• Mesafe tanımadan birlikte sorun çözmek..

    İnternet üzerinden Beyin Fırtınası (e-BF diyelim) yoluyla, birbirinden uzak yüzlerce insan bir konudaki fikirlerini belirtebilir.

    Şirketler, yerel yönetimler, devlet kurumları, merkezi yönetimler, siyasi partiler, kısacası her kurum, bu yolla “çeşitli sorunların çözümü” konusunda yurttaşların fikirlerine başvurabilir.

    Bu eğilim Dünya’da bir çığ gibi yayılıyor.

    Şu adrese tıklayarak bu yoldaki bir egzersize katılabilirsiniz.

    Bu egzersizin sonuçlarına göre, çeşitli sorunlarımız konusunda e-BF’ler düzenlenmesi öngörülüyor. Tek ihtiyaç olan bir bilgisayar ve bir internet bağlantısı.

    Çok mu uçuk geldi?

    Yarınlarda bir norm olabilir.. 🙂

    17 Şubat 2015

  • Görsel Not Tutma (Visual Note Taking)

    Eğitimin başlıca amaçlarından birisi de kendini doğru ifade edebilme ve ifade edilenleri doğru anlayabilme becerisi kazanmaktır denilebilir. Hattâ denilebilir ki tüm dersler, değişik alanlara özgü ifade yöntemleri’dir.

    –        Coğrafya, “yer” ile ilgili bilgileri harita, fotoğraf, grafik, yazı, söz vb araçlar ile,

    –        Tarih, “geçmiş” ile ilgili bilgileri yukarıdakilere ek olarak kronoloji şeritleri ile,

    –        Matematik, “sayı ve şekiller” ile bilgiler için özel notasyonlarla,

    –        Ve birden çok alan ile ilgili “olayları” ifade etmek için özel olarak geliştirilmiş araçlar [1] kullanılıyor.

    Bunların hepsi aslında heyecan verici buluşlar, ama öğrencilerin derslerde not tutmalarını kolaylaştırmak için geliştirilmiş bir tanesi daha da ilginçtir: Cornell not tutma sistemi (bkz. http://bit.ly/9NcDI). Üstelik de bu konuda yapılmış birçok araştırma [2] var.

    Öğrencilik yıllarında, bir yandan dersi dinleyip bir yandan not tutmanın en riskli yanının, aynı anda bu ikisinin yeterince dikkat yoğunlaştırmaya izin vermeyişi olduğunu deneyimlemeyen pek kimse yoktur.

    https://www.youtube.com/watch?v=3tJPeumHNLY adresinde Rachel Smith, konuşmasının 1’45”nci dakikasında “bir bütün olarak ve tam olarak dikkatini vermek”ten söz ediyor ve ardından, yaşamını “dikkat verme” yoluyla nasıl kazanmakta olduğunu anlatırken “dikkatini vermek” kavramına dikkat çekiyor.

    Rachel Smith’in her iki sunumu:

    • Görsel Not Tutma tekniğinin ne kadar bir hızla yaygınlaştığını,
    • İnsanların –genç, yaşlı, çocuk, amir, memur- çeşitli seminerlerde bu tekniği öğrenmek için nasıl çaba harcadıklarını, dolayısıyla da nasıl devasa bir pazar oluştuğunu,
    • Bizim bütün bunları ancak mal ve hizmet ürünlerinin içine gömülü biçimde satın aldığımızı ve
    • Satın alırken de bunları üretenlere değer transfer ettiğimizi [3] (ve bu arada da sömürülüyoruz diye bağrışmakta olduğumuzu)

    anlatıyor. Özellikle de o son derece mütevazı edasıyla, yaptığı işin sadece “dikkatini vermek” olduğunu, bu kavramdan nasıl yepyeni işler (istihdam anlamında) doğduğunu izlemek ilham vericidir.

    Çocuklarımızı yetiştirirken yabancı dil öğrenme konusundaki çabalarımızı yöneltmemiz gereken esas yönün, “kendini ifade etme ve ifade edilenleri anlama” konusundaki çeşitli araçları öğrenme / keşfetme / gerekirse icadetme olduğu bir kere daha net olarak görünüyor.

    Torunlarımızı, “yarınlarda bu keskin rekabet içinde nasıl iş bulacaklar” endişesi ile, önünde kuyruklar oluşacak işlerden pay kapmaya zorlamak yerine, bu yüzyılın yeni iş alanlarının başlarında gelen bu ve benzeri alanlara yönlendirebilmeliyiz.

    Türkiye’de eğitim adına yaptığımız –büyük çoğunluğu eğitimle değil ideolojilerle ilgili- tartışmalarda hiç adı geçmeyen ve dünyaya yayılan Cornell Not Tutma Sistemi de, daha iyi eğitim kavramının temel taşının kendini daha iyi ifade etmek ve ifade edilenleri daha iyi anlamak olduğunu gösteriyor.

    Resimlerle (görsel) düşünme (visual thinking)

    Sözü getirmek istediğim yer sadece okullarla ilgili değildir. Her ne kadar okullar kendini ifade etme becerisinin kazanıldığı yerler olsa da, yaşamın bütünü bu kavram çevresinde akıyor. Edindiği deneyimleri başkalarıyla paylaşmak isteyen bir kişi bunu çeşitli yollarla yaparken aslında esas yaptığı “kendini ifade”den başka bir şey değildir; ister bilimsel makale, ister roman, ister gazetede köşe yazısı ya da bunların TV’deki karşılıklarıyla uğraşsın..

    İnternette yüzlerce konunun her birisinde farklı konularda kendini ifade etmek isteyen ve her biri kendi alanında uzman sayılan kişilere ait film klipleri [4] var.

    Bunlar ve diğerleri, görsel öğrenme (visual learning) denilen bir “KEndini Daha etkili İfade etme” (kısaca KEDİ 😊) teknolojisi oluşturmuş durumda.

    KEDİ’nin niçin bu denli etkili olabildiği ve dünyada bu denli hızla yayıldığı  düşünülünce şu görülüyor: Kişilerin kendilerini ifadeleri sırasında, değer iletişimi [5] (value communication) ilkesinin ne kadar farkında olduklarına bağlı olarak %10 ila %95 arasında “dolgu malzemesi” kullanılıyor. Tabii ki her dolgu birimi (sözcükler), dinleyeni / izleyeni bir ölçüde odak dışına itiyor; hatta çoğu zaman savrulduğu o odak dışı alandan çıkamıyor ve sonunda hiçbir şey anlamıyor.

    İşte, sesli anlatımın üzerine bindirilmiş grafik görseller bu dolguları büyük ölçüde sildiği için, bir çeşit esas anlatım rotasında tutan jiroskop işlevi görüyor.

    Şimdi bunlara dayanarak bir kehanet üretilebilir.

    Bundan sonra:

    1. İşlerini, kendini sözel olarak ifade ederek yapan:

    1.1. Politikacılar,

    a. Meclis kürsüsünde konuşan parlamenterler,
    b. Açık hava toplantılarında meydan nutku verenler,
    c. Basın toplantısı yapanlar vbg

    1.2. STK mensupları

    1.3. Camilerde (vaaz, hutbeler)

    1.4. Eğitimde

    a. Okullarda

    b. Askeri eğitimde (özellikle düşük eğitim düzeyindeki kişilerin kışla eğitiminde)

    2. Reklamcılar: (açıklamaya gerek yok)

    3. Ticaret erbabı: Pazarlamada (hatta kapıdan kapıya pazarlamada dahi kullanılabilir)

    4. Kamu yönetiminde:

    4.1. Kamu spotlarında
    4.2. Kamu görevlilerinin eğitiminde

    5. Bir beyin fırtınasında üretilebilecek yüze yakın diğer kullanım alanlarında KEDİ’nin çok yaygın kullanılacağı görünüyor. Görsel Not Tutma ile ilgili kaynakçalarin [6] incelenmesi konunun geldiği boyutları açıkça gösteriyor.

    Bu yaygınlık, şimdilerde iş yaşamına da atlamış durumda. Görsel kolaylaştırıcılık (visual facilitation) adı verilen bir meslek, “dikkatini vermeyi”, “bir toplantı sırasındaki tartışmalar içinden anahtar ifadeleri seçmeyi”, “o ifadeleri, kendi grafik arşivi içindekiler yoluyla çizmeyi” ve bunları toplantı katılımcılarına göstererek, nereye gittiklerini bilmelerini” sağlıyor.

    Bu teknolojiyi öğrenmemiz gerekiyor..

    Kız ve erkek öğrenciler birlikte eğitilirken ne gibi sakıncaların doğabileceğine kafa yoran insanlarımız, bu mesainin küçük bir bölümünü de, bu küçücük dünyamızın dışındaki her cinsiyetten, her yaştan, her meslekten insanın, bulabildiği imkanlarla bu teknolojiyi öğrenmeye çalıştığını; bir yandan da bu alanda yetişmekte olan kişilerin, seminer, webinar, kurs, konferans, makale vd yollarla bildiklerini aktardıklarına ilgi göstermeliler.

    24 Kasım 2013


    [2] http://bit.ly/9NcDI adresindeki sayfanın altındaki referanslar işin ne denli ciddiye alındığını gösteriyor.

    [6] Çeşitli konularda bilgi edinmek / araştırma yapmak isteyen kişilerin ilk gereksindikleri şey, o alandaki birikimleri incelemektir. Bu ise bilimin vazgeçilmez öğesi demek olan “kaynakça”dır. Ülkemizde ilk kaynakça çalışmalarını yapan Katip Çelebi’den (1609-1657) sonra ilk defa bu konuya eğilen kişi Bülent Ağaoğlu’dur. Söz konusu adresteki kaynakça da kendisince yapılmıştır.

  • Ne oluyor, ne olacak?

    Bu ara en çok konuşulan konunun, “uluslarası ölçekli kaos ortamında Türkiye’nin ne olacağı, ne kazanıp ne kaybedeceği” olarak ortaya konulsa pek yanlış sayılmaz.

    Yakın dönem ve Suriye ve PKK ile ilgili mikro ölçekli olayları yorumlayıp, ne gibi önlemler alınması gerektiğini tartışmak yararlı görünmüyor. Bir yandan da sürekli değişkenlik gösterme karakterindeki bu süreç için reçeteler önermek yerine, uygulanabilir nitelikli ilkeler ortaya koymak daha yol gösterici olabilir.

    Başlıklar şöyle sıralanabilir:

    • Herhangi bir andaki olayın (bir terör saldırısı, komşu ülke tutumu, Obama’nın sopası vbg) ertesinde ne yapılması gerektiğini tartışmak için harcanan zaman ve enerji, o olayın kök-nedenlerinin anlaşılmasına harcanmalıdır.
    • Bu ilke basit ve yararlı olsa da, uygulanabilmesinin önünde –sadece bugün için değil ilkesel olarak- önemli bir engel vardır. O engel, kaba dilde “tükürdüğünü yalamak” denilen ve daha açık anlamı “önceden söylediğini savunmaya zorunlu hissetmek” demek olan kavramdır.
    • Bu engelleyici kavramın aksi ise, hiçbir fikir ve ona dayalı tahminin mutlak doğru olamayacağı’dır. Ama, söylediklerinin bir dizi ön-koşula dayalı olduğu, bunlarda bir değişiklik olduğunda söylemini de değiştireceği gibi ifadede bulunanları halkımız hoşgörmediği için, kestirme ve koşulsuz ifade sahipleri öne çıkar. Böylece, bir fikir bir yetkilinin ağzından dile getirildi mi artık ona “yapışmış” sayılır ve onun aksine bir fikir ileri sürmesi güçleşir.
    • Buna göre, kısa vadeli ve mikro ölçekli olaylar yerine, onları doğuran en temeldeki kök-nedenlere yönelerek “tedavi edici” çarelere harcamak; bir yandan da “semptomatik tedavi” niteliğindeki uygulamalara yönelmek daha doğru görünüyor.
    • Semptomatik önlemler neler olabilir?

    —    Herhangi bir anda ortaya çıkan bir sorun’un, o anda alınacak önlemlerle tekrarının önlenemeyeceği, bir benzetmeyle “uzun bir borunun ucundan akan suyun, çok önceden boruya girmiş olan suyun kaçınılmaz çıkışı” olduğunu; sonucu doğrudan etkilemeye yönelik her girişimin, ancak olayın tekrarına yardımcı olacağını kabul etmek,

    —    Her olayın ardından söylenmesi kalıplaşmış sözlerden kesinlikle ve bir defada vazgeçmek. Hiçbir yararı olmadığı gibi, sinirlendirici etkisinden başka etkisi olmadığı herkesçe bilinen tehditvari ifadeler yerine, yapılabilecek bir şey varsa onu yapmak, yoksa susmak.

    —    Medyanın, terör konusundaki eğitim programlarını [1] askıya alması,

    —    Tüm il ve ilçe belediyelerinin 1 numaralı görevinin, kendi çalışma alanı ile ilgili kuralları eksiksiz ve sıfır tolerans ile uygulamak olduğunu idrak etmeleri, her büyük yanlışın daha küçük yanlışlar üzerinde yapılandığı gerçeğini görmeleri ve böylece, tüm terör olaylarının bu tür yanlışları kullandığı ortamları verimsizleştirmek,

    —    Yumuşak karın olarak görünen etnik ve dini temelli sorunlar bağlamında birincil konu durumundaki, toplumun dindar-dindar olmayan, Sünni-Sünni olmayan, Kürt-Kürt olmayan biçiminde ayrışmaya başladığı olgusunu farkedip gereğini yapmak,

    —    Gerek Türkiye gerekse komşu ülkelerdeki Kürtler ile ilgili sorunların temelinin, bu bölgelerdeki enerji kaynaklarının [2] kontrolu amacıyla, kendi içinde istikrarlı olamayacak Kürt Bölgeleri kurmak olduğunu, yurt içinde ve dışındaki Kürtler’e –ve kışkırtılan diğer halklara- anlatmak.

    • Tedavi edici önlemler neler olabilir?

    —    Şu benzetmeyi göz önünde tutmak: Çok topla oynanan bir bilardoda, diğer toplardan küçük olan bir tane varsa –ki bilardoda böyle şey olmaz, ama burada örnek diye varsayılıyor-, o küçük kütleli topun nereye gideceğini büyük kütleli toplar belirler. Eğer küçük top kendini büyük top görme yanlışına düşer, oraya buraya kendini çarparak toplara yön vermeye çalışırsa en çok kendisi savrulur! Türkiye’nin cüssesi her bakımdan küçük bir top gibidir. Yüksek kabiliyetli insan kaynağı, mevcut az sayıdakiler arasında ağ oluşturabilme kabiliyeti, başkalarını sömürmeden ayakları üzerinde durabilirliği, örgütlenerek kendi başına çözemediği sorunları çözebilirliği, hatalarından ders alabilirliği, bilmediklerini öğrenebilirliği, bilmediklerini bilebilmeyi ve bunların tümünden oluşan sorun çözebilirliği son derece sınırlıdır ve sorunludur.

    —    Bu durumuyla Osmanlı İmparatorluğunu canlandırma, geniş topraklara hükmetme gibi hayalleri ancak alaya alınmasına ve dahası kullanılmasına yol açar. Okur-yazar kesim arasında da savunucuları bulunduğu görülen bu hayalin farkına varılması iyi olur.

    —    Bu sorunlu toplum üstüne üstlük son derece değerli topraklar üzerinde oturmaktadır. Katı petrolü, suyu, madenleri, coğrafi konumu açısından nadir durumdadır. Bu yetmezmiş gibi, iyi yönetilebilirse birer zenginlik, yönetilemezse potansiyel birer çatlak olabilecek kültürel farklılıklara da sahiptir. Bütün bunlar birer istismara açık alan [3]’dır ve istismar, oyunun 1 numaralı kuralıdır.

    —    Thedore Roosvelt’in ünlü sözünü (https://tinaztitiz.com/3791/buyuk-sopa/) TBMM’deki “Egemenlik Kayıtsız Şartsız Milletindir” sözünün altına yazmak ve bunu hiç unutmamak: “Yumuşak konuş ama elinde iri bir sopa bulundur; daha uzağa gidebilirsin”.

    —    Tüm kararlarımıza yön veren düşünme biçimimiz, çıkarları Türkiye ile zıt yönde olan gelişkin toplumlarla başa çıkabilecek düzeyde değildir.

    Hemen her fırsatta övünmeyi, özellikle de birer öğrenme fırsatı olarak kullanımı gereken hatalı hallerde daha da çok övünmeyi bir “milli huy” haline getirmiş toplumumuzda, “bir fikrin işe yarar kısımlarını ayırmaya dayalı düşünme biçimi” demek olan kritik düşünme biçiminin yaygınlaştırılmasından daha önemli bir konu var mıdır?

    Bunun daha kısa erimli bir adımı olarak, “kullana kullana birer kalıp haline gelmiş söylemlerin sorgulanmalarını”, çocuk ve gençler arasında bir moda haline getirilmesi düşünülebilir.

    —    Uluslararası ilişkilerin başat olgusunun, güçlülerin güçsüzleri sömürmesi gerçeğini kabullenip, güçsüzlüğümüz nedeniyle uğradığımız muamele (ve operasyonların) çaresinin ancak ve yalnız güçlenmek olduğu; diplomasi vd araçların güçlülerin elinde işe yaradığı unutulmamalıdır. Burada yol gösterici ilke bilimdir.

    —    Güçlü olabilme yolunda koz kavramını iyi kullanılabilmesi, varlığımızı sürdürebilmenin olmazsa olmazıdır [4]. İlişkilerde kullanılabilecek tek geçerli para birimi, “koz çantanızın zenginliği”dir.

    Bu kavram yoluyla uluslararası topluluğun daha saygın bir üyesi haline gelmeye çalışırken, kendine yönelik tasallutları özendiren “sorun çözebilirlik yetersizliği”nin kısmen de olsa giderilmesi mümkündür.

    Bu kadar çok ve geniş kapsamlı bir listenin bütünü ya da bir bölümünün yerine getirilmesi bir dizi koşula bağlı olsa da, koşulların en başında, yazının başlarında değinilen “yapışmışlık” en güç aşılabilir olandır.

    Herkese kolay gelsin.

    11 Ağustos 2012 Cumartesi

     



    [1]Teröristler yüzlerini örtmedikleri için mobese’ye yakalandılar”, “bombacı, bıraktığı sigadan yakalandı”, “gaspçılar çaldıkları aracı yanlış park edince yakayı ele verdiler” gibisinden ve “bu hataları yapmazsanız daha zor yakalanırsınız” mesajlı haberler(!)..

    [2]  Türkiye toprakları içindeki katı petrol (oil shale) varlığı ile ilgili ve gerekli referansları içeren bir makale http://www.kirj.ee/public/oilshale_pdf/2008/issue_4/oil-2008-4-444-464.pdf adresindedir.

    [3]  Bkz. T.Titiz, “Sorunların İntikamı: Çözemeyeni Çözerler”, PEGEM Yayınevi, Ankara, 2011, www.pegem.net, (4.1. İstsmara Açık Alanlar)

    [4] Bu konu –geçmişte- devletin en önemli makamlarına anlatılmış, ama cari paradigmaya uymadığı için hayata geçememiştir.

  • Herkesin puntosu niçin eşitdeğildir?

    Ölüm ilanları da böyledir!

    Gazetelerdeki ölüm ilanlarının şu 4 parametresine bakarak ölen kişinin büyüklüğü konusunda kesin bir fikir edinebilirsiniz: (1) İlanın sütün.santimi, (2) İlanda kullanılan fontun puntosu, (3) Aynı kişi için kaç kişi veya kurumun ilan verdiği, (4) Ölen kişinin adının üzerindeki bölüme eklenen “bu kişi kimin nesi olurdu?” açıklamasındaki kelime sayısı.

    Örneğin, 2 sütun genişlik ve 5 santim yükseklikte bir alana yazılı “değerli büyüğümüz Durmuş Ölmez vefat etmiştir. Cenazesi …. gün … vs” gibi bir ilandan hemen anlaşılması gereken, müteveffanın tam bir orta direk mensubu olduğudur.

    Ama aynı kişi için şöyle bir ilan verilmişse onun, ölmemesi gereken ama Tanrının bir gafleti sonucu ölümüne neden olunan bir büyük insan olduğu anlaşılmalıdır: “Bahçeşehir eşrafından fişmancanın kayınpederleri, şirketimiz yönetim kurulu üyesi, ………… ……… ………. . ……… ……………… .. Durmuş Ölmez vefat etmiştir.vs

    Bu görgüsüzlüğün sebebi nedir?

    Görgüsüzlüğün nedenlerini araştırmaya pek gerek yoktur. Muhtemelen yağcılık ve haddini bilmeme başlıca ikisidir.

    Merak edilmesi gereken, TV’lerde sürekli olarak iletişim, reklam, halkla ilişkiler gibi konularda talkım veren ulemanın nasıl olup da böyle bir görgüsüzlüğü görmedikleridir.

    Daha da ilginç olan, her gün insanlar ve kesimler arasındaki eşitsizlikten yakınanların, buram buram ayrımcılık kokan bu ilanları nasıl görmedikleri ya da daha doğrusu görüp de niçin seslerini çıkarmadıklarıdır.

    Pazar, Temmuz 16, 2006

  • “Gelişkin Türkçe-2”

    Bir mektup..

    Bir öğretmen okurumun mektubu ve ona yanıtımın iyi bir konu olacağını düşündüm; aktarıyorum:

    <<Sayın Titiz,

    Anadilini anlama ve anadiliyle ifade etme becerisi gelişmemiş ya da az gelişmiş bir öğrenci öğrenmede zorlanır. Bazı zorlamalar -sınav vb-, öğrenciyi bellemeye, ezbere iter; ezberler ve de unutur, yaşamına uygulayamaz. Acaba ne yapabiliriz?

    Ezbersiz Eğitimin alt başlıklarından birisi de Gelişkin Türkçe‘dir. Gelişkin Türkçe kavramı bir ders ya da bir dersin konusu değildir. Bütün derslerde birlikte işlenmesi gereken bir kavramdır. Kısaca; Türkçe her zaman ve her yerde doğru ve güzel kullanılmalıdır. Bütün derslerde öğrendiklerimiz Türkçe’nin gelişmesine katkıda bulunacaktır. Gelişmiş Türkçe de bütün derslerde öğrenmeyi kolaylaştırabilecek, öğrenme işinde verimi, öğrenen kişide kaliteyi artıracaktır.

    Sorun bu. Sorunun çözümü için (anlatımlı ve uygulamalı) ne yapabiliriz? 6 Eylül’de Özel İzmir Lisesi’nde öğretmenler ve diğer katılımcılarla toplanalım istiyoruz. Siz de katılır mısınız; bu toplantı ileride toplanması istenilen “Dil Kurultayı”nın ilk çağrı toplantısı olabilir mi? Saygılarımla,

    Temel Bektur, Türk Dili ve Edebiyat Öğretmeni>>

    ve bir cevap..

    Sayın BEKTUR; Öncelikle, “Türkçe’nin -daha genel olarak anadilinin- önemi nereden gelmektedir?” sorusunun bir söylem olmaktan öte derinlikte anlaşılmasını sağlamalıyız. Benim tanıdıklarım arasında, en küçük dilbilgisi yanlışını anında düzelten, bir sözcüğün Türkçe karşılığı var iken yabancısını kullanana ateş püsküren, ifadeleri düzgün, sanki bir şiir okuyormuşcasına konuşan, ama anadilini bilmeyen inanamayacağınız sayıda kişi var.

    Galiba sorun, bu konunun “dil sorunu” olarak adlandırılmasından; daha da doğrusu, “dilin doğru ve güzel kullanımı” olarak adlandırılmasından doğuyor. Bence sorun katiyen bu değildir. Dilin “doğru” kullanımı ile -herhalde- dilbilgisi kurallarına uygun kullanımı; dilin “güzel” kullanımı ile de sözcüklerin, dil öğelerinin yerli yerinde, tekrar olmaksızın kullanımı kastediliyor.

    Peki, kavram dağarcığının zenginliği; bu kavramların içlerinin dolu oluşu; bir kavramın, tanımı belirsiz başka kavramlarla açıklanmayışı gibi asli unsurlar nereye girecek? Bunlar, dilin “doğru” ve/ya “güzel” kullanımıyla ilgili değildir.

    Dil ile bir düşünce ifade edilirken asıl olan dil değil “düşünce”dir. Bu düşünceler, belirli bir amaca yönelik değilse, peşpeşe sıralanan cümlelere karşı gelen düşünceler arasında anlamlı bir mantık bağlantısı yoksa, “güzel” ve “dilbilgisi” kurallarına uygun konuşup yazmak, hiçbir işe yaramayan bir gözbağcılık değil midir?

    Son yıllarda artan radyo, TV ve basın kanalları nedeniyle dili kötü kullananlara karşı bir eleştiri dalgası oluştu. İyi ki oluştu; çünkü böylece, bu eleştirilerin dilin özüne değil görüntüsüne ilişkin olduğu ortaya çıktı.

    Aslında, ağzını ezip büzen bir TV sunucu ile onun yanlışlarını bulan bir çokbilmiş arasında -dilin gerçek işlevleri açısından- hiçbir fark yoktur. Hatta, sorunu çıplak olarak sergileyen TV sunucusu daha mazurdur ve de bir ölçüde yararlı işlev görmektedir.

    Bugün üzerinde ısrarla durmamız gereken, ürünlerini el (yazı) ve/ya dil (söz) ile dışavurduğumuz düşünce biçimindeki yetersizliklerdir. Dolayısıyla sorunu, “düşünme ve onun dışavurum biçimindeki yetersizlikler” olarak tanımlamak daha doğru olacaktır.

    Yüzyıllar boyunca sustuktan sonra konuşma özgürlüğünün tadını çıkaran toplumumuz bunun keyfinin çıkarmaktadır. Evet, toplumumuz konuşmakta, çok konuşmakta; hoş ve boş konuşmaktadır. İnsanlarımızın kafalarının ne kadar karışık olduğunu, günün herhangi bir saatindeki, herhangi bir kanaldaki, herhangi bir konudaki, herhangi bir konuşanı dinleyerek görebiliz.

    Gelişkin Türkçe“, bu şekilde anlaşılmalı, “düşünme ve dışavurma sorunu” olarak birlikte irdelenmelidir. Aksi halde ilerleyen bilgi teknolojileri, çok yakında, “hoş ve boş konuşmaları -ve yazıları- süzebilen akıllı yazılımlar” üretecektir. »

    24 Eylül 2001

  • Meslek Eğitimi için bir yaklaşım..

    Meslek Eğitimi (ME) giderek daha çok konuşulmaya başlandı, bu iyidir; üzerinde durulması gereken noktalara da belki böylelikle sıra gelebilir.

    Önce, 2004 yılında bu konuda yapılan bir toplantı sonunda, aralarında benim de bulunduğum katılımcılardan meslek eğitimiyle ilgili soru üretilmesi istenilmişti. Bu bağlamda kimi sorular üretmiştim; önce aşağıda onları dikkatinize sunuyorum. Sonra da bazı ek yorumlar geliştirmeye çalışacağım.

    İşte kimi sorular..

    1. Çeşitli düzeydeki okullarımızdaki saklı içerik (hidden curriculum) nelerdir? https://www.tinaztitiz.com/yazi.php?id=653, https://www.tinaztitiz.com/yazi.php?id=577
    2. Bunlar içinde çığ etkisi (avalanche effect) yaratan virütik nitelikli saklı içerik öğeleri var mıdır, hangileridir?
    3. Bir şeyin temel varlık nedeni (öz-niyet, misyon) ile yararları tamamen farklı olduğuna göre, eğitim ve mesleki eğitimin öz-niyetleri bağlamında:
      1. Eğitim niçin yapılmalı, öz-niyet (core-purpose) nedir? https://tinaztitiz.com/dosyalar-2/vizyon_misyon_degerler/
      2. Öz-niyet’in en önemli özelliği belirsizliği azaltıp yol gösterici olmak ise, üzerinde ulusça bir uzlaşı bulunan 1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu’nun (temel amaç) öz-niyet maddesi[1]  eğitimi “niçin yapılacağı belirsiz” hale getirmiyor mu?
      3. Buna göre Mesleki Eğitim niçin yapılmalı (öz-niyet)?
    4. Yabancı dillerde “dik durmasına yardımcı olmak” kökünden gelen –dücere (L)- kavram, dilimizde niçin “dik duranı eğmek” anlamına gelen eğitim -kökü iğmek, iğdiş etmek- ile karşılanıyor? Bu bir “gaflet mi, cehalet mi, dalâlet mi”?
    5. Öğrenme gibi olağanüstü bir yeteneğe sahip insanoğluna öğretme yoluyla bilgi-beceri-tutum-davranış kazandırmanın mümkün olmadığı bütün dünyada anlaşılmış iken, öğrenci temelli eğitimi halâ öğretmen takriri (instruction) olarak tanıtmaya çalışmak ne anlama geliyor?
    6. Doğruluğundan hiç kuşkulanmadığımız hareket noktalarımız ile mevcut büyük başarısızlık arasında bir bağlantı olabilir mi? Var ise bunu, bu doğrularla koşullanmış olanların görebilmesi mümkün olabilir mi?
    7. Meslek okulları mezunlarının prestijli sayılmadığı bir gerçek. Bu prestiji düşüklüğünün nedenleri nelerdir? Bunları yok etmeden prestij yükselir mi?
    8. Toplum meslek eğitimine nasıl bakıyor? Eski anlayıştaki “altın bilezik” devam ediyor mu? Bugünün altın bilezik(ler)i nelerdir?
    9. Okul eğitiminin, bir çocuk veya gencin 6-18 yaş dönemindeki toplam yaşam süresinin %10 kadarı olduğu biliniyor. Geri kalan %90’lık bölüm kim(ler)in kontrolu altındadır? Bu bölümü göz ardı ederek -genel veya mesleki- eğitim ne ölçüde etkili olabilir?
    10. TV’nin eğitim üzerindeki etkileri ne kadardır? https://tinaztitiz.com/3237/uzaktan-egitim-ve-rtuk/
    11. Dizi senaryolarını kimler ne düşünerek -veya düşünmeyerek- yazmakta, çizgi filmleri kimler tasarlamaktadırlar? https://www.tinaztitiz.com/yazi.php?id=660
    12. Öz-beceriler (core-skills) yoluyla meslek eğitimi vermek uzun yıllardır dünyada uygulanan bir sistemdir. Mevcut onbinlerce meslek çeşitlemesini (variations) vermek örgün eğitimin konusu olamayacağına göre böyle bir sistem niçin hiç gündeme gelmemektedir? Modüler İstihdam Becerileri[2] sistemi niçin konu edilmez?
    13. Mesleki eğitimin büyük alıcısı sanayi olduğuna ve üretimin girdilerinden[3] birisi de “yetişmiş insan” olduğuna göre, bütün diğer girdilerin maliyeti sanayi tarafından karşılanırken niçin mesleki eğitimin maliyetinin devlet tarafından karşılanması gerekiyor?
    14. Her sanayi kuruluşunun -aynı bir mesleki eğitim dalından dahi- beklentileri farklı olacağına göre, devletin yükümlü olduğu temel eğitimin üzerine eklenmesi gereken özgün mesleki eğitim becerilerini niçin sanayi kuruluşu değil de devlet vermeye zorlanmaktadır? Bu süreçte başarı şansı olmadığı baştan belli değil midir?
    15. Sanayideki hızlı değişime ayak uydurabilecek mesleki eğitimi, konunun tam içindeki sanayi kuruluşunun dışındaki bir kurumun (devlet) yapması mümkün müdür? Bu, işin maliyetinin “devlete yıkılması” anlamına mı gelmektedir?
    16. Ulusal karakterimiz sayılabilecek “buluşçuluk antipatisi” ile mesleki eğitim başarısızlığı arasında bir ilişki var mıdır? https://www.tinaztitiz.com/yazi.php?id=182, https://www.tinaztitiz.com/yazi.php?id=500, https://www.tinaztitiz.com/yazi.php?id=267

    Şimdi, yukarıdaki sorulardan 13, 14 ve 15 üzerine kurulu aşağıda özetlenen yaklaşımı öneriyorum:

    • Devletin eğitimdeki rolünü ilkesel olarak tanımlanmak gerekirse iki başlıkta toplamak yeterlidir:
    1. Bir arada yaşama kültürü (yurttaşlık kültürü) vermek,
    2. Toplumu oluşturan farklı kesimlerin ihtiyaçları olan “yetişmiş insan” girdilerinin ortak bilgi, beceri, tutum ve davranışlarını kazandırmak. Bunların başında ise “öğrenmeyi öğrenmek” gelir.
    • Sanayi de dahil olmak üzere kurumların eğitimdeki rolü için de aşağıdaki başlıklar yeterli olabilir:
    1. Öğrenmeyi öğrenme becerisi kazandırılmış insan malzemesinin, kurumların özgün gereksinimlerine göre ek niteliklerle donanması için gereken öğrenme ortamlarını hazırlamak ve/ya bu işleri profesyonel olarak yapan Öğrenme Evleri’nden hizmet satın almak.
    2. Karlılığı ve/ya rekabet gücü, yetişmiş insan gücü maliyetinin devletçe karşılanmasına dayanan, aksi halde ayakta duramayacak kuruluşların ise o alan dışında alanlara kaymaları.

    Hızlı değişen nitelik ihtiyaçları dünyasına aynı hızda cevap verebilmek, aracı kullanarak mümkün olamaz. Aracı’nın ihtiyaçlara karşılık gelen nitelikleri öğrenmesi, sonra da bunları başkalarına öğretmesine dayalı sistem, yavaş yaşanan geçen çağın sistemiydi.

    Bugün bizzat ihtiyaç sahiplerinin inisyatifi ele aldığı, öğrenme kaynaklarıyla arasında aracının olmadığı bir çağdır. Niteki artık eski “öğretmen”in adı da “öğrenme yoldaşı” (learning partner) dönüşmektedir.

    Bu gerçek reddedildiği ya da çeşitli ara çözümlerle (öğrenci merkezli sistem gibi) geçiştirilerek “öğrenme devrimi”ne karşı durulmaya çalışıldığı sürece, giderek daha çok sayıda kuruluş rekabet gücünü kaybedecek, daha da kötüsü işsiz kalacak olanlar yalnız Türkiye’de değil dünyanın herhangi bir yerinde işsiz kalmaya devam edeceklerdir.

    Çünkü artık “öğretilmeyi bekleyen” insana dünyamızda yer kalmamıştır. Tabii ki “öğretmeyi, benimsetmeyi ve ezberletmeyi savunanlar”a da!

    Aralık 25, 2006

    [1] Türk Milletinin bütün fertlerini:

    1. Ataürk  inkılap ve ilkelerine ve Anayasa’da ifadesini bulan Atatürk milliyetçiliğine bağlı; Türk Milletinin milli, ahlaki, insanı, manevi ve kültürel değerlerini benimseyen, koruyan ve geliştiren; ailesini, vatanını, milletini seven ve daima yüceltmeye çalışan; insan haklarına ve Anayasa’nın başlangıcındaki temel ilkelere dayanan demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı görev ve sorumluluklarını bilen ve bunları davranış haline getirmiş yurttaşlar olarak yetiştirmek;
    2. Beden, zihin, ahlak, ruh ve duygu bakımlarından dengeli ve sağlıklı şekilde gelişmiş bir kişiliğe ve karaktere, hür ve bilimsel düşünme gücüne, geniş bir dünya görüşüne sahip, insan haklarına saygılı, kişilik ve teşebbüse önem veren, topluma karşı sorumluluk duyan; yapıcı, yaratıcı ve verimli kişiler olarak yetiştirmek;
    3. Bilgi, istidat ve kabiliyetlerini geliştirerek gerekli bilgi, beceri, davranışlar ve birlikte iş görme alışkanlığı kazandırmak suretiyle hayata hazırlamak ve onların; kendilerini mutlu kılacak ve toplumun mutluluğuna katkıda bulunacak bir meslek sahibi olmalarını sağlamak;

    Böylece, bir yandan Türk vatandaşlarının ve Türk toplumunun refah ve mutluluğunu artırmak; öte yandan milli birlik ve bütünlük içinde iktisadi, sosyal ve kültürel kalkınmayı desteklemek ve hızlandırmak ve nihayet Türk Milletini çağdaş uygarlığın yapıcı, yaratıcı, seçkin bir ortağı yaptırmaktır.

    [2]  Modüler İstihdam Becerileri Sistemi için Bkz. Farzedin ki Hindiyiz, Tınaz Titiz, İnkılap Kitabevi, İstanbul, 1994, Sah. 49

    [3] 6M = Man, Machine, Material, Money, Management, Marketing

  • Güneş ve ay tanık istemedi..

    Acaba durum nedir?

    “Herkes hazır, o büyüleyici anı yaşamak, hissetmek istiyor. Yöre halkı yerli ve yabancı konukları izliyor. Ay yavaşça güneşi örtüyor. Etraf karardı. Onlar, kısa beraberlikleri için tanık istemediler, yalnızlığı seçtiler diyorum kendi kendime..”

    Sonra.. sonra büyü bitti. Ayrılık zamanı gelmişti. Ay bir veda busesi kondurup hüzünle uzaklaşmaya, sevgilisinin o büyüleyici ışığına yeniden geçit vermeye başladı…”

    Sevgili izleyiciler..müthiş bir an. Evet şimdi ay güneşle öpüştü, iki sevgili gibi tamamen örtüştüler..

    Meğer güneş tutulmasıymış..

    Bunlar, gazete ve TV’lerimizde, yüzyılımızın son güneş tutulması nedeniyle yayımlanan yazı ve sözlerden alıntılar. Bilim adamlarımızla yapılan röportajlarımızın içeriği de pek farklı değil. Bir de güneşe gözlüksüz bakılmaması konusunda inanılmaz yoğunlukta bir uyarı kampanyası . Aynı akşam CNN Teknoloji Koordinatörü -ki böyle bir pozisyon var- genç ve hoş bir hanım aynı haber için şöyle yorum yapıyor:

    Güneşin korona kısmındaki sıcaklığın yüzeyinkinden daha yüksek olduğu biliniyor, fakat bunun nedeni bilinmiyor. Bunun nedeni anlaşılabilirse, muhtemelen bütün bildiklerimizde bazı köklü değişiklikler olacak. İşte, bütün bilim adamlarının konuya bu denli ilgi göstermelerinin nedeni budur”..

    Bu iki yorum stili arasındaki fark açıkça bellidir. Peki acaba bunun nedenleri neler olabilir?

    Bir nedenin okullarımız olduğu neredeyse kesindir. Ne kendi bedeni, ne çevresi ne de gökyüzü konusunda hiçbir merak aşılanmadan yalnızca bazı adları -o da anlamadığı dillerden olmak üzere- ezbere belleyen çocuklarımızın ve o çocuklardan olma erişkinlerimizin, böylesine bir doğa olayına merak boyutundan yaklaşmaması normaldir.

    İkinci olası neden, karşı cins konusundaki toplumsal baskıların, hemen her fırsatta ortaya dökülmesidir. Nitekim tüm mizah, hatta şov programlarının ana temasının yoğun biçimde cinsellik motifleri içermesi, çeşitli TV programlarında travesti kılıklı kişilerin cinsel taciz sayılabilecek söz ve hareketlerinin dahi kadın erkek hemen herkes tarafından yadırganmayışı da -hatta onaylanışı- bunu göstermektedir.

    Sınıfını geçersen sana bir teleskop alacağım” diyen anne ve babalar herhalde vardır, ama sayıları az olsa gerekir. Bunların sayısı arttıkça, doğa olaylarına belden yukarı ilgi gösterenlerin sayısı da artacaktır.

    Eylül 2001

  • “Kavram Tabanında Uzlaşma”, ulusal bütünlüğün ta kendisidir..

    “Kavram birliğini sağlayamamış olmak” sorununu yazıma konu almak istiyorum.

    Azeri Türkçe’siyle Türkiye Türkçe’si arasındaki kimi farklar, kavramsal uzlaşının sağlanamadığı hallerde doğabilecek tuhaflıkları ne güzel vurgular. “Karı” sözcüğünü, “saygın hanım, hanımefendi” anlamında kullanan Azeri halkı ile, aynı sözcüğe birisi “eş, zevce”, diğeri yse “pek saygın olmayan kadın” gibi iki değişik anlam yükleyen Türkiye insanı arasında, yok yere bir takım anlaşmazlıklar çıkması kaçınılmazdır.

    Hürriyet istediğini yapmaktır..

    1950’de, Demokrat Parti seçimleri kazandığında, aklına gelen her şeyi yapmayı hürriyet sanan iyi niyetli birçok insanın torunları, bugün, demokrasinin yalnızca hak ve özgürlüklerden ibaret olduğunu, sorumluluk gibi üçüncü bir ayağın bulunmadığını zannederek bir kültürel genetik oluşturmuşlardır.

    Serbest piyasa ekonomisini başıbozukluk; de-regulation‘ı kuralsızlık gibi anlayan, daha doğrusu ne olduğu konusunda bir merakı bulunmayan insanımız, bu belirsizlikler üzerine ekonomik, sosyal, siyasal ve diğer yaşam türlerini inşa etmeye çabalamaktadır.

    Birlikte yaşama isteği..

    Bir insan topluluğu, hangi şartlar altında birlikte yaşama isteği duyar?

    Aynı coğrafyada doğmuş olmak, pek bağlayıcı bir öğe değildir. Toplumbilimciler, dil ve değer birliğinin birlikte yaşam için zorunlu koşullar olduğunda birleşiyorlar.

    Dil ve değerler temelde sıkı bağlantılıdır. Belirli bir şeyi farklı adlandıran, ama bunun farkına vardığında uzlaşma yolunu seçen iki insan, değer uzlaşısı yoluyla birlikte yaşayabilirler.

    Şeyleri farklı adlandıran, uzlaşmak da istemeyen, ama yine de birbirine baskı yapmayan iki insan da, “karşılıklı değerlere saygı” ve “ortak yaşam alanlarıyla sınırlı bir uzlaşı”ya razı oldukları takdirde yine birlikte yaşayabilirler.

    Bir arada yaşaması güç olanlar..

    Ortak yaşam alanları da dahil olmak üzere hiçbir şekilde uzlaşmaya yanaşmayanlardır. Ama bunlar yine de bir şeyin farkındadırlar: hangi kavramlar üzerinde uzlaşamadıklarının!

    Bir arada yaşaması neredeyse imkansız olanlar bu sayılanlar değildir. Kullandıkları kavramlar arasında fark olup olmadığını bilmeyen, üstüne üstlük bunu merak da etmeyen, bunu bir sorun olarak görmeyenlerin bir arada yaşamaları imkansızdır. Bu insanlar sürekli olarak çatışacaklar, fakat çatışma nedenlerini kavram uyuşmazlığına değil bambaşka nedenlere bağlayacaklardır. Bu tür insanlar ve onlardan oluşan toplumlar, toplu yaşamın dayanışmasından yararlanamaz ve birlikte yaşamanın değerini anlayamazlar. Bu toplumların, kavram bütünlüğü olgusunun öneminin farkına varmış olanlarca yutulması kaçınılmazdır.

    Gündelik sorunlar, yanıltıcı reçeteler, sahteci rehberlerden oluşan ortamlarda, sorunların köklerini aramak ve onları tedavi edecek sabrı göstermek, toplumumuz açısından pek gerçekçi bir beklenti olarak görünmüyor.

    Hangi siyasi parti, hangi devlet adamı ya da hangi sivil toplum örgütü çıkıp da enflasyonun, terörün, ekolojik yıkımın, değer yozlaşısının ve benzer sorunların kökünde az sayıda “kök neden” bulunduğunu, bunlar tedavi edilmedikçe, bunlardan üreyen sorunların çözülemeyeceğini, bu kök sorunların hemen hepsinin ancak zaman içinde çözülebileceğini, hatta yalnız zamanın dahi tek başına yeterli olmadığını, toplumda –örnek tavır sahipleri başta olmak üzere- bu yaklaşım çevresinde bir farkındalık yaratılmadıkça, bu karmaşık yaşam sistemleri içinde hangi ipi çekince hangi parçanın oynayacağı konusunda bir “bütüncül bakış” paylaşılır hale gelmedikçe bu karabasandan kurtulmanın mümkün olmadığını söyleyecektir? Ve de söylense kim dinleyecektir?

    Az sayıdaki kök nedenden birisi..

    İşte, bu az sayıdaki kök nedenden birisi, “toplumun, bazı temel kavramlardan oluşan kavram tabanı üzerinde uzlaşıya varamamış olması”dır.

    Demokrasi, laiklik, inanç, bilim, teknoloji, yaratıcılık, eğitim, ezber, kuşku, merak, yeniden yapılanma, özgürlük, hak, sorumluluk ve benzeri anahtar kavramlar üzerinde bir uzlaşma girişimi Türkiye’nin önünü açacak bir adımdır.

    Böyle bir girişimin tek ön-koşulu, beyin fırtınası tekniğinin temel ilkelerinden birisi olan “askıya alınmış yargı” (deferred judgement) kavramının benimsenmesidir. Bir diğer deyimle, bu girişime katılacak olanlar, anahtar kavramlar konusunda kendi doğrularını -geçici bir süre için- terkedecekler, başkalarının doğrularını dinlemeye -ama gerektiğinde benimsemek üzere dinlemeye- hazır hale geleceklerdir.

    Girişimi kolaylaştıracak bir taktik olarak da, üzerinde uzlaşı aranacak olan ilk kavramların, toplumda kutuplaşmanın bulunduğu kavramlar (laiklik, milliyetçilik, inanç vb) değil, daha somut -mesela masa, sandalye gibi- deyimlerin seçilmesi iyi olur. Görülecektir ki, herkes tarafından aynı algılandığı sanılan birçok kavrama herkes değişik anlamlar yüklemekte, bu değişiklik bazen çatışmalara yol açabilmektedir. Böylece ilk adımda, bir uzlaşı sağlamak değil ama, böyle bir sorunun varlığı konusunda farkındalık sağlamak mümkün olabilecektir.

    Bu girişimi hangi kurum yapabilir? Herhalde bunu değil, kredi faizlerinin yüksekliğini bir numaralı sorun olarak görenler değil. Peki kim? Bir öneriniz var mı?

    14 Haziran 2000

  • Egemenlik kimindir ve kim kullanır?

    Son okuduğum bir yazıda cumhuriyet ve demokrasi konusunda şöyle bir tanım vardı: Cumhuriyetle demokrasi ayrı ayrı şeylerdir. Demokratik cumhuriyet çok anlamlı bir kelimedir. Cumhuriyetimiz olabilir; yalnız, bunun demokratik nitelikleri haiz olması lazımdır. O zaman “demokratik cumhuriyet”tir. “Organize işler” fiminde Cem Yılmaz soruyor: “Sizin kafanızda iki soru var: Bir, dayak nedir, iki neden atılır?” Cumhuriyet ve demokrasi konusunda da böyle iki soru sorulursa mesele daha iyi anlaşılır: Egemenlik kimindir ve kim kullanır? 4 Ocak 2007

  • Saklı İçerik 1

    Kendi dilini konuşmamakta bu denli direnen başka toplumlar da varmı yok mu bilinmez ama, en önemsediği alan olan eğitimin en önemsenen konusunun ne anlama geldiğini, öğrencilerin çoğunun bilmediği bir başkası olmadığı kesindir.

    “Müfredat”, Arapça kökenli ‘müfred’ (ferdi olan) sözcüğünün çoğullanmış halidir. Bir konunun, yalın (karmaşık olmayan) parçalardan oluşacak şekilde parçalanmış olduğunu anlatmak için kullanılır. Ferd (birey) sözcüğü ise, bunların gövdesi durumundadır.

    Sözcüğün anlamı zamanla bu inceliğini kaybedip kabalaşmış, “içerik” anlamında kullanılmaya başlanmıştır. Halbuki özellikle eğitimdeki anlam, öğrenilmesi gereken konuların yapı taşları denilebilecek olan parçacıkların kümesi biçimindedir.

    Günümüzde eğitimin müfredatı, ister resmi ister özel olsun, merkezi biçimde ve devlet tarafından belirlenmekte, kurumlar da bunu benimsediklerini ilan edip, sonra da canları çektiği içerik uyarınca “öğretim” yapmaktadırlar.

    Eğitimin, “insanların sahip olmalarının doğru olduğu kararlaştırılan bilgi, beceri ve davranışların kazandırılması” biçiminde anlaşılmaya devam edilmesi halinde, “içerik”lerin ya devlet tarafından saptanması ya da onanması kaçınılmazdır.

    Eğitim, böyle değil de, “insanların herhangi bir yolla edinecekleri bilgi, beceri ve davranışları yaşam içinde nasıl kullanacakları sanatının edinilmesi” biçiminde anlaşılırsa merkezi içerik belirleme ya da onama bir anda önemini yitirmektedir.

    Çağdışı eğilimleri, müfredat  belirlemeyi denetim altına almak yoluyla durdurmaya kalkışmak ise, şekilde görüldüğü gibi mümkün değildir. Çağdışı eğilimlerin altında “öldürülmüş merak”, onun da altında, “devletin, merkezi olarak ideoloji belirleyip, ona uygun vatandaş yetiştirme arzusu” yatmaktadır. Bu süreç için öngörülen araç ise “ezber”dir. Ezber sürdüğü sürece merak ölecek, merak öldüğü sürece de çağdışı eğilimler yeşerecek ve devlet de -ve de aydınlar-  içerik belirleme yoluyla bunları durdurmaya çalışacaklardır.

    Eğitimin yeni bir anlayışla ele alınıp yeniden yapılandırılması, toplumun değer ölçülerinin önemli biçimde yeniden şekillenmesine bağlı bir süreçtir. Bu ise, eğitim konusunda çaba harcayanların bu mekaniği kavramalarına bağlıdır.

    Bunlar şimdilik bu yana, merkezi olarak belirlenen içerik, okullarımızın donanımına, öğretmenlerin niteliklerine, öğrencilerin kendileri ve ailelerinin durumlarına bağlı olarak değişen ölçülerde kazandırılmaktadır. Kazanılan içerik daha sonra merkezi sınamalarla ölçülendirilmekte, kişilerin meslek seçimlerine, hatta yaşam düzeylerine birinci derecede etki yapmaktadır.

    Tüm sistem, içeriğin daha büyük oranda kazandırılabilmesi yönünde kafa çalıştırmakta, toplum daha çok kaynak ayırmaya çağrılmaktadır.

    Bir de bunların dışında bir “sessiz alan” vardır. O alanla kimse  ilgilenmemekte ise de, ilgilenilen alandaki her olgu, bu  ilgilenilmeyen, sessiz alana da yansımaktadır.

    Denilebilir ki çocuk ve gençlerimiz iki ayrı okul sisteminde iki ayrı içerik altında bilgi, beceri ve davranış kazanmaktadırlar. Bir tanesi açık, resmi ve herkes tarafından desteklenen; diğeri ise gözlerden ve ilgiden uzak..

    Örneğin, “öğrencinin kişiliğinin geliştirilmesi”, içerik tasarımcılarının (Talim Terbiye Kurulu) başlıca amaçlarındandır. Derslerin içeriklerine uygun biçimde yerleştirmeler yapılarak, öğrencilerin kişilikleri geliştirilmeye çalışılır. Ama bu, güç bir süreçtir.

    Diğer yandan, aynı öğrenciler aynı dersler boyunca bir başka içeriğe göre de şekillenirler. Ama bu ikinci içerik çok daha güçlüdür ve etkisi kısa süre içinde öğrenciyi denetimi altına alır. Sık sık yapılan sınavlarda, öğrencilerin başında bekleyip onların kopya yapmaları halinde cezalandırmak için bekleyen öğretmenleri, farkında olmadan öğrencilere bir başka içeriğe göre sessiz ama çok etkin bir eğitim vermektedirler. Bu  öğreti, “Siz güvenilmez ve aynı zamanda kendi yararını gözetemeyen  insanlarsınız. Başınızda beklemezsek kopya çekersiniz. Biz, zorla da olsa sizi onurlu gibi davrandıracağız”  biçimindedir.

    İnsanlar -ve özellikle de çocuk ve gençler-, kendilerine denilenlere değil davranışlara bakar onları örnek alırlar. Onlara her sabah, “doğru, çalışkan, onurlu” olduklarını söyletiyorsak da, davranışlar bunun aksini söylemekte ve diğerinin zaten çok küçük olan etkisini silip atmaktadır. Çocuklarımız gerçekten de kendilerinin ve de başkalarının güvenilmez olduklarına öylesine inanmaktadırlar ki, okulları bitirip hayata atıldıklarında tüm eylemlerinde bu güvenmezliğin etkileri buram buram kokmaktadır. Saklı İçerik parçalarından birisi işte budur..

    İçerik tasarımcılarının en az kişilik gelişimi  kadar önem verdikleri bir diğer parça, her öğrencinin ayrı bir birey olduğudur. Çocukların birbirlerinden farklı oldukları, her birinin öğrenme profillerinin farklı olduğu, derslerin bu gerçek unutulmadan işlenmesi gerektiği, içeriğin önemli bir özelliğidir. Okulda da buna önem verilir. Çocuklara, doğrunun bu olduğu, imkanlar ölçüsünde buna uyulduğu söylenir.

    Ama “saklı içerik” burada da ortaya çıkar. “Tek tip giyim”, “askeri düzende toplantı”, “her fırsatta boy sırası”, “bir ağızdan şarkı söyleme” gibi uygulamalarla, “teklik iyi, farklılık kötüdür. Sürüden ayrılanı kurt kapar”  mesajı verilir ve çok da iyi benimsenir.

    Mezun olan öğrencilerin, yaşam içinde çevrelerini tekliğe indirgemek için verdikleri uğraş, bu benimsemişliğin somut bir ölçüsüdür.  Saklı içeriğin parçalarından birisi de “farklılıkların bütünlüğünü sağlamak yerine, farklılıkların tekliğe indirgenmesi”  olarak böyle ortaya çıkar.

    Ama bütün bunların dışında, müfredat tasarımcılarının en çok önem verdikleri olgu yaratıcılıktır. Hemen bütün içerik parçalarında yaratıcılığın önemi üzerinde durulur, çocuklara yaratıcılık konusunda kompozisyonlar yazdırılır.

    Ancak, diğer yandan da yapılan sınavlar ve işlenen dersler boyunca, öğretilenlerin eksiksiz geri istenmesi ve bundaki becerinin öğrenimin başarısı olarak kabul edilmesi gibi bir uygulama yapılır. Yaratıcılığın önemli olduğunun söylenmesi, öğretilenlerin geri istenmesi uygulaması ile karşılaştığında saklı içerik yine galip gelir ve öğrenci şunu benimsemiş olur: ne söyleniyorsa onu yap, icat çıkarma..!

    Saklı içerik, sanılabileceği gibi bu denli fakir değildir. İşin ilginç yanı, imkanlar azaldıkça, öğretmen kalitesi bozuldukça, ailevi durum güçleştikçe “saklı içerik” zenginleşir. Meseleye böyle bakıldığında, akla hayale gelmeyen eğriliklerin hangi okullarda öğrenildiği daha iyi anlaşılmıyor mu?

    Resmi içerik için şuralar toplanır, ana ve babalar ince ince içerik parçacıkları üzerinde dururlar. Ama acaba kaç kişi, sınavlarda sergilenen güvensizliğin ne demek olduğu, ezberin çocuklarını ne hale getirdiğini ya da tek tip giyimin nasıl bir kişilik silikleşmesine yol açtığını düşünmekte, bundan duyduğu kaygıları dile getirmektedir?

    Pazartesi, 01 Temmuz 1996

    (Bkz. Saklı İçerik 2)