içindekiler kesinlikle olamaz.
“Ben Aritmetiği niye öğreneyim?” sorusuyla “yabancı dili niye öğreneyim?” sorularının temelleri aynıdır. İkisinde de ilk göze çarpan -ama pek işe yaramayan- yanıtlar vardır.
” Gündelik yaşamında hesap gerektiren durumlarda kullanmak” ilk bakışta aritmetiğin varlık nedeni (bkz. Misyon, www.tinaztitiz.com/yazi.php?id=131) gibidir. Ama bir işe yaramadığı da hemen görülebilir. Çünkü bu yanıtın ardından ” ee peki öyleyse ne yapalım?” gibisinden bir çıkmaz sokak gelir.
Halbuki şöyle bir temel neden daha anlamlıdır: Tüm yaşam, ihtiyaçlar ve imkânları denkleştirme çabasıdır. Aritmetik bu çabanın aletidir. Yabancı dil için de böyle bir temele ve bu temelin çocuk ve gençlerce benimsenmesine ihtiyaç vardır.
Yabancıdil neye yarar?
“Turistlerle konuşmak“, “roman okumak“, “iş ilanlarının talebini karşılamak“, “arkadaş edinmek” gibi hedefler bir dili lâyıkıyla -hem de zevkle- öğrenmeye yeterli itici gücü sağlayamaz. Bunlar “çatpat” düzeyli hedeflerdir.
Ana dilin gündelik yaşam için gereken basit kavramları ve o kavramlar için gereken birkaç yüz sözcüğü dışındakiler fazlaca işine yaramayan bir çocuk veya gence yabancı dil öğretilemez, öğretmek için çaba da harcanmamalıdır. O çaba, daha yüksek hedefleri olan ya da daha yüksek hedefleri sahiplenebilecek olanlardan çalınmış bir çaba olacaktır.
Ana dilini bir sorun çözme aracı olarak kullanma becerisi edinen bir kişi, öğreneceği yabancı dilin, ana dilinde bulunmayan daha yüksek değerli kavramları yoluyla yaşamını kolaylaştıracak, zenginleştirecektir. Ama bunun ön koşulu, ana dilindeki konuşma açısından, “ses çıkarma” düzeyinden “bir anlam ifade etme” düzeyine geçiştir.
Çocuk ve gençlerimiz ile erişkinlerimizin içinde bu geçişi yapabilmiş olanları bulup, yabancıdil öğretme çabalarımızı -ki artık o öğretme değil onların öğrenme çabalarına katkıdır- oralara yönlendirmeliyiz.
Okullarda yabancı dil öğreniminin hedefi, “dili çözülmüş papağanlar” yetiştirmek olmamalıdır. Dil çözülmesi ancak somut hedefler edindikten sonra olabilir. Öyle bir durumda ise istenilse dahi öğrenmesine engel olunamaz. Okulun yapması gereken bu sürecin kolaylaştırılması için hazırlıktır.
Sözcük kökenlerinin (etimoloji) heyecanlı serüveni, ön ve ard ekler ve kökler yoluyla sözcük türetme, Türkçe’de bulunmayan kavramların heyecanını tatmak, Türkçe’de kullanılan birkaç bin dolayında Latince kökenli sözcüğü fark etmek ve bu gibi unsurları içeren bir yaklaşım bu hazırlığı oluşturacaktır.
Bu tür yetişmiş çocuklar okulda İngilizce, Almanca ya da Fransızca konuşamayabilirler. Ama yaşamlarının bir noktasında gerek duyarlarsa -ihtiyaçları nedeniyle- İspanyolca ya da Çince öğrenebilirler. O halde önce biz kendimize şu soruyu -derin bir iç sessizlik hali içinde- soralım: “biz ne yapmak istiyoruz?”
-
May 25 2012 Perşembe, 15 Ağustos 2002
Değerli dostlarım,
Bu kişisel mektubu, aşağıda açıklayacağım konu ile Türkiye’nin sorunlar yumağının sıkı ilişkisini doğru takdir edebilecek, sonra da gereklerini yapabilecek kişilere hitaben yazıyorum.
Oldukça uzun bir süreden-1994’den- bu yana, Ezbersiz Eğitim adı altında haberdar olduğunuzu tahmin ettiğim proje üzerinde, BEYAZ NOKTA® VAKFI şapkasıyla çalışıyorum.
Ezbersiz Eğitim başlangıçta yalnızca, eğitim hayatımıza -birkaç yüzyıldan beri- musallat olmuş olan ve “büyük olarak nitelediği kişi ve kurumların öğretilerini sorgulamadan benimsemek” hastalığı ile mücadeleyi, bu hastalığın dondurduğu “merakı ve onun doğal uzantısı olan sorgulamayı” tekrar canlandırmayı amaçlamış bir proje idi.
Kısa bir süre içinde hastalığın sadece bu “aklı dışlayıp kalben benimseme1″ ile sınırlı olmadığı, eğitim sürecinin her yanını -bir tümörün metastazları gibi- sardığı ortaya çıktı.
Bu noktadan itibaren de Ezbersiz Eğitim projesi -adını yine koruyarak-, müfredat tasarımından sınav sistemine, kendi kendine öğrenmeden akreditasyon sistemine kadar öğeleri içeren bütünleşik bir hale kavuştu. Bunun, bugünkü eğitim sisteminin gerçekçi bir alternatifi olduğunu söyleyebilirim.
Muhtemelen tahmin edebileceğiniz gibi, böyle bir sistemin karşısındaki direnç sistem dışından değil, o sistemi tasarlayan, yöneten, uygulayan ve hattâ kısmen de olsa bizzat o sistemden zarar görenlerden (öğrenciler ve velileri) geliyor.
Bu gözleme dayanarak bizler de Ezbersiz Eğitim projesinin ya hep ya hiç şeklinde savunulmasını terkedip, yerine, zamanına, hedef kitlesinin durumuna göre uygun olan parçalarının2 yerleşmesi yönünde çaba harcamaya başladık.
İşte, bu mektubumda size sözünü edeceğim parça, bu modüllerden bir tanesidir ve Türkiye’mizin bugün geldiği noktada kritik bir önem taşımaktadır. Bu, öğretme yerine öğrenme ya da kamuoyuna sunulacak adı ile Kişisel Gelişim Platformumodülüdür.
Gerek okul kurumu, gerekse onun dışındaki yaşam çevreleri, çocuk ve gençlerimizin doğuştan sahip oldukları bazı yeteneklerinin donmasına sebep oluyor. Donan bu yetenekler, yaşamın güçlükleriyle bizzat mücadele etmek, kalıtsal miras olarak sahip olduğu yetenekleri bu yolda harekete geçirebilmek kabiliyetleridir.
Bu doğal yeteneklerin başında da “öğrenme” gelmektedir. Öyle bir “öğrenme” ki, yaşamının her saniyesindeki her durumdan -iyi ya da kötü- ders almak ve bu yolla ana programı olan yaşamını sürdürme (survival) programına sadık kalmak.
(1)Kalben benimseme = yürektenlik (Türkçe) = by heart (İng.) = par coeur (Fr.), ezber (Fars.)
(2)Ezbersiz Eğitim projesinin modülleri şunlardır: Ezbersizlik, öğretme yerine öğrenme, senaryo temellilik, gelişkin Türkçe, derin algılamaya dayalı yabancı dil, gözetimsiz sınav (onur sistemi), doğrulama (akriditasyon sistemi).
Bu ana program,
“ihtiyaçlarının karşılanması senin değil çevrendekilerin
sorumluluğudur; sen sadece isteyebilir ya da şikâyet edebilirsin;
zaten istesen de bir şey yapamazsın” mesajlarıyla
donmaktadır.Aslında bu donma da, onun
olağanüstü öğrenme yeteneğinin bir sonucudur. Çevresindeki, güven
duyması gerektiği öğretilen kişi ve kurumların bu örtülü
mesajlarını -ki açık mesajlar tam tersine olsa dahi- süratle
almakta ve ana programını ona göre değiştirmektedir.Bazı küçük sorumluluklar
taşıyabileceği ilk çocukluk yıllarından itibaren, ihtiyaçları
çevresindekilerce karşılanmış -ya da karşılanması gerektiği telkin
edilmiş- olan çocuk, hayata atılması gereken yıllara geldiğinde iş
bulmayı da kendi dışındakilerin bir sorumluluğu olarak
görmektedir.Çocuk ve gençlerimiz
genelde:·
çevrelerinin
hangi uzaklıklara kadar uzandığını anlamaya çalışmak,·
o çevrelerin
iş iklimlerini incelemek,·
o iklimlerin
gerektirdiği bilgi-beceri-tutum-davranışların neler olduklarını
incelemek,·
onları
kazanmaları gerektiğini idrak etmek,·
arzuları ve
gerçeklerin her zaman bağdaşmayabileceğini anlamakgibi yükümlülüklerini
üstlenmek yerine sadece istemekte ve de şikâyet etmektedirler. Buna
“öğrenilmiş çaresizlik” de denilebilir.
İşte Kişisel Gelişim
Platformu (kısaca KiGeP) olarak adlandırılan
program, gençlerin çevrelerine bir sanal duvar gibi örülmüş bulunan
bu çaresizliği yıkarak, yaradılışlarının onlara vermiş olduğu doğal
yeteneklerin harekete geçmesine imkân yaratmayı
amaçlamaktadır.Söz
konusu platform, bir dizi parçadan oluşuyor. Şöyle ki:1.
Aşağıdaki
modüllerden oluşan, 2 tam günlük bir
seminer:1.1.
Modül
1 –
Kişilerde farkındalık yaratmaya ve içlerindeki potansiyelleri
harekete geçirmeye yardımcı olabilecek 10 adet sunum ve sunumlar
üzerinde tartışmalar:1.1.1.
Sunum 1 –
KiGeP genel tanıtımı1.1.2.
Sunum 2 –
Platformun neler kazandırabileceğinin açıklaması1.1.3.
Sunum 3
– Kişinin, kontrolunu, kader rüzgârlarından kendi ellerine
alabileceği1.1.4.
Sunum 4 –
Olumluluğun başlı başına bir güç olduğu1.1.5.
Sunum 5 – Tüm
yaşamın sadece öğrenmeden ibaret olduğu1.1.6.
Sunum 6 –
Zihinsel zincirlerimizin düşünce ve eylemlerimizi nasıl
sınırladığı1.1.7.
Sunum 7 –
Doğru sorulacak soruların aslında aranılan yanıtlar
olduğu1.1.8.
Sunum 8 –
Çevremizin öğrenme imkânlarıyla dolu olduğu1.1.9.
Sunum 9 –
Aslında her sonucu bizim tercih ettiğimiz1.1.10.
Sunum 10-
Amaçlarımızı gerçekleştirmek üzere bir Bireysel Öğrenme Plânının
nasıl hazırlanabileceği1.2.
Modül
2 –
Kişilerin, çevrelerindeki duvarların sınırlarını farketmelerine
yardımcı olabilecek bazı testler:1.2.1.
Öğrenme stili
testi (görsel, işitsel, dokunsal-kinestetik stillerin
ağırlıkları)1.2.2.
Çoklu zekâ
profili (MI) (matematik-lojik, görsel, sözel, kinestetik, içe
dönük, ilişkiye dönük, müzik, doğa, felsefe zekâlarının
ağırlıkları)1.2.3.
Girişimcilik
özellikleri1.2.4.
ADD
(Attention Deficit Disorder) (Dikkat Dağınıklığı) sorununun
düzeyi1.2.5.
Zaman
kullanımı konusundaki varsayımlarının doğruluğu1.3.
Modül
3 –
Modül 1 ve 2’yi kullanarak, kişilerin kendileri için
belirleyecekleri:–
İş
bulma,–
Bir mal ve/ya
hizmet üretimi yapıp onu satmaya dayalı olarak kendi hesabına
çalışma,–
Bir ek gelir
yaratabilecek bir faaliyeti organize etmeyolunda
belirleyecekleri hedeflerini gerçekleştirmek üzere birer
Bireysel
Öğrenme Plânı hazırlamaları2.
Bilgi
kaynaklarının adreslerini, internet erişimini sağlayan
bilgisayarları, bazı referans dokümanlarını, mentor adreslerini,
daha önce KiGeP’ten yararlanmış olanlarla ilişki kurabilmek için
onların iletişim bilgilerini, görsel ve işitsel öğrenme
malzemelerini izleyebilecek donanımı ve benzer malzemeyi içeren
bir Öğrenme Kaynakları
Merkezi.3.
Benzer
öğrenme amaçları bulunan kişilerin oluşturdukları Öğrenme
Çemberleri (Learning Circles)
oluşturulması,4.
KiGeP
katılımcılarına mentorluk yapmayı kabul eden kişilerden oluşan
bir Mentor Grubu,5.
KiGeP
katılımcılarının yararlanabileceği imkânlar için yapılmış
anlaşmalar. Örneğin:5.1.
Düzenleyeceği
eğitim faaliyetlerinden KiGeP katılımcılarının belirli bir
kontenjanla yararlanmasına izin veren kurumlarla yapılan
anlaşmalar,5.2.
Bilgi
kaynaklarından (basılı, görsel, işitsel, elektronik, web)
yararlandırmayı kabul eden kurumlarla yapılan
anlaşmalar,5.3.
Mesaisinin
tamamından yararlanılmayan uzman personeli bulunan kurumlarla
yapılan “uzman personel yararlandırma” anlaşmaları,5.4.
Fiziki
imkânlarından (konferans salonu, toplantı salonu, sosyal tesisler,
kütüphane vbg) yararlandırmayı kabul eden kurumlarla yapılan
anlaşmalar,5.5.
İstihdam
ihtiyaçlarından KiGeP katılımcılarını öncelikli olarak
yararlandırmayı kabul eden kurumlarla yapılan
anlaşmalar,5.6.
Özel belge
havuzundan yararlandırmayı kabul eden kişilerle yapılan
anlaşmalar.Şu ana kadar, bu platformun
yukarıda sayılan parçaları hazırlandı ve 2 grup gençle de test
edildi. Her ikisinden de oldukça iyi sonuçlar alındı.Ayrıca, bu platformları Türkiye’nin
herhangi bir yerinde oluşturabilecek az sayıda da kolaylaştırıcı
(moderatör) yetiştirildi.Şimdi sıra, bu platformların
çoğaltılmasına geldi. Bunu 2 şekilde yapmayı
düşünüyoruz:(1)
Yetiştirdiğimiz moderatörler
aracılığıyla oluşturulacak yeni platformlar,(2)
Bu know-how’ı
kullanmak isteyen gönüllü, akademik ve/ya ticari kuruluşlar ile
birer İmtiyaz Anlaşması (franchising)
yaparak.Gördüğünüz gibi Türkiye’deki
eğitimli gençlerin işsizliği ile başa çıkabilecek bir proje sessiz
sedasız hayata geçiyor. Üstelik, her yöremizde mevcut olduğunu
bildiğimiz önder kişi veya kuruluşlara, projeyi kendi yörelerinde
-ve de kendi özgün imkân ve ihtiyaçlarına uygun olarak- tekrarlama
olanağını da sunarak..Bu projenin, yukarıdaki yolların
ikisini de kullanarak yaygınlaştırılması için maddi desteğe
ihtiyacımız var.Toplumumuz, sorunlarına çare
olabileceğine inandığı projelere dişinden tırnağından kesip destek
oluyor. Bütün mesele, bu sorunlara gerçekten çare olabilecek
projeler üretebilmekte.Bu desteğin harekete
geçirilebilmesi için reklâm kanallarını kontrol edebilecek maddi ya
da bir tür öz-güce sahip değiliz. Bunu ancak sizler aracılığıyla
yapabiliriz.Şimdi sizlerden isteğim, bu
“gerçekçi” projeyi sahiplenmenizdir. Bu deyimle, bu konuda bir yazı
yazmanın ya da programınızda bahsetmenin ötesini kastediyorum.
Çünkü gördüğünüz gibi, projeyi bir vakfın projesi olarak değil,
isteyen her kuruluşun -özüne sadık kalarak- alıp uygulayabileceği
halde sunuyoruz. Dolayısıyla, kamuoyunun harekete geçmesinin
güçlüğünü en iyi bilen kişiler olarak sizden projeyi sahiplenmenizi
bunun için istiyorum.Göstereceğinize inandığım
desteğiniz için şimdiden teşekkür ediyorum.M.Tınaz Titiz
-
May 25 2012 ORTAK AKIL GRUPLARINCA ÜRETİLEN DÜŞÜNCELERİN
“ARDIŞIK ZENGİNLEŞTİRİLMESİ-ArZe”
(v. 0.0 – 11.9.02)
Özet
Herhangi bir konuda fikir üretmek üzere bir araya gelip ortak aklı arayan çalışma gruplarında en sık rastlanan sorun, üretilen düşüncelerin değerlerinin artırılmasındadır. Gruptaki katılımcı sayısı az iken, ortaya atılan fikir sayısı ve o fikirlerin katma değerlerinin artmasına yol açabilecek önerilerin sayısı sınırlı iken, daha kalabalık gruplarda bu defa farklı bir sorun ortaya çıkmakta, katılımcıların büyük bir bölümü sessiz kalabilmektedir.
Ardışık Zenginleştirme yöntemi bu soruna bir ölçüde çözüm getirmek üzere önerilmektedir. Metodun özü, çalışma grubunda ortaya atılan bir “ilk yanıt”ın değerinin, 6 adımlı bir sürecin her bir adımında ardışık olarak artırılmasıdır. Bu sürecin kritik parçasını oluşturan “zenginleştirme” ise, bir düşünce içindeki açık ve/ya saklı yargıların kanıtlarının ortaya konulması ve bunun ardışık olarak tekrarlanarak ya “aşikâr” duruma gelinmesi ya da o yargıdan vazgeçilmesidir. Sonuçta varılmak istenen, tüm yargıların destekli (supported) hale gelmesidir.
Yöntemi oluşturan 6 adım şunlardır:
Adım 1- Soruya ortak akılla bir yanıt –ilk yanıt– bulunup bir metin halinde yazılır.
Adım 2- Yanıt içindeki her açık veya saklı yargı için kanıt sorulur (örn. “bundan nasıl emin olabiliyorsun?” veya “nereden biliyorsun?” veya “…alternatifi olmaz mı?” gibi).
Adım 3- Bu kanıt isteklerine ayrı ayrı yanıtlar verilip, bunlara göre metinde uygun yerlerde düzeltme ve/ya ekleme-çıkarmalar yapılır.
Adım 4- Verilen yanıtlar içinde, tekrar kanıt sorulmaya gerek olmayanlar ayrılır; kanıt istenenler için ise itiraz noktaları açıklanır.
Adım 5- Kanıt istenilenler için bu döngü 5 defa tekrarlanmasına rağmen halâ kanıt gerektiren yanıtlardan vazgeçilir, tekrar sayısı henüz 5’e varmayan yanıtlar için ise Adım 3’e dönülür. Tüm yanıtlara verilen kanıtlar tatminkâr görülüyorsa yanıt-kanıt süreci durdurulur. Üzerinde ekleme-çıkarma ve/ya düzeltmeler yapılan yanıt metni ilk haline göre zenginleştirilmiş olacaktır.
Adım 6- Katma değeri nisbeten düşük bilgiler, yargılar, tekrarlar vbg sözcük, cümle veya bölümler metinden çıkarılarak ve metni daha anlaşılabilir ve uygulanabilir kılabilecek eklemeler yapılarak daha da zenginleştirilir.
ArZe YÖNTEMİ İÇİN ÖRNEK UYGULAMA
Bu yöntem, rastgele ele alınan bir örnek soru ve o soruya verilen yanıt üzerinde aşağıdaki şekilde uygulanmaktadır.
Örnek soru: Gelecek bizden eğitim alanında ne bekliyor?
Adım 1- “İlk yanıt” içeren metin: Kıtlaşan kaynaklarımızı, artan nüfusumuzun gereksinimleri doğrultusunda sürdürülebilir biçimde üretime dönüştürebilecek insan kaynağı niteliklerine sahip bir eğitim sistemi kurmamızı bekliyor. Bu, herkes tarafından benimsenen bir istek olmasına karşın, sorunların doğru tanımlanamayışı, doğru tanımlananlar için ise doğru çözümler geliştirilemeyişi ve/ya uygulanamayışı nedenleriyle gereken sistem kurulup işletilememektedir.
Dolayısıyla geleceğin bizden en önemli beklentisi, sorunları doğru tanımlayamamak, doğru çözümler geliştirememek ve bunları uygulayamamanın altındaki nedenleri keşfedip bunları gidermektir.
Adım 2- İlk yanıt içindeki açık / saklı yargılar:
a. Kaynaklarımız kıtlaşmaktadır (açık yargı)
b. Nüfusumuz artmaktadır (açık yargı)
c. Nüfus artışı için üretim gerekir (saklı yargı)
d. Üretim sürdürülebilir olmalıdır (saklı yargı)
e. Üretimin temel girdisi, insan niteliğimizin düzeyidir (açık yargı)
f. Eğitim sistemimiz gereken nitelikleri kazandırabilecek düzeyde değildir (saklı yargı)
g. Eğitim sistemimizin sorunlarından birisi, sorunları doğru tanımlayamayışıdır (açık yargı).
h. Eğitim sistemimizin bir diğer sorunu ise doğru tanımlanmış sorunlara dahi doğru çözümler üretilemeyişidir (açık yargı).
i. Eğitim sistemimizin bir başka sorunu ise doğru tanımlanan sorunlar için geliştirilen doğru çözümlerin kimi nedenlerle uygulanamayışıdır (açık yargı).
j. Halen sorunları ve çözümleri bildiğimize inanıyoruz; bu inancımız ise daha derinlikli bakışları engellemektedir (saklı yargı).
Adım 3- Bu yargılar için kanıtlar:
a. Maden rezervlerimizin, bugünkü üretim trendleriyle, görünür gelecekte tükeneceği istatistiklerden görünüyor.
Doğanın kendi de bir kaynaktır ve o da giderek kirlenmektedir. Topraklar tuzlanmakta, yeraltı su kaynaklarımız kirlenmekte, denizlerimiz kirlenmekte, su ürünleri de bunlara bağlı olarak azalmaktadır.
Hava kirliliği ise önceleri sadece sanayi yörelerinde var iken, şimdilerde, artan nüfusun ısınma ihtiyaçları nedeniyle küçük yörelerde de ortaya çıkmıştır.
Buna göre, doğal kaynaklarımızın hemen hepsinin kıtlaştığı doğru bir yargıdır.
İnsangücü kaynaklarımızın niteliklerindeki iyileşme ise ihtiyacın gerisindedir.
b. Nüfus istatistiklerine göre yıllık nüfus artışı %1.6-1.8 civarındadır.
c. Artan nüfusa paralel olarak üretim artmaz ise refah düzeyi düşecektir.
d. Mal ve hizmet üretimlerinin kullandığı kaynakların kendini yenileyebilme ve/ya yerlerine alternatiflerinin konulabilme hızı üretime paralel olmazsa kaynaklar tükenecektir.
e. Üretimin girdileri içinde para, malzeme, makine, pazarlama, yönetim bulunmakla birlikte, insangücü bunlardan daha da önemlidir. İnsangücü ise nicelik ve nitelik olarak değerlendirildiğinde, niteliğin daha önemli olduğu görülecektir.
f. Uluslararası istatistikler, genç nüfusu eğitmekte başarısız olduğumuzu gösteriyor.
g. İnternette yapılan bir Delphi çalışmasında belirlenen “eğitimin sorunları”, eğitim sınıfının üzerinde durduğu sorunlarla ancak küçük bir oranda örtüşebilmektedir. Okullaşma oranı, üniversiteye yerleştirme, öğretmen ücretleri gibi birkaç sorunun dışında ciddi sorun olarak algılanan sorun pek yoktur.
h. Bir kısım sorunlar ise doğru tanımlanmıştır. Bu defa da bunlara çözüm geliştirmede sorunlar vardır. Örneğin, öğrencilerin aşırı ders yükü ile yüklenmiş olmaları eğitim sınıfınca tanımlanmış bir sorundur. Ancak buna nasıl çare bulunacağı konusunda doğru bir yaklaşım olmadığı gibi her geçen gün ek yükler gündeme gelmektedir.
i. Doğru tanımlanıp doğru çözüm geliştirilen çözümler ise bu defa da parçalanmış bürokratik yapı, sık değişen kadrolar, kamu hiyerarşisinin derinliğinde kaybolan denetim etkinliği vbg nedenlerle doğru uygulanamamaktadır.
j. Bugüne kadar eğitim sınıfının çeşitli alanlarından -bürokratik, politik, akademik- gelen mesajların çok büyük çoğunluğu, sorunları ve çözümleri bildiğini iddia etmekte, tek eksiğin yaptırım gücü olduğunu savunmaktadır. Sorunların, görünenlerden farklı olduğu kuşkusunu taşıyana rastlamak epey güçtür.
Adım 4- Tekrar kanıt sorulmaya ihtiyaç olmayacak yanıtların ayrılması, diğerleri için itirazların açıklanması:
Tekrar kanıt aranmasına gerek olmayan yanıtlar olarak b, c, d, e, g, h ve i değerlendirilmektedir. (a), (f) ve (j) için ise şu itirazlar yapılmaktadır:
(a) yanıtı açısından itiraz: Türkiye’nin iç kaynaklarının bir kısmında -özellikle yenilenemez doğal kaynaklarda- azalma olduğu doğru olmasına rağmen, teknolojideki gelişmeler nedeniyle giderek önem kazanan rüzgar ve güneş enerjisi gibi kaynaklarda ise bir azalma söz konusu değildir. Diğer yandan insangücü kaynağımızda ise niceliksel bir azalma söz konusu değildir. Bunlar için ek kanıtlar gösterilmesi veya bu açıklamaları yer verilmesi ya da bu açıklamalara katılınmıyor ise bu yanıtlardan vazgeçilmesi önerilir.
(f) yanıtı açısından itiraz: İhtiyaç olan mal ve hizmet üretimini yapabilecek nitelikte insangücüne sahip olmayışımızın başlıca nedeninin, eğitim sistemimizdeki yetersizlik olduğu yolunda ek kanıtlara ihtiyaç vardır.
(j) yanıtı açısından itiraz: Buradaki iddia desteklenmemiştir. Bazı gözlemler bu iddiayı destekliyor olabilir, ancak bu, genelleme için yeterli sayılmamalıdır. Ya yeni kanıt verilmeli ya da iddiadan vazgeçilmelidir.
Adım 5- Geri dönüş veya sonlandırma:
(a) ve (f) yanıtları için tekrar kanıtlar istendiği için Adım 3’e dönülecektir. Geri kalan yanıtlar ise tatminkâr bulunmuş olup yanıt-kanıt süreci sonlandırılacaktır.
Adım 3- (a), (f) ve (j) şıkları için tekrar yanıtlar:
a. Şimdilerde gündeme gelmekte bulunan yenilenebilir enerji kaynaklarının varlığı doğrudur ve “kaynaklarımız kıtalmaktadır” genellemesinin hemen yanında yer verilmelidir.
İnsangücü kaynaklarımızdaki niceliksel artış ise, ihtiyacın karşılanmasında ikinci derecede önem taşımaktadır. Birincil öncelik nicelikte değil niteliktedir. Dolayısıyla ilk yargı doğrudur.
f. OECD istatistiklerine göre, en yüksek eğitimi ilköğretim terk olan gençlerin sayısı açısından en yüksek ülke Türkiye’dir. (OECD Policy Analysis 1998, Education Database). Bu kanıt dahi tek başına yeterli görülmektedir.
j. Bireysel gözlemlerin dışında bu iddiayı kanıtlayabilecek bir bilgi mevcut olmadığı için bu yanıttan vazgeçilmektedir.
Adım 4- (a) ve (f) için verilen ek yanıt tatminkâr bulunmuş, (j) içinse bulunmamış ve metinden çıkarılmıştır.
Adım 5- Yanıt-kanıt süreci durdurulmaktadır. Adım 1’de ortaya konulan metnin ilk hali ve zenginleştirilmiş halleri aşağıda karşılaştırmalı olarak verilmiştir.
Adım 6- Karşılaştırmalı olarak verilen metin adım adım rafine edilerek aynı tabloda yanyana sütunlar biçiminde gösterilmiştir.
ARDIŞIK OLARAK
ZENGİNLEŞTİRİLEN METİNİlk yanıt
1inci zenginleştirme
2nci zenginleştirme
3ncü zenginleştirme
4ncü zenginleştirme
Örnek
soru: Gelecek bizden eğitim alanında ne bekliyor?“İlk
yanıt”: Kıtlaşan kaynaklarımızı, artan nüfusumuzun gereksinimleri
doğrultusunda sürdürülebilir biçimde üretime dönüştürebilecek insan
kaynağı niteliklerine sahip bir eğitim sistemi kurmamızı
bekliyor.Bu,
herkes tarafından benimsenen bir istek olmasına karşın, sorunların
doğru tanımlanamayışı, doğru tanımlananlar için ise doğru çözümler
geliştirilemeyişi ve/ya uygulanamayışı nedenleriyle gereken sistem
kurulup işletilememektedir.Dolayısıyla geleceğin bizden en önemli
beklentisi, sorunları doğru tanımlayamamak, doğru çözümler
geliştirememek ve bunları uygulayamamanın altındaki nedenleri
keşfedip bunları gidermektir.Kıtlaşan kaynaklarımızı, artan nüfusumuzun
gereksinimleri doğrultusunda sürdürülebilir biçimde üretime
dönüştürebilecek insan kaynağı niteliklerine sahip bir eğitim
sistemi kurmamızı bekliyor.Bu, herkes tarafından benimsenen bir istek
olmasına karşın, sorunların doğru tanımlanamayışı, doğru
tanımlananlar için ise doğru çözümler geliştirilemeyişi ve/ya
uygulanamayışı nedenleriyle gereken sistem kurulup
işletilememektedir.Dolayısıyla geleceğin bizden en önemli
beklentisi, sorunları doğru tanımlayamamak, doğru çözümler
geliştirememek ve bunları uygulayamamanın altındaki nedenleri
keşfedip bunları gidermektir. Çünkü:a.
Maden rezervlerimizin,
bugünkü üretim trendleriyle, görünür gelecekte tükeneceği
istatistiklerden görünüyor.Doğanın kendi de bir
kaynaktır ve o da giderek kirlenmektedir. Topraklar tuzlanmakta,
yeraltı su kaynaklarımız kirlenmekte, denizlerimiz kirlenmekte, su
ürünleri de bunlara bağlı olarak azalmaktadır.Hava kirliliği ise önceleri
sadece sanayi yörelerinde var iken, şimdilerde, artan nüfusun
ısınma ihtiyaçları nedeniyle küçük yörelerde de ortaya
çıkmıştır. Buna göre, doğal kaynaklarımızın hemen hepsinin
kıtlaştığı doğru bir yargıdır.İnsangücü kaynaklarımızın
niteliklerindeki iyileşme ise ihtiyacın gerisindedir.b.
Nüfus istatistiklerine göre
yıllık nüfus artışı %1.6-1.8 civarındadır.c.
Artan nüfusa paralel olarak
üretim artmaz ise refah düzeyi düşecektir.d.
Mal ve hizmet üretimlerinin
kullandığı kaynakların kendini yenileyebilme ve/ya yerlerine
alternatiflerinin konulabilme hızı üretime paralel olmazsa
kaynaklar tükenecektir.e.
Üretimin girdileri içinde
para, malzeme, makine, pazarlama, yönetim bulunmakla birlikte,
insangücü bunlardan daha da önemlidir. İnsangücü ise nicelik ve
nitelik olarak değerlendirildiğinde, niteliğin daha önemli olduğu
görülecektir.f.
Uluslararası istatistikler,
genç nüfusu eğitmekte başarısız olduğumuzu gösteriyor.g.
İnternette yapılan bir
Delphi çalışmasında belirlenen “eğitimin sorunları”, eğitim
sınıfının üzerinde durduğu sorunlarla ancak küçük bir oranda
örtüşebilmektedir. Okullaşma oranı, üniversiteye yerleştirme,
öğretmen ücretleri gibi birkaç sorunun dışında ciddi sorun olarak
algılanan sorun pek yoktur.h.
Bir kısım sorunlar ise
doğru tanımlanmıştır. Bu defa da bunlara çözüm geliştirmede
sorunlar vardır. Örneğin, öğrencilerin aşırı ders yükü ile
yüklenmiş olmaları eğitim sınıfınca tanımlanmış bir sorundur. Ancak
buna nasıl çare bulunacağı konusunda doğru bir yaklaşım olmadığı
gibi her geçen gün ek yükler gündeme gelmektedir.i.
Doğru tanımlanıp doğru
çözüm geliştirilen çözümler ise bu defa da parçalanmış bürokratik
yapı, sık değişen kadrolar, kamu hiyerarşisinin derinliğinde
kaybolan denetim etkinliği vbg nedenlerle doğru
uygulanamamaktadır.j.
Bugüne kadar eğitim
sınıfının çeşitli alanlarından -bürokratik, politik, akademik-
gelen mesajların çok büyük çoğunluğu, sorunları ve çözümleri
bildiğini iddia etmekte, tek eksiğin yaptırım gücü olduğunu
savunmaktadır. Sorunların, görünenlerden farklı olduğu kuşkusunu
taşıyana rastlamak epey güçtür.Kıtlaşan kaynaklarımızı, artan nüfusumuzun
gereksinimleri doğrultusunda sürdürülebilir biçimde üretime
dönüştürebilecek insan kaynağı niteliklerine sahip bir eğitim
sistemi kurmamızı bekliyor.Geleceğin bizden en önemli beklentisi, sorunları
doğru tanımlayamamak, doğru çözümler geliştirememek ve bunları
uygulayamamanın altındaki nedenleri keşfedip bunları
gidermektir.Çünkü:
a.
Maden rezervlerimizin,
bugünkü üretim trendleriyle, görünür gelecekte tükeneceği
istatistiklerden görünüyor.Doğanın kendi de bir
kaynaktır ve o da giderek kirlenmektedir. Topraklar tuzlanmakta,
yeraltı su kaynaklarımız kirlenmekte, denizlerimiz kirlenmekte, su
ürünleri de bunlara bağlı olarak azalmaktadır.Hava kirliliği ise önceleri
sadece sanayi yörelerinde var iken, şimdilerde, artan nüfusun
ısınma ihtiyaçları nedeniyle küçük yörelerde de ortaya
çıkmıştır.Buna göre, doğal
kaynaklarımızın hemen hepsinin kıtlaştığı doğru bir
yargıdır.İnsangücü kaynaklarımızın
niteliklerindeki iyileşme ise ihtiyacın gerisindedir.Diğer yandan, Türkiye’nin
iç kaynaklarının bir kısmında -özellikle yenilenemez doğal
kaynaklarda- azalma olmasına rağmen, teknolojideki gelişmeler
nedeniyle giderek önem kazanan rüzgar ve güneş enerjisi gibi
kaynaklarda ise bir azalma söz konusu değildir. Diğer yandan
insangücü kaynağımızda da niceliksel bir azalma söz konusu
değildir.b.
Nüfus istatistiklerine göre
yıllık nüfus artışı %1.6-1.8 civarındadır.c.
Artan nüfusa paralel olarak
üretim artmaz ise refah düzeyi düşecektir.d.
Mal ve hizmet üretimlerinin
kullandığı kaynakların kendini yenileyebilme ve/ya yerlerine
alternatiflerinin konulabilme hızı üretime paralel olmazsa
kaynaklar tükenecektir.e.
Üretimin girdileri içinde
para, malzeme, makine, pazarlama, yönetim bulunmakla birlikte,
insangücü bunlardan daha da önemlidir. İnsangücü ise nicelik ve
nitelik olarak değerlendirildiğinde, niteliğin daha önemli olduğu
görülecektir.f.
Uluslararası istatistikler,
genç nüfusu eğitmekte başarısız olduğumuzu gösteriyor. OECD
istatistiklerine göre, en yüksek eğitimi ilköğretim terk olan
gençlerin sayısı açısından en yüksek ülke Türkiye’dir. (OECD Policy
Analysis 1998, Education Database). Bu kanıt dahi tek başına
yeterli görülmektedir.g.
İnternette yapılan bir
Delphi çalışmasında belirlenen “eğitimin sorunları”, eğitim
sınıfının üzerinde durduğu sorunlarla ancak küçük bir oranda
örtüşebilmektedir. Okullaşma oranı, üniversiteye yerleştirme,
öğretmen ücretleri gibi birkaç sorunun dışında ciddi sorun olarak
algılanan sorun pek yoktur.h.
Bir kısım sorunlar ise
doğru tanımlanmıştır. Bu defa da bunlara çözüm geliştirmede
sorunlar vardır. Örneğin, öğrencilerin aşırı ders yükü ile
yüklenmiş olmaları eğitim sınıfınca tanımlanmış bir sorundur. Ancak
buna nasıl çare bulunacağı konusunda doğru bir yaklaşım olmadığı
gibi her geçen gün ek yükler gündeme gelmektedir.i.
Doğru tanımlanıp doğru
çözüm geliştirilen çözümler ise bu defa da parçalanmış bürokratik
yapı, sık değişen kadrolar, kamu hiyerarşisinin derinliğinde
kaybolan denetim etkinliği vbg nedenlerle doğru
uygulanamamaktadır.Gelecek, kıtlaşan kaynaklarımızı, artan
nüfusumuzun gereksinimleri doğrultusunda sürdürülebilir biçimde
üretime dönüştürebilecek insan kaynağı niteliklerine sahip bir
eğitim sistemi kurmamızı bekliyor.Çünkü:
En önemli kaynaklarımızdan sayılmak gereken
insangücü kaynaklarımızdaki niceliksel gelişmeye karşın
niteliklerdeki iyileşme ise ihtiyacın gerisindedir.Giderek kıtlaşan kaynakları daha etkili ve
verimli kullanabilmek, yeni teknolojileri iyi kullanıp geliştirerek
yenilenebilir kaynakları devreye sokabilmek için ise, gençlerimizi
gereken niteliklerle donatabilmek zorundayız.Uluslararası istatistikler, genç nüfusu eğitmekte
başarısız olduğumuzu gösteriyor. OECD istatistiklerine göre, en
yüksek eğitimi ilköğretim terk olan gençlerin sayısı açısından en
yüksek ülke Türkiye’dir. (OECD Policy Analysis 1998, Education
Database).“Eğitimin gerçek sorunları”, eğitim sınıfının
üzerinde durduğu sorunlarla ancak küçük bir oranda
örtüşebilmektedir.Doğru
tanımlanabilen sorunlara ise çözüm geliştirmede sorunlar
vardır.Doğru
tanımlanıp doğru çözüm geliştirilen çözümler ise bu defa da
parçalanmış bürokratik yapı, sık değişen kadrolar, kamu
hiyerarşisinin derinliğinde kaybolan denetim etkinliği vbg
nedenlerle uygulanamamaktadır.Bu
tablo altında, gelecek bizlerden, sorunları doğru tanımlayamamak,
doğru çözümler geliştirememek ve bunları uygulayamamanın altındaki
nedenleri keşfedip bunları gidermemizi bekliyor. Bunun için de,
konulara sistem yaklaşımı içinde bakabilmemiz ve tüm paydaşları
içine alabilen ağlar (networks) yoluyla tanım, çözüm ve eylem
üretebilmemiz gerekiyor.Gelecek, kıtlaşan kaynaklarımızı, artan
nüfusumuzun gereksinimleri doğrultusunda sürdürülebilir biçimde
üretime dönüştürebilecek insan kaynağı niteliklerine sahip bir
eğitim sistemi kurmamızı bekliyor.Çünkü:
insangücü kaynaklarımızın niteliklerindeki iyileşme ihtiyacın
gerisindedir.Kıtlaşan kaynakları etkili ve verimli
kullanabilmek, yeni teknolojileri iyi kullanıp geliştirerek
yenilenebilir kaynakları kullanabilmek için, gençlerimizi gereken
niteliklerle donatabilmeliyiz.İstatistikler, bu konudaki başarısızlığımızı
kanıtlıyor. OECD istatistiklerine göre, en yüksek eğitimi
ilköğretim terk olan gençlerin sayısı açısından en yüksek ülke
Türkiye’dir.“Eğitimin gerçek sorunları”, eğitim sınıfının
üzerinde durduğu sorunlarla ancak küçük bir oranda
örtüşebilmektedir.Sorun
tanımlamada olduğu gibi, tanımlanmış sorunlara çözüm geliştirmede
ya da o çözümleri uygulamada sorunlar vardır. Ve bunların hepsi
insan niteliklerimizle doğrudan bağlantılıdır.Bu
tablo altında, gelecek bizlerden, bu sorunların altındaki nedenleri
keşfedip bunları gidermemizi bekliyor.Bunun
için de, konulara sistem
yaklaşımı içinde
bakabilmemiz ve tüm paydaşları içine alabilen ağlar
(networks) yoluyla
tanım, çözüm ve eylem üretebilmemiz gerekiyor.Bu
yolda ilk adım, bu resmi iyi görebilmeye çalışmak
olmalıdır.ARDIŞIK OLARAK
ZENGİNLEŞTİRİLEN METİNİlk yanıt
1inci zenginleştirme
2nci zenginleştirme
3ncü zenginleştirme
4ncü zenginleştirme
Örnek
soru: Gelecek bizden eğitim alanında ne bekliyor?“İlk
yanıt”: Kıtlaşan kaynaklarımızı, artan nüfusumuzun gereksinimleri
doğrultusunda sürdürülebilir biçimde üretime dönüştürebilecek insan
kaynağı niteliklerine sahip bir eğitim sistemi kurmamızı
bekliyor.Bu,
herkes tarafından benimsenen bir istek olmasına karşın, sorunların
doğru tanımlanamayışı, doğru tanımlananlar için ise doğru çözümler
geliştirilemeyişi ve/ya uygulanamayışı nedenleriyle gereken sistem
kurulup işletilememektedir.Dolayısıyla geleceğin bizden en önemli
beklentisi, sorunları doğru tanımlayamamak, doğru çözümler
geliştirememek ve bunları uygulayamamanın altındaki nedenleri
keşfedip bunları gidermektir.Kıtlaşan kaynaklarımızı, artan nüfusumuzun
gereksinimleri doğrultusunda sürdürülebilir biçimde üretime
dönüştürebilecek insan kaynağı niteliklerine sahip bir eğitim
sistemi kurmamızı bekliyor.Bu, herkes tarafından benimsenen bir istek
olmasına karşın, sorunların doğru tanımlanamayışı, doğru
tanımlananlar için ise doğru çözümler geliştirilemeyişi ve/ya
uygulanamayışı nedenleriyle gereken sistem kurulup
işletilememektedir.Dolayısıyla geleceğin bizden en önemli
beklentisi, sorunları doğru tanımlayamamak, doğru çözümler
geliştirememek ve bunları uygulayamamanın altındaki nedenleri
keşfedip bunları gidermektir. Çünkü:a.
Maden rezervlerimizin,
bugünkü üretim trendleriyle, görünür gelecekte tükeneceği
istatistiklerden görünüyor.Doğanın kendi de bir
kaynaktır ve o da giderek kirlenmektedir. Topraklar tuzlanmakta,
yeraltı su kaynaklarımız kirlenmekte, denizlerimiz kirlenmekte, su
ürünleri de bunlara bağlı olarak azalmaktadır.Hava kirliliği ise önceleri
sadece sanayi yörelerinde var iken, şimdilerde, artan nüfusun
ısınma ihtiyaçları nedeniyle küçük yörelerde de ortaya
çıkmıştır. Buna göre, doğal kaynaklarımızın hemen hepsinin
kıtlaştığı doğru bir yargıdır.İnsangücü kaynaklarımızın
niteliklerindeki iyileşme ise ihtiyacın gerisindedir.b.
Nüfus istatistiklerine göre
yıllık nüfus artışı %1.6-1.8 civarındadır.c.
Artan nüfusa paralel olarak
üretim artmaz ise refah düzeyi düşecektir.d.
Mal ve hizmet üretimlerinin
kullandığı kaynakların kendini yenileyebilme ve/ya yerlerine
alternatiflerinin konulabilme hızı üretime paralel olmazsa
kaynaklar tükenecektir.e.
Üretimin girdileri içinde
para, malzeme, makine, pazarlama, yönetim bulunmakla birlikte,
insangücü bunlardan daha da önemlidir. İnsangücü ise nicelik ve
nitelik olarak değerlendirildiğinde, niteliğin daha önemli olduğu
görülecektir.f.
Uluslararası istatistikler,
genç nüfusu eğitmekte başarısız olduğumuzu gösteriyor.g.
İnternette yapılan bir
Delphi çalışmasında belirlenen “eğitimin sorunları”, eğitim
sınıfının üzerinde durduğu sorunlarla ancak küçük bir oranda
örtüşebilmektedir. Okullaşma oranı, üniversiteye yerleştirme,
öğretmen ücretleri gibi birkaç sorunun dışında ciddi sorun olarak
algılanan sorun pek yoktur.h.
Bir kısım sorunlar ise
doğru tanımlanmıştır. Bu defa da bunlara çözüm geliştirmede
sorunlar vardır. Örneğin, öğrencilerin aşırı ders yükü ile
yüklenmiş olmaları eğitim sınıfınca tanımlanmış bir sorundur. Ancak
buna nasıl çare bulunacağı konusunda doğru bir yaklaşım olmadığı
gibi her geçen gün ek yükler gündeme gelmektedir.i.
Doğru tanımlanıp doğru
çözüm geliştirilen çözümler ise bu defa da parçalanmış bürokratik
yapı, sık değişen kadrolar, kamu hiyerarşisinin derinliğinde
kaybolan denetim etkinliği vbg nedenlerle doğru
uygulanamamaktadır.j.
Bugüne kadar eğitim
sınıfının çeşitli alanlarından -bürokratik, politik, akademik-
gelen mesajların çok büyük çoğunluğu, sorunları ve çözümleri
bildiğini iddia etmekte, tek eksiğin yaptırım gücü olduğunu
savunmaktadır. Sorunların, görünenlerden farklı olduğu kuşkusunu
taşıyana rastlamak epey güçtür.Kıtlaşan kaynaklarımızı, artan nüfusumuzun
gereksinimleri doğrultusunda sürdürülebilir biçimde üretime
dönüştürebilecek insan kaynağı niteliklerine sahip bir eğitim
sistemi kurmamızı bekliyor.Geleceğin bizden en önemli beklentisi, sorunları
doğru tanımlayamamak, doğru çözümler geliştirememek ve bunları
uygulayamamanın altındaki nedenleri keşfedip bunları
gidermektir.Çünkü:
a.
Maden rezervlerimizin,
bugünkü üretim trendleriyle, görünür gelecekte tükeneceği
istatistiklerden görünüyor.Doğanın kendi de bir
kaynaktır ve o da giderek kirlenmektedir. Topraklar tuzlanmakta,
yeraltı su kaynaklarımız kirlenmekte, denizlerimiz kirlenmekte, su
ürünleri de bunlara bağlı olarak azalmaktadır.Hava kirliliği ise önceleri
sadece sanayi yörelerinde var iken, şimdilerde, artan nüfusun
ısınma ihtiyaçları nedeniyle küçük yörelerde de ortaya
çıkmıştır.Buna göre, doğal
kaynaklarımızın hemen hepsinin kıtlaştığı doğru bir
yargıdır.İnsangücü kaynaklarımızın
niteliklerindeki iyileşme ise ihtiyacın gerisindedir.Diğer yandan, Türkiye’nin
iç kaynaklarının bir kısmında -özellikle yenilenemez doğal
kaynaklarda- azalma olmasına rağmen, teknolojideki gelişmeler
nedeniyle giderek önem kazanan rüzgar ve güneş enerjisi gibi
kaynaklarda ise bir azalma söz konusu değildir. Diğer yandan
insangücü kaynağımızda da niceliksel bir azalma söz konusu
değildir.b.
Nüfus istatistiklerine göre
yıllık nüfus artışı %1.6-1.8 civarındadır.c.
Artan nüfusa paralel olarak
üretim artmaz ise refah düzeyi düşecektir.d.
Mal ve hizmet üretimlerinin
kullandığı kaynakların kendini yenileyebilme ve/ya yerlerine
alternatiflerinin konulabilme hızı üretime paralel olmazsa
kaynaklar tükenecektir.e.
Üretimin girdileri içinde
para, malzeme, makine, pazarlama, yönetim bulunmakla birlikte,
insangücü bunlardan daha da önemlidir. İnsangücü ise nicelik ve
nitelik olarak değerlendirildiğinde, niteliğin daha önemli olduğu
görülecektir.f.
Uluslararası istatistikler,
genç nüfusu eğitmekte başarısız olduğumuzu gösteriyor. OECD
istatistiklerine göre, en yüksek eğitimi ilköğretim terk olan
gençlerin sayısı açısından en yüksek ülke Türkiye’dir. (OECD Policy
Analysis 1998, Education Database). Bu kanıt dahi tek başına
yeterli görülmektedir.g.
İnternette yapılan bir
Delphi çalışmasında belirlenen “eğitimin sorunları”, eğitim
sınıfının üzerinde durduğu sorunlarla ancak küçük bir oranda
örtüşebilmektedir. Okullaşma oranı, üniversiteye yerleştirme,
öğretmen ücretleri gibi birkaç sorunun dışında ciddi sorun olarak
algılanan sorun pek yoktur.h.
Bir kısım sorunlar ise
doğru tanımlanmıştır. Bu defa da bunlara çözüm geliştirmede
sorunlar vardır. Örneğin, öğrencilerin aşırı ders yükü ile
yüklenmiş olmaları eğitim sınıfınca tanımlanmış bir sorundur. Ancak
buna nasıl çare bulunacağı konusunda doğru bir yaklaşım olmadığı
gibi her geçen gün ek yükler gündeme gelmektedir.i.
Doğru tanımlanıp doğru
çözüm geliştirilen çözümler ise bu defa da parçalanmış bürokratik
yapı, sık değişen kadrolar, kamu hiyerarşisinin derinliğinde
kaybolan denetim etkinliği vbg nedenlerle doğru
uygulanamamaktadır.Gelecek, kıtlaşan kaynaklarımızı, artan
nüfusumuzun gereksinimleri doğrultusunda sürdürülebilir biçimde
üretime dönüştürebilecek insan kaynağı niteliklerine sahip bir
eğitim sistemi kurmamızı bekliyor.Çünkü:
En önemli kaynaklarımızdan sayılmak gereken
insangücü kaynaklarımızdaki niceliksel gelişmeye karşın
niteliklerdeki iyileşme ise ihtiyacın gerisindedir.Giderek kıtlaşan kaynakları daha etkili ve
verimli kullanabilmek, yeni teknolojileri iyi kullanıp geliştirerek
yenilenebilir kaynakları devreye sokabilmek için ise, gençlerimizi
gereken niteliklerle donatabilmek zorundayız.Uluslararası istatistikler, genç nüfusu eğitmekte
başarısız olduğumuzu gösteriyor. OECD istatistiklerine göre, en
yüksek eğitimi ilköğretim terk olan gençlerin sayısı açısından en
yüksek ülke Türkiye’dir. (OECD Policy Analysis 1998, Education
Database).“Eğitimin gerçek sorunları”, eğitim sınıfının
üzerinde durduğu sorunlarla ancak küçük bir oranda
örtüşebilmektedir.Doğru
tanımlanabilen sorunlara ise çözüm geliştirmede sorunlar
vardır.Doğru
tanımlanıp doğru çözüm geliştirilen çözümler ise bu defa da
parçalanmış bürokratik yapı, sık değişen kadrolar, kamu
hiyerarşisinin derinliğinde kaybolan denetim etkinliği vbg
nedenlerle uygulanamamaktadır.Bu
tablo altında, gelecek bizlerden, sorunları doğru tanımlayamamak,
doğru çözümler geliştirememek ve bunları uygulayamamanın altındaki
nedenleri keşfedip bunları gidermemizi bekliyor. Bunun için de,
konulara sistem yaklaşımı içinde bakabilmemiz ve tüm paydaşları
içine alabilen ağlar (networks) yoluyla tanım, çözüm ve eylem
üretebilmemiz gerekiyor.Gelecek, kıtlaşan kaynaklarımızı, artan
nüfusumuzun gereksinimleri doğrultusunda sürdürülebilir biçimde
üretime dönüştürebilecek insan kaynağı niteliklerine sahip bir
eğitim sistemi kurmamızı bekliyor.Çünkü:
insangücü kaynaklarımızın niteliklerindeki iyileşme ihtiyacın
gerisindedir.Kıtlaşan kaynakları etkili ve verimli
kullanabilmek, yeni teknolojileri iyi kullanıp geliştirerek
yenilenebilir kaynakları kullanabilmek için, gençlerimizi gereken
niteliklerle donatabilmeliyiz.İstatistikler, bu konudaki başarısızlığımızı
kanıtlıyor. OECD istatistiklerine göre, en yüksek eğitimi
ilköğretim terk olan gençlerin sayısı açısından en yüksek ülke
Türkiye’dir.“Eğitimin gerçek sorunları”, eğitim sınıfının
üzerinde durduğu sorunlarla ancak küçük bir oranda
örtüşebilmektedir.Sorun
tanımlamada olduğu gibi, tanımlanmış sorunlara çözüm geliştirmede
ya da o çözümleri uygulamada sorunlar vardır. Ve bunların hepsi
insan niteliklerimizle doğrudan bağlantılıdır.Bu
tablo altında, gelecek bizlerden, bu sorunların altındaki nedenleri
keşfedip bunları gidermemizi bekliyor.Bunun
için de, konulara sistem
yaklaşımı içinde
bakabilmemiz ve tüm paydaşları içine alabilen ağlar
(networks) yoluyla
tanım, çözüm ve eylem üretebilmemiz gerekiyor.Bu
yolda ilk adım, bu resmi iyi görebilmeye çalışmak
olmalıdır. -
May 25 2012 GENÇLERE YENİ ROL: DURUM LİDERLİĞİ YA DA DURUM GİRİŞİMCİLİĞİ!
Toplum yaşamının çeşitli kesitlerindeki karmaşıklık düzeyi, kesitler arası etkileşimler ve bunlara bağlı sorunlar giderek artıyor. Her gün bunun bir başka örneğine daha bir diğeri kaybolmadan tanık oluyoruz. İnsanın çevresini giderek daha iyi tanıması, teknoloji kullanımının yaygınlaşması, artan nüfus, kıtalan kaynaklar karşısında bu durumu anlamak kolaydır.
Sorunlarla ilgili taraflar da bunlara karşı çözümler geliştiriyorlar. Bu süreç bütün dünyada hemen hemen böyle işliyor.
Ülkemizde ise ister devlet, ister özel sektör kuruluşları, hattâ isterse gönüllü örgütlenmelerle ilgili olsun, geliştirilen çözümlerin ortak bir yanı, “sorunla ilgili bir birim kurulması” ya da mevcut bir “örgütün büyütülmesi” biçimindedir.
Bir örgütün kurulması ya da büyütülmesi bir akıllıca bir tasarıma dayanıyorsa mesele yoktur. Ama, tasarım kavramının bilincine ne denli az varıldığı, sanayi ürünlerini ucuz yoldan allyıp pullayarak “miş gibi” yapmaya endüstri tasarımı adını vermemizden, üniversitelerde bununla ilgili “birim” kurmamızdan bellidir. Bu nedenle, bu birim kurma ve büyütme eğiliminin kaynağı, sorunu kontrol altına alabilme yolunda başkaca yapacak şeyi bulunmamak’tır.
Bilinç altına yerleşmiş az sayıda dürtünün, üst-bilinçteki birçok davranışı kontrol ettiğini biliyoruz. Emir verme-alma, kesin talimatlar, belirlilik, yön değiştirmeden dümdüz yürümek gibi eğilimlerimiz o denli güçlüdür ki, bunların alt-bilincimize yerleştiği söylenebilir.
Bu dürtüler, bir sorunla karşılaşıldığında derhal harekete geçmekte, hiyerarşik bir yapılanma kurmak ya da var olanı genişletmenin en iyi çözüm olduğuna bizi inandırmaktadır. Hiyerarşik bir yapı, bilinçaltımızdaki “hükmeden ya da hükmedilen olma” dürtümüze en iyi karşılıklardan birisidir.
Bu yargımı biraz abartılı bulanlar, rastgele on kişiyi bir araya getirip bir sorun hakkında tartışsınlar. Tartışma sonunun mutlaka bir baş seçip emir ve komutayı ona bırakmakla biteceğini şimdiden söyleyebilirim. Bunun yerine, “hangi durumda ne yapılacağı”nın tartışılması çok küçük bir olasılıktır.
Hangi ölçekte olursa olsun her sorunun ve çözümlerinin birden fazla tarafı vardır. Bu tarafları bir hiyerarşik yapı içine yerleştirmeye çalışmak, daha başlangıçta, çözümsüzlük yolunda bir adım atmak demektir. Aksine, tarafların her birini “ağın eşit üyeleri” olarak görmek -ki eşit olup olmamaları önemli değildir- çözüm için olumlu ilk adımdır.
Bireysel ve toplumsal yaşam içinde duyu organlarımız aracılığıyla her an onlarca algı topluyor, belleğimizdeki birikimlerle bunları birleştirerek ayrıca da belki yüzlerce sanal duyu oluşturuyoruz.
Böylece oluşan algıları bir hiyerarşi içine yerleştirmeye çalışmaktan vazgeçmek, “ağ tabanlı düşünme biçimi“ne doğru atılacak iyi bir adım olabilir.
Bir sorunu tartışmak için bir araya gelen taraflar, -içlerinden de olsa- birbirlerinin yetkilerini tartmaktan, kendilerini en üstlere yerleştirebilecek yaklaşımlarda bulunmaktan vazgeçerlerse iyi bir çözüm atmosferi yaratmış olurlar.
Ağ tabanlı sorun çözmede değerli bir araç, “ağ protokolu”dur. Neyin, kim tarafından yapılacağının baştan belirlenmesi demek olan ağ protokolu, tek amir yerine “duruma göre lider” belirler.
Gerçek yaşam, “duruma göre liderlik” ya da daha kısacası “durum liderliği“kavramı çevresinde yürür. Sorunların çözümünde bu doğal ilkeyi benimsemek, özellikle taraf sayısı çok olan sorunlar halinde durumu çok kolaylaştıracaktır.
Duruma göre liderlik bir girişimcilik türüdür. Bir girişimcide bulunması gereken, yaratıcılık, risk almaya yatkınlık, başarısızlıklardan öğrenme, her şeye baştan başlayabilme gibi özellikler durum liderinde de bulunmak zorundadır.
Toplumumuza yakıştırılan niteliklerden birisi de lider yetiştirememektir. Lideri, ekonomik kararlar vermekten iyi hitabete, savaşlarda inisyatif kullanmaktan geniş halk kitlelerini büyülemeye, zekâdan cinsel çekiciliğe kadar her ne varsa hepsiyle yüklü varsaymaya devam edildiği takdirde, bunların hepsini bir araya getirebilen bir kişiye rastlama olasılığı başımıza meteor düşme olasılığından daha fazla değildir.
Modern durum liderleri, çeşitli alanlardaki liderlerle ağ yapıları oluşturmaya istekli ve o ağların gerektirdiği yönetişim becerisini sergilemeye yatkın kişiler olmalıdır.
Gençlerimizin kendilerini geleceğe böyle hazırlamaları, beyaz atlı prens olmayı özlemekten vazgeçip durum liderleri ya da durum girişimcileri olma yolunda kendilerini hazırlamalarını öneririm.
27 Ekim 2002
-
May 25 2012 EĞİTİM SİSTEMİMİZ BAŞARILIDIR..
Tam bir fikir birliği
Eğitim sistemimizden memnun olan pek kimse olmadığını anlamak için, herhangi bir zamanda, herhangi bir yerde, herhangi bir kimse ile konuşmak yeterlidir.
Eğitim işiyle herhangi bir yanından -veli, öğrenci, eğitici gibi- ilgisi olanlar ya da bu kesimlerle dolaylı bir ilgisi olanlar bu yargıyı abartılı bulmayacaklardır. Özel amaçlı bir istatistik bulunmasa da, hemen her tür platformda dile getirilen çeşitli sorunların başlıca nedenlerinin başında eğitim sistemimizin yetersizliği tanısının bulunduğuna hepimiz şahidiz. Dolayısıyla bu yargı için ek kanıt aramaya ihtiyaç yoktur.
Milli Eğitim bürokrasisi de bu genelleme içine dahildir. Onlar da sistemden mutsuz, ama mevcut imkânlar içinde iyi şeyler yaptıklarından dolayı mutludurlar. Dolayısıyla “sistemden” memnuniyetsiz kesim gerçekten büyüktür.
Ama bu haksızlıktır!
Eğitim sisteminden memnun olmayanlara ilk sorulması -ve de öğretilmesi- gereken, bir sistemden memnuniyet ya da memnuniyetsizliğin öyle ceff-el-kalem (birdenbire, bir kalemde) dile getirilemeyeceği, başarım (performans) ölçüt(ler)i tanımlanmadıkça memnuniyet ya da aksinin pek bir anlam ifade etmeyeceğidir.
Peki, eğitim sistemi için hangi başarım ölçüt(ler)i, ondan mutlu olan ya da olmayanların düşüncelerini en iyi betimler? Herhalde başlıcası, “kendinden beklenenleri yerine getirmek” olmalıdır. Bunu akılda tutalım, aşağıda bu açıdan bir değerlendirme yapmaya çalışacağız.
Şimdi bir kısa -ve iddiasız- bir adım daha atarak, bu memnuniyetsizliğin nerelerden kaynaklandığına bakalım. Hangi ideolojiden, hangi sosyo-ekonomik sınıftan olursa olsun hemen herkesin yakınmalarının tek noktada birleştiğini görebilirsiniz:
Ortak tanı: Eğitim sistemi, çocuk ve gençlerimizi, gereken bilgi, beceri, tutum ve davranışlarla -ki eğitimcilerin teknik deyimi budur- donatmıyor!
Bu, sevinilecek bir yakınma ve tanı birliğidir. Bir sistemden memnun olmayanlar bu denli fikir birliği içindelerse sorunların -her neler ise- çözülmemesi imkânsızdır.
Peki ama!
Yakınma ve tanıda bu denli benzer düşüncelere sahip bir toplum, nasıl olup da yakındığı sorunların çözülmesini sağlayamıyor?
İşte bu noktada, yukarıda değinilen o büyük fikir birlikteliği dağılmaya başlıyor. Birbiri ile uzlaşamaz fikirleri bize bir uzlaşı gibi gösteren sihirli sözcük “gereken bilgi, beceri, tutum ve davranışlar” deyimi içindeki “gereken” kavramıdır.
Her kesim “gereken”i kendi değer yargıları kümesine göre tanımlamakta ve çocukluktan beri aldığı örgün ve yaygın eğitim nedeniyle de bu tanımlamanın mutlak doğru olduğuna, bunun dışında başkaca doğrular da bulunmayacağına inanmaktadır.
Bu yargıyı abartılı bulanlar, çevrelerindeki rastgele 50 kişiye “eğitim niçin yapılmalı?” şeklinde bir soru sorup, alacakları cevapların uyuşmazlığını görebilirler.
Bununla beraber, bu çeşitlilik içinde yine bir ortak nokta vardır ki işte o, daha temeldeki tanı birliklerine varmayı imkânsız kılar. O ortak nokta, “benim eğitimin amacı olarak tanımladıklarım, herkese benimsetilmelidir, hattâ gerekirse -şu ya da bu yolla- zorlayarak!”
Eğitim sistemi, bu farklı beklentileri yerine getiriyor!
Bir aşçıdan şöyle bir yemek istiyorsunuz: bana bir tatlı yap; üzerinde parça etler, kızarmış portakal ve maydanozla birlikte bulunsun. Çikolata sosu döktükten sonra dondurma koyup fırınla ve üzerine sirke-sarımsak koy. Sakın soğan koyma, çünkü tadı bozulur!
Mevcut eğitim sistemimiz açısından gelmiş geçmiş aşçılara verilen talimat yukarıdaki yemek tarifine tamı tamına benzemektedir. Toplumun her kesiminin eğitimden beklentileri uzun zaman süresi içinde çeşitli -siyasi, ticari, ideolojik, kültürel gibi- yollarla milli eğitim sisteminin içinde temsil edilir olmuştur.
O halde eğitim sistemi başarısız değildir!
Görüldüğü gibi, sistem performansını betimleyebilecek başlıca ölçüt, yani “farklı beklentileri optimize ederek karşılamak”, tam olarak yerine gelmektedir. Sistem, birbirinden farklı bu beklentileri, beklentilerin ait olduğu kesimlerin etkileme güçleri ile orantılı biçimde içermektedir. Bu bir optimizasyon başarısı sayılmalıdır.
Yemeğin tadı mı? Ha o başka konu!
Eğitim sisteminin başarılı olduğu yolundaki yukarıdaki çıkarsama bir şaka değildir. Sorunun yanlış yerde arandığını -belki biraz karikatürize ederek- göstermekten ibarettir.
Geçtiğimiz günlerde, hepsi de “çağdaş eğitim”den yana kişilerden ibaret bir grupta, eğitimin, belirli doğru-iyi-güzellerin çocuk ve gençlere benimsetilmesi olarak anlaşıldığını bir kere daha net olarak gözlemledim.
Bundan hiçbir kuşkuları olmadığını, yeter ki bu doğru-iyi-güzellerin kendilerinin doğru-iyi-güzel tanımlarıyla uyuşum içinde olması gerektiğini, zaten o doğru-iyi-güzellerin de çağdaş dünyanın benimsedikleriyle aynı olduğunu savundular. Daha doğrusu savunmadılar, savunmaya ihtiyaç duymadılar. Buna itikat düzeyinde inanmışlardı.
Ne istediğimize tekrar bakalım..
Eğitim sisteminin orasına burasına bakarak eleştirmeyi bırakıp, biz ne istediğimize bakalım. Ama öyle bakalım ki, isteklerimizin doğru olduğu varsayımını içtenlikli olarak terkedip öyle bakalım. O zaman göreceğimiz şey muhtemelen bir kafa karışıklığından ibarettir.
Evren, varlık nedenimiz, diğer varlıklar, onların rolleri gibi konularda kulaktan dolma denilebilecek güvenilirlikteki bilgi ve sezgilerimizden yola çıkıp, doğanın birer sanat eseri olarak dünyaya eksiksiz gönderilen çocuklarımıza yarım yamalak bir şeyleri büyük bir güvenle “öğretmeye” çalışıyoruz. Ayrıca da bunu, kulaktan kulağa oyununda olduğu gibi defalarca değişime uğratıp üstüne de kendi özlemlerimizi, korkularımızı, ideolojilerimizi bindiriyoruz.
İnsanın o olağanüstü öğrenme yeteneği, bu abuk sabuklukları da doğru sanıp “öğreniyor”. Ama sonunda ortaya çıkan bileşke kişiliklere bakıp korkuyoruz.
İçerik tasarımcıları, eğitim politikacıları şu noktaya dikkat etmelidirler: Çocuk ve gençlere birşeyler öğretmekten vazgeçip, onların öğrenme ihtiyaçlarını kendilerinin giderebilecekleri öğrenme ortamlarını oluştursunlar.
Birlikte yaşama pratiği açısından boyuna sınıfta kalan toplumumuzda artık ihtiyacımız olan, yeni doğru-iyi-güzeller değildir. Onlar insanların çevrelerinde ve doğasında vardır.
Yapılmak gereken, kimsenin kimseye kendi doğru-iyi-güzellerini öğretmeye ve de uygulatmaya çalışmamasıdır. Ama okulda, ama camide, ama sokakta..
7 Kasım 2002
-
May 25 2012 HAYVANLARI İNSANLARDAN KORUMANIN YOLUNU ARIYORUZ!
İnsanlar, hayvanlar ve de tüm varlıklar arasında bir “değer” farkı gözetmeyen, bunların ancak ve yalnız birlikte var olabileceğinin bilincinde olan canlı dostları,
Adana’lı ir canlı dostu, Sayın Nesrin Çıtırık’ın mektubunu aynen, üzerinde hiçbir yorum yapmadan aşağıya alıyorum. Ve şunu muhasebeyi kendi kendime yapıyorum:
Bu konudaki duyarsız kişi ve kurumlara kızmayı, onları eleştirmeyi ve onlarla didişmeyi bir kenara bırak. Onlar da doğamızın birer parçası. Tüm varlıkların bir bütün oldukları gerçeğinin farkında olanlar ve de olmayan iki ucunun arasındaki alanda, kazanılabilecek ve dayanışma sağlanabilecek çok sayıda insan var.
Hayvanlara düşman olan bu “insan” ve “kurumlar”ın, tüm yaşam alanları için birer sorun kaynağı olduğunu somut örneklerle gösterebilecek fırsatları arayıp bularak bu insanlara göstermeye çalış ve konunun salt bir “hayvan sevgisi” olmadığını göstermeye çalış.
Bunun için iki somut araç var: internet ve TV dizileri. Bunların, bu bilinci yaygınlaştırmak için kullanımının akıllıca tasarımlanması için tüm tanıdıklarını, onların tanıdıklarını ve de onların tanıdıklarını harekete geçirmeye çalış. Şimdi yapılmak gereken budur. 17 Kasım 2002
Sayın Tınaz Titiz,
Bir süre önce damda ölüme terkedilen köpekle ilgili beni aradığınızda web sayfanızın adresini bana vermiştiniz. Beynimin özellikle teknolojik alanda yeni şeyler öğrenmeye ilişkin bölümünün tamamen kapalı olması nedeniyle, çok mecbur kaldığım için ancak internete girmeyi öğrendim ve sitenizi ziyaret ettim.
Hayvanları korumaya yönelik çalışmalarımız umutsuzca çırpınışlar halinde fakat yılmadan, yıkılmadan devam etmekte. Bir avuç insan pek çok cephede savaş vermekteyiz.
Bizim Adana’da belediye ile birlikte yönettiğimiz bir barınağımız var. Bir ölçüde kişisel ve sosyal konumlarımız nedeniyle, büyük ölçüde ise basının büyük desteği arkamızda olduğu için belediyeler istemeden bin dereden su getirerek barınağa hizmet veriyorlar.
Ama inanıyorum ki biz biz olmasaydık, basın arkamızda olmasaydı, barınak yerine bu çaresiz hayvancıklarımızı takır takır vurmayı yüzlerce defa tercih ederlerdi.
Tamamen bizim çabalarımızla Adana’da durum çok vahim değil. Barınak oldukça iyi durumda, kışın soğuktan, yazın güneşten korunabiliyorlar. Beton bloklar içinde değiller. Geniş gezinti alanları var ve karınları çok iyi biçimde doyuyor. Yaklaşık aktif olarak çalışan 10 kişiyiz fakat l000 kişiye bedeliz.
Adana daki sorunun çözülmesiyle iş bitmiyor tabii. Tarsus belediyesi bir barınak yapmış. Yüzlerce, birkaç metrekarelik beton hücreler, hiç gezinti alanı yok. Hayvan bu birkaç metrekare içinde yiyecek, içecek, çişini kakasını yapacak ve orada yaşayacak. Bir çeşit yavaş ölüm hücresi. Barınak yapılıp bittikten ve belediye sıkıntı yaşamaya başladıktan sonra bizi aradılar. Başkan iyi niyetli. Fakat alt birimler ahmak ya da kötü niyetli. Muhtemelen müteahhite para kazandırmak ve paylaşmak için inanılmaz bir çimento yığını haline getirmişler burayı. Islahı için bazı öneriler götürdük. Bir ölçüde yaptılar. Sonra da bir dönem buraya uğrayamadık. Belki de uğrayınca göreceklerimiz bizi korkuttuğu için uğramak istemedik.
l5 gün önce Mersin den bir hanım bu barınakta açlıktan köpeklerin birbirlerini parçalıdıklarını, pislik idrar ve su içinde perişan durumda olduklarını feryat figan bize bildirdi. Gittiğimizde gördüğümüz manzara feciydi. Sil baştan belediye ile görüşmelere başladık. Kelimelerle ifade edilemeyecek kadar sıkıntılarla sorunu çözmeye başladık. Yani savaş vererek.
Yine daha önce çok kötü koşullarda olduğunu duydugumuz HAYVANAT BAHÇESİNİ de ziyaret ettik. Oraya da, göreceklerimizin korkusuyla gitmemiştik. Aman tanrım, kaplanlar, ayılar, aslanlar, maymunlar hepsi birkaç metrekare beton hücreler içinde. Ne güneş, ne toprak, ne de bitki var. O gururlu, o dağı taşı titreten hayvanlar, suçları olmadan hücre cezasına çarptırılmış, şaşkın ve ürkek bakıyorlar. Binlerce insan da onlara bakıyor. Ben Elazığlıyım. Bizim oralarda bir laf vardır. Ayranı yok içmeye, atla gider ………………şeklinde bir sözdür bu. Sokağındaki lağıma çare bulamayan bu belediye kalkmış hayvanat bahçesi yapmış.
Birde Mersin belediyesinin yaptığı bir barınak sorunu var. Sokağa atılan hayvanlara bakan bir kaç hayvanseverin oluşturduğu barınak zamanla yüzlerce köpekle dolup artık ihtiyaca cevap veremez olunca, MERSİN HAYVAN DOSTLARI adıyla dernekleşen bu iyi yürekli ve kahraman bir grup insan, bizim de (biz DOHAYKO yuz. Yani Doğayı Hayvanları Koruma ve Yaşatma Derneği) desteğimizle uzun savaşlardan sonra belediyeye bir barınak yaptırabildi. Fakat barınaktan sorumlu olan belediye başkan danışmanına muhalif olan belediye genel sekreteri ve onun avanesi, ellerinden gelen her türlü engellemeyi yaparak orada bulunan yüzlerce hayvancığa büyük sıkıntılar çektirmekteler. Dernek üyeleri ise inanılmız özveri ile canını dişine takmış mücadele etmekteler. Muhaliflerin niyeti barınakta çok ciddi sorunlar yaşanmasını sağlayarak, oradan sorumlu olan danışmanı başkanın gözünden düşürmek. Bu şark kurnazı küçük ve ahmak ve de gözünü dünya hırsları bürümüş adamlara karşı da bir başka cephede savaşıyoruz.
Daha önceleri belediyeler köpekleri vurup zehirlemesin, barınaklarda barındırsın düşüncesindeydim. Son deneyimlerimden sonra, HAYIR, BELEDİYELER KÖPEKLERİ VURARAK FAZLA IZDIRAP ÇEKTİRMEDEN ÖLDÜRSÜNLER, ÇÜNKÜ BU HAYVANCIKLARA BARINAKLARDA YAVAŞ YAVAŞ VE DAHA IZDIRAPLİ BİR ÖLÜM ŞEKLİ REVA GÖRÜYORLAR noktasına geldim.
Sokaklarda dayak, taşlanma, tecavüz, açlık, hastalık ve kurşunla mücadele eden bu gariban yaratıklar, barınaklarda ise beton hücreler içinde sebebini kendileninin de bizim de bilmediğimiz bir suçtan dolayı ölüm hapsine layık görülmektedirler.
Geçen hafta Mersin ve Tarsus barınaklarından Adana ya dönerken, yol boyunca hem araba kullandım, hem de ağlayarak TÜM KEDİ VE KÖPEKLERİN bir gecede acı çekmeden ölerek İNSANLARIN ELİNDEN kurtulmaları için dua ettim.
Milyonlarca metrekarelik uçsuz bucaksız bu dünyada kendilerine yer bulamayan, yaşamalarına izin verilmeyen, tek suçlari insanı dost bilmek olan bu hayvanlar, maalesef hiç bir yere sığamadılar. Bu nasıl dünya, bu nasıl adalet, bu nasıl insanlık!
Seçim öncesi, barınaktaki işkence görmüş olan kedi köpek ve leyleliğimizi de alarak parti merkezlerini ziyaret ederek, basın önünde HAYVAN HAKLARI KANUNU çıkartacaklarına dair söz aldık. AK PARTİ ziyaretinde aynı zamanda genel başkanın siyasi danışmanı da olan milletvekili adayı ( şimdi milletvekili oldu) ÖMER ÇELİK bu kanunu çıkartacaklarına dair çok kesin söz verdi. Hatta “hiç diğer partileri dolaşmayın, bu kanunu biz mutlaka çıkaracağız, aksi takdirde gelin bizim yakamıza yapışın, hesap sorun” dedi.
Umutlandık ve inandık. Bekliyoruz.
Çevre bakanlığı nın organizasyonuyla 4 ekimde Ankara da ERTUĞRUL ÖZKÖK ve sevgili BEKİR COŞKUN’a törenle plaket verildi. Türkiye den pek çok hayvan hakları dernekleri temsilcileri de katıldı. Bizler de hepimiz iş güç sahibi insanlar olmamıza rağmen, çevre bakanlığının böyle geniş bir organizasyonu yapmasının ana amacının bizim gibi dernekleri bir araya getirerek bir güç platformu oluşturma çalışması gibi düşünerek, işimizi bıraktık gittik.
Orada, yurdun dört bir yanından gelmiş pek çok dernek temsilcisinin bulunduğunu gördük. Fakat sonra anladık ki, çevre bakanı muhtemelen Hürriyet gazetesi ile ilişkisini düzeltmek için bir tören düzenlemiş ve bizleri de figüran olarak çalıştırmış. Tören sonunda bir panel yaptılar, katılan 5 konuşmacıya 3’er dakika verdiler. Zamanımız doldu, çabuk bitirmek zorundayız dediler. Kalkıp itiraz ettim, “bizler işkadınıyız ve işyerlerimizi bırakıp ciddi bir çalışma olacak diye geldik. bir törene figüran olamayacak kadar zamanı kıymetli insanlarız. Lütfen bu kadar insan burada toplanmışken ulusal bazda bir işbirliğinin ön çalışmasını yapalım” diyerek itiraz ettim.
Enteresandır, orada bulunan çevre bakanı da “evet, hanımefendi çok haklıdır, bu toplantı bir vesile olsun, mutlaka örgütlenmenin kararını alın ve ilk adımı burada atın” diye beni destekledi. Sanki toplantıyı bu biçimde kendi bakanlığı değil de başkaları düzenlemişti. Tabii ki soramadık, madem doğru bu idi, neden baştan planlamadınız diye….
Biz orada ankara da bulunan dernek ve vakıf yöneticilerinden rica ettik, bu birliğin ilk çalışmalarını siz başlatın, biz maddi manevi yanınızdayız dedik. Onlar da bir çalışma sanıyorum başlattılar. Fakat aralarında sürtüşmeler olduğu için nasıl olacak bilemiyorum.
Sayın Tınaz Bey, affınıza ve hoşgörünüze sığınarak durumu uzunca anlattım. Vaziyet bu. Bir tarafta çaresiz ve muhtaç hayvanlar; bir tarafta bu hayvanlar için cansiperane çırpınıp belediyelere karşı amansız mücadele veren, ama bu mücadeleyi verirken de birbirleri ile de kıyasıya didişen geçimsiz fakat iyi yürekli insanlar; bir diğer tarafta ise gözünü kişisel hırs ve çıkarları bürümüş yüreğinde allah korkusu taşımayan gözü ve gönlü kör kurumlar…
Hırsızları, canileri affederken, bu gariban hayvanları kurtaracak kanunu çıkarmayan adamlar……..
Günlerdir düşünüyorum NE YAPMALI, NASIL YAPMALI diye…..Bu savaş nasıl kazanılır diye…… Bu zavallı hayvanları bu belediyelerin elinden nasıl kurtarırız diye………..
Ankarada başlatılan güçbirliği çalışmasının başarıya ulaşmasını pek beklemiyorum. Ama güçbirliği yapmadan da netice alamıyacağımızı biliyorum.
Aklıma şu geldi. Tamamen telefon, faks ve internetle haberleşen ve kararlar alan, her konuda toplu olarak tepki veren birlikte hareket eden bir HAYVAN HAKLARI EYLEM PLATFORMU oluşturmak için bir çalışma yapsak…… Türkiyenin bir yerinden kalkıp bir yerine gitmek, orada toplantı yapmak bir olur, iki olur, bu çok kolay değil. Ama iletişimin bu kadar gelişmiş olduğu günümüzde, yüzyüze gelme gereği olmadan iletişim araçlarını kullanarak bir fikir ve eylem birliği oluşturulabilir mi?
Mesela Tarsustaki hayvanat bahçesine veya barınağa, böyle bir platformun üyelerinden dört bir yandan protesto yağsa…….. Meclise sistemli bir şekilde kanunun çıkması için talep yağsa………Yine planlı bir şekilde tüm köşe yazarlarına konuyu gündeme getirmeleri için sürekli talepte bulunulsa……… Ama bunlar spontane değil, sistemli ve planlı bir güçbirliği ve çalışmanın ürünü olarak yapılsa…….Bir sorunla ilgili aynı anda pek çok platform üyesi savcılıklara, valiliklere ve diğer ilgili kuruluşlara başvursa……..
Günlerdir arkadaşlarımla bunu konuşuyoruz. Bu gün vaktiyle sizin notunuzu yazmış olduğum bir kağıdı tesadüfen bulup, interneti de yeni öğrenmenin verdiği hevesle sitenize girince, acaba bu konuda sizinle tartışıp fikirlerinizden yararlanabilirmiyiz diye düşündüm…..
Eğer yazdıklarım ve tasarladıklarım size saçma gelir ve zaman vermeye değer bulmazsanız, kırılmam. Çünkü ben de bizlerin pek de normal insanlar olmadığımızı düşünüyorum. Bizler hastayız, gerçekten hastayız. İmkanlarımızı kullanıp hayatın keyfini çıkarmak varken, kedi köpek peşinde olmak pek de sağlık belirtisi değil ama, nasıl unutabiliriz tel kafeslerin arkasından bize yalvararak bakan terierleri, diğer minik köpekleri, kocaman sokak köpeklerini, heybetli ayıları, ormanların hakimi aslanları, kaplanları, kurtları ve diğerlerini…………Biz bu hastalıktan iyileşemeyiz….. Bu çaresiz bir hastalık çünkü…….. Onlar oradalar, mahsun, mazlum ve çaresiz…..Hayır, hayır biz iyileşemeyiz, ve de iyileşmemeliyiz. Biz iyileşirsek onlar ölürler….
Zamanınızı aldığım için özür dilerim.
Nesrin ÇITIRIK
DOHAYKO Genel Sekreteri
Adres. NESRİN MAĞAZASI
M.Saracoğlu caddesi, Gökkuşağı apt 6/H ADANA
Tel. (322)457-5422 veya (532)223-3683
-
May 25 2012 VAKİT YA DA İLGİ YETMEZLİĞİ MÜMKÜNDÜR, AMA…
Yıllardır bende bir takıntı haline gelen, “bayram-seyranda, toptan kutlama mesajı yollama” konusunu sizlerle paylaşmak ve böylece -eğer mümkün olursa- bu takıntıdan biraz olsun kurtulmak istiyorum.
Takıntımın epey geçmişe gittiğine ilişkin bir kanıtı, ’80’li yıllarda yazdığım aşağıdaki yazıdır:
TEBRİK ALDATMACASI
Kişilerin seyrek de olsa tanıdıklarına, dostlarına iyi dileklerini iletmesi ne kadar güzel bir adetse, bunu, bilgisayarlara yüklenmiş adresler arasındaki otomatik tebrikleşme komedisine çevirmek de o denli yakışıksızdır.
Matbaada, ya tam basılan ya da bazı yerleri ……… bırakılıp, bayram çeşidine göre doldurulan kartların üzerinde ne yazarsa yazsın taşıdığı mesaj şudur: “Benim sana ayıracak zamanım yok. Ya da sen, iki-üç kelime yazmama değer bir kişi değilsin. Ama bu kartları yollamak adet olmuş, o sebeple sekreterim (hatta bilgisayarım) bu angaryayı yapıyor.”
İş sadece “yakışık” konusu da değildir. Konunun bir de “aldatma” boyutu vardır.
İçerdiği mesaj, yukarıdaki olduğundan şüphe bulunmayan tebrikler dolayısıyla doğabileceği tahmin edilen kızgınlık ve alınganlığa yol açmamak için son yıllarda keşfedilen bir yöntem, el yazısıyla yazılmış ve de kasıtlı silintiler içeren tebriklerin, aslından ayırdedilemeyecek bir şekilde matbaada basılmasıdır.
Bazısı matbaa yazısının altında, sanki yollayan tarafından dolmakalemle imzalanmış gibi imza taşıyan, bazısı da bütünüyle dolmakalemle gibi yazı taşıyan tebrikler (!) tek kelime ile rencide edicidir.
Bu tekniklere aşina olmayan köylü vatandaşlarımızı, “bak bana filancadan kendi el yazısıyla tebrik geldi” yanılgısına düşürmeyi amaçladığından şüphe olmayan bu tebrikler, karşısındakileri cahil yerine koymanın Türkçesidir.
İş yaptığı müşterilerinin tümüne tebrik yollaması, birlikte çalıştığı beşinci sınıf reklam ajansı tarafından tavsiye edilen bir genel müdür pekala, “ben bu kadar insana tek tek nasıl yazabilirim” diyebilir.
Bu işin “yakışıklı” kuralı basittir: Eğer bir kişiye 5-10 kelime (yaklaşık 15 saniye) yazamayacak kadar değerli bulmuyorsanız ya da bu iş için ayırabileceğiniz zamanın, değerli bulduğunuz insan sayısına bölümü 15 saniyeden daha küçükse bu defa hiç yazmayınız.
Buna karşı mesela bir gazeteye ilan vererek, “tüm müşterilerimizin (tabii her zaman müşteri olmayabilir, başka şeyler de olabilir!) mübarek bayramlarını tebrik eyleriz” şeklinde işi kısa kesmek daha dürüstçedir.
Doğrusu ben, bu tür aldatma motifi içeren tebrikleri kati surette cevaplamıyorum. Diğerlerine ise vaktimin elverdiği ölçüde 2-3 kelime de olsa kendi elimle bir şeyler yazıyorum.
Tebrik bir zorunluk, bir iş gereği, bir yatırım değildir. Bir gönül almadır. İçine aldatmaca karıştırılmamalıdır.
Yaklaşık 20 yıl içinde, her konuda olduğu gibi bu konuda da gelişmeler oldu ve işin içine internet girdi, şimdilerde insan aldatmak daha kolay.
Bilgisayarınızın posta programına yüklü adres defterinden seçtiğiniz -bu da bir defa yapılıp otomatik hale getirilebilir- onlarca / yüzlerce adrese, hattâ istenilirse sadece size yazıldığı izlenimi verebilecek şekilde- çok (multiple) anlamlı kutlama mesajları yollamak mümkün hale geldi: “Bu mutlu günde en içten dileklerimi(zi) sunuyorum(z)” mesajı; resmi ve dini bayram, nişan, düğün, sünnet, terfi, seçim veya maç kazanma, sevgililier günü ya da yeni ürünün lansmanı münasebetiyle yollanabilir.
Kutlama, kişisel ya da çok dar kapsamlı (aile gibi), duygu boyutu çok ağırlıklı bir “insani” işlevdir ve hiç kaybedilmemesi gereken öz-içeriği, “bu özel münasebetle, senin özel duygusal gereksinimlerine … iyi dileklerimi yolluyorum“dan ibarettir.
Bunun, listeler halinde yapılması, “sen bir sürünün, bence hiçbir farkı bulunmayan üyesisin; bu mesajı da sana senin için değil, bu kadar çok kişiye istediğim anda erişebileceğimi, bilgisayar sahibi olduğumu, bu işlerden anladığımı anlatmak için yolluyorum” demektir, “saklı içerik” budur.
Evet, başkaları ne düşünürse düşünsün, bana bu şekilde “sürü üyesi” muamelesi yapanlara cevap vermiyorum. Pahalı bir kartın içine birkaç tane kartviziti koyarak güya vazife ifa eden kutlama(!) mesajlarını doğrudan çöpe atıyorum.
Gelin 2003’ü bireyler olarak karşılayalım, birbirimize sürü muamelesi yapmayalım.
-
May 25 2012 Milli Eğitim Bakanına açık mektup
Cuma, 10 Ocak 2003
Sayın Bakan,
Size bu mektubu yeni görevinizde başarı dilemek ve eğer arzu edilirse, olası katkılarım hakkında düşüncelerimi iletmek için yazıyorum.
Ama bir yandan da, bu tür önerilerin -belki biraz da fazlasıyla- aktığını ve bir çeşit öneri kirliliği yarattığını da tahmin ediyorum.
Sanırım ki J. F. Kennedy de benzer bir öneri akımı altında şu ünlü deyişi üretmiştir: “her başkana binlerce öneri gelir; iyi başkan, bu kalabalık içinde kulak verilmesi gerekenleri sezebilendir“.
Sizin bu yöndeki sezginize güvenerek, önerilerimi kısa başlıklar halinde sunacağım. Eğer arzu edilirse, bunların ayrıntıları üzerinde konuşabiliriz:
- Bugün mevcut olan sorunlar, onlara yol açmış yaklaşımlar sürdürülerek çözülemez. Bugün çözüm önerenlerin, bizzat sorun yaratan yaklaşımların sahipleri olduğu unutulmamalıdır.
- Herkes eğitim “sistemi”nden yakınıyor. Halbuki “sistem” denilen şey, bu işin paydaşlarını -veli, öğrenci, öğretmen, idareci, akademisyen, bürokrat, politikacı, asker, basın, sanatçı, sponsor, sivil toplum kuruluşu vd- oluşturan birey ve kesimlerin, birbiriyle uzlaşmaz isteklerinin toplamından ibarettir.
Dolayısıyla sorun “sistem”de değil, bir sistemden bu denli farklı isteklerde bulunan, üstelik de bunları mutlak doğru zannedip israrla savunan ve fırsat bulduğunda fırsat bulduğu kadarını uygulayan toplumdadır.
Eğitimden neler beklenmesi gerektiği konusunda bir zihinsel netliğe kavuşmadan bu kargaşanın çözülmesi imkânsızdır.
Eğitim alanındaki paydaşların sayısı çok ve statüleri birbirinden farklıdır. Bunları bir araya getirebilecek ve böylece ortak akıl üretebilecek en etkili araç “Ağ Temelli Yaklaşım”lardır. Tüm Avrupa ülkelerinde neredeyse norm olan bu yaklaşım (Sokrates, Leonardo vb ağlar) Türkiye’miz için de etkili bir yoldur. Bu yolda geçen yıl atılan bir adım, sizin girişiminizle hayata geçebilir.
Bu tür bir ağın ilk faaliyeti olarak bir arama konferansı yapılabilir ve eğitim konusundaki stratejik çerçeve çizilebilir.
Cumhuriyetin ilk yıllarında, 10 milyon kadar nüfusu okur-yazar yapmak ve savaştan çıkmış bir ülkeyi kalkındırmak için gereken yurttaş tipini yaratmaya yönelik yaklaşım o gün için doğru sayılabilir.
Yanlış olan, 21nci yy.’ın karmaşık ilişkiler dünyasının getirdiği neredeyse sonsuz öğrenme ihtiyaçlarını ideolojik indoktrinasyon yaklaşımıyla gerçekleştirmeye çalışmaktır.
Bugün bu kalabalık ve genç nüfusun ekonomik ve sosyal ihtiyaçlarının gerektirdiği bilgi-beceri-tutum-davranışlar ancak kişinin kendisinin “öğrenmesi” yoluyla mümkündür. İşte bu nedenle de “öğrenme” (learning) kavramı bütün dünyada giderek ön plâna gelmektedir.
Eğitim fakültelerimiz ise halâ B. F. Skinner’in (1904-1990) hayvan deneylerinden mülhem “davranış şekillendirme” elemanları yetiştirmekle meşguldür. Halbuki “öğretme” yoluyla davranış şekillendirme artık neredeyse bir “zihinsel taciz” sayılmak durumundadır.
Devletin bu bağlamda yapması gereken 2 önemli işlev vardır:
- Kişilerin, kendi öğrenme ihtiyaçlarını, kendi keşfedecekleri öğrenme profillerine göre özgürce belirleyip giderebilecekleri ortamların hazırlanmasına “yardımcı olmak”. Bu bağlamda, elinizdeki iletişim imkânlarını kullanarak kamuoyunu ikna edip, tüm Türkiye’yi bir öğrenme ortamı haline getirebilirsiniz. İnsanlar, doğuştan sahip oldukları olağanüstü öğrenme yeteneklerini unutup, okulun, çevrenin, özellikle medyanın etkisiyle öğrenemeyeceklerine ikna edilmişlerdir. Ama bu kalıcı bir kayıp değildir. Tekrar uyandırılabilir. Tüm insanların çevrelerindeki tüm imkânları kullanarak ihtiyaçlarını öğrenme yoluyla karşılamaya başladıkları bir Türkiye’yi hayal edebiliyor musunuz?
- Kişilerin öğrenme ihtiyaçlarının ancak ve yalnız kendilerince belirlenmesi ve de giderilmesi demek olan “öğrenme özgürlüğü” ortamını zedeleyebilecek her türlü indoktrinasyon girişimini kesin olarak caydırmak.
Bugün, yeni işe başlayan bir bakan olarak sizi bekleyen en ciddi birkaç tehlike -tabii ki kanaatimce- şunlardır:
- Sıradan bürokratik işlerin akışı içine çekilmeniz ve mevcut sistemin bir parçası haline gelmeniz,
- Çeşitli bahanelerle statükonun muhafaza edilmesi gerektiğine ikna edilmeye -hattâ hafifçe dayatılmaya- çalışılmanız,
- Birkaç ay sonra da artık sistemi savunur hale gelip her türlü dış eleştiriyi bir saldırı olarak görmeye zorlanmanız.
- Ama bu tehlikelerden daha da ciddisi, bugünkü “davranış şekillendirme”ye yönelik indoktrinasyon temelli eğitimin bizzat kurbanı durumunda olanların olası tepkileridir. İnsanlarımız “öğretilme bağımlısı” haline getirilmişler, bir öğretici olmadan hiçbir şeyi öğrenemeyeceklerine inanmışlardır. Bu nedenle, bu yeteneklerinin varlığını ancak kararlı ve uzunca süreli bir uygulama sonunda tam olarak hatırlayabileceklerdir.
Size, bu yoğun çabalarınızın gerektireceği bir zaman ve sabır ortamı gerekecektir. Bunun için ise daha kısa vade içinde sonuç verecek uygulamalara ihtiyaç vardır. Bunlardan 2 tanesini şöylece önerebilirim:
(a) Onur Sistemi’ne göre sınav: Maliyeti sıfırdır. Kısa dönemde prestij kazandırır; uzun dönemde ise yaşamsal önemdedir.
En önemli insan hakkı ihlali sayılan “potansiyel suçlu” kavramının temeli, ilkokuldan üniversitelerdeki sınavlara kadar yaygın şekilde uygulanan “kopyaya karşı gözetim” ile atılmaktadır. Bir sınav sırasında öğrencinin başında bekleyen gözetmen, öğrencinin potansiyel hırsız (kopyacı) olduğunu varsaymaktadır. İşin acı yanı, -eski Sovyetlerde olduğu gibi- öğrenci de “potansiyel suçlu” olduğunu kabul etmekte, buna karşı bir tepki verememektedir.Gözetim olsa da olmasa da kopya çekme eğiliminde olanların oranının %10 dolayında olduğunu bizzat gözlemledim. Bunlar her koşul altında kopya çekebiliyorlar. Ama kazanç, bu yöntemle onurlu olduklarına güvenildiği gösterilecek olan %90’dır.Bu insanlar yarınlarda, yaptıkları yasaları, yönettikleri insanları, hizmet ettikleri üstlerini “güven” esasına göre değerlendireceklerdir. Günümüz Türkiyesi’nin 1 numaralı sorunu kimsenin kimseye güvenmemesi değil midir? Bunun temellerini biz okullarımızda inşa ediyoruz.Mevcut yapı -öğretmenler, idareciler, hattâ bazı öğrenciler- gözetimsiz sınav uygulamasına karşı çıkabilecek, gözetim olmazsa kopya çekileceği tehdidinde bulunacaktır. Bunlara karşı önlemler vardır, yeter ki uygulanmak istenilsin.(b) Müfredat sistemindeki her “doğru”nun göreceli olduğunun öğretmenlerce anlaşılması ve derslerin buna göre işlenmesi.Sayın Bakan,Sadece Cumhuriyet tarihimizin değil, Osmanlı’dan bu yana tarihimizin en kritik varsayımı, “doğrular, iyiler ve güzellerin tek oldukları”dır. Doğru-yanlış’lar akıl ve bilimin; iyi-kötüler ahlâk ve dinin; güzel-çirkin’ler ise estetik ve sanatın konularıdır. Bunlar tek ve mutlak değillerdir ve içinde bulunulan koşullara “göre”dirler.- 5×5 yalnızca 10 tabanlı sayı sisteminde 25’dir,
- İki nokta arasındaki en kısa uzaklık yalnızca durağan koordinat sistemleri için bir doğru parçasıdır,
- Bir üçgenin iç açılarının toplamı yalnızca düzlem üzerine çizilmiş üçgenler için 180o‘dir.
- Bir metindeki noktalama işaretlerinin doğru kullanılması yalnızca, anlatılmak istenilenlerin açıkça anlaşılmasının istendiği hallerde geçerlidir. Şifreli metinler için bunun tam aksi geçerlidir.
- Yalan söylemek eğer bir yuvayı yıkılmaktan kurtaracaksa mübahtır.
Bunların sayısı istenildiği kadar artırılabilir. En güzide okullarımızda ya da bir mezra okulundaki öğretmenimiz eğer isterlerse yarın sabahtan itibaren doğruların göreli olduğunu kavrayabilir ve derslerini böyle işlemeye başlayabilir. Bunun da maliyeti sıfırdır. Bunun kısa, orta ve uzun dönem yararları tahmin edilemeyecek kadar çoktur. Bugün toplumumuz çok sayıda iki kutuplu kesime ayrılmış, kamplaşmıştır. Türkler ve Kürtler, laikçiler ve şeriatçılar, Aleviler ve Sünniler, çalışanlar ve çalıştıranlar, AB’ne yandaş ve karşı olanlar ve daha birçoğu..
Bu insanlarımızın bunu idrak etmelerini sağlamak zorundayız: Doğru olarak bellediğimiz ve uğrunda ölmeye ve öldürmeye hazır olduğumuz doğrular-iyiler-güzeller hep görecelidir. Tek gözetmek durumunda olduğumuz gerçek, evrenin gerçeklerinin çok az bir bölümünü biliyor olduğumuzu “zannetmemiz”den ibarettir. Her doğrunun içinde biraz yanlış, her iyinin içinde biraz kötü ve her güzelin içinde biraz çirkin vardır. Hattâ denilebilir ki, yaşamımız hep gri tonlardan ibarettir. Tam siyah ve tam beyazlar yoktur.Öğretmenlerimiz başta olmak üzere toplumumuzda rol modeli olan herkesin bu gerçeği anlaması ve kendi doğrularını ölesiye ve öldüresiye savunmaktan vazgeçmesi gerekiyor.Batılıların kendi geçmişlerinde olmamasına karşın akıllarıyla buldukları bu gerçek bizim kültür köklerimizde (tasavvuf) vardır. Bu yüzden biz çok da şanslı sayılırız.Toplumsal barışın, bugünkü dayatmacı metotlarla sağlanması imkânsızdır. Çeşitli inanç ve ideoloji sahibi kişi ve kesimlerin şunu farketmelerini sağlayabilmeliyiz: Kendi doğru, iyi ve güzel’lerimizin geçerlik sınırı, başkalarının sınırlarında biter. Onları etkilemeye çalışmak doğru değildir, zorlamak ise asla kabûl edilemez.Toplumsal barışı ancak ve yalnız, doğruların göreli olduğu gerçeğini benimseterek sağlayabilirsiniz.Bilim ve sezgi, aklın, birbirlerinden koparılmaması gereken araçlarıdır. Toplumumuz bu iki alanı ayırmış ve her birinden yana olanlar (laikler ve olmayanlar) kamplara ayrılmışlardır. Her iki kesim de birbirinin varlığını kabul etmemekte, diğerini -mümkünse- yok etmeye çalışmaktadır. Halbuki tüm keşif ve icatlar, tüm sanat eserleri, tüm sosyal abideler, hepsi bu iki alanın ayrılmaz bütünlüğü ile inşa edilmişlerdir.Bu nasıl bir iştir ki, tüm Batı medeniyetini oluşturan bu bütünlük bizde ıska geçilmiş, bununla da kalınmayıp toplumu birbirine düşman hale getirmiştir. Bunun nedeni, doğruların tekliğidir. Bilim alanındakiler de sezgi alanındakiler de kendi doğrularından kuşkulanmamakta, onu egemen kılmak için kıyasıya enerji tüketmektedirler. Aslında ise tüketilen öz yaşam enerjimizdir. Her geçen gün biraz daha ölüyoruz. Bunu birilerinin farketmesi, bu ahmakça çatışmayı durdurup, bilim ve sezginin sinerjisini sağlaması gerekiyor. Bu “birisi” niçin siz olmayasınız?Sayın Bakan,Kısa diye başladığım sözlerimi daha çok uzatmak istemiyorum. Sizden ricam, bu konulara derinlikli bakmanız ve insanlarımızın içine itildiği çaresizliklerin köklerini görebilmenizdir.Bilvesile saygılarımı sunuyor, çalışmalarınızda başarılar diliyorum. Sağlıcakla kalınız.
Yazıyı beğendiyseniz, Beyaz Nokta® Gelişim Vakfı’na bağış yapabilirsiniz:
http://www.beyaznokta.org.tr
Teşekkür ederim :-)) -
May 25 2012 BİR “SAKLI İÇERİK”: KAR TATİLİ
“Saklı içerik” kavramının kimi okurlarımıza yabancı gelebileceği nedeniyle kısaca hatırlatmak gerekiyor.
“İçerik” ya da eski deyimle “müfredat”, okullardaki eğitim-öğretim faaliyetinin resmi haritasıdır. Okulda -ana okulu ya da üniversite- nelerin öğrenileceği, hangi tutum ve davranışların kazandırılacağı, bu okulların bağlı bulundukları resmi kurumlarca -Milli Eğitim Bakanlığı veya YÖK- belirlenir ve okullara tebliğ edilir.
Bu resmi içerik, resmi kurumlarca belirlenmiş “doğrular”, “iyiler” ve “güzeller” çevresinde, eğitimcilerce tasarımlanmıştır.
Akıl (doğru-yanlış), ahlâk (iyi-kötü) ve estetik (güzel-çirkin) boyutlarının eğitim-öğretime yansıması da denilebilecek “içeriğin” böylece, ders kitapları, öğretmen söylemleri, okul-veli işbirlikleri, velhasıl okul ile ilgili her alan için şaşmaz birer yol gösterici olduğu kabul edilir. Bu nedenle bu içeriğe “resmi içerik” denilmesi doğru olabilir.
Zaman zaman resmi içerik eleştirilir. Ama bu eleştiri içerik kavramına değil, akıl-ahlâk-estetik değerlerin içerikteki temsil şeklinedir. Yoksa herkes bir “resmi içerik” bulunması konusunda uzlaşı içindedir.
Buraya kadar işin kitabî yanıdır. Bu noktada sorulması gereken, bu “resmi içerik”in öğrencilerin -ana okulu ya da üniversitelerde- gerçekten de bilgi-beceri-tutum ve davranışlara yansıyıp yansımadığıdır. Eğer yansımıyor ise de, çocuk ve gençlerin bilgi-beceri-tutum-davranışlarını şekillendiren başka bir içeriğin bulunup bulunmadığı ve varsa onu kimlerin tasarımladığıdır.
İşte “saklı içerik” bu soruya verilen cevap dolayısıyla ortaya çıkmaktadır. Evet, çocuk ve gençlerimiz resmi içerikten değil, ortada görünmeyen -ama gizli olmayıp sadece saklı olan- içerikten öğrenmekte, tutum ve davranışları “saklı içerik” yoluyla şekillenmektedir.
Örneğin, öğrenim yaşamı boyunca girdiği sınavlarda kopya çekmesi olasılığına karşı başında gözetmen bulundurulan bir öğrenciye sürekli biçimde “sen potansiyel bir hırsızsın, şimdi kopya çekmiyor olabilirsin, fakat bu çekmeyeceğin anlamına gelmez” mesajı verilmekte, bir anlamda koşullandırılmaktadır. Bu tür bir koşullandırmanın etkileri, resmi içerik uyarınca yapılan eğitimden daha derin ve daha kalıcı değil midir?
Saklı içerik, öğrenilmesi istenilerek, öğrenilip öğrenilmediği sınav ve not yoluyla denetlenerek öğretilmez, örnekler (rol modelleri) yoluyla öğrenilir. Ama, saklı içeriğin öğrenilmesindeki derinlik ve kalıcılığın nedeni bu değildir. Esas neden, öğrenci üzerinde görünür bir zorlama olmaması, doğrudan bilinç altına hitap edilmesi ve bu işlemin uzun süreler boyunca tekrarlanarak kalıcılık kazanmasıdır.
Saklı içerik yoluyla olumsuzlar kadar olumlular da öğrenilebilir. Örneğin, bir öğretmenin adil davranışları, bir yöneticinin hoşgörüsü, arkadaşlar arası dayanışma ya da sportif konulardaki tatlı rekabet hep saklı içerik ürünleridir. Saklı içerik işte böyle bir şeydir.
Peki ya kar tatili yoluyla öğrenilen nedir?
Hemen her kar yağışında okullar tatil edilir. Nedeni açıktır ve her şeye itiraz eden insanlarımız tarafından dahi kabullenildiğine göre çoğunluk tarafından da onaylanmaktadır.
Hattâ bu kar tatili işi o denli tutmuştur ki, okulların dışına çıkmış resmi dairelere de yaygınlaşmıştır. Zaman zaman hava çok karlayıp soğuduğunda kamu kuruluşlarının tatil edildiği görülmektedir.
Zaten her fırsatta tatil yapan, onunla da yetinmeyip ardından gelen -kaç gün sonra gelirse gelsin- hafta sonlarını da ekleyerek yıllık izin kadar uzatabilen insanımızdan da bu beklenirdi.
Kar tatili yoluyla verilen saklı içerik şudur: «Sevgili çocuklar ve gençler -ve onların velileri-; Yaşam, sıkıntısız olmalıdır. Bu sıkıntılar herhangi kaynaklı olabilir. Kar da bunlardan birisidir. Okula ulaşımınızı güçleştirir, okulda ısınmanızı güçleştirir, yollarda üşüyüp hasta olursunuz. Zaten sizler kendi kendinizi idareden aciz, daima başkalarının kollamasına muhtaç kişilersiniz.
Sizleri götürüp getiren servis araçları da bu tür havalarda hareket edemezler. Şoförleri beceriksiz, tedbirsiz ve tembeldir. Onların görevi sorunsuz ortamlarda para kazanmaktan ibarettir.
Özet olarak böyle güçlükler sizi de bizi de aşar. Siz ancak sorunsuz ortamlarda yaşayabilirsiniz. O tür ortamları sağlamak da bizim değil “bizleri yönetenlerin” görevidir. İnsan zaten dünyaya niye gelir ki? İki günlük ömrümüzde bir de kar kış sorunlarıyla mı uğraşacağız?
Yabancı soğuk ülkelerdeki insanlar alışmışlardır, biz onlarla bir olamayız, bizler ana kuzularıyız. Onlar -20 derecede de okula ya da işe gidip gelirler, en fakirleri dahi ortam koşullarına göre giyinmeyi bilir. Bizler ise bilmeyiz, ama biz de padişahlarımızın doğum tarihlerini, ölüm nedenlerini -pardon onu bilmeyiz-, ülkelerin darı ve yulaf üretimlerini filan biliriz, onlar da bunu bilmezler.
Şimdi gidin ortam sorunsuz hale gelene kadar evlerinizde oturun, sorun kalmayınca tekrar ortaya çıkarsınız.»
Bu kar tatili fikrini icadeden kimdir bilinmez. Fakat eğer melânet mühendisliği diye bir disiplin varsa o dalda uzman olduğundan kuşku yoktur.
Bir toplumun sorun çözme kabiliyetinin gelişmesine imkân sağlayabilecek bu kadar basit -ama etkili- bir durumun kullanılabilmesini dahi bu insanların ellerinden almış, üstelik bunu kimseyi ürkütmeden yapabilmiştir.
Her fırsatta eğitimin önemini başımıza kakanlar, her kar yağdıkça okulları tatil edenler şunu akıl edememektedir: «Öğrenme ancak gerçek yaşam senaryoları yoluyla olur. Bunun dışındaki “şeylerin adlarını belleyip ezberlemek” ile öğrenmenin bir ilgisi yoktur, o sadece dostlar alış-verişte görsün diye yapılan öylesine bir iştir. Zaten eğitim denilen şeyi görenlerin bir işine yaramayışı da bunu gösteriyor.
Gerçek yaşam senaryoları ise mutlaka sorunları içerirler. Çünkü yaşamın temeli sorun çözmek ve-bireysel, ailesel, kurumsal, toplumsal ve de türsel- varlığını sürdürebilmektir.
Çocuk ve gençleri sorunlu durumlardan uzak tutmak onların ve onlardan oluşan toplumun varlıklarını sürdürme şanslarını ellerinden almak demektir.
O halde biz erişkinlere düşen görev, sorunlu durumların yönetimidir. Yani, o durumla gerçekten başa çıkamayacak olanları -bebekler, çok yaşlılar, hastalar ve ölüler- korumak, diğerlerini ise kontrollu olarak zorluklarla temas ettirmek ve böylece en güç koşullarla dahi başa çıkabilme yetisi kazanmalarına yardımcı olmaktır. Eğitimin gerçek anlamı da budur.»
Bu saklı içerik, kar tatili gibi masum görünüşünü terketmiş bir tümör gibi toplumu sarmıştır.
Artık iş işten geçmiş, saklı içerik çoğunluğun bilinç altına şu şekilde yerleşmiştir: “Yaşam sorunsuz olmalıdır; sorunlar olmaması gereken şeylerdir; ama olursa birilerinin -bizleri yönetenler- sorunları çözmeleri gerekir. Bizler, sorunsuz ortamlarda kebap yapıp yemekle meşgulüz!”
Eğer birileri gerçekten bir şey yapmak istiyorsa, tüm illerin valilerine şu 4 kelimelik emri versin: “okullar hiçbir nedenle kapatılmayacaktır”. 20 Şubat 2003
-
May 25 2012 ESKİ OYUN BİTTİ!
Yaklaşan -ya da öyle gösterilen- ABD-Irak savaşına Türkiye’nin -bir şekilde- dahil olup olmaması uzunca süredir gündemde ve öyle kalacağa da benziyor.
Ta başından beri konu iki uç noktadan birisini seçme sorununa indirgendi ve kamuoyu, birisi kalabalık ve etkisiz diğeri ise seyrek fakat etkili iki uç görüşü savunur hale geldi: savaşa hayır yanlıları ve (örtülü) savaş yandaşları.
Bu görüntü, tüm sorunlar karşısında hemen çift kale maç yapmaya hazır toplumumuza ve özelde de okur-yazar kesimimize gayet uygun bir duruştur. Türbandan yana ve karşı olanlar, laikler ve olmayanlar, Türkler ve Kürtler, çalışanlar ve çalıştıranlar, Aleviler ve Sünniler vd..
Toplum gerçekte böyle net siyah ve beyazlardan mı oluşmaktadır? Kuşkusuz ki uçların aralarındaki gri tonların toplamıuçlardaki siyah ve beyazlardan daha fazladır.
Ama bu tür konuları modellemek -adı konulmasa da yapılanın teknik adı budur- durumunda olan okur-yazar kesimimizin çoğunluğunun benimsediği düşünce biçimi ancak iki durumlu mantık olduğu için bu kalabalık ara tonlar hangi uca yakınsa o uca dahil edilir.
Toplumumuzun inanç profilini tanımlamaya çalışanların sık sık “%99.5’u müslüman” diye başlayan betimlemeleri de yine böyle bir “iki durumlu mantık” ürünüdür. Tam müslüman olanlarla müslümanlıkla sadece nüfus kağıdı bağı olanlar arasında kalan gri çoğunluk, istek sahibinin meşrebine göre genellikle tam müslüman sayılır. Ama bu büyük gri çoğunluk yeri gelince de bu defa tam aksi uca itilir ve geride kalanlar “inananlar” adlı özel gruba dahil edilirler. Yani duruma göre hangi uç gerekiyorsa oraya dahil etme. Buna da herhalde “dinamik lojik”(!) demek gerek.
Türkiye’nin karşı karşıya bulunduğu durumu iyice tanımlayabilecek bir benzetme “iki ucu değil tamamı kirli değnek” olabilir. Rest çekip “bu benim savaşım değil” dese yarınki oluşumlardan zarar görebilecek; ben de varım dese hem komşusu ile bozuşacak hem de bir insanlık suçuna katılmış olacaktır.
Bu açmaz durum aslında ne yapılması gerektiğinin ipuçlarını da içinde barındırıyor. Ne ekonomik, ne diplomatik ne askeri ve ne de bir başka açıdan direnebilme gücü -toplumsal bağışıklık sisteminin gücü denilebilir- bulunmayan Türkiye’nin, bu durumunun farkına varması için bundan daha iyi bir fırsat olamazdı. Çünkü, bundan evvelki toplumsal belâlar tek tek geliyor kâh ekonomik kriz, kâh deprem, kâh etnik terör ya da Kıbrıs sorunu ile boğuşmak zorunda kalıyorduk.
“Bireysel belâlı durumlar” denilebilecek hallerin bir bağışıklık sistemi zafiyetinin çeşitli dışavurumları olduğu ise çok az kişi istisna edilirse dile getirilmiyor ve eğer o anki sorun çözülürse düze çıkılacağı varsayılıyordu. Tek arzusu “sorunsuz yaşamak” olan geniş halk toplulukları için de bundan daha uygun bir beklenti olamazdı.
Bu defa durum değişiktir. Cumhuriyet tarihimizin en köklü krizi ile karşı karşıyayız. Bu duruma bir talihsizlik, bir felâket olarak bakmak mümkündür ama daha iyisi, bunu bir “iyi şans” olarak görmektir.
Sağlığını ihmal etmiş, yapılmaması gereken ne varsa hepsini yapmış bir insanın bir kalp kriziyle hastaneye kaldırılması ailesi açısından benzer bir felâket sayılabilir. Ama akılcı düşünce bunun bir şans olduğunu, bütün yanlış yaşam alışkanlıklarının muhasebesini yapmak için zorlayıcı bir neden ortaya çıktığını söylemektedir.
Türkiye, elindeki kartlarla kimseye rest çekebilecek durumda değildir. Bunu herkes -hattâ belki kendi de- bilmektedir. Çeşitli vesilelerle duyduğumuz kükreme sesleri, orman hayatını biraz bilenlere yabancı değildir ve tamamı korkudan çıkarılan seslerdir.
Ancak bu önemli -ve çok yararlı- gerçeği bildikten sonra neler yapılması gerektiği düşünülebilir.
Sorun ABD değil düşük olan “toplumsal bağışıklık gücümüz”dür. Nitekim bu yetersizlik sık sık farklı kılıklarda karşımıza çıkmaktadır. Hattâ, her yıl bir savaştaki kadar yurttaşımızı yitirdiğimiz trafik terörü de, yılda bir Kıbrıs kadar toprak kaybetmemize yol açan erozyon da, her yıl çeşitli okullarımızdan mezun ettiğimiz çocuk ve gençlerimizin özgüvenlerini yokedip kendilerini “potansiyel hırsız” olarak kabul etmeleri sorunu da bu bağışıklık gücü yetersizliğinin farklı görüntülerinden ibarettir.
O halde yapılması gereken, sorun çözme kabiliyeti yetersizliği olarak her fırsatta ortaya çıkan bu bağışıklık sistemi yetmezliğini gidermektir.
Bunun nasıl yapılacağının tartışılacağı ortam bir yazının kapsamı dışındadır. Ama önemli olan, bu tanıda birleşebilmektir. Sorun çözme kabiliyetinin bileşenlerinin neler olduğu ve onların nasıl olup da hiç tartışılmadığı kuşkusuz böyle bir tanı birliğinden sonra konuşulabilir.
Sorun çözme kabiliyetinin geliştirilmesi orta-uzun vadeli çözümleri içerebilir.
Karşı karşıya bulunduğumuz çoğu uluslararası nitelikli belâlarla başa çıkabilmek içinse daha kısa-orta vadeli çözümlere ihtiyacımız vardır.
Bu bağlamda ise bir kavramsal buluşçuluğa ihtiyaç var. Bugüne kadar ve de halen uluslararası ilişkilerimize esas oluşturagelmiş kavram “Doğrudan Güç Kullanımı” ya da “Doğrudan Koz” denilebilecek bir konsepttir. Bu, bir isteğimizi yaptırmak istediğimiz ya da bir isteği karşısında pazarlık edebilecek durumda bulunmak istediğimiz bir ülkeye karşı sahip olduğumuz doğrudan koz(lar) ve o ülkenin Türkiye’ye karşı sahip olduğu koz(lar) demektir.
Osmanlı İmparatorluğu, bu konsepte dayalı pazarlık gücü yetersiz olduğu için dayanamamış, parçalanarak yok olmuştur.
Ondan sonra kurulan Türkiye Cumhuriyeti, bugüne kadar, Osmanlı’yı parçalayan dış dinamiklerin kendi içindeki dengesi nedeniyle varlığını sürdürebilmiştir.
Şimdi artık o denge bozulmuş -ya da daha iyi deyimle değişmiş-, Türkiye’yi doğrudan tehdit eden öğeler ortaya çıkmıştır.
Dünya enerji kaynaklarının %35’ine doğrudan komşu, yavaş yavaş ekonomik olmaya başlayan petrol rezervlerine ise doğrudan sahip -ki Türkiye’nin rezervleri kayaçlar içinde olup klasik madencilik metotları ile işlenebilecektir- bir ülkede bulunmamız, artık doğrudan tehdit altında olmamızın başlıca nedenidir. Ve, geleneksel uluslararası ilişkiler konsepti -Doğrudan Koz konsepti- ile bu tehditlere karşı koymamız mümkün değildir. Bunun da bilinip üzerinde tanı birliğine varılması, çözüm yolunda önemli bir adım sayılmalıdır.
Yeni kavram: Harekete Geçirilebilir Güç
Yeni kavram “Harekete Geçirilebilir Güç” olarak adlandırılabilir. Türkiye, sadece doğrudan ilişkide bulunduğu değil, ilişkide bulunduklarının ilişkide bulundukları, onların da ilişkili oldukları, ilh. ülkelerin birbirlerine karşı tüm kozlarını bilmek, ihtiyaçlarına göre bunlardan oluşan yeni etki güzergâhları oluşturabilmek zorundadır.
Geleneksel konseptin en büyük dayanağı, yıllardır her şeyi sadece iki boyuta (siyah ve beyazlar, evet ve hayırlar) indirgemiş mantık sistemimizdir. “Savaştan yana mıyız karşı mı” kıskacından kurtulabilmeli, “gevşek mantık” (bulanık mantık, fuzzy logic) uyarınca hem bu durum hem de gelecek durumlar için neler yapmamız gerektiğinin hesabını yapabilmeliyiz. Kuzey Irak’a girip çıkamamak kötüdür, ama daha kötü olan bu ikili (evet-hayır) mantık kıskacıdır. İlk kurtulunması gereken, bu düşünsel cenderedir.
Bunun da nasıl yapılacağı bir yazının kapsamı dışındadır, ama önemli olan yine tanı birliğidir.
En kısa vadeli sorun ise olası savaş karşısındaki tutumun ne olması gerektiğidir.
Bugün ortaya çıkmış bulunan kamuoyu duyarlığı ve onu dikkate alma konusunda olabildiğince dikkatli davranmaya çalışan idare, eli son derece zayıf bir oyuncunun yapabileceklerini yapmaya çalışmaktadır.
Bilinmesi gereken, bugün ne yapılmak gerektiği değil, bugünleri kullanarak yarınlardaki benzer durumlarda elimizi nasıl güçlendireceğimizdir.
Bu el ile hiçbir oyun kazanılamaz. Eski oyun bitti.
26.02.2003
