-
May 25 2012 BİR OKUR MEKTUBU ÜZERİNE!
Yaşamı boyunca 1500 civarında icat yapmış olan Thomas Alva Edison’a bir hayranı “üstat, bu ne müthiş bir zeka!” biçiminde bir iltifatta bulunur. Edison’un yanıtı ilginçtir: “Zeki olup olmadığım konusunda bir şey diyemem. Ama eğer icatlarımı kastediyorsanız onların yüzde doksan dokuzu ter, yüzde biri de şanstır”..
Herkesin hayranlık duyduğu Amerika’nın kısa tarihi sokaktaki insanımız tarafından pek bilinmez. Rekabet olgusunun nasıl olup da Dünya’nın dört bir yanından gelen yetmiş iki buçuk millete bu denli egemen olabildiği, neredeyse bu farklı kültürdeki insanlarda bir kültürel genetik oluşturduğu, Oklahoma’daki sahipsiz arazilerin halka dağıtılma biçimini bilmeyenlerce bir gizem olarak görülebilir.
Abraham Lincoln ve Thomas Jefferson gibi iki başkanın aynı zamanda birer mucit oldukları, Lincoln’ün 0062 nolu patentin sahibi olduğu, ilk işi patent ofiste icat incelemek olan Jefferson’un ise dış işlerinden sorumlu olduğu yıllarda, her akşam üzeri ofisinde icat başvurularını inceden inceye okuyup değerlendirdiğini bilmeyenler, niçin o insanların haftada 6000 civarında icat yapıp para keserken, bizim 120 yılda ancak 6000 icat yapabildiğimizi anlamakta güçlük çekebilirler.
Yurt dışında yıllarını geçiren çok insanımız vardır. Bunların bir bölümü resmi devlet görevleri için giderler ve de dönerler. İçlerinde mutlaka, gittiği ülkelere derinlikli bakabilen çok kimse vardır. Bir bölümü de gittikleri gibi dönerler, ömürlerinin geri kalan kısmında da oralardaki insanların ne denli medeni, buradakilerin de ne olmadığını anlatır dururlar.
İşte, gidip de boş gözlerle etrafına bakınmayan okurlarımızdan birisinin bazı gözlemlerini içeren bir mektubu:
Dün gece televizyonda “Tarih” kanalında çok güzel bir dökümanter seyrettim: Modern Marvels: Transcontinental Railroad, California to Nevada. Amerikan”Ic Savasindan”dan sonra hükümet tarafıdan finanse edilen bu proje 1862’de Sacremento California ve Omaha Nevada dan aynı anda “Union Pasific Railway” ve “Central Pasific Company” adlı iki şirket tarafından başlıyor ve 1869’da bitiriliyor.
Müthiş bir hikaye. Tabi Amerikalıların tarihe klasik yaklaşımı ile anlatılıyor bu mühendislik macerası. Yani günahlarıyla, hiç acımadan açıklarıyla ve sevaplarıyla hiç alttan almadan. Bu müthiş mühendislik harikası, insan doğa ve hayvan soykırımı ile el ele gidiyor. Yedi sene süren bu mücadele sırasında insanı hayrete düşüren hatalar ve mucizelerle tren yolu tamamlanıyor. Tabii her şey belgelendiği ve fotoğraflandığı için nasil bir proje olduğunu anlayabiliyorsunuz.
Sierra Nevada sıra dağlarına yapılan tünel resmen iğne ile kuyu kazmaya taş çıkartacak hızda bitiriliyor. En görkemlisi, Sierra’nin granit zirvesinin altına yapılan tünel: Dağın iki tarafından baslanılan delme, 24 saatte 8 inç hızında ilerliyor. Tabi bu arada doğanın güçleri ile kıyasıya bir mücadele var. İsçilerin üstlerine cığ düşüyor, kar fırtınaları durmak bilmiyor ama işçiler hep ilerliyor. Demir yolunun üzerindeki karı küremek için yeni bir takım araçlar geliştiriyorlar. Ya da Utah eyaletinde susuzluktan her 14 milde bir su tankları ve suyu kuyulardan yukarı pompalamak içinde rüzgar değirmenleri inşa ediyorlar. Yani tüm yol boyunca bir buluş ve “challenge” kaynağı olan bir mühendislik projesi gerçekleşiyor. Biz Anadolu/Türk kültürü olarak, yendiğimiz savaşlarla öğünürüz. Bu Transcontinental Railroad insai da aynı bir cihad gibi, tükenmez bir inanç, üstün çaba ve çalışma örneği. Belki de her ülke her kültür, cihad-kahramanlık “kotasını” tarih boyunca öyle ya da böyle bir şekilde dolduruyor. Ya Viyana kapılarına kadar ya da Sierra Dağları içinden!!
Buraya kadar hikayenin bir yüzü, diğer tarafı ise yüz kızartacak bir utançlar silsilesi. Bütün bu demiryolu insai Amerkan Yerlilerinin topraklarında oluyor. Ve bu arada kızılderililerinin tek geçim kaynağı olan buffaloları da isçileri beslemek icin her gün onlarcasını öldürüyorlar. 1800’ler başında sayısı milyonları bulan, Amerika’nn bir başından bir başına göç eden bu hayvan türü kısa bir süre önce yok olmaya aday türlerden biriydi. Neredeyse ineğin yok olması gibi!!
Geçtiğimiz yaz Kansas’a gittiğimde korumaya alınmış Buffalo sürülerini gördüm, çok fazla değil bir kaç yüz hayvan. İnanılmaz büyüklükteki bu hayvanların yüzlerinde bir içe dönüklük var, belki de soykırıma uğradıkları için! Ayrıca buffalolar hakkında önemli bir bilgi. Yerliler bu hayvanları bizim modern anlamda hayvancıkla gütmüyorlar. Yerliler bu sürülerin göç yollarında onları takip ediyorlar, yani buffalolar nereye gidiyorsa onlar da oraya taşınıyorlar. Ve yiyecek giyecek ihtiyaçları için bu hayvanları avlıyorlar ve bu hayvanlar onların var olmasına yardımcı oluyor. Ayrıca tren yolunun güzergahı üstündeki ormanlar yok ediliyor. Kızılderililer bu durumdan hiç memnun olmadıkları için isçilere saldırıyorlar ve tabi hepsi öldürülüyor.
Amerikanın tarihe bu iki yönlü bakışı çok da eski değil. Vietnam Savaşından hic kimse bahsetmemeye çalışıyordu, ırkçılıklarını pek telaffuz etmiyorlardı ama 1980 sonlarından beri Amerika’da tarih artık başka okunuyor. Yukarıdaki tren yolunun hikayesinin iki tarafı da böyle. Amerika bu şekilde yaratılmış. Herkes kendi tartısına koysun bunları ve tartsın.
Sivas-Erzincan demiryolunun hangi güçlüklerle açıldığını bilen ya da okuyanlar için benzer bir hikaye gibi gelebilir. Ama medeniyetlerin nasıl kurulduğunu göstermesi ve bunların gelecek kuşaklara nasıl aktarılması gerektiğine örnek arayanlar için çok da öğretici olabilir.
Cumhuriyetin 100ncü yılını kutlama programının tasarımını yapacaklara -eğer anlamak isterlerse- epey ipucu var.
-
May 25 2012 İŞKENCE GÖRENLER VE YAPANLAR AYNIDIR !
Gazeteci Metin Göktepe’nin polis gözetiminde iken ölmesinden sonra yükselen kamuoyu tansiyonu, katil zanlılarının bulunmasından sonra birdenbire düştü. Kana kan isteyen kamuoyu, onbeş kişinin adlarının açıklanmasıyla tatmin oldu.
Şimdi pekala iddia edilebilir ki, Göktepe’nin gerçek katilleri bu onbeş polis değildir. Belirlenen bu onbeş polis işin tetikçileridir. Cinayeti ise;
-
Bu ve benzer olayların nedenlerini sormayıp yalnızca intikam peşinde koşan,
-
Cinayet, işkence ve kötü muamele’nin aynı kökten gelen değişik şiddette olgular olduğunu; trafikte, devlet dairesinde ya da işe giriş sınavında torpil yaparak ya da yaptırarak birilerinin önüne geçmenin, rüşvet almanın ve de vermenin, bunu alıp vermeyenlere karşı kötü muameleye yol açtığını, onun da işkencenin tohumu olduğunu idrak edemeyen,
kamuoyu azmettirmiştir. Yani asıl suçlu odur.
Şimdi bu polisler;
“Göz altına alınanları hepimiz suçlu olarak görür ve cezasını daha o evredeyken vermeye başlarız. Bu yalnız polisin değil halkın da genel yargısıdır. Ayrıca, olayları çözebilecek eğitim düzeyinde de değiliz. Zanlıları döverek olay aydınlatmak, insanları döverek terbiye etmek bize amirlerimizden, onlara da amirlerinden geçmiş olan bir gelenektir. Bu gelenek yalnız poliste değil, okulda, evde, sokakta, kışlada ve akla gelebilen her yerde böyledir.
Yaşamım sırasında temas içinde olduğum herkes, elindeki imkanlar nisbetinde bana kötü muamele ediyor ve bu yolla kendilerine yapılan kötü muamelenin acısını benden çıkarıyorlar. Yaptıkları muamelenin bir nedeni de işlerini iyi yapabilecek şekilde sistemlerin kurulmamış ve onların da buna göre eğitilmemiş olmalarıdır. Ben de elimdeki yetkileri, kötü muamele dengesini kuracak biçimde kullanıyor ve başkalarına kötü muamele ediyorum. Kötü muamelenin dozunu kaçırdığımız doğrudur, bundan dolayı suçluyuz. Ama suçun bütünü de bizim değildir. Maruz kaldığımız bunca kötü muamele ruhsal sağlığımızı da bozmuştur. İnanmayanlar sokaktan rastgele 100 kişi toplayıp ruh sağlığı testlerinden geçirsinler. Başka ülkelerde yüzde onlar civarında olan ruhsal bozukluklar bizim toplumumuzda çok daha yüksektir.
Aklın ve bilimin önderliğinde anlayıp çözmeniz gereken bunca sorunun en son halkası olan olayları çözmeyi, eğitimi, sağlığı ve içinde yer aldığı sistemi yetersiz olan bizlere bırakmak ve ondan sonra da elindeki tek imkan olan dayağı kullanan bizleri suçlamak haksızlık değil midir?
Bireylerin bir hiç, bireyciliğin ayıp olduğunu, tek korunması gerekenin devlet olduğunu, bu amaçla tüm yapılacakların meşru sayılmak gerektiğini, hepimizin devlete feda edilebileceğimizi öğretip şimdi de devleti yıkmak peşinde olduğunu tahmin ettiğimiz bir kişiyi dövdüğümüz için niçin tepki gösteriyorsunuz? Bu yaptığımız devlete hizmet değil midir? Bizi sorgularken döven polis arkadaşlarımız, Metin Göktepe’yi dövdüğümüz için mi yoksa işi berbat edip öldürdüğümüz için mi kızıyorlardı?
Devleti akılla bilimle korumayı beceremeyip de bu işi bizlere ihale eden laf ebesi aydınlarınızın bu işte suçu yok mudur?
Birbirine kötü muamele eden bu kadar insan varken, bunu olağan kabul edip, yalnız ölümle sonuçlanan kötü muamelelere tepki gösteren sizler esas suçlular değil misiniz? Bizi cezalandırın ama kendinizi de unutmayın!” diye kendilerini savunsalar, buna kim çıkıp da yanlış diyecektir.
Şimdi karşımızda onbeş gariban kişi var. Bunlar kelimenin tam anlamıyla “gariban” kişilerdir. Şaşkın şaşkın başkalarından farklı ne yaptıklarını anlamaya çalışıyor ve belki de öldürdükleri kişinin cesedini niçin daha uzak bir yere atmadıkları için kendilerine kızıyorlardır.
Bu polislerin cezalandırılmasının, benzer olayları önleyeceği inancında olan safdiller bulunabilir. Gerçekten de bundan sonra gözaltında iken vukubulacak ölüm olaylarında büyük bir düşüş meydana gelecek, hatta sıfıra düşecektir. Ama, ölmeden kötü muamele görenlerin sayısında da bir tırmanış meydana gelecektir.
Toplam kalite konusunda verilen bir örnek, bu duruma pek uygundur: Bir bankada veznedarların açık ya da fazla vermelerini önlemek isteyen yönetim, bir genelge yayımlayarak açık ya da fazla veren veznedarların derhal işten atılacağını duyurur. Bu sert önlem üzerine ertesi günden itibaren hiçbir veznedar açık ya da fazla vermemeye başlar. Bunun nasıl olup da o güne kadar becerilemediğini merak eden bir yönetici, veznedarların aralarında bir havuz oluşturduklarını, fazlaları bu havuza koyup açıkları bu havuzdan karşıladıklarını görür. Yani açık ve fazla verme işlemlerinde bir değişiklik yoktur, yalnızca sert önlem dolayısıyla yanlışı yönetimden gizleyecek basit bir çare bulunmuştur!
Ne olduğunu, kimin yaptığını değil niçin olduğunu soran insanlar haline gelmedikçe bu işler bitmeyecek, yalnızca şekil değiştirecektir. Pazartesi, 29 Ocak 1996
-
-
May 25 2012 FELAKET, GELİYORUM DİYOR VE GELİYOR!
Sakatlık kaynaklarının sıralanmasında baş sıralarda yer alan bir neden grubu “ev kazaları”dır. “Trafik kazaları”nın bu sıralamada önemli bir yer tuttuğunu herkesin bilmesine karşın acaba “ev kazaları” niçin yaygınlıkla bilinmez?
Neden basittir; çünkü, ev kazaları son derece geniş bir alana dağılmıştır ve dahası bu tür kazaları raporlayan bir sistem de mevcut değildir. Halbuki buna karşılık hemen her trafik kazası rapor edilir.
Yaşamın çeşitli kesitlerine dağıldığı ve rapor edilirken aynı neden ile açıklanmadığı için, toplumun dikkatinden kaçan bir olgu, patlayıcı gaz veya toz içeren iş yerlerindeki kazalardır. Kamuoyuna daha açık olup, herkesçe tehlikeli olduğu bilinen benzin istasyonları, tüpgaz bayileri ya da dolum tesislerindeki kazalar sık sık gündeme gelir. Buna karşın, aynı derecede tehlikeli olan diğer gaz veya toz patlaması riski içeren iş yerleri konu edilmez.
Hububat siloları, boya üretim fabrikaları, boyama atölyeleri, film yapım ve basım stüdyoları, zeytinyağı üretim tesisleri, petrol rafinerileri, şeker fabrikaları ve doğalgaz tesisleri, bu tür risk içeren yerlerden “çok az” bir kısmıdır.
Bir kaç yıl önce İstanbul Tuzla’da meydana gelen tanker yangını ile son benzin tankeri yangını, kapalı bir ortamda oluşan patlayıcı gaz atmosferinin ne denli büyük bir tehlike olduğunu kanıtlamıştır.
Bu tür kapalı alanlarda belirli bir yoğunluğa erişen herhangi bir gaz ya da toz, herhangi bir ateşleme kaynağınca ateşlenebilir.
Örneğin un değirmenlerinde havaya dağılıp “asılı” hale gelmiş un, ya da demir-çelik imalhanelerindeki havada asılı metal tozu, aynen benzin buharı gibi patlayabilir.
Medeniyet çeşitli şekillerde tanımlanabilir. Bunlardan birisi de belki, “medeniyet, enerji türlerinin yoğunlaştırılıp saklanması ve kullanılması demektir” şeklinde olabilir.
Mutfaklarımızda kullanılan 25 kg’lık bir tüpgazın içinde saklı bulunan enerji, 1 tonluk bir kayanın yaklaşık 200 metre yukarıdan düşmesi halinde kazandığı enerjiye eşittir.
Bu kadar yoğun enerjilerle burun buruna yaşamanın ön-koşulu, bunların yaratabileceği potansiyel tehlikelerin farkında olmak, farkında olunmaması halinde ise bunun faturasını ödemeye hazır olmaktır.
Bu riskleri en aza indirmenin medeni Dünya’daki yolu, patlama tehlikesi mevcut olan ortamlarda kullanılan ve kıvılcım yaratabilecek tüm donanımı sertifikalandırmaktır.
Türkiye’de bu amaçla kurulmuş ve yetkilendirilmiş bulunan ilk istasyon, halen Zonguldak’ta Türkiye Taşkömürü Kurumu bünyesinde ve Maden Dairesine bağlı olarak çalışmaktadır. TSE ise bazı sertifikalandırma işlemleri için İzmir’de bir istasyon açmıştır.
Potansiyel patlama riski içeren tesislerin, bu istasyonlardan sertifika almaları yasal bir zorunluk ayrıca da sağduyunun gereğidir.
Bununla beraber, mahalle aralarına kadar yayılmış bulunan benzin istasyonlarında kullanılan benzin pompalarının elektrik donanımlarının sertifikalandırılması zorunluğu, bir süredir – inanılmaz bir biçimde- kaldırılmıştır.
Halkımızın tüm bireylerinin, örneğin Hepatit -C ya da alevsızdırmazlık konularında uzman olmasını beklemek mantıklı değildir. Yarın bir gün bu nedenle doğabilecek bir patlama ve felaketin nedeni belki sokaktaki insanlarca anlaşılmayabilecektir. Ama kamu otoritesinin bunu bilmek ve açıklamak zorunluğu sürecektir.
Yoğun enerjilerle bu denli yakın yaşamanın gerektirdiği ciddiyet, kapı arkalarındaki uzlaşmaları ya da “bi’şi olmaz” ukalalıklarının dışında tutulmalıdır.
Felaketlerin tek tek gelmesi, bunlara karşı kamuoyu duyarlığını azaltmaktadır. Ama medeni ve medeni olmayan toplumları ayıran da bu duyarlığın eşik düzeyi değil midir?
-
May 25 2012 İSTANBUL 2000’İ “GERÇEKTEN” İSTİYOR MUYUZ?
Türkiye’nin hemen her yerinde İSTANBUL 2000 olimpiyat çağrısı afişlerini gördükçe aklıma bu soru geldi.
Lütfen soruya bakarak, “gerçekten de ne demek, tabii istiyoruz, sen istemiyormusun?” demeyiniz. Benim isteyip istemediğim önemli değil, istesem ne olur istemesem ne çıkar?
Önemli olan, neredeyse ulusal amaç durumuna gelen bu arzunun sonunda hüsrana uğramamaktır.
Çünkü geçmiş deneyimlerimiz bize gösteriyor ki mazallah öyle bir şey olursa Dünya’ya savaş ilan edebiliriz.
“Gerçekten” istiyorsak demenin nedeni yine geçmiş deneyimlere dayanıyor. İstediğimiz ve de çok şiddetle istiyor göründüğümüz bir çok şeyin gereklerini nasıl yerine getir(e)mediğimizi bilen bir kişi olarak “istemek” ile “gerçekten istemek” arasındaki farkı bilebiliyorum. “Gerçekten istemek”, istenilen şeyin gereklerini yerine getirmeye hazır olmak, “yalnızca istemek” ise, bu gereklerin ya fakında olmadan istemek ya da fakında olup zaman kazanmak vs gibi bir nedenle istemek demektir.
Olimpiyatların İstanbul’da yapılmasını “gerçekten” istediğimizi varsayarak, bu iş için çaba harçayanlara yaralı olacağını düşündüğüm bir öneride bulunmak istiyorum. Lütfen şu varsayımdan -eğer böyle düşünüyorsanız- yola çıkmayınız: “Dünya bize düşmandır, olimpiyatları bu yüzden Avustralya ya da Çin’de yaparlar. Ama o ülkelerin sakıncaları vardır. Hakkı olan biziz. Zaten her konuda haksızlığa uğruyoruz.Bu konuda hakkımızı istiyoruz!”.
Bilelim ki kimse bize -ve de kimseye- düşman -ve de dost- değildir. Daha doğrusu bu işlerin dostluk ya da düşmanlıkla bir ilgisi yoktur.
Soruyu şöyle sorunuz: “Olimpiyatların İstanbul’da yapılmasını engelleyebilecek sebebler nelerdir?”.
Soru böyle sorulunca, ortaya bambaşka cevaplar çıkmaktadır.
Hijyen, güvenlik, ulaşım, yabancı dil(ler) gibi çok sayıda sorun bulunduğu, bunların birer “emir” ile çözümlenemeyeceğini biliyoruz.
Son çöp patlaması olayı dahi tek başına, yıllarca sürebilecek bir reklam kampanyasının etkilerini silebilecek kadar güçlü bir negatif propaganda konusu olabilir.
Bunu bizim unutmamız, kendimizi iç göç vs gibi şeylerin arkasına saklamaya kalkmamız belki kendimizi tatmin edebilir, ama başkalarını asla!
Olimpiyatları gerçekten istiyorsak ve o “engel olabilecek nedenleri” tek tek sıralayıp, onları tek tek giderebilecek önlemleri gerçekleştiremezsek boşuna ümitlenip sonra da feveran etmeyelim.
-
May 25 2012 DEVLETE İHALE Mİ, DDO ÖRGÜTLENME Mİ?
Kabaca yapılacak bir gözlem, insanlarımızın enerjilerinin önemli bir bölümünü, kendilerini çevreleyen sorunlar konusunda yapılması gerekenleri, bunları yapması gerektiğini düşündükleri kişilere -yüzlerine ya da gıyaplarında- önermekle harcadıklarını gösterecektir. Bu çabanın veriminin neredeyse sıfıra yakın olduğu, enerjisini bu yolda kullanıp neden sonra gerçeği görenlerce iyi bilinir.
Her nedense, kendisine yönetim veya değişim mühendisliği değil de üçkağıtçılığın daha çok yakıştırıldığı Machiavelli tarafından net olarak ortaya konulan bir gerçek vardır: hiçbir sistem, onu yönetenlerce değiştirilemez!
Bugünün değişim mühendisliği de aynı şeyi söylemektedir: sistemler ancak dış ve iç uzmanların işbirliği sonucunda yeniden yapılandırılabilir ya da değiştirilebilirler!
Bu basit kuralın, toplumumuz açısından önemi büyüktür. Yıllardır, demokrasi adı altında, ama insanlardan bir şey istemeksizin onların sorunlarını çözme iddiasına dayanan çabalar sonuç vermemiştir. Değişimi devletin değil, devlet dışı organizasyonların (DDO – NGO) yapabileceği artık yavaş da olsa anlaşılmaktadır.
Devlet ancak, kendisi dışında, çeşitli alanlarda oluşturulacak DDO girişimleri benimseyerek, bir çeşit metamorfozla yeniden yapılanabilir. Yoksa parti liderlerinimizin buyurdukları gibi, “biz gelirsek devleti yeniden yapılandıracağız” gibi, belki samimi ama gerçekleştirilmesi mümkün olmayan iddialarla değil.
Şimdi, hergün herşeyden yakınan, kendi dışındakileri akılsızlık, ahlaksızlık vbg yetersizliklerle aşağılayan -haklı ya da haksız farketmez- bireylere ve özellikle de aydın bireylere görev düşmektedir: Küçük ya da büyük, önemli ya da önemsiz, çeşitli sorun alanlarında örgütlenip, çözüm önermek değil çözüm bulup uygulamak! “Ben devlete vergiyi niçin veriyorum? Devletin görevi, benim tek başıma ya da örgütlenerek yap(a)mayacağım işleri yapmak değil mi?” sorusunun ardına sığınmak faydasızdır.
Devletin, görevlerini yapamaması, yapamadıkça yeni sorunlar üreyip sorun stokumuzun büyümesi, bu stokun da daha ucube sorunlar üretmesi sarmalı, soru sormamıza, haklı çıkmamıza ve bunlara dayanarak da iç rahatlığı ile oturmamıza imkan tanımamaktadır.
Toplumumuz -belki tarihide ilk kez-, sorunlarını kendi kendine çözme durumuyla karşı karşıya kalmaktadır. Ortada, sorunları ihale edebileceği bir kurtarıcı yoktur ve sorunlarını çözemeye çözemeye, bu kabiliyetini büyük ölçüde yitirmiştir. Sorun çözme aletleri çantası boş gibidir ve içindeki bir iki kaba alet , karşı karşıya bulunduğu ince belaları çözmeye yetmemektedir. Ama bütün bunlar birşey yapmamanın değil, olsa olsa nasıl yapılabileceğinin araştırılmasına yol açmalıdır.
Somut, herkesin, çözümünden yana olduğu, ideolojik yanı bulunmayan, “dış mihraklar”ca kaşınmayan ve herkesi derinden ilgilendiren bir sorun ile işe başlanmalıdır. Böyle bir problem, trafik terörü’dür. Aransa belki başkaları da bulunabilir. Ama bu denli somut, bu denli acı sonuçları olan, -etnik terör de dahil- yoktur.
İster trafik terörü, ister eğitimdeki kargaşa, isterse başkaları olsun, başlama noktası, o sorunlardan zarar görenlerin şikayetlerini toplayacak bir “kollektör” olmalıdır. Toplanan bu şikayetlerin nasıl kullanılacağı, onların nasıl toplandığına ve aynı zamanda onları kullanacak sistemin nasıl kurulduğuna bağlıdır.
154 nolu Alo Trafik de bir “şikayet kollektörü”dür. Ama, bu tür bir kollektörün mutlaka sahip olması gereken “biriktirme, sınıflama, sınıflara göre işleme, izleme, şikayet sahibine geri bildirim” gibi işlevlere sahip değildir. Bu nedenle pratik olarak 154 nolu hat “yok”tur.
Toplanıp yoğunlaştırılacak olan bu şikayetler -aynen bir merceğin zayıf güneş ışıklarını toplayıp güçlendirmesi gibi-, belirli noktalara yöneltilecek ve duyarlığı kaybolmuş bu noktaları harekete geçirebilecektir.
Bu bir DDO örgütlenme olmalı ve giderlerini, üye olacaklar karşılamalıdır. Sistemin, üye olmayanlara açılıp açılmaması ya da ne ölçüde açılacağı, bunun, parası olanların kendilerini koruması anlamına gelip gelmediği gibi sorular ya teknik ayrıntılardır ya da vakit kaybettirmekten başka yararı olmayan “geciktirici”lerdir.
Karar verilmesi gereken nokta, sorunların devlete ihale edilmesine devam mı edileceği yoksa DDO örgütlenmeye mi gidileceğidir.
Çarşamba, 25 Eylül 1996
-
May 25 2012 NEREDEN BAŞLAMALI?
Devlet Niçin Küçülemiyor?
Devletin küçülüp güçlenmesi, kendi iriliğini sürdürebilmek için kullandığı kaynakları toplum yararına kullanıma bırakması artık herkesçe benimseniyor.
Devlet bütçesinin yarıdan fazlasının kamu personeli ücretlerine, doğrudan ve dolaylı olarak gittiği biliniyor. Kamu personeli ücretleri, özel kesim için de ölçüt oluşturuyor ve sonuçta, fiyat ve ücret artışları bir “spiral etki” oluşturuyorlar. Bu da, hesapla gösterilebilecek bir diğer gerçektir. Bu spiralin enflasyonu, onun da diğer sorunları beslediği kolayca çıkarsanabilecek olgulardır.
Peki, sorunlara bu denli “kaynak”lık eden “iri devlet” niçin küçültülmüyor?
Kötü politikacılar, devletin iriliğinden yararlanıp semirmeye alışmış kapitalist maskeli anti-kapitalistler, devleti içinden soyan bir kısım bürokrat, beslenme kaynaklarının kesilmesine razı olmazlar, bunun için de gerekenleri yaparlar.
Bu tanı doğrudur, ama acaba bu nedenler bu denli yaşamsal bir gerekliliği tek başına frenlemeye yeter mi?
Hayır yetmez. Çünkü, devletin küçülüp güçlenmesinden yararlanacak insan ve kurum sayısı, çıkarları “iri devlet”ten yana olanlardan çok çok daha fazladır.
O halde, devletin küçülüp asli işlevlerine çekilmesi yönünde net bir arzu mevcuttur, ama bu arzu gerçekleşememektedir. Bunun nedeni ise, devletin niçin irileşmiş olduğunun yanıtında gizlidir.
Devlet, toplumun ihtiyaç duyduğu ya da ihtiyaç duyması gerektiği düşünülen konularda örgütlenmiş olması, ama bu örgütlenmeyi de pek verimsizce yapması nedeniyle irileşmiştir. Bunun üzerine, politikacı-bürokrat-akademisyen üçlüsünün, yeni işlerin yaratılması teknolojilerini öğrenmeyip, mevcut kamu kadrolarının şişirilmesine yol açmaları nedeniyle doğan gizli işsizlik de binmiştir.
Zamanla, çeşitli ihtiyaç alanlarına yayılıp daha da irileşen devlet, işsizliği emmek için daha “uygun görünüşlü” bir hale gelmiş, bu onu daha irileştirmiştir. Bu süreç bir anlamda bir “kara delik” gibi işlemektedir. Kara deliğin çekim gücünün daha da artamayacağı noktanın, devletin tüm gelirlerinin kendi harcamalarına eşit hale geleceği nokta olduğu zannedilebilirse de, süreç böyle işlememiş, alınan iç ve dış borçlarla devlet (kara delik) kendini beslemeye (çekim gücünü artırmaya) devam etmiştir.
Bugün hala, %100’ü aşkın faizle çıkarılan hazine bonoları, yeni yatırımların finansmanı için değil, kamu personelinin ücretlerini, hatta bir önceki faizlerini ödeyebilmek için kullanılmaktadır.
Bu ölümcül süreç, iki noktadan birisinde son bulabilir: ya total collapse denilebilecek olan ve ne iç, ne de dış borç alınamayacak bir iflas noktası, ya da sivil toplum örgütlerinin süratle gelişip devletin üstlenmeye kalktığı bir çok işlevi üstlenmesi ve de onları yapması noktası ..
Tabii ki bu ikinci olasılık birinciye göre çok ferahlatıcıdır. Ama acaba o denli gerçekçi midir ? Bunu yanıtlayabilmek için sivil toplum örgütlerimizin niçin gelişemediğini, niçin başarılı olamadıklarını irdelemek gerekir.
Devletin, sivil toplum örgütlerine gelişme şansı tanımadığı bir iklimde, onların niçin başarılı olamadıkları bir ölçüde anlaşılabilir bir olgudur. Ama , başarısızlığın büyük bir bölümü bu ” fırsat vermezlik ” ten değil, örgütlerin, amaçlarını tanımlamadaki hatalarından kaynaklanmaktadır.
Amaç edinme ve onu tanımlamaya çok küçük bir çaba harcayan yüzlerce kuruluş, bu belirsiz amaçları gerçekleştirebilmek için tüm kaynaklarını harcamaktadır.
Belirli bir işi yapmak üzere şirket kuranlar, önlerine çıkabilecek diğer iş fırsatlarını kaçırmamak için, şirket sözleşmelerine inşaat yapımından meyva ithalatına kadar herşeyi yazarlar. Sivil örgütler de benzer şekilder, bir çok farklı amacı bir araya yazarak tam olarak ne olduğu belli olmayan bir amaç edinmekte, sonra da bunlar arasında gezinmektedirler.
” Biz bu işi niçin yapıyoruz ? “, bir altın soru’dur. İş hayatında, özel yaşamda ya da sivil toplum örgütlerinde bu soru sorulmalıdır. Bıkmadan, utanmadan, ” zaten biliyorum” demeden.
Bir sorun, çeşitli yüzeylere değişik görüntüleri yansıyan bir cisim gibidir. Bu yansımış görüntüleri örtmek yoluyla cismi yoketmek nasıl imkansızsa, bir “Görüntü Sorun”u çözebilmek de öylesine imkansızdır.
Kendisine amaç olarak, gerçek bir sorunun görüntülerinden birisini edinmiş ve bu görüntüye yol açan nedenler yerine görüntüyle mücadele etmeye yönelmiş kuruluşun başarı şansı neredeyse sıfırdır.
Sivil toplum kuruluşlarımıza bu bakış açısıyla baktığımızda, çözmeyi amaçladığı sorunun kaynaklarına inip onları kurutmayı hedefleyenlerin sayısının son derece az olduğu görülecektir. Çoğu, görünürdeki sorunların daha kolay çözülebileceğini sanmaktadırlar. Aynen cisim yerine onun gölgesini yakalamaya çalışmak gibi.
Devleti küçültmek isteyenler, işe buradan başlamalıdırlar.
Yol uzuncadır ama güvenlidir.
Pekiyi Sivil Toplum Örgütlerimiz başarılı mı? Ne kadar?
Demokratik yaşam biçiminin, birisi hariç tüm kurumlarından vazgeçilmek gerekse, herhalde o tek `olmazsa olmaz’, Sivil Toplum Örgütlenmesi’dir.
Toplumu oluşturan bireyler, ilgi ve çıkarlarını paylaşmak ve de savunmak için, o ilgi ve çıkarlar çevresinde örgütlenirler. Ancak, bu örgütlenmelerin başkalarının ilgi ve çıkarlarını zedelememesi için o başkalarının da örgütlenmiş olmaları gerekir. Aksi halde, tek yanlı bir ilgi ve çıkar savunusu ortaya çıkar ki, bu doğrudan doğruya başkalarının ilgi ve çıkarlarına bir tecavüz demektir.
Böyle bir duruma `eksik örgütlenme durumu’ denilebilir ki bu, hiç örgütlenmemiş ve bir `üstün otorite’ tarafından yönetilmekten daha da kötü sonuçlar yaratabilir. Nitekim ülkemizin bugünkü durumu böyledir.
Toplumumuzun niçin `tam’ örgütlenemediği, ayrıca incelenmesi gereken bir konudur. Ama çeşitli nedenlerden birisi de, mevcut Sivil Toplum Örgütleri (STK) nin genellikle başarılı olamayışlarıdır. İçlerinde etkin ve de yararlı çalışmalar yapanlar ise istisna denilebilecek kadar azdır.
Bu genel başarısızlığın maliyeti yüksektir. Çok sayıda STK’nün üye ve destekleyicilerinin harcadıkları zaman, para, enerji ve de umutlarına ek olarak, bir de iyi çalışmış olsalardı STK’nin sağlayabilecekleri yararlardan mahrum kalınmaktadır.
Pekiyi, bu başarısızlığın sebepleri nelerdir? Eğer bu nedenler doğru olarak belirlenebilirse bunlardan sakınmak mümkün olabilecektir. Önemlilik düzeyleri dikkate alınmaksızın başlıca nedenler şunlardır:
Belirsiz’ ya da `türev’ hedefler koyma
Başkalarının işini bizzat yapmaya kalkmak,
Başkalarını yok saymak,
Etkin örgütlenememek,
Etkin yönetememek,
Örgüt içi eğitimi önemsememek,
“Benden önce yapılanlar yanlıştır” geleneği!
Bunlardan birincisi, örgütlenme hedeflerinin ya belirsizliği ya da ancak bir başka hedefin gerçekleşmesinden türeyebilecek, dolayısıyla da tek başına gerçekleştirilmesi mümkün olmayan hedefler olmalarıdır.
Örneğin, kendisine `sokakları çamurdan kurtarma’ hedefini seçen bir STK’nün bunu gerçekleştirebilmesine imkan yoktur. Çünkü çamur, sokaklardaki toz’un bir türevi, hatta toz da başka nedenlerin (açık alanların varlığı, ağaçsızlık vbg) bir türevidir. Dolayısıyla ne “Çamurdan Arındırma Derneği” ve ne de “Tozdan Kurtarma Vakfı” doğrudan başarılı olamazlar.
Kendisine, `karakol dayağını önleme’yi hedef olarak seçen bir STK de aynı tuzağa düşmüştür. Çünkü karakol dayağı “kendi başına var” (yani nedeni kendisi) olan bir olgu olmayıp, kendi arzusunu mutlaka benimsetmenin “doğru” ve de “zorunlu” olduğunu düşünen bir dizi gelenek ve kurumun kaçınılmaz bir türevidir.
Kendi doğrularını ezber yoluyla “zorla” öğretmeye -ki öğretmek zaten zorlama demektir- çalışan devlet adına hareket ettiğini düşünerek, dersini ezberlememiş öğrencisini döven öğretmen ile karakolda dayak atan polis arasında bir fark var mıdır?
Her ikisinin de ortak yanı, “kendi doğrularını zorla benimsetmeye çalışmak”tır. Bir STK kurulacaksa bunu, yani “zorla benimsetme”yi ortadan kaldırmayı hedef olarak almalıdır. O halde direkt olarak karakol dayağını önlemeyi hedef edinmiş bir STK de başarısız olmaya mahkumdur.
Hedef belirlemede çok sık düşülen ikinci tuzak “belirsiz ifade” kullanımıdır. Bu belirsizlik birkaç biçimde olabilmektedir. Bir türü, “iyi tanımlanmamış kavramlar” nedeniyle doğan belirsizliklerdir.
Örneğin, “çevre kirliliğinin önlenmesi”, hem türev ve hem de belirsizlik içeren bir kavramdır. Dünya yüzünde sapıklar ve bu işi belirli bir amaçla -mesela bir başka ülkeye zarar vermek gibi- yapan profesyoneller dışında çevreyi kirletmek için kirleten kimse yoktur. Çevre kirliliği, başka faaliyetlerin birer türevi olarak ortaya çıkmakta olup ve burada üzerine gidilmesi gereken “çevre kirliliği” değil, “kendi çıkarını, başkalarının çıkarlarını çiğneyerek sağlamak” olgusudur. Bu eğilim ise yalnız çevreyi değil birçok başka sosyal kurumu da tahrip etmektedir.
Ayrıca da buradaki “çevre” ve “kirlilik” kavramları da iyi tanımlanmış deyimler değildir. Dünyayı kirletmemek için nükleer atıkların uzaya yollanması halinde kirletilen bir “çevre” var mıdır, varsa hangisidir? Kirlilik de en az çevre kadar belirsizdir. Birisi için kirlilik sayılan bir eylem -mesela rüşvet- bir başkası için uyanıklık, bir diğeri içinse zorunluk olarak değerlendirilebilmektedir.
`Belirsiz’ (muğlak) hedefler koymak, fazla düşünmekten kaçarak her şeyi (yani hiç bir şeyi) ifade etme kurnazlığının ya da yalın, kavramları birbirine karıştırmadan düşünememenin, çoğu zaman da bu iki nedenin bir karışımının sonucudur.
Genel başarısızlığın ikinci nedeni olan “başkalarının işini bizzat yapmağa kalkmak”, kamu yönetimlerinin geleneksel beceriksizliklerinin sonucunda üremiş bir olgudur. idarelerce üstlenilen -doğru ya da eğri- işlevlerin yapılamayışı, birçok STK ‘nün ortaya çıkmasına ve çok dar bir alanda o işlevi yapmalarına ( ya da yapmaya çabalamalarına) yol açmıştır. Örneğin, sağlık ya da eğitim alanında ki boşlukları doldurmak ya da boşluktan yararlanmak üzere yüzlerce gönüllü kuruluş mevcuttur.
Bu kuruluşlar, yapılamayan işlevlerin yapılamayışlarının nedenlerini ortadan kaldırmaya ya da katalizör rolu oynayarak yapılmalarını sağlamaya değil, “bizzat yapmaya” soyunmuşlardır. Bunun en çarpıcı örneklerinden birisi, kuran kursu adı altında faaliyet gösteren ve çoğu başka amaçlar taşıyan örgütlenme, bir diğeri ise “devlete yardımcı” olmak üzere silahlanıp eylemde bulunan örgütlenmedir.
“Başkalarını yok saymak”, bir diğer hastalıktır. Birlikte çalışamamak, ağ (network) oluşturamamak, başarıyı paylaşamamak ya da başkalarıyla pay edilmesi mümkün olmayan çıkara yönelik amaçlar taşımak gibi nedenlerden kaynaklanan bu olgu sonunda, aynı amaça yönelik yüzlerce STK doğmuş ve hemen hepsi de, bir diğerini başarısız kılan neden(ler) den dolayı başarısız olmuşlardır.
“Etkin örgütlenememek” ise yine genel bir yetmezliktir.
Sıcak bir oda da rahatça otururken kendini bir sorunu çözebilir sanma hissini hemen herkes duyar. Ama başarının, yüzlerce – ve çoğu da sevimsiz- ayrıntıyla uğraşmak olduğunu denememiş olan insanların yalnızca kendi akıllarına geldiğini zannetttikleri “Novalgine tipi çözümler”, bir örgütlenmenin iğne oyası inceliğindeki ayrıntılarını unutturmakta ve sonuçta kusurun, bambaşka nedenlerde aranmasına yol açmaktadır.
“Benden önce yapılanlar yanlıştır” geleneğimiz yalnız STK için değil mesela devlet yönetimindeki başarısızlıkların da önemli bir nedenidir. Birazı, seçkinimizin temel özelliklerinden birisi olan “haset” duygusu ile açıklanabilecek olan bu geleneğin bir nedeni de, genelde insanımızın özelde ise seçkin sınıfın nitelik dokusu’ndaki yetersizliktir.
Sivil toplum örgütlenmesinin gelişemeyişi, buyurgan devlet anlayışımızın örgütlenmeyi hoş görmeyişi ile ilgilidir, ama bu tek neden değildir. Bu “hoş görmeme” kadar -belki ondan da ağırlıkla-, burada sayılan başarısızlık nedenleri etkin olmuştur. Bunun en sağlam kanıtı da, devletin hiç bir caydırıcı etkisi bulunmayan örgütlerin dahi olağanüstü denilebilecek başarısızlıklarıdır.
Demokrasimizin gelişmesi yolundaki içtenliğinden kuşku duyulamayacak olanların, STK’nin niçin başarılı olamadıklarını sorgulamaları gerekmez mi?
Türkiye ne zaman ekonomik ya da siyasal bir kriz ortamına yönelse, bundan endişe duyan herkes, kendince yapılmasını doğru gördüğü önlemleri, bunlar yapılmazsa doğabilecek sıkıntıları dile getirir.
Bu yalnız ülkemizde değil, herhalde diğer toplumlarda da böyledir. Gelişkin toplumlarda farklı olan ise, yetkili konumlardaki insanların sokaktaki, sokaktakilerin de yetkili gibi konuşmamalarıdır. Türkiye kriz ortamlarına girdikçe aynı “sokak ağzı” konuşmaları dinliyoruz. Bugün, aklı başında herkesin şu gerçekleri artık görebilmesi gerekir:
Bir ülke, cam sürahi gibi birdenbire parçalanmaz. Parçalanma, uzun bir süreye yayılan, ancak o sürenin sonunda içinde bulunanlarca anlaşılabilen bir süreçtir.
Laik ile olmayan, alevi ile sünni, çalışanla çalıştıran, Türk ile Kürt, yani kendini diğerlerinden farklı sayan her kesim, bu farklılıkların, “parçalanmayan bir bütün” oluşturması gerektiği bilincinden hızla uzaklaşmaktadır. Devlet ise, bu farklılıkları bir bütün olarak bir arada tutmak yerine, “farksızlaştırma yoluyla birlik” sevdasındadır. Farklılıklardan bir bütün oluşturamamanın altında ise, tüm ara tonları reddeden “evet-hayır”, “siyah – beyaz” tabanlı mantık sistemimiz yatmaktadır. Laik-dindar gibi birleştirici bir kavram altında milyonları barıştırmak mümkün iken, bir avuç laik yobaz ve bir o kadar da dinci yobaz’ın arzu ve güdümünde kutuplaşılmıştır. Benzer şekilde, “T.C. vatandaşlığı” gibi bir üst kimlik altında toplanabilecek tüm yurttaşlar, etnik kimliklerini tüm topluma benimsetmeye çalışmaktadırlar.
Aydn kesim denilen ve sokaktaki insanın günlük yaşam rotasından kendini -zaman zaman dahi olsa- kurtarabilen insanlarımız, söylenmekten başkaca görevleri olmadığı inancıyla, kendi dışlarında birilerinin birşeyler yapması gerektiğini savunmakta ve ne zamanlarını ne de çabalarını harcamaya yanaşmamaktadırlar.
Artık ayrılmaz bir özelliğimiz olduğu için rahatsızlık duymadığımız, ama çağdaş insanla aramızdaki derin uçurumu oluşturan düşünce biçimimiz ise, bizi, sorunların nedenlerini merak etmeye değil, nedenleri ortaya çıkarılmamış sorunlara boyuna çözüm (!) üretmeye itmektedir.
İster beğenelim ister beğenmeyelim, bu ülkenin sunduğu imkanlarla ün ve servet sahibi olmuş iş dünyamızın üyeleri, her türlü imkanlarının bir bölümünü bu sorunlarla başedebilecek biricik yöntem olan sivil örgütlenmelere ayırmak zorunda olduklarını hatırlamak durumundadırlar. Zaman zaman beyan ettikleri düşüncelerinin yanısıra, bu ülkede iki sınıf insan olmadığının, birisinin para kazanmak, diğerinin ise ülke sorunlarıyla boğuşmak gibi birer doğal misyonları olmadığını artık anlamak ve bu anlayışın gereklerini yerine getirmek durumundadırlar.
Mevcut sivil toplum kuruluşlarımız, arzu ettiğimiz “küçük devlet”in örtemediği alanların ihtiyaçlarına cevap verebilecek nitelik ve nicelikte değillerdir.
Sivil toplum kuruluşlarımız, kendilerine toplumun ayırdığı kaynakları iyi kullanmak, bunun için de hedeflerini doğru tanımlamak ve sonra da bunlara ulaşabilecek beceri ve cesareti göstermek zorundadırlar.
Toplumumuz, tüm sorunlarının başkalarınca çözülmesi boş umudundan vazgeçmelidir. Merkezi idare, bu yanlış beklentiler sonucunda, altından kalkamayacağı kadar ağır bir sorun stokunun altında kalmıştır. Bu ağır tabloya ilk müdahale, bu stokun hafifletilmesi olmalıdır. Bunu yapabilecek tek kurum sivil toplum kuruluşlarıdır. Ama ne yazık ki onların çoğunluğu da sorunların tanımlanması, çözüm geliştirilmesi ve uygulanmasında aktif roller almak yerine, sorunları merkezi idareye aktaran, ayrıca kendi özel çıkar talepleriyle ilave sorunlar da üreten bir kurum durumundadırlar. Sivil toplum kuruluşları, “yakınan, sorun ihale eden ve yük olan” konumlarından, “mevcut güçlük hatta imkansızlıkları birer veri kabul edip aktif işlev yapan” konuma geçmek zorundadırlar. Hepsinin bir anda böyle bir geçişi yap(a)mayacağı gerçeği dikkate alınarak, iyi örgütlenmiş ve diğerlerine örnek olabilecek birkaç STK’nun bu yolda ilk adımları atması gerekmektedir.
Özet olarak söylenmek istenen şudur: 1980 ekonomik ve ona bağlı siyasal krizinden çıkış, merkezi idareyle değil piyasa güçleri kanalıyla olmuştur. Bundan sonraki krizlerden ise sivil toplum kuruluşları yoluyla çıkabiliriz. Yeter ki onlar, bugünkü tutumlarını gözden geçirip sorun ihale etmekten vazgeçsinler.
Merkezi idareye hakim olan politik sınıfın kalitesini (nitelik dokusu) kısa dönemde yükseltme imkanı yoktur. Üzerindeki sorun stokunun yükü azaldıktan sonra, bu kalitenin nasıl geliştirilebileceği ve böylece merkezi fonksiyonların nasıl daha iyi yapılabileceği de bir sorun olarak ortada duruyor olacaktır. Ama bu, çözülebilir bir sorundur.
Şimdi nereden başlamalı?
İnsan derisi 65 derece sıcaklıktan sonra yanmaya başlar. Ya da bir kişinin kafasına vurulacak 100 kilogramlık bir ağırlık onu öldürebilir. Zehirli bir akrep ya da yılan, bir ısırışta bir insanı öldürebilir. Ama diğer yandan, 700 derecelik kor ateşin üzerinde yürüyen insanlar vardır. Ağır sıklet boksörlerinin yumruklarının uyguladığı kuvvet 300 kilogramdan fazladır. Efsunlanmış denilen insanları ise yılan ve akrepler öldürememekte, hatta onları ısırmamaktadırlar.
On misli sıcaklıktan, üç misli kuvvetten ya da yılan ısırığından etkilenmemek, organizmayı eğitmek suretiyle mümkündür. Bu eğitimler, organizmanın bu tahripkar etkilere karşı “hazırlıklı” olmasını sağlarlar. Bu, vücudun salgıladığı ve yanma ya da zehirlenme olgularına engel olabilecek, kasların direnimini olağanüstü artırabilecek salgılar yoluyla olabilir. Ama her ne olursa olsun, insan organizmasına o inanılmaz direnci veren şey, zamanla ve eğitimle kazanılan -ya da mevcut olup da ortaya çıkarılan- , “hazırlıklı olma” becerisidir.
Sosyal organizmaların, dış etkenlere karşı davranışları da benzerdir. Bir toplum da, kendini tahrip edebilecek iç ve/ya dış etkenlere karşı ancak bu yolla, “hazırlıklı olma” yoluyla karşı koyabilir. Bu iç ve dış etkenlerin ne olduğu önemli değildir. Hatta o denli önemli değildir ki, hazırlıksız bir bünyenin, o etkenleri bizzat kendisinin dahi ürettiği söylenebilir.
Toplumumuz, çeşitli sorunların çok yönlü kıskacı altında ne yapacağını şaşırmış durumdadır. Sorunların görüntüleriyle çeşitli derinlikteki kaynakları birbirinden farklı olduğundan ve herkes farklı derinliklere baktığından, bir “tanı karmaşası” yaşanmaktadır.
Bir kesim insana göre, en önemli sorun köktendincilik, bir kesime göre islamdan sapış, bir bölümüne göre etnik terör, bir diğer bölümüne göre ise ekonomik bunalımdır.
Bunlar ister sorun olsun ister olmasın, ister “görünen sorun” (hayalet sorun), isterse “kaynak sorun” olsunlar, katı bir gerçek, toplumumuzun bunları çözemediğidir. Çünkü toplum, ne bunlara ne de başkalarına karşı koyabilecek “hazırlıklar”a sahip değildir. Bunu hisseden iç bünye de, dış ortam da (sokak deyimiyle dış mihraklar), bu topluma sürekli sorun üretmektedir.
Bir toplum bünyesi, olası sorunlar için nasıl “hazırlıklı” olabilir?
Bir insan bünyesi, olası sorunlar için -300 kiloluk yumruk, 700 derece sıcaklık ya da yılan ısırması gibi-, egzersiz ya da bir başka tür eğitimle, o sorunlara karşı birer “sorun çözme kalıbı” hazırlamakta, o sorunun varlığına işaret eden bir sinyal aldığında da “hazırladığı” kalıbı harekete geçirmektedir. Bunlara ek olarak da, her tür soruna müdahale etmeye hazır esnek güçleri harekete hazır olarak tutmaktadır.
O halde toplum bünyesi de, karşılaşabileceği sorunlar için böylesine ikili bir önlem stratejisi geliştirmek zorundadır. Bunlardan birisi, toplumun sorun çözme kabiliyeti denilebilecek beceridir. Bir sorunu çözmeye kalkışmadan önce onu anlamaya çalışmak, onu soyutlamak, analiz etmek, ona yol açan nedenleri bulmak, bunlar için yaratıcı çözümler üretmek gibi “sorun çözme aletleri”ni hazırda tutmak, bu becerinin özellikleridir.
Diğer önlem ise, çeşitli sorunlar karşısında örgütlenerek onlarla mücadele etmektir.
İşte bu iki önlem, bir toplum bünyesinin, olası iç ve/ya dış kaynaklı sorunlara karşı “hazırlıkları”dır.
Bu iki önlem açısından durumumuz nedir? Sorun Çözme Kabiliyetimizin düşük olduğunun en sağlam kanıtı, düşünme biçimimizin neden sormaya değil, nedenini sorgulamadığı sorunlara çözüm üretmeye dayalı oluşudur.
Sorunlar karşısında örgütlenme konusunda ise iki ayrı zafiyet söz konusudur: Birincisi, örgütlenme kültürümüzün zayıflığıdır. En seçkin kesimlerin toplantılarında dahi, çok sayıda fikrin üretilmesine izin vermeyecek kadar uzun konuşulması, toplantıların başlama ve bitiş saatlerine uyulmayışı gibi en temel örgütlenme ilkeleri gözardı edilir.
Örgütlenme konusundaki ikinci zafiyet, sorunların tanımlanması konusundadır. Doğru tanımlanmamış bir sorunun çözümlenmesi imkansızdır. Rahatsızlık duyulan bir Görünen Sorun’un kaynaklarına inilmeden o sorun çevresinde yapılacak örgütlenme daima tek sonuç verir: yakınılan sorunun daha da büyümesine fırsat hazırlanmış olur!
Sorunlardan yakınan ve bunların çözümüne katkıda bulunmak isteyenlerin benimseyebilecekleri çeşitli yollar vardır.
Bunlardan biri, sorunların kimyasını öğrenmektir: Çok sayıdaki “Görünen Sorun”un, hangi temel sorun elementlerince (Kaynak Sorunlar) oluşturulduğunu, bunların, aralarında nasıl yeni bileşikler yaparak çoğaldıklarını, olumsuzluk üreten bir “sebep-sonuç” döngüsünün nasıl olumluya çevrilebileceğini anlamak ve bunlara göre yaratıcı çözüm geliştirme becerisi geliştirmek, bu yolda ilerleyen kişi ya da kuruluşlara yardım etmek bir yoldur.
Bir diğer yol daha pratiktir. Toplumda çok sayıda insana yaygınlaştırılabildiği takdirde olağanüstü sonuçlar almak, bu yolla mümkündür. Zaten, eğer bu tür bir örgütlenme yaygınlaştırılamaz ise o takdirde, toplum olası sorunlara karşı hazırlıklı da olamaz.
Bu yol, insanları rahatsız eden çeşitli sorunlar için “Devlete Dayalı Olmayan Şikayet Sistemleri” oluşturmaktır.
Nasıl?
Toplumları rahatsız eden sorunların, o toplumların bünyelerinin, olası sorunlara karşı “hazırlıksız”lığından kaynaklandığı bir gerçektir.
Bu hazırlık yollarından birisi, toplumun çeşitli sorunlara karşı örgütlenmesi, ama bunu, Devlete Dayalı Olmayan (DDO) biçimde (NGO) yapabilmesidir.
Halen, ülkemizdeki sivil toplum kuruluşu statüsündeki kuruluşların bir çoğunun, devletin hareket serbestisini artırmak için kurulduğu gözönüne alınırsa, DDO biçiminde örgütlenmenin önemi daha iyi değerlendirilecek, devletin toplumu yönetmeye çalışması yerine toplumun devleti yönetmesinin, ancak DDO biçimde örgütlenme yoluyla mümkün olabileceği açıkça görülecektir. Diğer yandan da, sık sık duyageldiğimiz “bizi yönetenler” kavramının da yetersizliği -ve tersliği- daha bir iyi anlaşılmış olacaktır.
Mesela !
Devlete Dayalı Olmayan Şikayet Sistemleri için iyi başlangıç noktalarından birisi, her yıl bir meydan savaşındaki kadar kayıp verdiğimiz “trafik terörü” sorunudur.
Bu konuda sağlanabilecek somut bir gelişmenin, sivil toplum örgütlenmesi ve demokrasimiz açısından eşsiz bir örnek yaratması, yakındığımız bir çok sorun için yol gösterici olabileceği kuşkusuzdur. Bu sorunun, başlangıç için seçilmesinin nedeni, etnik vb bir yönünün bulunmayışı, sorunun tüm taraflarının sorundan şikayetçi oluşları ve sorunun devamından bir çıkarlarının bulunmayışıdır.
Vatandaşların gözlemlediği trafik yanlışlarının şikayet edilip, yine vatandaş tarafından izlenebileceği bir Trafik Şikayet Sistemi bu konuda atılacak ilk adım olabilir.
Ağ temelli örgütlenme
Tüm eğrilikleri tek başına ve de kestirme yoldan giderebileceğine inananlarınkiler hariç, herhalde en ortak istek, “amaçları arasında az da olsa benzerlikler bulunan kişi ve kuruluşların işbirliği yapmaları” olsa gerektir. Ama bu istek, yıllardır bir türlü gerçekleşememiştir.
Bunun olası bir nedeni, ortaya atılan işbirliği modellerinin hemen hepsinin, geleneksel örgütlenme biçimimiz olan “emir-komuta zincirine dayalı hiyerarşik kademelenme” temelli olması, yapı içinde yer alacakların kimliklerini önemsizleştirip, “üst” örgütün lider ve kadrosunu öne çıkarmasıdır.
Yapı içinde yer alanların tümüne açık olduğu düşünülse de, böyle bir “üst kimlik” sahipliği için herkes, “ne bana ne başkasına yarasın” düşüncesiyle hareket etmekte ve işbirliği bu nedenle mümkün olamamaktadır.
Siyasi partilerimizin ve genel olarak, amaçları içinde ortak noktalar bulunan tüm kuruluşlarımızın bir türlü işbirliği yapamayışlarının altında bu gerçek yatmaktadır.
Ağ Temelli Örgütlenme, yalnız siyasetin içine düştüğü çözümsüzlük ortamına değil, hiç bir ortak amaç çevresinde bir araya gelemeyen diğer kuruluşların da etkisizliğine karşı da bir ilaç olacaktır.
Ağ Temelli Örgütlenme’ye en iyi örneklerden birisi INTERNET’dir. Kendini idame edebilecek kurallara sahip, kurallarını, ihtiyaçlarına göre değiştirebilen, bunlara ne denli uyulduğunu denetleyip yaptırımlar uygulayabilen esnek bir yapı, yarının toplum yönetimleri için de ideal bir örgütlenme modelidir.
Mevcut toplum yapısının uzantıları olan kurumlar, yeni bir yapılanma karşısındaki engellerdir. Bu yüzden bu düşüncenin yaşama geçirilmesi uzunca bir süre alabilir. Ama sivil toplum kuruluşları daha esnektir ve ağ temelli örgütlenmeyi çok daha kolay benimseyebilir.
Hiyerarşik örgütlenmenin onulmaz hastalığı durumunda olan “kurtarıcı lider ihtiyacı”, ağ temelli örgütlenmede enaz olacaktır. Çünkü “kurtarıcı lider”, katıllımsızlığın bir sonucudur. Ağ’ı oluşturan birey ya da kuruluşlar, ağ’ın tüm kararlarına katılacaklar, tüm kararlar, bu katılımın sonunda oluşan bir “ortak akıl” ile alınacaktır.
Ağ temelli örgütlenmenin birkaç ön-koşulundan birincisi, ağın diğer üyeleriyle iletişmeye; ikincisi ise kararların oluşumunda , bireysel düşüncelerin savunulması yerine ortak akıl sonuçlarına uymaya razı olmaktır.
“Razı olmak”, dilimizde pasif bir anlam kazanmıştır. Herhangi bir şey yapmadan beklemek anlamına gelmektedir. Buradaki kullanımıyla razı olmak, aktif anlamdadır. Ağ üzerindeki tüm süreçlere katılmak, düşünce üretmek, başkalarının ürettiği düşüncelerin zenginleşmesine katkıda bulunmak anlamına gelmektedir. Hiyerarşik sistemlerde liderin yapmaya çalıştığı -ve çoğunlukla da yapamadığı- şeyler de bunlar değil midir?
Bu iki ön-koşula razı olan kişi ve/ya örgütler, kimseden bir talimat beklemeden bir ağ oluşturmaya başlayabilirler. Herhangi bir kimse ya da kuruluş, kendisininkiyle benzer amaçlara sahip kişi ya da örgütlerle birlikte, küçük bir başlangıç ağı oluşturup, bazı düşünceleri, ağ üzerinde dolaşıma bırakabilir. Eğer ağ üyeleri, yukarıdaki iki ön-koşula uygun davranırlarsa bir süre sonra bir yandan ağ genişler, bir yandan da ağa bırakılan düşünceler zenginleşmeye başlar.
Ağ temelli örgütlenmenin yaşamda yerini alabilmesi, kurtarıcı liderlerden ümitlerin kesilmesine bağlıdır. Çünkü bu tür liderler herşeye rağmen hayatı kolaylaştırırlar. Sizin yerinize düşünür, karar verir ve eylem yaparlar. Doğru ya da eğriliği başka ama, insanlara yapacak bir şey bırakmazlar. Kurtarıcı liderin tek sakıncası, bırakıp gittikten sonra ortada kalan çöpleri kimin süpüreceğinin belli olmayışıdır.
Bu tür çöpçülük işleriyle karşılaşmak istemeyenler, Ağ Temelli Örgütlenme’ye girişmelidirler.
Nitelik Dokusu, toplumu oluşturan bireylerin zihinsel, bilişsel, ruhsal sağlık ve ahlaki düzeylerinin bileşkesinin tanımladığı bir dokudur. Toplumun genel yeterliğini gösterir.
-
May 25 2012 DEVLET, NİÇİN VATANDAŞI KENDİSİNE DÜŞMAN EDİYOR?
Bu yazıda “devlet düşmanı”, alışılmış ağır anlamı ile olmasa da en azından `devlete karşı reaksiyon halindeki’ bir ruhsal durumu anlatmak için kullanılmaktadır. Burada `devlet’ deyimiyle ise en genel anlamıyla kamu yönetimi kastedilmektedir. Bu, belediye, tapu idaresi, trafik polisi ya da Devlet Planlama Teşkilatı olabilir.
Bu gibi kurumlarla işi olmayan bir vatandaş olmadığı gibi, bu kurumlardan memnun ayrılanların sayısının da “çok az” olduğu bir gerçektir. Bu memnuniyetsizlik, memnuniyetsizliğin derecesine göre basit bir `kızgınlık’ tan, hiç unutulmayacak bir `kin’e kadar geniş bir yelpaze içine dağılmaktadır.
Bunun nedenlerini irdelemeden önce, memnuniyetsizliğin çeşitli kaynakları olduğuna işaret etmekte yarar vardır. Şöyle ki;
-
Kasıtlı haksızlıklar
Herhangi nedenlerle haksız muameleye maruz bırakılanların memnuniyetsizliği,
-
Kasıtsız haksızlıklar
Kurallardaki belirsizlikler ya da durumların karmaşıklığı nedeniyle haksızlığa maruz kalanların memnuniyetsizliği,
-
Suçlu ve güçlüler
Haksız talebine olumlu yanıt alamayanların memnuniyetsizliği.
Bu üç grup birbirinden tamamen farklı olsa da, sonuçta devlete karşı duydukları reaksiyonlar birbirinin aynı olmaktadır. Hepsi kırgın, haksızlığa uğramış ve bir biçimde karşılığını çıkarıp tatmin olmak arzusundadırlar.
İstenilen, insanların devlete reaksiyon değil güven duymalarının sağlanması olduğuna göre her gruba yol açan nedenlerin bilinmesi ve ona göre önlemler geliştirilmesi gerekmektedir. Buna göre:
-
Kasıtlı haksızlıklar
Kamu görevlilerinin, çıkar sağlamak ya da bir başka nedenle (kızgınlık, hınç vs) haksızlık yapmalarıdır. Buna yol açan nedenler:
-
Kalabalık kamu kadroları : Kalabalık kadrolar düşük personel ücretlerine, düşük ücretler ise düşük niteliklere yol açmaktadır.
Kamu görevlilerinin ve onların hizmet verecekleri insanlarımızın “nitelik dokuları”nın yetersizliğinin, nasıl bürokratik engellere yol açtığını açıklayan bir makale (BÜROKRATİK ENGELLER KALKAMAZ!) EK-1’de verilmiştir.
Ayrıca, kalabalık kadrolar, işlerin kötü yürütülmesine neden olduğu için kamu hizmetleri de aksamakta, vatandaş hem işi görülmediği için kızmakta, hem de kendisinden çıkar sağlanmak istenmektedir (düşük ücreti telafi etmek için).
Kalabalık kamu kadrolarının nedeni ise, “iş yaratma”nın bir bilim dalı haline geldiğinin farkında olmayanlar (politikacısı, düşünürü, akademisyeni vs) ve kamu kadrolarını yandaşlarına yaranmak için kullanan siyasi kadrolardır.
-
Şikayet sistemleri bulunmayışı: Kamu kuruluşlarının, yapmakta oldukları hizmetler hakkında önerisi ve/ya şikayeti olanlar ile iletişim kurabilecekleri birer şikayet sistemi kurmamış olmaları,
-
OMBUDSMAN yokluğu: OMBUDSMAN adı verilen yargı dışı şikayet sisteminin bulunmayışı,
-
Sistem kuramamak: Kamu hizmetlerinin yapılması için oluşturulmuş sistemlerin aslen yetersiz ve zamanla daha da dejenere olmuş olması.
“Sistem Kurma Becerisi Yetmezliği”, toplumumuzun temel sorunlarından birisi olup, hemen her toplumsal sorun içinde payı vardır.
-
Kasıtsız haksızlıklar
İnsanlarımızın “nitelik dokusunun yetersizliği” nedeniyle, gerek mevcut mevzuatı yorumlayıp uygularken, gerekse yeni mevzuat koyarken haksızlıklara neden olunmaktadır. Ayrıca, kurulmuş sistemlerin yetersiz olanları da, bunları uygulayanların haksızlıklar yapmalarına yol açmaktadır.
Bu tür haksızlıklara yol açan ilginç nedenlerden biriside, “haksızlığa uğrayan ya da öyle sanan birisinin, bunun acısını başkalarından çıkarması” olgusudur. Bu, bir çeşit zincirleme reaksiyon biçiminde devam eden ilginç bir süreçtir. Bu durumu açıklayan bir makale (TRANSFORMATÖR), EK-2’de verilmiştir.
“Kasıtsız haksızlıklar”a karşı yapılabilecek olan, tüm kanun ve ilgili mevzuatının gözden geçirilmesi, ayıklanıp basitleştirilmesi, boşlukların doldurulmasıdır. Ayrıca insanımızda, “karşılıklı haksızlık yaparak rahatlama”nın çıkmaz yol olduğu bilinci geliştirilmelidir. Medyaya bu bakımdan önemli görevler düşmektedir.
-
Suçlu ve güçlüler!
En ciddi mücadele edilmesi gereken ve sayıca da azımsanamayacak kesim budur. Bunlar her türlü değeri yıkmayı, her kuralı kendi çıkarlarına uygun gelecek şekilde çiğnemeye kalkan, bunu yapamadığı zaman da “memnuniyetsiz” olan kişilerdir.
(1)nci grupta yer alan tipte kamu görevlileri, bu gruptaki kural tanımaz insanların ortaya çıkmasını kolaylaştırmakta, özendirmektedir. Yani bu kesimin varlığı, (1)nci kesimdeki kamu görevlilerinin varlığına bağlıdır.
(1) ve (2)nci gruptaki kişilerin “memnuniyetsizliği”ni gidermek için çaba harcamak ne denli gerekli ve yararlı ise, “suçlu ve güçlü” kesimin memnuniyetsizliğini gidermeye çalışmak da o denli yanlıştır. Yapılması gereken, bu kesimin emellerini engellemektir. Bu ise (1)nci gruptaki önlemlerin alınmasına bağlıdır.
Özet olarak, vatandaşın çeşitli nedenlerle “memnuniyetsiz”, dolayısıyla da reaksiyoner ve devlete kırgın, hatta düşman hale gelmesi önemli bir olgudur.
Bu olgu örneğin ayrılıkçı hareketler halinde yaşamsal önem kazanmakta, teröre bir çeşit dolaylı destek anlamına gelmektedir. Genel olarak, devlete, eylemlerinde destek olmak yerine en azından katkıda bulunmama eğiliminide olan bir toplum, birçok yeni sorunun kaynağıdır.
Bu olguyla başa çıkabilmek için yukarıda sıralanan önlemleri içeren bir “paket” uygulanmasını öneririm.
Nisan 28, 1993/Ankara
-
-
May 25 2012 DEVLET POLİTİKASI !
Sanattan ekonomiye, güvenlikten sağlığa kadar hangi konuda bir tartışma olsa, tartışmacıların oy birliğiyle uzlaştıkları tek konu, o konuda bir “politika” olmadığı ve özellikle de “devlet politikası” olmadığıdır. İnanmayanlar, çeşitli açık oturum, panel, forum vs’ye katılıp bunu gözleriyle görebilirler.
Bu uzlaşıya konu olan “politika”, o konudaki amaç(lar), ilkeler ve araçları tanımlayan ve bir belge haline getirilmiş görüşleri anlatmak için kullanılır. Kamu yönetimi geleneğimiz içinde, “politika dokümanı” denilen belgeleri hazırlama yaklaşımı gerçekten de çok enderdir. Bazı konularda (istihdam, bilim-teknoloji, turizm, halıcılık, arkeoloji gibi) hazırlanıp yayımlanmış bulunan politika dokümanları da iltifat görmemiş ve bir kenara bırakılmıştır.
Bu eksiğin bir olası nedeni kamu yönetimi geleneğimiz, bir diğeri ise sorun çözme kabiliyetimizin düşük olmasıdır.
Toplumumuzu oluşturan bireylerin “düşünme biçimi” nedenselliğe değil kalıpçılık ve sezgiselliğe dayalı olup, bir konudaki politikanın ise nedensel düşünme olmaksızın geliştirilemeyişi, bu yetersizliğin kaynağındaki başlıca nedendir.
Bir diğer ve önemli bir neden ise insanımızın “yuvarlak söz” alışkanlığıdır. Yuvarlak söz, her sorunu kolayca “ifade etmiş gibi” ya da “çözmüş gibi” gösteren bir uyuşturucudur. Politikacılarımız başta olmak üzere aydın kesimin tümünün bu uyuşturucuya müptela oluşu, üzerinde durulması gereken bir sorundur. “Ülkemizin eğitim meselesi ancak bir yeniden yapılandırmayla çözümlenebilir” gibisinden bir laf içindeki eğitim meselesi, yeniden yapılandırma, çözümleme kavramlarının ne olduğunu soran -ve de açıklayabilen- kimse sayısı her halde pek az olsa gerektir.
Politika yokluğundan yuvarlak söz yöntemiyle yakınanların kendilerinin de bir politika önerisi hazırlayamamaları, bu hastalığın ne denli köklü olduğunu göstermektedir.
“Devlet Politikası” yokluğundan şikayet ise çok farklı bir konudur. “Devlet Politikası” deyimiyle, siyasi partilerin tümünün üzerinde uzlaştığı ve değişen iktidarların değiştir(e)meyeceği “politika” lar kastedilmektedir.
Sınırlarımız, ülke bütünlüğü, stratejik çıkarlar ve bu gibi temel ulusal çıkarlarımız konusunda her siyasi parti ya da iktidarın kendi anlayışına göre rota çizmesi tabii ki istenir bir tutum değildir. Bu konularda hiç bir anayasal zorunluk da olmasa toplumun geleneksel anlayışları, doğal birer “devlet politikası” oluşumuna yol açmaktadır.
Ama her akla gelen konuda, kimse tarafından değiştirilemeyen birer ihtilal yasası gibi politikalar oluşturulması, devlet politikası meraklılarının demokrasi anlayışlarında bir yanlışlık olduğunu göstermiyor mu?
Değişen yol (ya da yüz) anlamına gelen politika, değişen durumlara göre yol değiştirmek anlamına geliyorsa, devlet politikaları ancak değişmeyen (ya da çok az değişen) durumlarla sınırlı olmalıdır. Bunun aksi, ülkemizde zaman zaman denenmiş ve yarar değil zarar getirdiği görülmüştür.
Politikayı doğru anlamıyla değil de uygulamada kazandığı olumsuz anlamıyla anlayanlar, politikaları değişmez kılmaya değil, politikanın niçin çirkin olduğuna kafa yormalı ve onu değiştirmeye çalışmalıdırlar.
Pazar, 26 Şubat 1995
-
May 25 2012 DİNAR DEPREMİ, VALİ EMRİ VE DEMOKRASİ
Dinar depremi sırasında yaşamını yitiren vatandaşlarımızın acısı ailelerinin yüreklerinde yaşayadursun, kamuoyu olayı hemen hemen unuttu.
Keşke her felaketin arkasından, onlardan gelecek için ders çıkarma amacıyla, nedenlerinin, sonuçlarının ve tekrarlanmaması için yapılması ve yapılmaması gerekenlerin irdelenmesi gibi bir geleneğimiz bulunsaydı !
Afyon valisi’nin, kısa aralıklarla süren depremler biraz duraklayınca halka güvence verip, “haydi artık evlerinize dönebilirsiniz, deprem bitti” (ya da buna benzer bir telkin ) dediği, vatandaşların da buna güvenip evlirine döndükten sonra büyük depremin olduğu ve büyük can kaybının bu sırada olduğu biliniyor.
Medya ve kamuoyu, olayın suçlusunu bulmanın rahatlatıcılığı içinde valiye yükleniyorlar. “Sen böyle söylemeseydin bu insanlar ölmeyecekti” gibisinden. Vali de kendisini , meteoroloji yetkililerinden aldığı bilgiyi aktarmış olmakla savunuyor.
Bir an için varsayınız ki vali çıldırmış ve böyle değil de şöyle konuşmuş olsa: “evet, ben bu güvenceyi bilerek verdim. kaç kişinin inanıp evlerine gireceğini denemek için yaptım” dese acaba ne olur?
“Delidir ne yapsa yeridir” deyip geçilir ve Tanrı’ya yakarıp “Allahım, lütfen bize artık deli yetkili gönderme, bunlar bizim felaketimize yol açıyorlar” diye dua mı edilecekti?
Valiyi bu işten sorumlu tutanlar aslında üstü örtülü biçimde şunu söylemek istiyorlar: «Bizim vatandaşımız cahildir. Valinin -ve de hiç kimsenin- bir depremin olup olmayacağını bilmelerine imkan yoktur. Devletin bazı yetkilerini taşıyor olmasının, Tanrı’nın elçisi olduğu anlamına gelmeyeceğini idrakten acizdirler. Ayrıca sağduyuları da cehaletlerini örtecek kadar gelişmediği için aklen malüldürler. Bu yüzden kendilerine ne söylense kuzu gibi yaparlar ! »
Bu ifade, maalesef valiye inanıp evlerine gidinler için doğrudur. Buradan çıkarılabilecek sonuç, yalnız, bir kısım Dinarlı vatandaşımızın bu nitelikte olduğu değildir. Başka yerlerde de bu nitelikte insanlarımızın bulnması olasıdır.
Ayrıca, %80’i ilkokul mezunu olan toplumumuzda ilkokulların bu basit bilgiyi dahi veremeyecek kadar işe yaramazlığı da bu olgudan çıkarılabilecek bir diğer sonuçtur. Ama, valinin sözüne inanıpda evlerine giren insanların, Nil nehri uzunluğunu, Urugay’ın ıspanak ihracatını ve Çaldıran savaşında padişah çadırının nereye kurulduğunu ezbere bildiğinden de kimsinin kuşkusu olmamalıdır.
Demokrasi, onunla yönetilmek isteyen toplumların bireylerinden , başka rejimlerin bireylerinden istediğinden daha fazlasını isteyen güç bir «kendini yönetme» biçimidir.
Depremin , devlet ya da onun temsilcilerince bilinemeyeceği bilgisi ya da sağduyusuna sahip olmayan bireyler, bu güç rejimi beceremezler. Nitekim, toplumumuzda beceremeyen birey sayısının çokluğu da bunu gösteriyor.
Demokrasiyi istiyor, ama tam gereklerini bilerek istiyorsak, insanlarımızın niteliğini değiştirmek zorundayız.
Onu değiştiremiyorsak bu defa ona en uygun rejimi saçmek durumundayız. Her on yılda bir seçtiğimiz gibi !
Pazar, 15 Ekim 1995
-
May 25 2012 DİNİ PROPAGANDANIN DÜZEYİ !
İstanbul’da yayın yapan çok sayıdaki radyo içinde küçümsenmeyecek sayıda dini ağırlıklı yayın yapanlar var. Bunların çok büyük bir bölümü kendi doğrularını başkalarına benimsetmeyi amaçlamış bir formatta yayın yapıyorlar.
Bunlardan birisi, büyük bir ihtimalle önceden hazırlanmış paket yayınlar ya da uydu aracılığıyla İngilizce dilinde ve doğrudan doğruya A.B.D.’deki bir radyodan yayın yapıyor. Zaman zaman İncil’den pasajlar vererek hristiyanlığı tanıtıyor ve böylece dinleyenleri bilgilendirme ve mümkün olursa ikna etmeye çalışıyor.
İslami söyleme sahip radyolarla bu açıdan benzerlik hemen hemen yüzde yüz. Fakat bu noktadan sonra önemli bir fark ortaya çıkıyor: Doğrudan hristiyanlık propagandası sınıfına giren yayın süresinin çok kısa olması ve geri kalan süre içinde, çeşitli alanlarda son derece çağdaş bilgilendirmelere yer vermesi!
Öğrenme Stili ve dini söylem!
Öğrenme Stili, bilindiği gibi bir kişinin şu dört özelliğinin göreli ağırlıklarını belirlemeyi ve böylece öğrenme süreci sırasında bunların ağırlıklarına göre kullanılarak sürecin veriminin artmasını hedefler: Bu stiller, görsel, işitsel, dokunsal ve kinestetik olmak üzere sınıflanmaktadır. Her kişide bunlardan bazıları diğerlerine göre daha güçlüdür.
Öğrenme stili, eğitim alanında o denli önemli bir kavramdır ki, ilkokulun ilk günü ilk yapılacak işlerin başında her çocuğun nasıl bir öğrenme profiline sahip olduğunun belirlenmesi gelir. Bundan sonra da belirli aralıklarla bu stildeki olası değişimler izlenmelidir.
Bu yapılmadığı takdirde, son derece yüksek başarı potansiyeline sahip, örneğin kinestetik bir öğrenci, bunun ve kendi öğrenme stilinin farkında olmayan işitsel bir öğretmen tarafından geri zekalı ve/ya islah olmaz bir yaramaz olarak nitelenip okuldan kovulabilir.
Öğrenme stili belirleme için basit testler mevcuttur ve fakat bu işin önemi bilinmediğinden dolayı okullarımızdaki hiçbir öğretmen tarafından kullanılmaz. Ama bu konu açıldığında hemen herkesin yanıtı hazırdır ve o ünlü “zaten” sözcüğü imdada yetişir: “Ben zaten çocuklarımı tanıyorum!”..
Dini propaganda yapan radyo, programlarından birisinde öğrenme stili konusunu uzun uzadıya ele alıp irdeleyince, iki kültür arasındaki propaganda anlayışlarının derin farkı bir kere daha ortaya çıktı.
En çılgın rock müziklerinin çalındığı, anne-baba ve eğitimcilerin en çok işlerine yarayacak bilgilerin verildiği ve bunların arasında da bazı yönlendirmelerin ustaca yerleştirildiği propagandanın nasıl yapıldığını öğrenmek ve bunun korku ve dehşet salarak propaganda yapmakla farkını görmek isteyenler, 89.6 MHz’i dinleyebilirler.
