• “Korkmama Özgürlüğü” ya da “Korkusuzluk Hakkı”

    https://twitter.com/i/status/1752037204753293776 adresinde “korku” konusunda kısa bir video var. Korkmama’nın yararlarını ya da tersinden okunursa korku’nun zararlarını kader kavramına bağlı olarak işliyor; kısacası “korkunun ecele faydası yok” diyor.

    Bir de “korkmama özgürlüğü” (bkz. https://kavrammutfagi.com/kavram/korkmama-ozgurlugu) kavramı var ki o, “korksanız da korkmasanız da zaten öleceksiniz; bari bir de korku çekmeyin”den bütünüyle farklı; hükumetlerin belki de tek varlık nedenini anlatıyor. 

    Halen BM’e bağlı 193 bağımsız ülkenin hükumetleri sınıflandırıldığında başlıca 6 küme var: Demokrasiler, Otoriter Rejimler, Melez Rejimler, Monarşiler, Komünist Rejimler, Teokrasiler.

    Bunlar da kendi içlerinde alt kümelere ayrılabiliyor. Örneğin demokrasiler kendi arasında 6’ya, onlar da kendi aralarında 12 alt kümeye bölünebiliyor. Demokrasi dışındakileri de hesaba katarsak yüzlerce kümenin doğacağı belli.

    Birbirinden farklı bu kadar rejim -yerine getirip getirmedikleri ayrı mesele- halklarına tek ortak vaatle iş başına geliyorlar: “Biz hangi nedenle olursa olsun sizin bir şeylerden korkup endişe içinde yaşamamanız için çalışacağız; yani size bir “korkusuzluk iklimi” vaat ediyoruz”. Daha da açık olarak vaadimiz, “şu listedeki 207 korku türlerinden sizleri uzak tutacağız(https://ggle.io/4SzZ)

    Korku ve korkmama meselesinin genel yönleri böyle. Türkiye özeline gelince, hemen her bakımdan çeşitlilik içeren toplumumuzun hakim rengi “korku”dur. 85 milyonluk nüfusun hiçbir şeyden korkusu olmayan birkaç bin dolayındakiler hariç tutulursa geri kalanların her birinin şu listedeki  80 korkudan en az birkaçına sahip oldukları kolayca tahmin edilebilir (https://bityl.co/OJ68). Buna göre toplumumuzun genel haline “Korku Toplumu” denilmesi abartı sayılmamalıdır.

    Bu durumda Korkmama Özgürlüğü farklı bir anlam kazanıyor. Korkudan, özellikle de “korkunun bir yönetim aracı olarak kullanılmasından” kaynaklanan türünden masun olmak en önemli hak olarak ortaya çıkıyor.

    İlginç olan nokta, siyaset kurumundan beklentileri “ekonomik sıkıntılardan kurtarılmak”tan ibaret insanımız, korkularından kurtulmayı bir siyasi talep haline getirmemiştir. Bunun olası bir nedeni, kavram dağarcığında bulunmayışı ise, diğer nedeni ise korku kavramını korkaklık; korkusuzluk kavramını ise cesaret kavramıyla özdeş saymasıdır ki bu da yine kavramlarla, onların tanımsızlığı ile ilgilidir.

    Halbuki  stratejik düşünceye dayalı bir tutum, başlangıçta daha pasif veya temkinli görünse bile, aslında uzun vadeli başarıya ulaşma hedefine dayanan bir cesaret türü olabilir. Bu yaklaşım, özellikle belirsiz ve değişken durumlarla karşı karşıya kalındığında, sabır, disiplin ve stratejik planlama gerektirir. Stratejik cesaret, genelde büyük resmi görebilme ve uzun vadeli hedeflere ulaşmak için gerekli adımları atma yeteneği ile karakterizedir. Konfor alanı dışına çıkma korkusu olarak karakterize edilebilecek korkaklık ise diğer tür korkulardan farklıdır (https://bityl.co/OJ8L) ve aşağılayıcı bir kavramdır.

    Halen ülkemizde 141 siyasi parti ve toplam 127,000 STK mevcut olsa da -bildiğimiz kadarıyla- Korkmama Özgürlüğü’nü savunan sadece bir (rakamla 1) vakıf bulunuyor. O halde -eğer korkularla bu denli iç içe yaşamaktan mutlu değil isek- bu kavramı tüm siyasi partilerin, tüm STK’ların kavram dağarcıklarına ve talep manifestolarına yerleştirmeye çalışmak zorundayız.

    22 Şubat 2024 

    #KorkmamaOzgurlugu 

  • Bir ortak ahlak kuralı (Zarar Verme) önerisi üzerine..(2)

    Geçen yıl Mayıs ayında yazdığım “Bir ortak ahlak kuralı (Zarar Verme) önerisi üzerine” adlı yazımda[1] şöyle bir paragrafla, zarar ve yarar kavramlarının bağlantısını kurmaya çalışmışım; ama doğrusu o gün bugün aklımı kurcaladığına bakılırsa kendim de kastımı sanki iyi ifade edememişim:

    <<Zarar vermek ve yarar sağlamak fiilleri genellikle birbirinden kopuk olarak kullanılabiliyor. Yani kişinin bir diğer varlığa hem zarar vermeyip, üstüne de iyilik yapabileceği ileri sürülebilir. Halbuki, Zarar Verme ilkesiyle vurgulanan özellik, zarar vermeme ve yarar sağlama fiillerinin kopuk değil “birbirini içerleyen” (mutually inclusive) olmalarıdır. Daha açık deyişle, zarar vermeyen bir fiilin aynı anda zaten yarar sağladığı; yarar sağlamanın, zarar vermeme dışında bir yolunun bulunmadığı demektir.>>

    Bu yazımda bir girişimde daha bulunup, aslında “yarar sağlamak” gibi bir bağımsız eylemin olamayacağını; eğer bir zararı önleme işlevi olmayan bir yarar varsa onun da aslında zarar verici olduğunu açıklamaya çalışacağım. Önce zarar ve yarar kavramlarından ne anladığımı tanımlayım: Zarar, “önemsediklerimizin[2] yaşamlarını sürekli olarak yenileyebilmeleri[3] sürecinin kesintiye uğramasına yol açabilecek” etkilerdir. Yarar ise “yenilenebilirliği güçlendirici etkiler”dir. 

    Burada hemen sorulabilecek bir soru, “canlı ve cansızlar bütününün yenilenebilirliği”ni değil daha alt düzeyleri (ben, ailem, milletim, etnik veya inanç yoldaşlarım gibi) kümeleri seçenler açısından zarar ve yararın anlamlarının tutarlı olup olmadığıdır. Örneğin önemsenen küme mesela “ben ve ailem”den ibaretse, bu kümenin yararları, daha üst küme(ler)in yenilenebilirliklerinin zarar görmesi pahasına olabilir. Bu durumda bir aile pekala kendi varlık amacına (yani ailenin yenilenebilirliği) hizmet yolunda mesela millet kümesinin yenilenebilirliğini hiçe sayabilir ve bunu da kendi dünya görüşüyle turarlı olduğunu savunabilir.

    Nitekim böyle bir durumda “hasenat”[4] peşinde kendi dışındakileri tahrip ederek (yani zarar üreterek) yarar sağladığını iddia edecektir. Buradan hemen çıkarılacak birinci sonuç yarar’ın, zarara yol açmaMAk olduğu, yenilenebilirliğe bir katkısı olmadığı halde girişilecek eylemlerin salt entropi artışı (zarar) yarattığıdır. Çıkarılabilecek ikinci sonuç ise, bütünü -tüm karar ve eylemleryle- öncelemeyen dünya görüşlerinin yarar değil zarar ürettiği; ama bunların yarar zannedildiğidir.

    Bu çerçevede sorulabilecek bir diğer soru ise şudur: İnsanlığın özellikle XVIII yy ve sonrası sanayi devriminden itibaren giderek hızlanan doğadan kopuş sürecinin bugün getirdiği noktada, canlı-cansız bütününü önceleyen bir yaşamdan giderek uzaklaşıyoruz. Bu süreç içinde bütünün kendini yenileyebilirliği gibi bir yaşam amacı ne ölçüde mümkündür? Ve böylesi bir ortamda zarar ve yarar kavramlarının gerçek bir karşılığı olabilir mi?

    Bu sorunun -zorunlu- cevapları şu birkaç bileşeni içerecek gibi görünüyor: 

    1. Ne insanlık ailesinin ne de onun bölümlerinin, bulunduğu “bütünü tahrip ederek yaşama” noktasından, “bütünün yenilenebilirliğini gözeten” noktasına sıçraması mümkün bir yaklaşım değildir.
    2. Mümkün olan yaklaşım “daha farklı bir yaşam mümkündür[5]  ile özetlenen ve bu yaklaşım yandaşlarının savunuculuk (advocacy)[6] yoluyla giderek yaygılaştırılacak Döngüsel Ekonomi[7] modeli olabilir.
    3. Döngüsel Ekonomi ve onun sosyal yaşamdaki yansımalarının birbirini destekler biçimde etkiler üretebilmesi için çeşitli kurumların (siyaset, STK, bürokrasi vd) yeniden yapılanabilmelerine imkan sağlayabilecek küresel tasarımlara ihtiyaç var. Bu tür tasarımlar yapmak ve/ya var olanlara eklemlenerek katkıda bulunmak zarar önleyici (yararlı) girişimler sayılmalıdır.
    4. Bu yolda yapılan / yapılabilecek çalışmalar, canlı-cansız bütününün kendini yenileyebilirliğini güçlendirici olduğu sürece “yararlı” (yani zararı azaltıcı, önleyici); iyi niyetlerin yeterli çabalarla birleşmeyip bu düzeyin altında kaldığı sürece zarar verici; çaba harcar gibi görüntüler ve sürekli şikayetler eşliğinde yarar sağlama iddiaları eşliğinde olduğu takdirde ise kasıtlı zarar verici sayılmalıdır.
    5. Tabii ki bu olumlu veya olumsuz çabalar atbaşı birlikte sürecek gibi görünüyor. Bu mücadele sürerken bir yandan da Tazmin Yasası (adı verilebilecek)[8] bir fiili yaptırım işleyecektir.

    İnsan dışı (orangutan[9] gbi) ve canlı dışı (Wadden denizi[10] gibi) örnekler tek değildir. Örneğin:

    Wadden Denizi ve orangutanlar dışında, bazı ülkeler ve yargı bölgeleri tarafından diğer canlılara ve hatta bazı doğal varlıklara özel haklar tanınmıştır. Bu haklar genellikle belirli hayvan türlerine veya doğal ortamlara “kişilik” statüsü verilmesi şeklinde olur. İşte bazı örnekler:

    • Nehirler: Yeni Zelanda, 2017 yılında Whanganui Nehri’ne yasal kişilik statüsü vererek dünya üzerinde bu statüye sahip ilk nehir yaptı. Bu kararla birlikte nehrin kendi hukuki temsilcileri atandı.
    • Diğer Hayvan Türleri: İspanya, 2021 yılında hayvanların yasal statüsünü “eşya”dan “canlı varlıklar” olarak değiştirerek evcil ve vahşi hayvanlara daha fazla koruma sağladı.
    • Ormanlar: Hindistan’ın Uttarakhand Yüksek Mahkemesi, 2017 yılında Himalayalar’daki bazı ormanları, nehirleri, akarsuları ve buzulları “canlı varlıklar” olarak tanıyarak onlara belirli haklar verdi.
    • Dağlar: Yeni Zelanda, aynı zamanda Mount Taranaki’ye de yasal kişilik statüsü verdi. Bu, yerel Maori kabilesi ile hükümet arasında yapılan bir anlaşmanın bir parçasıydı.

    Bu örnekler, doğal dünya ve hayvanlar üzerindeki insan etkisinin tanınması ve korunması adına atılan adımları göstermektedir. Bu tür yasal tanımlamalar, çevre koruma çabalarını güçlendirme ve doğal dünyayla insanlar arasındaki ilişkiyi yeniden şekillendirme potansiyeline sahiptir.

    Tınaz Titiz

    18 Şubat 2024

    [1] Bkz. https://bit.ly/3WDka51 

    [2] “Önemsediklerimiz” deyimi ile kendimiz, ailemiz, toplumun bir bölümü veya tamamı, tüm insanlık ya da canlı ve cansızlar bütünü seçenekleri kastediliyor.

    [3] Yenilenebilirlik kavramı için bkz. https://adilyasam.net/sikca-sorulan-sorular/ No24 Parag.4.

    [4] Bkz. Prof. Mustafa İslamoğlu, Hasenat ve Salihat kavramları, https://youtu.be/gMxqeeFPqcs?si=wLuMzbhHXIJ3Q9xR 

    [5] Dr. Mehmet Uhri, Laos, Wietnam gezileri sırasında, bütünüyle su üzerinde yaşayan topluluklar yoluyla “başka yaşamların da” olabileceğini anlatıyor. Bkz. https://www.facebook.com/muhrim 

    [6] Savunuculuk için bkz. https://tr.wikipedia.org/wiki/Savunuculuk 

    [7] Döngüsel Ekonomi için bkz. https://www.ekolojika.com/dongusel-ekonomi-nedir/ 

    [8] Tazmin Yasası olarak adlandırılan ilke: “Bildiğimiz ve henüz varlığından haberdar olmadığımız tüm canlı, cansız ve kültürel varlıklar (yani her şey) bir bağlantılı bütün olarak, o bütüne uyum göster(e)meyenleri içinden atıp, yenilerini üreterek, dengeleri koruyan yeni bütünlükler oluşturuyorlar. Bu bütünlüğün herhangi bir öğesinin görmezden gelinebilecek her hakkı, o varlıkla denge halindeki diğerlerince yeni bir denge kurulana kadar, bütünü oluşturan diğer varlıklardan orantısız da olabilecek biçimlerde tazmin edilir.”

    [9] Arjantin, bir orangutana insan benzeri (non-human person) haklar veren ilk ülke oldu. Bu karar, Buenos Aires Hayvanat Bahçesi’nde yaşayan dişi bir orangutan için alındı​.

    [10] 2019 yılında Almanya, Danimarka ve Hollanda hükümetleri, Wadden Denizi’ne hükmi şahsiyet kazandırma hedeflerini açıklayan bir ortak bildiri yayınladı. Bu, denizin kendi haklarına sahip bir varlık olarak tanınmasını ve korunmasını sağlamayı amaçlamaktadır.

  • Kuşkusuzluk

    Tarihteki “çok insanın ölümüne yol açmış” olarak nitelenebilecekleri bir gözden geçiriniz: Stalin, Hitler, Mao Zedong, Cengiz Han, Hirohito, Napolyon Bonapart vd. Bu insanların ortak yanları nedir?

    Ya şu dini liderler: Ayetullah Humeyni, Abu Bakr el-Bağdadi, Ken Ham, Pat Robertson, Yitzchak Hutner, Fethullah Gülen vd. Bu kişilerin ortak yanları?

    Bir de insanların refah ve mutluluğuna büyük katkılar yapmış olanlara bakınız: Socrates , A.Einstein, Galileo Galilei, Mevlana Celaleddin Rumi, Marie Curie, Carl Sagan, Leonardo da Vinci, George Orwell vd. Ya bu kişilerin ortak yanları nedir?

    Üç grupta toplanabilecek kişilerin, gerek aynı gerekse zıt yöndeki ortaklıkları “inandıklarının doğruluğuna olan güven”dir. İlk iki gruptakiler her şeye (…dir, nokta.) biçiminde yaklaşırken; sonuncu gruptakileri tavrı ise (….mi acaba?) değil mi?

    Düşüncelerinin doğruluğundan kuşku duymayanlar için her şey siyah ya da beyaz, doğru ya da yanlış iken, kuşkucular için yaşamın her yüzü rengarenktir.

    Düşünce ya da inançlarının doğruluğundan şüphe duymayanlar bu dünyayı yalnız insanlar için değil, tüm canlı ve cansızlar bütünü için yaşanmaz hale getirdiler. Her nerede bağıra çağıra kendi doğrularını tebliğ eden birileri varsa oranın bir süre sonra kendini yok edeceğinden kuşkulanabilirsiniz.

    25 Aralık 2023

  • Virüs No 7: “Gerekli Çalışmaları Yürütmek”

    Bugüne kadar keşfettiğim altı virüs’ten1 sonra “herhalde artık başkası yoktur” derken, bir vesileyle bugünkü iki keşfimi yaptım. Bunlardan biri No 7 virüs: “Gerekli Çalışmaları Yürütmek“; diğeri ise “bu tür virüslerin sayılarının sınırlı olmadığı” gerçeği.

    Bu ikinci keşfin niçin önceden değil de şimdi gerçekleştiği ise akıl daraltıcılarım2 ile ilgili; demek ki daraltıcılardan birisinin farkına varmamı sağlayan bir olay olmuş (onun da ne olduğunu biliyorum, AFAD örgütünün misyon tanımına3 rast geldim). Aslında yıllardır (gerekli çalışmaları yürütmek) kalıbına rastlarım; hatta belli ki ne yapılacağı konusunda kafam karışık olduğunda işin içinden çabucak sıyrılabilmek için kendim de kullanmışım. Ne zaman ki “koordinasyon” örgütleriyle ilgili düşüncelerimi yazmaya kalkmışım4, o zaman bu “gerekli çalışmalar” kalıbının -bir açıklamanın öncülü olmadan durumu idare etmek amacıyla kullanıldığındaki- anlamsızlığını farketmişim.

    Gerekli Çalışmalar, çok derin anlamları olan bir ifadedir. Öz anlamı “sizi alakadar etmez“, “aklınız ermez“, “bilmemeniz daha iyidir“, “bir de size anlatmakla mı uğraşalım” gibilerden çoklu anlama sahip milli bir deyimdir. Denilebilir ki, mevzuatımız içinden bu ifadeler bulunup ayıklansa geriye kalanlardan kimse bir şey anlamaz. Bu nedenle bir anlamda insanlarımızı, “gerekenlerin ne olduğunu bilen mutlaka birileri vardır” inancıyla dağılıp parçalamaktan koruyan bir deyimdir; millilik özelliği de zaten buradan kaynaklanmaktadır.

    Şaka bir yana, AFAD gibi en kritik bir yaşam alanı ile ilgili bir sorumluluğu üstlenmiş bir kuruluşun temel varlık nedenini (misyonu) açıklayan ifade içinde “gerekenleri yapmak” diye bir ifade olamaz; tabii ki sadece AFAD için değil, görevi eşgüdüm olan -ki eşgüdümün de nasıl yapılması gerektiği de ayrıca üzerinde durulması gereken bir konu5-tüm resmi ve sivil örgütlenmeler için de olamaz.

    Yabancı kökenli sözcüklerin “sorgulanma bağışıklığı” sağlayıcılığından yararlanılarak, kastın açıklanması savsaklanamaz. Benzer durum benzer anlamda kullanılarak hareket özgürlüğü(!) sağlayan “platform” kavramı için de geçerlidir. “Bir araya doluştuk, sorgulanamazlıkta buluştuk” gibisinden bir oluşum, anlamlı bir kasıt içermez. Tam olarak neyi-niçin-nasıl yapmak istediğini açıklayamayıp “gereken çalışmaları” yürütmek ya da “bir şeyler yapmak”6 üzere bir araya gelmek koordinasyon ya da platform değildir.

    14 Kasım 2023

    [1] Bkz. Zihinsel Virüsler, https://tinaztitiz.com/7475 ve 6ncı olarak da 4Y virüsü (https://tinaztitiz.com/15460)

    [2] Bkz. Akıl Daraltıcılar. https://www.kavrammutfagi.com/kavram/akil-daraltici—akil-genisletici

    [3] Bkz. AFAD misyon tanımı. https://www.afad.gov.tr/vizyon-ve-misyon

    [4] Bkz. Afet Örgütlenmesi bağlamında kritik konular, https://bit.ly/3tWTvWp

    [5] Bkz. Koordinasyon (eşgüdüm). https://www.kavrammutfagi.com/kavram/koordinasyon

    [6] Bkz. Bir şeyler yapmak. https://tinaztitiz.com/7136

  • Medeniyet ve anti-medeniyet belirleyicisi: 4Y

    4Y (Yıkıp Yeniden Yapma Yöntemi), yalnızca yapıların depreme daha dayanıklı hale getirilmesi bağlamında değil, birçok alanda medeni ve medeni olmayan toplumları ayırt edebilecek bir yaklaşım olarak beliriyor.

    Örneğin, belirli bölümleri yıpranan giyeceklerin atılıp yenisinin alınması, her yeni bakanın eğitim sistemini yeni baştan kurmak için eskisini yıkması, rejimin aksayan yönleri bahane edilerek yıkılıp yenisinin yapılmaya çalışılması ya da anayasaların her defasında yeniden yapılmaya çalışılması, çeşitli alan ve ölçeklerde birkaç örnekten ibarettir. Arzu edenler biraz düşünerek bunların münferit örnekler değil, toplumumuza ana medeniyet rengini veren asli bir unsurun (yani 4Y) yansımaları olduğunu bulacaklardır.

    Medeniyet, binlerce yıllık birikimlerin, aksayan yönlerinin sürekli olarak yenilenmesi, çok ender hallerde ise devrimsel değişimlerle daha temelden değiştirilmesiyle -ki o hallerde dahi temel yapı taşları korunarak- oluşmuş; bu gerçeğin farkına var(a)mayan toplumlar ise anti-medeniyet çukurundan çıkamamışlardır.

    4Y virüsü’nün -ki mevcut virüslere1 eklenen altıncısıdır- olumsuz etkisi medeniyet birikimine aksi yönde çaba harcama yoluyla medeni toplumdan dışlanmakla sınırlı değildir. Bir diğer olumsuzluk kendi toplumumuz içinde, her yıkıp yeniden yapma teşebbüsü sırasındaki kültürel ayrışmalar sırasında inşa ettiğimiz kultur-kampf’lardır2.

    4Y virüsünün toplumumuza son darbelerinden ikisi, beklenen İstanbul depremine karşı, tüm yerel yönetimleri işe katacak bir yaygın bir güçlendirme kampanyası yerine, yeni oluşturulan Kentsel Dönüşüm Başkanlığı ile belediyeleri dışlayarak toptan bir dönüşüm (yıkıp yenileme) girişimi; diğeri ise, T.C. Anayasası’nın maddeleri arasındaki bir uyumsuzluğu giderici önlem alarak anayasal birikimi zenginelştirmek yerine, eskisinin omurgasını çöpe atıp yenisini yapma hazırlığıdır.

    Bu iki girişim de 4Y’nin net birer türevidir. Bu virüsün tahripkarlığının farkına varılması bu topraklara tutunabilmenin ön koşullarından birisi olarak görünüyor. Bir diğer koşul ise, inanılmaz bir hızla değişen dünyada -4Y’ye yol acan- hiçbir düşüncenin ilelebed doğruluğunu koruyamayacağının idraki içinde akıl daraltıcılarımızı3 askıya alıp üzerlerimizdeki esneklik azaltıcı zırhların katılığından tedricen soyunmaktır.

    12 Kasım 2023

    [1] Bkz. Zihinsel Virüsler, https://tinaztitiz.com/7475

    [2] Bkz. Kultur-kampf, https://www.kavrammutfagi.com/kavram/kulturkampf

    [3] Akıl Daraltıcılar Zihin Haritası için bkz. http://bit.ly/3A4bv0C

  • Sorun stokumuz ve akıl ihtiyacımız

    “Bir toplumun gelişmesini önleyen sorunlardan, henüz tanımlanmamış ya da tanımlanıp da çözülmemiş olanlar bir stok[1] oluşturur. Bu sorun stoku, o toplumun ürettiği çeşitli değerlerden ne kadarını rekabet ettiği toplumlara kaybedeceğinin bir ölçüsüdür. Değer Transferi[2] olgusu bu sürecin adıdır.

    Söz konusu stok aynı zamanda, o toplumun harekete geçirebildiği kolektif akıl düzeyini de belirler. Eğer, sorun stokunu eritmek amacıyla bir girişimde bulunulmak istenirse, atılacak ilk adım mutlaka, harekete geçirilebilmiş kolektif aklı büyütüp bir yetkin akıl[3] haline getirmek olmalıdır. Fakat bu girişim toplumun çok küçük bir azınlığınca yapılabilir. Çünkü, geri kalan kesim, yetkin aklın ön koşulu olan akıl daraltıcılarından[4] kurtulmak istemeyecektir. Bu daraltıcılar birer gönüllü hapishaneye dönüşmüştür.

    Kolektif Zeka oluşturup bu yolla karmaşık sorunları daha iyi anlamaya, dolayısıyla da çözümler geliştirmeye yarayabilecek web siteleri aranıyor?

    Aşağıda bu konuda kimi ipuçları bulunuyor.

    ChatGPT / Used BrowserOp

    Kolektif zeka, bireylerin işbirliği, kolektif çabaları ve rekabeti sonucunda ortaya çıkan veya grup zekası olarak da adlandırılan bir zeka türüdür. Bu, sosyobiyoloji, siyaset bilimi ve kitlesel akran incelemesi ve kalabalık kaynak kullanımı bağlamında ortaya çıkar. Ayrıca bakterilere ve hayvanlara da atfedilmiştir.

    İşte kolektif zeka ile ilgili bazı web siteleri:

    1. MIT Center for Collective Intelligence: Bu merkez, biosiyanslar ve ilgili disiplinlerdeki liderleri bir araya getirerek yaşam bilimleri sektörünün önümüzdeki yıllarda karşılaşacağı anahtar zorluklara dair içgörüler kazanmayı amaçlamaktadır. Ayrıca, kolektif zeka ölçümü, Supermind Design yaklaşımı ve Covid-19 pandemisi tarafından oluşturulan sorunlara odaklanan bir metodoloji gibi konuları da ele almaktadır. Daha fazla bilgi için tıklayınız.
    2. Collective intelligence – Wikipedia: Kolektif zeka, birçok bireyin işbirliği, kolektif çabaları ve rekabeti sonucunda ortaya çıkan veya grup zekası olarak da adlandırılan bir zeka türüdür. Bu, sosyobiyoloji, siyaset bilimi ve kitlesel akran incelemesi ve kalabalık kaynak kullanımı bağlamında ortaya çıkar. Daha fazla bilgi için tıklayınız.

    Bu iki kaynak, kolektif zekanın ne olduğu ve nasıl kullanılabileceği hakkında geniş bilgiler sunmaktadır. Eğer daha fazla web sitesi veya kaynak isterseniz, size daha fazla bilgi sağlamak için ek araştırma yapabilirim.

    Ek araştırma isteniyor..

    ChatGPT / Used BrowserOp

    Elbette, kolektif zeka konusunda daha fazla web sitesi ve kaynak buldum:

    1. The Collective Intelligence of the Web | The New Yorker: Bu makale, NASA’nın 2000 yılında Mars’ın yüzeyini haritalamak için amatörlere yardım istediği bir olayı ele alıyor. NASA, Mars’taki kraterleri sınıflandırmak için kısa bir eğitim aldıktan sonra çalışmaya başlamaları için bir web sitesi kurdu. Bu çalışma, Web’in en ilginç ve potansiyel olarak en önemli özelliklerinden birinin, problemleri çözmek için büyük grupların kolektif zekasını kullanma yeteneği olduğunu gösterdi. Daha fazla bilgi için tıklayınız.
    2. About | MIT Center for Collective Intelligence: MIT’nin Kolektif Zeka Merkezi’nin (CCI) çalışmalarından bazı örnekler şunlardır: CCI’nin Kolektif Zeka Tasarım Laboratuvarı, mevcut yaklaşımlardan daha zeki çalışabilecek yaratıcı yeni insan ve bilgisayar konfigürasyonlarını hayal etmek için büyük organizasyonlarla çalışmaktadır. CCI, dünya genelinden insanların kolektif zekasını kullanarak karmaşık zorluklara cevap veren çevrimiçi problem çözme platformları olan CoLabs’ı oluşturmuştur. Daha fazla bilgi için tıklayınız.

    Bu kaynaklar, kolektif zekanın ne olduğu, nasıl çalıştığı ve nasıl kullanılabileceği hakkında daha derinlemesine bilgiler sunmaktadır. Eğer daha fazla bilgi veya başka kaynaklar isterseniz, size yardımcı olmaktan mutluluk duyarım.

    31 Ekim 2023


    [1] Bkz. https://www.kavrammutfagi.com/kavram/sorun-stoku

    [2] Bkz. https://www.kavrammutfagi.com/kavram/deger-transferi

    [3] Bkz. https://www.kavrammutfagi.com/kavram/birlesik-akil–yetkin-akil-

    [4] Bkz. https://www.kavrammutfagi.com/kavram/akil-daraltici—akil-genisletici

  • Otobiyografi kesiti-15: Ezber, öğrenmeyi nasıl önler?

    Bilgileri akılda tutmak yerine, onları türetebileceği çok az sayıda ilkeyi aklında tutma yöntemini, geometri ve aritmetiğe uygulayarak yaklaşık 70 sayfa içinde ilkokuldan liseye kadar kullanılabilir bir belge haline getirmiş bir sıradışı kişiyle tanıştım. Bir kere daha emin oldum ki bu yöntem sadece matematik için değil, tüm derslere, hatta tüm yaşama uygulanabilir ve eğitim sistemimize musallat olmuş ezber1 geleneğinin yıkıcı etkilerini tedavide kullanılabilir. Nokta!

    Şimdi bir adım daha geriye gidip, “niçin öğrenmeli?” konusunu kurcalamak istiyorum. Yaşamının odağı “oyun oynamak” olan 0-12 yaş aralığında ya da “cinselliğin keşfi” odaklı 13-18 çağlarında, matematik, tarih ya da müzik derslerinin -hele de ezberle- anlamı nedir? Çocukların her yaşta ısrarla sordukları, verilen üstünkörü (sen anlamazsın, ben de pek anlamıyorum mealindeki) cevaplara rağmen sormaktan vazgeçmedikleri bu soru, bugün Eğitim Devrimi2 olarak adlandırılan yaklaşımı üretmiştir; o da şimdilik.

    1996-98 yılları arasında bir k12 kolejinde görevim oldu. Ezbersiz Eğitim3 adlı yaklaşımı tanıtmak için bir konferans için davet edildiğim İzmir’de bir kolejde, okul sahibinin teklifi üzerine tam yetkili yönetim kurulu üyesi olarak 3 yıl aralıksız görev yaptım. Zamanın MEB müsteşarı Bener Cordan da tüm bağlayıcı kuralları esnetip; o kuralları denetlemekle görevli müfettişleri de bir anlamda sistemi diğer okullara yaymakla görevlendirmişti. Şimdilerde inanılmaz görünebilir ama aynen böyleydi.

    Bu deneyim sırasında4 şu soruyu hep sordum: Lisedeki bir genç kız/erkek için, örneğin “ikinci dereceden bir fonksiyonun köklerinin parametrik incelenmesi” kadar sinir bozucu başka ne olabilir?

    Tam bunları düşünürken bir spor kazası sonucu el bileğimi kırdım ve ameliyat sonrası okuldan 2 hafta kadar ayrı kaldım. Ayrı kaldım ama o soru yine aklımı kurcalamaya devam etti. Tedavi bitip okula döndüğümde, MEB’nın çocuk ve gençlerin ilgi alanlarına ilişkin çalışması elime geçince, “bunlar yarınlarda işinize yarayacak” kalıbı yerine, mesela gazetelerdeki Top Ten listelerindeki spor, müzik veya sinema yıldızlarının şöhret basamaklarına tırmanma ve inme eğrilerine karşı gelen fonksiyonların köklerinin, onların ne zaman şöhret zirvesine çıkıp ne zaman ineceklerinin tahmininde kullanılabileceğini fark ettik.

    Bu yaklaşım öylesine tuttu ki, öğrencilerden birisi şöyle farklı bir deney geliştirdi: Stresten uzak durması gereken kişilerin kullanımı için geliştirilmiş, stres ile deri sıcaklığı arasındaki ilişkiden yararlanan mini termal sensorları elin az kullanılan bir yerine yapıştırıyor; stres azken türkuvaz, çokken siyaha dönen sensorlardaki bu değişimi 0-1 arasında sayısala dönüştürüp bir fonksiyon olarak tanımlıyor. Fonksiyonun kökleri stresin gidişatını haber veren bir alarm cihazına dönüşüyor. Sınav veya benzeri stres kaynaklarının etkilerini yönetmek isteyenler arasında bu yöntem Top Ten’den daha da fazla taraftar buldu.

    Bütün bunlar o zaman için ezber kırıcı uygulamalardı; ama yine de kısmen. Her ne yolla olursa olsun, bir şey öğrenenin aslında öğrendiği şey, öğrenmeye konu olan alanın sonsuz sayıdaki farklı cevaplara kapalılığı (yani ezber); bu kapalılık saklı içerik5 yoluyla öğrenildiği için çok da etkili.

    Buna göre, öğrenmeyi önleyebilecek ezberlerden uzak kalmayı sağlayabilecek ve her an için ihtiyaç duyabileceğimiz bilgileri türetebilmemiz için çıpa olarak kullanabileceğimiz; aynı zamanda var oluşumuzun amacını da oluşturabilecek bilgi nedir?

    Sonsuz çeşitlilikteki canlı-cansız bütünlüğünden yalıtılmışlık yaratabilecek her tür ortam ve dogmadan uzak durmak ve o bütünlüğün hiçbir bileşenine zarar vermeden6 yaşayabilmeyi, türümüzün devamını sağlayan ardıllarımıza bizzat örnek olarak, öğretmeden öğrenmelerine aracı olmak.

    25 Ekim 2023

    [1] Ezber: Yürekten, göğüsten (Farsça), by heart (İng), par coeur (Fr): Sorgulamaya kapalılık, sorgulanamazlık.

    [2] Bkz. https://www.youtube.com/watch?v=iG9CE55wbtY, https://www.youtube.com/watch?v=kFMZrEABdw4&t=614s

    [3] Sistemin bileşenlerini açıklayan Ezbersiz Eğitim Yol Haritası (4.Basım) adlı kitap için bkz. https://tinaztitiz.com/kitaplarim/

    [4] Bir kolejde yapılan bu deneme oradan, ilkokulda çocuğu bulunduğu için ne olup bittiğini yakından izleyen Dokuz Eylül Üniv. Tıp Fak. Dekanı Prof. Dr. Emin Alıcı üzerinden üniversiteye sıçramış oldu. Bir gün okula gelip beni Tıp Fakültesinde, Ezbersiz Eğitim (EE) ilkelerini Aktif Eğitim adı altında hekim eğitiminde nasıl kullandıklarını göstermeye davet etti ve bu münasebetle tanıştık. Daha sonraları bazı üniversitelerde de uygulanan bu sistemin şimdilerdeki durumunu bilmiyorum. İzmirde bulunduğum yıllar içinde DEÜ’nde EE konusunda iki konferans yaptığımı; ikicisinin ise en çok güçlük yaratan Mühendislik Fakültesi olduğunu hatırlıyorum. Bu bana hiç sürpriz olmamıştı. Çünkü okulda da EE’e en çok direnenler matematik öğretmenleri olmuştu. Nedeni de “matematik, fizik gibi derslerde zaten ezber olmaz” inancıydı. Halbuki bu iki ders ezberin en yaygın olduğu, dahası ezberin ezber olduğunun farkında olunmadığı derslerdir. Bu nedenle mühendislik fakültesinin direnişi pek anlaşılabilir bir konuydu. Fen derslerinde kullanımı pek yaygın olan formüllerin “yoğunlaştırılmış ezber” olduğunun farkında olmayanlar, muhtemelen hala ezbere devam ediyorlardır.

    [5] Saklı içerik için bkz. https://tinaztitiz.com/sakli-icerik-2/, https://tinaztitiz.com/sakli-icerik/

    [6] Bkz. https://tinaztitiz.com/bir-ortak-ahlak-kurali-zarar-verme-onerisi-uzerine/

  • İkinci, Cumhuriyet Yüzyılı’nı Nasıl Kutlamalı?

    Refah, insanlık tarihi boyunca -farklı görüntüler altında- daima sömürü’lere dayanmıştır (bkz. https://tinaztitiz.com/6266). 

    Bu süreçte toplumların kabaca üç kümede toplandıkları görülüyor:

    Sömürü sürecini en kurnaz, acımasız ve ahlaksız biçimde yöneten liderler önderliğinde, olup bitene değil kendi refahına odaklanmış, nispeten küçük  (%20 kadar) ve zengin toplumlar. Bunları da kendi içindeki birkaç kişi sömürerek en üst düzeyde refaha erişmiştir. 

    İkinci ve dünya nüfusunun yaklaşık %70ini oluşturan grup ise, sömürülen ama bu “değer transferi süreci”nin nasıl işlediğini merak ed(e)meyen, sürekli övünen ve çevresine kabaran, fakir toplumlar (bkz. https://bit.ly/46xjD8B).  Bunları da kendi içlerindeki kişiler sömürerek kendi toplumlarını daha çaresiz kılarlar. 

    Üçüncü kesim (%5 kadar), sömürüldüklerinin farkında ama değer transferi yöntemlerine karşı önlem geliştiremeyecek olanlar. İç savaş, kargaşa ve/ya yolsuzluklarla kendilerini tüketirken, sürekli emperyalizmden yakınır ve aynı zamanda da emperyal geçmişlerine dönme hayali kurarlar. 

    Bu üç grubun en belirgin ortak özelliklerinden birisi, “kendi dışındakileri sömürme arzusu” olup, birbirlerinden farkları, yetenekli liderlere sahip olup olmadıkları ve aynı zamanda kolektif toplum (ve devlet) aklı üretip üretememedikleridir. 

    En önemlisi olmasına rağmen hiç yokmuş gibi davranılan diğer ortaklık, “bütün” (yani canlı ve cansız her şey) içindeki payının küçüklüğüne aldırmadan, kendini de yok etmek pahasına “bütün”ün kendi dışındakileri sömürmesidir. 

    Geldiğimiz noktada birincil ihtiyaç,  bu oldukça basit sömürü döngüsünün anlaşılması; sonra da daha fazla sömürülmemek için gereken uzun erimli önlemleri alabilmektir (Bkz. https://bit.ly/3tGL3KY)

    Cumhuriyetimizin ikinci yüzyılını kendi kendimize sevinerek kutlamak bir yol ise de, daha işlevsel bir yol, “a. Nasıl oldu da Cumhuriyet’in işlevsel kazanımlarının farkındalığını derinleştirip yaygınlaştıramadık?, b. Onu koruyup kollayabilecek (fikren, ilmen, bedenen, kuvvetli ve yüksek seciyeli muhafızları) hangi somut kök nedenler dolayısıyla halen dahi yetiştiremiyoruz?, c. Gücü yeten yetene ilkesinin tek reel kural olduğu günümüz dünyasında çok sınırlı bir toplam rekabet gücümüz olduğu ve o gücü yoğunlaştırıp işe yarar amaçlara kanalize etmemize engel bir “organize kötücül aptallık” baskısı gerçeği karşısında, nasıl bir stratejik tutumun, bütüncül görüntüsü altında kültürel olarak daha da ufalanıp bu topraklardan süpürülmemizi engelleyeceğini belirleyip en azından uzun vadede gerçekleştirebileceğimiz” üzerine yoğunlaşmamız olabilir.

    Peki, bunu önleyen nedir? (lütfen süssüz cevaplar)

    18 Ekim 2023