• Futbolcunun aşnafişnesini ben niye destekleyeyim!

    Futbolcunun aşnafişnesini ben niye destekleyeyim!

    Bir gazete haberine göre, başarılarıyla hergün gazete manşetlerini süsleyen iki medar-ı iftiharımız (birisi futbolcu diğeri dizi oyuncusu), “mesai” dönüşünde Porche arabalarıyla ters yola girip karşı yönden gelen bir kamyonla -bunlara şimdi jip deniliyor- çarpışmışlar.

    Sonrasında vatandaşlarımızın çabalarıyla araçlarından çıkarılıp tedavi edilmek üzere hastaneye gönderilmişler.

    Haberin buraya kadarki bölümü sıradan. Hergün onlarca benzerini izliyoruz. Sorun, bu (ve benzeri) haberlerin gözenekleri içindeki bir ayrıntıda gizli.

    Bu kurtarma ve tedavi süreci içindeki maliyet öğeleri oldum olası dikkatimi çekmiştir; çünkü benzer olaylar hemen hergün tekrarlanır. Olay yerinde polisin harcadığı zamanın, cankurtaranın, sağlık görevlilerinin, bazen itfaiyenin, insanlık için yardımcı olan kişilerin zamanlarının, yarattıkları sorunların dolaylı-dolaysız sıkıntısını çeken insanların yol açtığı giderlerin hepsi kamu kaynaklarından karşılanıyor ve o kaynakların içinde benim de “katkım” var.

    İster özel ister devlet hastanesine gitsinler oradaki giderlerin de bir bölümünü ben karşılıyorum. Özel hastanelere sağlanan mali özendirmeler kamu kaynağından, yani benden çıkıyor.

    Bu durumda ortaya çok somut bir soru çıkıyor: Bu ve benzeri değerli insanlarımız -ki sayıları tahminlerin çok üzerindedir- başkalarının kesesinden zamparalık yapma yüzsüzlüğünün farkındadırlar da bizi mi salak yerine koyuyorlar, yoksa bir yerlerinin dertlerine düştükleri için bunları akıl edemeyecek kadar kendileri mi salaktırlar?

    Bu soruyu düşünelim, hem de çok düşünelim.

    İnsanların suç işleme, hatta ahlaksızlık yapma özgürlükleri de vardır. Yeter ki -her türlü maliyetini- kendileri ödeme mertliğini gösterebilsinler.

    Mayıs 15, 2010

    … Yazıyı beğendiyseniz, Beyaz Nokta® Gelişim Vakfı’na bağış yapabilirsiniz: http://www.beyaznokta.org.tr Teşekkür ederim :-))

  •  

     

    Sayın Kemal Kılıçdaroğlu

    Genel Başkan

    Cumhuriyet Halk partisi

    Ankara

     

     

    Mayıs 26, 2010

    Sayın Kılıçdaroğlu,

    Yeni görevinizi içtenlikle kutlar, topulumumuzun derinden ihtiyaç duyduğu dürüst ve akıllı yönetim yolunuzun açık olmasını dilerim.

    Bir yurttaş olarak bu koşuya bir katkıda bulunabilmek için 3 konudaki önerimi ilginize sunacağım. Çok sayıda önerinin masanızı kapladığını tahmin ederek sadece başlıklar halinde yazacağım.

    ü  Yolsuzluklar

    ü  Yolsuzlukların, milli gelirimizin önemli bir bölümünü yuttuğu, bu kaçağın yurttaşların hizmetine sunulabilmesi halinde birçok sorunun çözümüne uygun bir iklim yaratacağı söyleminize tamamen katılıyorum. Ama bunun, söylemek, ceza önermek, artırmak, yasa çıkarmak gibi geleneksel yollarla gerçekleştirilebilir olduğunu da düşünmüyorum.

    ü  Halkımızın büyük çoğunluğunun, yolsuzluklara uygun iklim yaratan değer yargıları konusunda, yukarıdaki öngörüye –hiç olmazsa uzunca bir süre için-  yardımcı bir eğilim içinde olmadığını düşünüyorum.

    ü  Kronik hale gelmiş yolsuzluklar konusunda, irili-ufaklı ve her biri bu konularda uzmanlaşmış kişi, grup ve kesimler, her türlü güç odağının çevresini –çok çeşitli kıyafetler içinde- sarmakta ve o gücü sömürmeye başlamaktadır. Bu kişi, grup ve kesimlerin ideolojisi, partisi, dini ya da herhangi diğer bir başat kimliği yoktur. Tek kimlikleri, -iktidar, muhalefet, terör örgütü, ideolojik örgüt, belediye, bürokrasi ya da ticari şirket farketmeksizin- “güç sömürücülüğü”dür.

    ü  Bu kişi, grup ve kesimler, kendilerinin dürüst kişi, grup ve kesimlerden ayırdedilememesi için gereken taklit yeteneğine fazlasıyla sahiptirler. Ama taklit yoluyla gizlenmenin mümkün olamadığı hallerde her türlü acımasız yöntemi de kullanmaktan çekinmeyecekleri bellidir.

    ü  Nitekim, kendisinin dürüstlüğünden en küçük kuşku bulunmayan nice devlet adamlarını çevreleyen bu gibi kişi, grup ve kesimlerin ne büyük yolszluklar yaptıklarına ait çok örnek vardır.

    ü  Bütün bunlar, yolsuzluklarla mücadelenin basit bir süreç olmadığını gösteriyor ve zaten siz de bunun fazlasıyla bilincindesiniz.

    ü  Bu durum karşısında önerim şudur: Halkımızın, değer yargılarıyla yolsuzluklara yeşil ışık yakan çoğunluğunun yanısıra, yine o halkın içinde adına nadir azınlık denilebilecek, fakir ya da varsıl, sıradan ya da sıradışı insanlar da mevcuttur.

    ü  Bu insanlar aracılığıyla toplumda erdem odakları yaratmak üzere bir kampanya başlatmanızı öneriyorum.

    ü  Toplumdaki her kesim içinde rastgel dağılmış bu insanlar şoför, avukat, işçi, milletvekili, asker, bürokrat ya da ev kadını olabilirler. Nitekim tanıdığımız kadarıyla siz de onlardan birisisiniz.

    ü  İşte tam bu nokta, adına sosyal icat denilebilecek bir çözüm yolunu gösteriyor: Bu kesimler içindeki bu nadir azınlık mensupları, kendi iştigal alanlarıyla sınırlı olarak, ama son derece somut terimlerle ve de kolay denetlenebilir birkaç konuda etik güvence vermeye çağırılmalıdırlar.

    ü  Örneğin, sürücüler şu 5 konuda birer etik güvence verip, bunun bir simgesi olarak da araçlarının camına bunu belirten bir sticker yapıştırabilirler: Alkollü araç sürmeyeceğim, kırmızı ışıkta duracağım, kimsenin önünü kesmeyeceğim, emniyet kemeri bağlayacağım ve hız sınırlarına uyacağım gibi.

    ü  Ya da milletvekili veya belediye başkan adayları şu etik güvenceleri seçmenlerine verebilirler:

    o    Her yıl akçalı işlerimi bağımsız bir denetleme kurumuna denetletip ilan edeceğim,

    o    Çıkar çelişkisine yol açabilecek bir iş yapmayacağım,

    o    Şahsıma avantaj sağlayabilecek önerilerin bir dönem sonra yürürlüğe girmesi yolunda oy kullanacağım,

    o    Kimden gelirse gelsin her türlü yolsuzluk önergesine kabul oyu vereceğim,

    o    Hakkımda yapılacak araştırmaları etkileyebilecek konumda ise derhal istifa edeceğim

    gibi.

    ü  Halk arasında yaygınlaşması için siyasi irade ile desteklenen böylesine bir enstrüman kullanmaksızın yolsuzluklarla mücadelenin ahlaki boyutunun eksik kalacağına dikkatinizi çekmeyi bir borç bilirim.

    Sayın Kılıçdaroğlu,

    Yazdığım satırların ne ölçüde ilginizi çekeceğini değerlendiremediğim için birkaç önemli konuda daha (işsizlik ve sorun çözme kabiliyeti yetmezliği) düşüncelerimi bu aşamada yazmıyorum. Ama arzu ettiğiniz zaman onları da yazar ya da arzu ederseniz sözel olarak da anlatırım.

    Tekrar başarı dileklerimle birlikte selam ve saygılarımı sunarım.

    M.Tınaz Titiz

     

    … Yazıyı beğendiyseniz, Beyaz Nokta® Gelişim Vakfı’na bağış yapabilirsiniz: http://www.beyaznokta.org.tr Teşekkür ederim :-))

  • İNTERNET BOYKOTUNA TEPKİLER!

    İNTERNET BOYKOTUNA TEPKİLER!

    TURNET ihalesinin, bir türlü sonuçlandırılmaması ve daha da beteri, T.Telekom’un kısır bakışı sonucu ortaya çıkan caydırıcı hat fiyatlarının nihai tüketiciye yükleyeceği yüksek fiyat ve/ya niteliksiz hizmet çıkmazını ya da bir deyimle  “katır ve satır“ı herkes biliyor.

    İnternet hizmeti sağlayacak kuruluşlara $4,000 cıvarında bir maliyetle sunulması planlanan 65 kBit’lik bir hattan, 100 kullanıcıya hizmet sunumu gibi bir öngörü dahi -ki bu rakamın belirleyeceği hizmet kalitesi ayrı bir konudur-, kullanıcı başına $40/ay gibi bir hat kirası payı demektir. Bunun üzerine servis sunan kuruluşun kar payı ve hat kullanımı nedeniyle ödenecek ücret de katılınca, ortalama bir kullanıcının aylık internet faturası $100  ya da bugünkü kurla TL 8 milyon civarına gelecektir. 

    $3,000 civarındaki ortalama yıllık gelirimiz ve bunun normal dağılım uyarınca dağıldığı varsayılsa dahi, gelirinin %40’ını internet’e ayırmaya imkanı olan ve de razı olabılecek  kişi sayısının, en fazla 20-30,000 civarında olabileceği anlaşılacaktır. Bunun dilimize tercümesi, internet’in, okullar, üniversıtelerin büyük çoğunluğu, ortalama gelirli aydın gibi kesımler tarafından kullanılamayacağıdır.

    Matbaayı, “yasaklama“, sanayi devrimini temsil eden buhar makinesini ise “aldırmama” yollarıyla toplumdan uzak tutan, çocuklarının kafalarını ezberle dondurmayı “birlik” sağlamanın yolu olarak bulmuş zorbalar, bugün internet için benzer bir yol kullanıyor. Görünüşte, herkesin kullanımına özgürce sunulan bu imkan, pratikte çok küçük bir kesimin kullanımına açılıyor.

    Bu oldu-bittiye ses çıkarmamak, buna iştirak etmekten farklı değildir. Mecellenin de Roma hukukunun da temel ilkelerınden birisi, suç işleyen kadar ona  katılanların da suçlu olduğudur. İnternet’ın yapay olarak pahalandırılması yoluyla yasaklanması olgusu, ceza yasalarımıza göre değil ama sorumlu insanlarımızın vicdanlarına göre bir suçsa, buna ses çıkarmamak suça katılım anlamına gelmez mi?

    Bu katılımı reddetmek yolunda bir ilk adım olmak üzere düşünülen, “internet kullanımını boykot edıp, bunu tüm dünyaya duyurmak ve bu yolla buradaki yasakçılar üzerinde bir baskı ortamı kurmak”  girişimim, bunu destekleyen ya da gereksiz gören tepkiler aldı.

    Destekleyen tepkilerin ortak noktasını “ben de varım, devam edip yayalım”  oluştururken, karşı çıkanlar oldukça değişik gerekçeler ileri sürdüler. Büyükçe bir bölüm, Anadolu insanımızın bin yıllık tipik davranışı olan “fare dağa küsmüş dağın haberı olmamış”  felsefesini savunan, sorunlarının çözümünü demir yumruklu kurtarıcılara bağlamış ve ömürlerını bu demir-el’leri bekleye bekleye tüketmekte olan  insanlarımızdır.

    Bir diğer bölüm ise, “ses çıkarırsak bunların bize zararı dokunur” diye düşünen ve yasakçı zihniyetin bir numaralı silahını oluşturan “korku”ya teslim olmuş olanlardır. Başka yollar aranmasını savunan, zorbaların zamanla yola geleceğini hayal eden, interneti pahalı da olsa kullana kullana idareyi yola getirmeyi öngörenler de bir diğer bölüm tepkiler oldu.

    Her toplum layık olduğu idareyi bulur”  özdeyişi çok doğrudur. İran’da bile yasaklanamayan internet’i kullandırmamanın yolunu bulabilen kafalar kendiliğinden ortaya çıkmamış, bu tür sivil tepkisizlik ortamında semirmişlerdir. Bu gerçeğin farkedilmesi, internet’ten de bütün diğer sorunlarımızdan da önemlidir.

    Köylülükle kentlilik kültürlerinin göstergeleri, köy odası ve disko değildir. Kendisine zararı dokunacağını bile bile, ama toplumun sağlayacağı yararın, dönüp kendisine yansıyacak kısmının, uğrayacağı anlık zararı misliyle karşılayacağı bilincine sahip olup olmamaktır iki kültürün göstergesi.

    Bu çağrıya lütfen tekrar kulak veriniz.

    Pazartesi,10 Haziran 1996

    … Yazıyı beğendiyseniz, Beyaz Nokta® Gelişim Vakfı’na bağış yapabilirsiniz: http://www.beyaznokta.org.tr Teşekkür ederim :-))

  • “Yanılmışım” demek zordur!

    “Yanılmışım” demek zordur!

    Niçin?

    Yargılarımız -genellikle- o denli kesindir ki onların yanlışlanması, “çok bilmiş tavırlarıma bakarak söyleyip yazdıklarımı pek ciddiye almayın; sıklığı ve zamanı belli olmayan şekilde yanılabiliyorum” gibisinden bir saklı içeriği çağrıştırabilme olasılığı nedeniyle utandırır.

    Çok laf yalansız çok para haramsız olmaz kadar doğrulanmış başka bir söz var mıdır bilinmez; özellikle laf miktarı arttıkça yalan olmasa da en azından doğru olmayan sözlerin araya karışması olasılığı artar. Kuşkusuz, bu sözü bildiği ve hep de doğruları söylemek istediği için çokhoşboş[1] stil edinmiş olanlar da olabilir.

    Bir tarihte, TV’den naklen güneş tutulması anlatan yorumcunun açıklamalarını hatırladıkça birşey söylemeden nasıl uzun uzun konuşulacağının nasıl bir ulusal karakter haline geldiğini daha iyi anlıyorum.

    İnternet, olmasaydı birbirinden haberi olamayacak insanların haberdar olabilmelerini sağladı. Böylece de, okur-yazar herkes (gugl denilen çokbilmiş sayesinde) göçmen kuşların yumurtlama sıklıklarından, 550 yıl evvel Fatih Sultan Mehmet’in lalasına nasıl hitap ettiğine varıncaya kadar her şeyden haberi olabilir hale geldi. Ama bu arada -bilgisayarın işleyişindeki hatasızlığa aldanarak- o yolla edindiği bilgilerin de bütünüyle doğru olduğu gibi bir inanca kapıldı.

    İnternet ya da medyadaki kuşkusuzluğa baktıkça, insanların bu kadar bilinmezlik içinde nasıl olup da bu denli çok şeyden emin olabildiklerine şaşıp kalmamak güç.

    Ağız ya da kalemden çıkan her yargı için, “ben bu yargımdan eminim çünkü…..” açıklaması, gerçekten sağlam bir gerçeğe oturtana kadar (fazla değil birkaç tur) sürdürülse insan konuşup yazacak söz bulamaz. Peki nasıl olup da zincir baklaları gibi …dir’ler peşpeşe dizilebiliyor?

    Niels Bohr şöyle diyor: “İfade ettiğim her cümle bir belirtim olarak değil bir soru olarak anlaşılmalıdır“.

    Acaba, bir kimyasal varmıdır ki birkaç büyük kentimizin içme suyuna karıştırılınca akıllara biraz olsun kuşku gelir de bu denli kesin bilgilerimizin kaynakları hakkında biraz olsun düşünme ihtiyacı duyarız?

    Cumartesi, Ekim 3, 2009


    [1] Çok sayıda -özellikle de söylenmesi hoş olan- sözcüğü yanyana dizip katma değersiz şekilde kullanmak!

    … Yazıyı beğendiyseniz, Beyaz Nokta® Gelişim Vakfı’na bağış yapabilirsiniz: http://www.beyaznokta.org.tr Teşekkür ederim :-))

  • Domuz Gribi: Bir Altın fırsat!

    Domuz Gribi: Bir Atın fırsat!

    “Öğretme”ye dayalı zorunlu eğitim nerede-ne zaman başladı?

    1717 yılında ilk defa Prusya’da başlayan, öğretmen-karatahta-tebeşir formatlı zorunlu eğitim, aradan geçen yaklaşık 300 yıla karşın bugün de devam ediyor.

    Özgür düşünceli bireylerin ortaya çıkabilmesi karşısındaki en büyük engel, bireylerin ilgi alanlarının, onların öğrenebilme profillerinin, yaşadıkları çevrelerin imkan ve imkansızlıklarının ne olduğuna aldırmadan, yaşamlarının çeşitli alanlarındaki ihtiyaçlarına karşılık gelen öğrenme ihtiyaçlarını belirlemeye kendini yetkili sayan “öğretme” paradigmasıdır. Prusya için ya da o yıllar için bu anlaşılabilir bir model olabilir[1].

    Artık yeni bir kavram var: “Zengin Öğrenme Ortamı”

    Eğitim konusunda artık neredeyse norm haline gelmekte bulunan bir eğilim var: Ana okulu ya da lise öğreniminde, artık bu kavram çevresinde oluşturulan “Zengin Öğrenme Ortamları” (ZÖO) gündemde.

    Tanım olarak ZÖO, bir grup öğrencinin sahip oldukları BİRBİRİNDEN FARKLI ilgi alanları açısından onların ilgilerini çekici ve de o kişilerin konfor alanlarını (comfort zones) genişletmelerine yardımcı olabilecek imkanlar içeren ortamlardır. “Zengin” sıfatı bu çeşitlilik nedeniyle kullanılmaktadır.

    Bir ortamın ZÖO sayılabilmesi için şu koşul aranmalıdır: Bireyin konfor alanının genişlemesine imkan verebilecek kadar alışkanlıklarının dışına taşmalı, ama onun kalıcı zarar görmesine neden olmayacak düzeyde de güvenli olmalı. Buna katlanılabilir risk de denilebilir.

    Buradaki “riske katlanma” nedeni, her türlü (katlanılabilir ya da katlanılamaz türü) riskin en iyi öğrenme ortamları oluşudur. Hemen herkes, işine yarayan ne varsa risk ortamlarında öğrendiğine, konfor alanlarını her zorladığı fırsatın mutlaka bir risk içerdiğini hatırlayabilir.

    Buna göre, bireyler -ana okulundaki minikler ya da lisedeki gençler için ayrı ayrı değerlendirilerek- için çeşitli katlanılabilir risk ortamları tanımlanabilir. Örneğin ülkemizde son yıllarda usul haline gelen kar tatilleri katlanılabilir risk ortamlarına çok iyi bir örnektir. Bir diğer deyişle, kar tatilleri çocuklarımızın en verimli öğrenme ortamlarını ellerinden alan yansıtılmış korkular‘dır.

    Deprem riski de bir risk ortamıdır ve üstelik bünyesinde katlanılamaz risk öğelerini de barındırmaktadır. Ama depreme hazırlık süreci mükemmel bir ZÖO’dır. Resmi ya da özel okullarımızın -bildiğim kadarıyla bir tanesi hariç- hiçbirisinde öğrencilerin bizzat riskle karşılaşmalarına yönelik bir ZÖO hazırlanmamıştır. O istisna, Özel Ulus Musevi Lisesi’dir. Bir de bir tarihlerde İzmir’de bir özel kolejde (Özel İzmir Koleji) 900 öğrencinin tamamına rastgele aralıklarla yangın tatbikatı yaptırılması örneği vardır.

    Peki ya Domuz Gribi?       

    Domuz Gribi de mükemmel bir ZÖO’dır. Gerek hastalık öncesi korunma, gerek hastalık sırası gerek sonrası önlemler açısından içinde birçok konfor alanı genişletme imkanını barındırmaktadır. Okullar tatil edilsin ya da edilmesin ZÖO açısından pek fark etmez; hatta tatil olması halinde -çocuklarımızın hiç alışık olmadıkları- birçok yararlı alışkanlığı edinebilmelerine imkan yaratır.

    Örneğin nereden çıktığı belli olmayan rasgele öpüşmenin ne büyük bir salgın ajanı olduğu dikkate alınırsa, bundan kurtulmak için -hele erkek erkeğe öpüşmeler ve de bol tükürüklü ve vantuzlu tipi- domuz gribi iyi bir fırsat değil midir?

    Her hafta ellerini yıkamayı adet edinmiş çocuklarımız için daha sık el yıkamaları için yine iyi bir fırsattır. Kendi aralarında iletişim ağı kurarak çevrelerine bilinç aşılamak için çalışmak, yarınların sivil toplum çalışmalarına birer hazırlık değil midir?

    Başka ülkelerde internet üzerinden kurabilecekleri haber gruplarını kullanarak alternatif korunma ve mücadele yöntemlerini öğrenmeleri öğrenme devriminin üzerine oturduğu “ağ”lardan birisi (Your Global Learning Network) değil midir?

    Maksadım bunları sayıp dökmek değil; sadece bir musibetin nasıl bir öğrenme ortamına çevrilerek Sorun Çözme Araçları dağarcığımızı zenginleştirebileceğimize bir ışık tutmak. Yani Sorun Çözme Kabiliyeti‘mizin gelişmesine önemli katkıların gelebileceği alanlara işaret etmek.

    15 Ekim 2009


    [1] Dün bir münasebetle gittiğim Bogaziçi Üniversitesi’nde tesadüfen önünden geçtiğim dersliklerde sıra sıra oturmuş kara (yeşil) tahtaya sıra sıra formüller yazıp onları belletmeye (muhtemelen de ezbere belletmeye) çalışan öğretim elemanları ve onları “dinleyen” sıra sıra öğrenciler öğretilenler dikkatimi çekti.

     

    … Yazıyı beğendiyseniz, Beyaz Nokta® Gelişim Vakfı’na bağış yapabilirsiniz: http://www.beyaznokta.org.tr Teşekkür ederim :-))

  • “Etik Güvence” aracını keşfetmek..

    “Etik Güvence” aracını keşfetmek..

    Rüşvet işi bitmez, çünkü!

    Okumayı söküp gazete okumaya başladığım yıldan beri en sık rastladığım haber türü rüşvet; hemen onunla bitişik olarak da rüşvete karşı alınacak yeni önlemler‘dir.

    Gelişmiş olarak nitelenen toplumlarla bu açıdan büyük fark, oralarda rüşvetin toplumun en üst yönetim katmanlarına özgü hale getirilebildiği, bizde ise daha demokratik biçimde tabana (iyice) yayılmış olmasıdır.

    İnsanlar iyi tüfek yaptıkça Tanrı da daha iyi uçan kuş yaparmış sözü sadece kuş ve tüfek için değil, eğrilik yapmaya ve önlem almaya çalışan herkes için doğru olsa gerekir. Bu nedenle de -bugüne kadarki deneyimlerimizden de görüldüğü gibi- rüşvet ya da diğer melanetlerin salt yeni ek kurallarla önlenmesi mümkün değildir. Topluma değer katabilecek herhangi bir alanda AR-GE yapma özürlü insanımız melanet ürünleri üretmede sıralama dışı olacak kadar başarılıdır.

    Nitekim son duyduğum bir AR-GE ürünü, tanıdıklar (tercihan akrabalar) arasında araba çarpıştırmak imiş. Arabasını tamir ettirmenin masrafını sigortaya yüklemek amacıyla, birbirini tanıyanlar arabalarını çarpıştırıp sonra da tutanak tutuyorlar, sigorta da ikisine birden ödeme yapıyormuş.

    Şimdi sigorta şirketleri tutanakları inceleyip aralarında akrabalık-hısımlık bulunanları saptamaya çalışıyormuş. Bu nedenle de AR-GE’nin GE kısmı devreye girip artık akrabalar değil tanıdıklar arası çarpışma tutanakları yaygınlaşmış.

    İşi gücü olmayan birisi oturup hesaplamış ki, ek kural koyarak eğrilikleri önlemeye çalıştıkça kural kirliliği denilen olay oluyor ve mevcut kuralların sayısı (2n-1 +n-1) formulü uyarınca artıyormuş (Burada n, ek kural koyulmadan önceki kural sayısı).

    Ve..

    Kurallar bu üssel hızda artttıkça, kural kırıcıların işleri kolaylaşıyor, hatta dahası potansiyel melanet pastası büyüyormuş. Bunu öğrenince güzel yurdumuz insanının en çok okuduğu gazetenin niçin Resmi Gazete olduğunu da anlamış oldum; ilkesel olarak RG’nin tüm yazıları yeni kurallar ile ilgilidir.

    Buradan birkaç sonuç çıkarılabilir..

    Bu komik görünüşlü olaylardan birkaç işe yarar sonuç çıkarılabilir. Birincisi, bir sorunu çözmek için ek kural koymanın yeni sorunlara davetiye çıkarmak anlamına geldiği gerçeğidir. Eminim ki rüşveti önlemek için tümoral biçimde büyüyen kurallar, nice kamu görevlisinin iştahını kabartıyordur. Resmi büyütmek için tıklayınız!

    İkinci sonuç, ahlaki bir taban üzerine oturmayan kuralların işe yaramayacağı gerçeğidir; özellikle de -rüşvet gibi- kanıt sağlamanın güç olduğu olaylar için.

    Çünkü caydırıcılık, ya -kanıt isteyen- yasal yaptırımlardan ya da toplumca fuzzy kanıtlara göre “ayıplanmaktan” geldiğine, ayıplanma ise bir “etik norma” dayalı olacağına göre, rüşvet ve benzeri olayları önleme araçları içinde mutlaka ahlaki bir bileşen bulunmalıdır.

    Nedendir bilinmez, ama rüşvetin toplumumuzun ahlaki değerler içindeki yeri pek öyle belirgin değildir. Bürokraside bir işi çabuklaştırmak için maaşı zaten yetersiz olan bir kişiye bir çeşit sosyal yardım olarak görülür ve “ben memnuniyetimi belirtmek için veriyorum, kime ne” gibisinden de bir ahlak temeli üzerine oturtulur.

    Örnek Tavır Ağları

    Benzer şekilde günlük yaşamımızın bir bölümünü geçirdiğimiz trafikte de çoğu ihlaller ayıplanmaz, sınavlarda kopya çeken öğrenciler de. Toplumun tuhaf bir hoşgörüyle karşıladığı bu ayıplanası olaylar için kuşkusuz bazı araçlar geliştirilebilir. Bunların en etkililerinden birisi Örnek Tavır Ağları‘dır.

    Örnek Tavır’ların neler olabileceği bellidir. Rüşvet almayan kamu görevlisi, vermeyen iş sahibi, kopya çekmeyen öğrenci, gözetimsiz (onur sistemi) sınav yapan öğretim elemanı, çıkar çelişkisine dikkat eden politikacı, elindeki kaynakları seçim bölgesine akıtmayan bakan, güvenlik şeridini kullanmayan sürücü ve benzerleri hep örnek tavırlar sergilemektedirler.

    Bu tür örnek tavırlı kişilerin toplumdaki yüzdeleri tahmin edilebileceği gibi küçüktür. Ayrıca da toplumun geri kalan büyük çoğunluğu tarafından daima -örtülü biçimde- aşağılanırlar, en azından naif sayılırlar.

    Eğer bu kişiler gevşek bir birliktelikle -yalnız olmadıklarını bilmek için- bir araya gelirler ve hangi tavrın örneğini sergiliyorlarsa onu da kısa ve denetlenebilir biçimde ilan edebilirlerse, toplumun geri kalanı için bir rol model oluşturmak bir yana, bir de ahlaki temel tanımlamış olurlar. Bu temel, yeterince bilinebilir kılınırsa, bir yasa maddesinden çok daha etkili olmaya başlayabilir.

    Sabahtan akşama kadar trafik konusunda ahkam kesen, trafik kazalarının ancak neredeyse idam cezasıyla önlenebileceğini savunan insanları gördükçe, nasıl olup da örnek tavırlı insanlardan yararlanmayı düşünemediklerine akıl erdiremiyorum.  Bir otomotiv firmasının, bir taşımacılık şirketinin, bir trafik derneğinin bunu akıl etmesi, için acaba ne gerekiyor? Bu tuzağı bize kim kuruyor, dış güçler mi? 🙂

    Rüşvet veren ve alanların dışında kalanlar içinde bu tür bir etik güvence oluşturup bunu ilan edecek örnek tavırlı kimseler kuşkusuz tepkiyle karşılaşabilirler. Örneğin, rüşvetin bir tarafı olmayacağını birkaç maddelik bir etik güvenceyle ve bir sembolle (bir rozet, bir kurdele vb) ilan edip, her yıl düzenli olarak mal bildiriminde bulunmayı taahhüt edebilecek babayiğit (veya anayiğitler) yok mudur?

    Bunları düşündükçe, toplumumuzun rüşvet ya da diğer eğriliklerden pek de öyle söylendiği kadar rahatsız olmadığını düşünüyorum. Ne dersiniz?

    9 Ocak 2011

    … Yazıyı beğendiyseniz, Beyaz Nokta® Gelişim Vakfı’na bağış yapabilirsiniz: http://www.beyaznokta.org.tr Teşekkür ederim :-))

  • “Siyasi partiler” kapatılmamalı!

    Siyasi partiler” kapatılmamalı!

    Anayasa mahkemesinin Demokratik Toplum Partisi’ni kapatma kararı üzerine, adet olduğu veçhile derhal kapatmaya yandaşlar ve karşıtlar olmak üzere iki kesim oluştu. Hatta AYM başkanı dahi, “anayasa böyle olduğu için kapattık ama keşki onu değiştirseydiniz de kapatmasaydık” gibisinden bir eleştiri yaptı.

    Bir yandan da parti kapatmanın çağdışı, anti-demokratik, darbeci bir zihniyet olduğu yolunda bir hava oluştu.

    Önce bir tanım lazım!

    Çeşitli kaynaklarda “siyasi parti” kavramı için rastlanan tanımlar aşağı yukarı şu birkaç anahtar ilke çevresinde toplanıyor:

    –       Yazılı bir ideoloji veya vizyona sahip,

    –       Hedefi, devlet içinde siyasi erke sahip olmak,

    –       Sonraki hedefi, ülke yönetiminde söz sahibi olmak.

    Bunlar yeter mi?

    Bu üç ilkenin tanımladığı “siyasi parti” pekala:

    –       Nihai hedefi ülkeyi parçalara bölmek ve

    –       Hedefleri yolunda her tür şiddeti kullanabilen silahlı bir örgüt

    de olabilir gibi görünüyor.

    Eğer bu yolda bir tartışma var ve bir kısım insan siyasi partilerin nihai hedeflerinin “barış ve bütünlük” olması gerektiğini, diğer kesim de bunun aksini, yani “silahlı mücadele de dahil ayrılıkçılığı” savunuyorsa, bu durumda ortada siyasi parti kapatılıp kapatılmamasını aşan başka bir sorun var demektir. O da, “biz ne / nasıl istiyoruz?” sorularıdır.

    Nitekim, kimi ülkelerin (örn. İspanya) anayasalarında ayrılıkçılığı savunan siyasi partiler mümkündür. Ama T.C. anayasası ne ayrılıkçı hedeflere ne de bu yolda silah kullanımına  izin vermektedir. Nitekim askeri darbeler de bu ikinci nedenle anayasal suç sayılmaktadır.

    Diğer yandan konuşan, yazan, çeşitli yollarla fikirlerini ifade eden hemen herkes -eğer yalan söylemiyorlarsa-, anayasanın bu hükümlerine paralel niyetler ifade etmektedirler.

    O zaman bu şu mu demektir?

    Bu durumda şunu mu anlamak gerekir: Ayrılıkçılığa ve şiddete karşıyız, ama siyasi partiler de kapatılmamalı?

    Buna kim itiraz edebilir! Zaten bu iki belirtim “ama” denilmesine gerek bırakmayacak kadar birbiriyle uyum içindedir.

    Böylece oluşan çerçeve içine oturan bir siyasi partinin kapatılması savunulamaz. Ama sorun, kapatılmaya konu olan organizasyonun bir “siyasi parti” olup olmadığıdır. Siyasi partiler -yukarıdaki çerçeve ilkelere uygun kurulup işlediği sürece- kapatılmamalı, siyasi parti vasfını kaybettiği anda ise o küme dışına çıkarılmalıdır.

    Bu “küme dışına çıkarma” çeşitli yollarla olabilir. Söz konusu organizasyonun siyasi parti vasfını kaybetmesine yol açan kişilerin parti ile ilişikleri kesilebilir, siyaset yasağı getirilebilir ya da başka teknik sınırlamalar bulunabilir.  Bu “nasıl”lar ikincil önemde olup aslolan, ayrılıkçılık ve şiddet öğeleridir.

    Ayrılıkçılık ve/ya şiddetin (ya da anayasanın izin vermediği başka bir ideolojinin) savunulmasının serbest kılınması yolunda bir anayasal değişikliğin yapılması da bir siyasi partinin ideolojisi olabilir. Buradaki kritik nokta, özgürce savunulabilecek olanın, o an için izin verilmemiş ideoloji değil, o ideolojinin savunulması için özgürlük fiilidir. Voltaire, “fikrinizin zerresine katılmıyorum ama onu özgürce savunabilmeniz için canımı veririm” derken bunu vurgulamıştır.

    Ama hiçbir şekilde kabul edilemeyecek olan, siyasi partilerin “söylem” ve “eylem”lerinin -özellikle de eylemlerini gizleyecek şekilde- örtüşmemesidir. İnsanların gözlerinin içlerine baka baka sürekli barış ve bütünlük söylemleri ileri sürüp, aynı anda da ayrılıkçı ve şiddet ideolojilerinin sahibi kişi ve örgütlerin sahiplenilmesi, ileri sürülmesi, kendileri yerine irade sahibi sayılmaları talepleri en basitinden ahlaksızlık değil mi?

    Siyasi partiler kesinlikle kapatılmamalıdır. Ama siyasi parti olmayıp da, yalan beyan yoluyla bu sıfatı kullanma hakkı edinmiş organizasyonlara da izin verilemez. En azından yalan beyanda bulundukları için.

    Pazar, Aralık 13, 2009

    … Yazıyı beğendiyseniz, Beyaz Nokta® Gelişim Vakfı’na bağış yapabilirsiniz: http://www.beyaznokta.org.tr Teşekkür ederim :-))

  • Öğrenme Devrimi

    Öğrenme Devrimi

    Okulsuz toplum kavraşımı üzerine ilk yazılan kitapların (Ivan Illich, 1971) üzerinden yaklaşık 40 yıl geçti. Zorunlu eğitimin insanları robotlaştırdığı savı çok sayıda düşünür, yazar, eğitimci tarafından dile getirildi.

    Karatahta, tebeşir ve öğretmen 300 yıl kadar önce ilk defa Prusya İmparatorluğunda kullanıldığından bu yana, B.F. Skinner’in hayvan deneylerinden yararlanan günümüz eğitimi özünde bir değişiklik geçirmedi. Sadece, öğrencilere “Öğrenci Merkezli Eğitim” adı altında, “öğretilenler üzerinde soru sorma” imkanı tanındı; o da, öğretilenlerin daha iyi bellenip ezberlenmesi amacıyla.

    Zorunlu eğitime karşı çıkanların hareket noktası, öğrencilerin ihtiyaçlarıyla öğretilenler arasındaki farklılıktı. Geliştirilen alternatif ise “ev eğitimi” (homeschooling) olup halen yalnız A.B.D.’de 1.5 milyon çocuk ev eğitimi almaktadır (http://en.wikipedia.org/wiki/Homeschooling).

    Ev eğtimini savunanların %30 kadarı dini nedenler ileri sürerlerken hemen hiçbiri “kişinin doğuştan gelen yüksek öğrenebilirlik potansiyelini harekete geçirmenin gözardı edilmesi“ni neden olarak ortaya koymamışlardır. Bunun olası nedeni, ailelerin de ideolojik denilebilecek okul amaçları yönünde koşullanmışlığı olabilir.

    Diğer yandan son on yılda, İngiltere ve A.B.D.’de misyonu şu şekilde dile getirilen bir hareket başladı: “her öğrenicinin yetenek ve tutkularını harekete geçirecek, mükemmeliyet ve başarma amaçlı öğrenme!”

    Bu ifadededen de görüldüğü gibi öğrenme devriminin hareket noktası tamamen farklıdır ve zorunlu eğitimin temel argümanı olan “egemen ideoloji(ler)in benimsetilmesi” olmayıp, kişinin dünyaya beraber getirdiği öğrenebilirlik yeteneğinin harekete geçirilmesine dayanmaktadır.

    Bu hareket noktasının benimsenmesi rastgele bir tercih değildir ve ayrıca yeni keşfedilmiş de değildir. İnsanoğlunun -ve de tüm canlıların- temel varlık nedenlerine yönelik risklerle başedebilmeleri için gereken bilgi-beceri-tutum-davranışları edinmedeki olağanüstü yetenekleri en eski devirlerden bu yana bilinmektedir. Bu gerçeği kuramsal olarak ifade eden kişi ise Darwin olmuş, koşullara en iyi uyum sağlayanın hayatta kalacağını ortaya koymuştur.

    Her ne kadar, Türlerin Kökeni (On the Origin of Species) eserinin yayımlanması (1859) ile zorunlu eğitimin dayandığı ideolojinin sorgulanmaya başlaması (1971) arasında 110 yıl kadar bir süre varsa da kültür tarihinde bu sürenin “çok kısa” sayılması gerektiği açıktır.

    Buna göre, öğrenme devrimi’nin başlangıcı olarak, canlıların türlerini devam ettirebilmeleri yolunda sahip oldukları en güçlü yeteneğin yüksek öğrenebilirlikleri olduğunun bilimsel olarak ortaya konuşu ile eş zamanlı olduğunu ileri sürmek abartı sayılmamalıdır.

    Tarım, sanayi ve enformasyon devrimlerinden sonraki bu devrimin, diğerlerinden daha derin etkileri olacağı bellidir. Şimdi mesele, artık içinde bulunduğumuz bu devrimin farkına varanlarla varmayanlar arasındaki mücadelenin neresinde olunacağıdır.

    Salı, Ağustos 3, 2010

    … Yazıyı beğendiyseniz, Beyaz Nokta® Gelişim Vakfı’na bağış yapabilirsiniz: http://www.beyaznokta.org.tr Teşekkür ederim :-))

  • HastaToplum – 2

    Hasta Toplum – 2

    Sorun Çözme Kabiliyeti yaşam sürdürmenin temelidir!

    https://tinaztitiz.com/2012/04/16/hasta-toplum/ adresindeki “Hasta Toplum” yazısında bir iddia vardı. İddia, toplumumuzun sorunlarını çözemediği, çözülemeyen sorunların giderek birikip, Sorun Kimyası (https://www.tinaztitiz.com/yazi.php?id=236, https://www.tinaztitiz.com/yazi.php?id=237) ilkeleri uyarınca yeni sorunlar ürettiği ve böylece toplumumuzun her türlü enerjisini soğuran bir fasit dairenin oluştuğu, bunun da aynen biyolojik organizmalardakine benzer biçimde bir toplumsal hastalanmaya yol açtığı, ama esas hastalığın, toplumun büyük çoğunluğunun hasta olduğumuz yolunda bir kanaat taşımaması, aksine durumu ile sürekli övünür durumda olması idi. bkz. http://bit.ly/1jgCDi7  🙂

    Peki bu iddia doğru mudur ya da ne kadar doğrudur?

    Daha soru ortaya konulurken belli oluyor ki bu sorunun cevabının evet-hayır biçiminde verilmesi doğru değildir. Her toplum bazı sorunlarını çözebilir, bazılarını uzun vade aleyhine olabilecek kısa vadeli olarak çözer, bazılarını çözemeyip altında ezilir. O halde iyi bir yaklaşım, herhangi bir organizma (birey, aile, kurum, kesim, toplum) için bir SÇK İndeksi (nsçk) tanımlayabilmektir.

    Tam olarak ölçmek mümkün olamasa da, bir kişi, kurum, kesim ya da bütünüyle toplumun Sorun Çözme Kabiliyeti’ni (SÇK) ölçülendirebilecek bir başarım ölçütü (performans göstergesi) tanımlanmadığı sürece her türlü iddia temelsiz kalacaktır.

    Peki böyle bir ölçüt tanımlanabilir mi? Örneğin bir kişinin SÇK’nin ne düzeyde olduğu nasıl değerlendirilebilir?

    Önce bir norm konulabilmeli!

    Kişinin SÇK’nin ne olması gerektiği, onun karşılaşabileceği sorunlarla yakından ilgilidir. Yaşamında hiç depremle karşılaşmamış, karşılaşması olasılığı da bulunmayan bir kişinin deprem sonrası doğabilecek sorunları çözebilme kabiliyeti ya da kazancı ancak karnını doyurmaya yetebilen bir kişinin borsa çökünce servetindeki kayıpları nasıl telafi edeceği sorunlarını çözebilme kabiliyeti pratik bir anlam taşımaz.

    SÇK, sorunlar kümesi’nin güçlük düzeyi ile sıkı sıkıya bağlıdır ve bu ikisi de doğrudan ölçülmesi zor, ancak dolaylı ölçütlerle değerlendirilebilecek öğelerdir. Toplumların SÇK arasında farklar, İnsani Gelişmişlik İndeksi (İGİ) adı verilen ve 1/3 (yaşam beklenti indeksi) + 1/3 (eğitim indesi)+ 1/3 (fert başına GSMH indeksi) formülüyle hesaplanan bir ölçütle değerlendirilebiliyor.

    1/3 ‘lük bu bileşenlerin her biri daha alt öğelere bölünmekte ve böylece toplum yaşamının en önemli kesitlerindeki başarı (veya başarısızlığı) temsil eder bir resim ortaya çıkmaktadır.

    Burada bir adaletsizlik vardır ama!

    Türkiye İnsani Gelişme İndeksi (İGİ) açısından
    nerededir
    ?

    İGİ

    Sırası

    Ülke

    Yıllar

    1975

    2002

    1

    Norveç

    0.870

    0.960

    6

    A.B.D.

    0.870

    0.940

    13

    Y.Zelanda

    0.850

    0.930

    19

    Singapur

    0.720

    0.900

    34

    Kuveyt

    0.760

    0.840

    67

    Peru

    0.640

    0.750

    68

    Türkiye

    0.590

    0.750

    131

    Senegal

    0.320

    0.440

    151

    Sierra Leone

    ?

    0.273

    ref: http://globalis.gvu.unu.edu/indicator.cfm?IndicatorID=15

    İGİ’ni oluşturan bileşenler o toplumları çevreleyen coğrafi, siyasal, ekonomik vd faktörlerden tabii ki etkilenirler. Çevresi benzer kültürdeki dost ülkelerle çevrilmiş, coğrafi koşulları uygun, küçük nüfuslu bir toplumun İGİ ile, Türkiye gibi her öğe bakımdan birer “meydan okuma” sayılabilecek bileşenlere sahip bir ülkenin İGİ arasında karşılaştırma yapmak adil midir?

    Üstüne üstlük başlangıç şartları da farklıdır. Osmanlı İmparatorluğu idaresinde yaşayan ve canı Allah’a malı ise padişaha ait olan ve kendisinden sadece dogmaları ezberleyip otoritelere biat etmesi beklenen “kul”llarından, Cumhuriyet idaresinin yurttaşlığına geçirilen insanları ile, bu konulardaki önemli sorunlarını çoktan çözmüş toplumların İGİ yoluyla yarışmaları adil sayılabilir mi?

    Söz konusu olan adalet değildir ki!

    Mesele yarış koşullarının adil olup olmayışı değil, yarışın bizzat kendisidir. Sürekli olarak durumundan, kendisine haksızlıklar yapıldığından -vırvır ve mırmır düzeyinde- yakınan mazlum ve mağdurların haklarının teslim edileceği bir mahkeme karşısında değiliz.

    Mesele, -koşullar ne olursa olsun- çocuk ölümleri oranının düşük, fert başına gelirin yüksek, okul terk oranlarının düşük olması vb’dir. Yarış hem rakibe hem saate karşıdır. Bu yarışta herkes her üstünlüğünü (fiziki ve kültürel) kullanmakta, diğerlerinin her

    zafiyetini (fiziksel ve kültürel) kendi lehine bir faktör olarak değerlendirmeye çalışmaktadır (http://tinyurl.com/kl3mgj).

    2002 yılı itibariyle 151 ülke içinde 68nci durumda olan Türkiye, 2005’de 94, 2006’da 92, 2007/2008 istatistiklerine göre 84ncü durumdadır.

    Şimdi, bu rakamlara bakarak toplumumuzun SÇK’nin, insanlık ailesinin mukayese edilebilir diğer üyelerine göre “düşük” olduğu söylenebilir. Ama bu düşük düzey dahi “hasta toplum” betimlemesi için yeterli sayılamaz.

    Başka ölçütlere göre toplumumuzun SÇK’nin düzeyi (nsçk) nedir?

    İGİ içine dahil olan çok sayıda bileşenden bazıları -hatta çoğu- yaşam konforu denilebilecek öğelerle ilgilidir. Bu yazıya konu olan SÇK ise, bir toplum varlığının sürdürülebilirliğini tehdit edebilecek sorunlar açısındandır.

    Toplumumuzun varlığını tehdit edebilecek sorunlar olarak aşağıdakilerin alınması en azından yanlış sayılmamalıdır:

    v  Ulusal bütünlük sorunu (Kürt sorunun da içinde bulunduğu, ama onunla sınırlı olmayan sorunlar kümesi),

    v  Eğitim sorunları (https://www.tinaztitiz.com/dosyalar/UNDP_icin_hazirlanan_ulke_egitim_raporu/115.Ek-2.pdf[1])

    v  Ahlaki yozlaşma

    v  Çölleşme

    Bu sorunlar için (nsçk) tanımına girebilecek şu değerlendirme öğeleri ise anlamlı olabilir:

    1.    Sorunun Tanımlanmışlık Düzeyi (TD),

    2.    Sorunun nedenlerine ve çözümlerine ilişkin katkıların serbetçe akabileceği Kanalların varlığı ve Kalitesi (KK),

    3.    Soruna yol açan Kök-Nedenlerin ortaya konulmasındaki Netlik (KNN),

    4.    Sorunun, diğer sorunlarla Etkileşim Mekanizmasının Anlaşılmışlık Düzeyi (EMAD),

    5.    Sorunun çözümü için geliştirilmiş ve sorunun paydaşlarının katkılarına açılmış olan bir Politika Belgesinin varlığı ve varsa Kalitesi (PBK),

    6.    Çözümlerin Sürdürülebilirliği (ÇS),

    7.     Sorunlarını çözememek nedeniyle uğranılan zarar (UZ).

    Bu 8 faktör kullanılarak (nsçk) için bir değer hesaplamak yerine, SÇK resmini tüm boyutlarıyla sergileyebilen bir tablo vermek daha gerçekçi görünüyor (Tablo I).

    Beş öğenin her birine yok, yetersiz, orta, iyi, mükemmel gibi notlar verilirse -ki kuşkusuz hepsi kuşkusuz özneldir- şöyle bir resim ortaya çıkar:

    Tablo I – SEÇİLEN DÖRT ÖNEMLİ SORUN İÇİN

    SORUN ÇÖZME KABİLİYETİ İNDEKSİ (nsçk) BİLEŞENLERİ

    Sorun

    TD

    Tanımlan-

    mışlık

    KK

    Kanal kalitesi

    KNN

    Kök nedenler

    EMAD

    Etkileşim mekanizma.

    PBK

    Politika belgesi

    ÇS

    Çözümlerin

    Sürdürülebil.

    ÜG

    Ülke

    Tarihi (yıl)

    UZ

    Uğranılan

    zarar

    Ulusal bütünlük sorunları

    yetersiz

    orta

    orta

    yetersiz

    yetersiz

    yok

    86

    Bkz. Dip Not[2]

    Eğitim sorunları

    yetersiz

    orta

    yetersiz

    yetersiz

    yetersiz

    yok

    86

    Ahlaki yozlaşma

    yetersiz

    yetersiz

    yetersiz

    yetersiz

    yetersiz

    yok

    86

    Çölleşme

    iyi

    iyi

    yetersiz

    orta

    orta

    iyi

    86

    SÇK indeksi’ni oluşturan bileşenler için verilen notlar tartışılabilir. Hatta not verebilmek için her bileşen için derecelerin karşılıklarını tanımlayan tariflerin yapılması da şart koşulabilir. Ama tabloya hangi eleştirel gözle bakılırsa bakılsın, yetersiz bir SÇK’ne işaret ettiği gerçeği değişmez gibi görünüyor.

    Acaba başkalarının durumu nedir?

    Bu bağlamda tartışılması gereken son nokta, gelişmiş olarak nitelediğimiz toplumların SÇK’nin ne düzeyde olduğudur. Bu noktada iki farklı sorun çözme yaklaşımını ayırt etmeli, karşılaştırmayı buna göre yapmalıyız:

    1.     Her bir sorunu, durumu daha karmaşık (complex) hale getirerek çözen ve uzun vade sürdürülebilirliği bu nedenle kuşkulu olan yaklaşım. Bu yaklaşımda sorunların semptomlarını kısa sürede ortadan kaldırmak esastır.

    2.     Sorunların köklerine inilmesine dayalı yaklaşım. Bu yaklaşım uzun vadelidir ve politik olarak kolay satılabilir çözümler yerine ancak uzun vadede gerçekleşebilecek çözümler ortaya çıkarır; sürdürülebilirliği yüksektir.

    Bu yazının amaçları açısından ikinci tür yaklaşımlar söz konusudur. Her ne kadar bütün dünyada birinci tür yaklaşımlar daha gözde ise de, SÇK indeksine konu olması gereken çözümler sürdürülebilir olanlardır. Acaba bu açıdan gelişkin toplumlarla aramızdaki farkı -dolaylı da olsa- ölçebilecek performans gösterge(ler)i tanımlayabilir miyiz?

    Tablo I’in son iki değişkeni (ülke tarihi ve SÇK yetmezliği nedeniyle uğranılan zarar), en iyi 2 göstergedir. Çünkü tüm sorun çözme çabalarının amacı toplumun varlığını sürdürebilmesi ve bunu en az maliyetle (her türlü anlamda maliyetle) becerebilmesidir.

    Meseleye böyle bakıldığında, ülkelerin SÇK arasında bir mukayese yapmak mümkün olabilir. Örnek olarak, bir toplumun varlığını sürdürmesine karşı en ciddi tehditlerden birisi olan “ayrılıkçı hareketler” ele alınabilir.

    Karşılaştırma için bilgilerin bir bölümü http://www.constitution.org/cs_separ.htm adresinden (Separatist, Independence, and Decentralization Movements) alınmıştır.

    Tablo II – Çeşitli Ülkelerin SÇK’nin Değerlendirilmesi için Öğeler

    Ülke

    Ayrılıkçı hareket için
    kısa açıklama

    Ülke

    Tarihi (yıl)

    Uğranılan zarar

    ABD

    Alaskan Independence Party, Free the
    Bear – California Secession and Independence, California Secessionist Party,
    The Republic of Cascadia, State of Jefferson, Hawai`i, Independent &
    Sovereign, New England Confederation Movement, Republic of Texas, United
    People’s Party, …..

    222

    Bilinen bir zarar yok

    Belçika

    Vlaams Belang, New Flemish Alliance
    (NVA), Spirit, Lijst Dedecker (LDD)

    178

    Bilinen bir zarar yok

    İngiltere

    Sinn Féin,  Scottish National
    Party, Scottish Separatist Group and The Scottish National Liberation Army,
    Scots for Independence, Scottish Independence, The Scottish Distributist,
    Siol nan Gaidheal, Scots Independence Tour, Mebyon Kernow – the Party for
    Cornwall, Welsh Distributist Movement, Campaign for an English Parliament,
    Silent Majority

    302

    ~3,800 can kaybı[3]
    + ? maddi kayıp

    Kanada

    The Western Canada Concept, Alberta
    Independence Party, British Columbia Separatist Movement, BC Sovereignty, The
    Republic of Alberta, The Newfoundland Patriot — Advocate independence of
    Newfoundland and Labrador,  Ontario Independence League, Cape Breton
    Liberation Army,  Mouvement de libération nationale du Québec (MLNQ)

    142

    Bilinen bir zarar yok

    Fransa

    Corsica Nazione,  Partit Occitan,
    Union Démocratique Bretonne,  Iparretarrak (IK),
    Nationalforum Elsaß-Lothringen,  National Forum of Alsace,  The
    Savoy League .

    220

    Bilinen bir zarar yok

    İtalya

    Lega Nord , The Two Sicilies,
    Sardinians in Italy, Sardigna Natzione (Sardinian Nation), Secession
    fever in Italy.

    123

    Bilinen bir zarar yok

    Türkiye

    PKK

    86

    ~30,000 can kaybı + ~$200 milyar maddi kayıp

    Bu tablo dolaylı da olsa, bu genç ülkenin bu kadar kısa sürede ne büyük zarara uğradığını gösteriyor. Karşılaştırma yapılan ülekelerdeki ayrılıkçı hareketlerin çokluğuna, buna karşılık çoğunun -örneğin ABD- dünya kamuoyu tarafından bilinmeyişine bakıldığında:

    –       PKK terörünün tüm dünyaca bilinir olmasının,

    –       Bu denli büyük kayıplar verilmesinin

    Ve bütün bu bilançoya karşın sorunun henüz tanımlamamış dahi olmasının, bu süreçteki hükümetlerden bağımsız olarak derin bir SÇK yetmezliğine işaret ettiğine hükmedilebilir.

    Sadece bu konudaki durum dahi “hasta toplum” tanısının reddedilmeden önce daha dikkatle düşünülmesinin yararlı olacağını göstermiyor mu?

    Olup biteni hala derin bir hastalığın işaretleri olarak değil de, bireysel ideolojik tercihlerimizden sapmaların sonucu olduğunu mu düşünüyoruz?

    25 Temmuz 2009


    [1] https://www.tinaztitiz.com/dosyalar.php adresinde “UNDP_icin_hazirlanan_ulke_egitim_raporu” başlığı altında raporun tamamı bulunmaktadır.

    [2] Sadece ulusal bütünlük sorunlarından bir tanesi için uğranılan kaybın yaklaşık 30,000 insan ve $200 milyar olduğu hesaplanıyor.

    [3] http://en.wikipedia.org/wiki/Provisional_IRA_campaign_1969%E2%80%931997#Casualties kaynağından alınmıştır.

    … Yazıyı beğendiyseniz, Beyaz Nokta® Gelişim Vakfı’na bağış yapabilirsiniz: http://www.beyaznokta.org.tr Teşekkür ederim :-))

  • Köpek Hayvanlarının 10 Ricası

    Köpek Hayvanlarının 10 Ricası

    Akira Kurosawa’nın “Dersu Uzala” filmindeki doğa insanı için tüm ormandaki canlıların -insanlar dahil- adları “adamı” diye bitiyor; ayı adamı, sansar adamı, kuş adamı gibi.

    Varlıklar arasında fark görmeyen Dersu’nun bu hitap tarzı, kendi ellerimizle yokettiğimiz evimizin korunması için ne kadar basit ve o denli de işlevsel bir formül veriyor.

    Fatih Belediyesinin Yedikule Sokak Hayvanları Barındırma ve Rehabilitasyon Merkezi’ni ziyaret ederseniz, 600 köpek adamı için yapılmış barınağın şimdilerde 2000 tanesini barındırdığını göreceksiniz.

    Aşağıda, barınak yöneticisi Meral Olcay’ın hazırladığı bir yaprağın ön ve arka sayfalarını görüyorsunuz. Bir yüzünde sahiplendirme sistemi, ihtiyaçlar, barınak krokisi gibi bilgiler; diğer yüzünde ise köpek hayvanlarının 10 ricası var.

    Bunların altında da Meral Olcay’ın yolladığı bir mail var. Kısa ve net. Yorumsuz, hepsini bilginize ve yardımlarınıza sunuyorum.

     

     

    büyütmek için tıklayınız!                                    büyütmek için tıklayınız!

     

     

     

     

    büyütmek için tıklayınız!

    … Yazıyı beğendiyseniz, Beyaz Nokta® Gelişim Vakfı’na bağış yapabilirsiniz: http://www.beyaznokta.org.tr Teşekkür ederim :-))