-
May 25 2012 EKONOMİK KRİZ VE GİRİŞİMCİLERİMİZ İÇİN İŞ FİKİRLERİ..
İçinde bulunduğumuz ekonomik kriz, tüm girişimcileri olumsuz etkilemektedir, bunda şüphe yok.
Her ne kadar küçük girişimler özellikle kriz ortamlarına uyum gösterme bakımından daha şanslı ise de bu, tüm girişimcilerin krize dayanabilecekleri anlamına gelmez.
Ancak, bir yandan da yaratıcı düşünce sahipleri için yeni bir kapı açılmaktadır. Şöyle ki; krizin otomatik sonuçlarından birisi, zincirleme zamlar ve azalan satınalma güçleridir. Yani herkes daha düşük bir alım gücüyle, alıştığı (veya özlediği) yaşam düzeyini sürdürme arzusundadır. Bu çelişki ancak bazı yollarla aşılabilir ve eğer bu yapılabilirse bu kriz olumlu sonuçlara da dönüşebilir. Bu yollar şunlardır:
- Tasarruf Projeleri: Ailelerin (ve de bireylerin) giderlerini azaltabilmeleri için onlarca yol mevcuttur ve bu bugüne kadar kullanılmamıştır. Bir çeşit Tasarruf Mühendisliği denilebilecek yöntemlerle bu giderleri azaltabilecek projeler üretip insanların önlerine koyabilecek olanlar, yaratıcı girişimcilerimizdir. Beslenmeden giyime, ısınmadan ulaşıma varıncaya dek birçok konuda proje geliştirilmesi ve bundan gelir sağlanması mümkündür.
- Teknoloji Projeleri: Ekonomik kriz, toplumumuzun üretim paterninin değişmesini gerektirmektedir. Rekabet gücüne sahip bulunmayan konular yerlerini rekabet gücü mevcut konulara bırakmalıdır. Patent Arşivi bu konuda paha biçilmez bir hazinedir ve özellikle de bugün daha değerli bir hazinedir.
- Yeni Becerilere Olan Gereksinim: Bir kısım KİT’lerin ve bu arada özel sektör kuruluşlarının başvuracağı tasfiyeler, birçok işsiz yaratacaktır. Bu işsiz insanların mevcut becerileriyle yeni işler bulabilmeleri çoğunlukla mümkün olamayacaktır. O halde işsizlere yeni becerilerin kazandırılması potansiyel bir iş alanı olarak ortaya çıkmaktadır. (Aslında bu alan uzun yıllardan beri vardır ama jetonu geç düşenler bunu henüz anlayamamışlardır.)
- Ev Üretimi: Yumruğunu pazarlık masalarına vurup haklarını (!) almış olanların ayakları suya ermek üzeredir. Bundan sonraki durak ev üretimi’dir. Yaratıcı girişimciler, ev üretimlerini organize ederek hem ailelere, hem ülkeye hem de kendilerine gelir sağlayabilirler.
Bu dört başlık altında sıralananlar, krizin öne çıkardığı fırsatlardan ufak bir bölümüdür. Duruma bu gözlükle bakıldığı takdirde daha birçok iş fikri üretilebilir.
-
May 25 2012 HIRLILIK VE YOLLULUK’LARIN ARAŞTIRILMASI DAHA DOĞRUDUR !
Çeşitli medya organlarında bir “yolsuzluk, hırsızlık haberleri” patlaması yaşanıyor. Neredeyse gazeteler pazar ekleri gibi “yolsuzluk eki”, TV’ler de “yolsuzluk kanalı” oluşturacaklar.
Vatandaşın bunlardan etkilenip ” yahu ne kadar çok yolsuzluk oluyor, bunlar niçin böyle artıyor?” şeklinde paniklenmesi ve moralinin bozulması tehlikesine karşı onları uyarıp korkacak birşey olmadığını haber verme sorumluluğunu taşıyorum. Hatta diyebilirimki hırsızlık ve yolsuzluk işlerinde az da olsa bir azalma vardır. Çünkü, bunların bu denli kamuoyunun bilgisine getirilmesi, potansiyel olayları bir miktar önlemekte, hırsızlık-yolsuzluk yapmayı planlayanlar bir süre de olsa planlarını askıya almaktadırlar.
Evet, moral bozmaya paniklemeye gerek yoktur.
Olayların bu denli yaygınlığı bir “görüntü”den ibarettir. Bu “görüntü”ye yol açan resim ise o denli yaygın ve büyüktür ki toplum yaşamımızın tüm kesitlerini içine almaktadır. Aslında kullanılan deyim de yanlıştır. “Yolsuzluk” -adı üzerinde-, “yol”un dışına çıkılmışlığı ifade eder, yani bir “yol” vardır, o “yol” düzgün bir “yol” dur ve istisnai olarak o “yol”un dışına çıkan kişi ya da kurumlar vardır.
Halbuki durum bu değildir. “Yolun dışı” normal yol durumunda olup “yol” içinde kalanlar istisnadır ve bu sürece yolluluk-hırlılık, bu kişilere de “yollu” ve “hırlı” denmesi daha doğrudur. Bunların nasıl olup da yollu ve hırlı kalabildiğinin, mecburen mi yoksa kendi istekleriyle mi öyle olduklarının incelenmesi büyük önem taşımaktadır.
Çünkü böylece “yolluluk” ve “hırlılığın” mekanizması çözülebilecek ve daha çok kişi ve kurumun yollu ve hırlı yapılabilmesinin yöntemi anlaşılacaktır.
O halde bu konu araştırılmalı, derhal TBMM içinde bir “Yolluluğu ve Hırlılığı Araştırma Komisyonu” kurulmalı, araba, sekreter, ödenek gibi destekler sağlanmalıdır.
Hatta -bu araştırmanın çok uzun süreceği dikkate alınarak- bir “Yoluluk ve Hırlılığı Araştırma ve Yaygınlaştırma Bakanlığı” kurulmalıdır.
Şaka bir yana, yolsuzluk o denli kurumlaşmıştır ki tüm hukuk ve idari düzenimiz, kişi ve kurumlarımızın “yolsuz” olduğu kabulüne göre şekillenmiştir.
Batı uygarlığının temel değeri olan “aksi kanıtlanmadıkça tüm kişi ve kurumlar “yollu” dur” kabulü tam tersine dönmüş hepsinin peşin olarak “yolsuz” olduğu kabul edilmiştir. Tesadüfen bir kişi ya da kurum “yollu” olduğunu iddia ederse -ki kolay kolay edemez- bunu kanıtlamak zorundadır.
O halde ilk yapılması gereken, vatandaş ile vatandaş ve vatandaş ile devlet arasındaki sosyal kontratın incelenmesi ve yolsuzluğun niçin ve nasıl bu denli yaygınlaştığının anlaşılmasıdır. O zaman, yolsuzlukta değil, onun açığa çıkmasında bir patlama olduğu görülecektir.
Hastalığın tedavisinin yöntemi budur. Bunun aksi yani yolsuzlukların araştırılması beyhude bir çabadır ve hiçbir zaman son bulmayacaktır.
Pazartesi, 02 Mayıs 1994
-
May 25 2012 HUKUK DEVLETİ VE KORKMAMA ÖZGÜRLÜĞÜ
Gazeteci Metin Göktepe’nin polis gözetiminde iken ölümü olayına yurt içi ve dışından çeşitli tepkiler geldi. Sistemik bir tabana oturmamış, duygusal kökenli tüm tepkilerde olduğu gibi bunların da bir süre sonra zayıflayacağı ve daha sonra da unutulacağı beklenmelidir.
Bunun en yakın ve dramatik örneği Özdemir Sabancı ve iki çalışma arkadaşının ölümüdür. İlk günlerin duygu yüklü havası içinde gelişen tepkiler, yerini Galatasaray Klübündeki başkanlık seçimine bırakmıştır.
Toplumumuz gerek bireyleri gerekse kurumları itibariyle “intikam eğilimli”dir. Bugüne kadarki tüm cinayetlerde niçin olduğu değil, kimin yaptığı üzerinde durulmuş ve kamuoyunun çoğunluğunun isteği de akan kanın yerde kalmaması yolunda olmuştur.
Sivil ya da askeri güvenlik yetkililerinin, terörist saldırılardan sonra verdikleri demeçlere dikkat edilirse bunların, “bir daha bu tür olaylar olmaması için filan önlemlerin alınacağı” yolunda değil, “faillerin en kısa zamanda bulunacağı ve akıtılan kanın yerde bırakılmayacağı” yönünde olduğu görülecektir.
Bu tür olaylardan sonra toplum ikiye bölünmekte, bir bölümü ölenlerin ölümü -hatta daha da ötesini- hak ettiklerini, güvenlik güçlerinin bu işin gereğini yaptığını savunurken, diğer bölümü güvenlik güçlerini suçlamakta ve olaya “kim(ler)” neden olduysa bulup cezalandırılmasını istemektedirler. Dikkat edilirse her iki kesimin de amacı ya “kan” ya da “kana kan”, yani intikamdır.
Bu intikam eğilimi, içine girdiği birey ya da kurum bedenine hakim olmakta, toplumun bir kesiminde şiddet, geri kalan kesiminde ise nefret biçiminde ete kemiğe bürünmektedir. Bu bir fasit daire’dir. Nihai durağı daha çok şiddet ve daha çok nefret’tir.
Hukuk devleti kavramı birey ve kurumların korkulardan arınmalarını sağlamak için gelişmiştir. Bireyler, devletin kendilerini korkutabilecek çeşitli etkenlere karşı bir kalkan olmasını beklerler. Hatta denilebilir ki devletin tek işlevi budur. Et, pijama ve kömür üreten değil, korkusuz bir yaşam iklimi sağlayan kurum devlet olmaya layıktır.
Hukuk, bu “korkusuzluk iklimi sağlama” yöntemlerinin bir küme’sidir.
Hukuk devleti bu işlevini çeşitli yollarla sağlayabilir, ama bir tanesi hariç: korkutma!
Vatandaşlarının yüreklerine korku salarak “düzen”i sağlayabilen bir devlet bunu başarabilir, hatta bunu ekonomik refahla birleştirip kalkınmış bir toplum da yaratabilir. Bu tür bir devlet başarılıdır ama hukuk devleti değildir.
Hukuk devletinin, vatandaşların hizmetkarı durumunda olması gereken memurları, vatandaşları korkutamazlar. “İstanbul’a kafa koparmaya geldim” diyemezler. Çünkü, devlet bir defa kafa koparmaya karar verdi mi mutlaka gerekçe bulur.
Hukuk devletinde kafa koparılmaz. Kafa koparmak, yerde kan bırakmamak intikam içeren eylemlerdir ve suçtur. Hukuk devletinde ancak ceza verilir ve ceza vermek de yalnız yargı’nın işidir. Kimse ona yardım etmek gibi bir görev üstlenemez. Yargıya yardım, onun özerk alanına müdahale etmemekle olur.
Şiddet ve nefret eğilimlerinin temelinde kontrol edilemeyen korkular vardır. Güvenlik güçleri korktukları için “bilinçsiz şiddet” kullanmakta, toplum korktuğu için yine şiddet arzulamaktadır.
Güvenlik güçlerimizin korkmamaları, iyi eğitilmelerine ve hukuk devleti konusunda bilinçlendirilmelerine bağlıdır.
Sivas ve Gazi Mahallesi olaylarında güvenlik güçlerinin ne denli beceriksiz davrandıkları, bu beceriksizliğin nasıl korkuya ve ardından da şiddete yol açtığı gözlerimizin önünde oldu. Sivas olaylarının ayrı ayrı kanallardan çekilen videolarının hepsinde, göstericilerle sivil ve askeri güvenlik güçleri arasındaki “itişme -kakışma”ların, güruhun cesaretini nasıl artırdığını ibretle göstermektedir. Benzer sahneler Gazi Mahallesinde de tekrarlanmıştır. Polise taş atan kimselere polisin de taş atarak karşılık verdiği, bunun kalabalıkta, “bunlar bizim kadar eğitimli, o halde biz bunlarla başa çıkabiliriz” düşüncesini yarattığı TV’lerden naklen yayınlanmıştır.
Hukuk devletinde güvenlik güçlerinin “ön cezalandırma” gibi bir görevi olamaz. Onların tek görevi, olayların faillerini yargıya teslim etmek, bunu yaparken de tüm duygularından, yargılarından sıyrılarak bunu yapmaktır.
“Güvenlik güçleri de insandır, teröristlere yardım ettiği ayan beyan belli olan bir kişiye -gazeteci kılığında olsa dahi- nasıl duygulardan arınmış davranılabilir?” yollu savunmaların hiçbir değeri yoktur. Çünkü eğitim denilen, zaten bu “duygulardan arınmışlık ve işini iyi yapabilecek kadar fiziki ve akli becerilerle donanmış olmak“ demektir.
Olaylara bu çerçevede bakıldığında görülen, devletimizin henüz bir hukuk devleti olmadığı, korkuları nedeniyle kafa koparmaktan başka yol düşünemeyen memurlar ve kafasının niçin, ne zaman ve kimler tarafından koparılacağını bilmediği için korkan vatandaşlardan ibaret bir toplum olduğumuzdur.
Korkmama özgürlüğü, temel hak ve özgürlüklerin birinci sırasındadır.
İntikam duygularımızdan arınabilecek kadar korkusuz olabildiğimiz gün hukuk devletinin temeli atılmış olacaktır. Şimdi değil!
Pazartesi, 22 Ocak 1996
-
May 25 2012 İÇ BARIŞ BİLDİRGESİ !
Ekonomi konusunda doğrudan Tanrı ile iletişim kurup tüm ekonomik doğruları vahiy yoluyla elde edebilen bir kadro yurdumuza indirilse ve fakat halkımız laik-şeriatçı, Türk-Kürt, Çalışan-Çalıştıran, Alevi-Sünni gibi en az 8 kesimin kendi aralarındaki çeşitli kombinezonlarına göre parçalanıp kutuplaşmış olsalar (örneğin laik-Türk-Sünni İşçiler ile Şeriatçı-Kürt-Alevi İşverenler gibi) bu kaostan kim karlı çıkar?
Bir zamanlar Dünyanın başına dert olan Stalin, Mussolini ve Hitler için anlatılan bir fıkra vardı: “Bir sandalda bu üç kişi balık tutarlarken birden fırtına çıkıp sandal devrilse acaba kim kurtulur?” şeklindeki sorulu şakanın cevabı meğerse “Bütün Dünya kurtulur!” imiş..
Benzer biçimde, “yukarıda sözü geçen kaostan kim karlı çıkar?” sorusunun en gerçekçi yanıtı da herhalde, “düşmanlarımız hariç hiç kimse!” dir.
Bunun oldukça basit, ama bir o kadar da sağlam bir nedeni vardır: Giderek kalabalıklaşıp Dünya kaynaklarıyla bir türlü yetinemeyen insanlar artık Dünya’ya sığmamakta, bir karış verimli toprak parçası için litrelerce kan akıtmaktan çekinmemektedirler.
Bu dehşet dalgası kah ekonomik rekabet, kah terörizm, kah etnik çatışma manüpülasyonu biçiminde ortaya çıkmaktadır. Bu dalgaya, birbiriyle uzlaşmayı reddedip yalnız kendi doğrularının motiflerini içeren bayraklarını dalgalandırmak isteyen hiç bir kesim -ama hiçbir kesim- karşı koyamaz.
Bu rekabet savaşı, tüm insanların tüm yetenek ve becerileri arasında başlamış bir III Dünya Savaşı’dır. Bu savaşta akıllı akılsızı, çalışkan tembeli, bilgili bilgisizi, icat yapan yapamayanı, az uyuyan çok uyuyanı, sağlıklı sağlıksızı, uzlaşabilen uzlaşamayanı, yani özetle “iyi” “daha az iyi” yi (dikkat! yalnız “iyi olmayan”ı değil) yok etmek amacındadır.
Bu kanun, Evren’in en eski kanunudur ve adı da “doğal seçim” dir..
İşte, Dünya’daki bu acımasız rekabet savaşından habersiz, kendi küçük dünyasındaki değerlerin ölesiye savunuculuğunu yapan, ortak çıkarları bulunan kesimlerle uzlaşmayı reddeden tüm kişi, grup ve hatta uluslar yok olacaktır.
Bu bir kehanet değildir. Kendi dünyasını bir günlüğüne terkedip etrafta neler olup bittiğine objektif bakabilen herkes -eğer çok aptal değilse- bu katı gerçeği görebilir.
Peki, ya görmez, göremez ve de kendi değerlerini herkese dayatmaya kalkarsa ne olur? Onaltı devlet kurmuş insanlarımız, Dünya yüzünde herhalde ne olacağını en iyi -ve acı- biçimde anlamış toplum olmalıdır!
Bu gerçekleri idrak edebilenler, henüz edememiş olanlara anlatmalı ve onlarla birlikte idrak etmek istemeyenleri ikna etmelidirler.
Buna göre;
TOPLUM KESİMLERİNE BİLDİRGE !
Tüm kesimlere
-
Siz ve gelecek nesillerinizin bu topraklar üzerinde yaşamasını istiyorsanız, bugüne kadar sarıldığınız “Evet-Hayır / Siyah-Beyaz Mantığı” nı terkediniz. Onun yerine, yeni bir mantık sistemini -ne denli zor gelirse gelsin- benimseyiniz.
Bu yeni mantık sisteminde siyah ve beyazlar değil, gri’nin çeşitli tonları vardır.
-
Kendi değerlerinize yakın olan kesimlerle biraraya gelip, sürekli olarak birbirinizle iletişim kurarak diğerlerini dışlamak, onları etkisiz kılacak planlar yapmaktan vazgeçin.
Yarın sabahtan itibaren her tesettürlü bir başı açıkla, her Kürt bir Türk’le, her Alevi bir Sünni ile, her çalıştıran çalışanlarıyla yakınlık kurup ortak çıkarlarının ne olduğunu, o çıkarları nelerin tehdit ettiğini aramalıdır. Bunun adı “uzlaşma” dır.
“Uzlaşma” ‘dan kasıt!
Uzlaşma, farklı yönde çıkarlara sahip tarafların, bu çıkarlarına esas olarak kabul etmiş olageldikleri koşulları gözden geçirmeye razı olmaları ve bu gözden geçirmenin sonunda o koşullardan bir kısmını veya tamamını değiştirmenin kendi çıkarları açısından gerekli olduğuna ikna olmaları ve böylece tarafların çıkarları arasındaki aykırılığın azalması, hatta tamamen aynı yönde çıkarlara sahip olmaları ve ondan sonra da çıkarlarını korumak için işbirliği yapmaları demektir.
Bu uzun tanımdan hemen çıkarılabilecek pratik bir sonuç, çeşitli konularda karşıt tutumlar içinde bulunan tarafları korkutarak, tehdit ederek ya da benzeri zorlama yollarla uzlaşmanın sağlanamayacağı, olsa olsa kutuplaşmanın daha da keskinleşeceğidir. Yani zaman zaman yetkililerin ağzından duyduğumuz “uzlaşmazsak batarız” gibisinden korkutmaların hiçbir yararı olamaz.
Politikacılarımıza,
-
Çoğunuzun benimsemiş bulunduğu, “kamu pastasının, yandaşlarınız arasındaki paylaştırılması” biçimindeki geleneksel siyaset anlayışının bittiğini, artık bununla oy toplayamayacağınızı idrak ediniz.
Son yerel seçimlerdeki sonuçları böyle yorumlayınız ve artık halkın, sizlerin küçük hesaplarınıza dayalı içi boş vaatlerinizi, çürütmeci tavırlarınızı dinleyip, görmek istemediğini anlayınız.
Bu sonuçların hiçbir -ama hiçbir- partiye verilmiş bir pirim olmadığını, ulusumuzun sizden daha öne geçip arzularını böylece dile getirdiğini anlayıp göğsünüzü yumruklamaktan vazgeçiniz.
-
Bir daha seçilme hedefinizi bir yana bırakınız. Bu koşullarda bir daha seçilmeniz dahi ne size ne başkalarına yarar sağlamayacaktır.
Vaktinizi ve enerjinizi bir daha seçilmek için değil, birilerinin -belki sizin de- seçilebileceği koşulları pekiştirmek için harcayınız. Çünkü artık o koşullar bozulmuştur.
Sizi seçmiş olanların beklentileri, “bütün” ün beklentilerine aykırı ise, bu kısır beklenti sahiplerine “kusura bakma” demesini öğreniniz.
Laik düşüncelilere,
-
Laikliği doğru anlayınız. Laikliğin, yalnız sizin gibi düşünenlerin bir klübü olmadığını, “herkesin, bireysel yaşamında inançlarına, toplu yaşamda ise akılcılık kurallarına göre hareket etmesi ve değişik inançta kişiler topluluğu demek olan bir ulus halinde bunun, kaçınılmaz olarak doğan bir zorunluk olduğunu” anlayınız ve bunu böylece anlatarak, niyetinizin inançları dışlamak değil aksine onların korunması olduğunu ifade ediniz.
-
Laikliği, bizzat onu tahrip etmek amacıyla kullanmak isteyebilecek olanlarla, laikliği anlamadan sırf bir kesime karşı olmak için savunmaya çalışanların sonuç itibariyle birbirinden farklı olmadığını biliniz ve bunları gerçek laiklerle karıştırmayınız.
Unutmayınız ki, bir davayı ona zekice karşı çıkanlar değil ahmakça savunanlar kaybettirir..
-
Laik ve aynı zamanda da inançlı olmanın mümkün olduğunu, gerek “laikçilik” gerekse “şeriatçılık” dogmalarından kurtulmanın çaresinin “inançlı laikler” olduğunu ve sessiz çoğunluğun aslında “inançlı laikler” olduğunu biliniz.
Şeriat düzenini savunanlara,
-
İslam dininin en sade ve en akılcı din olduğunu, Allah’a iman etmenin gerek ve yeter koşul olduğunu, bunun dışında koşul bulunmadığını, ek koşul koymanın bizatihi islama aykırı olduğunu idrak ediniz.
-
Ayrıca, bir toplumda herkesin aynı inancı paylaşmasının beklenemeyeceğini, bir kısım insanın inançsız dahi olabileceği gerçeğini içinize sindiriniz ve “islamda zorlama yoktur”un anlamını, onu saptırmadan anlayınız.
-
İslamı, bizzat onu tahrip etmek amacıyla kullanmak isteyebilecek olanlarla, islamı anlamadan sırf bir kesime karşı olmak için savunmaya çalışanların sonuç itibariyle birbirinden farklı olmadığını biliniz ve bunları gerçek inanç sahipleriyle karıştırmayınız.
Bir davayı ona zekice karşı çıkanların değil ahmakça savunanların kaybettirdiğini sizler de unutmayınız..
-
Laik ve aynı zamanda da inançlı olmanın mümkün olduğunu, gerek “laikçilik” gerekse “şeriatçılık” dogmalarından kurtulmanın çaresinin “inançlı laikler” olduğunu ve sessiz çoğunluğun aslında “inançlı laikler” olduğunu biliniz.
Kürt ve Türk vatandaşlara,
-
Yüzyıllar süren birlikte yaşamımız sırasında saf Kürt (ve saf Türk) kalmadığını biliniz.
-
Kürt ya da Türk ama T.C. vatandaşı olmanın mümkün olduğunu, gerek “Kürtçülük” gerekse “Türkçülük” dogmalarından kurtulmanın çaresinin “T ü r k ü r t” kavramı altında yattığını unutmayınız ve buna katılıyorsanız yüksek sesle ifade ediniz, ifade edenleri destekleyiniz, onları yalnız bırakmayınız.
-
Türkiye’den ayrılmak gibi bir idealin, Kürt olarak çıkarlarınıza; Güneydoğu’yu ayırmak gibi bir idealin ise Türk olarak çıkarlarınıza aykırı olduğunu; bunun yalnızca sizleri sömürmek, birbirinize düşürmek ve bu yolla yaşadığınız topraklardan sizleri atıp oraları kontrol altına almak isteyenlerin tarihsel rüyası olduğunu anlamak için biraz tarihe bakınız, aydınlarınızın bakmasını isteyiniz.
-
Güneydoğu ve Doğu topraklarındaki ekonomik refahın dileğinizce gelişmemiş olmasının, etnik köken farklılıklarından değil, biraz oraların doğal koşullarından, büyük ölçüdeyse toplum olarak sorun çözme becerimizin yetersizliğinden kaynaklandığını biliniz.
Oraları kalkındırmanın ancak insanları daha nitelikli hale getirmekle mümkün olabileceğini, onun dışında hiçbir yatırımın “insana rağmen kalkınma” sağlayamayacağını, nitelik kazandırma konusundaki geleneksel yetersizliğimizin yalnız Kürt’leri değil, tüm insanlarımızı olumsuz etkilediğini, bugün bile bunun tam idraki içinde bulunmadığımızı ve eğer bu ters talihi yenebileceksek bunun kavga değil akılcılık yoluyla olabileceğini unutmayın.
-
Tarihten bu yana gelen kültürel zenginliklerinizle övünmeli, ama buna ancak yeterince önem vermelisiniz. Geçmişin koşullarına göre zengin bir dil de sayılabilse, Kürtçe’nin bugünün ihtiyaçlarını karşılamaktan çok uzak olduğunu, yalnız Kürtçe’nin değil bugün birçok dilin medeniyet ürünlerini anlamaya ve ifade etmeye yetmediğini biliniz.
-
Nihayet, etnik kökeni sizinkiyle aynı olmayanlarla konuşup, ortak çıkarlarınızın farkına varınız.
Kürtçü ve Türkçü’lere,
Etnik saflığı savunmanın ahmakça bir ideal olduğunu, tarihte bu işi yapmak isteyen çok zeki ve becerikli liderlerin (ve ırkdaşlarının) dahi bunu başaramadığını ve bugün onların hala lanetlendiğini unutmayınız.
Hükümetlerimize,
-
Bakanlar Kurulu’nu 7 kişiye indiriniz.
-
Üyesi bulunduğunuz partiye oy toplamak için, çeşitli kesimleri (laik, şeriatçı, Türk, Kürt, Alevi, Sünni gibi) istismar etmeyiniz.
-
Terörün hiçbir türüne müsamahalı yaklaşmayın. Herhangi bir nedenle, terörün bir çeşidine daha yumuşak karşılık vermeniz, sizin diğer terör çeşitlerini desteklediğiniz anlamına gelir.
-
Terörle mücadele sırasında atılan her merminin, vurulan her copun, söylenen her kötü sözün, hedefinden daha geniş bir alanda reaksiyoner insanlar yarattığına, terör örgütlerinin bu gerçeği idarelerden daha iyi bildiğine ve bunu kullandıklarına dikkat ediniz.
-
Sivil ve askeri güvenlik güçlerinin, sorunları bireyselleştirerek intikam duyguları içine yuvarlanmalarının, terörü tırmandıracak en önemli neden olduğunu unutmayınız.
Her yangın, belirli bir sıcaklığa eriştikten sonra, üzerine sıkılan suyu ayrıştırır ve su, yangını körükleyen bir yakıt haline gelir. İtfaiye erlerinin bildiği bu basit gerçeği, terörle mücadele anayasasının başına yazınız.
-
Sivil güvenlik güçlerimiz, toplum olayları için eğitimsizdir. Bu, toplum olaylarını çığrından çıkarabilecek bir zaaftır. Bu zaafı genelgelerle değil, ancak eğitimle giderebilirsiniz.
-
İyi polisin iyi yönetici olacağını sanmayın. Güvenlik yönetimi’ nin iş yönetimi’nden farkı yoktur. Yöneticilerinizi ya buna göre seçin ya da buna göre yeniden -ve hızla- eğitin.
-
Laik-antilaik ve Güneydoğu sorunu da dahil Görünen Sorunlar’ı Kaynak Sorunlar’dan ayırın. Sorunlara yol açan nedenleri gidermeden, “kurcalama” yoluyla -ne denli kararlı olursanız olun- onları çözemez, olsa olsa yeni sorunlar yaratırsınız.
-
Sorunların, tek kaynaklı olmadıklarını ve bu nedenle de tek araçlarla çözülemeyeceklerini bilin. Askeri gücü bu bilinçle ve ancak gerektiği yerde, yani sınır güvenliğimizin sağlanmasında kullanın. Terörle mücadeleyi ise özel eğitilmiş sivil güvenlik güçleriyle yapın.
-
Terör ve fanatik akımlara katılan gençlerimizin çoğu, işsiz gençler arasından çıkmaktadır. Yaygın bir Beceri Kazandırma ve yerel potansiyelleri değerlendirerek gelir ve iş yaratma, gençlerimizi bu çıkmazdan kurtarabilecek tek yoldur.
Bu amaçla, bir yıldır TBMM’de beklemekte bulunan Girişim Destekleme Şirketleri yasası teklifini süratle yasalaştırın.
Buna paralel olarak, ikibuçuk yıl önce hükümete tevdi edilmiş bulunan Beceri Kazandırma Politikası’nı aynen uygulayınız.
-
Sıkıntılarını, şikayetlerini etkin biçimde dile getiremeyen insanların tarih boyunca kullanageldikleri tek kanal “kamu düzenine başkaldırma”dır.
Bu gerçeği görünüz ve:
-
Tüm yerel yönetimlerin ilk ve tek vazgeçilmez görevinin iyi çalışan birer “Şikayet Sistemi” kurmak olduğunu,
-
Ülke çapında faaliyet göstermek üzere bir OMBUDSMAN Sistemi kurulması olduğunu anlayıp gereğini yerine getiriniz.
-
Sebep-sonuç ilişkisi kurmasını öğretmeksizin, ezber, ad belletme ve benzeri yöntemlerle, kafasında, çeşitli akıldışı akımların (ırkçı, dinci, ayrılıkçı gibi) yeşermesine uygun bir vakum yarattığımız insan tipi yetiştirmekten başka bir işe yaramayan eğitim düzenimizi tamamen yeniden kurmanın zorunluğunu idrak ediniz.
Yaşamın gerektirdiği bilgi ve becerilerle donanmamış insanlarımızın, akıldışı her türlü akım için ideal birer malzeme oluşturduğunu anlayınız.
Parlamentoya,
Bu ülkeyi merkezden yönetme sevdasından vazgeçip Yerel Yönetim Reformu yasasını çıkarın.
Bu önlemler, Türkiye’nin sorunları üzerinde çalışmaya başlayabilmek için gereken acil önlemlerdir ve mutlaka Ekonomik Önlemler Bildirgesi’ndeki önlemlerle b i r l i k t e uygulanmalıdır.
Bu yolla iç barışı sağlanıp, ekonomik atmosferi “az kirli” hale getirilebilecek ülkemizde, bir yandan da bir “Yeniden Yapılanma yasası” (American Perestroika Act önerileri vardır). Eğer bu topraklarda varlığımızı sürdürmek istiyorsak !
Salı, 19 Nisan 1994
-
-
May 25 2012 DÖNÜP, KENDİMİZE BİR “BÜTÜN” OLARAK BAKMALIYIZ!
Adına “sorun kimyası” denilebilecek bir yaklaşım geliştirilse ve sorunların nasıl oluştuklarını, aralarında nasıl yeni bileşikler oluşturduklarını, birbirlerine benzemez sorunların köklerine doğru nasıl iz sürüleceğini ve bunlara benzer konularla uğraşsa, herhalde onun da, maddeler kimyasının konularına benzer kuralları olurdu.
Bu kurallardan birinin şöyle olacağını beklemek yanlış olmazdı:
“Bir sorun çözümlenmedikçe yeni sorunlar üretir, onlar da başka sorunlarla birleşerek daha yeni ve kendilerini yaratan sorunlara benzemez sorunlar üretirler”
İnsanlarımız, bu “sorun kimyası kanunu” uyarınca, bir mayanın kabarması biçiminde büyüyen -ve de şekil değiştirerek büyüyen- sorunlar yumağı karşısında geleneksel tanılarını ve çözümlerini yineliyorlar:
-
“
-
-
May 25 2012 DURUP DURURKEN NİÇİN TOPARLANILSIN?
Erzincan Valisi Sayın Recep Yazıcıoğlu’nun valiler toplantısındaki konuşmasını dinleyen ya da okuyanlar, yıllardır halkımızın -önemli bir bölümünün- siyaseti nasıl görüp kullandığına, deneyimli bir bürokratın ağzından çarpıcı biçimde şahit oldular.
Valiye, “siyasi partinin il başkanı gelsin sorumluluk alsın, tayinlerin altına birlikte imza atalım” dedirtecek kadar siyaseti vıcıklaştıran insanımız, bir yandan da yolsuzluktan, hırsızlıktan şikayet ediyor.
Vali Yazıcıoğlu’nun konuşmasından çıkarılabilecek çeşitli dersler bulunabilir. Bir tanesi, bir bürokratın da medeni cesaret sahibi olması gerektiğini göstermesidir. Vali hakkında, izinsiz beyanat vesaire gibi bir gerekçeyle soruşturma açılabilir. Bu noktada, kendini aydın olarak tanımlayan herkese düşen görev, İç İşleri Bakanlığına bir yolla erişerek “Yazıcıoğlu’nun gerçekleri dile getirişini desteklediğini” ifade etmesi, bunu bir zincir biçiminde tüm dostlarından istemesi ve sinerjinin gücünü göstermesidir.
Çıkarılabilecek ikinci sonuç, toplumun hemen her kesiminde yüksek seslerle dile getirilmeye başlanan “artık derlenip toparlanalım, silkinip kendimize gelelim” safsatasının nasıl bir afyon olduğudur.
Her ne hikmetse insanların çoğunda, “birşeyler bozulur bozulur, ama sonsuza kadar böyle gidemeyeceğine göre sonra da düzelir” gibi bir inanç vardır.
“Dibe vurup tekrar yukarı çıkmak”, “denizler dalgalanmadan durulmaz” gibisinden metaforların Türkiye’yi de bu bataktan çekip çıkaracağı, vaziyetin o kadar da kötü olmadığı, pıtrak gibi yapılan fabrika inşaatlarının kalkınmamızın işareti olduğu, pırıl pırıl insanlarımızın cep telefonlarıyla çağdaş teknolojiyi yakaladığını (bu yakalamak deyimine de bayılıyorum) kanıt olarak gösterirler.
Aydınımız kendisine başarım ölçütleri koymalı ve bunların en üst sırasına da, “bilim, teknoloji, sanat, ahlak ve sosyal alanlardaki insanlık birikimine ne kadar katkıda bulunulduğu”nu yerleştirmelidir.
Cep telefonu, bilgisayar ya da diğer teknolojileri almak, satmak, adlarını, jargonlarını ağzını çarpıtarak tekrarlamak çağdaşlık değildir. Çağdaşlık, bu alanlara bir katkıda bulunabilmektir.
Dibe vurup çıkamayan insan topluluklarının -onlara toplum denilmemesi lazım- tarihlerine bakanlar, derlenip toparlanmanın otomatik bir süreç olmadığını, bozulmaya yol açmış ve açmakta olan unsurlara söverek ya da onlardan medet umarak bozulmanın durdurulamayacağını kolayca görürler.
Derlenip toparlanma, yapılması gerekip de o ana kadar yapılmayan bazı şeylerin, onları yapmayanlar eliyle değil, oturup konuşmaktan başka bir şeyler yapmayanlarca yapılmasıyla olabilir. İşte burada, kendini aydın olarak tanımlayanların görev tanımı ortaya çıkmaktadır: aydınımız, bu kadar çeşitli sorunun nasıl ortaya çıktığının kimyasını (ben buna Sorun Kimyası diyorum) anlamaya çalışmalıdır. Bunu yaparken de, eğitim sistemimizin olumsuz ürünleri olan kuşkusuzluk, çabuk yargı, aklına geleni doğru ve tek doğru sanmak, ünvanın akıl yarattığını sanmak gibi tuzaklardan kendini kurtarmalıdır.
Bu yeni bakış açısı altında yanıtlaması gereken soru, “acaba, hangi kök sorunlarımız aralarında birleşerek değişik görüntülü bunca çeşitli sorunu üretiyor?” sorusudur.
Bu bakışın eylem boyutu ise, kullanageldiğimiz eylem yöntemi olan, “yetkililere yakınmak, bizim adımıza sorunlarımı çözmelerini istemek” yolunun çıkmaz sokak olduğunu, demokrasilerde böyle bir şeyin olamayacağını anlamaktır.
İhale yöntemiyle sorunlarını çözdürmeyi ve başı dinç olarak yaşayabilmeyi becerebilmiş topluluklar, yalnızca kendilerini ağalarına teslim etmiş olan köylülerdir.
Demokrasiye meraklı olanlar, kendi sorunlarına sahip çıkma becerisini kazanabilmiş olmalıdır. Onlar, yetkililerden sorunlarının çözümlerini beklemezler, hatta çözüm telkin edilmesine dahi tahammül edemezler. Yetkilendirdikleri kişilerden beklentileri, verdikleri yetkilerin birer engel olarak önlerine çıkarılmaması ve bir de talimatlarına göre kurallar koymalarıdır.
Toplumumuzda siyasi partilerin övüne övüne “biz sizin sorunlarınızı çözeriz, bizi yetkilendirin” istekleri kadar, vatandaşlarımızın da “fişmanca lider bizim sorunlarımızı bizim adımıza çözecek kişidir” beklentileri, adını ağzımızdan düşürmediğimiz demokrasiden ne denli uzaklarda bulunduğumuzu göstermektedir.
Ülke sorunlarına sahip çıkmayı ihale etmekten vazgeçip, bunun arkasına biraz cesaretini, biraz parasını, biraz aklını koymak isteyen insanlarımız, artık bu “derlenip toparlanalım”, “siyasetçiler bizi kurtarsın”, “ordu duruma el koysun”, “filanca kişi ağırlığını koysun” safsatalarını bir kenara bırakıp, somut sinerji bağları yaratmayı denemeye başlamalıdırlar.
“Deneme”dir, çünkü bu bir teknolojidir ve bu sosyal teknolojiyi bir başka yerlerden satın almak mümkün değildir. Daha genelleyerek bunu bir “derlenip toparlanma stratejisi” olarak ortaya koymak gerekirse, “sorunları doğru tanımlama ve çözmek için sosyal teknolojiler geliştirmek yolunda sinerjik bağlar kurmak” denilebilir.
“Siyasi istikrar olsun”, “güçlü hükümetler kurulsun”, “siyasetçiler aklını başına devşirsin” gibi temennilerin sadece zaman kaybına neden olduğunu artık görebilmeliyiz.
Hangi projelerden işe girişileceği, bu tür deneyimler edinmemiş insanların bunları nasıl yapacağı, sorumsuz aydın türünün moral bozucu etkileri, bozulan ahlak, acil müdahale istemlerinin doğru yaklaşımları geciktirici etkileri, çaba harcamamış insanların kolaycılıkları gibi onlarca güçlük vardır.
Ama aydın olmak, bütün bunları biraz güler yüzle, biraz da aşılacak birer meydan okuma gibi görebilmesi değil midir? Niçin varız?
-
May 25 2012 EKONOMİK KRİZ, BİLGİ İHTİYACI VE BİLGİSAYAR SEKTÖRÜ
Her yeni bütçenin onaylanmasından sonra, her ekonomik sıkışıklıkta, her krizde akla ilk gelen önlem, bir “tasarruf genelgesi” yayımlamaktır.
Bütün diğer genelgelerde olduğu gibi tasarruf genelgeleri de göreve yeni başlamış acemi devlet memurları ile işini canla başla yapmaya çalışan kamu görevlilerini durdurur, geri kalanlar ise, sağlanan bu tasarruflar yardımıyla biraz daha harman savururlar.
Toplu iğne, kağıt, çiçek, kurutma kağıdı sarfiyatının her genelgeden sonra hızlı azalışı ile Mercedes araba, yurtdışı gezi, işe yaramaz personel istihdamı ve bina yapımındaki hızlı artışın hep bu genelgelerden sonraya rastlaması tesadüf değildir.
Tasarruf genelgelerinin yararı yalnız yukarıda sayılan kalemlerle sınırlı olmayıp, ele güne karşı “bak devlet de tasarruf yapıyor siz ne güne duruyorsunuz” mesajı vermeye de yarar.
Genelde bilgiye, özelde ise teknolojiye düşman olan, ama ahbap sohbetleri sırasında “düğmeye bir basıyorsun dairede kaç kişi çalıştığını söylüyor” gibisinden bilgiçliği kimseye bırakmayan teknoloji meraklısı(görünüşlü) genelge uzmanı bürokrat ve politikacılarımız, eskiden yalnız kalem kağıt tasarrufu ile yetinirlerken şimdilerde listeye bilgisayarları da dahil etmişlerdir.
İğneden ipliğe hemen her konuda ürettiğinden fazlasını tüketerek bugünlere gelmiş olan toplumumuz halen bir fatura ödeme süreci yaşamaktadır. Keşki tasarruf genelgeleri samimi olsa da toplu iğne ve kağıt dahil tüm harcamalar kısılabilse..
Böyle bir krizde kısılmak bir yana kullanımı, hatta fazla kullanımı özendirilmek gereken yalnızca tek kalem vardır: Bilgi !.
Kriz için mikro açıklamaların hepsi bir yana (ve çöpe), kaynaktaki başlıca neden üretimsizlik, onun da temelinde yatan “bilgi”sizliktir. O halde, krizden çıkışın reçetesi de “daha çok bilgi tüketimi” dir.
Bilgi, TV’de seyretmeye alıştığımız bilgiç tiplerin ağızlarından saçılan saçmalar değil, birer algoritma haline getirilmiş bulunan sorun çözümleri’dir. Bunun Türkçesi yazılım, Frenkçesi de software’ dir.
Bilgisayar donanımı ise bu yazılımları kullanılabilir kılan araçlar olduğuna göre, gerek yazılım gerek donanım konusundaki kısıtlamalar krizden kurtulmaya değil, burnuna kadar krize batmaya yarar.
Tasarruf genelgelerini kaleme alanların, onlara bu aklı verenlerin üretim ve teknoloji düşmanlıkları malumdur. Ama şimdi kendi kendileriyle karşılaşmış durumdadırlar. Bir yanda kriz ve ona dayalı bilgi ihtiyacı, öte yanda ise bilgi ve teknoloji düşmanlığı !
Tasarruf, bilinçsizce bir kısıntı değil, bir öncelikler listesi değişikliğidir. Bir kısım kalemler listenin arkalarına atılırken bazıları öne çıkacaktır. İşte bilgisayar ve bilgi tüketimi konusuna böyle bakılmalı, bunlarda kısıntı bir yana listenin en başına yerleştirilmelidir.
Salı, 10 Mayıs 1994
-
May 25 2012 DÜŞÜNCE ÖZGÜRLÜĞÜ, AKLINA GELENİ SÖYLEME ÖZGÜRLÜĞÜ MÜDÜR?
En uç teknolojiler dahi henüz bir kimsenin aklından geçenleri saptayabilmiş değildir. Bu nedenle düşünce özgürlüğü , insanların doğal olarak sahip bulundukları ve kimse tarafından denetim altına alınması mümkün olmayan “aklından geçirme” yi onlara güya sunan bir özgürlük türü olarak değil, düşündüklerini dile getirebilme özgürlüğü olarak anlaşılmalıdır.
Yasalar ve özellikle insan haklarının çağımızdaki boyutları karşısında yasalar, kişilerin düşündüklerini serbestçe ifade etmelerine, yayıp propagandasını yapabilmelerine uygundur. Demokratik idareler insanların düşüncelerini serbestçe ifade etmeleri için onları teşvik etmektedirler.
Bu, madalyonun bir yanıdır. Madalyonun bir de diğer yanı vardır.
Düşüncelerini ifade etmek açısından tüm insanlar eşit haklara sahiptir ama eşit imkanlara sahip değildir. Bazı görevler ya da meslekler bazı kişilere, diğerlerinden daha kolaylıkla düşüncelerini ifade etme, yayma, propagandasını yapma imkanı vermektedir.
Politikacılar, yazarlar ve benzer kişiler böyledir. Bir de, işi, düşüncelerini kolay ifade etmeye uygun olmamakla beraber şöhreti dolayısıyla bu imkana otomatik olarak sahip olanlar vardır.
“Cesur bir manken”, “bir şarkıcı veya türkücü” gibi sanatçı ya da aksine “kaçakçılığı ve yakalanmamayı meslek edinmiş” gibi kişiler de şöhretleri dolayısıyla ağızlarına bakılan insanlar durumundadır.
Acaba bu kişiler de her konuda düşünce ifade etme özgürlüğüne sahip midirler? Yasalara göre evet.
Aynen 1.90 ve 1.70 boyunda iki kişinin yasalar karşısında eşit ama mesela terzi karşısında eşit olmaması gibi.
Bir kişinin bir konudaki düşüncesini ifade edebilmesi için mahalle muhtarı ya da bir başka merciden izin kağıdı alması düşünülemiyeceğine göre, bu özgürlüğü kullanabilmenin herkes tarafından kabul edilebilecek bazı kriterlerine ihtiyaç vardır.
Tabiidir ki bu kriterlerin bir yaptırım gücü olamaz. Olsa olsa bu kriterlere uymayan düşünce ifadeleri “saçmalamak” veya “haddini aşmak” olarak nitelendirilebilir.
Bir konuda düşünce beyan edebilmenin kabul görmüş ölçüsü, o konuda söz söyleme ehliyetine sahip olmaktır. Peki bu ehliyet nasıl kanıtlanır?
Bunun pek somut tek ölçüsü bulunmamakla beraber:
-
konudaki pratiğin bir tarafı (uygulayıcısı, düzenleyicisi, denetleyicisi gibi) olmak ve/ya
-
O konunun düşünsel yanının bir tarafı (kuramcısı, öğreticisi gibi) olmak ve/ya
-
O konunun pratik ya da kuram yanında olmamakla beraber, her konuya uygulanabilecek bir sistem yaklaşımına sahip olmak.
gibi kriterler, bir kişinin bir konuda düşüncesini ifade edebilmesi için “ehliyet” olarak kabul edilmektedir.
Dikkat edilirse bunlar içinde, “sorulduğu için beyan etmek”, “zorunlu olduğu için beyan etmek”, “ben eksik kalmamalıyım diye beyan etmek”, “hergün her konuda beyan ettiği için beyan etmek” gibi ehliyet kriterleri yoktur.
Örneğin, bir kişinin, yerçekiminin kaynağı konusunda düşüncesini ifade edebilmesinin yasal bir engeli yoktur. Ama bu “ehliyete sahip olma” şartı dolayısıyla, bu kişi bu konuda ancak çok özenle ve de “benim bu konuda bilgim yok ama,…” şeklinde başlayarak düşüncesini dile getirebilir. Tabii ki daha iyisi, hiç konuşmaması ve “ben bu konuda fikir beyan etme ehliyetine sahip değilim” demesidir.
Ancak uygulama bu değildir. Hergün yazılı basın ve TV’lerde, o konuda söz söyleme ehliyetine sahip olduğuna dair herhangi bir işaret bulunmayan birçok “imkan sahibi”nin düşünceleri boy boy yer alır.
İşin garip tarafı, bir süre sonra bu “o konuda ehliyeti bulunmayan” kişiler bu işlere o kadar alışmaktadırlar ki, Güneydoğu siyasetinden, balık zehirlenmesine kadar her konuda fikir beyan etmeyi bir kamu görevi olarak benimsemektedirler.
Bu gibi kişilerin düşünce beyan etmesinin ne gibi zararı olabileceği sorusu doğru bir sorudur. Bir konuda ehliyet sahibi olmamak, aynı zamanda o konuda bilgi sahibi olmamayı da beraberinde getirdiğinden dolayı, bu gibi kişilerin sorunlara önerdikleri çözümler daima kestirme ve dolayısıyla da kamuoyunun hiç olmazsa bir kısmı için son derece “açık-seçik”(!) olmaktadır. Gerçek ise her zaman o kadar basit olmayabilir.
İnanılmaz gibi görünebilir ama bir süre sonra kamuoyu bu ehliyetsiz görüşler doğrultusunda etkilenmektedir. Bu ise insanların “doğru bilgilenme özgürlüğü” ne yapılan bir saldırıdan başka birşey değildir. Buna ise kimsenin hakkı olmamalıdır.
Ancak bu konudaki kusuru tamamen bu ehliyetsiz kişilere yüklemek doğru değildir. Hatta hiç doğru değildir. Bir kamu görevinin (kamuoyu oluşturmak), bir bölümünü yerine getiren haber toplayıcı elemanlar, belki sansasyon isteğinden, belki de basit ve kestirme çözümlere karşı eğilimlerinden ötürü, bu gibi ehliyetsiz kişilere çanak tutmaktadırlar.
“Sayın filanca, Güneydoğu için ver-kurtul mu, yoksa vur-kurtul mu gerekir?” gibi siyah-beyaz sorulara hergün verilen ve buram buram bilgisizlik ve haddini bilmezlik kokan cevapları ibretle okuyor ve de dinliyoruz. Fikrini söyleyebilme imkanına sahip olmak, başkalarının doğru bilgilenme hakkını çiğneme hakkı olarak anlaşılmamalıdır.
-
-
May 25 2012 EKSİK / YANLIŞ BELİRLENEN SEBEPLER = YANLIŞ ÇÖZÜM!
Bir gazete haberi, Turizm Bakanlığının turizmdeki krizi gidermek için giriştiği büyük tanıtım harcamalarının bir işe yaramadığını haber veriyor.
Bu, hiç sürpriz sayılmaması gereken, sokak deyimiyle “kör kör parmağım gözüne” bir sonuçtur.
İster turizm, ister bir başka alandaki sorunları çözebilmenin çok sayıda koşulundan ilk ve vazgeçilmez olanı, o soruna yol açan nedenlerin eksiksiz olarak saptanmasıdır.
Ama sorun çözmekle yükümlü insanlarımız (özellikle politikacılarımız, akademisyenlerimiz ve kamu yöneticilerimiz) genellikle bir “esas mesele” nin (en kolayının) peşine takılarak bu kuralı hiçe sayarlar.
Bunun olası sebebi belki kolaycılık, belki de “benim söylediğimin dışında çözüm olmasın” bencilliğidir. Üçüncü bir ihtimal ise, bu sorumluların “başka” işlerle meşgul hale gelmiş olması ve çözümleri onlar yerine beşinci sınıf adamlarının, kendi kapasitelerinin sınırlarını zorlayarak ürettiği çözümleri ortaya koyması olabilir.
Turizm ya da Türkiye’nin tanıtımı sorununun (ki gerçekte sorun tanınma sorunu değildir), kendi kendini tanıtma uzmanı ilan eden kuruluşların dış medyaya verdikleri pahalı ilanlarla ilgisi olmadığını uzun süredir tekrarlıyorum.
Hiç bir ilanın, bizi sevimsiz yapan, çağdaş normların dışına iten davranışlarımızın olumsuzluklarını silemeyeceği gerçeğini anlatabildiğimi anlatabilmiş değilim.
Kedileri fırında yakarak itlaf eden, turist hanımlara bekaret muayenesi yapan, dış ülkelere yolladığı temsilcilerine Türkçe’yi dahi öğretememiş bir ülkenin, pahalı ilanlar yoluyla denizini, güneşini methetmeye kalkışması, hindi olmadığı yolunda kampanyalar düzenlemesi ya da bakanlarına sokaklarda yürüyüş yaptırması olsa olsa bir sonuç yaratabilir, çağdaş insanın çok önem verdiği “rasyonel düşünce biçimi”nden hiç nasibini almamışlığa karşı duyulan kızgınlıkla karışık acıma duygusu!
Amacım, turizmin gerçek sorunlarının ne olduğu konusunda sorumlularına defalarca ilettiğim teşhisleri burada tekrarlamak değildir. Belli ki onlar bir “esas (ve kolay) mesele” arayışı içindedirler. Ve yine belli ki bu “esas (ve kolay) mesele” lere daha çok -ve de boş yere- paralar harcanacaktır.
Araştırmak istediğim, acaba nasıl bir yöntemin, “bir soruna yol açan sebeplerin tümünü belirlemeksizin o sorunun çözülemeyeceği” gerçeğini anlatabilmekte başarılı olacağıdır.
Bunu yapabilecek olanlar, toplumumuzun aydınlarıdır.
Uzun vadede, eğittiğimiz çocuklarımıza akılcı düşünmeyi öğretmek en geçerli yoldur. Bu ise eğitim sistemimizin felsefesini bütünüyle, değiştirebilmemize bağlıdır.
Dünyamızın bu hızlı değişim çağında tüm değer ölçülerinin sorgulandığını göz önüne alırsak, günün birinde bizim de “neleri yanlış yapıyoruz?” diye kendi kendimizi sorgulayacağımızı umabiliriz.
Eminim ki o zaman bu gerçek ortaya çıkacak ve yıllarca bizi “esas (ve kolay) mesele”ler peşinde koşturanlar ayıplanacaklar, kaybettiğimiz yılların sorumlusu ilan edileceklerdir.
Ama o günler gelene kadar nasıl bekleyebiliriz?
Toplumumuzun sorun çözme kaabiliyetinin artırılması, her soruna yol açan nedenlerin tümünün göz önüne alınıp, her birine ayrı bir çözüm geliştirilmesi gereğinin anlaşılmasına bağlıdır.
Aydınımızın önündeki bu tarihi görevi yapabileceğini beklemek hakkımız değil mi?
Hoşça kalınız.
-
May 25 2012 ÇÖPÇÜLERİMİZİN EĞİTİM BİRLİĞİ
Meslek eğitiminde en önemli konulardan birisi de “standart eğitim”dir. Belirli bir meslek için eğitilenler, ülkenin neresinde ve hangi kişi ya da kurum tarafından eğitilmiş olurlarsa olsunlar, aynı amaçlar doğrultusunda yetiştirilmelidirler. Aksi halde sorunların çıkması kaçınılmazdır.
Örneğin, şoförlük eğitimi alanların bir bölümüne geri vitesle ilgili bilgi öğretilmese, onlar daima Dünya turu yaparak bu işlevi yerine getirmek zorunda kalabilirler.
Bu önemli gerekliliğin yerine getirilebilmesi için, uzmanlar çeşitli sistemler geliştirmişlerdir. Son yıllarda ilerleyen teknoloji de bu standart eğitim sorununun çözümüne katkıda bulunmuştur. Ancak bütün bunlara rağmen, eğitim birliği koşulunun yerine getirilmesi her zaman mümkün olmaz ve bu nedenle de ulusal düzeyde “sertifika sınavları” düzenleyip, kazananların o mesleği icra edebileceklerine ilişkin birer sertifika verilir.
Ancak, ülkemizdeki bazı meslekler için hiçbir düzenleme yapılmamasına karşın, inanılmaz ölçüde bir standardizasyon kendiliğinden gerçekleşmektedir. Bu mesleklerden birisi de, belediye temizlik görevlilerinin süpürgeli bölümünün icra etmekte oldukları, “sokak toz ve çöplerini homojenize etme” mesleğidir.
“Biz böyle bir meslek olduğundan habersizdik, ülkemiz ne kadar da ilerlemiş” diyebilecek okurlarımız ve belediye temizlik işleri yöneticileri ve daha üst görevliler için biraz açıklama gerekirse, bu meslek, sokaklardaki toz ve çöpleri kaldırmak -hatta kaynaklarını kurutmaya çalışmak- yerine, çalı süpürgelerini kullanarak ve sırtına pire girmiş kişinin omuzlarını iki yana sallayarak kaşınması gibi hareketler yaparak onları daha homojen ve böylece daha az göze çarpan ve rüzgarın uçurması için daha uygun bir konuma getirme mesleğidir.
Ülkemizin dört bir köşesinde milli marşımızı farklı söyleyen, trafik kurallarını farklı uygulayan, anayasayı farklı anlayan vatandaşlarımız, her nasılsa bu “çöp dağıtma” işini inanılmaz bir “birliktelik şuuru” içinde yapmaktadırlar.
Bu konunun üzerinde duruşumun nedeni, önemi dolayısıyla değildir. Bu konudaki olağanüstü birlikteliğin mekanizması anlaşılabilirse, diğer konulara da uygulanabilecek bir önlem geliştirilmiş olacaktır.
Bu “homojenizasyon” işinin en heyecan verici yanı, bu işlerin yönetiminden sorumlu kişilerin nasıl olup da bunun farkına varamayışlarıdır. Eğer bu keşfedilebilirse, örneğin nasıl olup da kronik enflasyon’un enflasyon sanıldığı, ekmek fiyatlarındaki tekelin nasıl farkına varılmadığı gibi konulardaki sırlar da açığa çıkmış olacaktır.
Pazartesi, 20Haziran 1994
