• BİR TÜRK KAÇ AVRUPALI EDER?

    Ülkelerin işsizlik düzeylerinin basit bir oranla ifadesi adet olmuştur. İşsiz insanların sayısının toplam çalışabilir nüfusa oranı biçiminde ifade edilegelen işsizlik oranı, bir ülkenin iç istihdam durumunu belirtmek için dahi pek anlamlı değildir. Hele ve hele iki ülkenin istihdam durumunu, işsizlik oranları yoluyla karşılaştırmak ise hiç anlamlı değildir ve ayrıca da yanıltıcıdır.

    Kişi başına geliri $15,000 olan bir Avrupa ülkesiyle, $2500 civarında olan Türkiye’deki birer işsiz kişi gerçekten aynı mıdır?

    Bunlardan birisinin gelirine, diğerinden dört kişinin eşit olduğu, yapılacak karşılaştırmalarda daima dikkate alınmalıdır.

    Bu farkın, ülkeler arasındaki karşılaştırmalar açısından pratik önemi vardır. Yabancı ülkelerde çalışırken işini kaybeden 6 Türk işçisinin karşısında 1 Avrupalı işsiz vardır. Bir başka deyimle, her Avrupalı işsiz, 6 çalışan Türk işçisinin işini tehdit etmektedir.

    Ülkeler arası karşılaştırmanın yanısıra ülke içi istihdam politikaları açısından da ilginç bir durum vardır. Yaşadığı sosyal çevre ve beklentileri nedeniyle ayda mesela 5 milyon liraya ihtiyacı olan bir işsizle, 2.5 milyon ek gelir sahibi olduğunda beklentilerini az çok gerçekleştirebilecek bir diğer işsiz, aynı iki “işsiz” değillerdir.

    İşsizlikle mücadele politikaları, genellikle gelir düzeyini dikkate almadan yeni işler yaratmaya yöneliktir.Bu açıklamalar karşısında bu tür politikaların gerçekçi olmadığı kolayca görülebilecektir.

    İşte bu nedenlerle, hem işsizliği hem de gelir yetmezliğini kapsayan bir kavram kullanılması ve istihdam politikasının o kavram üzerine oturtulması gerekmektedir.

    Gelir Yaratma Politikası denilebilecek bu önlemler paketi, bir yandan yeni işler yaratmayı, bir yandan yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olan mevcut işleri korumayı, bir yandan insanların ek gelirler sağlamalarını ve bir yandan da çeşitli yollarla giderlerini azaltmayı hedeflemelidir.

  • “ÇIĞ ETKİSİ”NE TEPKİ YOK!

    Bir mal veya hizmete yapılan zamın, bu mal veya hizmeti girdi olarak kabul eden diğer ürünlere yansıyarak onların da fiyatlarını artırdığı, iyi bilinen bir olgudur.

    Fiyatı böylece artan ürünler içinden, fiyatına ilk zam yapılan mal ve hizmetin maliyetine girdi olanların bu defa bu ilk ürünün maliyetini artırdığı, bunun ise yeni bir zam gereksinimi olarak ortaya çıktığı ve bu sürecin bir çığ etkisine neden olarak fiyatlar genel düzeyini, yapılan tek zamdan daha fazla bir oranda dahi artırabildiği ise pek konuşulmayan bir konudur.

    Bu konuyu açıklayan bir yazı ilk defa 1990 yılında “SORUN NASIL ÇÖZÜLMEZ?” adlı kitapta, daha sonra 1993 yılında CUMHURİYET Gazetesinde, İstanbul Sanayi Odası Dergisinde ve son olarak da geçen ay TÜSİAD’ın yayın organı GÖRÜŞ Dergisinde yayımlandı. Modeli test edip deneyleri tekrar etmek isteyenlere de bilgisayar programı dahil tüm ayrıntıların yollanacağı da yazıda belirtildi.

    Bu yaklaşıma kısmen ya da tamamen itiraz edenler ya da katılanlar olabilir. Bu, anlaşılabilir bir tepkidir. Ancak, içinde yaşadığımız ve Çevrimsel Enflasyon ile yalnız isim benzerliği bulunan Kronik Enflasyon olgusuna dikkat çeken ve onu kontrol etmeye yarayabilecek ipuçlarını da ortaya koyan bu yaklaşıma karşı hemen hemen hiç tepki vermemek ancak iki şekilde açıklanabilir: Bir açıklama, söz konusu iddianın zaten herkes tarafından biliniyor olması, yazı sahibinin ise bunu yeni öğrenmiş olmasıdır.

    İkinci açıklamayı ise tahmin edebiliyor musunuz?

    Pazar, 27 Şubat 1994

  • ÇÖZÜM BULMAYALIM, NEDEN ARAYALIM!

    “Sürekli çözüm üreten kişi”, “ülke sorunlarına çözümler üreten parti”, “laf değil çözüm üretimi” gibi sözler, kişileri ve kurumları yüceltmek amacıyla kullanılıyor.

    Ama, bu sözlere karşı yöneltilebilecek şöyle bir eleştiri, bu “çözüm üretme” işinin nasıl bir toplumsal hastalık olabileceğini (ve çoğunlukla da olduğunu) ortaya koyuyor: Bir sorunun nedenlerini ortadan kaldırmaya yönelik olmayan ve “herhalde iyi gelir” ön yargısıyla önerilen çözümler, bir hekimin, yüz hastasına iyi gelen bir ilacı, hastalığının teşhisi konulmadan kullanıp ölen yüzbirinci hastasının durumuna benzer.

    Ekonomik ve sosyal konulardaki irili ufaklı sorunlarımızı ve bunlar için sürekli olarak “çözümler” üreten insanlarımızı düşününüz.

    Herhalde, sorunları için bu denli çeşitli ve çok çözüm üreten, ama sorunlarını çözmede de bu denli başarısız bir toplum olmamızın bazı nedenleri olmalıdır.

    Sokakta kendisine mikrofon uzatılıp filanca sorunumuz hakkında düşünceleri sorulan ev kadını, ayaküstü sorulan soruyu ayaküstü cevaplayan politikacı, çağrıldığı panelde yüzüncü defa aynı lafları tekrarlayan öğretim üyesi ya da gençlik programında konuşan genç, hepsi, “çözüm” üretiyorlar.

    Bu nasıl bir iştir ki, üzerinde konuştuğu soruna yol açan nedenleri bir kenara itip, doğrudan çözüm imal eden insanlarımız, acaba bir vahiy kanalıyla mı bu “çözüm”leri üretiyorlar?

    Bir üniversitenin yayımladığı bir rapor elime geçti. Yaklaşık 200 sayfa. Adı da “Hava Kirliliğinin Nedenleri”.. İlk defa çözüm ile başlamayıp nedenleri irdeleyen bir kitap bulduğunuzu sanıyorsunuz. Ama raporun adıyla içeriğinin ilişkisi yok. “Neden” kavramının böylece anlam değiştirmesi ise bir başka felaket..

    Gelişmiş ve gelişmemiş toplumları birbirinden ayıran birçok ölçüt bulunabilir. Bunların en güvenilirlerinden birisi de, gelişmiş toplumlarda sorunların nedenlerinin aranması, gelişmemişlerde ise bu sorunlara “kim”lerin yol açtığı ve “kim”lerin bu sorunlardan kurtaracağıdır. Toplumumuzun baba, bacı vs aramaya bu kadar meraklı oluşu, bu “kim” eğilimiyle açıklanabilir.

    Bir kamu bankasının, bürokrat – iş adamı – politikacı – mafya işbirliğiyle soyulmuş olması, kamuoyunun gündemindedir.

    Bu konuda ilk sorulması gereken soru, hangi mekanizmanın bu ve benzeri soygunlara yol açtığı, o nedenlere hangi nedenlerin sebep olduğu ve son aşamada da o nedenlerin “nasıl” ortadan kaldırılacağıdır.

    Ama, sokaktaki adamdan idare mensuplarına kadar herkes “kim” sorusunun cevabı peşindedir. Rüşveti “kim” vermiş, “kim” almış, “kim” aracılık etmiş, “kim” vurmuş, “kim” azmettirmiş , kim, kim, kim…

    Ulusal hastalığımız uyarınca hemen bir de çözüm bulunmuş, kamu bankalarının özelleştirilmesiyle bu tür soygunların biteceği belirlenmiştir.

    Kamu bankacılığının tek başına değil ama çirkin siyaset anlayışımızla birleşerek soygunları özendirdiği doğrudur, ama tek neden bu değildir. Birkaç ay önce batan bankalar kamu bankası değildi ve onlar da, hem de bizzat sahipleri tarafından soyulmuştu. Demek ki bankanın kamu ya da özel kesime ait olması soygunu önlemeye yetmiyormuş.

    Kamu pastasını küçültmenin yanısıra, kalabalık kamu kadrolarının seyreltilmesi, siyasi parti gelir ve giderlerinin saydamlaştırılması, daimi kamu görevlisi statüsü ihdası, kamu alımları yasası, ombudsman kurumu gibi gerekler de var.

    Ancak, burada işaret edilmek istenen, kamu bankalarının soygunlara karşı nasıl korunacağı değil, nedenlere dayalı olmayan çözüm üretimlerinin nasıl yetersiz sonuçlara yol açacağıdır.

    Geliniz, “ö n c e a n l a” şeklinde bir kampanya açalım. Aklına gelenleri çözüm diye önümüze koyanları dinlemeyelim ve de tepki gösterelim.

    Ve, her soruna, “buna ne(ler) yol açıyor?” biçiminde yaklaşalım. Kısa sürede çok farklı bir Türkiye’ye varacağımıza inanınız.

    Pazar, 25 Eylül 1994

  • ÇÖZÜM SORUNU İYİ ANLAMAKTIR!

    Toplumsal sorunlar arttıkça, ya da daha doğru ifadeyle çözülmeden sürdüğü sürece, insanlar üzerinde çeşitli etkiler yapıyor. Bunların içinde sıkıntı, stres, bunalım, erdem dışı yollara eğilim gibi durumların yanısıra bir de “acil çözüm eğilimi” adı verilebilecek bir ruh hali doğmaktadır. Bu ikinci, aslında tüm canlıların, temel yaşam dürtülerinin doğal bir sonucudur.

    Acil çözüm eğilimi, bireyleri ve toplumları kamçılayarak sorunlardan kurtulmaya yol açtığı sürece yararlı; çözüm sürecinin adımlarının eksik atılmasına yol açması halinde de zararlı olmaktadır.

    Kısa yoldan çözüm eğilimleri genellikle sorundan çözüme atlama biçiminde görünmektedir. Bu eğilim zamanla toplumsal bir norm haline gelmiş, en karmaşık sorunlar için dahi, ona yol açan nedenlere bakılma ihtiyacı duyulmaksızın doğrudan çözümler geliştirilmesi gibi bir “standart sorun çözme yaklaşımı” haline gelmiştir.

    Kolayca anlaşılabileceği gibi bu tür bir yaklaşımın doğal sonucu, sorunları çözmede yetersiz kalmak ve yetersizliğin de bambaşka nedenlerle açıklanmaya çalışılmasıdır.

    Bu argümanların yanısıra, kısa yoldan çözüm eğilimlerinin rasyonel nedenleri de vardır.

    Belirli sorunların kronik hale gelmesi, olağan yaşam biçiminin devamını engellemeye başlaması, ve de nedenlere dayalı sorun çözme yaklaşımının uzun süre alacağı düşüncesi yersiz sayılmamalıdır.

    Ancak unutulmaması gereken bir nokta, sorunların kronik hale gelmiş ve sabırların azalmış olmasının, kısa yoldan çözüm beklentilerinin gerçekleşmesine hiçbir olumlu katkısının olmadığıdır.

    Hatta denilebilir ki acil çözüm eğilimleri, -sonuç veremeyeceği nedeniyle- çözüm sürecini sonsuza kadar uzatabilir, yani sorunun çözülmesine değil çözülmemesine yol açar.

    Bu gerçekler karşısında izlenmesi gereken yol nedir?

    İlk olarak şu bilinmelidir ki, bir sorunun (ya da sorunların) çözülmeden uzun zaman geçirilmiş olması, umulan zararlı sonuçların yanısıra son derece faydalı bir sonuç da üretmektedir. Bu yararlı sonuç, o sorunun faturasının toplum tarafından ödenmesidir.

    Bu tür faturalar -verdiği tüm sıkıntı ve acılara rağmen- toplumu en iyi eğiten öğretmenlerdir. “Bir musibet, bin nasihattan evladır.” özdeyişi bunu anlatmaktadır.

    Buradaki haklı bir endişe şu olabilir: “Sorun çözülmeyip toplumsal faturası ödenirse, geriye dönülmez bir durum doğmaz mı?”

    Bazı hallerde doğabilir. O halde böyle bir durumla karşılaşılmak istenmiyorsa geriye yapılması gereken tek şey kalmaktadır: Nedenselliğe dayalı çözüm için gereken süreyi kısaltmak!

    Bir işçi ile on günde yapılan bir iş her zaman on işçi ye bir günde yapılamayabilir. Ama “yaratıcılık” denilen özellik herzaman için bir takım imkansız mümkünler (plausible impossible) üretebilir.

    Mevcut dar zaman içinde arzulanan çözümlere varmanın yolu ise daha çok insanın yaratıcılığından yararlanmaktır. Sorunları bireysel olarak çözmeye çalışmakla, bir örgüt (Beyaz Nokta) olarak çaba harcamak arasındaki fark işte budur.

    İzlenmesi gereken yolun ikinci koşulu, sorunları “iyi” tanımlamaktır.

    “Tanımlamak” ile ‘iyi tanımlamak” arasındaki fark, toplumumuzun ortalama belagat becerisi açısından çok önemlidir.

    İçleri tam dolu olmayan ve daha da kötüsü içerikleri herkese göre farklı dolmuş bulunan kavramlara dayalı iletişimi, bir de bunların üzerine binen “yuvarlak ve süslü söz söylemek” merakı ile birleştiren aydınımız, bir konuyu “açıklamak” yerine “imalarda bulunmak”, “mesaj vermek”, “söylüyormuş gibi yapıp birşey söylememek” gibi yararsız bir beceri geliştirmiştir.

    Berrak olmayan, çoğunlukla bir analize dayanmadığı için süslenerek, yüksek seslerle bağırılarak, gerekirse hedefi belli olmayan şikayetler eklenerek değerli kılınmaya çalışılan tanımları genellikle mental çıkmazlara ya da sorun ile ilgili olmayan tartışmalara saplanır.

    Bu nedenle, iyi tanımlanmış, sorunu çözmeye çalışanlarca ortak anlamlar yüklenmiş kavramlar kullanarak doğru sorun tanımları çözüm için zorunludur.

    Sorunları, çözümleri neredeyse kendiliğinden ortaya koyabilecek şekilde tanımlamanın üçüncü koşulu, soruna yol açan nedenleri, o nedenlerin nedenlerini ilh. -ikinci adımdaki iyi tanımlama kuralına yine uyarak- sıralamaktır.

    Bütün bunlar eksiksiz yapıldığı takdirde, aranan çözümün, bu parçalanan nedenlerin içinden yüzümüze baktığı görülecektir.

    Sonuç olarak denilebilir ki iyi analiz edilmiş bir sorun formu, çözümü görünür biçimde içinde taşımaktadır.

    Bunun dışındaki, yollarla, yani nedenlerini aramadan sorun çözmeye çalışmak, havuza düşen yüzüğü karanlıkta el yordamıyla bulmaya çalışmaktan daha güçtür.

    W. Churchill’in, havuza düşen yüzüğünü aramak için piposu ile önce suyu boşaltmaya çalışırken ona el yordamıyla aramasını salık veren dostuna verdiği cevabı unutmayınız: “Ama bu yol garantilidir!”

  • DİREKLER KURTULDU, PEKİ DUVARLAR NE OLACAK ?

    Ankara’daki elektrik direklerine aday posteri yapıştırılmasından illallah eden belediye, mükemmel bir yaratıcılık sergilemiş ve birer mühendislik harikası tasarım yoluyla direklere posbıyıklı yiğitlerimizin resimlerinin yapıştırılmasını engellemiştir.

    Derhal üretimi yapılıp uygulaması gerçekleştirilen bu dahiyane projeyle, üzerinde inek görmüş kurbağa gözü gibi şişikler bulunan çelik saç kuşaklar direklere üst üste geçirilmiş ve böylece ilan yapıştırmak isteyen parti teşkilatlarının fedakar üyelerine çok fena bir kazık atılmıştır. Artık elektrik direklerine ebediyen aday posteri yapıştırılamayacaktır.

    Ancak bu proje, partililerimizin yaratıcı zekaları karşısında tutunamamış, bu defa evvelce temiz kalan bina duvarları, trafik işaretleri gibi yerler-ve daha kolay olarak- yapıştırma yeri olarak kullanılmaya başlanmıştır.

    Bu durumu belediyenin ahmaklığı ya da sorun çözme becerisi yetmezliği şeklinde açıklamak mümkünse de, buna potansiyel bir iş alanı gibi bakıp sevinmek de mümkündür.

    Bir kısım girişimcimiz için yeni projeler üretip belediyelere pazarlama imkanı getiren bu yeni durumda, “şişikli çelik levhalar”, “dokununca patlayan kaplama levhaları”, “kimyasal maddeler yoluyla iyileşmez yara açan panel kaplamalar” gibi çeşitli malzemelerin üretimi ve belediyelere sokuşturulması pardon pazarlanması kapıları açılmıştır.

    Bütün bu gelişmelere karşı hala eski kafalarda ısrar edip, “Yahu bu posterleri yapıştıranlar fotoğraflarına kadar belli. Mevcut yasalar da kamu araçlarına zarar vermeye izin vermez. O halde niçin gidip onlara ceza yazmıyorsunuz?” diyenler çıkabilir. Onlara aldırmamak ve bu yolda devam etmek lazımdır.

    Gerçi eskiden de tırmanılmayı önlemek için duvarların üzerine kırık cam parçaları dondururlardı. Ama şimdi bu işler belediyelerimiz eliyle bir kamu hizmeti olarak yapılmaktadır.

    Allah bu tür hizmet veren kamu görevlilerini başımızdan eksik etmesin!

  • DÜŞÜNCE KALİTESİ!

    Günümüzde hemen bütün dünyada ifade özgürlüğü konusundaki sınırlamalar giderek azalmakta, tam tersine insanların düşündüklerini ifade etmesi, yayması özendirilmektedir. Gelişmiş toplumların idareleri bunu, toplumları daha iyi yönetebilmek için zorunlu bir katkı olarak görmektedirler.

    Herhangi bir düşüncenin ifade edilebilmesini düzenleyen, onu sınırlayan bir yasa yoksa da bu konuda ortak anlayışlar oluşmuştur. Bu anlayışın pek somut tek ölçüsü olmamakla beraber;

    • O konudaki pratiğin bir tarafı (uygulayıcısı, düzenleyicisi, denetleyicisi gibi) olmak ve/ya
    • O konunun düşünsel yanının bir tarafı (kuramcısı, öğreticisi gibi) olmak ve/ya
    • O konunun pratik ya da kuram yanında olmamakla beraber, her konuya uygulanabilecek bir sistem yaklaşımına sahip olmak

    gibi kriterler, bir kişinin bir konuda düşüncesini ifade edebilmesi için ehliyet olarak kabul edilmektedir.

    Bunlar, bir düşünceyi ifade edecek kişinin ehliyetine ilişkin “gerek koşullar”dır. Bir de, bu ehliyete sahip kişinin dile getireceği düşüncenin kalitesine ilişkin “yeter koşullar” olmalıdır. Çünkü her trafik ehliyeti olan kişinin mutlaka doğru araç sürmesi gerekmediği gibi, bir konuda düşünce dile getirme ehliyetine sahip sayılan herkesin de dile getireceği bütün düşüncelerin kaliteli olması da gerekmez.

    Bu noktada tanımlanması gereken kavram, düşüncenin kalitesi’dir. Bunun için akla gelebilecek çeşitli ölçütlerden şu dördü işe yarar gibi görünmektedir:

    • İlgili alanın son bilgileriyle (state-of-the-art) tutarlı,
    • Kanıtlanmaya ihtiyaç gösteren hipotezlerden olabildiğince az içeren,
    • O alanda bilinenleri, bir sorunun anlaşılmasına ve/ya çözülmesine katkı sağlayabilecek şekilde yeniden bir araya getirebilmiş,
    • Düşüncenin ilgilendirdiği tarafların olabildiğince çoğu tarafından aynı şekilde anlaşılabilmesi için “mümkün olan en kısa formda (kanonik form)” ifade edilebilmiş,

    Hal böyle iken, bu ölçütlere uymayan çok sayıda düşünce ürününün konuşulup yazıldığı da bir gerçektir. Değersiz ya da düşük kaliteli düşünce denilebilecek bu düşünceleri değerli ya da kaliteli denilebilecek olanlardan ayırabilmek oldukça güçtür. Çünkü, düşünce kalitesi düştükçe anlaşılmazlığı da artar ve anlaşılmaz düşüncelerin bir hikmet içerdiği inancı nedeniyle bu tür düşünceler kabul de görür.

    Düşünce kalitesini düşüren nedenler çeşitliyse de, başlıcaları şunlar olabilir:

    • Mantık operatörleri içinde virüslerin karıştırılması,

    Bir mantık zincirinin içine katıldığında, olması gerekenin tam aksine sonuçlar üretilmesine yol açan operatörler “virüs” gibidir. “Evet ama yine de”, “olsun”, “n’apalım” gibi virüsler bunlardan yalnızca birkaçıdır. Bu tür virüs içeren düşüncelere karşı düzgün mantıkla başa çıkabilmek çok güçtür.

    • Bilgi eksiği,
    • Yetersizliklerin ucuz akademik ünvanlarla gizlenmesi,
    • Ana dil yetersizliği,

    Kalitenin, yaşamımızın her kesitindeki rolünün sorgulandığı günümüzde artık, önümüze konulan ve tüketmemiz istenilen düşünsel ürünlere daha farklı bir gözle bakmanın zamanı gelmiş olsa gerektir.

    27 Eylül 2001

  • Sultan merakı

    Sultan merakı

    Önce kimi örnekler..

    ·         Filenin sultanları (kız voleybol takımı için)

    ·         Filenin küçük sultanları (kızlar genç voleybolcular)

    ·         Potaların sultanı (kız basketbol takımı)

    ·         Körfezin sultanları (Kepez Belediyespor klübü kızlar volebol ligi birincisi için)

    ·         Saray’ın sultanları (Galatasaray kız takımı için)

    ·         Gökyüzünün sultanı (ilk kadın F-16 pilotumuz için)

    ·         Dansın sultanları (dans grubu)

    Yukarıdakiler halen mevcut sultanlardı. Yarınlarda olabilecek birkaçı:

    ·         Laboratuvar sultanı (bir keşifte bulunan bilim kadınımız için),

    ·         Kortların sultanı (kadın şampiyon tenisçimiz),

    ·         Cumhur sultan (kadın cumhurbaşkanımız),

    ·         Merkezin sultanı (merkez bankası kadın başkanı).

    Bu sultan merakının nereden geldiği incelemeye değer görünüyor. Toplumsal bilinçaltına işlemiş mutlaka bir şeyler olmalı.

    Sanırım, toplumun kadına bakışı ile bu sultan rütbesi arasında bir bağlantı var. Şöyle olabilir: “Bu sayılan nisbeten  sıradışı başarılar erkeklere mahsustur; kadınlar bunları beceremez. Eğer becerdi iseler,  bunlar normal kadın olamaz, mutlaka sultan filan gibi istisnai bir durumları vardır“.

    Gazetelerde bu başlıkları düşünenlerin kadınları aşağılamak istediklerini katiyen tahmin etmiyorum; hatta sultan deyimini onları yüceltmek amacıyla kullanıyorlardır Ama başarıların ancak erkeklere mahsus olduğu kültürel genetiklerine öylesine işlenmiş ki yüceltmek isterken aşağılıyorlar (galiba).

    14 Mayıs 2011 Cumartesi

     

    … Yazıyı beğendiyseniz, Beyaz Nokta® Gelişim Vakfı’na bağış yapabilirsiniz: http://www.beyaznokta.org.tr Teşekkür ederim :-))

  • Domuz Gribi: Bir Altın fırsat!

    Domuz Gribi: Bir Atın fırsat!

    “Öğretme”ye dayalı zorunlu eğitim nerede-ne zaman başladı?

    1717 yılında ilk defa Prusya’da başlayan, öğretmen-karatahta-tebeşir formatlı zorunlu eğitim, aradan geçen yaklaşık 300 yıla karşın bugün de devam ediyor.

    Özgür düşünceli bireylerin ortaya çıkabilmesi karşısındaki en büyük engel, bireylerin ilgi alanlarının, onların öğrenebilme profillerinin, yaşadıkları çevrelerin imkan ve imkansızlıklarının ne olduğuna aldırmadan, yaşamlarının çeşitli alanlarındaki ihtiyaçlarına karşılık gelen öğrenme ihtiyaçlarını belirlemeye kendini yetkili sayan “öğretme” paradigmasıdır. Prusya için ya da o yıllar için bu anlaşılabilir bir model olabilir[1].

    Artık yeni bir kavram var: “Zengin Öğrenme Ortamı”

    Eğitim konusunda artık neredeyse norm haline gelmekte bulunan bir eğilim var: Ana okulu ya da lise öğreniminde, artık bu kavram çevresinde oluşturulan “Zengin Öğrenme Ortamları” (ZÖO) gündemde.

    Tanım olarak ZÖO, bir grup öğrencinin sahip oldukları BİRBİRİNDEN FARKLI ilgi alanları açısından onların ilgilerini çekici ve de o kişilerin konfor alanlarını (comfort zones) genişletmelerine yardımcı olabilecek imkanlar içeren ortamlardır. “Zengin” sıfatı bu çeşitlilik nedeniyle kullanılmaktadır.

    Bir ortamın ZÖO sayılabilmesi için şu koşul aranmalıdır: Bireyin konfor alanının genişlemesine imkan verebilecek kadar alışkanlıklarının dışına taşmalı, ama onun kalıcı zarar görmesine neden olmayacak düzeyde de güvenli olmalı. Buna katlanılabilir risk de denilebilir.

    Buradaki “riske katlanma” nedeni, her türlü (katlanılabilir ya da katlanılamaz türü) riskin en iyi öğrenme ortamları oluşudur. Hemen herkes, işine yarayan ne varsa risk ortamlarında öğrendiğine, konfor alanlarını her zorladığı fırsatın mutlaka bir risk içerdiğini hatırlayabilir.

    Buna göre, bireyler -ana okulundaki minikler ya da lisedeki gençler için ayrı ayrı değerlendirilerek- için çeşitli katlanılabilir risk ortamları tanımlanabilir. Örneğin ülkemizde son yıllarda usul haline gelen kar tatilleri katlanılabilir risk ortamlarına çok iyi bir örnektir. Bir diğer deyişle, kar tatilleri çocuklarımızın en verimli öğrenme ortamlarını ellerinden alan yansıtılmış korkular‘dır.

    Deprem riski de bir risk ortamıdır ve üstelik bünyesinde katlanılamaz risk öğelerini de barındırmaktadır. Ama depreme hazırlık süreci mükemmel bir ZÖO’dır. Resmi ya da özel okullarımızın -bildiğim kadarıyla bir tanesi hariç- hiçbirisinde öğrencilerin bizzat riskle karşılaşmalarına yönelik bir ZÖO hazırlanmamıştır. O istisna, Özel Ulus Musevi Lisesi’dir. Bir de bir tarihlerde İzmir’de bir özel kolejde (Özel İzmir Koleji) 900 öğrencinin tamamına rastgele aralıklarla yangın tatbikatı yaptırılması örneği vardır.

    Peki ya Domuz Gribi?       

    Domuz Gribi de mükemmel bir ZÖO’dır. Gerek hastalık öncesi korunma, gerek hastalık sırası gerek sonrası önlemler açısından içinde birçok konfor alanı genişletme imkanını barındırmaktadır. Okullar tatil edilsin ya da edilmesin ZÖO açısından pek fark etmez; hatta tatil olması halinde -çocuklarımızın hiç alışık olmadıkları- birçok yararlı alışkanlığı edinebilmelerine imkan yaratır.

    Örneğin nereden çıktığı belli olmayan rasgele öpüşmenin ne büyük bir salgın ajanı olduğu dikkate alınırsa, bundan kurtulmak için -hele erkek erkeğe öpüşmeler ve de bol tükürüklü ve vantuzlu tipi- domuz gribi iyi bir fırsat değil midir?

    Her hafta ellerini yıkamayı adet edinmiş çocuklarımız için daha sık el yıkamaları için yine iyi bir fırsattır. Kendi aralarında iletişim ağı kurarak çevrelerine bilinç aşılamak için çalışmak, yarınların sivil toplum çalışmalarına birer hazırlık değil midir?

    Başka ülkelerde internet üzerinden kurabilecekleri haber gruplarını kullanarak alternatif korunma ve mücadele yöntemlerini öğrenmeleri öğrenme devriminin üzerine oturduğu “ağ”lardan birisi (Your Global Learning Network) değil midir?

    Maksadım bunları sayıp dökmek değil; sadece bir musibetin nasıl bir öğrenme ortamına çevrilerek Sorun Çözme Araçları dağarcığımızı zenginleştirebileceğimize bir ışık tutmak. Yani Sorun Çözme Kabiliyeti‘mizin gelişmesine önemli katkıların gelebileceği alanlara işaret etmek.

    15 Ekim 2009


    [1] Dün bir münasebetle gittiğim Bogaziçi Üniversitesi’nde tesadüfen önünden geçtiğim dersliklerde sıra sıra oturmuş kara (yeşil) tahtaya sıra sıra formüller yazıp onları belletmeye (muhtemelen de ezbere belletmeye) çalışan öğretim elemanları ve onları “dinleyen” sıra sıra öğrenciler öğretilenler dikkatimi çekti.

     

    … Yazıyı beğendiyseniz, Beyaz Nokta® Gelişim Vakfı’na bağış yapabilirsiniz: http://www.beyaznokta.org.tr Teşekkür ederim :-))

  • “Etik Güvence” aracını keşfetmek..

    “Etik Güvence” aracını keşfetmek..

    Rüşvet işi bitmez, çünkü!

    Okumayı söküp gazete okumaya başladığım yıldan beri en sık rastladığım haber türü rüşvet; hemen onunla bitişik olarak da rüşvete karşı alınacak yeni önlemler‘dir.

    Gelişmiş olarak nitelenen toplumlarla bu açıdan büyük fark, oralarda rüşvetin toplumun en üst yönetim katmanlarına özgü hale getirilebildiği, bizde ise daha demokratik biçimde tabana (iyice) yayılmış olmasıdır.

    İnsanlar iyi tüfek yaptıkça Tanrı da daha iyi uçan kuş yaparmış sözü sadece kuş ve tüfek için değil, eğrilik yapmaya ve önlem almaya çalışan herkes için doğru olsa gerekir. Bu nedenle de -bugüne kadarki deneyimlerimizden de görüldüğü gibi- rüşvet ya da diğer melanetlerin salt yeni ek kurallarla önlenmesi mümkün değildir. Topluma değer katabilecek herhangi bir alanda AR-GE yapma özürlü insanımız melanet ürünleri üretmede sıralama dışı olacak kadar başarılıdır.

    Nitekim son duyduğum bir AR-GE ürünü, tanıdıklar (tercihan akrabalar) arasında araba çarpıştırmak imiş. Arabasını tamir ettirmenin masrafını sigortaya yüklemek amacıyla, birbirini tanıyanlar arabalarını çarpıştırıp sonra da tutanak tutuyorlar, sigorta da ikisine birden ödeme yapıyormuş.

    Şimdi sigorta şirketleri tutanakları inceleyip aralarında akrabalık-hısımlık bulunanları saptamaya çalışıyormuş. Bu nedenle de AR-GE’nin GE kısmı devreye girip artık akrabalar değil tanıdıklar arası çarpışma tutanakları yaygınlaşmış.

    İşi gücü olmayan birisi oturup hesaplamış ki, ek kural koyarak eğrilikleri önlemeye çalıştıkça kural kirliliği denilen olay oluyor ve mevcut kuralların sayısı (2n-1 +n-1) formulü uyarınca artıyormuş (Burada n, ek kural koyulmadan önceki kural sayısı).

    Ve..

    Kurallar bu üssel hızda artttıkça, kural kırıcıların işleri kolaylaşıyor, hatta dahası potansiyel melanet pastası büyüyormuş. Bunu öğrenince güzel yurdumuz insanının en çok okuduğu gazetenin niçin Resmi Gazete olduğunu da anlamış oldum; ilkesel olarak RG’nin tüm yazıları yeni kurallar ile ilgilidir.

    Buradan birkaç sonuç çıkarılabilir..

    Bu komik görünüşlü olaylardan birkaç işe yarar sonuç çıkarılabilir. Birincisi, bir sorunu çözmek için ek kural koymanın yeni sorunlara davetiye çıkarmak anlamına geldiği gerçeğidir. Eminim ki rüşveti önlemek için tümoral biçimde büyüyen kurallar, nice kamu görevlisinin iştahını kabartıyordur. Resmi büyütmek için tıklayınız!

    İkinci sonuç, ahlaki bir taban üzerine oturmayan kuralların işe yaramayacağı gerçeğidir; özellikle de -rüşvet gibi- kanıt sağlamanın güç olduğu olaylar için.

    Çünkü caydırıcılık, ya -kanıt isteyen- yasal yaptırımlardan ya da toplumca fuzzy kanıtlara göre “ayıplanmaktan” geldiğine, ayıplanma ise bir “etik norma” dayalı olacağına göre, rüşvet ve benzeri olayları önleme araçları içinde mutlaka ahlaki bir bileşen bulunmalıdır.

    Nedendir bilinmez, ama rüşvetin toplumumuzun ahlaki değerler içindeki yeri pek öyle belirgin değildir. Bürokraside bir işi çabuklaştırmak için maaşı zaten yetersiz olan bir kişiye bir çeşit sosyal yardım olarak görülür ve “ben memnuniyetimi belirtmek için veriyorum, kime ne” gibisinden de bir ahlak temeli üzerine oturtulur.

    Örnek Tavır Ağları

    Benzer şekilde günlük yaşamımızın bir bölümünü geçirdiğimiz trafikte de çoğu ihlaller ayıplanmaz, sınavlarda kopya çeken öğrenciler de. Toplumun tuhaf bir hoşgörüyle karşıladığı bu ayıplanası olaylar için kuşkusuz bazı araçlar geliştirilebilir. Bunların en etkililerinden birisi Örnek Tavır Ağları‘dır.

    Örnek Tavır’ların neler olabileceği bellidir. Rüşvet almayan kamu görevlisi, vermeyen iş sahibi, kopya çekmeyen öğrenci, gözetimsiz (onur sistemi) sınav yapan öğretim elemanı, çıkar çelişkisine dikkat eden politikacı, elindeki kaynakları seçim bölgesine akıtmayan bakan, güvenlik şeridini kullanmayan sürücü ve benzerleri hep örnek tavırlar sergilemektedirler.

    Bu tür örnek tavırlı kişilerin toplumdaki yüzdeleri tahmin edilebileceği gibi küçüktür. Ayrıca da toplumun geri kalan büyük çoğunluğu tarafından daima -örtülü biçimde- aşağılanırlar, en azından naif sayılırlar.

    Eğer bu kişiler gevşek bir birliktelikle -yalnız olmadıklarını bilmek için- bir araya gelirler ve hangi tavrın örneğini sergiliyorlarsa onu da kısa ve denetlenebilir biçimde ilan edebilirlerse, toplumun geri kalanı için bir rol model oluşturmak bir yana, bir de ahlaki temel tanımlamış olurlar. Bu temel, yeterince bilinebilir kılınırsa, bir yasa maddesinden çok daha etkili olmaya başlayabilir.

    Sabahtan akşama kadar trafik konusunda ahkam kesen, trafik kazalarının ancak neredeyse idam cezasıyla önlenebileceğini savunan insanları gördükçe, nasıl olup da örnek tavırlı insanlardan yararlanmayı düşünemediklerine akıl erdiremiyorum.  Bir otomotiv firmasının, bir taşımacılık şirketinin, bir trafik derneğinin bunu akıl etmesi, için acaba ne gerekiyor? Bu tuzağı bize kim kuruyor, dış güçler mi? 🙂

    Rüşvet veren ve alanların dışında kalanlar içinde bu tür bir etik güvence oluşturup bunu ilan edecek örnek tavırlı kimseler kuşkusuz tepkiyle karşılaşabilirler. Örneğin, rüşvetin bir tarafı olmayacağını birkaç maddelik bir etik güvenceyle ve bir sembolle (bir rozet, bir kurdele vb) ilan edip, her yıl düzenli olarak mal bildiriminde bulunmayı taahhüt edebilecek babayiğit (veya anayiğitler) yok mudur?

    Bunları düşündükçe, toplumumuzun rüşvet ya da diğer eğriliklerden pek de öyle söylendiği kadar rahatsız olmadığını düşünüyorum. Ne dersiniz?

    9 Ocak 2011

    … Yazıyı beğendiyseniz, Beyaz Nokta® Gelişim Vakfı’na bağış yapabilirsiniz: http://www.beyaznokta.org.tr Teşekkür ederim :-))

  • “Siyasi partiler” kapatılmamalı!

    “Siyasi partiler” kapatılmamalı!

    Anayasa mahkemesinin Demokratik Toplum Partisi’ni kapatma kararı üzerine, adet olduğu veçhile derhal kapatmaya yandaşlar ve karşıtlar olmak üzere iki kesim oluştu. Hatta AYM başkanı dahi, “anayasa böyle olduğu için kapattık ama keşki onu değiştirseydiniz de kapatmasaydık” gibisinden bir eleştiri yaptı.

    Bir yandan da parti kapatmanın çağdışı, anti-demokratik, darbeci bir zihniyet olduğu yolunda bir hava oluştu.

    Önce bir tanım lazım!

    Çeşitli kaynaklarda “siyasi parti” kavramı için rastlanan tanımlar aşağı yukarı şu birkaç anahtar ilke çevresinde toplanıyor:

    –       Yazılı bir ideoloji veya vizyona sahip,

    –       Hedefi, devlet içinde siyasi erke sahip olmak,

    –       Sonraki hedefi, ülke yönetiminde söz sahibi olmak.

    Bunlar yeter mi?

    Bu üç ilkenin tanımladığı “siyasi parti” pekala:

    –       Nihai hedefi ülkeyi parçalara bölmek ve

    –       Hedefleri yolunda her tür şiddeti kullanabilen silahlı bir örgüt

    de olabilir gibi görünüyor.

    Eğer bu yolda bir tartışma var ve bir kısım insan siyasi partilerin nihai hedeflerinin “barış ve bütünlük” olması gerektiğini, diğer kesim de bunun aksini, yani “silahlı mücadele de dahil ayrılıkçılığı” savunuyorsa, bu durumda ortada siyasi parti kapatılıp kapatılmamasını aşan başka bir sorun var demektir. O da, “biz ne / nasıl istiyoruz?” sorularıdır.

    Nitekim, kimi ülkelerin (örn. İspanya) anayasalarında ayrılıkçılığı savunan siyasi partiler mümkündür. Ama T.C. anayasası ne ayrılıkçı hedeflere ne de bu yolda silah kullanımına  izin vermektedir. Nitekim askeri darbeler de bu ikinci nedenle anayasal suç sayılmaktadır.

    Diğer yandan konuşan, yazan, çeşitli yollarla fikirlerini ifade eden hemen herkes -eğer yalan söylemiyorlarsa-, anayasanın bu hükümlerine paralel niyetler ifade etmektedirler.

    O zaman bu şu mu demektir?

    Bu durumda şunu mu anlamak gerekir: Ayrılıkçılığa ve şiddete karşıyız, ama siyasi partiler de kapatılmamalı?

    Buna kim itiraz edebilir! Zaten bu iki belirtim “ama” denilmesine gerek bırakmayacak kadar birbiriyle uyum içindedir.

    Böylece oluşan çerçeve içine oturan bir siyasi partinin kapatılması savunulamaz. Ama sorun, kapatılmaya konu olan organizasyonun bir “siyasi parti” olup olmadığıdır. Siyasi partiler -yukarıdaki çerçeve ilkelere uygun kurulup işlediği sürece- kapatılmamalı, siyasi parti vasfını kaybettiği anda ise o küme dışına çıkarılmalıdır.

    Bu “küme dışına çıkarma” çeşitli yollarla olabilir. Söz konusu organizasyonun siyasi parti vasfını kaybetmesine yol açan kişilerin parti ile ilişikleri kesilebilir, siyaset yasağı getirilebilir ya da başka teknik sınırlamalar bulunabilir.  Bu “nasıl”lar ikincil önemde olup aslolan, ayrılıkçılık ve şiddet öğeleridir.

    Ayrılıkçılık ve/ya şiddetin (ya da anayasanın izin vermediği başka bir ideolojinin) savunulmasının serbest kılınması yolunda bir anayasal değişikliğin yapılması da bir siyasi partinin ideolojisi olabilir. Buradaki kritik nokta, özgürce savunulabilecek olanın, o an için izin verilmemiş ideoloji değil, o ideolojinin savunulması için özgürlük fiilidir. Voltaire, “fikrinizin zerresine katılmıyorum ama onu özgürce savunabilmeniz için canımı veririm” derken bunu vurgulamıştır.

    Ama hiçbir şekilde kabul edilemeyecek olan, siyasi partilerin “söylem” ve “eylem”lerinin -özellikle de eylemlerini gizleyecek şekilde- örtüşmemesidir. İnsanların gözlerinin içlerine baka baka sürekli barış ve bütünlük söylemleri ileri sürüp, aynı anda da ayrılıkçı ve şiddet ideolojilerinin sahibi kişi ve örgütlerin sahiplenilmesi, ileri sürülmesi, kendileri yerine irade sahibi sayılmaları talepleri en basitinden ahlaksızlık değil mi?

    Siyasi partiler kesinlikle kapatılmamalıdır. Ama siyasi parti olmayıp da, yalan beyan yoluyla bu sıfatı kullanma hakkı edinmiş organizasyonlara da izin verilemez. En azından yalan beyanda bulundukları için.

    Pazar, Aralık 13, 2009

    … Yazıyı beğendiyseniz, Beyaz Nokta® Gelişim Vakfı’na bağış yapabilirsiniz: http://www.beyaznokta.org.tr Teşekkür ederim :-))