• Neler, Nasıllar ve Akıl Daraltıcılar

    Katılımlı sorun çözme çalışmaları sırasında sıklıkla rastlanan başarısızlık nedenleri içinde ikisi, diğerleri arasında açık ara önde:

    1. “Nasıl”lar “Neden”lerin önünü; o da çözümlerin önünü keser!

    Ele alınan herhangi bir sorun’un, içinde yer aldığı durumun “ne”lerden ibaret olduğu üzerinde durmanın vakit kaybı olduğu; esas yoğunlaşılması gerekenin ise, o “ne”lerin “nasıl” yapılacağı olduğu inancı.

    Bu durumu bir benzetme yoluyla netleştirmek gerekirse, “sağ bacağı diğerinden birkaç cm kısa bir kişinin her adım atışında sağa doğru yönelmesi” örneği verilebilir. Benzer biçimde çoğunlukla rastlanan, “ne” soruları yerine “nasıl”lara eğilimli kişilerin, her “ne” sorusundan sonra alt katmanlardaki “ne”ler yerine hemen “nasıl”lara atlamaya istekli oluşu, ama gerçekçi çözümlerin ancak daha ileri “ne”lerde olması; daha da kötüsü çözüm yolu başlangıcı olarak hemen benimsenen “ne”lerin yanlış soruna ait olması sebebiyle çıkmaza saplanılması riskidir.

    “Ne”lerden kaçış olarak adlandırılabilecek bu yaygın ve güçlü inanç, sorunların görünen yüzlerinin altında ve onun altında ve de ilh. under-stand’a[1] varana kadar onların da altındaki “ne”lerle uğraşmanın zaman kaybı bir yana, olası çözümlerin zamana yayılıp, şimdi ve burada görülemeyeceği yargısına yol açıyor.

    Buradan çıkarılabilecek iki net sonuç şunlar olabilir:

    • “Ne”lerin alt katmanlarına inildikçe ortaya çıkabilecek “nasıl” çözümlerinin gerçekleşmeleri zamana yayılır; biz ise şimdi -ayrıca da kesin- sonuç bekliyoruz şeklinde tam bir akıl daraltıcı olan bir sorun çözme stili.
    • “Ne” soruları tamamlanmadan her atılacak “nasıl” adımının yanlış sorunu[2] çözmeye girişme riski taşıdığı.

    Bu sonuçlar bir yandan da “neler yapmalı / yapmamalı açısından da yol gösterici olabilir.

    2. Her Akıl Daraltıcı en az bir çözümün önünü keser!

    Akıl Daraltıcı konusuna ayrı başlık altında değinilse de bir önceki başarısızlık nedeninin kök-nedeni olarak da değerlendirilebilir.

    “Ne” sorusu üzerinde yeterince durulmayışının altındaki olası bir Akıl Daraltıcı, esas üzerinde durulması gerektiğine inanılan “nasıl”a bir an önce geçilip, sonuçları tarafımızdan bizzat görülebilecek yakınlıktaki bir gelecek içinde elle tutulur sonuçlar elde etme arzusudur. Kolayca görülebileceği gibi, burada koşulsuz bir yargı vardır.

    Bu yanıltıcı yargı, zamana yayılı çözümleri ve onların ilkesel dayanağı olan Stratejik Sabır’ı bir kalemde yok saymaktadır. Halbuki içinde bulunduğumuz ve asimetrik bir güç dengesinin söz konusu olduğunda ilk düşünülmesi gereken çözüm ilkesi sabırla zamana yaymaktır.

    Bu olanağın göz ardı edilmesi ise muhtemelen görünürdeki rahatsız edicilerin[3] tüm toplumda ister istemez yarattığı öfke ve karşılık verme arzusudur. Halbuki bu duygu, -eğer bir oyun kurucu varsa- tam da onun isteği olan “sabrın unutturulup, kısa vade içinde sonuçsuz protesto eylemleriyle oyalanılması”, “oyalama eylemlerine katılmanın cesaret olarak etiketlenip, esas cesaretin gölgelenmesi[4] gibi tuzaklardır.

    Akıl Daraltıcılar yalnız algılama kapasitelerimizi sınırlamaz, aynı zamanlarda varlığımızı sürdürebilme şanslarımızı da kaybettirebilir.

    14 Temmuz 2026


    [1] Bkz. “Tümü-kavra”(Under-Stand): Çok Katmanlı Sistem Arkeolojisi ve Bütünsel Kavrayışın Ontolojisi (https://bit.ly/4eDICO7) Rev2

    [2] Nitekim, mevcut muhalefetin “önce bu idare değişsin, diğer sorunlar bir şekilde çözülür” şeklindeki hemen tüm siyasi partilerce paylaşılan yaklaşım, bu risklerin ikisini birden içeriyor.

    [3] “Kurtuluş Savaşı – Milli Mücadele”, “tarikatlar STK’dır”, “Butlan”, vd

    [4] Bkz. https://tinaztitiz.com/cesaret-deli-zamanlarda-dogruyu-secmek/

  • (…dir.)  ve (…mi?); Çatışma ve Barış’ın Anahtarları!

    (…dir.) ile -adlandırmalar hariç- yargı ifadelerini, (…mi?) ileyse soru ifadelerini kast ediyorum.

    “Suyun donma sıcaklığı 0o’dir”, “demokrasi vazgeçilemez bir rejimdir”, “hayvanların buluş yapma yetenekleri yoktur” ve benzeri ifadeler birer yargı örneğidir.

    “Adım Deniz’dir”, “Cumhuriyeti kuran Türkiye halkına Türk denir” vb ifadeler ise yine (…dir.) anlamlı eklerle sonlansa da birer adlandırmadan ibarettir.

    Bir kısa adım daha..

    Açıkça belirtilmemiş olsa da her yargı ifadesinin başında aslında (eğer … ise) şeklinde bir koşul bulunmakta; böylece, “koşulsuz yargıların doğru olmayabileceğini” ilân etmektedir.

    Örneğin, eğer basınç deniz seviyesindeki kadar ise suyun donma sıcaklığı 0o, daha düşük basınç altında (meselâ dağ tepesinde) ise bu defa az da olsa daha yüksek bir sıcaklıktadır.

    Demokrasi açısından genelde ihmal edilen koşul ise “eğer halkın eğitim düzeyi düşük ise”dir. (Düşük eğitim düzeyi demokrasiyi sorun üreten bir rejim haline dönüştürebilir.)

    Bu ve benzer örneklerin de gösterdiği gibi, başlarındaki koşul(lar)ın ihmal edilmesi halinde her (…dir.) bir çatışma nedeni’ne dönüşür. Hattâ o koşullar ihmal edilmese dahi, her yargı, üzerine oturacağı sağlam (kanıtlanabilir, yanlışlanabilir) bir başka yargıya, o da başka koşullu yargılara ihtiyaç gösterecektir.

    Böylece, herhangi bir yargı giderek  en temeldeki prima-causa’ya gelip dayanır. O ilk-neden içinse -en azından şimdilik- söylenebilecek tek şey “bilmiyorum”dan ibarettir.

    Çıkarılabilecek sonuçlar neler?

    Bu birkaç kısa akıl yürütme adımından çıkarılabilecek bir sonuç, “her yargının -ister istemez- çatışmalara yol açma potansiyeli taşıdığı”, çatışmalardan kaçınmanın sağlam bir yolunun kuşku ve sorgulamaya açıklık temelli bir düşünme stili (kısaca ezbersizlik) benimsenmesidir.

    Çıkarılabilecek ikinci sonuç ise (…dir.)’in alternatifi olan (…mi?)’nin, “yani soruların yeni sorulara yol açabileceği, onun da -yine ister istemez- barışa yol açma potansiyeli yüklü” olduğudur.

    Demem o ki!

    Her tür barış şantaj veya mugâlâta[1] ile değil, yargılarımızı askıya alıp (…mi?)leri göreve getirmekle sağlanabilir.

    12 Temmuz 2026


    [1] Mugâlâta için bkz. https://tinaztitiz.com/mugalata-altinci-nesil-bir-silah-turu/