-
May 25 2012 Perşembe, 15 Ağustos 2002
Değerli dostlarım,
Bu kişisel mektubu, aşağıda açıklayacağım konu ile Türkiye’nin sorunlar yumağının sıkı ilişkisini doğru takdir edebilecek, sonra da gereklerini yapabilecek kişilere hitaben yazıyorum.
Oldukça uzun bir süreden-1994’den- bu yana, Ezbersiz Eğitim adı altında haberdar olduğunuzu tahmin ettiğim proje üzerinde, BEYAZ NOKTA® VAKFI şapkasıyla çalışıyorum.
Ezbersiz Eğitim başlangıçta yalnızca, eğitim hayatımıza -birkaç yüzyıldan beri- musallat olmuş olan ve “büyük olarak nitelediği kişi ve kurumların öğretilerini sorgulamadan benimsemek” hastalığı ile mücadeleyi, bu hastalığın dondurduğu “merakı ve onun doğal uzantısı olan sorgulamayı” tekrar canlandırmayı amaçlamış bir proje idi.
Kısa bir süre içinde hastalığın sadece bu “aklı dışlayıp kalben benimseme1″ ile sınırlı olmadığı, eğitim sürecinin her yanını -bir tümörün metastazları gibi- sardığı ortaya çıktı.
Bu noktadan itibaren de Ezbersiz Eğitim projesi -adını yine koruyarak-, müfredat tasarımından sınav sistemine, kendi kendine öğrenmeden akreditasyon sistemine kadar öğeleri içeren bütünleşik bir hale kavuştu. Bunun, bugünkü eğitim sisteminin gerçekçi bir alternatifi olduğunu söyleyebilirim.
Muhtemelen tahmin edebileceğiniz gibi, böyle bir sistemin karşısındaki direnç sistem dışından değil, o sistemi tasarlayan, yöneten, uygulayan ve hattâ kısmen de olsa bizzat o sistemden zarar görenlerden (öğrenciler ve velileri) geliyor.
Bu gözleme dayanarak bizler de Ezbersiz Eğitim projesinin ya hep ya hiç şeklinde savunulmasını terkedip, yerine, zamanına, hedef kitlesinin durumuna göre uygun olan parçalarının2 yerleşmesi yönünde çaba harcamaya başladık.
İşte, bu mektubumda size sözünü edeceğim parça, bu modüllerden bir tanesidir ve Türkiye’mizin bugün geldiği noktada kritik bir önem taşımaktadır. Bu, öğretme yerine öğrenme ya da kamuoyuna sunulacak adı ile Kişisel Gelişim Platformumodülüdür.
Gerek okul kurumu, gerekse onun dışındaki yaşam çevreleri, çocuk ve gençlerimizin doğuştan sahip oldukları bazı yeteneklerinin donmasına sebep oluyor. Donan bu yetenekler, yaşamın güçlükleriyle bizzat mücadele etmek, kalıtsal miras olarak sahip olduğu yetenekleri bu yolda harekete geçirebilmek kabiliyetleridir.
Bu doğal yeteneklerin başında da “öğrenme” gelmektedir. Öyle bir “öğrenme” ki, yaşamının her saniyesindeki her durumdan -iyi ya da kötü- ders almak ve bu yolla ana programı olan yaşamını sürdürme (survival) programına sadık kalmak.
(1)Kalben benimseme = yürektenlik (Türkçe) = by heart (İng.) = par coeur (Fr.), ezber (Fars.)
(2)Ezbersiz Eğitim projesinin modülleri şunlardır: Ezbersizlik, öğretme yerine öğrenme, senaryo temellilik, gelişkin Türkçe, derin algılamaya dayalı yabancı dil, gözetimsiz sınav (onur sistemi), doğrulama (akriditasyon sistemi).
Bu ana program,
“ihtiyaçlarının karşılanması senin değil çevrendekilerin
sorumluluğudur; sen sadece isteyebilir ya da şikâyet edebilirsin;
zaten istesen de bir şey yapamazsın” mesajlarıyla
donmaktadır.Aslında bu donma da, onun
olağanüstü öğrenme yeteneğinin bir sonucudur. Çevresindeki, güven
duyması gerektiği öğretilen kişi ve kurumların bu örtülü
mesajlarını -ki açık mesajlar tam tersine olsa dahi- süratle
almakta ve ana programını ona göre değiştirmektedir.Bazı küçük sorumluluklar
taşıyabileceği ilk çocukluk yıllarından itibaren, ihtiyaçları
çevresindekilerce karşılanmış -ya da karşılanması gerektiği telkin
edilmiş- olan çocuk, hayata atılması gereken yıllara geldiğinde iş
bulmayı da kendi dışındakilerin bir sorumluluğu olarak
görmektedir.Çocuk ve gençlerimiz
genelde:·
çevrelerinin
hangi uzaklıklara kadar uzandığını anlamaya çalışmak,·
o çevrelerin
iş iklimlerini incelemek,·
o iklimlerin
gerektirdiği bilgi-beceri-tutum-davranışların neler olduklarını
incelemek,·
onları
kazanmaları gerektiğini idrak etmek,·
arzuları ve
gerçeklerin her zaman bağdaşmayabileceğini anlamakgibi yükümlülüklerini
üstlenmek yerine sadece istemekte ve de şikâyet etmektedirler. Buna
“öğrenilmiş çaresizlik” de denilebilir.
İşte Kişisel Gelişim
Platformu (kısaca KiGeP) olarak adlandırılan
program, gençlerin çevrelerine bir sanal duvar gibi örülmüş bulunan
bu çaresizliği yıkarak, yaradılışlarının onlara vermiş olduğu doğal
yeteneklerin harekete geçmesine imkân yaratmayı
amaçlamaktadır.Söz
konusu platform, bir dizi parçadan oluşuyor. Şöyle ki:1.
Aşağıdaki
modüllerden oluşan, 2 tam günlük bir
seminer:1.1.
Modül
1 –
Kişilerde farkındalık yaratmaya ve içlerindeki potansiyelleri
harekete geçirmeye yardımcı olabilecek 10 adet sunum ve sunumlar
üzerinde tartışmalar:1.1.1.
Sunum 1 –
KiGeP genel tanıtımı1.1.2.
Sunum 2 –
Platformun neler kazandırabileceğinin açıklaması1.1.3.
Sunum 3
– Kişinin, kontrolunu, kader rüzgârlarından kendi ellerine
alabileceği1.1.4.
Sunum 4 –
Olumluluğun başlı başına bir güç olduğu1.1.5.
Sunum 5 – Tüm
yaşamın sadece öğrenmeden ibaret olduğu1.1.6.
Sunum 6 –
Zihinsel zincirlerimizin düşünce ve eylemlerimizi nasıl
sınırladığı1.1.7.
Sunum 7 –
Doğru sorulacak soruların aslında aranılan yanıtlar
olduğu1.1.8.
Sunum 8 –
Çevremizin öğrenme imkânlarıyla dolu olduğu1.1.9.
Sunum 9 –
Aslında her sonucu bizim tercih ettiğimiz1.1.10.
Sunum 10-
Amaçlarımızı gerçekleştirmek üzere bir Bireysel Öğrenme Plânının
nasıl hazırlanabileceği1.2.
Modül
2 –
Kişilerin, çevrelerindeki duvarların sınırlarını farketmelerine
yardımcı olabilecek bazı testler:1.2.1.
Öğrenme stili
testi (görsel, işitsel, dokunsal-kinestetik stillerin
ağırlıkları)1.2.2.
Çoklu zekâ
profili (MI) (matematik-lojik, görsel, sözel, kinestetik, içe
dönük, ilişkiye dönük, müzik, doğa, felsefe zekâlarının
ağırlıkları)1.2.3.
Girişimcilik
özellikleri1.2.4.
ADD
(Attention Deficit Disorder) (Dikkat Dağınıklığı) sorununun
düzeyi1.2.5.
Zaman
kullanımı konusundaki varsayımlarının doğruluğu1.3.
Modül
3 –
Modül 1 ve 2’yi kullanarak, kişilerin kendileri için
belirleyecekleri:–
İş
bulma,–
Bir mal ve/ya
hizmet üretimi yapıp onu satmaya dayalı olarak kendi hesabına
çalışma,–
Bir ek gelir
yaratabilecek bir faaliyeti organize etmeyolunda
belirleyecekleri hedeflerini gerçekleştirmek üzere birer
Bireysel
Öğrenme Plânı hazırlamaları2.
Bilgi
kaynaklarının adreslerini, internet erişimini sağlayan
bilgisayarları, bazı referans dokümanlarını, mentor adreslerini,
daha önce KiGeP’ten yararlanmış olanlarla ilişki kurabilmek için
onların iletişim bilgilerini, görsel ve işitsel öğrenme
malzemelerini izleyebilecek donanımı ve benzer malzemeyi içeren
bir Öğrenme Kaynakları
Merkezi.3.
Benzer
öğrenme amaçları bulunan kişilerin oluşturdukları Öğrenme
Çemberleri (Learning Circles)
oluşturulması,4.
KiGeP
katılımcılarına mentorluk yapmayı kabul eden kişilerden oluşan
bir Mentor Grubu,5.
KiGeP
katılımcılarının yararlanabileceği imkânlar için yapılmış
anlaşmalar. Örneğin:5.1.
Düzenleyeceği
eğitim faaliyetlerinden KiGeP katılımcılarının belirli bir
kontenjanla yararlanmasına izin veren kurumlarla yapılan
anlaşmalar,5.2.
Bilgi
kaynaklarından (basılı, görsel, işitsel, elektronik, web)
yararlandırmayı kabul eden kurumlarla yapılan
anlaşmalar,5.3.
Mesaisinin
tamamından yararlanılmayan uzman personeli bulunan kurumlarla
yapılan “uzman personel yararlandırma” anlaşmaları,5.4.
Fiziki
imkânlarından (konferans salonu, toplantı salonu, sosyal tesisler,
kütüphane vbg) yararlandırmayı kabul eden kurumlarla yapılan
anlaşmalar,5.5.
İstihdam
ihtiyaçlarından KiGeP katılımcılarını öncelikli olarak
yararlandırmayı kabul eden kurumlarla yapılan
anlaşmalar,5.6.
Özel belge
havuzundan yararlandırmayı kabul eden kişilerle yapılan
anlaşmalar.Şu ana kadar, bu platformun
yukarıda sayılan parçaları hazırlandı ve 2 grup gençle de test
edildi. Her ikisinden de oldukça iyi sonuçlar alındı.Ayrıca, bu platformları Türkiye’nin
herhangi bir yerinde oluşturabilecek az sayıda da kolaylaştırıcı
(moderatör) yetiştirildi.Şimdi sıra, bu platformların
çoğaltılmasına geldi. Bunu 2 şekilde yapmayı
düşünüyoruz:(1)
Yetiştirdiğimiz moderatörler
aracılığıyla oluşturulacak yeni platformlar,(2)
Bu know-how’ı
kullanmak isteyen gönüllü, akademik ve/ya ticari kuruluşlar ile
birer İmtiyaz Anlaşması (franchising)
yaparak.Gördüğünüz gibi Türkiye’deki
eğitimli gençlerin işsizliği ile başa çıkabilecek bir proje sessiz
sedasız hayata geçiyor. Üstelik, her yöremizde mevcut olduğunu
bildiğimiz önder kişi veya kuruluşlara, projeyi kendi yörelerinde
-ve de kendi özgün imkân ve ihtiyaçlarına uygun olarak- tekrarlama
olanağını da sunarak..Bu projenin, yukarıdaki yolların
ikisini de kullanarak yaygınlaştırılması için maddi desteğe
ihtiyacımız var.Toplumumuz, sorunlarına çare
olabileceğine inandığı projelere dişinden tırnağından kesip destek
oluyor. Bütün mesele, bu sorunlara gerçekten çare olabilecek
projeler üretebilmekte.Bu desteğin harekete
geçirilebilmesi için reklâm kanallarını kontrol edebilecek maddi ya
da bir tür öz-güce sahip değiliz. Bunu ancak sizler aracılığıyla
yapabiliriz.Şimdi sizlerden isteğim, bu
“gerçekçi” projeyi sahiplenmenizdir. Bu deyimle, bu konuda bir yazı
yazmanın ya da programınızda bahsetmenin ötesini kastediyorum.
Çünkü gördüğünüz gibi, projeyi bir vakfın projesi olarak değil,
isteyen her kuruluşun -özüne sadık kalarak- alıp uygulayabileceği
halde sunuyoruz. Dolayısıyla, kamuoyunun harekete geçmesinin
güçlüğünü en iyi bilen kişiler olarak sizden projeyi sahiplenmenizi
bunun için istiyorum.Göstereceğinize inandığım
desteğiniz için şimdiden teşekkür ediyorum.M.Tınaz Titiz
-
May 25 2012 ORTAK AKIL GRUPLARINCA ÜRETİLEN DÜŞÜNCELERİN
“ARDIŞIK ZENGİNLEŞTİRİLMESİ-ArZe”
(v. 0.0 – 11.9.02)
Özet
Herhangi bir konuda fikir üretmek üzere bir araya gelip ortak aklı arayan çalışma gruplarında en sık rastlanan sorun, üretilen düşüncelerin değerlerinin artırılmasındadır. Gruptaki katılımcı sayısı az iken, ortaya atılan fikir sayısı ve o fikirlerin katma değerlerinin artmasına yol açabilecek önerilerin sayısı sınırlı iken, daha kalabalık gruplarda bu defa farklı bir sorun ortaya çıkmakta, katılımcıların büyük bir bölümü sessiz kalabilmektedir.
Ardışık Zenginleştirme yöntemi bu soruna bir ölçüde çözüm getirmek üzere önerilmektedir. Metodun özü, çalışma grubunda ortaya atılan bir “ilk yanıt”ın değerinin, 6 adımlı bir sürecin her bir adımında ardışık olarak artırılmasıdır. Bu sürecin kritik parçasını oluşturan “zenginleştirme” ise, bir düşünce içindeki açık ve/ya saklı yargıların kanıtlarının ortaya konulması ve bunun ardışık olarak tekrarlanarak ya “aşikâr” duruma gelinmesi ya da o yargıdan vazgeçilmesidir. Sonuçta varılmak istenen, tüm yargıların destekli (supported) hale gelmesidir.
Yöntemi oluşturan 6 adım şunlardır:
Adım 1- Soruya ortak akılla bir yanıt –ilk yanıt– bulunup bir metin halinde yazılır.
Adım 2- Yanıt içindeki her açık veya saklı yargı için kanıt sorulur (örn. “bundan nasıl emin olabiliyorsun?” veya “nereden biliyorsun?” veya “…alternatifi olmaz mı?” gibi).
Adım 3- Bu kanıt isteklerine ayrı ayrı yanıtlar verilip, bunlara göre metinde uygun yerlerde düzeltme ve/ya ekleme-çıkarmalar yapılır.
Adım 4- Verilen yanıtlar içinde, tekrar kanıt sorulmaya gerek olmayanlar ayrılır; kanıt istenenler için ise itiraz noktaları açıklanır.
Adım 5- Kanıt istenilenler için bu döngü 5 defa tekrarlanmasına rağmen halâ kanıt gerektiren yanıtlardan vazgeçilir, tekrar sayısı henüz 5’e varmayan yanıtlar için ise Adım 3’e dönülür. Tüm yanıtlara verilen kanıtlar tatminkâr görülüyorsa yanıt-kanıt süreci durdurulur. Üzerinde ekleme-çıkarma ve/ya düzeltmeler yapılan yanıt metni ilk haline göre zenginleştirilmiş olacaktır.
Adım 6- Katma değeri nisbeten düşük bilgiler, yargılar, tekrarlar vbg sözcük, cümle veya bölümler metinden çıkarılarak ve metni daha anlaşılabilir ve uygulanabilir kılabilecek eklemeler yapılarak daha da zenginleştirilir.
ArZe YÖNTEMİ İÇİN ÖRNEK UYGULAMA
Bu yöntem, rastgele ele alınan bir örnek soru ve o soruya verilen yanıt üzerinde aşağıdaki şekilde uygulanmaktadır.
Örnek soru: Gelecek bizden eğitim alanında ne bekliyor?
Adım 1- “İlk yanıt” içeren metin: Kıtlaşan kaynaklarımızı, artan nüfusumuzun gereksinimleri doğrultusunda sürdürülebilir biçimde üretime dönüştürebilecek insan kaynağı niteliklerine sahip bir eğitim sistemi kurmamızı bekliyor. Bu, herkes tarafından benimsenen bir istek olmasına karşın, sorunların doğru tanımlanamayışı, doğru tanımlananlar için ise doğru çözümler geliştirilemeyişi ve/ya uygulanamayışı nedenleriyle gereken sistem kurulup işletilememektedir.
Dolayısıyla geleceğin bizden en önemli beklentisi, sorunları doğru tanımlayamamak, doğru çözümler geliştirememek ve bunları uygulayamamanın altındaki nedenleri keşfedip bunları gidermektir.
Adım 2- İlk yanıt içindeki açık / saklı yargılar:
a. Kaynaklarımız kıtlaşmaktadır (açık yargı)
b. Nüfusumuz artmaktadır (açık yargı)
c. Nüfus artışı için üretim gerekir (saklı yargı)
d. Üretim sürdürülebilir olmalıdır (saklı yargı)
e. Üretimin temel girdisi, insan niteliğimizin düzeyidir (açık yargı)
f. Eğitim sistemimiz gereken nitelikleri kazandırabilecek düzeyde değildir (saklı yargı)
g. Eğitim sistemimizin sorunlarından birisi, sorunları doğru tanımlayamayışıdır (açık yargı).
h. Eğitim sistemimizin bir diğer sorunu ise doğru tanımlanmış sorunlara dahi doğru çözümler üretilemeyişidir (açık yargı).
i. Eğitim sistemimizin bir başka sorunu ise doğru tanımlanan sorunlar için geliştirilen doğru çözümlerin kimi nedenlerle uygulanamayışıdır (açık yargı).
j. Halen sorunları ve çözümleri bildiğimize inanıyoruz; bu inancımız ise daha derinlikli bakışları engellemektedir (saklı yargı).
Adım 3- Bu yargılar için kanıtlar:
a. Maden rezervlerimizin, bugünkü üretim trendleriyle, görünür gelecekte tükeneceği istatistiklerden görünüyor.
Doğanın kendi de bir kaynaktır ve o da giderek kirlenmektedir. Topraklar tuzlanmakta, yeraltı su kaynaklarımız kirlenmekte, denizlerimiz kirlenmekte, su ürünleri de bunlara bağlı olarak azalmaktadır.
Hava kirliliği ise önceleri sadece sanayi yörelerinde var iken, şimdilerde, artan nüfusun ısınma ihtiyaçları nedeniyle küçük yörelerde de ortaya çıkmıştır.
Buna göre, doğal kaynaklarımızın hemen hepsinin kıtlaştığı doğru bir yargıdır.
İnsangücü kaynaklarımızın niteliklerindeki iyileşme ise ihtiyacın gerisindedir.
b. Nüfus istatistiklerine göre yıllık nüfus artışı %1.6-1.8 civarındadır.
c. Artan nüfusa paralel olarak üretim artmaz ise refah düzeyi düşecektir.
d. Mal ve hizmet üretimlerinin kullandığı kaynakların kendini yenileyebilme ve/ya yerlerine alternatiflerinin konulabilme hızı üretime paralel olmazsa kaynaklar tükenecektir.
e. Üretimin girdileri içinde para, malzeme, makine, pazarlama, yönetim bulunmakla birlikte, insangücü bunlardan daha da önemlidir. İnsangücü ise nicelik ve nitelik olarak değerlendirildiğinde, niteliğin daha önemli olduğu görülecektir.
f. Uluslararası istatistikler, genç nüfusu eğitmekte başarısız olduğumuzu gösteriyor.
g. İnternette yapılan bir Delphi çalışmasında belirlenen “eğitimin sorunları”, eğitim sınıfının üzerinde durduğu sorunlarla ancak küçük bir oranda örtüşebilmektedir. Okullaşma oranı, üniversiteye yerleştirme, öğretmen ücretleri gibi birkaç sorunun dışında ciddi sorun olarak algılanan sorun pek yoktur.
h. Bir kısım sorunlar ise doğru tanımlanmıştır. Bu defa da bunlara çözüm geliştirmede sorunlar vardır. Örneğin, öğrencilerin aşırı ders yükü ile yüklenmiş olmaları eğitim sınıfınca tanımlanmış bir sorundur. Ancak buna nasıl çare bulunacağı konusunda doğru bir yaklaşım olmadığı gibi her geçen gün ek yükler gündeme gelmektedir.
i. Doğru tanımlanıp doğru çözüm geliştirilen çözümler ise bu defa da parçalanmış bürokratik yapı, sık değişen kadrolar, kamu hiyerarşisinin derinliğinde kaybolan denetim etkinliği vbg nedenlerle doğru uygulanamamaktadır.
j. Bugüne kadar eğitim sınıfının çeşitli alanlarından -bürokratik, politik, akademik- gelen mesajların çok büyük çoğunluğu, sorunları ve çözümleri bildiğini iddia etmekte, tek eksiğin yaptırım gücü olduğunu savunmaktadır. Sorunların, görünenlerden farklı olduğu kuşkusunu taşıyana rastlamak epey güçtür.
Adım 4- Tekrar kanıt sorulmaya ihtiyaç olmayacak yanıtların ayrılması, diğerleri için itirazların açıklanması:
Tekrar kanıt aranmasına gerek olmayan yanıtlar olarak b, c, d, e, g, h ve i değerlendirilmektedir. (a), (f) ve (j) için ise şu itirazlar yapılmaktadır:
(a) yanıtı açısından itiraz: Türkiye’nin iç kaynaklarının bir kısmında -özellikle yenilenemez doğal kaynaklarda- azalma olduğu doğru olmasına rağmen, teknolojideki gelişmeler nedeniyle giderek önem kazanan rüzgar ve güneş enerjisi gibi kaynaklarda ise bir azalma söz konusu değildir. Diğer yandan insangücü kaynağımızda ise niceliksel bir azalma söz konusu değildir. Bunlar için ek kanıtlar gösterilmesi veya bu açıklamaları yer verilmesi ya da bu açıklamalara katılınmıyor ise bu yanıtlardan vazgeçilmesi önerilir.
(f) yanıtı açısından itiraz: İhtiyaç olan mal ve hizmet üretimini yapabilecek nitelikte insangücüne sahip olmayışımızın başlıca nedeninin, eğitim sistemimizdeki yetersizlik olduğu yolunda ek kanıtlara ihtiyaç vardır.
(j) yanıtı açısından itiraz: Buradaki iddia desteklenmemiştir. Bazı gözlemler bu iddiayı destekliyor olabilir, ancak bu, genelleme için yeterli sayılmamalıdır. Ya yeni kanıt verilmeli ya da iddiadan vazgeçilmelidir.
Adım 5- Geri dönüş veya sonlandırma:
(a) ve (f) yanıtları için tekrar kanıtlar istendiği için Adım 3’e dönülecektir. Geri kalan yanıtlar ise tatminkâr bulunmuş olup yanıt-kanıt süreci sonlandırılacaktır.
Adım 3- (a), (f) ve (j) şıkları için tekrar yanıtlar:
a. Şimdilerde gündeme gelmekte bulunan yenilenebilir enerji kaynaklarının varlığı doğrudur ve “kaynaklarımız kıtalmaktadır” genellemesinin hemen yanında yer verilmelidir.
İnsangücü kaynaklarımızdaki niceliksel artış ise, ihtiyacın karşılanmasında ikinci derecede önem taşımaktadır. Birincil öncelik nicelikte değil niteliktedir. Dolayısıyla ilk yargı doğrudur.
f. OECD istatistiklerine göre, en yüksek eğitimi ilköğretim terk olan gençlerin sayısı açısından en yüksek ülke Türkiye’dir. (OECD Policy Analysis 1998, Education Database). Bu kanıt dahi tek başına yeterli görülmektedir.
j. Bireysel gözlemlerin dışında bu iddiayı kanıtlayabilecek bir bilgi mevcut olmadığı için bu yanıttan vazgeçilmektedir.
Adım 4- (a) ve (f) için verilen ek yanıt tatminkâr bulunmuş, (j) içinse bulunmamış ve metinden çıkarılmıştır.
Adım 5- Yanıt-kanıt süreci durdurulmaktadır. Adım 1’de ortaya konulan metnin ilk hali ve zenginleştirilmiş halleri aşağıda karşılaştırmalı olarak verilmiştir.
Adım 6- Karşılaştırmalı olarak verilen metin adım adım rafine edilerek aynı tabloda yanyana sütunlar biçiminde gösterilmiştir.
ARDIŞIK OLARAK
ZENGİNLEŞTİRİLEN METİNİlk yanıt
1inci zenginleştirme
2nci zenginleştirme
3ncü zenginleştirme
4ncü zenginleştirme
Örnek
soru: Gelecek bizden eğitim alanında ne bekliyor?“İlk
yanıt”: Kıtlaşan kaynaklarımızı, artan nüfusumuzun gereksinimleri
doğrultusunda sürdürülebilir biçimde üretime dönüştürebilecek insan
kaynağı niteliklerine sahip bir eğitim sistemi kurmamızı
bekliyor.Bu,
herkes tarafından benimsenen bir istek olmasına karşın, sorunların
doğru tanımlanamayışı, doğru tanımlananlar için ise doğru çözümler
geliştirilemeyişi ve/ya uygulanamayışı nedenleriyle gereken sistem
kurulup işletilememektedir.Dolayısıyla geleceğin bizden en önemli
beklentisi, sorunları doğru tanımlayamamak, doğru çözümler
geliştirememek ve bunları uygulayamamanın altındaki nedenleri
keşfedip bunları gidermektir.Kıtlaşan kaynaklarımızı, artan nüfusumuzun
gereksinimleri doğrultusunda sürdürülebilir biçimde üretime
dönüştürebilecek insan kaynağı niteliklerine sahip bir eğitim
sistemi kurmamızı bekliyor.Bu, herkes tarafından benimsenen bir istek
olmasına karşın, sorunların doğru tanımlanamayışı, doğru
tanımlananlar için ise doğru çözümler geliştirilemeyişi ve/ya
uygulanamayışı nedenleriyle gereken sistem kurulup
işletilememektedir.Dolayısıyla geleceğin bizden en önemli
beklentisi, sorunları doğru tanımlayamamak, doğru çözümler
geliştirememek ve bunları uygulayamamanın altındaki nedenleri
keşfedip bunları gidermektir. Çünkü:a.
Maden rezervlerimizin,
bugünkü üretim trendleriyle, görünür gelecekte tükeneceği
istatistiklerden görünüyor.Doğanın kendi de bir
kaynaktır ve o da giderek kirlenmektedir. Topraklar tuzlanmakta,
yeraltı su kaynaklarımız kirlenmekte, denizlerimiz kirlenmekte, su
ürünleri de bunlara bağlı olarak azalmaktadır.Hava kirliliği ise önceleri
sadece sanayi yörelerinde var iken, şimdilerde, artan nüfusun
ısınma ihtiyaçları nedeniyle küçük yörelerde de ortaya
çıkmıştır. Buna göre, doğal kaynaklarımızın hemen hepsinin
kıtlaştığı doğru bir yargıdır.İnsangücü kaynaklarımızın
niteliklerindeki iyileşme ise ihtiyacın gerisindedir.b.
Nüfus istatistiklerine göre
yıllık nüfus artışı %1.6-1.8 civarındadır.c.
Artan nüfusa paralel olarak
üretim artmaz ise refah düzeyi düşecektir.d.
Mal ve hizmet üretimlerinin
kullandığı kaynakların kendini yenileyebilme ve/ya yerlerine
alternatiflerinin konulabilme hızı üretime paralel olmazsa
kaynaklar tükenecektir.e.
Üretimin girdileri içinde
para, malzeme, makine, pazarlama, yönetim bulunmakla birlikte,
insangücü bunlardan daha da önemlidir. İnsangücü ise nicelik ve
nitelik olarak değerlendirildiğinde, niteliğin daha önemli olduğu
görülecektir.f.
Uluslararası istatistikler,
genç nüfusu eğitmekte başarısız olduğumuzu gösteriyor.g.
İnternette yapılan bir
Delphi çalışmasında belirlenen “eğitimin sorunları”, eğitim
sınıfının üzerinde durduğu sorunlarla ancak küçük bir oranda
örtüşebilmektedir. Okullaşma oranı, üniversiteye yerleştirme,
öğretmen ücretleri gibi birkaç sorunun dışında ciddi sorun olarak
algılanan sorun pek yoktur.h.
Bir kısım sorunlar ise
doğru tanımlanmıştır. Bu defa da bunlara çözüm geliştirmede
sorunlar vardır. Örneğin, öğrencilerin aşırı ders yükü ile
yüklenmiş olmaları eğitim sınıfınca tanımlanmış bir sorundur. Ancak
buna nasıl çare bulunacağı konusunda doğru bir yaklaşım olmadığı
gibi her geçen gün ek yükler gündeme gelmektedir.i.
Doğru tanımlanıp doğru
çözüm geliştirilen çözümler ise bu defa da parçalanmış bürokratik
yapı, sık değişen kadrolar, kamu hiyerarşisinin derinliğinde
kaybolan denetim etkinliği vbg nedenlerle doğru
uygulanamamaktadır.j.
Bugüne kadar eğitim
sınıfının çeşitli alanlarından -bürokratik, politik, akademik-
gelen mesajların çok büyük çoğunluğu, sorunları ve çözümleri
bildiğini iddia etmekte, tek eksiğin yaptırım gücü olduğunu
savunmaktadır. Sorunların, görünenlerden farklı olduğu kuşkusunu
taşıyana rastlamak epey güçtür.Kıtlaşan kaynaklarımızı, artan nüfusumuzun
gereksinimleri doğrultusunda sürdürülebilir biçimde üretime
dönüştürebilecek insan kaynağı niteliklerine sahip bir eğitim
sistemi kurmamızı bekliyor.Geleceğin bizden en önemli beklentisi, sorunları
doğru tanımlayamamak, doğru çözümler geliştirememek ve bunları
uygulayamamanın altındaki nedenleri keşfedip bunları
gidermektir.Çünkü:
a.
Maden rezervlerimizin,
bugünkü üretim trendleriyle, görünür gelecekte tükeneceği
istatistiklerden görünüyor.Doğanın kendi de bir
kaynaktır ve o da giderek kirlenmektedir. Topraklar tuzlanmakta,
yeraltı su kaynaklarımız kirlenmekte, denizlerimiz kirlenmekte, su
ürünleri de bunlara bağlı olarak azalmaktadır.Hava kirliliği ise önceleri
sadece sanayi yörelerinde var iken, şimdilerde, artan nüfusun
ısınma ihtiyaçları nedeniyle küçük yörelerde de ortaya
çıkmıştır.Buna göre, doğal
kaynaklarımızın hemen hepsinin kıtlaştığı doğru bir
yargıdır.İnsangücü kaynaklarımızın
niteliklerindeki iyileşme ise ihtiyacın gerisindedir.Diğer yandan, Türkiye’nin
iç kaynaklarının bir kısmında -özellikle yenilenemez doğal
kaynaklarda- azalma olmasına rağmen, teknolojideki gelişmeler
nedeniyle giderek önem kazanan rüzgar ve güneş enerjisi gibi
kaynaklarda ise bir azalma söz konusu değildir. Diğer yandan
insangücü kaynağımızda da niceliksel bir azalma söz konusu
değildir.b.
Nüfus istatistiklerine göre
yıllık nüfus artışı %1.6-1.8 civarındadır.c.
Artan nüfusa paralel olarak
üretim artmaz ise refah düzeyi düşecektir.d.
Mal ve hizmet üretimlerinin
kullandığı kaynakların kendini yenileyebilme ve/ya yerlerine
alternatiflerinin konulabilme hızı üretime paralel olmazsa
kaynaklar tükenecektir.e.
Üretimin girdileri içinde
para, malzeme, makine, pazarlama, yönetim bulunmakla birlikte,
insangücü bunlardan daha da önemlidir. İnsangücü ise nicelik ve
nitelik olarak değerlendirildiğinde, niteliğin daha önemli olduğu
görülecektir.f.
Uluslararası istatistikler,
genç nüfusu eğitmekte başarısız olduğumuzu gösteriyor. OECD
istatistiklerine göre, en yüksek eğitimi ilköğretim terk olan
gençlerin sayısı açısından en yüksek ülke Türkiye’dir. (OECD Policy
Analysis 1998, Education Database). Bu kanıt dahi tek başına
yeterli görülmektedir.g.
İnternette yapılan bir
Delphi çalışmasında belirlenen “eğitimin sorunları”, eğitim
sınıfının üzerinde durduğu sorunlarla ancak küçük bir oranda
örtüşebilmektedir. Okullaşma oranı, üniversiteye yerleştirme,
öğretmen ücretleri gibi birkaç sorunun dışında ciddi sorun olarak
algılanan sorun pek yoktur.h.
Bir kısım sorunlar ise
doğru tanımlanmıştır. Bu defa da bunlara çözüm geliştirmede
sorunlar vardır. Örneğin, öğrencilerin aşırı ders yükü ile
yüklenmiş olmaları eğitim sınıfınca tanımlanmış bir sorundur. Ancak
buna nasıl çare bulunacağı konusunda doğru bir yaklaşım olmadığı
gibi her geçen gün ek yükler gündeme gelmektedir.i.
Doğru tanımlanıp doğru
çözüm geliştirilen çözümler ise bu defa da parçalanmış bürokratik
yapı, sık değişen kadrolar, kamu hiyerarşisinin derinliğinde
kaybolan denetim etkinliği vbg nedenlerle doğru
uygulanamamaktadır.Gelecek, kıtlaşan kaynaklarımızı, artan
nüfusumuzun gereksinimleri doğrultusunda sürdürülebilir biçimde
üretime dönüştürebilecek insan kaynağı niteliklerine sahip bir
eğitim sistemi kurmamızı bekliyor.Çünkü:
En önemli kaynaklarımızdan sayılmak gereken
insangücü kaynaklarımızdaki niceliksel gelişmeye karşın
niteliklerdeki iyileşme ise ihtiyacın gerisindedir.Giderek kıtlaşan kaynakları daha etkili ve
verimli kullanabilmek, yeni teknolojileri iyi kullanıp geliştirerek
yenilenebilir kaynakları devreye sokabilmek için ise, gençlerimizi
gereken niteliklerle donatabilmek zorundayız.Uluslararası istatistikler, genç nüfusu eğitmekte
başarısız olduğumuzu gösteriyor. OECD istatistiklerine göre, en
yüksek eğitimi ilköğretim terk olan gençlerin sayısı açısından en
yüksek ülke Türkiye’dir. (OECD Policy Analysis 1998, Education
Database).“Eğitimin gerçek sorunları”, eğitim sınıfının
üzerinde durduğu sorunlarla ancak küçük bir oranda
örtüşebilmektedir.Doğru
tanımlanabilen sorunlara ise çözüm geliştirmede sorunlar
vardır.Doğru
tanımlanıp doğru çözüm geliştirilen çözümler ise bu defa da
parçalanmış bürokratik yapı, sık değişen kadrolar, kamu
hiyerarşisinin derinliğinde kaybolan denetim etkinliği vbg
nedenlerle uygulanamamaktadır.Bu
tablo altında, gelecek bizlerden, sorunları doğru tanımlayamamak,
doğru çözümler geliştirememek ve bunları uygulayamamanın altındaki
nedenleri keşfedip bunları gidermemizi bekliyor. Bunun için de,
konulara sistem yaklaşımı içinde bakabilmemiz ve tüm paydaşları
içine alabilen ağlar (networks) yoluyla tanım, çözüm ve eylem
üretebilmemiz gerekiyor.Gelecek, kıtlaşan kaynaklarımızı, artan
nüfusumuzun gereksinimleri doğrultusunda sürdürülebilir biçimde
üretime dönüştürebilecek insan kaynağı niteliklerine sahip bir
eğitim sistemi kurmamızı bekliyor.Çünkü:
insangücü kaynaklarımızın niteliklerindeki iyileşme ihtiyacın
gerisindedir.Kıtlaşan kaynakları etkili ve verimli
kullanabilmek, yeni teknolojileri iyi kullanıp geliştirerek
yenilenebilir kaynakları kullanabilmek için, gençlerimizi gereken
niteliklerle donatabilmeliyiz.İstatistikler, bu konudaki başarısızlığımızı
kanıtlıyor. OECD istatistiklerine göre, en yüksek eğitimi
ilköğretim terk olan gençlerin sayısı açısından en yüksek ülke
Türkiye’dir.“Eğitimin gerçek sorunları”, eğitim sınıfının
üzerinde durduğu sorunlarla ancak küçük bir oranda
örtüşebilmektedir.Sorun
tanımlamada olduğu gibi, tanımlanmış sorunlara çözüm geliştirmede
ya da o çözümleri uygulamada sorunlar vardır. Ve bunların hepsi
insan niteliklerimizle doğrudan bağlantılıdır.Bu
tablo altında, gelecek bizlerden, bu sorunların altındaki nedenleri
keşfedip bunları gidermemizi bekliyor.Bunun
için de, konulara sistem
yaklaşımı içinde
bakabilmemiz ve tüm paydaşları içine alabilen ağlar
(networks) yoluyla
tanım, çözüm ve eylem üretebilmemiz gerekiyor.Bu
yolda ilk adım, bu resmi iyi görebilmeye çalışmak
olmalıdır.ARDIŞIK OLARAK
ZENGİNLEŞTİRİLEN METİNİlk yanıt
1inci zenginleştirme
2nci zenginleştirme
3ncü zenginleştirme
4ncü zenginleştirme
Örnek
soru: Gelecek bizden eğitim alanında ne bekliyor?“İlk
yanıt”: Kıtlaşan kaynaklarımızı, artan nüfusumuzun gereksinimleri
doğrultusunda sürdürülebilir biçimde üretime dönüştürebilecek insan
kaynağı niteliklerine sahip bir eğitim sistemi kurmamızı
bekliyor.Bu,
herkes tarafından benimsenen bir istek olmasına karşın, sorunların
doğru tanımlanamayışı, doğru tanımlananlar için ise doğru çözümler
geliştirilemeyişi ve/ya uygulanamayışı nedenleriyle gereken sistem
kurulup işletilememektedir.Dolayısıyla geleceğin bizden en önemli
beklentisi, sorunları doğru tanımlayamamak, doğru çözümler
geliştirememek ve bunları uygulayamamanın altındaki nedenleri
keşfedip bunları gidermektir.Kıtlaşan kaynaklarımızı, artan nüfusumuzun
gereksinimleri doğrultusunda sürdürülebilir biçimde üretime
dönüştürebilecek insan kaynağı niteliklerine sahip bir eğitim
sistemi kurmamızı bekliyor.Bu, herkes tarafından benimsenen bir istek
olmasına karşın, sorunların doğru tanımlanamayışı, doğru
tanımlananlar için ise doğru çözümler geliştirilemeyişi ve/ya
uygulanamayışı nedenleriyle gereken sistem kurulup
işletilememektedir.Dolayısıyla geleceğin bizden en önemli
beklentisi, sorunları doğru tanımlayamamak, doğru çözümler
geliştirememek ve bunları uygulayamamanın altındaki nedenleri
keşfedip bunları gidermektir. Çünkü:a.
Maden rezervlerimizin,
bugünkü üretim trendleriyle, görünür gelecekte tükeneceği
istatistiklerden görünüyor.Doğanın kendi de bir
kaynaktır ve o da giderek kirlenmektedir. Topraklar tuzlanmakta,
yeraltı su kaynaklarımız kirlenmekte, denizlerimiz kirlenmekte, su
ürünleri de bunlara bağlı olarak azalmaktadır.Hava kirliliği ise önceleri
sadece sanayi yörelerinde var iken, şimdilerde, artan nüfusun
ısınma ihtiyaçları nedeniyle küçük yörelerde de ortaya
çıkmıştır. Buna göre, doğal kaynaklarımızın hemen hepsinin
kıtlaştığı doğru bir yargıdır.İnsangücü kaynaklarımızın
niteliklerindeki iyileşme ise ihtiyacın gerisindedir.b.
Nüfus istatistiklerine göre
yıllık nüfus artışı %1.6-1.8 civarındadır.c.
Artan nüfusa paralel olarak
üretim artmaz ise refah düzeyi düşecektir.d.
Mal ve hizmet üretimlerinin
kullandığı kaynakların kendini yenileyebilme ve/ya yerlerine
alternatiflerinin konulabilme hızı üretime paralel olmazsa
kaynaklar tükenecektir.e.
Üretimin girdileri içinde
para, malzeme, makine, pazarlama, yönetim bulunmakla birlikte,
insangücü bunlardan daha da önemlidir. İnsangücü ise nicelik ve
nitelik olarak değerlendirildiğinde, niteliğin daha önemli olduğu
görülecektir.f.
Uluslararası istatistikler,
genç nüfusu eğitmekte başarısız olduğumuzu gösteriyor.g.
İnternette yapılan bir
Delphi çalışmasında belirlenen “eğitimin sorunları”, eğitim
sınıfının üzerinde durduğu sorunlarla ancak küçük bir oranda
örtüşebilmektedir. Okullaşma oranı, üniversiteye yerleştirme,
öğretmen ücretleri gibi birkaç sorunun dışında ciddi sorun olarak
algılanan sorun pek yoktur.h.
Bir kısım sorunlar ise
doğru tanımlanmıştır. Bu defa da bunlara çözüm geliştirmede
sorunlar vardır. Örneğin, öğrencilerin aşırı ders yükü ile
yüklenmiş olmaları eğitim sınıfınca tanımlanmış bir sorundur. Ancak
buna nasıl çare bulunacağı konusunda doğru bir yaklaşım olmadığı
gibi her geçen gün ek yükler gündeme gelmektedir.i.
Doğru tanımlanıp doğru
çözüm geliştirilen çözümler ise bu defa da parçalanmış bürokratik
yapı, sık değişen kadrolar, kamu hiyerarşisinin derinliğinde
kaybolan denetim etkinliği vbg nedenlerle doğru
uygulanamamaktadır.j.
Bugüne kadar eğitim
sınıfının çeşitli alanlarından -bürokratik, politik, akademik-
gelen mesajların çok büyük çoğunluğu, sorunları ve çözümleri
bildiğini iddia etmekte, tek eksiğin yaptırım gücü olduğunu
savunmaktadır. Sorunların, görünenlerden farklı olduğu kuşkusunu
taşıyana rastlamak epey güçtür.Kıtlaşan kaynaklarımızı, artan nüfusumuzun
gereksinimleri doğrultusunda sürdürülebilir biçimde üretime
dönüştürebilecek insan kaynağı niteliklerine sahip bir eğitim
sistemi kurmamızı bekliyor.Geleceğin bizden en önemli beklentisi, sorunları
doğru tanımlayamamak, doğru çözümler geliştirememek ve bunları
uygulayamamanın altındaki nedenleri keşfedip bunları
gidermektir.Çünkü:
a.
Maden rezervlerimizin,
bugünkü üretim trendleriyle, görünür gelecekte tükeneceği
istatistiklerden görünüyor.Doğanın kendi de bir
kaynaktır ve o da giderek kirlenmektedir. Topraklar tuzlanmakta,
yeraltı su kaynaklarımız kirlenmekte, denizlerimiz kirlenmekte, su
ürünleri de bunlara bağlı olarak azalmaktadır.Hava kirliliği ise önceleri
sadece sanayi yörelerinde var iken, şimdilerde, artan nüfusun
ısınma ihtiyaçları nedeniyle küçük yörelerde de ortaya
çıkmıştır.Buna göre, doğal
kaynaklarımızın hemen hepsinin kıtlaştığı doğru bir
yargıdır.İnsangücü kaynaklarımızın
niteliklerindeki iyileşme ise ihtiyacın gerisindedir.Diğer yandan, Türkiye’nin
iç kaynaklarının bir kısmında -özellikle yenilenemez doğal
kaynaklarda- azalma olmasına rağmen, teknolojideki gelişmeler
nedeniyle giderek önem kazanan rüzgar ve güneş enerjisi gibi
kaynaklarda ise bir azalma söz konusu değildir. Diğer yandan
insangücü kaynağımızda da niceliksel bir azalma söz konusu
değildir.b.
Nüfus istatistiklerine göre
yıllık nüfus artışı %1.6-1.8 civarındadır.c.
Artan nüfusa paralel olarak
üretim artmaz ise refah düzeyi düşecektir.d.
Mal ve hizmet üretimlerinin
kullandığı kaynakların kendini yenileyebilme ve/ya yerlerine
alternatiflerinin konulabilme hızı üretime paralel olmazsa
kaynaklar tükenecektir.e.
Üretimin girdileri içinde
para, malzeme, makine, pazarlama, yönetim bulunmakla birlikte,
insangücü bunlardan daha da önemlidir. İnsangücü ise nicelik ve
nitelik olarak değerlendirildiğinde, niteliğin daha önemli olduğu
görülecektir.f.
Uluslararası istatistikler,
genç nüfusu eğitmekte başarısız olduğumuzu gösteriyor. OECD
istatistiklerine göre, en yüksek eğitimi ilköğretim terk olan
gençlerin sayısı açısından en yüksek ülke Türkiye’dir. (OECD Policy
Analysis 1998, Education Database). Bu kanıt dahi tek başına
yeterli görülmektedir.g.
İnternette yapılan bir
Delphi çalışmasında belirlenen “eğitimin sorunları”, eğitim
sınıfının üzerinde durduğu sorunlarla ancak küçük bir oranda
örtüşebilmektedir. Okullaşma oranı, üniversiteye yerleştirme,
öğretmen ücretleri gibi birkaç sorunun dışında ciddi sorun olarak
algılanan sorun pek yoktur.h.
Bir kısım sorunlar ise
doğru tanımlanmıştır. Bu defa da bunlara çözüm geliştirmede
sorunlar vardır. Örneğin, öğrencilerin aşırı ders yükü ile
yüklenmiş olmaları eğitim sınıfınca tanımlanmış bir sorundur. Ancak
buna nasıl çare bulunacağı konusunda doğru bir yaklaşım olmadığı
gibi her geçen gün ek yükler gündeme gelmektedir.i.
Doğru tanımlanıp doğru
çözüm geliştirilen çözümler ise bu defa da parçalanmış bürokratik
yapı, sık değişen kadrolar, kamu hiyerarşisinin derinliğinde
kaybolan denetim etkinliği vbg nedenlerle doğru
uygulanamamaktadır.Gelecek, kıtlaşan kaynaklarımızı, artan
nüfusumuzun gereksinimleri doğrultusunda sürdürülebilir biçimde
üretime dönüştürebilecek insan kaynağı niteliklerine sahip bir
eğitim sistemi kurmamızı bekliyor.Çünkü:
En önemli kaynaklarımızdan sayılmak gereken
insangücü kaynaklarımızdaki niceliksel gelişmeye karşın
niteliklerdeki iyileşme ise ihtiyacın gerisindedir.Giderek kıtlaşan kaynakları daha etkili ve
verimli kullanabilmek, yeni teknolojileri iyi kullanıp geliştirerek
yenilenebilir kaynakları devreye sokabilmek için ise, gençlerimizi
gereken niteliklerle donatabilmek zorundayız.Uluslararası istatistikler, genç nüfusu eğitmekte
başarısız olduğumuzu gösteriyor. OECD istatistiklerine göre, en
yüksek eğitimi ilköğretim terk olan gençlerin sayısı açısından en
yüksek ülke Türkiye’dir. (OECD Policy Analysis 1998, Education
Database).“Eğitimin gerçek sorunları”, eğitim sınıfının
üzerinde durduğu sorunlarla ancak küçük bir oranda
örtüşebilmektedir.Doğru
tanımlanabilen sorunlara ise çözüm geliştirmede sorunlar
vardır.Doğru
tanımlanıp doğru çözüm geliştirilen çözümler ise bu defa da
parçalanmış bürokratik yapı, sık değişen kadrolar, kamu
hiyerarşisinin derinliğinde kaybolan denetim etkinliği vbg
nedenlerle uygulanamamaktadır.Bu
tablo altında, gelecek bizlerden, sorunları doğru tanımlayamamak,
doğru çözümler geliştirememek ve bunları uygulayamamanın altındaki
nedenleri keşfedip bunları gidermemizi bekliyor. Bunun için de,
konulara sistem yaklaşımı içinde bakabilmemiz ve tüm paydaşları
içine alabilen ağlar (networks) yoluyla tanım, çözüm ve eylem
üretebilmemiz gerekiyor.Gelecek, kıtlaşan kaynaklarımızı, artan
nüfusumuzun gereksinimleri doğrultusunda sürdürülebilir biçimde
üretime dönüştürebilecek insan kaynağı niteliklerine sahip bir
eğitim sistemi kurmamızı bekliyor.Çünkü:
insangücü kaynaklarımızın niteliklerindeki iyileşme ihtiyacın
gerisindedir.Kıtlaşan kaynakları etkili ve verimli
kullanabilmek, yeni teknolojileri iyi kullanıp geliştirerek
yenilenebilir kaynakları kullanabilmek için, gençlerimizi gereken
niteliklerle donatabilmeliyiz.İstatistikler, bu konudaki başarısızlığımızı
kanıtlıyor. OECD istatistiklerine göre, en yüksek eğitimi
ilköğretim terk olan gençlerin sayısı açısından en yüksek ülke
Türkiye’dir.“Eğitimin gerçek sorunları”, eğitim sınıfının
üzerinde durduğu sorunlarla ancak küçük bir oranda
örtüşebilmektedir.Sorun
tanımlamada olduğu gibi, tanımlanmış sorunlara çözüm geliştirmede
ya da o çözümleri uygulamada sorunlar vardır. Ve bunların hepsi
insan niteliklerimizle doğrudan bağlantılıdır.Bu
tablo altında, gelecek bizlerden, bu sorunların altındaki nedenleri
keşfedip bunları gidermemizi bekliyor.Bunun
için de, konulara sistem
yaklaşımı içinde
bakabilmemiz ve tüm paydaşları içine alabilen ağlar
(networks) yoluyla
tanım, çözüm ve eylem üretebilmemiz gerekiyor.Bu
yolda ilk adım, bu resmi iyi görebilmeye çalışmak
olmalıdır. -
May 25 2012 GENÇLERE YENİ ROL: DURUM LİDERLİĞİ YA DA DURUM GİRİŞİMCİLİĞİ!
Toplum yaşamının çeşitli kesitlerindeki karmaşıklık düzeyi, kesitler arası etkileşimler ve bunlara bağlı sorunlar giderek artıyor. Her gün bunun bir başka örneğine daha bir diğeri kaybolmadan tanık oluyoruz. İnsanın çevresini giderek daha iyi tanıması, teknoloji kullanımının yaygınlaşması, artan nüfus, kıtalan kaynaklar karşısında bu durumu anlamak kolaydır.
Sorunlarla ilgili taraflar da bunlara karşı çözümler geliştiriyorlar. Bu süreç bütün dünyada hemen hemen böyle işliyor.
Ülkemizde ise ister devlet, ister özel sektör kuruluşları, hattâ isterse gönüllü örgütlenmelerle ilgili olsun, geliştirilen çözümlerin ortak bir yanı, “sorunla ilgili bir birim kurulması” ya da mevcut bir “örgütün büyütülmesi” biçimindedir.
Bir örgütün kurulması ya da büyütülmesi bir akıllıca bir tasarıma dayanıyorsa mesele yoktur. Ama, tasarım kavramının bilincine ne denli az varıldığı, sanayi ürünlerini ucuz yoldan allyıp pullayarak “miş gibi” yapmaya endüstri tasarımı adını vermemizden, üniversitelerde bununla ilgili “birim” kurmamızdan bellidir. Bu nedenle, bu birim kurma ve büyütme eğiliminin kaynağı, sorunu kontrol altına alabilme yolunda başkaca yapacak şeyi bulunmamak’tır.
Bilinç altına yerleşmiş az sayıda dürtünün, üst-bilinçteki birçok davranışı kontrol ettiğini biliyoruz. Emir verme-alma, kesin talimatlar, belirlilik, yön değiştirmeden dümdüz yürümek gibi eğilimlerimiz o denli güçlüdür ki, bunların alt-bilincimize yerleştiği söylenebilir.
Bu dürtüler, bir sorunla karşılaşıldığında derhal harekete geçmekte, hiyerarşik bir yapılanma kurmak ya da var olanı genişletmenin en iyi çözüm olduğuna bizi inandırmaktadır. Hiyerarşik bir yapı, bilinçaltımızdaki “hükmeden ya da hükmedilen olma” dürtümüze en iyi karşılıklardan birisidir.
Bu yargımı biraz abartılı bulanlar, rastgele on kişiyi bir araya getirip bir sorun hakkında tartışsınlar. Tartışma sonunun mutlaka bir baş seçip emir ve komutayı ona bırakmakla biteceğini şimdiden söyleyebilirim. Bunun yerine, “hangi durumda ne yapılacağı”nın tartışılması çok küçük bir olasılıktır.
Hangi ölçekte olursa olsun her sorunun ve çözümlerinin birden fazla tarafı vardır. Bu tarafları bir hiyerarşik yapı içine yerleştirmeye çalışmak, daha başlangıçta, çözümsüzlük yolunda bir adım atmak demektir. Aksine, tarafların her birini “ağın eşit üyeleri” olarak görmek -ki eşit olup olmamaları önemli değildir- çözüm için olumlu ilk adımdır.
Bireysel ve toplumsal yaşam içinde duyu organlarımız aracılığıyla her an onlarca algı topluyor, belleğimizdeki birikimlerle bunları birleştirerek ayrıca da belki yüzlerce sanal duyu oluşturuyoruz.
Böylece oluşan algıları bir hiyerarşi içine yerleştirmeye çalışmaktan vazgeçmek, “ağ tabanlı düşünme biçimi“ne doğru atılacak iyi bir adım olabilir.
Bir sorunu tartışmak için bir araya gelen taraflar, -içlerinden de olsa- birbirlerinin yetkilerini tartmaktan, kendilerini en üstlere yerleştirebilecek yaklaşımlarda bulunmaktan vazgeçerlerse iyi bir çözüm atmosferi yaratmış olurlar.
Ağ tabanlı sorun çözmede değerli bir araç, “ağ protokolu”dur. Neyin, kim tarafından yapılacağının baştan belirlenmesi demek olan ağ protokolu, tek amir yerine “duruma göre lider” belirler.
Gerçek yaşam, “duruma göre liderlik” ya da daha kısacası “durum liderliği“kavramı çevresinde yürür. Sorunların çözümünde bu doğal ilkeyi benimsemek, özellikle taraf sayısı çok olan sorunlar halinde durumu çok kolaylaştıracaktır.
Duruma göre liderlik bir girişimcilik türüdür. Bir girişimcide bulunması gereken, yaratıcılık, risk almaya yatkınlık, başarısızlıklardan öğrenme, her şeye baştan başlayabilme gibi özellikler durum liderinde de bulunmak zorundadır.
Toplumumuza yakıştırılan niteliklerden birisi de lider yetiştirememektir. Lideri, ekonomik kararlar vermekten iyi hitabete, savaşlarda inisyatif kullanmaktan geniş halk kitlelerini büyülemeye, zekâdan cinsel çekiciliğe kadar her ne varsa hepsiyle yüklü varsaymaya devam edildiği takdirde, bunların hepsini bir araya getirebilen bir kişiye rastlama olasılığı başımıza meteor düşme olasılığından daha fazla değildir.
Modern durum liderleri, çeşitli alanlardaki liderlerle ağ yapıları oluşturmaya istekli ve o ağların gerektirdiği yönetişim becerisini sergilemeye yatkın kişiler olmalıdır.
Gençlerimizin kendilerini geleceğe böyle hazırlamaları, beyaz atlı prens olmayı özlemekten vazgeçip durum liderleri ya da durum girişimcileri olma yolunda kendilerini hazırlamalarını öneririm.
27 Ekim 2002
-
May 25 2012 EĞİTİM SİSTEMİMİZ BAŞARILIDIR..
Tam bir fikir birliği
Eğitim sistemimizden memnun olan pek kimse olmadığını anlamak için, herhangi bir zamanda, herhangi bir yerde, herhangi bir kimse ile konuşmak yeterlidir.
Eğitim işiyle herhangi bir yanından -veli, öğrenci, eğitici gibi- ilgisi olanlar ya da bu kesimlerle dolaylı bir ilgisi olanlar bu yargıyı abartılı bulmayacaklardır. Özel amaçlı bir istatistik bulunmasa da, hemen her tür platformda dile getirilen çeşitli sorunların başlıca nedenlerinin başında eğitim sistemimizin yetersizliği tanısının bulunduğuna hepimiz şahidiz. Dolayısıyla bu yargı için ek kanıt aramaya ihtiyaç yoktur.
Milli Eğitim bürokrasisi de bu genelleme içine dahildir. Onlar da sistemden mutsuz, ama mevcut imkânlar içinde iyi şeyler yaptıklarından dolayı mutludurlar. Dolayısıyla “sistemden” memnuniyetsiz kesim gerçekten büyüktür.
Ama bu haksızlıktır!
Eğitim sisteminden memnun olmayanlara ilk sorulması -ve de öğretilmesi- gereken, bir sistemden memnuniyet ya da memnuniyetsizliğin öyle ceff-el-kalem (birdenbire, bir kalemde) dile getirilemeyeceği, başarım (performans) ölçüt(ler)i tanımlanmadıkça memnuniyet ya da aksinin pek bir anlam ifade etmeyeceğidir.
Peki, eğitim sistemi için hangi başarım ölçüt(ler)i, ondan mutlu olan ya da olmayanların düşüncelerini en iyi betimler? Herhalde başlıcası, “kendinden beklenenleri yerine getirmek” olmalıdır. Bunu akılda tutalım, aşağıda bu açıdan bir değerlendirme yapmaya çalışacağız.
Şimdi bir kısa -ve iddiasız- bir adım daha atarak, bu memnuniyetsizliğin nerelerden kaynaklandığına bakalım. Hangi ideolojiden, hangi sosyo-ekonomik sınıftan olursa olsun hemen herkesin yakınmalarının tek noktada birleştiğini görebilirsiniz:
Ortak tanı: Eğitim sistemi, çocuk ve gençlerimizi, gereken bilgi, beceri, tutum ve davranışlarla -ki eğitimcilerin teknik deyimi budur- donatmıyor!
Bu, sevinilecek bir yakınma ve tanı birliğidir. Bir sistemden memnun olmayanlar bu denli fikir birliği içindelerse sorunların -her neler ise- çözülmemesi imkânsızdır.
Peki ama!
Yakınma ve tanıda bu denli benzer düşüncelere sahip bir toplum, nasıl olup da yakındığı sorunların çözülmesini sağlayamıyor?
İşte bu noktada, yukarıda değinilen o büyük fikir birlikteliği dağılmaya başlıyor. Birbiri ile uzlaşamaz fikirleri bize bir uzlaşı gibi gösteren sihirli sözcük “gereken bilgi, beceri, tutum ve davranışlar” deyimi içindeki “gereken” kavramıdır.
Her kesim “gereken”i kendi değer yargıları kümesine göre tanımlamakta ve çocukluktan beri aldığı örgün ve yaygın eğitim nedeniyle de bu tanımlamanın mutlak doğru olduğuna, bunun dışında başkaca doğrular da bulunmayacağına inanmaktadır.
Bu yargıyı abartılı bulanlar, çevrelerindeki rastgele 50 kişiye “eğitim niçin yapılmalı?” şeklinde bir soru sorup, alacakları cevapların uyuşmazlığını görebilirler.
Bununla beraber, bu çeşitlilik içinde yine bir ortak nokta vardır ki işte o, daha temeldeki tanı birliklerine varmayı imkânsız kılar. O ortak nokta, “benim eğitimin amacı olarak tanımladıklarım, herkese benimsetilmelidir, hattâ gerekirse -şu ya da bu yolla- zorlayarak!”
Eğitim sistemi, bu farklı beklentileri yerine getiriyor!
Bir aşçıdan şöyle bir yemek istiyorsunuz: bana bir tatlı yap; üzerinde parça etler, kızarmış portakal ve maydanozla birlikte bulunsun. Çikolata sosu döktükten sonra dondurma koyup fırınla ve üzerine sirke-sarımsak koy. Sakın soğan koyma, çünkü tadı bozulur!
Mevcut eğitim sistemimiz açısından gelmiş geçmiş aşçılara verilen talimat yukarıdaki yemek tarifine tamı tamına benzemektedir. Toplumun her kesiminin eğitimden beklentileri uzun zaman süresi içinde çeşitli -siyasi, ticari, ideolojik, kültürel gibi- yollarla milli eğitim sisteminin içinde temsil edilir olmuştur.
O halde eğitim sistemi başarısız değildir!
Görüldüğü gibi, sistem performansını betimleyebilecek başlıca ölçüt, yani “farklı beklentileri optimize ederek karşılamak”, tam olarak yerine gelmektedir. Sistem, birbirinden farklı bu beklentileri, beklentilerin ait olduğu kesimlerin etkileme güçleri ile orantılı biçimde içermektedir. Bu bir optimizasyon başarısı sayılmalıdır.
Yemeğin tadı mı? Ha o başka konu!
Eğitim sisteminin başarılı olduğu yolundaki yukarıdaki çıkarsama bir şaka değildir. Sorunun yanlış yerde arandığını -belki biraz karikatürize ederek- göstermekten ibarettir.
Geçtiğimiz günlerde, hepsi de “çağdaş eğitim”den yana kişilerden ibaret bir grupta, eğitimin, belirli doğru-iyi-güzellerin çocuk ve gençlere benimsetilmesi olarak anlaşıldığını bir kere daha net olarak gözlemledim.
Bundan hiçbir kuşkuları olmadığını, yeter ki bu doğru-iyi-güzellerin kendilerinin doğru-iyi-güzel tanımlarıyla uyuşum içinde olması gerektiğini, zaten o doğru-iyi-güzellerin de çağdaş dünyanın benimsedikleriyle aynı olduğunu savundular. Daha doğrusu savunmadılar, savunmaya ihtiyaç duymadılar. Buna itikat düzeyinde inanmışlardı.
Ne istediğimize tekrar bakalım..
Eğitim sisteminin orasına burasına bakarak eleştirmeyi bırakıp, biz ne istediğimize bakalım. Ama öyle bakalım ki, isteklerimizin doğru olduğu varsayımını içtenlikli olarak terkedip öyle bakalım. O zaman göreceğimiz şey muhtemelen bir kafa karışıklığından ibarettir.
Evren, varlık nedenimiz, diğer varlıklar, onların rolleri gibi konularda kulaktan dolma denilebilecek güvenilirlikteki bilgi ve sezgilerimizden yola çıkıp, doğanın birer sanat eseri olarak dünyaya eksiksiz gönderilen çocuklarımıza yarım yamalak bir şeyleri büyük bir güvenle “öğretmeye” çalışıyoruz. Ayrıca da bunu, kulaktan kulağa oyununda olduğu gibi defalarca değişime uğratıp üstüne de kendi özlemlerimizi, korkularımızı, ideolojilerimizi bindiriyoruz.
İnsanın o olağanüstü öğrenme yeteneği, bu abuk sabuklukları da doğru sanıp “öğreniyor”. Ama sonunda ortaya çıkan bileşke kişiliklere bakıp korkuyoruz.
İçerik tasarımcıları, eğitim politikacıları şu noktaya dikkat etmelidirler: Çocuk ve gençlere birşeyler öğretmekten vazgeçip, onların öğrenme ihtiyaçlarını kendilerinin giderebilecekleri öğrenme ortamlarını oluştursunlar.
Birlikte yaşama pratiği açısından boyuna sınıfta kalan toplumumuzda artık ihtiyacımız olan, yeni doğru-iyi-güzeller değildir. Onlar insanların çevrelerinde ve doğasında vardır.
Yapılmak gereken, kimsenin kimseye kendi doğru-iyi-güzellerini öğretmeye ve de uygulatmaya çalışmamasıdır. Ama okulda, ama camide, ama sokakta..
7 Kasım 2002
-
May 25 2012 HAYVANLARI İNSANLARDAN KORUMANIN YOLUNU ARIYORUZ!
İnsanlar, hayvanlar ve de tüm varlıklar arasında bir “değer” farkı gözetmeyen, bunların ancak ve yalnız birlikte var olabileceğinin bilincinde olan canlı dostları,
Adana’lı ir canlı dostu, Sayın Nesrin Çıtırık’ın mektubunu aynen, üzerinde hiçbir yorum yapmadan aşağıya alıyorum. Ve şunu muhasebeyi kendi kendime yapıyorum:
Bu konudaki duyarsız kişi ve kurumlara kızmayı, onları eleştirmeyi ve onlarla didişmeyi bir kenara bırak. Onlar da doğamızın birer parçası. Tüm varlıkların bir bütün oldukları gerçeğinin farkında olanlar ve de olmayan iki ucunun arasındaki alanda, kazanılabilecek ve dayanışma sağlanabilecek çok sayıda insan var.
Hayvanlara düşman olan bu “insan” ve “kurumlar”ın, tüm yaşam alanları için birer sorun kaynağı olduğunu somut örneklerle gösterebilecek fırsatları arayıp bularak bu insanlara göstermeye çalış ve konunun salt bir “hayvan sevgisi” olmadığını göstermeye çalış.
Bunun için iki somut araç var: internet ve TV dizileri. Bunların, bu bilinci yaygınlaştırmak için kullanımının akıllıca tasarımlanması için tüm tanıdıklarını, onların tanıdıklarını ve de onların tanıdıklarını harekete geçirmeye çalış. Şimdi yapılmak gereken budur. 17 Kasım 2002
Sayın Tınaz Titiz,
Bir süre önce damda ölüme terkedilen köpekle ilgili beni aradığınızda web sayfanızın adresini bana vermiştiniz. Beynimin özellikle teknolojik alanda yeni şeyler öğrenmeye ilişkin bölümünün tamamen kapalı olması nedeniyle, çok mecbur kaldığım için ancak internete girmeyi öğrendim ve sitenizi ziyaret ettim.
Hayvanları korumaya yönelik çalışmalarımız umutsuzca çırpınışlar halinde fakat yılmadan, yıkılmadan devam etmekte. Bir avuç insan pek çok cephede savaş vermekteyiz.
Bizim Adana’da belediye ile birlikte yönettiğimiz bir barınağımız var. Bir ölçüde kişisel ve sosyal konumlarımız nedeniyle, büyük ölçüde ise basının büyük desteği arkamızda olduğu için belediyeler istemeden bin dereden su getirerek barınağa hizmet veriyorlar.
Ama inanıyorum ki biz biz olmasaydık, basın arkamızda olmasaydı, barınak yerine bu çaresiz hayvancıklarımızı takır takır vurmayı yüzlerce defa tercih ederlerdi.
Tamamen bizim çabalarımızla Adana’da durum çok vahim değil. Barınak oldukça iyi durumda, kışın soğuktan, yazın güneşten korunabiliyorlar. Beton bloklar içinde değiller. Geniş gezinti alanları var ve karınları çok iyi biçimde doyuyor. Yaklaşık aktif olarak çalışan 10 kişiyiz fakat l000 kişiye bedeliz.
Adana daki sorunun çözülmesiyle iş bitmiyor tabii. Tarsus belediyesi bir barınak yapmış. Yüzlerce, birkaç metrekarelik beton hücreler, hiç gezinti alanı yok. Hayvan bu birkaç metrekare içinde yiyecek, içecek, çişini kakasını yapacak ve orada yaşayacak. Bir çeşit yavaş ölüm hücresi. Barınak yapılıp bittikten ve belediye sıkıntı yaşamaya başladıktan sonra bizi aradılar. Başkan iyi niyetli. Fakat alt birimler ahmak ya da kötü niyetli. Muhtemelen müteahhite para kazandırmak ve paylaşmak için inanılmaz bir çimento yığını haline getirmişler burayı. Islahı için bazı öneriler götürdük. Bir ölçüde yaptılar. Sonra da bir dönem buraya uğrayamadık. Belki de uğrayınca göreceklerimiz bizi korkuttuğu için uğramak istemedik.
l5 gün önce Mersin den bir hanım bu barınakta açlıktan köpeklerin birbirlerini parçalıdıklarını, pislik idrar ve su içinde perişan durumda olduklarını feryat figan bize bildirdi. Gittiğimizde gördüğümüz manzara feciydi. Sil baştan belediye ile görüşmelere başladık. Kelimelerle ifade edilemeyecek kadar sıkıntılarla sorunu çözmeye başladık. Yani savaş vererek.
Yine daha önce çok kötü koşullarda olduğunu duydugumuz HAYVANAT BAHÇESİNİ de ziyaret ettik. Oraya da, göreceklerimizin korkusuyla gitmemiştik. Aman tanrım, kaplanlar, ayılar, aslanlar, maymunlar hepsi birkaç metrekare beton hücreler içinde. Ne güneş, ne toprak, ne de bitki var. O gururlu, o dağı taşı titreten hayvanlar, suçları olmadan hücre cezasına çarptırılmış, şaşkın ve ürkek bakıyorlar. Binlerce insan da onlara bakıyor. Ben Elazığlıyım. Bizim oralarda bir laf vardır. Ayranı yok içmeye, atla gider ………………şeklinde bir sözdür bu. Sokağındaki lağıma çare bulamayan bu belediye kalkmış hayvanat bahçesi yapmış.
Birde Mersin belediyesinin yaptığı bir barınak sorunu var. Sokağa atılan hayvanlara bakan bir kaç hayvanseverin oluşturduğu barınak zamanla yüzlerce köpekle dolup artık ihtiyaca cevap veremez olunca, MERSİN HAYVAN DOSTLARI adıyla dernekleşen bu iyi yürekli ve kahraman bir grup insan, bizim de (biz DOHAYKO yuz. Yani Doğayı Hayvanları Koruma ve Yaşatma Derneği) desteğimizle uzun savaşlardan sonra belediyeye bir barınak yaptırabildi. Fakat barınaktan sorumlu olan belediye başkan danışmanına muhalif olan belediye genel sekreteri ve onun avanesi, ellerinden gelen her türlü engellemeyi yaparak orada bulunan yüzlerce hayvancığa büyük sıkıntılar çektirmekteler. Dernek üyeleri ise inanılmız özveri ile canını dişine takmış mücadele etmekteler. Muhaliflerin niyeti barınakta çok ciddi sorunlar yaşanmasını sağlayarak, oradan sorumlu olan danışmanı başkanın gözünden düşürmek. Bu şark kurnazı küçük ve ahmak ve de gözünü dünya hırsları bürümüş adamlara karşı da bir başka cephede savaşıyoruz.
Daha önceleri belediyeler köpekleri vurup zehirlemesin, barınaklarda barındırsın düşüncesindeydim. Son deneyimlerimden sonra, HAYIR, BELEDİYELER KÖPEKLERİ VURARAK FAZLA IZDIRAP ÇEKTİRMEDEN ÖLDÜRSÜNLER, ÇÜNKÜ BU HAYVANCIKLARA BARINAKLARDA YAVAŞ YAVAŞ VE DAHA IZDIRAPLİ BİR ÖLÜM ŞEKLİ REVA GÖRÜYORLAR noktasına geldim.
Sokaklarda dayak, taşlanma, tecavüz, açlık, hastalık ve kurşunla mücadele eden bu gariban yaratıklar, barınaklarda ise beton hücreler içinde sebebini kendileninin de bizim de bilmediğimiz bir suçtan dolayı ölüm hapsine layık görülmektedirler.
Geçen hafta Mersin ve Tarsus barınaklarından Adana ya dönerken, yol boyunca hem araba kullandım, hem de ağlayarak TÜM KEDİ VE KÖPEKLERİN bir gecede acı çekmeden ölerek İNSANLARIN ELİNDEN kurtulmaları için dua ettim.
Milyonlarca metrekarelik uçsuz bucaksız bu dünyada kendilerine yer bulamayan, yaşamalarına izin verilmeyen, tek suçlari insanı dost bilmek olan bu hayvanlar, maalesef hiç bir yere sığamadılar. Bu nasıl dünya, bu nasıl adalet, bu nasıl insanlık!
Seçim öncesi, barınaktaki işkence görmüş olan kedi köpek ve leyleliğimizi de alarak parti merkezlerini ziyaret ederek, basın önünde HAYVAN HAKLARI KANUNU çıkartacaklarına dair söz aldık. AK PARTİ ziyaretinde aynı zamanda genel başkanın siyasi danışmanı da olan milletvekili adayı ( şimdi milletvekili oldu) ÖMER ÇELİK bu kanunu çıkartacaklarına dair çok kesin söz verdi. Hatta “hiç diğer partileri dolaşmayın, bu kanunu biz mutlaka çıkaracağız, aksi takdirde gelin bizim yakamıza yapışın, hesap sorun” dedi.
Umutlandık ve inandık. Bekliyoruz.
Çevre bakanlığı nın organizasyonuyla 4 ekimde Ankara da ERTUĞRUL ÖZKÖK ve sevgili BEKİR COŞKUN’a törenle plaket verildi. Türkiye den pek çok hayvan hakları dernekleri temsilcileri de katıldı. Bizler de hepimiz iş güç sahibi insanlar olmamıza rağmen, çevre bakanlığının böyle geniş bir organizasyonu yapmasının ana amacının bizim gibi dernekleri bir araya getirerek bir güç platformu oluşturma çalışması gibi düşünerek, işimizi bıraktık gittik.
Orada, yurdun dört bir yanından gelmiş pek çok dernek temsilcisinin bulunduğunu gördük. Fakat sonra anladık ki, çevre bakanı muhtemelen Hürriyet gazetesi ile ilişkisini düzeltmek için bir tören düzenlemiş ve bizleri de figüran olarak çalıştırmış. Tören sonunda bir panel yaptılar, katılan 5 konuşmacıya 3’er dakika verdiler. Zamanımız doldu, çabuk bitirmek zorundayız dediler. Kalkıp itiraz ettim, “bizler işkadınıyız ve işyerlerimizi bırakıp ciddi bir çalışma olacak diye geldik. bir törene figüran olamayacak kadar zamanı kıymetli insanlarız. Lütfen bu kadar insan burada toplanmışken ulusal bazda bir işbirliğinin ön çalışmasını yapalım” diyerek itiraz ettim.
Enteresandır, orada bulunan çevre bakanı da “evet, hanımefendi çok haklıdır, bu toplantı bir vesile olsun, mutlaka örgütlenmenin kararını alın ve ilk adımı burada atın” diye beni destekledi. Sanki toplantıyı bu biçimde kendi bakanlığı değil de başkaları düzenlemişti. Tabii ki soramadık, madem doğru bu idi, neden baştan planlamadınız diye….
Biz orada ankara da bulunan dernek ve vakıf yöneticilerinden rica ettik, bu birliğin ilk çalışmalarını siz başlatın, biz maddi manevi yanınızdayız dedik. Onlar da bir çalışma sanıyorum başlattılar. Fakat aralarında sürtüşmeler olduğu için nasıl olacak bilemiyorum.
Sayın Tınaz Bey, affınıza ve hoşgörünüze sığınarak durumu uzunca anlattım. Vaziyet bu. Bir tarafta çaresiz ve muhtaç hayvanlar; bir tarafta bu hayvanlar için cansiperane çırpınıp belediyelere karşı amansız mücadele veren, ama bu mücadeleyi verirken de birbirleri ile de kıyasıya didişen geçimsiz fakat iyi yürekli insanlar; bir diğer tarafta ise gözünü kişisel hırs ve çıkarları bürümüş yüreğinde allah korkusu taşımayan gözü ve gönlü kör kurumlar…
Hırsızları, canileri affederken, bu gariban hayvanları kurtaracak kanunu çıkarmayan adamlar……..
Günlerdir düşünüyorum NE YAPMALI, NASIL YAPMALI diye…..Bu savaş nasıl kazanılır diye…… Bu zavallı hayvanları bu belediyelerin elinden nasıl kurtarırız diye………..
Ankarada başlatılan güçbirliği çalışmasının başarıya ulaşmasını pek beklemiyorum. Ama güçbirliği yapmadan da netice alamıyacağımızı biliyorum.
Aklıma şu geldi. Tamamen telefon, faks ve internetle haberleşen ve kararlar alan, her konuda toplu olarak tepki veren birlikte hareket eden bir HAYVAN HAKLARI EYLEM PLATFORMU oluşturmak için bir çalışma yapsak…… Türkiyenin bir yerinden kalkıp bir yerine gitmek, orada toplantı yapmak bir olur, iki olur, bu çok kolay değil. Ama iletişimin bu kadar gelişmiş olduğu günümüzde, yüzyüze gelme gereği olmadan iletişim araçlarını kullanarak bir fikir ve eylem birliği oluşturulabilir mi?
Mesela Tarsustaki hayvanat bahçesine veya barınağa, böyle bir platformun üyelerinden dört bir yandan protesto yağsa…….. Meclise sistemli bir şekilde kanunun çıkması için talep yağsa………Yine planlı bir şekilde tüm köşe yazarlarına konuyu gündeme getirmeleri için sürekli talepte bulunulsa……… Ama bunlar spontane değil, sistemli ve planlı bir güçbirliği ve çalışmanın ürünü olarak yapılsa…….Bir sorunla ilgili aynı anda pek çok platform üyesi savcılıklara, valiliklere ve diğer ilgili kuruluşlara başvursa……..
Günlerdir arkadaşlarımla bunu konuşuyoruz. Bu gün vaktiyle sizin notunuzu yazmış olduğum bir kağıdı tesadüfen bulup, interneti de yeni öğrenmenin verdiği hevesle sitenize girince, acaba bu konuda sizinle tartışıp fikirlerinizden yararlanabilirmiyiz diye düşündüm…..
Eğer yazdıklarım ve tasarladıklarım size saçma gelir ve zaman vermeye değer bulmazsanız, kırılmam. Çünkü ben de bizlerin pek de normal insanlar olmadığımızı düşünüyorum. Bizler hastayız, gerçekten hastayız. İmkanlarımızı kullanıp hayatın keyfini çıkarmak varken, kedi köpek peşinde olmak pek de sağlık belirtisi değil ama, nasıl unutabiliriz tel kafeslerin arkasından bize yalvararak bakan terierleri, diğer minik köpekleri, kocaman sokak köpeklerini, heybetli ayıları, ormanların hakimi aslanları, kaplanları, kurtları ve diğerlerini…………Biz bu hastalıktan iyileşemeyiz….. Bu çaresiz bir hastalık çünkü…….. Onlar oradalar, mahsun, mazlum ve çaresiz…..Hayır, hayır biz iyileşemeyiz, ve de iyileşmemeliyiz. Biz iyileşirsek onlar ölürler….
Zamanınızı aldığım için özür dilerim.
Nesrin ÇITIRIK
DOHAYKO Genel Sekreteri
Adres. NESRİN MAĞAZASI
M.Saracoğlu caddesi, Gökkuşağı apt 6/H ADANA
Tel. (322)457-5422 veya (532)223-3683
-
May 25 2012 Önerimiz
Sokak Köpeklerini Barındırma ve Rehabilitasyon Merkezi
Fatih Belediyesine ait olan bu merkezde şu anda 900 civarında köpek bulunmaktadır. Belediye görevlisi kendi işine ilave olarak bu sığınağın da yönetimini gönüllülerin desteği ile birlikte yürütmektedir.
- Köpek sahibi olmak isteyip de
- evinde bakabilecek fiziki imkanları bulunmayan
- ya da alerji vbg. gibi nedenlerle
- evde bakmak istemeyenlerin
- bir köpeği sahiplenmesi – evlat edinme gibi, adoption-
- ve bakımı karşılığında KÜÇÜK BİR AYLIK ÜCRET vermesidir.
Amacımız belli bir süre sonunda kendi ayakları üzerinde durabilir ve daha çok sayıda köpeğe bakılabilir bir duruma gelmesidir. Bu nedenle bu oluşturulmuş, resimde gördüğünüz barınakta hizmetlerin sürdürülmesi için desteklerinize ihtiyaç duymaktayız.
Bunun için bize iki türlü yardım edebilirsiniz :
- bizzat köpek sahiplenebilirsiniz,
- dostlarınıza durumu duyurarak sahiplenecek insanlar bulunmasına yardımcı olabilirsiniz.
Adres : Yedikule sahil yolu, Surdibi, Eski Havagazı Deposu
Tel : 0212 633 58 57
-
May 25 2012 “BİR DİRHEM ETİK BİN AYIP ÖRTER!”
Etik kural Kuralın kötüye kullanımı örnekleri
Kötüye kullanımı önlemek için
Mevzuat yoluyla yapılabilecekler
Mevzuat hükümlerinin uygulamasının olası sonuçları
Zamanındalık
Randevulara gecikmeyi adet haline getirmek. Bu bağlamda örneğin:
-
Toplantılara geç kalmayı adet edinmek:
-
Kamu kesiminde
Devlet Personel Yasasının ilgili yönetmeliklerinde, bu ve benzer gecikmeleri tanımlayan ve her birini önleyici hükümler konulabilir. Örneğin, gecikenlere ceza verilmesi vb..
-
Kural kirlenmesi (regulation pollution) artar,
-
Gecikmenin “adet edinilmesi” ile “zorunlu gecikme” ayrımı üzerinde tartışmalar doğar,
-
Uygulamalardan doğan haksızlıklar için idari mahkemelere başvurulur,
-
Çalışan-çalıştıran ilişkileri gerginleşir,
-
Yalan söyleme yaygınlaşır,
-
Gecikmelerin daha objektif yollarla saptanması için elektronik vd çareler uygulanır ve bunlar:
-
gereksiz masrafa yol açar,
-
yeni haksızlıklara neden olur ve bunların giderilmesi için ek mevzuat düzenlemeleri gerekir ve bu süreç bitmez.
-
Böylece oluşan labirentler içinden yol bulmayı kendine iş edinmiş tipler doğar,
-
Yöneticiler, zamanlarının önemli bir bölümünü bu konulardaki çatışmaları çözmeye harcarlar.
SONUÇ
-
Kişilerin değer sistemleri içine yerleşmiş bir etik norm yerine, beklenen souçların mevzuat yoluyla elde edilebilmesi güç, çoğu zaman da imkânsızdır. Üstüne üstlük, bu yararsız mevzuatın yarattığı sorunlar da ek mevzuat ihtiyaçları yaratacaktır.
-
Türkiye, ülke ve çeşitli kurumları olarak sorunlarını sürekli olarak mevzuat -anayasa, yasalar, tüzükler vbg- yoluyla çözmeye çalışmaktadır. Bu ise zaman içinde bir kural kirliliği ortamı yaratmıştır. Bu kirlilik ortamının kendisi -bir başka neden olmasa dahi- durduk yerde sorunlar üretmektedir.
Tınaz Titiz, Etik Güvence (EG) sözleşmesini (https://www.tinaztitiz.com/hizmet.php?i=1) imzalamış bir yönetim danışmanıdır.
-
-
May 25 2012 ENFLASYON KRONİK ENFLASYON VE ÇIĞ ETKİSİ!
“Hayat pahalılığı” ve “enflasyon” deyimlerinin birbiri yerine kullanılması, yaklaşık 15 yıldır beraber yaşadığımız enflasyonun neden olduğu birçok olumsuzluktan yalnızca birisi olan kavram kargaşasının bir ürünüdür. Sıfır enflasyon oranında dahi hayat pahalılığı olabilir. Toplumun üretkenliği düşükse geliri de ona paralel olarak düşük olacak ve bu, kişilerin satınalma gücünün düşüklüğüne yol açacaktır. Bu hayat pahalılığı olup tamamen göreli bir olgudur. Bir kişi ya da bir kesime göre “pahalı” olan hayat, yüksek gelirli kişi ya da kesimlere göre öyle olmayabilir.
“Geçim sıkıntısı” – “enflasyon” ile “geçim sıkıntısı” – “hayat pahalılığı” arasındaki karıştırmalar da kavram kargaşasının birer göstergesidir.
Üretkenliği ve dolayısıyla da geliri yüksek bir kişinin yaşam biçimi ve/ya beklentileri, onun pekala geçim sıkıntısı çekmesine neden olabilir. Diğer yandan tüketim ahlakında sorunları bulunan bir kişinin, yüksek gelirine rağmen “sıkıntı” çekmesi de gayet sık rastlanan bir olgudur.
Ancak kaynağı ne olursa olsun, enflasyonun, tüm kesimlerin (yüksek veya düşük gelirli, tasarruflu yaşayan ya da savurgan, kanaatkar ya da yüksek beklentili) satın alma güçlerini düşürdüğü bir gerçektir.
Konjonktürel nedenlerle doğan yüksek enflasyon halinde kesimler ya lükslerinden biraz keserek ya biraz daha çok çalışarak ya da (ve genellikle birlikte) tasarruflu yaşamaya çalışarak bu geçiçi durumu atlatabilirler. Ayrıca da, konjonktürün değişmesi halinde insanların, düzelen durumları nedeniyle bir miktar tasarrufunu kenara koyacaklarını ve “zor günler” için hazırlıklı olacaklarını tahmin etmek güç değildir.
Çünkü tanım olarak bu tür yüksek enflasyonlar, “iş çevrimi” (business cycle) nin dalgalanmalarını izlediği için, her “çukur”u mutlaka bir “tepe” izleyecektir.
Uzun süreli yüksek enflasyon ise -ki buna kronik enflasyon diyebiliriz-, bu birinciden – ki ona çevrimsel (cyclic) enflasyon denebilir- tamamen farklıdır.
Türkiye’de 15 yıldır her iki enflasyon türü birlikte vardır. Çevrimsel enflasyon kendi parametrelerine göre dalgalanmakta, kronik enflasyon ise sabit sayılabilecek bir düzeyde devam etmektedir. Bileşke enflasyon ise bu ikisinin heran ki toplamından oluşmaktadır.
Çevrimsel enflasyonun başlıca nedeni, iş çevrimi kavramıyla kolayca açıklanabilir.
Arz, talep, ücretler ve fiyatlar arasında belirli bir denge varken yeni yatırımlar yapıldıkça bu, satın alma gücünün artmasına neden olmakta, artan satın alma gücü mal ve hizmetlere talebi artırmakta, arz sabit olduğu için fiyatlar yükselmekte, bu ise talebin düşüp durgunluk doğmasına neden olmaktadır. Fiyatların yükseldiği dönemlerdeki enflasyon işte, yukarıda çevrimsel enflasyon denilen enflasyondur.
Kronik enfasyon ise bunun dışındaki bir dizi nedenden doğmakta, doğan bu enflasyon, onu yaratan nedenleri etkileyerek enflasyonun daha da artmasına neden olmaktadır.Yani bir sarmal olgu doğmaktadır. Bu spiralin sonsuza uzamasını engelleyen bazı frenleyici etkenler mevcut olup, bu etkenlerin zayıflaması ve/ya enflasyonu yaratan etkilerin güçlenmesi halinde “hiper enflasyon” denilen olgu doğmaktadır.
Kronik enflasyonu yaratan sebepleri gruplamak gerekirse bunlar;
-
Toplumun ürettiğinden fazla tüketmesi
-
Fiyat artışlarının, dönerek takrar yeni fiyat artışlarına neden olmasıdır.
Bunlardan birinci “grup” altında çeşitli nedenler yer alır. Başlıcaları, hızlı nüfus artışı, teknolojik gelişmeyi izleyememek, tüketim ahlakı yetersizliği, yaşam standardını yükseltme arzusunu izleyemeyen üretkenlik, enflasyon ithalatı (petrol vb ürünler yoluyla), işsizliğe karşı kamu kadrolarının kullanımı, KİT’lerin açıkları, alt yapı yatırımları gibi kalemlerden oluşan kamu harcamaları ve benzer nedenlerdir.
Her bir neden daha alt-nedenlere ayrılırsa sonuçta “Kaynak Sorunlar” denebilecek, diğer nedenlere “kök” görevi gören nedenlere varılacaktır. Bu birinci grup nedenler kamuoyunda teker teker de olsa dile getirilen nedenlerdir. Burada eleştirilecek konu, bu nedenlere karşı toplu olarak üretilmiş çözümlerden oluşan bir “paket program” ın tanımlanmayışı ve de kararlı biçimde uygulanamayışıdır.
İkinci grup neden ise bugüne kadar üzerinde hemen hiç durulmamış, durulmak bir yana varlığı inkar edilmiş olan “çığ etkisi” dir. Yani bir fiyat artışının, bizzat kendini tekrar tekrar artırması etkisi !.. Bu etkinin yok sayılmasının nedeni, boyutları hakkında bir fikir verebilecek bir etüdün ülkemizde yapılmamış oluşudur.
Bu etkinin olası boyutları hakkında fikir edinmek üzere bir etüd 1990 yılında yapılmış ve “SORUN NASIL ÇÖZÜLMEZ” adlı kitap içinde bir makale olarak yayınlanmıştır.
Hipotetik bir girdi/çıktı (I/0) tablosu üzerinde yapılan çözümlemeler, bugüne kadar “ihmal edilebilir” sayılan bu etkinin, çevrimsel enflasyonu kronik enflasyona dönüştüren en önemli etken olduğunu göstermiştir.
Piyasadaki temel mal ve hizmetleri temsil ettiği düşünülen 10 üründen bir ‘sepet’ tanımlanmış ve ortalama bir ailenin yaşam paternini temsil edebilecek bir biçimde bu sepet içindeki ürünlere bazı ağırlıklar atanmıştır.
Çığ etkisi dikkate alınmadan yapılan ilk deneyde, petrole %10 zam yapılmış ve anılan sepet kullanılarak bir fiyat artış oranı (enflasyon ) hesaplanmıştır. Bu %5 olmuştur.
Yani petrole yapılan %10 zam, fiyatlar genel düzeyini % 5 artırmıştır. Tabii ki bu oranın, sepetteki ürünlerin karşılıklı bağımlılıklarına bağlı olduğu ve onun da varsayımsal olduğu unutulmamalıdır.
İkinci deneyde çığ etkisi dikkate alınmış -ki gerçek durum böyledir – ve petrole yapılan %10 zammın, fiyatlar genel düzeyini % 15 artırdığı görülmüştür. Böylece çığ etkisi, fiyat artışlarını yaklaşık 3 kat artırmış olmaktadır.* İşte, ihmal edilebilir sanılmış olan Çığ Etkisinin yol açtığı gerçek budur.
Modelden nasıl yararlanılabilir?
Ekonomik hayatın yönetimine ilişkin kararları verenlerin, bu hayatın ana objesi durumunda olan I/O tablosunun çeşitli değişimlere duyarlığı konusunda bilgi verebilecek bir “simülatör”e ihtiyaçları vardır.
“Hangi mal ve hizmet ürünü, fiyat artışlarına karşı ne kadar duyarlıdır?” sorusunun doğru cevapları bilinemediği sürece, hiç umulmayan nedenlerden dolayı bir “çığ” olgusu harekete geçebilir. Bu nedenle model, böyle bir genel işlev için kullanılabilir.
Diğer yandan, ekonomik sistemi oluşturan gerçek I/O sisteminde bazı ürünlerin diğerlerinden “daha etkileyici” ve/ya “daha duyarlı” olmaları doğaldır. Çok sayıda ürüne girdi olan bir ürün “daha etkileyici” iken; çok sayıda ürünü girdi olarak kullanan bir ürün de “daha duyarlı” olacaktır. Bu iki gruba birlikte “Kritik Ürünler” denilebilir.
“Kritik Ürünler”in bir bölümü bilinmektedir. Örneğin petrol, elektrik, işçi ücretleri gibi ürünler böyledir. Ancak, I/O tablosu üzerinde ayrıntılı analizler yapılmadan bütün kritik ürünleri tam olarak bilmek mümkün değildir.
Kritik Ürünlerin maliyetine giren ve dikkat çekmeyen bazı girdilerin (vergi, resim, harç gibi) küçük miktarlarda dahi artırılmasının olası sonuçlarını, I/O tablosu üzerinde gerekli deneyleri yapmadan bilmek mümkün değildir.
Modelin verdiği sonuçlardan en ilginci ise negatif zam (fiyat indirimi) olgusudur. Zamların yol açtığı “Çığ Etkisi”, benzer biçimde fiyat indirimi halinde de doğmaktadır.
Aşağıda, varsayımsal (ancak oldukça gerçekçi) bir
Girdi/Çıktı tablosuna dayalı olarak, çeşitli ürünlere yapılan +%10 ve -%10 zamların yol açtığı Çığ Etkisi Çarpanları verilmiştir:
HER ÜRÜNE AYRI AYRI ±%10 ZAM YAPILMASI HALİNDE FİYATLAR GENEL DÜZEYİNDEKİ % DEĞİŞMELER
ürün # ürün adı +%10 zam -%10 zam
-
petrol 15. 0 – 18. 0
-
elektrik 9. 7 – 11. 0
-
işçi ücreti 16. 5 – 21. 8
-
taşıma 8. 1 – 9. 3
-
dem.-çelik 1. 1 – 1. 15
-
kira 13. 3 – 17.1
-
gazete 1. 2 – 1. 25
-
su 6. 1 – 6. 3
-
arazi 0 0
-
ekmek 6. 8 – 7. 5
Bazı kritik ürünlerde fiyat indirimi yapılabildiği takdirde fiyatlar genel düzeyinde kendisinden daha büyük bir azalmaya neden olması olgusu, enflasyonla mücadele politikasında son derece etkin bir araç olarak kullanılabilir.
Modelin varsayımları ile gerçek koşullar arasındaki farklılıklar
Bu makaleye temel oluşturan model ile pratik arasında bazı farklılıklar vardır. Bu farklılıklar, pratikteki durumu -genellikle- daha da kötüleştirici (yani Çığ Etikisi Çarpanı’nı daha da artırıcı) yöndedir. Bu farklılıklar şunlardır:
-
Sistemin, “tam rekabet” altında işlediği varsayılmaktadır. Pratikte ise “eksik rekabet” koşulları geçerlidir. Fiyatların, herhangi bir yavaşlatıcı etki ile karşılaşmadan yeni bir denge durumuna doğru “çığ” biçiminde artmasını önleyebilecek bir faktör “rekabet” iken, eksik rekabet koşulları bu avantajı azaltmaktadır.
-
Her ürünün fiyatı ile maliyeti arasındaki oranın (kar oranı), ardışık zamlar sırasında sabit tutulacağı varsayılmıştır. Yani bir ürünün bir girdisine bir miktar zam geldiğinde, o ürünün yeni fiyatının ancak eski kar oranını sabit tutacak kadar olabileceği kabul edilmektedir. Pratikteki durum ise 2 açıdan farklıdır:
-
“Nasıl olsa her zaman zam yapılamaz, yapmışken biraz daha fazla zam yapayım” düşüncesi genel geçer bir eğilimdir. Böylece zamlar, bu modelde ki kabulden daha büyük olabilir.
-
Ama diğer yandan, yüksek fiyatlarda kar oranını düşürme yönünde bir düşünce de doğabilir. Ancak buradaki `yüksek fiyat’, fiyatlar yelpazesinde yer alan ucuz ürünlerin aksi olan pahalı ürünler olmayıp, ucuz ya da pahalı, ama fiyatı yükselmekte olan ürünlerdir. Bu düşüncelerden hangisinin geçerli olacağını kestirebilmek güçtür.
-
Yuvarlatma (round-off) etkisi: Bir ürüne yapılması gereken zamın daima bir üst değere yuvarlatılması eğilimi vardır. Bu, Çığ Etkisi Çarpanı’nı bir ölçüde artırır.
-
Modelde, ardışık zamlar eşzamanlı olarak meydana gelmektedir. Pratikte ise çığ olgusu belirli bir zamana yayılarak gerçekleşmektedir. Ancak bu süre çok uzun olamaz. Çünkü her mal ve hizmet üreticisi, ürününün karlılık oranını korumak için vakit kaybetmek istemez. Hatta bir bölümü, ürününün girdilerinde henüz bir artış olmadan da zam yapabilir.
Sonuç
Tam Rekabet’e nisbeten daha yakın ekonomilerdeki “iş çevrimi” (business cycle) nedeniyle oluşan peryodik enflasyonla yalnız isim benzerliği bulunan ülkemiz enflasyonunun (eksik rekabetli ekonomilerin hepsindeki enflasyon) nedenlerinden yalnızca birisi -ama önemli birisi-, burada incelenen “fiyat artışı sarmalı” (spiral) dır.
Enflasyonla mücadelede kullanılması gereken araçlar paketi içinde ilk sıralarda yer alması lüzumlu bu analiz yöntemi yoluyla saptanacak az sayıdaki Kritik Ürün’ün fiyat değişmeleri yakından izlenmeli, gerekirse serbest piyasa ekonomisinin ilkelerini bozmaksızın, çığ etkisini durdurucu müdahalelerde bulunulmalıdır.
Bu müdahale yöntemleri içinde kullanılabilecek ikisi, Kritik Ürünler için uygulanmak üzere İstikrar Fonları oluşturulması ile ücret ve fiyat artış oranlarının (dikkat, ücret ve fiyatların değil) belirli süre için sınırlanmasıdır.
Ama bunlardan daha da önemlisi, Çığ Etkisi’ni dikkate almayan enflasyon teşhislerine verilmiş olan pirimlerin durdurulmasıdır!
Hükümet gündeminin ilk sıralarında yer alacağı şüphesiz bulunan Kronik Enflasyon ile Mücadele konusuna yeni bakışların gerektiği şüphesizdir.
-
-
May 25 2012 KREDİ FAİZİ PARANIN
FİYATIYSA !
Yüksek enflasyonla yaşamaya başladığımız yıllardır bu yana, yüksek kredi faizlerinden yakınmak adet olmuştur. Kredi kullanan sanayiciler rekabet güçlerinin düşüklüğünü daima yüksek kredi faizleriyle açıklarlar. Bu, bir ölçüde doğrudur da.. Çünkü, para ve onun fiyatı demek olan faiz de ürünlerinin bir girdisidir.
Faiz denilen kavrama “paranın fiyatı” olarak bakıldığında, tüm şikayetlerin para fiyatına yüklenemeyeceği bir resim ortaya çıkmaktadır. Fiyatı pahalı bir mal veya hizmet halinde ya daha ucuz alternatifler aranıp bulunur ya da o mal veya hizmet, elde mevcut parasal kaynaklar aşılmayacak şekilde daha az kullanılır.
Ama böyle yapılmayıp, mevcut kaynakların yetmeyeceği ölçüde o mal veya hizmetten kullanılmaya devam edilirse o takdirde sorun doğar. Doğan sorun, çığ şeklinde büyüyen bir borç yüküdür.
Faizi, paranın fiyatı olarak değil de hükümet tarafından belirlenen (ve dolayısıyla istenilirse düşürülebilecek olan) bir parametre olarak anladığımız sürece, bu borç çığından kurtulmanın imkanı da yoktur.
Pekiyi, pahalı paraya göre davranmak mümkün müdür? Evet, hem mümkündür hem de zorunludur. Üretilecek mal veya hizmetin parasal girdisini azaltmak, onu azaltmak için de paranın harcandığı kalemleri daha az ve daha verimli kullanmak sorunun çözümüdür.
Bu, küçülmek, sistemleri yeniden kurmak, daha az stokla çalışmak, ürün standardizasyonuna gitmek, gayrımenkulleri paraya çevirerek öz kaynakları artırmak ve böylece borç-faiz-borç artışı sarmalı’ndan kurtulmak, bunlar yeterli olamıyorsa o ürünler yerine daha da az para kullanan ürünlere yönelmek demektir.
Para girdisi azaltılmadan daha çok üreterek, daha çok satmaya çalışarak bu sarmal’dan çıkmak güçtür. Daha doğrusu, para maliyetinin ihmal edilebilecek bir orana düşmesini sağlayabilecek bir satış hacmine ulaşmak güçtür.
Para girdisi az olan ürünler teknoloji yoğun ürünlerdir. Bu ise, faiz yüksekliğinden bunalıp yeni ürünlere yönelmek isteyenlerin teknoloji üretimine ya da OEM tipi üretime yönelmeleri zorunluğu demektir.
Bu bağlamda üreticilere düşen görevler bunlardır. Hükümete düşen görev ise küçülmeyi kolaylaştırmaktır.
Batmış bir kuruluşun kimseye faydası olamaz. Ne istihdam yaratabilir ve ne de vergi verebilir. O halde, işletmelerin küçülmelerine engel olan ögeleri asgariye indirmek şarttır. Bu, özel sektör için böyle olduğu gibi özelleştirilecek KİT’ler için de böyledir.
İrileşip esnekliğini kaybetmiş KİT’leri kimse satın almaz. Hibe edilseler dahi, üretmekte oldukları zararı kimse finanse etmez. O halde KİT’lerin özelleştirilebilmeleri de küçülmelerine ve böylece iyileşmelerine bağlıdır.
Mevcut pratikte küçülmenin karşısındaki en büyük engel kıdem tazminatları ve enflasyona endekslenmiş ücretlerdir.
Buna göre, yapılması gereken iki şeyden ilki, küçülerek rasyonalize olmak isteyen kuruluşların kıdem tazminatları için sıfır faizli ve uzun vadeli kredi verilmesi (ki bu vergi taksitlendirmesi biçiminde de olabilir), ikincisi ise ücret ve fiyat artışlarının belirli süre için sınırlanmasıdır.
Bunlar yapılmadığı takdirde hileli iflaslar yoluyla kuruluşlar uygun olmayan biçimde kendilerini küçültecekler ve bundan hem ekonomi ve hem de çalışanlar zarar göreceklerdir.
-
May 25 2012 NEREDE İŞSİZLİK VARSA ORADA YAPILMAYAN İŞLER VAR DEMEKTİR!
İşsizlik, bu konudaki benisenmiş tanımlar uyarınca “bir işte çalışma arzusu taşıyan, mevcut iş koşullarına ve ücretine razı olan, ama buna karşın iş bulamayan kişinin durumu” şeklinde tariflenmektedir. Buna göre, örneğin iş koşullarını veya ücretini beğenmeyip ya da işi kendi eğitimiyle ilgili görmeyerek çalışmayan kişilere uluslararası tanımlar işsiz dememektedirler.
Tanım böyle alınsa dahi ülkemizde %10 dolaylarında bir işsizliğin bulunduğu bilinmektedir. Buna “açık işsizlik” denilmektedir. Bir de, “gizli işsiz” ve “potansiyel işsiz” grupları vardır. Gizli işsiz, çalışıyormuş gibi görünen, ama aslında bir başkasıyla iş bölüşen kişilerin durumudur. Tarımda çalışanların bir bölümü, kamu görevlilerinin önemli bir kısmı bu kategoriye girmektedir.
Potansiyel işsizlik ise daha ilginçtir. Halen işi bulunan (hatta iyi geliri olan bir işe sahip), fakat eskiyen teknolojisini yenilememek, keskinleşen rekabete ayak uyduramamak, geleneksel yönetim biçimlerinde ısrar etmek gibi nedenlerle bir süre sonra kapanacak olan bir iş yerinde çalışan ya da onun sahibi olan kişilerin durumudur.
Gizli ve potansiyel işsizlerin oranını halen bilmiyoruz, ama en azından ihmal edilebilir derecede küçük olmadığını söyleyebiliriz.
Gelir dağılımı bozukluğunun en fazla sıkıntısını çeken kısım işsizlerdir. Ayrıca, enflasyonun yükünü çeken çok küçük kesimin başında da işsizler gelmektedir. Çünkü diğer kesimlerin ücretleri, öyle ya da böyle enflasyona endekslenmiştir. Hatta öylesine endekslenmiştir ki, inanılmaz bir biçimde işçi sendikaları eşel mobile hayır demektedirler. Çünkü, eşel mobil yalnızca enflasyonu gidermekte, üzerine refah payı eklememektedir.
Halbuki eşel mobile hayır demesi gereken hükümettir. Çünkü bu durumda enflasyonla mücadele etmenin imkanı yoktur. Bir kesim ya da toplumun büyük kesimi eğer bu yolla enflasyondan korunuyor ise orada enflasyon mücadelesi yapılamaz. Önemli olan, hangi kesimin bu yükten ne kadar pay alması gerektiği konusunda bir adaletin olabilmesidir.
Genellikle hayat pahalılığı ile karıştırılan enflasyon konusuna değinmemin nedeni, işsizlikle olan yakın ilişkisidir.
İşsizlik konusundaki bu ansiklopedik bilgilerin ışığı altında esas değinmek istediğim, ülkemizdeki bir büyük yanılgıya işaret etmektir. Bu yanılgı, işsizliğin ancak yatırımlarla azaltılabileceği inancıdır.
OECD’nin 1970-86 yılları arasındaki 17 yıllık süre için tüm Avrupa ülkeleri, ABD ve Japonya için yaptığı bir etüd, yatırımların işe dönüşmesinin koşulsuz olmadığını, bu koşulun yerine gelmemesi halinde bırakınız yatırımın işe dönüşmesini, tam aksine işsizlik kaynağı olacağını göstermiştir.
Ülkemizi bir inşaat şantiyesine döndürebilecek kadar para bulunsa, gerçekten de uzun bir süre için bazı işsizler inşaatlarda iş bulabilir. Bugünün modern inşaat teknolojisi karşısında yine de getir-götür işlerini yapacak insanlara ihtiyaç vardır. Geri kalan büyük işsiz kesimi ise yine işsiz kalacaktır. Çünkü, modern inşaat teknolojilerini uygulayabilecek becerilerle donanmamışlardır.
İşte, OECD’nin ön-koşul olarak gördüğü nokta budur, yani geçerli bir beceri sahibi olmak.
Beceri ile geçerli beceri arasında büyük fark, beceri ile “gibi beceri” arasında ise uçurum vardır.
Nükleer reaktör operatörlüğü bir beceridir. Ama işgücü piyasasında bu operatörlüğe değil de dozer operatörlüğüne ihtiyaç varsa, dozer operatörlüğü geçerli beceridir.
Bir de elinde nükleer reaktör operatörü belgesi bulunan ama bu beceriyi kazanamamış insanların durumu vardır ki onlarınkine “gibi beceri” denilebilir. Onların iş bulma şansları mutlak sıfır civarındadır.
Ülkemizdeki işsiz üniversite mezunlarının çoğunun durumu bu sonuncuya örnektir. Eğitim sistemimiz insanlarımıza herhangi bir beceri kazandıramamaktadır.
İşsizlikle mücadele açısından uygulanabilecek tek sihirli formül yoktur. Ona yol açan nedenler çeşitlidir. Bu nedenlerin her birinin ortadan kaldırılması için bir ya da daha fazla önlemi içeren bir pakete ihtiyaç vardır.
Böyle bir paket 1987 yılında hazırlanmış ve o zaman büyükçe bir bölümünün uygulanmasına başlanmıştır. Bugün onlardan bir bölümü yeni yeni konuşulmaya başlanmıştır. Teknoparklar, risk sermayesi gibi araçlar bunlardan yalnız ikisidir.
Kısa vadeli çözümler ise, Beceri Kursları’dır.
İşsizlik açısından en çarpıcı gerçek, “her nerede işsizlik varsa orada mutlaka yapılması gerekip de yapılmayan işler var demektir” ilkesidir. Bu ilke başka ülkeler için geçerlidir, ama Türkiye için iki defa geçerlidir.
Eğer, bu önemli sosyal sorunumuza akılcı bakışlarla yaklaşılmak isteniliyorsa, İstihdam Politikası adlı söz konusu döküman tekrar açılmalı ve günümüzün gerektirdiği bazı uyarlamalardan sonra tekrar uygulanmaya başlanmalıdır.
