• ONAYLANAN İŞKENCE VE SONRASI!

    Yargıtay Genel Kurulu, Manisa’lı gençlere işkence yapıldığı iddiasıyla açılan davada mahkemenin verdiği takipsizlik kararını bozarak işkencenin yapıldığını resmen onayladı. Bundan sonra, ilgili polislere ceza verilmesi için bir süreç işleyecek ve polisler cezalandırılacaklar.

    Çocukların uğdadıkları mağduriyeti tazmin etmese de, hukuk sisteminin ağır-aksak da olsa işlemesi nedeniyle bu sonuca sevinmek mümkündür. Ama, madalyonun öbür yüzündeki resmi görebilmek için biraz kuşku iyidir.

    Bilindiği gibi bütün polisler uzunca bir süreden beri insan hakları konusunda eğitiliyorlar. Manisa’lı gençlere işkence yaptığı kanıtlanan polisler de bu eğitimden geçtiler. Şimdi sorulması ve de ısrarla sorulması gereken, bu eğitimin nasıl yapıldığı ve niçin olumlu bir etki yaratmadığıdır.

    Bunun üzerinde durmak gereğinin çok önemli bir nedeni vardır. Polislere insan hakları dersleri hangi yöntemlerle veriliyorsa, okullardaki öğrencilere de dersler aynı yöntemle verilmektedir. “Öğretmenin söyleyip, diğerlerinin susması” olarak adlandırılabilecek bu yöntem, ana okullarından üniversitelerimize kadar yaygın biçimde kullanılan yöntemdir. TRT4’ü izleyenler, açık öğretim adı altındaki işkenceyi görmüşlerdir. Oradaki yöntem de aynıdır: Birisi söyleyip diğerleri dinleyecek!

    Eğitim anlayışımızın ve ona uygun eğitim sistemimizin niçin işe yarar kazandırımlar sağlayamadığının nedeni bu yöntemde gizlidir. Dolayısıyla ne polislerimizin insan haklarından, ne de örneğin ilkokul mezunlarımızın aritmetikten haberleri vardır.

    Toplumumuzda yalnız polislerin değil, büyük çoğunluğun çeşitli formlar altında birbirlerine işkence yaptığını ve bu işin altında insan hakları derslerinin yeterince belletilip ezberletilmediği sorununun bulunmadığını görebilmeliyiz.

    İnsanlarımız yalnız birbirlerini değil, bitki ve hayvanları da sevmemektedir. Ev hayvanı besleyenler için Yargıtay’ın verdiği “evde köpek beslenmez” kararı, dünya hukuk literatürüne bir cehalet ve sevgisizlik abidesi olarak geçecektir. Evde hayvan beslemenin değil, hayvan -ya da TV, çocuk tepinmesi, halı silkelenmesi, hayvan boğazlamak veya bir diğer- yolu ile başkalarını rahatsız etmenin suç olduğunu akıl edemeyenlere hukukçu denilebilir mi?

    Çocuk ve gençlerin, kendileri ni ya da diğer canlıları sevebilmeleri için onlara saygı duymaları, onun için de onları tanımaları gerekir.

    Polislerimiz insan haklarını nasıl ki “sen sus ben anlatayım” yöntemiyle anlayamıyorlarsa, çocuk ve gençlerimiz de okullardaki benzer yöntemle kendilerini ve kendileri dışındakileri tanıyamamaktadırlar.

    Kendini -ve yalnız kendini- bu evrendeki tek canlı gibi görmek yalnızlığına itilen ve bir yandan da okulda ezberledikleri konusunda kuşkusuzluğa koşullandırılan insanımız, elindeki imkanları, başkalarına zarar verecek şekilde kullanmaktan kaçınmıyor.

    Bu polislere ceza yerine birer ev hayvanı besleme mükellefiyeti getirilmesi, canlılara saygı duymalarını daha etkinlikle temin etmiş olurdu. Ama hayvan beslemeyi suç sayanlar böyle bir mükellefiyeti nasıl düşünebilirler?

  • ÖRGÜTLENME ÖZGÜRLÜĞÜNÜN SINIRLARI VAR MIDIR?

    Demokrasi sürecimizin bu evredeki durumu toplum bedenine dar gelmeye başladı. Çeşitli biçimlerde dışa vuran bu yetmezlik, toplumsal hastalıkların kronikleşmesine yol açabileceği gibi, doğru teşhis ve açılımlarla gelişime de götürebilir.

    Demokratikleşme süreci bir kimyasal proses gibi katı kanunlara tabi olmadığı, daha doğrusu parametrelerinin sayısı kimyasal süreçlere oranla fazla ve etkileşimli oluşu nedeniyle, bugün gelinen nokta birtakım hastalıkları da içinde barındırmaktadır.

    “Demokrasi, eşitler arasındaki rejimdir” deyişi, gelir ve kültürel düzeyi birbirine yakın -hiç olmazsa arasında uçurumlar bulunmayan- kesimlerin bu rejimi uygulayabileceklerine işaret ediyor olsa gerektir.

    Toplumumuz ise gerek gelir gerekse kültürel açıdan çok büyük farklılıkları içeren bir yapıdadır. Bu farklılıklar, demokrasileri renkli yapan kültürel mozayiklerin farklılıkları olmayıp doğrudan doğruya düzey farkları hatta uçurumlarıdır.

    Demokrasi sürecimiz, bu hastalıkları içinde bulundurmaktadır ve bunlar giderilemediği sürece sorunlar azalmayacak aksine derinleşecektir.

    Hastalıklı demokrasimizin ulaşması arzu edilen nokta bellidir. Çağdaş toplumlar, “Nasıl bir demokrasi?” sorusunun cevaplarını bize göstermektedir.

    Belli olmayan, bu noktadan arzu edilen noktalara nasıl geçileceğidir. Çünkü bu konuda hazır reçeteler yoktur.

    Bu bağlamda cevaplanması gereken sorulardan birisi, çağdaş demokrasilerin normlarından birisi olan “örgütlenme” özgürlüğü konusundadır.

    Birarada yaşamayı, ne kadar küçük bir topluluk tarafından temsil edilirse edilsin hiçbir görüşe çoğunluğun görüşlerini dayatmayı kabul etmeyen, aksine onlarla uzlaşmayı benimseyen çağdaş, “çoğulcu demokrasi” bu ilkelerinin koruyuculuğu altında örgütleme özgürlüğüne hemen hiçbir sınır koymamaktadır.

    Peki, birbirinin değerlerine saygı göstererek yaşamak yerine kendi değerlerini bütüne dayatmayı amaç edinmiş çeşitli kesimlerden oluşan bir toplumda örgütlenme özgürlüğü, bu dayatmalar için bir çeşit ‘çanak tutmak’ anlamına gelmez mi?

    Bu soruya iki türlü cevap verilebilir: Birincisi, “hayır gelmez, çünkü toplumun tüm kesimleri örgütlü olduğu için kimse kimseye kendi değerlerini dayatamaz. İster istemez, çeşitli kesimler uzlaşmak zorunda kalırlar” şeklindedir.

    İkinci tür yanıt ise, “evet o anlama gelir, çünkü toplum dokusundaki gelir ve kültür düzeyi uçurumları, bir genel denge hali oluşturabilecek bir genel örgütlenmeye engeldir. Dolayısıyla bazı kesimlerin örgütlenmesi, ardından “zora dayalı ikna” ögesini de beraberinde taşır” şeklindedir.

    Hatta bu ikinci durum, bu denli dayatmacı biçimde de ortaya çıkmayabilir. Başlangıçta çoğulcu demokrasinin araçlarını kullanarak yola çıkan anti-demokratik amaçlı kesimler, “salam politikaları” uygulayarak adım adım “zorla ikna” yoluna girebilirler.

    Durumu daha da içinden çıkılmaz yapabilecek bir parametre, bu sürecin toplumun kendi tercihlerine göre değil, toplumu bölüp parçalamak isteyebilecek dış etkenlerin manipülasyonlarına göre işlemesidir.

    Buna göre bir çifte standartla karşı karşıya gelinmektedir; çoğulcu demokrasiyi benimsemiş kesimlere sınırsız bir örgütlenme özgürlüğü; çoğulcu demokrasinin araçlarını kullanarak kendi değerlerini topluma dayatmak isteyenlere koşullu/sınırlı örgütlenme özgürlüğü!

    Bu ikili standart derhal bir başka soruyu gündeme getirmektedir: Çeşitli kesimlerin niyetlerini kim ve nasıl saptayacaktır? Bu, keyfiliği beraberinde getirmez mi?

    Günümüz Türkiye’sinde çeşitli kesimlerin “demokratik talep” olarak da değerlendirilebilecek talepleri vardır. Kürt kökenli vatandaşlarımızın ya da dini bir politik araç olarak kullanan kesimlerin talepleri bunlardan yalnız ikisidir.

    Bu taleplerin çevresinde süren uzlaşmazlık ortamı toplumu huzursuz etmektedir.

    Bu taleplerin kabul edilmesi, şüphesiz ki ani bir ferahlama, bir huzur ortamı yaratacaktır. Politik alanda bu yöndeki işaretler dahi büyük sempati toplayabilir. Peki ya sonrası? Kimse bir sonraki aşamanın gelmeyeceğinden emin değildir, çünkü bu kesimlere mal edilen söylemler -ki bu doğru olmayabilir de-, gündemdeki taleplerin “salamın bir dilimi” olduğuna işaret etmektedir.

    Bu durumun içinden tek şekilde çıkılabilir. O da net olmak, talepleri olabildiğince açık ortaya koymaktadır.

    Buna paralel olarak, çözüm önerilerinin de net olması gerekir. Aksi halde “Allah kerimdir!” yaklaşımı ile sorunlar daha güç koşullara taşınabilir.

    Birlikte yaşamak ve de değerlerini dayatmadan birlikte yaşamak isteyenler ellerini kaldırmalıdırlar. Kaldırmayanlar azınlıkta ise çözüm var demektir.

    Cuma, 22 Temmuz 1994

  • ORMAN YANGINLARI “NİÇİN “SÖNDÜRÜLEMİYOR?

    Yaz gelince orman yangınlarının da artması, kimsenin itiraz etmediği köklü bir geleneğimiz olmuştur. Bu uysal tutumun arkasında biraz gerekçelerin akla yakınlığı biraz da bilgi eksiği vardır.

    Başka ülkelerdeki orman yangınlarının sayısı, göreli olarak sıklığı ve bu gibi bilgilere sahip olmayan kamuoyu olsa olsa yangın görünce küreği kapıp üzerine gider, başka bir katkısı olmaz.

    Hele bunun üzerine sabotaj kaynaklı yangınlar da binince kimse soru sormayı aklına getirmez.

    Kamuoyu, medya ve yöneticiler konunun çözüm kısmıyla, hem de son aşamasıyla yani çıkan bir yangının “nasıl” daha çabuk söndürülebileceği ile meşguldür.

    Yangınların “niçin” çıktığı üzerinde ise durulmuyor ve biliniyor ki çoğu kasten (terör amaçlı) çıkarılmaktadır.

    Ama sorulması gereken, bu iki soru da değildir. Çoğu orman yangınları ya yanacak yer bittiği ya da yağmur yağdığı için sönüyor. O halde doğru soru, yangınların “niçin” söndürülemediği, daha doğru bir ifadeyle niçin, başlangıçta söndürülemeyip kontrolden çıktığıdır.

    Herhangi bir nedenle kontrolden çıkıp büyüyen bir orman yangınının kolay kolay söndürülemediği, hele rüzgar gibi yardım edici bir faktör altında işin daha da güçleştiğini hemen herkes bilmektedir.

    O halde geriye, çıkan/çıkarılan yangınların olabildiğince çabuk haber alınıp, etkili ilk müdahalenin yapılması şansı kalmaktadır.

    İşte bu nedenle, “çabukluk”, “haber alma”, “organize olma”, “harekete geçme”, “ne yapılacağını iyi bilme” gibi faktörler büyük önem taşımakta ve yukarıda sorulan soru bu önemli ögelerin niçin yerine gelmediğini sormaktadır.

    Bu soru parçalarının herbiri ayrı incelemeye değer konulardır. Ama, hepsini birden kavrayacak bazı cevaplar da vardır. Şöyle ki;

    1. Toplumumuz kurallara boğulmuş ama kuralsız yaşayan bir toplumdur. Çağdaş bir toplum dokusunu oluşturan binlerce önemsiz görünüşlü kural -ki bunlar yasal ya da geleneksel kökenli olabilir-, bizler için yoktur. Halbuki, özgürlükleri, daha iyiye, doğruya ve güzele varmak için kullananlarla, özgürlükleri yoketmek için kullananları ayırt edebilecek araçlar, kural kirliliği içinde kaynayıp giden ayrıntılardır.

    “Farkları farkedebilme” denilebilecek bu toplumsal becerinin kaynağı ise çeşitli sanat dallarıdır. Sanatın bu önemli işlevini pas geçmiş olan toplumumuz, iri elleriyle alet kullanmadan beyin ameliyatı yapmaya çalışan cerrah gibidir.

    1. Her türlü sabotaj için en uygun ortam, nelerin yapılamayacağı konusunda halkın değişik anlayışlara sahip olmasıdır.

    Kullandığımız kavramların içlerinin boş ve herkesçe isteğe göre doldurulabilir oluşu, birisine göre sabotaj hazırlığı sayılabilecek bir eylemin, diğerine göre özgürlük sayılmasına yol açmıştır.

    1. Ormanlarımızın sahibi devlettir. Ortak mülkiyet halinde gerçek bir sahibin bulunmadığı da herkesçe bilinen bir gerçektir. Yani ormanlar sahipsizdir. Nitekim orman yangınlarında ister kaza ister sabotaj olsun yanan ormanların hiçbir zaman özel ormanlar olmayışı bir raslantı değildir.

    2. Vatandaş, üzerinde yaşadığı topraklara, “burası benimdir” biçiminde yürekten sahiplenmiş değildir. Tüm yapılar, şehir mobilyaları, insan davranışlar, “gerekirse buraları da bırakır gideriz” mesajı yayınlamaktadır.

    Bu tutum, kamu görevlilerine de yansımıştır. Kendilerine iletilen bir bilgiyi ciddiyetle değerlendirip harekete geçen kamu görevlisi yüzdesi düşüktür. Ayrıca maaşının düşüklüğünü, görevini kötü yaparak telafi etmenin “hak” olduğuna inanan kamu görevlisi de çoğunluktur.

    1. Mahalle yönetimleri -muhtarlıklar-, yörelerinde kimlerin oturduğunu, ne iş yaptıklarını, kimlerin yöreye girip çıktığını bilmemektedirler.

    Toplumumuzun “sistemli kaydetme”, “kaydedilen bilgileri güncelleme” ve “kaydedilip güncellenen bilgilerden sonuç çıkarma” kültürü çok zayıftır.

    Vatandaşın, oturduğu yeri eğreti görmesi ve bu kaydetme kültürü yetmezliği birleşince,”yol geçen hanı” biçiminde yaşam yerleri doğmaktadır.

    1. Yeter sayı niteliklerde kamu yöneticilerine sahip değiliz. Bir “orman bölge müdürü”nün yangın söndürürken ölmesi, Orman Bakanı’nın vatandaşlarla birlikte yanan ağaçlara koşturması, kamu yöneticilerimizin hala 1900’lü yıllarda kaldıklarını gösteriyor.

    Bu basit yaklaşımdan dahi görülmektedir ki, orman yangınları olarak kendini gösteren sorun aslında, başka sorunların kendi aralarında yaptıkları özel bir bileşimden ibarettir.

    Bu şaşırtıcı sonuca varmak için tek yapılan, doğru bir soru sormaktan ibarettir.

    Evet, toplumumuza yapılabilecek en büyük hizmet onun doğru sorular sormaya başlamasına yardımcı olmaktır.

    Pazartesi, 29 Ağustos 1994

  • PARALI KORUMA, DEVLET MEŞRUİYETİNİN SONU DEMEKTİR!

    Polis örgütümüzün bir yetkilisine dayanarak verilen habere göre, özel olarak korunan kişilerin sayısının çokluğu nedeniyle, artık korunmak isteyenlerden bunun parasını ödemeleri istenecekmiş. Batı’da da özel olarak korunan insanlar bunun parasını ödediklerine göre, Batılılaşmaya karar vermiş bizim de paralı koruma yapmamız doğal karşılanmalıymış.

    Bu tür haberlerin doğru olmaması ihtimali çok yüksektir. Sansasyonel haber peşinde koşan bir yeni yetme gazete muhabirinin, edindiği bir bilgiyi yalan yanlış yorumlamasından oluşan bir haber olması büyük bir olasılıktır.

    Bugüne kadar icadedilmiş tüm yönetim biçimlerinin daima devletin bir numaralı işlevi olarak görüp hiç tartışmadıkları bir-iki konunun başında, bireylerin iç ve dış tehlikelere karşı korunmaları gelmiştir. Vahşi kapitalizm zamanında da, katı komünizm zamanında da, bu işin devlet tarafından ve alınan vergilerle finanse edilerek yapılması, devletin meşruiyetinin bir sembolü olmuştur.

    “Çok sayıda korunacak kimse var, benim gücüm hepsine yetmiyor” tanısının doğru olduğuna şüphe yoktur. Yanlış olan, bu teşhise konu olan sorun’un analiz edilemeyişidir.

    Korunacak insan sayısı aslında nüfusun tamamıdır. Bunlar için ne düzeyde bir korumaya gerek olduğunun ölçüsü, o ülkenin özel koşulları tarafından belirlenir. Bu ölçü, yapılması kanunla yasaklanmamış eylemlerde bulunan insanların, başkaları tarafından zarara uğratılmaması ile belirlidir. Bu ölçüye göre sağlanacak koruma geneldir ve özel korumayla ilgisi yoktur.

    Eğer vatandaşlardan bazıları, özel koşulların gerektirdiği bazı özel eylemlerde bulunmak isterlerse, bu takdirde özel koruma ihtiyacı ortaya çıkacaktır.

    Özel koruma ihtiyacının paralı olup olmayacağının ölçüsü de belirlidir. Eğer vatandaşın yapmak istediği eylem, onun zorunlu olarak yapması gereken bir eylem değilse, bu özel korumanın tüm masrafı kendisinden alınmalıdır.

    Örneğin, alkollü araç kullanmamak için trafikten özel şoför istemek, bir çeşit özel korunma isteğidir. Ama bu, zorunlu bir ihtiyaç değildir ve zevk amacıyla doğmuştur. Özel şoför verme işleminin tam masrafı -hatta fazlası-, onu talebeden kişiden istenmelidir.

    Ya da, korumalar tarafından korunmanın tantanasını yaşayarak adam yerine konma özlemini gidermek isteyen, yaptığı olumlu-olumsuz bir icraat olmamasına rağmen sırf gazete aldırmak, kapı açtırmak, çanta taşıtmak için koruma bulundurmak isteyenlerden de bu işin parası -yine fazlasıyla- alınmalıdır.

    Hal böyle değil de, mesela bir dine ya da mezhebe mensup olduğu (ya da olmadığı) veya bir fikrini ifade ettiği için terör örgütünce hedef listesine alınan ya da zengin olduğu için tehdit altında olan bir kimseyi korumak söz konusu ise bu, “ben devletim ve meşruiyetimin kaynağında bireylerin temel hak ve özgürlüklerini koruma ve kollama yükümlülüğüm ve bunu yerine getirecek güce sahip olmaklığım yatıyor” diyen devletin, vergilerden başka hiçbir şey talep etmeden yapmak zorunda olduğu asli işlevidir.

    Batı’da özel koruma işlerinin paralı yapıldığı doğrudur. Yanlış anlaşılan, oralarda sağlanan genel koruma düzeyinin, burada söz konusu edilen özel koruma düzeyinden daha güven verici olduğudur.

    Bu durumda sorulması gereken doğru soru, Batı’da sağlanan genel korumanın, burada niçin ancak özel olarak sağlanabildiğidir. Bu soru doğru cevaplanabildiği takdirde, yalnız güvenlik örgütümüzle değil, toplumumuzun tüm sorunlarıyla ilgili olan ve koruma işiyle yakın-uzak ilgisi bulunmayan bir dizi “Kaynak Sorun” bulunduğu görülecektir.

    İnsanlarımız zaten, ödeme güçlerinin yettiği ölçüdeki parayı -aynen kişisel bir Merkez Bankası’nın yaptığı gibi- evlerinde basmaktadırlar (karşılıksız çek ve senetler bu demektir).

    Adaletle olan işlerini ise çoktan özelleştirmişlerdir -hem devlet içinde(!), hem de serbest piyasada(!)-. Güvenliklerini de bundan böyle ücreti karşılığında sağlatacaklardır.

    Geriye sadece, bayraklarını dikip egemenliklerini ilan etmeleri, yabancı ülkelere elçi yollayıp tanınmalarını istemeleri kalmaktadır.

    Hayır, bu haber doğru değildir. Bu yeni yetme gazetecilerden birisi, verdiği haberin ne dehşet verici anlama geldiğini idrak etmeden yine ortaya böyle bir şeyler atmıştır. Korkmayın

    Cuma, 12 Mayıs 1995

  • FİKİR GİRİŞİMCİLERİ, İŞ BAŞINA!

    Olası Marmara depremi tartışmaları sırasında yağını çıkarırcasına sorulan soru, depremin ne zaman olacağıdır. Bu soru üzerine bu denli yoğunlaşılmasının bir nedeni insanımızın kolaycılığıdır. Depremin tam olarak ne zaman vukubulacağı belli olursa, hiçbir önlem almaya gerek kalmaksızın depremden birkaç dakika evvel binalardan çıkılacak, deprem geçince de tekrar girilecektir.

    Bir de ikinci bir neden vardır: kimse birbirine söylemese de, olası bir Marmara depreminin büyüklüğünün yedi ila sekiz arasında olabileceği ihtimalinin sevimsiz ama gerçekçi olduğu; gerek ortak yapıların gerekse konutların çok büyük bir çoğunluğunun böyle bir depreme dayanıklı olmadığı “sezilmekte”dir.

    Tedirginliğin başlıca nedeni de, buna karşı önerilen “buzdolabının yanına çömelin” gibisinden önerilerin altındaki çaresizliğin sezilmesidir.

    Nitekim, İstanbul anakent belediye başkanının bir TV programında söylediği, “orta büyüklükte depremler olursa onlara karşı önlem alınır, ama daha şiddetli olursa tabii yapacak bir şey yok” sözleri, beklenen “çok şiddetli” depreme karşı en önemli kamu aktörünün çaresizliğini göstermektedir.

    Bugünkü tablo, birçok yanlışımızın ürettiği çok sayıdaki eğrilikten yalnızca bir tanesidir. Bu bir gerçektir. Ama, “işte böyle oh olsun, ölürlerse ölsünler; onu zamanında düşünecektiniz” gibisinden bir kolaycılığın arkasına saklanıp hem sorumluluğunu hem çaresizliğini gizlemek de iş değildir. Yapabileceği bir katkı varsa herhangi bir nedenle yapmamak, ya da katkı arayışlarını caydıracak tavır içine girmek ilkelliğin ta kendisidir.

    İstanbul’da mevcut toplam yapı stokunun yarısının, konutların ise yüzde yetmişinin bu büyüklülerdeki bir depreme dayanamayacağı kaba ama gerçekçi bir tahmin sayılmalıdır. Şimdi, bir türlü sormadığımız şu sorulara yanıt aramamız gerekiyor:

    Tüm yapılara uygulanabilecek öyle bir algoritma tanımlanabilmelidir ki, hemen yıkılması, sağlamlaştırılmadan kullanılmaması ve nihayet hiçbir ek önlem almadan kullanılmaya devam edilmesi gereken yapıları somut olarak sınıflandırabilsin. Buna göre:

    Soru 1 – Böyle bir algoritma nasıl olmalıdır; bunu derhal ve kim hazırlayacaktır?

    Soru 2 – Algoritmanın gerektirdiği koşullar -bina projesinin incelenmesi, beton işçilik kalitesinin incelenmesi vbg- mevcut olmadığında kullanılabilecek alternatif ölçütler nelerdir; bunlar henüz bilinmiyorsa kim ya da hangi kuruluş bunları belirleyebilir?

    Soru 3 – Sağlamlaştırılarak kullanıma devam edilebilecek yapılar -ki en büyük bölüm budur- için kullanılabilecek teknolojiler nelerdir, bunların maliyetleri nedir, bunları hatasız olarak uygulayabilmek için hangi yöntemler kullanılmalıdır?

    Soru 4 – Alışılagelmiş sağlamlaştırma teknolojilerinin maliyetlerine katlanamayacak kişilerce kullanılabilecek kadar düşük maliyetli, binanın hasar görmesini önleyemeyen ama yapı içinde bulunanların sağ olarak dışarı çıkabilmelerine imkan tanıyabilecek teknolojiler nelerdir; bunları hatasız olarak uygulayabilmek için hangi yöntemler kullanılmalıdır?

    Soru 5 – Yukarıdaki dört soruyu en doğru şekilde yanıtlama yöntem(ler)i nelerdir?

    Yapılarla ilgili bu soruların yanıtlanmasına paralel olarak, ortak eylemlerle ilgili şu soruların cevaplarına ihtiyaç vardır:

    Soru 6 – Birey, aile, apartman, site ve mahalle düzeyinde yapılması gereken somut hazırlıklar nelerdir? Valilik, kaymakamlıklar, anakent, ilçe belediyeleri, muhtarlıklar, site yönetimleri ve apartman yöneticileri açısından yapılması gerekenler nelerdir? Bu konularda danışma hizmetleri nerelerden alınacaktır?

    Soru 7 – Bütün bu hazırlıkların finansmanı nereden ve nasıl sağlanacaktır?

    Gerek deprem öncesinde yıkım kararı, gerekse deprem sırasında yıkılma nedenleriyle konutları yıkılanlara devlet eliyle konut yapılıp verilmesi yöntemi ekonomik açıdan mümkün olmadığı gibi, kişilerin bu konudaki kusur paylarını ödüllendireceği nedeniyle adil de değildir. Buna göre, cevaplanması gereken iki soru vardır:

    Soru 8 – Bu kişiler konut sahibi olana kadar nasıl barınacaklardır?

    Soru 9 – Bu kişilerin yeni konut sahibi olurlarken güçleri oranında tasarruf yapmalarına, ayrıca da evlerinin inşaatına fiilen katılmalarına imkan tanıyan, yani onların maddi ve fiziksel katkılarının tamamını kullanabilen bir model nasıl olmalıdır?

    Dikkat edilirse bu soruların hemen hepsi, kişi ve kurumlarımızın alışkın oldukları övünme -aktarma-savunma yöntemiyle yanıtlanabilecek gibi değildir.

    Deneyimler, bu sorulara karşı verilen başlıca yanıtın, bunların bilinen şeyler olduğu, bilim ve teknolojinin yeni bir katkısının olamayacağı yönündedir. Ezberle yetişmiş, kendi doğrularından kuşkulanmamaya koşullandırılmış çoğunluğun bu tavrı yadırganmamalıdır.

    Diğer yandan, yer bilimlerini daha da zorlayarak depremin gün ve saatini öğrenmeye çalışmanın da bir mantığı olamaz. Yer bilimleri söylemesi gerekeni söylemiş, depremin yerini ve olası büyüklüğünü tahmin etmiştir. Şimdi sıra, diğer bilim dallarındadır.

    Ancak bu noktadaki sorun, deprem gerçeğinden daha da somuttur. Mevcut kurumlarımız ve insanlarımızın çoğunluğu, dile getirilen bu sorular karşısında bilinenlerden başkaca bir şey bilinip bulunmasının mümkün olmadığını, bunları bilen uzmanların da çok sayıda aramızda bulunduğunu iddia etmektedirler.

    Bu engelin aşılabilmesi, icat etmeyi ayıp ya da imkansız sayan zihniyete kendini kaptırmamış “fikir girişimcileri”nin ortaya çıkmalarına, birbirlerini bulabilmelerine ve birlikte çalışabilmelerine bağlıdır. Onun dışındaki kurumlar övünme-aktarma-savunma ile meşgulken, onlar bu soruların yanıtlarını bulmaya çalışacaklar, bununla da yetinmeyip bulabildikleri yanıtları gerekli yerlere satmaya çalışacaklardır.

    Şimdi son soru: bu süreç nasıl başlatılmalı?

  • PARASIZ TANITMA METODLARI

    Bu tanıtma konusu eskiden beri ilgimi çekmiştir. Bu nedenle zaman zaman tanıtma konusundaki düşüncelerimi yazarak bu alandaki hizmetlere ben de katkı da bulunmak istiyorum.

    Turizm amaçlı tanıtma için 25 milyon dolar istendiğini, temin edilebilirse tanınmamızın sağlanacağını gazeteler yazdı.

    Aslında, tanıtmanın sadece parayla olmayacağı gerçeği hala tam anlaşılamadı gitti. Birçok fırsat iyi kullanılabilse, ülkemizi, insanlarımızı ya da hiç olmazsa onların küçük bir kısmını gayet iyi tanıtabiliriz. Ama bu gerçeğin niye tam anlaşılamadığı açık. Kendi kendine Tanıtma Kuruluşu diyen ve en küçük para birimi olarak (milyar TL) kullanan bir kısım özel ve gönüllü kuruluş, Türkiyenin diğer parasız yöntemlerle tanıtılmasını önlemektedir.

    Yazımın sonunda, parasız tanıtma metodları hakkında meraklılara bazı ipuçları vereceğim. Ancak bundan evvel, tanıtmanın felsefesi üzerinde biraz durmalıyız.

    Tanıtma, maden sodası gibi düşünülebilir. Nasıl ki ağır bir içki sofrasından kalkanlar, içki ve aşırı yemeğin olumsuz etkilerini azaltmak için maden sodasından yararlanırlarsa, tanıtma da aynen öyledir.

    Tanıtma (usulüne uygun yapılırsa), birçok olumsuzluğu unutturabilir, hatta onları birer öğünç vesilesi haline de getirebilir.

    Örneğin, Dünya’nın pahalı dergi veya gazetelerinden birisinde yer alacak olan bir imaj geliştirme (bu söze bayılıyorum) ilanını düşününüz!

    Why don’t you come to Turkey?” yazısının altında, gülümseyen, Osmanlı kıyafetli bir kahveci güzeli, bizim ne(ler)in hayalleri içinde bulunduğumuzu göstermesi açısından çok etkili olmaz mı?

    Ancak kabul edilmelidir ki bu işler pahalıdır ve büyük ölçüde yaratıcı düşünce üretimini gerektirir. Tabii ki onun da bedeli hayli yüksektir.

    (Tanıtma işi, hayata atılmayı düşünen ama ne yapacağı tam belli olmayan çocuklarımız için son derece yararlı bir iştir. Hem Türkiye tanınır, hem de kendileri iş sahibi olmuş olurlar.)

    Bazı kimseler tanıtmanın bu “sindirim kolaylaştırıcı” etkisini reddeder ve eğri şeylerin tanıtmayla doğrultulamayacağını, ayrıca eğriliğin üstüne bir de sahtekarlık fiili bineceğini söylerler.

    Bu tür aykırı görüşler bir yana bırakılmak zorundadır. Aksi halde önce tüm eğriliklerimizi doğrultup (ya da doğrultmak üzere harekete geçip), ancak ondan sonra kendimizi tanıtabilmemiz (ya da harekete geçtiğimizi anlatmamız) gibi son derece yorucu ve dolayısıyla az kazançlı bir süreç ortaya çıkar ki bu, tanıtma kuruluşlarımızın işsiz kalması anlamına gelir.

    Tanıtmanın bu felsefi tarafından sonra, başlangıçta söz verdiğim “parasız (yahut da az paralı) tanıtma metodları” hakkındaki bazı ipuçlarına geçmek istiyorum. Okuyucularım, bu sütunların bu kadar engin metodlar içeren bir konudaki tüm yöntemleri vermeye yetmeyeceğini lütfen takdir etmelidirler.

    Bunların bir kısmı şöyledir:

    (1) Yurtdışına her çıkan vatandaşımız aslında bir tanıtma görevlisidir. Onlardan pekala tanıtmamızda yararlanılabilir ve zaten de yararlanıyoruz.

    Her nekadar önemli bir yüzdesinin dilini (ya da şivesini) yabancılar henüz anlamıyorlarsa da bu pek önemli değildir. Tebamız haline gelince öğrenirler.

    (2) Parasız tanıtmada en önemli ilke “bir şeyin arkasına tutunma”dır. Yani, bir başka amaçla yapılan bir işten faydalanarak tanıtma yapmaktır.

    Mesela, hakem otosunun arkasına tutunarak, uluslararası bisiklet yarışında koşan bisikletçimiz ve de değerli hakemimiz, Türkiye’nin tanıtımına fevkalade katkıda bulunmuşlardır.

    (3) Reklamcılıkta bir metodun, alışılmışları yıkmak, hatta insanları sinirlendirmek olduğu söylenir. İşte bu metod, tanıtmamızda fevkalade sonuçlar verir ve bugüne kadar da vermiştir.

    Yabancıların gözünün içine bakarak kendimizi övmemiz, beceriksiz olduğumuz alanlarda bize haksızlık yapıldığını savunmamız, kendimizi tanıtmada çok etkilidir.

    Kısa adıyla “180 Metodu” olarak da bilinen bu yöntemde, eksiğiniz bulunan bir konuyu samimiyetle kabullenip düzeltmek yerine, 180 derece çevirip karşınızdakini suçlamanız gerekir.

    Örneğin, “ellerinizle hijyenik olmayan şeylere dokunup sonra da yiyecekleri ellediğiniz” iddiasını ciddiye alıp düzeltecek yerde, bunu söyleyenleri pislikle suçlamak tanıtma için çok etkilidir.

    (4) Bir metod da, 5. sınıf yabancıları Türkiye’ye çağırıp Boğaz’da rakı içirip, Galata kulesinde dansöz seyrettirmek ve sonra da 275 tirajlı gazetesinde bizden bahsetmesini beklemektir.

    (5) Nihayet en önemli konu, insanlarımızda tanıtma konusunda bilinç yaratmaktır.

    Her problemimizin aslında “tanıtma eksiği”nden doğduğunu sistemli biçimde işleyerek, kimsenin başa çıkamayacağı ve dolayısıyla da arkasında rahat uyunabilecek bir düşman yaratılmalıdır.

    Tabii ki metodlar çok fazladır. Ama önemli olan işin prensibini kapmaktır. Sonrası sizin kendinizi ve çevrenizi ne kadar kandırmak istediğinize, tanıtma konusundaki cehaletinize ve nihayet bu konuda profesyonel yardım alıp almadığınıza bağlıdır. Hoşça kalınız.

  • PARLAMENTER SİSTEMİN YUMUŞAK KARNI!

    Tüm değerlerin çekinmeden sorgulandığı günümüzde, eleştirilen konulardan birisi de parlamenter demokratik yönetim biçimidir. Toplumları oluşturan bireylerin doğrudan katılımı teknik açıdan mümkün olmadığı sürece, vatandaşların, temsilcileri aracılığıyla yönetime katılmaları bir zorunluk olarak ortaya çıkmaktadır.

    İki yönlü iletişimin hızlı ve yoğun olarak mümkün olacağı “information superhighways” projeleri gerçekleştiğinde, temsili demokrasiler yerine doğrudan demokrasiler gündeme gelecektir.

    Temsili sistemin tek avantajı, az sayıda kişinin (parlamenter) kararlarıyla ülke yönetimine esas kararların süratle alınabilmesidir. 30 milyon üyeli bir parlamentoya oranla 450 üyeli bir meclis daha süratli kararlar alır. Ama bu defa bu avantaja karşılık, bir büyük sakınca doğmaktadır. O da, ülke kaynaklarının dağıtımında, bu az sayıdaki temsilcinin neden olabileceği akıldışılık ve/ya haksızlıklardır.

    Yıllardır, tüm vatandaşların katkılarıyla oluşan kaynakların gerek yöreler, gerek sektörler olarak nasıl dağıtıldığına sakılırsa, siyasi yönetim üzerinde etki sahibi olanların bu dağılımı derinden etkileyebildikleri görülecektir. Bir yörenin ya da bir sektörün temsilcisi durumunda olanlar, tesadüfen ikna yeteneği veya zorlama gücü ya da oy potansiyellerine hakimiyetleri bakımından bir güce sahipseler, o yöre ve sektörler güçlenmekte ve bu güçlenme, etkinliklerini daha da artırmaktadır.

    Örneğin, bilim ve teknoloji konusunda yeterli baskıyı yaratabilecek temsilciler başlangıçta yok ise, bu alan giderek önemsizleşecek, onun yerine mesela kağnı arabası üretenler güçlü hale gelebilecektir.

    Ülkemizin bugünkü fotoğrafına bakıldığında, hiç öncelik verilmemesi gereken yöre ve/ya sektörlerin öncelik kazandığı, güçleri bir türlü yükselemeyen bu yöre ve sektörlerin, bir defa kazanmış oldukları etkinlikle hala baskı güçlerini sürdürebildikleri (ve ileride de sürdürebilecekleri) görülmektedir.

    Hele bu sistemin üzerine bir de “il bakanlığı” (veya başbakanlığı) (!) garabeti binince, bazı yörelerin hiç haketmeden “teveccüh-ü şahaneye mazhar” olmaları durumu doğmaktadır.

    Bu durumun kısa vadede çaresi, bakan olanların temsilcilikten istifa etmeleridir. Orta vadeli çözüm, temsilcilik anahtarının yalnızca “yöre” olmaktan çıkarılıp, nüfusu daha iyi temsil edebilecek “birden fazla anahtar” (din, mezhep, etnik köken, meslek, cinsiyet gibi) kullanılmasıdır. Uzun vadeli çözüm ise “doğrudan demokrasi” dir.

    Cumartesi, 23 Temmuz 1994

  • PARLAMENTODAN ŞİKAYETLER NEYİN GÖSTERGESİDİR?

    Toplum, çeşitli sorunlar altında giderek ezildikçe bir yandan da giderek daha yoğun tepkiler üretiyor. Bu tepkilerin odak noktasını siyasetçiler ve onun da ortasını parlamento oluşturuyor.

    En son söyleneceği en baştan söyleyerek bundan sonraki satırların önyargısız değerlendirilmesini sağlamaya çalışacağım: Amacım kurum olarak parlamentoyu savunmak, ama o kurumun bir kuruluşu olarak da meclisimizin yeterli olmadığını -kendi adıma- ikrar etmektir.

    Kurum olarak parlamentoyu savunmak yalnız benim değil, ona dayalı demokratik sistemi savunmak isteyen herkesin görevi olmalıdır. Keza kuruluş olarak parlamentonun eksiklerini, yetersizliklerini dile getirmek ve eleştirilere dayanarak önlem geliştirmek, kuruluşun günahlarının kuruma fatura edilmesini önlemek isteyen herkesin görevi olmalıdır.

    Parlamentonun hemen herkes tarafından çeşitli yollarla ve üslupta dile getirilen yetersizliklerinin sebepleri nelerdir?

    “Bizi sebepler ilgilendirmez sonuç ilgilendirir” denilemez. Çünkü o sebepler eğer bildiklerimiz kadar değilse bu defa gelecek parlamentoların da aynı yetersizliklerle malul olması sürpriz sayılamaz.

    Bu nedenler içinde en çok dile getirilen ve gerçekten de sıkça örneklerine rastlanan, “milletvekillerinin, ellerindeki yetkileri iyiye kullanmayışları” ile “milletvekillerinin, milletin sorunlarına çözüm bulamayışları”dır.

    Görüntü budur ve de genel çizgileriyle doğrudur. “Genel çizgileriyle” doğrudur, çünkü bu yargıların genelleştirilip tüm kuruluşa teşmil edilmesi hem bir haksızlıktır, hem de kurumu yıpratıcı bir kolaycılıktır. Pekiyi bu doğru görüntünün alt katmanlarında yatan nedenler nelerdir?

    Mevcut yetkilerin kötüye kullanılabilmesinin bir nedeni, parlamenterlerin demokratik sistem için gereğinden daha çok yetkiye sahip olmalarıdır.

    Kişilerin çiğneyebilecekleri yasaların sınırlarını onların yetkileri belirler. Bir taksi şoförünün anayasa çiğneme arzusu bulunsa bile, çiğneyebileceği yasa ancak trafik yasası ve benzerleridir.

    Parlamentonun görevi, halkın, çeşitli örgütlenmeleri yoluyla geliştireceği çözüm önerileri içinden en uygunlarını seçmek ve o çözümler için gerekebilecek yasal düzenlemeleri yapmak, yasaların uygulanışı hakkında bilgi edinmek (dikkat! yargılamak ya da icraat yapmak değil) ve bu geri-besleme yoluyla edindiği bilgileri kullanarak yeni yasal düzenlemeleri yapmaktan ibarettir.

    Uygulama ise böyle değildir. Parlamenter, kişilere iş bulmaktan, onların özel -bir kısmı da yapılmaması gereken- isteklerini karşılamaya kadar birçok alanda taleple karşı karşıyadır.

    Bunun nedeni ise, halkın sorunlarını çözme sürecinde yer almayışı, bunları birilerine “ihale” etmek eğiliminde oluşudur.

    İlginç olan nokta, otokratik rejimlerde rastlanan ve yönetimlerin halk için iyi, doğru ve güzel olanlara karar verip, bunun karşılığında da onun sorunlarını çözmeyi üstlenmesi -dikkat! çözmesi değil- usulünün, kendini demokratik olarak adlandıran ülkemizde de geçerli olmasıdır.

    Sorunun özü buradadır: Osmanlı’dan bu yana sorunlarının çözümünü devletten bekleyip, görevinin yalnızca, itaatkar kulluk etmek olduğu yolunda koşullandırılmış insanımız, giderek sorun çözme kaabiliyetini yitirmiş ve sorunlarını temsilcilerinin çözmesi gerektiği (ve de çözebileceği) inancını benimsemiştir.

    Hava kirliliğinden teröre, trafik kazalarından hayat pahalılığına, etnik milliyetçilikten ümmetçiliğe kadar uzanan yoğun bir sorun yükü ile karşı karşıya bulunan ve de sorun çözme kabiliyeti açısından temsil ettiği vatandaşlarından daha ileri bir durumda bulunmayan parlamenter, hem sorunları çözememekte hem de bu geniş yetkilerle donanmış bulunmaktadır.

    Halk Kendi Sorunlarını Çözebilir mi, Ne Kadar?

    Yukarıdaki tablonun ortaya çıkmasının nedeni, önceleri buyurgan devlet-itaatkar kul ilişkisi ve buna bağlı olarak da sorun çözme kabiliyetinin giderek azalması nedeniyle, halkın sorunlarını çözemeyeceğine inanmasıdır.

    Bu kısır döngüyü kırabilme yolunda, Japon toplumunun sorun çözme kabiliyetini artıran Deming ve Ishikawa’nın yaklaşımından alınabilecek çok önemli dersler vardır.

    Ama bu derslerden yararlanabilmek için bir konuda karar vermeliyiz: Sorunlarımızı kendimiz çözüp, bizim için iyi-doğru-güzel’lere kendimiz mi karar vereceğiz, yoksa bu işleri temsilcilerimize ihale edip şikayetle mi yetineceğiz?

    Pazar, 22 Ocak 1995

  • İSTİKRAR

    Çok sık kullanılmasına rağmen anlamı üzerinde uzlaşma olup olmadığı pek belli olmayan bir kavram var: istikrar ya da yeni Türkçe’siyle kararlılık.

    Herhangi bir şeyin değişmeden sürmesine deniliyor. Hatta bu “herhangi bir şey” bir değişimin kendisi de olabilir. Örneğin nüfusumuz her yıl belirli bir oranda artıyorsa, “nüfusumuz istikrar içinde 70 milyona yaklaşıyor” denilebilir.

    Ancak, istikrar’ın genellikle olumlu süreçler için kullanıldığını, hızlı nüfus artışı, trafik kazalarındaki ölü sayısı ve benzeri olumsuzluklar için ancak kinaye amacıyla kullanılabileceğine de işaret etmek gerekir.

    Yani mesela çevremizin giderek kirlendiğini anlatmak için “çevre, istikrarlı biçimde bozulmaktadır” denilmemesi gerekir.

    Dilimizde istikrar’ın en çok kullanıldığı alan politikadır.

    “Uyguladığımız istikrarlı politikalar sayesinde 31.12 itibariyle Avrupa geçilmiş bulunmaktadır” ya da “istikrar istiyorsanız bizi bırakmayın” gibi beyanat hemen her zaman duyulur.

    Bu örtülü tehditin, vatandaşı ne kadar güç durumda bırakacağı kolayca tahmin edilebilir. Öyle ya hakkın emri gereği, bunu söyleyen ölecek olsa bu durumda istikrar ne olacaktır?

    O halde vatandaş istikrarı koruyabilmek için çok gayret etmeli, yemeyip yedirmeli içmeyip içirmeli ki istikrarı kurmuş olanlar allah korusun bir zarar görmesin.

    Bu işin iyi tuttuğunu görenler ipin ucunu kaçırıp olur olmaz her vesile ile “dikkat et yoksa istikrar bozulur” şeklinde konuşmaya başlamışlardır.

    Artık istikrarın bozulmaması için herkes suspus oturmaya başlamıştır. TV de gördüğü cikleti isteyen afacanı annesi “sus yoksa istikrar bozulur” şeklinde durdurabilmektedir.

    Yeni açılan dükkanlar, “İstikrar Bakkalı”, “İstikrar Kasabı” gibi adlar alırken, yeni doğan çocuklara göbek adı olarak “istikrar” konulmaktadır.

    Şaka bir yana şu görülmüştür ki, siyasi alanda istikrarın korunabilmesi kişilerin değişmemesine değil, uygulanan politikaların “keyfi” olarak değiştirilmemesine bağlıdır.

    Burada önemli nokta “keyfilik”tir. Yoksa herhangi bir alanda uygulanan politika, değişen koşullara göre değişecektir, bu bir zorunluktur.

    Bir alandaki politikanın değişen koşullarla uyum içinde değişebilmesi, o politikanın “istikrarlı bir politika” olduğunu gösterir.

    Değişen şartlara uyum göstermeyip aynı kalan bir politika ise istikrarlı değil “yetersiz” bir politikadır.

    Bir politikanın istikrarlı olabilmesinin ya da istikrarlı uygulanabilmesinin şartları nelerdir?

    İlk şart, bir politikanın mevcut olması, ikincisi de bunu uygulamak durumunda olanların gerçek amacının doğru iş yapmak olmasıdır.

    Uygulamada her iki şartın da yerine getirilmesinde önemli boşluklar vardır. Çeşitli alanlarda politikaların mevcut olabilmesi, o alandaki sorunların belirli bir metod ile analiz edilmesini, sonra da o alanla ilgili kişi ve kuruluşların katılımı ile çözümlerin geliştirilmesini gerektirir. Aslında “politika” denilen işte bu “çözümler”dir. Bu şekilde geliştirilmiş politikalar yok değildir, ama çok azdır.

    Politikaların uygulanmasına gelince o konudaki durum daha da vahimdir. Aynı hükümetlerin içinde dahi, kişiler değiştikçe uygulamalar tamamen değişmektedir. İşte istikrarsızlık esas budur ve mücadele edilmesi gereken hastalıktır. Bunun bir sebebi yine birinciye, yani politikaların mevcut olmayışına bağlanabilir. Bir alanda bir politika mevcut değilse uygulamayı kişilerin tercihleri belirleyecektir. Tercihler kişiden kişiye göre değişeceğine göre istikrarlı bir uygulama da söz konusu olamayacaktır.

    Çeşitli alanlardaki sorunların analizi ve bu analizlere dayalı olarak katılımlı çözümler üretilmesi sürecine ait bir eğitim, yalnız bir eğitim kurumuzda ve çok sınırlı ölçüde vardır.

    Bu durumda politikacılarımıza yöneltilen “belirli bir politikanız yok” eleştirisi pek haklı görünmemektedir. Yapılması gereken, sadece politika alanında değil her alandaki sorunları çözmekle yükümlü kişileri bu tür bir eğitime tabi tutmaktır.

  • ENFLASYON VE ÇIĞ ETKİSİ!

    Uzun yıllardan beri ya anlaşılamayan ya da bilerek gözardı edilen bir gerçek var: Türkiye’de hemen her alandaki eksik rekabet koşulları, herhangi bir nedenle herhangi bir mal veya hizmete yapılan zamın aynen (hatta fazlasıyla) diğer alanlara yayılmasına ve bir “Çığ Etkisi” oluşmasına yol açar.

    Günlük hayattan bir örnek: Taksi ücretlerini belirleyen maliyet ögelerinin hemen hepsine %100’e varan zamlar gelse ve bunun üzerine de derhal taksi ücretlerine % 100 zam yapılsa, bu durumda taksi sahipleri açısından zamlar ve ona bağlı enflasyon “yok” demektir. Hatta, taksi maliyetlerinin içinde benzin, parça, amortisman gibi %100 zamlanmış olabilecek girdilerin yanısıra, şoför ücreti gibi zamlanmamış veya %100’den daha az zamlanmış bileşenlerin de varlığı dikkate alınırsa, taksi sahiplerinin bu işten bir miktar karlı çıkmış oldukları da anlaşılacaktır.

    Bazı işverenlerin, toplu sözleşmelerde -sendikanın istemeyişine rağmen- yüksek oranda ücret zammı yapmak isteyişinin nedeni de budur.

    Böylece toplumun çok önemli bir kesimi zamlardan ve enflasyondan etkilenmemekte ama buna karşı beş çeşit istenmeyen olgu doğmaktadır;

    1. Zamlardan beklenen etkilerden en önemlilerinden birisi olan “tüketim eğilimlerinin frenlenmesi” mümkün olamamaktadır.
    2. Büyük bir kesim enflasyondan yapay olarak korunduğu için enflasyonla mücadele dışında kalmaktadır.
    3. Enflasyondan gerçekten koruması gereken kesimler daha ezilmekte ve sosyal çöl olgusu derinleşmektedir.
    4. Enflasyondan olumlu etkilenen -ve zaten güçlü olan- kesim daha güçlenmekte ve bir enflasyon lobisi yaratılmaktadır.
    5. Ve nihayet fiyatlar genel düzeyini artıran bir Çığ Etkisi tetiklenmiş olmakta, hiperenflasyon ve sonra da stagflasyon için uygun koşullar yaratılmış olmaktadır.

    Bu konuda yapılan bir çalışmanın* sonucu şunu gösteriyor: Mal ve hizmetler içinde öyleleri vardır ki (bunlara kritik mal ve hizmetler diyorum), bunların fiyatlarına yapılacak %x oranında bir zam, fiyatlar genel düzeyini %x’ten de fazla artırabilir. Benzer şekilde, bu kalemlerin fiyatlarında yapılacak %x oranındaki bir indirim, fiyatlar genel düzeyinde %x’ten daha fazla bir azalmaya yol açar.

    Bu, ilk bakışta inanılamayacak gibi görünüyor. Ama, düşünüldüğü zaman niçin böyle olduğu anlaşılabiliyor. Birbiriyle karşılıklı olarak girdi-çıktı ilişkisine sahip mal ve hizmet ürünlerinden birisine herhangi bir nedenle zam yapıldığında -ki bu tamamen haklı nedenlerle olabilir-, onu girdi olarak kullanan kalem(ler)in fiyatlarının de eski denge durumuna gelebilmesi için zamlanmaları gerekir. Bu olgu herkes tarafından bilinmektedir.

    İlginç olan nokta bundan sonra başlamaktadır: İlk zamlanan ve başka mal ve hizmet ürünlerine girdi olan kalem bu defa, zamlanan kalemlerden girdi olarak kullandıklarının (varsa) fiyat artışları nedeniyle “yeniden” zamlanmak durumunda kalmaktadır.

    Sihirli nokta budur. Çünkü hemen anlaşılabileceği gibi bu döngü sonsuzdur. Yani ilk duruma geri dönülmüş olmaktadır. Bu defa ilk kaleme ikinci bir zam daha yapılmak zorunda kalınacak ve döngü işlemeye başlayacaktır.

    Tabii ki, her döngü sırasında yeni dengelerin oluşması için daha az oranda bir zam yapılmak gerekecek ve bu nedenle fiyat artışları sonsuza varmayıp bir yerde doyacaktır.

    İşte soru buradadır: Doyum noktası (satürasyon) nerede duracaktır? Bu, ilk zamma göre kabili ihmal bir fark mı yaratır yoksa bir çığ etkisi başlatabilir mi?

    Eğer mal ve hizmetler, bu basit örnekte olduğu gibi yalnızca 2 adet olsaydı, muhtemelen bir çığ etkisi olmayacaktı. Gerçekte ise ekonomiyi temsil edebilecek mal ve hizmet ürünlerinin sayısı daha fazladır. DİE modeline göre 65 kalem ile temsil edilebilmektedir (DİE I/O tablosu).

    Örneğin ücretler, hemen tüm mal ve hizmetlere girdi olmakta, aynı zamanda onları girdi olarak da kullanmaktadır. Ücretlere yapılan bir zam, ilk döngü sırasında makul ölçülerde başka mal ve hizmetlere yansımakta, fakat ondan sonra bunları kullanmak durumunda olan ücretli, bu çok sayıda girdinin zamlanmasından doğan büyük etki altında bunalarak yeniden ücret zammı talebi geliştirmektedir. Ücret taleplerinin bir türlü bitmek bilmeyişi insanların açgözlülüğünden değil, deniz suyu içerek susuzluk gidermeye pek benzeyen bu ölümcül süreçten kaynaklanmaktadır.

    Şu gerçeğin unutulmaması lazımdır: Temel mal ve hizmetlere yapılacak zamlar, bu mal ve hizmetleri kullanan ürünler piyasasında eğer eksik rekebet var ise yalnızca Çığ Etkisi yaratmaya yarar.

    Ülkemizde, girişimciliğin devlet eliyle engellenmesi nedeniyle rekabet koşulları bir türlü gelişememektedir.

    Taksi ve ekmek fiyatlarının belediyelerce belirlenmesi yetmiyormuş gibi, bu piyasalara yeni gireceklerin yine devlet marifetiyle sınırlanması, bu kesimlerde rekabeti yok etmiştir. Rekabete son derece açık bu kesimde rekabetin zorla önlenmesi , bunun devlet eliyle yapılması ve de bunun serbest piyasa adına yapılması yalnızca bizim toplumumuza has bir acayiplik (başkasına dilim varmıyor) dir.

    Girişimcilerin yapabileceği işlerin, girişimcilerden alınan vergilerle maaşları verilen kamu görevlilerince yapılmaya kalkışarak (ve de yapılmayarak) engellenmesi, ülkemize özgü bir kollektivizm türüdür.

    Fiyat ve ücretlerin serbest oluşumu, serbest rekabet ekonomisinin bir ayağıdır. Ama öbür ayağıda rekabettir.

    Eksik rekabet koşulları altında enflasyonla mücadele ise önce ücret ve fiyat oranlarının geçici süreyle sınırlanıp Çığ Etkisi’nin durdurulması, bu arada kazanılan zaman içinde ise süratle üretim ve girişimciliğin önündeki engellerin kaldırılmasıyla olur.

    Bu durumda ne yapılmalı?

    1976 yılında Kanada’da uygulanan ve 2 yıl içinde olumlu sonuç veren “ücret ve fiyat artış oranlarının sınırlanması” önlemi, bu çığ etkisini kontrol altına almanın etkin bir yoludur. Bunun yapılmadığı hergün, ücret ve fiyat artış oranının değil bizatihi ücret ve fiyatların dondurulmasına yaklaşılıyor demektir.

    Liberal ekonomik sistemin rafa kaldırılması demek olan bu “dondurma” işlemine zorunlu olarak başvurmak istemiyorsak artış oranlarını sınırlamak zorundayız.

    Bu sınırlama, çalışan ve çalıştıranlar arasındaki bir uzlaşmaya dayanmalıdır. Çalışan kesimlere bu Çığ Etkisi olgusunu anlatmalı ve sınırlanmamış ücret artışlarının, çalışanların kendi elleriyle kendi paralarını çalmak demek olduğu bilinci verilmelidir.

    Piyasa ekonomisini benimsiyorsak, onu bozan en büyük etkenlerden biri olan Kronik Enflasyona karşı bu önlemi almalıyız. Aksi halde sistem daha acı ilaçları kendisi üretecektir.

    İkinci yapılması gereken, “biz kimseyi enflasyona ezdirmeyiz” söyleminin ne demek olduğunun anlaşılmasıdır.

    Türkiye’de uzun süredir kullanılan ve artık hemen herkesin doğruluğuna inandığı bir sav, “ücretlilerin enflasyona ezdirilmemesi için, enflasyon oranından daha yüksek ücret zammı” verilmesidir. Yalnız kamu kesiminin değil özel sektörün de benimsediği bu yaklaşımın, kronik enflasyonunun önemli bir nedeni olduğu henüz görülememekte, görenler ise ücretlilerin tepkisini çekmemek için seslerini çıkarmamaktadırlar.

    Kamu ve özel sektör, yaptığı ücret zamlarını biraz da fazlasıyla ürünlerinin fiyatlarına yansıtarak kendilerini enflasyondan korumaktadırlar.

    Çalışanlar ise enflasyondan daha yüksek zamlarla enflasyondan korunmaktadırlar. Tarım kesimi ise taban fiyat uygulamasıyla enflasyonun dışında tutulmaktadır.

    Devlet memurları ise katsayı yoluyla enflasyonun etkisini telafi etmektedirler. Bütün bu kesimler için hayat pahalılığı var, fakat pratik olarak enflasyon “yok”tur.

    Böylece enflasyonla mücadele etmesi gereken insanlarımızın çok büyük bölümü enflasyondan korunmaktadır.

    Bu kesimlerin dışında kalan ve enflasyonun ağırlığını -fazlasıyla- taşıyan, çok küçük kuruluşlarda çalışan sendikasız ve vasıfsız işçi, işsiz, maliyetini fiyatlarına yansıtamayacak güçteki küçük esnaf -ki bir bölümü fiyatlarını ayarlayarak kendisini korumaktadır- ise enflasyonun gerçek kurbanlarıdır.

    Ücret artışlarının kronik enflasyonu besleyen ve tekrar tekrar fiyat artışlarına ve ücret artışı baskısına yol açan bir “spiral” olduğu matematik olarak gösterilmiştir*.

    Fiyat artışlarındaki bu “çığ etkisi” ve neden olan az sayıda mal ve hizmete kritik ürünler adı verilmektedir. enflasyondan tamamen farklı bir olgu olan “kronik enflasyon”a bu gözlükle bakıp, “işçimizi köylümüzü enflasyona ezdirmeyiz” demenin, aslında, “biz enflasyon ile mücadele etmeyeceğiz” demek olduğunu anlamamız gerekmektedir.

    Üçüncü olarak yapılması gereken, hayat pahalılığı, çevrimsel enflasyon, kronik enflasyon gibi üç temel kavramın geniş yığınlara anlatılması, enflasyonun bir canavar tarafından yaratılmadığını, böyle bir canavarın bulunmadığını geniş kitlelere anlatmaktır.

    1976 Kanada tecrübesinde bile, eğitim düzeyi bizden bir hayli yüksek olan Kanada’lılara bu olguların anlatılması için sloganlar aranmış ve “bedava yemek yok!” sloganı benimsenmiştir.

    Nihayet tüm toplumumuza şu gerçek benimsetilebilmelidir: Üretmeden tüketmenin faturası enflasyon başta olmak üzere tüm sosyal hastalıklardır. Ve şu anda bu imkansızı başarmak üzere toplu olarak çabalamaktayız!

    20 Eylül 2001