• NETWORKING

    Türkçe’ye tam çevirmek yerine anlamını yansıtmaya çalışmanın daha doğru olacağı bir deyim “networking” dir.

    “Şeyler arasında bir ilişkiler ağı oluşturmak” şeklinde uzun, ya da kısaca “ağ oluşturma” denilebilecek bu deyim, çağımızın belki de en çok kullanılmakta olan ve giderek de daha çok kullanılacak olan kavramlarından birisidir.

    Bu, ülkemiz gibi devletin aşırı ölçüde büyüdüğü (irileşme) hallerde özellikle yararlı olabilecek bir kavramdır. Networking yalnız devlet idaresinde değil sanayide de kullanıma girmiştir.

    Küçülürken büyümek ilk anda imkansızlığı çağrıştırıyor. Ama bu networking ile mümkündür. İster kamu ister özel kurumlar olsun, giderek daha geniş ürün yelpazelerine yönelmekte, daha geniş pazarlara yayılmakta, daha geniş bilgi kaynaklarına erişebilmektedir.

    Ama bunları yapabilmenin yolu büyümekten değil aksine küçülmekten geçmektedir. Çünkü, kurumların bizzat yaptıkları herşey o alanda bir daralma yaratmaktadır. Geniş alanlara yayılabilmenin çaresi bizzat yapmamak, yapanlardan sağlamaktır.

    Aynen, bir otomobil sahibi olan kişinin yalnız o arabaya mahkum olması, araç kiralama yolunu seçenin ise her an değişebilecek gereksinimlerine en uygun aracı kiralayabilme şansının olması gibi.

    Yurdumuzda geleneksel anlayış, “elimin altında olsun da ne olursa olsun” dur. Yurtdışındaki bilim adamlarımızı oralarda tutup bir network kurarak onlardan yararlanmak yerine Türkiye’ye getirmeye çalışmak, dışarıdan hizmet satın almak yerine herkesin bilgisayar merkezi kurması, fırınlar arasında rekabeti sağlamak yerine Halk Ekmek denilen garabetleri kurmak, hep aynı geleneksel anlayışın ürünleridir.

    Bu kavrama dikkat edilmelidir. Devleti küçültmek isteyen politikacının, sınırlı sayıda personelle geniş hizmet yapmak isteyen Belediye Başkanı’nın ve rekabet gücünü artırmak isteyen sanayicinin kullanacağı araç networking’dir.

    Ellişer kişilik Bakanlık ve Genel Müdürlükler, her biri dar bir konuda hizmet veren kendi işini kurmuş girişimcilerden hizmet alan küçük dev şirketler uzak değildir.

    Geleceğin Dünyası, her biri bir ayrı amaca hizmet eden, ama aralarındaki ilişkiler de sağlanmış binlerce network ten oluşacaktır.

    Devlet ancak böyle küçülebilir, sanayi kuruluşlarımızın rekabet güçleri ancak böyle artırılabilir.

    2 Ekim 2001

  • “KATALİTİK” DEVLET !

    Hemen her işin devletten beklendiği toplumumuzda, yapılması gereken işlerin başında, devletin işlevinin ne olduğunun (dolayısıyla da neler olmadığının) doğru tarif edilmesi gelmelidir. Çünkü, her belirsiz hale gelen kavramda olduğu gibi devlete de, gerçek işlevinin çok ötesinde görevler yüklenilmeye çalışılabilir.

    İş bulamayan kişi kendisine iş bulunmasını, rekabet gücü düşük sanayici kendisinin desteklenmesini, iki karış toprağını yirmi kişilik ailesiyle ekip biçen ve yılın yarısında boş oturan köylümüz giderek artan oranlı destekleme alımlarını hep devletten beklemektedir.

    Halbuki devlet, ancak bir kısım insanımızın -gönlünden kopan(!)- vergileriyle oluşan çok sınırlı bir kaynağa sahiptir ve bu kaynak ancak “en temel ortak ihtiyaçlar” doğrultusunda kullanılabilir. Sınırsız ihtiyaçlar ve sınırlı kaynak açmazı karşısında yeni bir kavrama gereksinim vardır: Bu kavram, “katalitik para” dır!

    Katalitik Para, devlet parasıdır ve tek başına satın alma gücü olmayan bir paradır. Aynen dolaşımdan kalkmış bir para gibidir. Ancak halkın ya da kuruluşların kendi paralarıyla bir araya geldiği zaman bir işe yarayabilir.

    Örneğin katalitik para, insanların sağlık giderlerini karşılamada kullanılamaz. Sağlık giderlerinin bir bölümünü karşılayabilecek bir paraya (dolayısıyla bilgi, beceri ve üreticiliğe) sahip insanların paralarıyla katalitik para bir araya gelirse bir işe yarayabilir. Nasıl ki meyve konsantresi tek başına içilmez su ile karıştırılarak kullanılabilirse, katalitik para da tek başına kullanılamaz!

    Ya da vatandaşın konut ihtiyacı devlet parasıyla (katalitik para) karşılanamaz. Ancak insanları tasarrufa özendirmek için kullanılabilir. Örneğin, konut için yapılacak tasarruflara devlet de katalitik parasından katkıda bulunabilir ve böylece hiçbir bankanın vermediği büyüklükte bir tasarruf faizi ortaya çıkmış olur ve vatandaş da bu yüksek faizden yararlanmak için ne yapıp yapıp tasarruf etmeye çalışır. Sonuçta biriken paranın büyük bir bölümü vatandaşın parasıdır, ama onun birikmesine devletin katalitik parası neden olmuştur.

    Katalitik para, katalitik devlet kavramına dayanır. Küçük devlet katalitik devlettir ve her katalizörde olduğu gibi etkisi de büyüktür. Bu da güçlü devlet demektir.

    Her politikacının, bürokratın ve de tüm vatandaşların ilk öğrenmesi gereken kavram bu olmalıdır. Aksi halde, devlet parasının bu katalitik özelliğini bilmeyen politikacının vaatler denizinde hem kendi, hem bürokratı ve hem de vatandaş boğulur. (Şekil 1A’da görüldüğü gibi😟)

    Ekim 2001 (revizyon Nisan 2024)

  • KORKMAMA ÖZGÜRLÜĞÜ

    Temel insan hak ve özgürlükleri içinde yer almasına karşın toplumumuzda hemen hiç konuşulmayan özgürlük türlerinden birisi de “korkmama özgürlüğü” olup, bu aslında “haklarını kullanmaktan korkmama özgürlüğü” dür.

    Bir şikayeti olan kişinin karakola başvurması, bir girişimcinin -haksız rekabete maruz kalacağından korkmaksızın- bir kamu ihalesine katılması, bir düşüncesini ifade edebilmesi, başkalarınca kınanmadan bir dini öğretiye bağlı olması ya da aksine çoğunluğun dini geleneklerinden farklı düşünebilmesi, bunların hepsi insanların haklarıdır.

    Bu ve bunun gibi haklarını korkmadan kullanmaya kalkabilecek kimse toplumumuzda var mıdır?

    Korkmama özgürlüğünün sağlanması, devletin çok az sayıdaki asli görevinden birisidir. Devletin, et, süt, ayakkabı, bez, tuz üretmek görevi ne kadar yoksa, korkmama özgürlüğünü sağlamak görevi de o denli vardır.

    Her özgürlüğün kullanımından rahatsız olabilecek bir grup insan mutlaka vardır ve işte o grupların frenlenemeyen eylemleri korkmama özgürlüğünün başlıca engelidir. Bu durumda devlete düşen görev, bu engelleri teşhis etmek ve de etkisiz kılmaktır.

    Ancak, bu kolay bir görev değildir. Çünkü bu özgürlükleri tehdit edenler yine insanların kendileridir. Bu eylemleri insan haklarını zedelemeden caydırmak ise oldukça zordur.

    Demokrasi denilen sistemin işlemesi, yüzünü çağın değerlerine çevirmiş binlerce çıkar grubunun çıkarlarının uzlaşmasına bağlıdır. Çıkar gruplarından bazılarının çağdaş değerleri reddetmesi veya uzlaşma için gereken asgari niteliklere sahip olmaması gibi hallerde demokratik sistemin işlemesi söz konusu olamaz. Bir grup uzlaşıyı kenara iter, korkutmayı bir silah olarak kullanmaya kalkarsa uzlaşma sürecine ihtiyaç kalmaz. Tek yanlı bir emri vaki durumu ortaya çıkar.

    Uzlaşma ortamını ortadan kaldıran, tek yanlı bir baskı (çoğu zaman da terör) uygulayan bu tür eğilimleri caydırmak, devletin tek başına başa çıkabileceği bir sorun değildir. Mutlaka halkın desteği gerekir. Bu destek ise öncelikle bu konudaki bilincin gelişmesiyle kurulabilir. Yani sokaktaki insan, havayı soluma konusunda bir engellemeye nasıl “derhal tepki” gösterirse, bu tür “korku salma eğilimleri”ne karşı da benzer tepkiyi gösterebilmek zorundadır.

    Bu ise demokrasinin “olmazsa olmaz” koşuluna gelip bağlanmaktadır: Demokrasi eşitler arasındaki rejimdir.

  • KUMARHANELER VE ZİHİNSEL BULANIKLIK!

    Anayasa Mahkemesi’nin kumarhaneleri kapatma kararından sonra faaliyete geçen lobi, Turizm Bakanı’na TV’lerden açık açık kumarhane propagandası yaptırıyor. Kumarın bir ihtiyaç olduğunu, bu ihtiyacın giderilmesinin de -her ihtiyacımızın olduğu gibi- devletçe karşılanması gereğini savunan akademik ünvanlı turizm bakanları da görmüş toplumumuz açısından bu propaganda pek şaşılası değildir.

    Üzerinde durulması gereken nokta, bu zırvaları savunan kişilerin durumları ve bunları niçin yaptıkları değildir. Her ülkede bu tür insanlar çıkabilir. Aslolan, toplumun zihinsel bağışıklık sisteminin sağlam olması, önüne konulan iddiaları yalın ve net bir süzgeçten geçirebilme yetisine sahip bulunmasıdır. Bu takdirde tehlike yoktur.

    Durumumuz ise böyle değildir. Çıkar ya da ahmaklık her neyse bir dizi nedenle birileri çıkıp bir sav ortaya atmaktadır: turizm gelirlerinin düşmesinin nedeni kumarhanelerin kapanmasıdır!!

    Turizm gelirlerimiz gerçekten düşmüş müdür? Gelirler zaman içinde ne ölçüde dalgalanma göstermektedir? Siyasi olaylarla ilinti var mıdır? Kaç turist kumar oynamak için Türkiye’ye gelmektedir? Bunlar niçin kendi ülkelerinde kumar oynamıyor?

    Bu konuda 1 tane dahi rakam ortada yoktur. Olan rakamlar da bu iddiaları desteklemek bir yana yalanlamaktadır.

    “Madem ki kumar nedeniyle insanlar intihar ediyorlar o halde boğaz köprüsünü de yasaklayalım” gibisinden bir mantık kamu yönetimine hakim olduğu takdirde bir süre sonra Tayland ve Filipin tipi turizm ürünlerine benzer ürünler de üretmek isteyen insanların çıkması kaçınılmazdır. Öyle ya madem işsizlik var ve madem kadınlarımızın ekonomik özgürlükleri yok, işte iki soruna birden çözüm!

    “Yasakları yasaklayalım” bir ara gündeme gelmişti. İlk bakışta çok sevimli, çağdaş ve özgürlükçü görünen, gerçekten de kamu yönetimini yasaklar yoluyla yapmaya çalışan zihniyete karşı haklı bir başkaldırı gibi görünen bu sloganın nerelere kadar varabileceğini akıl edemeyen, ünvanın söz söyleme ehliyetini de beraberinde getirdiğine inanmış birisinin teklifiydi bu.

    Halbuki özgürlükleri korumanın biricik yolu, o özgürlükleri yok etmek ya da sömürerek çıkar sağlamak isteyenlerin girişimlerinin caydırılmasıdır. Bu caydırma bazen ekonomik dengeler oluşturarak, bazen kamuoyunu bilinçlendirerek, bazen karşı sivil örgütlenmeleri özendirerek, bazen de yasaklayarak yapılabilir. Kamu yönetiminin çantasında bu ve daha bir çok araç bulunmalı, yerine ve zamanına göre bunlar etkinlikle kullanılmalıdır.

    Bir kısım insan, zengin olmak, tutkularıyla başa çıkamamak ve benzeri nedenlerle kumar oynamak isteyebilir. Eğer yapılabiliyorsa bu eğilimler “şansını denemek” çizgisini aşmayacak şekilde kamu otoritesince kanalize edilebilir. Zamanında Milli Piyangonun (niçin millidir o da bilinmez) kuruluş nedeni budur. Her ay bir veya birkaç bilet alıp şansını denemek isteyen insanların bir tutku biriktirmesine böylece engel olunur.

    Ama artık iş o çizgiyi aşmış, Milli Piyango idaresi kazı kazan vs gibi en adisinden kumarı özendirir hale gelmiştir. Rakamlar, piyango idaresinin bu işi iyice yaygınlaştırdığını gösteriyor. Geçen yıl, bu işlere kendini kaptırmış her vatandaş saatte ortalama 21 milyar TL’nı devletin özendirdiği kumar çeşitlerine yatırıyordu.

    1993 ocak ayında TBMM’ne bunulan bir yasa teklifi bütün bu devlet eliyle özendirmelere, kumarhaneler de dahil olmak üzere sınırlama getiriyordu. Orta vadede yapılması gereken bu teklifin tekrar canlandırılmasıdır. Ama kısa vadede ihtiyaç olan zihinsel bulanıklıktan, sloganlardan, külhanbeyi tavırlı açıklamalardan kendimizi kurtarıp bu belaya tekrar yakamızı kaptırmamaktır.

  • ENFLASYON MÜCADELESİ İÇİN BİR ARAÇ: GÖNÜLLÜ FİYAT ARTIŞLARI ONAYLATMA ANLAŞMALARI

    Kronik enflasyonla mücadele, ona yol açan bir dizi nedeni ortadan kaldırmak ya da bu mümkün değilse etkilerini en aza indirmek amacıyla tanımlanacak araçlardan oluşan bir paket aracılığı ile mümkündür. Her ne kadar “paket” sözcüğü artık insanları korkutan, onların sırtına yeni yükler yükleyebilecek önlemleri çağrıştırıyorsa da, burada önerilen önlemi daha iyi tanımlayabilecek bir deyim de mevcut değildir.

    Bilindiği üzere, herhangi bir nedenle başlamış bulunan fiyat artışları dönerek kendine yansır ve böylece bir “Çığ Etkisi” harekete geçer ve Kronik Enflasyon olgusu meydana gelir. Bunun, İş Çevrimi (Business Cycle) nedeniyle oluşan “enflasyon” ile yalnızca isim benzerliği bulunmaktadır.

    Kronik Enflasyon’a yol açan nedenlerden birisi de “yapay fiyat artışları” olup, keyfi zamlar, oligopol davranışları, eksik rekabet gibi nedenler buna yol açabilirler. Önerilen sistem, buna karşı kullanılmak üzere tasarlanmıştır.

    Gönüllü, Fiyat Artışı Onaylatma Anlaşmaları, herhangi bir mal veya hizmet üreten kişi ya da o gibi kişileri temsil eden örgütlerle vatandaşlar arasında yapılan bir “etik anlaşma”, daha doğrusu bu kişi ya da örgütlerin vatandaşlara verdikleri tek yanlı bir “güvence”dir. Gönüllü Fiyat Artışı Onaylatma Anlaşmaları, o güvenceyi vermeyi kabul edebileceklerin tamamen özgür iradelerine bağlı olarak kullanılabilen bir sistem olup herhangi bir zorlama söz konusu değildir. Dolayısıyla, güdümlü ekonomilerde görülebilen “fiyat kontrolları” gibi mekanizmalarla herhangi bir ilgisi yoktur.

    Amacı, yapay fiyat artışları ile, girdilerdeki artışlardan dolayı kaçınılmaz hale gelen fiyat artışlarının birbirinden ayrılabilmesini sağlamak ve bunu halka ilan etmektir.

    Sistem, kuruluşlar tarafından, ürettikleri tüm mal ve hizmetler için ya da yalnızca istedikleri kalemler için kullanılabilir. Sistemi, ürünlerinin bütünü ya da yalnız bir kalem mal ve hizmet için uygulamak isteyen bir kuruluş, sistemin kuruluşuna katkıda bulunmuş olanlarca seçilen bir kurula (Onay Kurulu), onaylatmak istedikleri fiyat artışına neden olduğunu savundukları bilgileri verirler. Kurul bu bilgiler altında yapılmak istenen zammın zorunlu olup olmadığına karar verir.

    Ayrıca, kurula başvuran vatandaşlar da istedikleri bir mal ya da hizmet hakkında bilgi isteyerek, onu üreten kuruluşun fiyatını onaylatmış olup olmadığını öğrenebilirler.

    Diğer yandan, çeşitli kamu kuruluşları tarafından yapılmakta olan Kamu Alımları’nda fiyat onayı almış olan firmaların ürünlerine öncelik verilerek sistemin yaygınlaşması sağlanabilir.

    Sistemi kullanan kuruluşlar, reklamlarında sisteme dahil olduklarını ilan ederek kendilerinin keyfi zam yapmadıklarına güven sağlayabilirler.

    Sistem, tek elden yürütülmek zorunda değildir. Meslek kuruluşları kendi dallarında ayrı sistemler kullanabilirler. Böylece, her meslek grubu, kendine duyulan güveni sarsabilecek olan mensuplarına karşı da kendini koruyabilir.

    Ekonomik krizlerin bir bakıma birer “güven krizi” de yarattıkları dikkate alınırsa, çeşitli etik anlaşmaların önemi daha da büyümektedir.

    İçinde yaşadığımız kriz ortamının bir stagflasyona dönüşmemesi yalnız dua ederek değil, ona yol açabilecek nedenleri ortadan kaldırarak mümkündür. “İlgilenenlere” duyurulur.

    Pazar, 19 Haziran 1994

  • KUMAR CENNETİNİ KİMLER YARATTI?

    “Tecrübe zor ve pahalı bir okuldur. Ama aklını kullanamayan, ahmakların gidebileceği başka bir okul yoktur”

    Ünlü matematik ve fizik bilgini Paskal’a atfedilen bu söz kadar geçerliği kanıtlanmış bir başka hüküm olmasa gerektir.

    Türkiye şu anda bir kumar cennetidir. Toplumun büyük bir kesimi, gazete alırken, TV seyrederken, telefonla konuşurken, kişiler, özel devlet kurumları aracılığıyla kumar oynamaya özendirilmekte hatta zorlanmaktadırlar.

    Bela, tanımı itibariyle beklenilmeyen kötü olaylara verilen addır. Planlanan, sonuçları -iblisler ve ahmaklar hariç- baştan tahmin edilebilen olaylara “bela” denilemez. Türkiyedeki kumar bu nedenle bir “bela” değildir. Bugün kumardan şikayetçi “görünenlerin” çoğunun katkısı ile oluşturulmuş ve de sürdürülen bir para kazanma yöntemidir.

    Gazeteler tirajlarını, TV’ler ratinglerini yükseltmek, dolayısıyla para kazanmak için halkı kumara teşvik etmektedirler. Oteller, gariban orta kesimi soymak için “kollu canavarlar” yoluyla kumar oynatmakta ve bu yolla para kazanmaktadırlar.

    Turizm Bakanlığı, bu işin yasal zeminini oluşturup tanıtma fonu için kumar oynattırmakta ve para kazanmaktadır.

    Nihayet devlet de Milli Piyango ideresi eliyle kumar oynattırmakta, piyango bileti almaya gücü yetmeyenlere “kazı kazan” vs gibi acayipliklerle seçenekler sunmakta, bununla bütçeye gelir yaratmaya çalışmaktadır. İnsanlarımızı, onları yokedecek bir alışkanlık batağına itmek pahasına !

    Hayatını sürdürebilmek için para kazanmak, bunun için de vücudunu satmak “zorunda kalan” ama toplum tarafından fahişe olarak damgalanan zavallılardan özür diliyorum. Onların yaptığı, bu saydıklarımın yanında çok masum bir mecburiyettir.

    Bu işin çözümünün ancak kumarın daha çok, daha yaygın bir hale gelmesiyle mümkün olabileceğini Paskal baştan şöylemiş bulunmaktadır.

    Pazar, 05 Şubat 1995

  • İHALE KAVGALARI!

    Gün geçmez ki bir kamu kuruluşunun – ki genellikle Belediye’dir – bir ihalesinde – ki genellikle işletmecilik ihalesidir – bir kavga çıkmasın.

    Kavga, ihaleye katılan taraflar ve/ya ihale eden kuruluş temsilcileri arasında olur ve genellikle de ihalenin iptal edilip yeni – ve eski tarafların girmesini önleyen – bir şartname hazırlanıp yeniden ihaleye çıkılmasıyla son bulur.

    Gerek bu kavgalar, gerekse adına ihale mafyası denilen olgunun altında yatan bir dizi nedenden başlıcası, “ne istendiğini açıklayan belge ” demek olan şartnamelerin yetersizliğidir.

    İhale konusuna göre pek değişmeyen koşulları tanımlayan “idari şartname”lerde öngörülen şartlar, parası ve kurulu bir şirketi olan herkesin – mafya da dahil – kolayca yerine getirebileceği hükümlerdir.

    İşinin ehli, düzgün insanlarla mafyayı birbirinden ayırabilecek hükümler ise “teknik şartname”lerde tanımlanır.

    Otopark, çay bahçesi, lokanta ve benzeri yerlere işletmeci (müstecir) bulmak amacıyla açılan ihalelerin teknik sartnameleri genellikle 1-2 maddeliktir ve sadece “filan yerin işletimi sağlanacaktır, karşılığında kuruluşumuza yüzde şu kadar pay veya kira ödenecektir vs” şeklindedir. Hatta çoğu halde “idari” ve “teknik” şartnameler birleştirilip iş basitleştirilmiştir(!) .

    İlk bakışta normal iş gibi görünen ve “e nesi var, otopark işletmesi için başka ne şart koşulabilir ?” dedirtecek bu prosedür, kavgaların ve ihale mafyasının başlıca ” kaynağı” dır.

    Halbuki bakınız, böyle bir işletmecilik işinde dahi ne gibi koşullar öne sürülebilir:

    1. İhaleye katılan şirketin sahip ve yöneticilerinin yüz kızartıcı bir şuçtan ya da ihaleye fesat karıştırmaktan mahkümiyeti bulunmaması,

    2. İhaleye konu olan işi veya benzer nitelikte ve hacımdaki işleri:

    • Yapıyor olduğuna,

    • Yapabilir olduğuna,

    • Bu konularda yaygın ve temiz bir şöhrete sahip olduğuna, ilgili meslek kuruluşunun güvence vermesi,

    1. İlgili kuruluşun “iş verilmeyecekler” listesinde bulunmamak,

    2. Bir başka kuruluşun “iş verilmeyecekler ” listesinde bulunmamak,

    3. Muaccel hale gelmiş vergi borçu bulunmamak,

    4. İhaleye konu olan işletmecilik alanında yerli ya da yabancı teknik hizmet aldığı kuruluşları gösterebilmek,

    ve nihayet

    1. Bu bilgilerin doğruluğuna güvence vermek ve herhangi birinin ve/ya herhangi bir bölümünün gerçeğe aykırı olduğunun herhangi bir yolla belirlenmesi halinde, belirli bir miktar tazminat ödemeye ve anlaşmasının iptaline peşinen rıza gösterdiğini beyan etmek !

    Bunlar yapılmadığı sürece, bir yerlerden para bulup / kazanıp sonra da kanun tanımazlığına ve bilek gücüne dayanarak ihaleleri çıfıt çarşısına çevirenler, pastayı kaptırmamak için canını vermeye razı mafya babaları eksik olmayacaktır.

    Pazar, 20 Kasım 1994

  • İŞBİRLİĞİ İÇİNDE REKABET!

    Gümrük Birliği(GB)ne girmek konusundaki tartışmaların yoğunlaştığı günümüzde, üzerinde -ne hikmetse- hiç durulmayan bir konu var. Bir kesim GB’ne girmenin kaçınılmazlığını, bir kesim ise, bunun sakıncalarını dile getirirken, iki kesim birlikte, yaşamsal bir konuyu atlamaktadır. Bu konu, GB’ne konu olan mal ve hizmet üretimi sektörlerimizin “rekabet gücü” konusudur.

    Rekabet Gücü’nü oluşturan bileşenler, her ne kadar “fiyat ve kalite” olarak özetleniyorsa da artık bu kavramların içleri, bundan yirmi yıl öncesinin anlamlarıyla dolu değildir.

    Bugün “fiyat”a girdi olan tüm ögelerin, “kalite”yi ise mutfaktan sofraya kadar belirleyen “tüm” faktörlerin üzerinde duruluyor. Düne kadar nasıl üretilirse üretilsin aldırılmayan ürünlerin tüm üretim süreci büyüteç altındadır. Bir otomobilin nihai performansı ve fiyatı kadar, onu üreten kuruluşun muhasebe ya da araştırma kayıtlarının düzeni hatta fabrikanın park yerinin yeterliği dikkate alınıyor.

    Ürünlerin rekabet güçlerinde önemli bir yeri olan “buluşçuluk” açısından olağanüstü düzeyde zafiyeti olan toplumumuz bu eksiğini gidermek -hiç olmazsa kısmen- açısından, maliyet ögelerinin herbirine çok dikkatle eğilmek zorundadır.

    Bir bakıma denilebilir ki, tüm yaşam kesitlerimizi yeni baştan üretmek, bugüne kadar birer alışkanlık haline getirip unuttuğumuz eksiklerimizi gidermek zorundayız.

    Bu acımasız yeni rekabet düzeni, rekabet eden toplumların yalnız ürünlerinin nihai fiyat ve kaliteleriyle değil, ona doğrudan ya da dolaylı etki yapan tüm unsurlarıyla yarıştırmaktadır. Daha az hastalanan toplumlar sık hastalanıp absentizmi yüksek toplumlardan, daha zeki toplumlar daha az zeki olanlardan, daha iyi beslenenler kötü beslenenlerden birer “burun farkı” öne geçmektedir.

    Bu acımasız yarış, en çok da buluşçuluk yeteneği açısından sürmektedir ve giderek de kızışacaktır. Yalnız nihai ürün açısından buluşçuluk değil, bürokraside, politikada, kamu yönetiminde buluşçuluk!

    Dış pazarlardaki bu kıyasıya rekabet, iç pazarlar açısından yeni bir rekabet türünü yaratmıştır: “İşbirliği içinde rekabet”!

    Geleneksel “sıfır toplamlı rekabet” (birisi kazanırsa diğeri kaybeder) anlayışı artık bitmiş, onun yerine, “rekabet gücünü belirleyen ana unsurlar dışında işbirliği” yaparak maliyet ve kaliteyi düzeltmek ve böylece hem dış pazarlar açısından rekabet gücünü artırmak, hem de iç pazar hacmini artırmak anlayışı egemen olmaya başlamıştır.

    Yapılması gereken, meslek kuruluşlarının önderliğinde biraraya gelecek olan üreticilerin, hangi konularda işbirliği yaparak maliyetlerini düşürüp kalitelerini geliştirebileceklerini belirlemeye başlamalarıdır.

    Sektörlerimizin genel olarak rekabet güçleri düşüktür. Bu gerçeği kabullenmek ve sonra da onu yükseltmek için hangi alanlarda işbirliği yapabileceklerini aramak tek çıkış yoludur. Yoksa GB’ne girmek ya da dışında kalmak seçeneklerinin ikisinin birden tek sonucu olacaktır:Yok olmak!

    Pazartesi, 3 Ekim 1994

  • İŞKENCENİN KÖK NEDENİ !

    30 Ocak 1999 tarihli SABAH Gazetesinden bir haber başlığı ve kısaca içeriği şöyle:

    “HASSAS DOMUZUN KALBİNİ KIRDILAR!

    Bulgaristan’ın bir yöresinde, üzerine bıçakla gelen kasabı gören bir domuz kesileceğini anlayınca kalp krizinden öldü..”

    Haberin komikliğini(!) daha da vurgulamak için bir de küçük karikatür eklenmiş ve ölüm korkusundan terler döken bir domuzun korkusu resmedilmeye çalışılmış.

    Satır-sütün hesabıyla “küçük” görünen, ama aslında bir büyük trajediyi -kendi dışındakileri işkencecilikle suçlayan insanlardan oluşan bir toplum olma trajedisi- sergileyen bu haberi bu denli alaya alarak haber yapan muhabiri, bu muhabiri hala işinde tutanları, bunu gazeteye yazmakta bir sakınca görmeyen yayın kurulunu ve kimler ise diğer ilgililerini protesto ediyorum.

    Polisin copladığı ya da karakolda sorgulandığında işkence gören insanlar söz konusu olduğunda birinci sınıf hümanist kesilen, ama kendi türü dışındakilere yapılan işkenceyi, gladyatör ya da hayvan dövüşlerindekine benzer bir kayıtsızlık ve zevkle seyredenlerin bizatihi işkenceci olduğunu, ama bunun farkında olamayacak kadar da kendini bilemez durumda olduklarını üzüntüyle görüyoruz.

    Bu tür haberler o denli yaygındır ki, hemen her gün televizyonlarda, hayvanlara yapılan bir eziyetin haberi, cinayet haberlerinden bunalan insanları ferahlatmak için birer eğlendirici haber olarak verilmektedir.

    İstanbul Sarıyer’de, belediye zabıtası kılığına girmiş iki yaratık tarafından denize atılan bir at arabasının can çekişerek boğulan atını görüntüleyen TV kanalı, işin sonunda eline birkaç kuruş sıkıştırılan araba sahibinin gülen yüzünü göstererek, “acı başladı ama tatlı bitti” demektedir.

    TV kanallarının birisinde, insanları horoz gibi çatıştırmayı bir iş olarak yapan bir kişi, hayvan haklarını savunan kişiye, “bakın hayvanları koruma dernekleri var. Hiç insanları koruma derneği var mı?” gibisinden tam bir salaklık örneği verirken, mevcut tüm kurumların insanlar için kurulduğunu dahi akıl edemiyor.

    Onlarca gazetenin yüzlerce köşesinde, onlarca TV ve radyo kanalının yorumcularının saatlerinde, devletin ve onun erklerini kullanan politikacıların, bütün eğrilik, kötü muamele ve işkencelerin nedeni olduğu, onların dışında kalan aydın ve mazlum vatandaşların ise, çağdaşlığın bütün özelliklerine sahip oldukları vurgulanır durur.

    Muhtemelen, “hassas domuz” haberinin müsebbipleri de, “boğulan at” görüntülerinin sahipleri de, dostlarıyla sohbet ederken ne denli çağdaş olduklarını birbirlerine anlatıyor, kendi dışlarındaki işkencecilerden toplu olarak nefret ediyorlardır.

    Gerçek işkencecileri görebiliyor musunuz? Ne kadar çok olduğumuzu farkedebiliyor muyuz? Canlı türlerinin -hatta diğer bütün varlıkların- birini diğerine üstün tutan, insanları, diğer türlere eziyet etmeye hak sahibi gören anlayışın gerçek anlamda işkencenin ta kendisi olduğunu görebilmeli, gösterebilmeleyiz.

    İşkence yaptığının farkında olanlar kötü insanlardır, ama bir gün nedamet hissedebilirler.

    Ama bu ikinciler, kendi türü dışındakilere eziyet etmeyi bir hak görenler, buna göz yumanlar, ses çıkarmayanlar, aydınlatma görevini bilerek savsaklayanlar, evrenin, sistemin, yaradanın -ya da neye inanıyorlarsa onun- tüm gazabı üstlerine olacaktır.

  • HER ÖRGÜTLENME KENDİ ETİK KURALLARINI OLUŞTURMALIDIR!

    Demokrasinin, belirli amaçları gerçekleştirmek üzere örgütlenmiş bir toplum temeli üzerinde yapılandırılabilecek bir toplu yaşama biçimi olduğu, devlet örgütünün ise ancak bu tasarımın önündeki engelleri kaldırmakla görevli ve de yetkili olduğu, artık yavaş yavaş anlaşılıyor.

    Toplu yaşam kültürümüze taban tabana zıt olan bu anlayış, başı ağrıdığında bunu gidermeyi devletin görevi sayan bir toplum ve de buna pek uygun olarak vatandaşların başlarının ne zaman ağrıması gerektiğini belirlemeye kendini görevli ve yetkili sayan bir devlet anlayışı ile uyuşmasa da, zaman her şeyi değiştiriyor.

    Bir toplum kesiminin örgütlenmesi ne demektir? Bir kesim bir dernek kursa, aidat toplasa, dernek lokali işletse, bir bülten yayımlasa, düzenli toplantılarına ünlü konuşmacılar bulsa, dernek adını iyice duyursa, üyelerinin sorunlarına elden geldiğince yakın ilgi gösterse ve buna benzer faaliyetlerle yoğun olarak çalışsa, acaba bu kesim “örgütlenmiş” sayılmalı mıdır?

    Sözel anlamda evet. Üyeler arasında nasıl olursa olsun bir “örgü” oluşturulduğunda bir örgütün varlığından söz edilebilir. Ama bu, demokrasinin temelini oluşturacağı öngörülen, üzerinde başka yapıların yükselmesi istenilen bir örgüt değildir. Çünkü oluşturulan “örgü” sıradandır, benzerleri ya da alternatifleri çoktur. Örneğin, çoğu kuruluşun kendine amaç edinmiş olduğu “toplanacak bir yere sahip olmak”, böylesine sıradan bir örgüdür. Herhangi bir klüp ya da lokanta bu işi görebilir.

    Bir örgütün varlığından söz edebilmek için bir “misyon” tanımlanmış olmalıdır. Bu misyon, bir ilacın aktif maddesi gibidir. Dışı, görünüşü ve tadı hoş bir kabukla çevrilmelidir. Bir örgütün misyonu da benzer biçimde, bazı destek faaliyetleriyle çevrilebilir. Sosyal faaliyetler, lokal işletimi, bülten yayımlama gibi işler bunlardır.

    Sıradan bir birlikteliği bir örgütten ayıran birinci özellik onun misyonu ise, ikincisi onun ilkeleridir. İlkeler, o misyonun gerçekleştirilebileceği çok sayıdaki güzergahtan belirli bir tanesini tanımlar.

    Toplumdaki gelir dağılımı dengesizliğini azaltmayı kendisine misyon edinmiş iki örgütten birisi ilke olarak, “zenginden çalıp fakire dağıtmak” güzergahını seçerken, diğeri bunu, “fakirlerin de zengin olacak şekilde üretim yapmalarını özendirmek” yoluyla yapmayı benimseyebilir. İlkeler, bir örgütün etik kurallarıdır.

    Belirli meslek mensuplarının bir araya gelerek oluşturdukları örgütler ülkemizdeki örgütlerin çoğunluğunu oluştururlar. Ama büyük bir çoğunluğu, iyi bir misyon tanımına sahip olmadığı gibi, üyelerinin uyması gereken etik kuralları da belirlememişlerdir.

    Bu yüzden de örgütler içinde, o örgütlerin imkanlarını kullanan, ama ilkelerine -ki yazılı olmamakla birlikte vardır- katiyen uymayan kişiler bulunabilirler. Demokrasinin doğasına tamamen ters olarak, bu tür üyelerinin uygunsuz davranışlarının önlenmesini devletten bekleyen bu örgütlerin başarı şansı sıfırdır.

    Bir meslek örgütünün ilk belirlemesi gereken “misyonu” ise, ikinci belirlemesi gereken “etik kuralları”dır.

    Bir kesimde birden fazla sayıda örgüt varsa, her biri kendi ilkelerini ayrı ayrı benimseyip ilan edebilir. Zamanla, kamuoyu nezdinde geçerli olan ilkeler ortaya çıkar, bunlara sahip örgütlerin etkinliği de kendiliğinden ortaya çıkmış olur.

    Bu yaklaşım yalnız meslek örgütleri için değil, kendisini kötü uygulamalara karşı korumak isteyen her kesim için geçerlidir. Sokaklara tükürmeyen bir grup şehirli, tükürenlerden kendilerini ayırmak için birkaç etik kural koyar ve bunu duyururlar. Eğer kamuoyunda tükürmeye karşı bir duyarlık çekirdeği varsa, bir süre sonra bu örgütlenme etkinlik kazanır. Aksi halde kamuoyu o örgütlenmenin içine “tükürür” -ki bunda yanlış bir yan olmayıp her toplum layık olduğu biçimde yaşar-.

    İyi hizmet üreten okullar, ticaret kuruluşları, marangozlar, taksi şoförleri, politikacılar, sanayiciler, akademisyenler, medya mensupları, kendi etik kurallarını belirleyip ilan ederler. Gerisi, kamuoyunun, bu ilan edilen kurallara ne denli duyarlı olduğudur.

    İşte demokrasi, bunlara duyarlı toplumların layık oldukları toplu yaşama biçiminin adıdır.

    Meslek kuruluşlarımız başta olmak üzere her türlü örgütlenme, kendi etik kurallarını belirlemek ve kamuoyuna ilan etmekle yükümlüdür. Alışılmış yol olan “yakınmak ve oturmak” ise geleneğimizdir, ama terkedilmelidir!

    Pazar, 24 Kasım 1996