• “Göz atmak” ve “anlayarak okumak” arasındaki ahlâkî fark!

    Yazının 22 dak’lık bir podcast’i için lütfen tıklayınız.

    Hemen baştan belirtilmesi gerekir ki “anlayarak okuma” da dahil tüm okumalar “göz atarak” başlar. Başlıktaki “ahlâkî” vurgusu ise anlayarak okunması gereken bir metnin –zamansızlık, zatencilik, önem vermeyiş vb nedenlerle– miş gibi yaparak okunmayıp, ama olası bir sınanmadan da sıyrılabilme üstünkörülüğünün ayırt edilebilmesi içindir.

    Miş gibiciliğe yol açan başka -belki de önemli- bir neden de “anlayarak okuma”nın tanımındaki olası belirsizliktir.

    “Anlayarak” ne demek?

    Wikipedia anlama terimini şöyle tanımlıyor[1]: “Anlama, bir kişi, durum veya mesaj gibi soyut ya da fiziksel bir nesneyle ilgili, kişinin kavramları kullanarak o nesneyi modelleyebildiği bir bilişsel süreçtir. Anlama, bilen kişi ile anlaşılan nesne arasındaki bir ilişkidir. Anlama, akıllı davranışları desteklemeye yetecek düzeyde, bir bilgi nesnesine ilişkin yetenek ve eğilimleri içerir.

    Bu tanımın kritik bölümü son cümlesidir. Eğer, anlama işi sonuçta akıllı davranışları destekleyebilecek yetenek ve eğilimler içeriyor ise gerçekleşmiş sayılır. O halde okuma eyleminden beklenen, davranışları destekleyecek nitelikte olup olmadığı; daha da açıkçası, nihai amaç olan davranışa (yani eyleme) katkısı olup olmadığıdır. O halde bu katkının göz atarak mı başka bir yolla mı yapıldığı pek de önemli değildir. Nitekim, fotografik okuma becerisi geliştirmiş kişilerin ∼10,000 kelime/dak’lık hıza ancak “çok hızlı göz atma” yoluyla okuyabilmeleri de bunu doğruluyor.

    Fakat, anlayarak okuma’nın tanımına cevap ararken, bu defa da okuma yoluyla “davranış destekleyebilecek katkı”nın nasıl sağlanabileceği” sorusu ve bunun ahlâk ile ilgisine gelindi.

    Beyin, yeni bir bilgiyi mevcut nöron ağlarına (şemalar veya semantik ağlara) bağlayarak anlamlandırır; bağlantı kurulamazsa, bilgi hipokampus gibi yapılarla kaydedilir ancak tam “anlama” oluşmaz[2].” 

    Bu açıklama, çoğu göz atılan, hattâ okunanların niçin anlaşılamadığını anlatıyor. Okunan metindeki kavramlara karşılık gelen bilgiler yok ise kaç defa tekrar edilse de okuma eylemi gerçekleşemez.

    İyi de ne yapalım da anlayalım?

    Bu bilindik sorunla karşılaşanlar, vakti az unvanı iri kişilerin karmaşık raporları kolay anlayabilmeleri amacıyla Yönetici Özeti denilen bir yöntem icat etmişler; böylece yeni kavramlara en az başvurup daha çok sonuçlara ağırlık veren bir rapor türü ortaya çıkmıştır.

    Kendisine sunulacaklar için Yönetici Özeti hazırlayabilecek ast kadrolara ya da YZ imkânlarına sahip olmayanlar için ne yapılacağı ise -kolayca anlaşılabileceği gibi- bellidir: Okuma eylemi sırasında rastlayacakları sözcük ya da kavramlar içinden bilmediklerini öğrenecek ve öylece okumayı sürdüreceklerdir. Tabii ki bu süreç -yeni kavram sayısı kadar- geri dönüşlere yol açacaktır.

    Ahlâk bu sürecin neresinde?

    Burada sözü edilen ahlâk (iş etiği), kişisel ve kurumsal davranış standartları açısındandır. Bu yazının başlarında kullanılan “miş gibicilik” tutumuna başvurmadan yapılacak, kısmen de yorucu -ama çok öğretici- “her yeni kavram için geri dönüşler”e razı olabilmek iş etiğinin altın kuralı’dır denilebilir.

    Gerek ana akım gerekse sosyal medya, bu altın kurala aldırmadan, ülkenin bekâ sorunlarını tartışıyor, önerilerde bulunuyor ya da önerilen alternatiflerden yana ya da karşıt durum sergileyenler dolu.

    Okunacaklar” açısından iş etiği ne diyor?

    Buraya kadar konunun hep okuyucu tarafına bakıldı. Ya “okunacakları” yazanlar ne olacak? 

    Benzer sorunlar bu kesimde de varsa da, en azından miş gibicilik açısından daha az etik dışı tutum görünüyor. Bu kesimdeki  yaygın tutum ise kanıtsız iddialar ya da belirsiz amaçlara yönelik göreve çağırmalar belirtilebilir.

     Sonuçta her iki kesim de el birliğiyle tek amaca hizmet ediyorlar: İçtenlikli çabaların sonuç vermemesi. 

    Eğer bir gün “toplumsal ahlâk ilkeleri” konusunda duyarlıklar gelişme olasılığı doğarsa, başlangıç noktası miş gibicilik olabilir (mi?)

    4 Nisan 2026

    [1] Bkz. https://en.wikipedia.org/wiki/Understanding 

    [2] Bkz. https://www.perplexity.ai/search/8782d296-4912-4785-a2a4-8241edf2da78 

  • Depremlerde Öldüren Nedir?

  • “Karşılıksız Lâf” ya da “Somut Karşılıklı Söz” Temelli Alanlar

    “Yeni Siyaset Anlayışı” Yazıları – 120126

    Birey ya da toplum yaşamımızda istatistiklerin önemli bir yeri var. Farkında olmadan çoğu kararları bu yolla alıyoruz; böylece istatistikler yaşamlarımızın doğal parçalarından biri haline geliyor.

    Bu tür kararları bazen başkalarıyla da paylaşıyor, geçerlikleri konusunda onları ikna etmeye çalışıyoruz. İkna amacıyla kullandığımız araçlar çeşitli: Çevremizde “sözü dinlenir” olarak ünlenmişsek sözümüz tek başına ikna aracı olabiliyor. Bu nadir özellik oluşmamışsa sesimiz, beden dilimiz, örnek olaylara ait bilgimizle; bunlar işe yaramayacak gibiyse şeref, namus, din, ahlȃk gibi daha soyut alan araçlar; daha da olmazsa en etkili iknȃ silâhı olan “yalan”a başvurulabiliyor.

    İknȃ’ya en çok gerek duyulan alanların başında (iktidarı-muhalefeti, yereli-geneli, TBMM içi-dışı) siyaset geliyor. Genelleştirmeye gitmeden, Türkiye’deki siyaset alanında en çok, hattȃ daima kullanılan iknȃ aracının “yerine getirilmediği takdirde somut bir karşılığı olan söz değil, herhangi bir yaptırımı olmayan, kanıtı sadece söyleyene duyulabilecek güvenle sınırlı olan lâf[1]” olduğu söylenebilir.

    Gerek siyasete giriş, gerekse seçimlere katılım amacıyla olsun, bu çeşitliliğin söz ya da lâf yoluyla seçmen kitlesini iknâ etmeye çalıştığı konu, kampanya giderlerinin karşılanması için gereken finansmanın dürüst yollardan karşılandığıdır. Bugüne kadarki siyasal pratik, en çok kullanılan yolun, iknâ amacıyla verilen sözlerin lâf’tan öteye geçemeyen, somut bir karşılığı bulunmayan ifadeler olduğu; en çok başvurulan argümanın da “vatan-millet -sevgisi” olduğudur. Bunu sorgulamaya, vatanı-milleti ya da meselâ Nevşehir halkına olan hizmet aşkını sorgulamaya, bu aşkın bir somut göstergesini görmek istediğini söylemeye kalkan birisi çıkarsa o da elbirliğiyle “sen benim sevgimi sorgulayamazsın” gibi iknâ edici bir karşılıkla topluca -gerekirse fiilen- susturulur.

    İlginç olan diğer bir nokta da defalarca tekrarlanmış bu senaryo karşısında seçmenin de bir karşılık gösterilmeden kendisine söylenenleri kabullenmeleri; sonrasında bu karşılıksızlığın farkına vardıklarındaki anlaşılmaz yakınmalarıdır.

    Kolayca tahmin edilebileceği gibi bu “karşılıksız çek” olayına benzer olgu siyasetle sınırlı değildir[2]. En az iki önemli alanda daha aynı olgu geçerlidir.

    Bu alanlardan birisi Atatürk sevgisidir. Atatürk sevgisini somut bir karşılık göstererek ifade edenler mutlaka varsa da nadir olduğunu söylemek abartı sayılmamalıdır[3].

    Diğer alan da din’dir. En küçük dini eleştiriye şiddetle karşı çıkan yurttaşımız[4], şu soruyu sormamaktadır:

    “Kul” sözcüğünün İslâmi terminolojide “Allahın yarattığı her şey” olarak tanımlanmasına ve de “kul hakkı” kavramının neredeyse İslâmın tek maksimi olmaya değer nitelenmesine rağmen; ayrıca İslam dışında hiçbir dinde insan ve dışındaki tüm canlı ve cansızları bir bütün olarak hak sahibi gören başka bir din olmadığına göre, Müslüman halkların bu aymazlığının (kul hakkı kavramını bir maksim olarak benimsemeyişleri) nasıl açıklanabilir?

    Somut karşılık peşinde olmak yerine, ağız kalabalığı ile yetinmenin bir kültür haline gelmişliği daha somut örneklenebilir mi?[5]

    İyi de N’apalım?

    İsteklerinizi, düşüncelerinizi gürültülerden[6] (lâf) arındırıp somut karşılıklandırınız. Bir şeyi seviyor ve uğrunda bir şeylere katlanabileceğinizi düşünüyorsanız ilk yapılması gerekenin, o şey uğruna karşılıksız sözler yerine “başarısızlık halinde rehin vermeye razı olabileceğiniz” karşılıklar gösterilmesi gerektiğini kabûl ediniz.

    12 Ocak 2026


    [1] Bkz. Söz ve lâf arasındaki fark: https://medium.com/@yalcinkirecci/sözledi̇ği̇n-söz-mü-lâf-mi-2903d483e714

    [2] Kozsuz Meydan Okuma da “karşılıksızlık örneği” bir kavramdır. https://tinyurl.com/mtsy967p

    [3] Bkz. “Telgrafı Atatürk gibi kullanmak”, https://tinaztitiz.com/telgrafi-ataturk-gibi-kullanmak/

    [4] Bkz. “Gerçek İslâm Bu Değil…”, https://tinaztitiz.com/gercek-islam-diye-diye/

    [5] Bkz. Bir soruya Perplexity.ai cevabı: https://www.perplexity.ai/search/e8188ed0-d390-41fe-849e-48457bb4ec0f

    [6] En genel anlamda gürültü, işe yarar bilginin (teknik deyimle sinyal) içine karışarak anlaşılmasını zorlaştıran bilgidir. Sinyal ve gürültünün ikisinin de bilgi olması akıl karıştırıcı gelebilir. Bu nedenle bir örnekle açıklamak anlamayı kolaylaştırabilir: Bir müzik parçası ile aynı iletim ortamında bulunan bir konferans konuşması ikisi de bilgidir. Amaç müzik dinlemek ise konferans konuşması -ne kadar değerli bir konuşma olsa da- gürültü sayılır. Bunun tersi de doğrudur: Amaç konferans dinlemek ise bir virtüöz’ün performansı gürültüdür.

  • Minimum, küçük dokunuşlarla neler yapılabilir?

    Apaçık Radyo’da “Deprem Riskinin Azaltılması Konusunda Binaların Güçlendirilmesi” konusunda birkaç uzmanın katıldığı bir söyleşide[1], ABD’deki Applied Technology Council adlı bir kuruluşun ATC165 nolu projesinden[2] söz edildi.

    Söyleşinin son saniyelerinde (53:38-54:50 arası) söylenen şu sözler, bu yazıyı yazmama yol açtı: “Deprem yönetmeliğinin öngördüğü kontrollu hasar denilen bir seviye var……Ama İstanbulda çok riskli öyle binalar var ki, bu binaların yıkılmaması, minimumda, küçük dokunuşlarla neler yapılabilir konusunda bir çalışma yapılıyor”.

    Bu son saniye sözlerini gerçek yaşama şöyle çevirebiliriz:

    • İstanbul ve çevresinde deprem açısından “çok yüksek riskli” olan 200,000 bina vardır[3]; bunlardan 1556 sı “her an çökebilir” durumdadır.
    • Bu binalarda yaklaşık 3 milyon kişi; her an çökebilir binalarda ise 30,000 kişi yaşamaktadır.
    • Kamu yapılarının (bina, viyadük, köprü gibi) %58 i güçlendirilmiş -%42 si ise halen de sürmekte- olup, 1.5 milyon “riskli” özel mülkte bu oran %5-7 arasındadır[4].
    • Güçlendirildiği belirtilen %5-7 lik bölüm ise muhtemelen “çok yüksek riskli” bölümden değil, “yüksek rantlı” yerlerdeki dönüşümlere ait olacağı tahminiyle, “çok yüksek riskli” 186,000 bina ya da 2.7 milyon kişi “yaşamını kaybetme riski” altındadır.
    • 186,000 binanın yıkılıp yeniden yapılması için para ve yüklenici yoktur. Gerçekleşen az miktardaki dönüşüm ise yüklenicilere ek daire vererek mülk sahiplerince karşılanmaktadır.
    • Özel mülkler açısından, Apaçık Radyo yayınında değinilen “çok riskli binaların binaların yıkılmaması için, minimumda, küçük dokunuşlarla yapılabilecekler”bu durumda hem mali hem de teknik yönden tek anahtar çözüm olarak görünmektedir.
    • Bu çözüme karşı ileri sürülen argümanlar:
    • Mühendislik pratiğinin benimsediği teknikler varken bu çözümler riskleri küçültmez büyütür,
    • Minimumda, küçük dokunuşlar” denilen çözümlerin bina bazında geliştirilmesi de uygulaması da uzman kadrolara ihtiyaç gösterir. Bu kadrolar var mı?
    • Harcanacak yoğun emekler sonunda binalar yine yıkılacaktır. Bu israf değil midir?
    • Mevzuatımız güçlendirmeyi yeterince tanımlamıyor.
    • Merkezi ve yerel yönetimler arasında etkili işbirliğine ihtiyaç gösteren bu yaklaşım, mevcut “mücadele ortamı”nda uygulanabilir mi?
    • Güçlendirme konusunda halktaki güvensizlikle nasıl başa çıkılacaktır?
    • Bu argümanları her birinde gerçeklik payları olabilir; fakat:
    • Mühendislik pratikleri ezberlere değil yaratıcılığa dayalıdır. Bu ve diğer argümanların hepsinin karşısında değeri tartışmasız “daha yüksek” bir karşıtı vardır: Canlı yaşamı! Mühendisliğin ilk görevi yaşamı korumaktır.
    • Uzman kadro eksiği iki yolla karşılanabilir:
      • İkinci Dünya Savaşı sırasında İngiltere’de doğan radar teknisyeni açığının kapanması için başka dallardaki meslek sahipleri kısa birer eğitimden geçirilerek kullanılmışlardır. Benzer biçimde çok sayıda işsiz üniversite mezunumuz bu amaçla eğitilebilir[5].
      • Uzmanların bilgileri birer algoritmaya çevrilerek daha düşük seviyeli uzmanlığa sahip kişilerin uygulaması mümkün olabilir5. Burada Dünya Savaşı ile kurulan benzerlik abartı sayılmamalıdır. 2.7 milyon kişinin yaşamı pekala Dünya Savaşı ile benzetilebilir.
    • Evet binalar yine yıkılacak, fakat daha az insan ölecektir.
    • Mevzuatın uyumlandırılması “en güç” birkaç konudan birisidir.
    • Merkezi ve yerel yönetimler arasındaki “mücadele”nin “işbirliği”ne dönüşmesi ise “istenildiği takdirde” bir saatlik bir süre içinde çözülebilir.
    • “Aklı gözünde” deyimi, ancak gördüğüne inananlar için söylenmiş olsa gerek. Milyonlarca insan içinde güçlendirmenin bu modeline razı olabilecek çok sayıda insanın çıkacağı; onların da başka kişilerin ikna olmasında vasıta olacağı beklenir. Bir yerel yöneticinin bu yaklaşımı benimseyip uygulaması, yaygınlaşmanın viral biçimde yaygınlaşması, bir rekabet ortamına dönüşmesi için yeterli olabilir.

    Binalarla ilgili bu yaklaşımın yanı sıra yıkıntılar nedeniyle ulaşımın felce uğraması riskine karşı bir öneri, bu satırların yazarınca bir yazıda[6] açıklanmıştı.

    Bu radyo haberi aslında çok önemli bir gelişmeyi haber veriyor. Uzun yıllardır yok muamelesi yapılan bir çözümün akıllara gelmiş olması son derecede sevindiricidir. Gereklerinin yapılması ümidiyle.

    24 Ekim 2025

    Tınaz Titiz


    [1] Bkz. https://apacikradyo.com.tr/podcast/altin-saatler/deprem-riskinin-azaltilmasi-konusunda-binalarin-guclendirilmesi

    [2] Bkz. https://www.perplexity.ai/search/5b62ca7c-3ec6-47f6-a03c-dcc170d29f65

    [3] Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı, bu 200 bin binayı “çok yüksek riskli” kategorisinde değerlendirmekte; ayrıca 1,5 milyon civarında konutun genel anlamda riskli olduğu belirtilmektedir. İBB kaynaklarına göre bu binalarda 3 milyon kişi yaşamakta olup; 200,000 binanın, 30,000 kişinin yaşadığı 1556 sı “her an çökme riski” altındadır.

    [4] Bkz. https://www.perplexity.ai/search/17c713ad-af09-48c5-a241-c503e1b4355b

    [5] Bkz. https://www.perplexity.ai/search/2ac0551d-14a6-402c-a869-15de2eb0a792

    [6] Bkz. https://x.com/titiz4873/status/1740632072232763789 veya https://bit.ly/41tWrGI

  • Toprağımız, dilimiz, dinimiz ve Atatürk

    İnsan kendini beğenmezse çatlarmış” ya da “Kişi kendini över, işi meydana çıkar” gibi deyimler, övünmenin insan -dolayısıyla insan topluluklarına- özgü genel bir nitelik olduğunu söylese de bunun herkes ya da her toplumda eşit olduğu anlamına gelmeyeceği de bellidir.

    Ulusal övünç bazı toplumlarda daha fazla açıkça ifade edilir ve teşvik edilirken, bazı kültürlerde kolektif tevazu ve bireysel övgüye mesafe yerleşmiş bir normdur. Örneğin, ABD, Hindistan, Türkiye, Çin gibi ülkelerde “ülkemle gurur duyuyorum” diyenlerin oranı genellikle çok yüksek iken, Almanya, Japonya, Birleşik Krallık gibi ülkelerde toplumsal gurur oranı görece daha düşüktür ve bu, kolektif tevazu kültüründen kaynaklanmaktadır

    Bu konuda uluslar ölçeğinde bir sıralama olup olmadığını biraz araştırınca ilginç bazı bilgilere eriştim. Bunlardan birisi de “Janteloven”[1] (ya da Jante Yasası).

    Janteloven, toplumsal uyumu, eşitliği ve alçakgönüllülüğü vurgulayan; bireysel sivrilmeyi, gösterişi ve övünmeyi hoş karşılamayan bir yaşam ve düşünce biçimini ifade eder. İskandinav toplumlarında mütevazı, sade yaşamın, düşük gösteriş ve yüksek eşitlik idealinin temelinde bu normların etkisinin olduğu kabul edilir. Janteloven (veya Jante Yasası), İskandinav ülkelerinde (özellikle Danimarka, Norveç ve İsveç’te) kişisel başarı ve bireysel öne çıkmanın hoş görülmediği, alçakgönüllülük ve toplumsal eşitliğin yüceltildiği sosyal bir normlar bütünüdür. 1933’te Aksel Sandemose’nin bir romanında on kural olarak formüle edilen Janteloven özetle şunu der: 

    • Özel olduğunu sanma.

    • Bizden iyi, zeki, önemli veya üstün olduğunu düşünme.

    • Bir konuda iyi olduğunu ya da başkalarına bir şey öğretebileceğini varsayma.

    Bu kültürel yaklaşım, İskandinav ülkelerinde övünçten uzak, mütevazı ve eşitlikçi bir toplumsal düzenin temel öğelerindendir.

    Toplumumuzun en çok övündüğü özelliklerimizin başında ise, bu yazının başlığındaki -bir önceliklendirme îmâ etmeksizin- dörtlü sayılabilir.

    Bu açıklamadan sonra, demek istediğimi paylaşayım: Oluşumunda katkınız olmayan üstünlüklerinizle övünmeyiniz ya da aksine neden olmadığınız eksiklerinizden yüksünmeyiniz. Üstünlüklerinize lâyık olmaya, eksiklerinizi ise gidermeye çalışınız.

    Gerçekten dört mevsimi bir anda yaşayabilen, nadir elementler dahil doğal zenginliklerle dolu, stratejik konumu nedeniyle herkesin ele geçirmek istediği topraklarımıza lâyık tutum ve davranışlar içinde miyiz, yoksa aksi mi?

    Matematiksel yapısı nedeniyle tek sözcük içinde çeşitli anlamlarda farklı sözcükler üretebilme yeteneğine sahip Türkçeyi -ancak bir kursun başlangıç düzeyindeki kadar yetkinlikle kullanabildiğimiz için- PISA testlerinde çocuklarımız okuduklarını anlayamayıp hep son sıralarda yer alıyorlar.

    Tüm âleme benimsetmek için uğraşılan İslâm dininin evrensel yol gösterici olabilecek “Kul Hakkı” ilkesindeki “kul” sözcüğünün anlamını dahi merak etmemiş olup, insan dışındaki tüm varlıkları “insana hizmet için yaratılmış” zannetmek acaba ne anlama geliyor?

    Ve yabancıların “yüzyılda bir gelen bir dahinin Türklere nasip olduğu” şikayetlerine konu olan M.K.Atatürk’ü sürekli birbirimize övüp, ama onun, zamanının imkânlarını nasıl kullandığından[2] hiç mi hiç ders almadan salt övmeyi yeter sanmak.

    Türkçemiz bugünkü kullanım düzeyimiz açısından, üzerine nasıl katma değer ekleyeceğimizi bilemeyip ancak ham olarak satabildiğimiz; üstüne üstlük bir de bu kaynaklara sahip olmak isteyenlerin düşmanlıklarına sebep olan yeraltındaki toryum ya da bor cevherleri[3] kadar değerlidir. 

    Türkçenin korunması, her yabancı sözcüğe bir Türkçe karşılık üretilmesinden ibaret değildir; hattâ karşılık üretmek sorunun en küçük parçasıdır. Sorun, dilimizin bir sorun çözme aracı olan “yetkin akıl” ile bağlantısını[4] fark edip etmemektir.

    Çocuklarımızın ve erişkinlerimizin kalem ve ağızlarından çıkanların kökenlerini bilmeleri[5]; sırf anlamlı görünmesi için ifadelerini süsleyip bir “gürültü”[6] haline getirmeden düşünüp ifade edebilmeleri, dilimize karşı birincil görevimizdir. 

    28 Eylül 2025

    Tınaz Titiz

    [1] Janteloven kelimesi Norveççe ve Danca kökenli olup, “Jante Yasası” anlamına gelir. Etimolojik olarak iki öğeden oluşur: “Jante” ve “loven.” “Jante”, Danimarkalı-Norveçli yazar Aksel Sandemose’nin 1933’teki romanında hayali bir kasaba adı olarak geçer ve toplumun kurallarını temsil eder. “Loven” ise bu dillerde “yasa” veya “kanun” anlamındadır.

    [2] Bkz. Telgrafı Atatürk gibi kullanmak, https://tinaztitiz.com/15268 

    [3] Bkz. Trilyon dolarlık kaynaklar, eyvah! https://tinaztitiz.com/3724 

    [4] Bkz. https://tinaztitiz.com/yetkin-akil-ve-bilesenleri/ 

    [5] Bkz. Ağzından, kaleminden çıkanın kökenini bilmek konulu eBeyin Fırtınası: https://bit.ly/3pesyIJ 

    [6] Bkz. “Türkçe Yetkinliği ve “Gürültü”den Arınmış Düşünme”. https://bit.ly/46aKad8 

  • Nelson’un Huni Deneyi (bir kere daha)

    Sn. Devlet Bahçeli’nin yeni Cumhurbaşkanı için biri Kürt biri Alevi olmak üzere iki yardımcı yoluyla sorunlarımızı çözüme kavuşturma çözümünü; ardından da bu güzel çözüme ince ayar ya da alternatif olabilecek çeşitli sivil ve askeri çözüm önerilerini duyunca, ilki 1996da yazılıp, 2001 ve 2008 de tekrar yayınladığım “Nelson’un Huni Deneyi” adlı yazımı -günümüz için gereken birkaç eklemeyle- tekrar hatırlatmanın yararlı olacağını düşündüm. Lütfen tıklayınız.

    Eklemek istediklerim birkaç başlık halinde şunlar:

    • Hangi hâl ve şerait içinde olursa olsun “durum”, çıkış için mümkün “seçenekler” ve o seçeneklerin “gerçekleştirilebilirlikleri” en kritik ama en az ciddiyetle ele alınan yol göstericiler.

    Her gün TVlerde elinde ders sopası, öğretmen edası ve kuşkusuzluk[1] ile “durum”un en üst katmanının kendine en uygun mikro parçasını verisiz tahminler ve kozsuz meydan okumalar[2] eşliğinde açıklayan kişiler, söz konusu yol göstericilerin önündeki engellerdir.

    • “Bütün-parça ilişkisi” klasik felsefede ve bilimde uzun süredir tartışılan bir konu; kimi yaklaşımlar bütünü oluşturan parçalar olduğunu (indirgemecilik), kimileri ise bütünün, parçaların ötesinde bir gerçeklik taşıdığını (bütüncülük/holizm) savunur. Ancak çağdaş bilim ve felsefede, özellikle sistem teorisi, kuantum fiziği ve karmaşıklık teorisi gibi alanlarda, hem bütünün hem parçaların karşılıklı ve dinamik bir etkileşim içinde sürekli olarak birbirini etkilediği, hatta birbirini “yarattığı” anlayışı benimsendi. Yani, bütün ve parçalar sabit yapılar değil; bağlama, ilişkiye ve zamana göre sürekli yeniden oluşuyor ve birbirine dönüşüyor ve bir süreç oluşturuyorlar.

    Bu basit gerçeğin kavranması, hergün ayrı bir formda önümüze çıkan sorunları tek tek ele alıp çözmek gibi bir seçeneğin bulunmadığını, sadece ilgilenilen yere çöken bileşik gerçekliğin (bütün) değişik görüntüleriyle boğuşulmaya çalışıldığının kavranmasını sağlayacaktır.

    • Siyaset silâhın aracı değil, silâh siyasetin binbir aracından biridir. Bu basit ama güçlü kuralın dikkate alınmayışını defalarca deneyip henüz öğrenmemiş toplumlardan biriyiz.

    Yazının adresi yoktur; postrestant’dır[3].

    20 Temmuz 2025

    6:30 dak’lık podcast özeti için: https://bit.ly/3NnhBDy

    [1] Bkz. https://kavrammutfagi.com/kavram/kusku-suzluk–ezber–sorgulanamazlik

    [2] Bkz. https://kavrammutfagi.com/kavram/kozsuz-meydan-okuma

    [3] Bkz. https://en.wikipedia.org/wiki/Poste_restante

  • Otobiyografi kesiti-18: Kartalkaya, İliç, Soma ve Rasim Usta!

    Yıl 1964, yer Ereğli Kömürleri İşletmesi Karadon Bölgesi. Yeni mezun bir mühendis olarak bu ilk işim; bazı yerüstü ve yeraltı elektrik donanımının bakım ve onarımından sorumluyum. Bana bağlı, çok deneyimli (30 yıl kadar) bir şef (Rasim Akbostancı usta) ve 20 kadar da eleman.

    Rasim Usta, kömür madenlerinin millileştirilmesinden önce[1] uzunca süre Fransızlar ile birlikte çalışmış ve o çalışma terbiyesini almış bir kişi; kendisinden çok şey öğrendim.

    Sık sık birlikte yeraltı donanımının arızaları ya da bakımları için yer altına iniyoruz. Benim için olağanüstü bir ortam. Gördüğüm her şey neredeyse ömrümde ilk defa gördüğüm şeyler.

    Dikkatimi çeken bir şey!

    Bütün bu “ilginçlikler” içinde dikkatimi çeken şey, Rasim Usta’nın başını hiç kaldırmayıp sürekli yere bakışı ve zaman zaman da yerde bir şey görüp, eğilip alarak cebine atmasıydı. Önceleri çok takılmasam da giderek sıklaşan bu hareketinin nedenini birgün sorunca (mealen) şöyle dediğini bugün gibi hatırlıyorum: “Tınaz bey, mösyö Löfebr (mühendis monsieur Lefebvre) bize yerdeki bir civatanın aslında göründüğünden çok farklı olduğunu, 10 kWh enerji, 2 saat işçilik, 10 dakika tezgah süresi, 1 ay depolama masrafı, … kadar iş kazası gibi şeylerin toplamı demek olduğunu öğretti. Yerdeki ekmek parçası sizin kültürünüzde ne ise bir demir parçası da bizde odur derdi. Bu nedenle görmeden basıp geçmemek için sürekli yere bakıyorum.”

    Aradan 60 yıl geçtikten sonra bugün kazanmaya çalıştığımız çevre bilincinin bu denli somut bir karşılığını şimdilerde çok daha derinden anlıyorum.

    İyi de Kartalkaya vd ne alâka?

    Rasim Usta yoluyla öğrendiğim bu “şeyleri tüm bileşenler ile görme” dersinin sadece nesneler için değil, tüm olaylar (Kartalkaya, İliç, Soma, deprem, sel vd) için de geçerli olduğunu vurgulayıp, oradan da “günümüz sorunları karşısındaki çaresizlik tavrı” ile bağlamak istiyorum. Böylelikle sorunların çözümü yolunda en önemli aşama olan “anlama, kavrama aşaması” için kullandığımız takım çantasına bir alet daha eklenebilecek.

    Toplumumuzu derinden sarsan büyük iş felaketleri (kaza dememek için) sonrasında gerek yetkililer gerekse halkımız çoklukla bir soru’nun peşine düşer: Kim? Nitekim verilen ilk beyanat da bu soruyu cevaplar niteliktedir: “Olay çok yönlü olarak araştırılmakta olup, sorumlular en şiddetli şekilde (demek ki hafif de olabilir) cezalandırılacaktır.”

    Fakat, hemen tüm olaylar sonunda görüldüğü gibi o “kim” bulunamaz, ama bulunmak gerektiği için de bir temsili kişi bulunup bir süre hapse atılır. Kamuoyu çoğunluğu ise siyasi görüşlerine göre iktidar ya da muhalefeti suçlayarak, olayın anlaşılmasını iyiden iyiye güçleştirir.

    Aslında bu açıklanamazlığın nedeni açıktır:

     

    • Olaylar tek sebepli değildir. En basit görünüşlü olana bile dikkatli bakıldığında, ona yol açan çok sayıda neden görülebilir.
    • Bu bakış derinliği bir alışkanlık haline getirilirse herkes edinebilir. Nitekim zeytin ağacına ya da deresine sahip çıkan az eğitimli yurttaşımız bu derinliğe sahipken, daha çok eğitimlilerde bulunmayabiliyor.
    • Birisi çok boyutlu diğeri ise tek boyutlu bakış farkı, olayların nedenlerini anlamayışın sebebidir. Örneğin deprem afeti zararlarının nasıl oluştuğunu gösteren şu grafik (tıklayınız) nedenleri ve aralarındaki ilişkileri ortaya koyuyor. Çeşitli olaylara bu yolla bakılırsa, hemen hepsinin kolektif birer cürüm olduğu görülecektir.

    Peki bu demek? Herkesi mi tutuklayalım?

    Eğer eldeki tek araç “ters kelepçeli tutuklamak” ve sonra da “yeni felaketlerin gelmesini sabırla beklemek” ise iştirak halinde işlenen bu tür suçlar karşısında “herkesi tutuklamak” bir yol olabilir. Kısa süre içinde tutuklanacak kimse kalmayacağı için oldukça radikal biçimde sorunlar da çözülmüş olur.

    Ama eğer daha medeni bir yol aranılıyor ise, toplumun sürekli olarak el birlikleri ile suç işlemeyi bir yaşam biçimi haline getirmiş olmasındaki tuhaflığa teslim olmayıp, aptallık-bilgisizlik-özensizlik-ahlâksızlık-kasıt merdiveninin ilk üç basamağını eğitim, son iki basamağını da cezalandırma yoluyla küçültmeye; buna paralel olarak da görevi mazeret üretmek değil sorun çözmek olan insanlara da “çok boyutlu olgular az boyut ile anlaşılamaz” ilkesini belletmeye çalışmak iyi olur.

    6 Temmuz 2025 / https://tinaztitiz.com/15796

     


    [1] Millileştirmenin kısa tarihçesi şöyle: Millileştirme süreci şu şekilde gerçekleşmiştir: 1936 yılında, Cumhuriyet Hükümeti, Fransız sermayeli Ereğli Şirketinin elindeki imtiyazları 3.500.000 Türk Lirası karşılığında satın alarak millileştirme yolunda ilk büyük adımı attı. Bu satın alma ile birlikte Zonguldak ve İstanbul’daki kömür varlıkları devletin eline geçti. 1937’de, Ereğli kömür tesisleri, 11 Haziran 1937’de yayımlanan 3241 sayılı kanun ile Etibank’a devredildi ve 3 Ocak 1938’de “Ereğli Kömürleri İşletme Müessesesi” (EKİ) kuruldu. 1940 yılında çıkarılan bir dizi kanunla, havzadaki diğer tüm ocaklar da devletleştirilerek EKİ’ye devredildi ve böylece kömür havzasının tamamı devlet kontrolüne geçti. Bu süreç, devletin kömür üretiminde tam tekel kurmasını sağladı.

  • Ateş olmayan yerden duman çıkabilir mi?

    Bu konuda geçen yıl yazdığım bir yazıdan[1] alıntı yaparak başlayım: “Bir sorun çözülemiyor ise, muhtemelen anlaşılmasını kolaylaştırabilecek kavramlar -toplumun kavram dağarcığında- mevcut değildir.”

    Bu defa bu savımı destekleyecek birkaç örnek vererek yine o yazıdaki “Toplumlar kavram dağarcıklarının zenginliği ve bunun paylaşımındaki yaygınlık nispetinde varlıklarını sürdürebilir ve de gelişebilirler!” iddiamı yineleyeceğim.

    Bu defa bu iki sava ek olarak bir üçüncüyü öneriyorum: “Dağarcıkta bulunan her kavram doğru düşünmeye yardımcı olurken, eksik olan her kavramın yeri mutlaka -eksik olanla ilgili- ama doğru düşünmeye zarar veren bir kavramla dolar”.

    Bu yazı bu savla ilgili, doğru düşünmeye yardımcı birkaç örnek verip, olası eksiklikleri halinde doğacak boşluğu dolduracak zarar verici alternatifleri ortaya koymayı amaçlıyor.

     

    1. Korkmama Özgürlüğü (korkusuzluk hakkı)[2]

    Bu kavram, ne ölçekte ve hangi tür bir rejim altında olursa olsun tüm idare biçimlerinde, idare edilenlere verilecek en temel ve vazgeçilemez güvenceyi ifade eder. Bu kavramı benimseyip yaygın biçimde toplum dağarcığına yerleştirmiş bir toplumda korkutma, gözdağı verme, ibret gösterme vb yollar kullanılamaz; kullanmaya kalkan şiddetli kamuoyu tepkisini görerek zarar göreceğini idrak edip vazgeçer.

    Alternatifi

    Korkmama Özgürlüğü kavramının dağarcıkta bulunmayışı halinde korkutarak yönetmek bir normdur. Ailede çocuk, iş yerinde çalışan, idarede vatandaş yaşamının her adımında korkutularak yola getirilir. Toplumumuzda Korkmama Özgürlüğü’nün alternatifi “kızını dövmeyen dizini döver”, “öğretmenin vurduğu yerde gül biter”, “karnından sıpa sırtından sopayı eksik etme” vb atasözlerimiz(!) ile veciz ve yol gösterici biçimde ifade edilmiştir.

    Korkmama Özgürlüğü konusunun toplum dağarcığına katılması yolunda ciddi girişimde bulunacak bir STK nın bulunmayışı alternatifin gücü hakkında bir ölçüdür.  

     

    1. Tutukluluğa Karşı Yargı Koruması (habeas corpus)[3]

    Habeas corpus, Latince kökenli bir terim olup kelime anlamı olarak “vücudu hazır et” veya “kişiyi huzura çıkar” anlamına gelir. Hukuki olarak ise, bir kişinin hukuka aykırı veya keyfi biçimde özgürlüğünden mahrum edilmesini engelleyen, bireyin tutukluluğunun veya gözaltının yasal olup olmadığının yargı tarafından denetlenmesini sağlayan temel bir hukuk ilkesidir. 1679 tarihli İngiltere’de çıkarılan “Habeas Corpus Act” ile yasal çerçeveye kavuşmuştur. Bu yasa, idarenin keyfi tutuklama yetkisini sınırlandırmış ve tutuklanan kişinin kısa sürede yargıç önüne çıkarılmasını zorunlu kılmıştır.

    Alternatifi

    T.C. Anayasası ve ilgili yasalar içinde bulunmasına karşın, veciz ve her an hatırlanabilir bir ifadeye kavuşturulmadığı; dahası alternatifinin kültürümüze daha uygun düşmesi nedenleriyle toplumumuzun kavram dağarcığında bulunmayan bu kavramın alternatifi “Ateş Olmayan Yerden Duman Çıkmaz”dır. Bu mükemmel(!) atasözümüz, yaygın linç kültürümüze çok uygun düşmenin yanında herhangi bir kişiden yapay duman çıkararak pasifize edilmesi için de çok yarayışlıdır.

    Kamuoyunda 19 Mart darbesi olarak anılan süreçte çok sayıda kişi, savcı talimatı ve kolluk güçleri eliyle tutuklandı. Muhalif kesimde oldukça şiddetli protestolar yer aldı ve halen de devam ediyor. Tüm protestoların temel savı “tutuklananların mahkeme kararı olmadan tutuklanmaları” değil, “suçsuz yere tutuklandıkları”dır.  Kitlelerin vardıkları yargı ile tutuklama yapanların ortak noktaları yeterli veriye sahip olmamaları, bunun yerine dumandan ateşe bağlantı kurmaları, niyet ve/ya kuşkularını “usul esastan önce gelir” ilkesi altında değerlendirmeyişleridir. Usulün esastan önce geldiği ya da habeas corpus ilkesi kavram dağarcığında bulunsaydı, bu denli büyük kalabalıkların sesleri duymazdan gelinebilir miydi!

    Hukuk dernekleri ve baroların hakim kararı olmadan yapılan tutuklamalara karşı bu iki ilkeyi çok cılız biçimde dile getirmeleri, dağarcık zafiyeti ile yakından bağlantılı değil midir?

     

    1. Kirli Çıkar Çatışması[4] (conflict of interest)

    Bir konudaki çıkarın korunması görevini üstlenen birisi, aynı konuda kendisine  çıkar sağlayamaz” şeklinde tanımlanabilir.

    Alternatifi   

    Kirli çıkar çatışması’nın genel kabul görmüş alternatifi “bal tutan parmak yalar”dır.

    Yakın geçmişte bir bakanın kendi bakanlığına eşinin şirketinden dezenfektan satmasından daha vahimi, kamuoyunda hakim tepkinin “bakan olması ailesinin ticaret yapmasına engel midir!” anlayışıdır. Bu trajedinin nedeni yine dağarcık zafiyetidir.

    Uzatmaya gerek yok. Sonuç.

    Kişiler, kurumlar ve toplumlar için kavram dağarcığı zenginliğinin önemini daha fazla örneklemek gereksizdir. Uzun yıllar boyunca süren yabancı dil öğretme serüvenimiz boyunca şu temel soruyu soramayışımız ile kavram dağarcığı zenginliğinin önemini merak etmeyişimiz sıkı bağlantılıdır: Yabancı dili niçin öğretiyoruz?

    2010 tarihli bir yazıda[5] bu soru epey kurcalanmış ve şöyle bir değerlendirme yapılmıştı: “Bir dil, ait olduğu kültürün  üretim ve yayım aracıdır. Bir dilin bilinmesi aslında o kültürün bilinmesi demektir ve her kültürün de kendine özgü yüksek ve düşük değerleri olması da doğaldır. Bir dili öğrenmenin stratejisi buna göre, o kültüre ilişkin çerçöp değerlerin, gelgeç deyimlerin değil, yüksek düzeyli, medeniyet yolunu açıcı değerlerin -ve onlara ait kavram ve sözcüklerin- alınıp öğrenilmesi olmalıdır.”

    Buradan varacağım sonuç, halen süren İran-İsrail savaşı sonrası “sıranın Türkiye’ye geleceği” yolundaki tahminlerle ilgilidir. Bu tahminin doğruluğu-yanlışlığı konusunda yargıda bulunmak zordur. Kuantum Süperpozisyonu’nun ne şekilde çökeceği çeşitli olasılıklara bağlıdır. Ama hangi ihtimal olursa olsun şimdiden belli olanlar çeşitli olası sonuçlara hakim rengi verecektir:

     

    • Daha zengin ve yaygınlaştırılabilmiş kavram dağarcığına sahip isek daha iyi sonuçlar içinde yer alabiliriz.
    • Harekete geçirebileceğimiz akıl ne kadar yetkin ise o kadar iyi sonuçlar içinde yer alabiliriz
    • Bu iki yol gösterici yerine “şimdi yangın var, önce sönsün sonra bakarız” diyenlere kulak vermek isteyenler ise Pascal’ın ünlü sözünü hatırlamalıdır: “Tecrübe pahalı ve zor bir okuldur; ama aklını kullanmasını bilmeyenlerin gidebileceği başka okul da yoktur.”

    16 Haziran 2025

    https://tinaztitiz.com/15782

     


    [1] Bkz. https://tinaztitiz.com/dusunme-ve-kavramlar/

    [2] Bkz. https://kavrammutfagi.com/kavram/korkmama-ozgurlugu–korkusuzluk-hakki

    [3] Bkz. https://kavrammutfagi.com/kavram/haksiz-tutukluluga-karsi-yargi-korumasi–habeas-corpus-

    [4] Bkz. https://kavrammutfagi.com/kavram/kirli-cikar-catismasi–conflict-of-interest–cikar-celiskisi

    [5] Bkz. https://tinaztitiz.com/yabanci-dilkargasasi-2/

     

  • Zarar Vermeyen Dünya Vatandaşı (ZVDV) – I

    Göç sorunu hemen hemen tüm ülkeleri sardı. Özellikle iki yönüyle, ülke yönetimlerini sınırlarına duvarlar örmeye; uçaklara doldurup başka topraklara -bir mal gibi boşaltmaya-  kadar götüren ilkel önlemler alınıyor:

    • Genellikle fakir (ve özgür olmayan) toplumlardan daha zengin (ve özgür) toplumlara doğru göçler, zenginlik ve istihdam kaynaklarının  paylaşılmasına karşı olanlarca istenmiyor.
    • Göçmenlerin bir bölümü, kimi yadırgatıcı alışkanlıklarını (cinsiyet eşitsizliği, dini hoşgörüsüzlük, şiddet gibi) gittikleri ülkede devam ettirerek uyum süreçlerini reddetmeleri nedeniyle toplumsal hoşnutsuzluk yaratıyorlar.

    Madalyonun öbür yüzünde ise, kimi zengin toplumların bu zenginliklerinin kaynaklarındaki, sınırlarına bugün göçmen olarak dayanmış bulunan insanların sömürülmeleri olgusu var. Bu o denli belirgin bir gerçeklik ki, “olanlar geçmişte kaldı” ile geçiştirilebilecek gibi değil. Hattâ günümüz A.B.D. Başkanı’nın Ukrayna devlet başkanından nadir mineralleri alenen talep etmesi, bağımsız Kanada’yı topraklarına katmayı teklif (ve tehdit) etmesi gibi örnekler halen sürüyor.

    Bütün bu tablo yeni bir dünya düzeni arayışlarının iki kesimini oluşturuyor: Sömürgen alışkanlıklarını devlet olmanın verdiği güçle tahkim etmiş “statükoyu korumaya direnenler” ile sömürü düzeninin sembolü durumuna gelmiş sınırları ortadan kaldırmaya çalışan göçmenler. (Tabii ki her kaostan kendine pay çıkarmak isteyenler gibi göç olgusunu da bir sömürü aracı haline getirip kullanmak isteyenler de mevcut).

    Bu kaos ortamında, “Zarar vermeyen[1] ve zararı önlemek için çaba harcayan dünya vatandaşları“ndan oluşan bir toplum tasarımlamak gibi bir amaç yolunda şöyle bir soru sorulsa:

    Zarar vermeme ilkesini ise şöyle tanımlasak: “Zarar vermemek, insan ve insan dışı varlıkların oluşturduğu bütünün sürdürülebilirliği ve yenilenebilirliği açısından bakıldığında, gereksiz entropi artışına yol açan tüm eylemlerden kaçınmak ve söz konusu bütüne yönelik herhangi bir zararı önlemeye çalışmak anlamına gelir. Bu yaklaşımda, yarar sağlamak kavramı, zarardan bağımsız biçimde ele alınamaz. Yarar, ancak zarar vermemek veya var olan zararı azaltmak şeklinde gerçekleşebilir.”

    Bu tanıma göre ZVDV unvanı verilecek bir kişinin, hiçbir vize süzgecine takılmadan (H1B vizesi gibi özel bir vizeyle) istediği ülkeye girebilmesi, orada istediği kadar kalabilmesi, dilediği işi yapabilmesi, hatta emekli ise yeterli bir gelirle desteklenmesi için somut, denetlenebilir az sayıda nitelik ve koşul neler olabilir?

    Bu soruya -YZ uygulamalarından da yardımlar alarak-  şöyle cevaplar verilebilir:

    Zarar Vermeyen Dünya Vatandaşı (ZVDV) unvanının bu kadar geniş bir özgürlük ve ayrıcalıkla ilişkilendirilmesi için, nesnel ve evrensel ölçülebilir kriterler gereklidir. Aşağıda, bu unvanın “küresel serbest dolaşım ve yaşam hakkı” sağlaması için minimum sayıda, denetlenebilir somut koşul öneriliyor:

    Temel Nitelikler ve Koşullar

    • Negatif Karbon Ayakizi
      • Kriter: Bireyin yıllık karbon ayak izi, bilimsel olarak hesaplanmış küresel ortalama kişisel sürdürülebilir limitin (ör. 2 ton CO₂/yıl) altında olmalı ve telafi mekanizmalarıyla (ağaç dikme, karbon yakalama teknolojilerine finansal destek) nötrlenmeli.
      • Denetim: Uluslararası sertifikalı kuruluşlarca (Gold Standard, IPCC metodolojisi[2]) onaylanmış veriler.
    • Net Katma Değer[3] Üretimi: Bu katkı 3 alt başlıkta değerlendiriliyor:
      • Kriter 1: Sürekli öğrenebilirlik (Yaşam Boyu Öğrenme[4]). Özellikle de YZ’nın üssel hızdaki gelişimine ayak uydurabilecek şekilde Dijital Okuryazarlık[5] kast ediliyor.
        • Denetim: Dijital Okuryazarlık kavramının tanımındaki dört ayrı ölçekten herhangi birisi kullanılarak denetlenebilir.
      • Kriter 2: Bilim-Teknoloji-Kültür-Sanat alanlarındaki çalışmalarıyla ürettiği mal ve/ya hizmet ürünleri açısından net değer üreticisi3 olması.
        • Denetim: DZVZ satüsü verilenler öz-değerlendirme[6] yoluyla kendilerini denetler ve bu denetimde yapabildikleri ölçüde objektif olacaklarını ve aksi varit olduğunda DZVZ statüsünü kaybetmeyi taahhüt etmiş sayılırlar. Bu amaçla rastgele gözlemler yapmak ve değerlendirmek üzere DZVZ Topluluğu kendi içinde bir sistem kurar.
      • Kriter 3: Fiili çalışma yaşını (70 varsayılıyor) aşmış kişilerde, birikimlerini -bilgelik birikimleri denilebilir- paylaşmaları beklenir.
        • Denetim: Öz-değerlendirme.
    • Net-Pozitif Ekoloji Katkısı
      • Kriter: Birey, yaşadığı/ziyaret ettiği ekosistemde biyoçeşitliliği artırıcı (ör. yerel tohum bankaları, yaban hayatı koruma) veya kirliliği azaltıcı (plastik toplama, su arıtma projeleri) somut projeler yürütmeli.
      • Denetim: Yerel STK’lar veya BM Çevre Programı (UNEP) tarafından doğrulanmış faaliyet raporları.
    • Şiddetsiz Varlık
      • Kriter:
        • Hiçbir şiddet suçu (fiziksel, psikolojik, ekonomik sömürü) kaydı olmamalı.
        • Pasif değil aktif barışçıllık: Çatışma bölgelerinde arabuluculuk, insani yardım gibi kayıtlı faaliyetler.
      • Denetim: Başlangıçta İnterpol ve yerel adli kayıtlar + en az iki uluslararası STK referansı; üyeliğe kabul sonrası öz-değerlendirme.
    • Ekonomik Şeffaflık ve Adil Katılım
      • Kriter:
        • Gelirinin en az %10’unu zarar önleyici projelere (iklim adaleti, açlıkla mücadele) aktarmış olmalı.
        • Hiçbir vergi cennetiyle bağlantısı olmamalı; tüm finansal hareketleri şeffaf (ör. açık blockchain kaydı).
      • Denetim: Uluslararası vergi veritabanları (CRS) ve bağımsız denetçiler.
    • Küresel Dayanışma Taahhüdü
      • Kriter:
        • Yılda en az 1.000 saat ZVDV topluluğunun küresel projelerinde (iklim grevleri, eğitim kampları) gönüllü çalışma.
        • Dil engeli aşma: En az 2 dilde (biri yerel olmayan) temel iletişim becerisi.
      • Denetim: Topluluk platformlarında kayıtlı faaliyet logları.

    Ödül ve Ayrıcalıkların Koşulları

    • Vizesiz Geçiş: ZVDV pasaportu, ülkelerin “zarar vermeyen bireylere kapılarını açma” anlaşmasına dayanır.
    • Çalışma İzni: İşveren, ZVDV etik kurallarına uygun bir iş teklif etmek zorunda (örneğin, fosil yakıt şirketleri hariç).
    • Emekli Desteği: Küresel ZVDV Fonu tarafından asgari gelir sağlanır (kaynak: topluluk üyelerinin %10’luk katkıları ve karbon vergileri).

    Eleştiriye Açık Nokta (lar)

    • ZVDV modeli devasa -henüz küçük bir bölümü harekete geçmiş- göç olgusu karşısında çözüm olur mu?

    Çözüm: Eğer halen varlığını bildiğimiz 2 milyon ve tahmin ettiğimiz 8.7 milyon tür içindeki biri (1) olarak varlığımızı devam ettirebilecek isek -ki ettirememe ihtimalimiz de var[7] ve son 12 bin yılda, yılda ortalama 1000  ila 10 bin türün yok olduğu düşünülmektedir[8]– bu ancak tüm canlı ve cansız türler bütününün haklarına zarar vermeme kuralına uyulabilmesine bağlıdır.

    Verdiğimiz her zararın Tazmin Yasası[9] uyarınca “bütün”ün tüm türlerine tazmin ettirildiği ise pazarlığa kapalı bir olgudur.

    Kısacası insan türü olarak bekamız Zarar Vermeme ile eş anlamlıdır. Bu anlayışı ne hızda gerçekleştirme iradesini harekete geçirebileceğimiz ise tamamen teknik bir ayrıntıdır.

    • “Kim denetleyecek?”

    Çözüm: DAO (Decentralised Autonomous Organisation- Merkeziyetsiz Otonom Organizasyon) yapısı; tüm ZVDV’ler birbirini denetler, blockchain kayıtlarıyla şeffaflık.

    • ZYDV ilkelerine uyan insan sayısı nasıl artırılacak?

    Çözüm: Bu ancak çocukluk evresinden başlanarak uygulanabilecek bir eğitimle sağlanabilir. Burada açıklanan sıkı standartlara ancak erişkinlik çağında rastlayan ancak az sayıda insan ZVDV statüsü alabilir. O halde bütüncül bir eğitim kılavuzuna ihtiyaç vardır.

    Böyle bir kılavuzun ana hatları için bakınız[10].

    Bu sistem, “zarar vermemenin küresel vatandaşlık hakkı doğurduğu” bir dünyanın prototipidir.

    29 Mart 2025


    [1] Zarar vermeme konusu  https://tinaztitiz.com/bir-ortak-ahlak-kurali-zarar-verme-onerisi-uzerine-2/ adresli makalede açıklanmaktadır.

    [2] IPCC: Intergovernmental Panel on Climate Change. Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC), iklim değişikliğiyle ilgili bilimsel, teknik ve sosyo-ekonomik bilgileri değerlendiren ve karar vericilere yol gösteren bir kuruluştur. IPCC metodolojisi, sera gazı emisyonlarının hesaplanması, iklim değişikliği senaryolarının oluşturulması ve karbon azaltma stratejilerinin geliştirilmesini içerir.

    [3] Net Katma Değer: Kişinin yaşam sürecinde ürettiği Brüt Katma Değer’den (Bkz. https://en.wikipedia.org/wiki/Gross_value_added) doğrudan veya dolaylı tükettiği değerler çıktıktan sonra geriye kalan değerin ölçüsüdür. Kimi insanlar bir yandan değer üretirken, sebep olduğu zararlar nedeniyle net değer tüketicisi olabilirler.

    [4] https://tr.wikipedia.org/wiki/Ya%C5%9Fam_boyu_%C3%B6%C4%9Frenme

    [5] https://kavrammutfagi.com/kavram/dijital-okuryazarlik

    [6] Öz-değerlendirme, böylesi bir sistem için zayıf halka sayılabilir. Ancak, -şimdilik- nadir sayılabilecek kişiler için bu yöntem yadırganmayabilir. Bir örnek öz-değerlendirme formu için bkz. https://tinaztitiz.com/dosyalar/Sorun_Cozme_Kabiliyeti/3.5.2_yasam_alani_360derecetesti.xls

    [7] Önümüzdeki altı yüzyıl boyunca %30’luk bir risk öngörülmüştür. Oxford Üniversitesi’nden Nick Bostrom, yakın vadede yok olma olasılığının %25’ten az olduğunu varsaymanın yanlış yönlendirici olabileceğini savunmaktadır. Bkz. https://tr.wikipedia.org/wiki/%C4%B0nsan_neslinin_t%C3%BCkenmesi

    [8] Bkz. https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/1167246

    [9] Tazmin Yasası: “Bildiğimiz ve henüz varlığından haberdar olmadığımız tüm canlı ve cansızlar bir bağlantılı bütün olarak, o bütüne uyum göster(e)meyenleri içinden atıp yenilerini üreterek yeni dengeler oluşturur. Bu süreçte, bütünün herhangi bir öğesinin görmezden gelinebilecek her hakkı, o varlıkla etkileşim halindeki diğerlerince yeni bir denge kurulana kadar  diğer varlıklardan orantısız da olabilecek ölçülerde tazmin edilir.”

    [10] Yaşam Kılavuzu için Bkz. https://bit.ly/43qPucx

  • Bir Strateji: “Alanı b.k ile Doldurmak” (Flood The Zone with Shit)

    Bir süre önce bu sütunlarda yayımlanan “Bilinir Kılma (aleniyet)” başlıklı yazımda1, dış dünyada olup biten hemen tüm plânlı melânetlerin ortak yanının, bunları plânlayıp uygulayanların, başkalarından olabildiğince saklı yapmaya özen göstermeleri olduğunu ileri sürmüştüm.

    Bu özen iki türlü gerçekleştiriliyor: Gizleyerek ya da buna pek imkân yoksa (İsrail’in Gazze operasyonları gibi)  -hırsızlık masası polislerinin (tantanacılık2) adını verdiği yolla- başka bir melâneti hemen devreye sokup, olaya tepki veya müdahale olasılığı olanların dikkatlerinin yeni bir odak noktasına ve giderek yeni odaklara çekmek şeklinde.

    Bu benzetme gündelik olaylar seline uygulandığında hemen anlaşılabileceği üzere, halkımız da her gün yeni bir olay karşısında, önlerine darı atılan aç kuşların telaş içinde rastgele noktaları gagalayarak karınlarını doyurmaya çalışmaları gibi, hiçbir noktaya uzun süreli odaklanamadan darı serpicinin arzusu yönünde birbirlerini çiğneyerek “neyin niçin olduğundan haberdar olmaya” çalışıyor. Bunun beyhude bir uğraş olduğu ancak bu karmaşa dışına -en azından zihinsel olarak- çıkarak anlaşılabilecek gibi görünüyor.

    Bu sürecin uygulayıcı tarafında bulunanlar da, melânetlerinin aleniyet yoluyla etkisizleştirilebilme olasılığına karşı tantana yöntemiyle dikkat dağıtmaya, bunun için de olaya müdahil olma  durumunda olmayanları bile taraf haline getirip kümeyi genişletmeye çalışıyor.

    Düne kadar bu konudaki sezgilerim, ABD menşeli vox.com/policy-and-politics ve Sirkten Notlar adlı iki sitede yayımlanan yazılara3 rastlayınca daha bir ete kemiğe büründü.

    Yazılarda, Trump yönetiminin amaçlarını (her ne ise) gerçekleştirmede önündeki engelin Demokratlardan çok medya olduğu ve onu etkisizleştirmek için de alanı (medya alanı kastediliyor) “b.k ile doldurmak4” stratejisini benimsediği ve başarıyla da(!) uyguladığı anlatılıyor.

    İlginç olan, bu stratejinin esas yaratıcının Putin’in propaganda stratejisi hakkında bir kitap yazan Sovyet doğumlu reality TV yapımcısı akademisyen Peter Pomerantsev olduğu, stratejinin hem Rusya hem de ABD’de başarılı olduğunu anlatmasıdır.

    Biri müseccel iki otoriter liderin aynı yönteme sarılması, “otoriterler arasında bir karşılıklı öğrenme ve yenileşim (inovasyon) ağı bulunduğu” görüşünü ileri sürenlerin bir gerçeği dile getirdikleri görülüyor.

    Bu anlatıdan çıkarılabilecek sonuçlardan biri Türkiyedeki muhalif kesimlerin de aynen ABD’deki Demokratlar gibi  benzer tantanacılığa kapılmış olmasıdır. Medyası, siyasi partileri, partili-partisiz fikir sahipleri, bu tantananın neyi gizlemeye çalıştığını merak etmeyip; kamuoyunun siyasi magazin merakını tatminden -dolayısıyla da reytingten- başkaca bir şey önemsemeyişleri dikkat çekicidir..

    Biraz özenle tantananın gizlemeye çalıştığı şeyin ne olduğunun tam resmini çıkarıp, her gün önlerine  konulan ve giderek de neyin ne olduğu konusunda derin bir kafa karışıklığı yaratan tantanaya göz ve kulaklarını kapatarak o resmin bazı kareleri üzerinde hiç kopmadan durabilseler acaba nasıl olur? Meselâ bir veya iki “doğru soru5” belirleyip kopmadan bunlara cevap istemek gibi. 

    Bu düşüncemi oradaki dostlarıma ileteceğim.

    13 Şubat 2025

    (1)  Bkz. https://tinaztitiz.com/yaygin-bilinirlik-aleniyet-etkili-bir-sorun-cozme-araci/ 

    (2)  Bkz. https://eksisozluk.com/tantanacilik–733709

    (3) Bkz. https://gogl.to/3MoI

    (4) Burada b.k sözcüğü ile kastedilen, tek tek b.k olmasa da bir araya geldiğinde işe yarar anlamlı bir sonuç olmayan bir çeşit kakafonidir. Böylelikle, olaylara bütün olarak bakabilenler dışındakiler, boğazlarına kadar battıkları b.kun farkında olmayıp hattâ büyük zevk almakta; dahası, böylece oluşan popüler kültür, sorunları anlamayı da ona uygun çözüm akılları üretmeyi de imkânsız kılmaktadır.

    (5)Bkz. https://tinaztitiz.com/dogru-sorularisorabilmek/