-
May 25 2012 POLİTİKA YALNIZCA SOYUNDURUR!
“Kötü doktor candan, kötü imam dinden eder” deyişiyle aynı bir şey kastedilmiş olsa gerektir: yanlış tanı çok zarar verir! Çünkü kötü doktor ile kastedilen herhalde, hastalığa yanlış teşhis koyup yanlış yolda tedavi uygulayan kişi, kötü imam ile de, dini öğretileri yanlış yorumlayıp insanları yanlışa yönlendiren kişi anlatılmak istenmektedir.
İnsanlarımızın yıllardır en önemli sorun, hatta tüm sorunların kaynağı olarak gördükleri şey, politikacılarımızın yetersizliğidir. Bu tanı, çeşitli entellektüel düzeylerde çeşitli biçimlerde dile getirilir: “sokak meclisin önünde”, “biz bu politikacılara layık -müstahak denilmek isteniyor- değiliz”, “bize, çözüm üreten politikacı lazım” gibisinden..
Bu tanının ardından doğal olarak çözümler gelir: “dışarıdan politikacı ithal edelim”, “meclise gidecekleri sınava sokalım” gibi..
Bu teşhisin doğruluğundan kuşkulanmayan askerler de yaptıkları üç darbede mevcut politikacıları safdışı etmişler, yerlerine enfekte olmadıklarına inandıklarını getirmişler, ama her ne hikmetse bir süre sonra onlar da eskileri gibi davranmaya başlamışlardır.
Bu tanı, üzerinde kuşku duymak bir yana giderek pekişmektedir. Liderler de halkın eğilimlerine uyarak, giderek daha önemli, daha yüksek ünvanlı, daha zengin kişileri meclise sokmak için kolları sıvamışlar ve sokmuşlardır.
Hatta, daha büyük fedakarlıklara bile katlanılmış, bu tür yaramaz insanların hep erkekler içinden çıktığı tesbit edilerek meclise ve genel olarak politikaya daha çok sayıda erkek olmayan kişi sokulmuştur.
Fakat sonuç nafiledir. Halkımız yine politikacılardan yakınmakta, hatta şimdi eskisine göre daha çok yakınmaktadır.
Acaba şöyle bir deney yapılsa ve daha büyük bir meclis binası yapılıp, 35 milyon seçmenin tamamı milletvekili haline getirilse ne olur?
Pratik güçlüklerin (kavgaların ayrılması, yoklama ve oylamaların ad okunarak yapılması, söz isteyenlerin sıraya konulması gibi) olacağı bir gerçektir. Ama bunların bir şekilde aşıldığı (kavgaların ayrılmayıp nüfus planlaması amacıyla kullanılması gibi) varsayılsa acaba ne olacaktır? Vatandaşlarımız bu defa kimden şikayet edeceklerdir?
İşte herhalde ancak o zaman görülecektir ki, politikacılarla vatandaşlarımız arasında bir nitelik farkı yoktur. Politikacı, halkın soyunmuşudur. Zaten başka türlü olmasına imkan da yoktur. Bu imkansızlık, halkımızın içinde daha yüksek nitelikli insanlar olmadığı için değildir. Bizim toplumumuz da -aynen başka toplumlar gibi-, nitelik dağılımı açısından normal dağılım’a uygundur. Yani içinde belirli oranda, yüksek ahlaklılar, bilgeler ve nadir insanlar bulunmaktadır. Bunların sayısı başka toplumlara göre çok az da olsa bir meclis oluşturacak sayının temini sorun olmayacaktır. 65 milyon kişinin içinde yüzbinde bir oranında bulunabilecek kişilerden 650 milletvekili çıkacaktır. Sorun bu insanların bulunması değil, halkımızın bu insanlara katlanıp katlanmamasıdır.
Genelde politikacı, özelde ise milletvekili Çin vazosu değildir. Köşede tutulup teşhir amacıyla kullanılmaz. İnsanlar, kendi değerlerini paylaşan, bunu da somut olarak eylemlerine yansıtan insanları seçeceklerdir. Yerel yönetim meclislerine de TBMM’ne de seçilecek insanlarda bu değer ortaklığı ve eylem birliğini görmek isteyeceklerdir.
Nitekim, örneğin Kilis’te il yapma karşılığında kendilerinden oy isteyen, fındık taban fiyatını diğer parti lideriyle açık artırmaya sokan, giderayak seçim bölgesine para transfer eden politikacılara karşı takınılan tavırlar, insanlarımızın politikacılarımızdan -belirli konular dışında- yakınmaya hakları olmadığını göstermektedir. Yakınma hakkı bulunan konular ise, kendilerine niçin daha fazla kişisel ya da grupsal menfaat sağlanmayışıyla sınırlıdır.
Zaten pratik de aynen böyle işlemektedir. Politikacıların niteliklerinden yakınmalar ise daha çok misafir odaları ve içki sofralarına özgüdür. Çünkü oralar biraz da hayal kurulan, gerçek olmayan, olması istenmeyen konuların konuşulduğu yerlerdir. Ertesi gün misafirlik bitip, içkinin verdiği rihavet kalkınca yaşam pratiği başlar ve bir gece evvel erdemsizliğinden yakınılan politikacıdan, ya bir yakının olmayacak tayininin yapılmasını, ya SİT alanındaki arazisine imar verilmesini, ya da devlet bankasından kredi almak için genel başkanına baskı yapmasını isteyecektir.
İnsanlarını kendine benzemez sandığı Anadolu’ya ilk gidişinde kendisine benzer insanlar görmenin şaşkınlığını yaşayan toy şehirlinin, “halkımız meclisin ilerisinde” safsatasını bir yana bırakıp, içinde hepimizin bulunduğu insanımızın nitelik dokusunun niçin sorunlu olduğunu anlamaya çalışmak, en akılcı yoldur. Evet biz niçin böyleyiz? Doğru soru budur..
Pazar, 14 Temmuz 1996
-
May 25 2012 “
Random Digit Dialing” SİSTEMİYLE ARAŞTIRMA !
Bir gazete, bir kamuoyu araştırma kuruluşumuzun, yukarıdaki sistemle yaptığı araştırmaya göre bir ildeki seçimde filanca partinin birinci olacağını haber veriyor. Ayrıca da araştırmanın % 95 güvenilir olduğu belirtiliyor ve “%5 kusur kadı kızında bile bulunabilir” denmek isteniyor.
Bunları okudukça insanın göğsü kabarası geliyor. Bu frenkçe adlı yöntem herhalde kompitür (öyle deniyor) ve leyzır’lı birşey olmalı ki insanların nereye oy vereceklerini böyle inceden inceye biliyor.
Daha yakın zamana kadar “örnekleme” yoluyla yapılan araştırmalar artık 2000’e 1 kala bakın nasıl çağdaş aletlerle yapılıyor.
Amerika’da bulaşıkçı almak için camına “bulaşıkçı aranıyor” yazısı yapıştıran bir lokanta bir süre sonra başvuran olmayınca bir uzmana başvurmuş. Uzman bir yeni kağıt yazıp onu cama yapıştırmalarını önermiş ve gerçekten de insanlar işe girmek için kuyruk olmuşlar.
Kağıtta yazan şuymuş: “Wanted ! Lojistic Service Engineers”
Not: Random Digit Dialing, rastgele sayılar üretip ( hesap makinalarınız yapar), bunlardan telefon numaraları oluşturmak, o numaralara da telefon edip hangi partinin adayına oy verileceğini sorma yöntemidir.
-
May 25 2012 “REENGINEERING” VE YENİ BİR HÜKÜMET ETME MODELİ ÖNERİSİ
İşletme organizasyonlarına “silbaştan” denilebilecek bir yaklaşım getiren ve işletmelerin hem amaçlarını hem de işleyişlerinin mühendisliğini yeni baştan yapmak anlamına gelen reengineering*, kamu yönetimini de derinden etkileyeceğe benziyor.
Enformasyon Teknolojilerinin gelişmesiyle, geleneksel organizasyon biçimlerinin yeniden ele alınmasının bu denli aynı zamanlara rastlaması şüphesiz ki bir tesadüf değildir. Mevcut bilgilere erişmenin bu denli kolaylaştığı günümüzde, bunları işleyerek kararlar üreten geleneksel örgütlenme biçimlerinin de sorgulanmasından daha doğal ne olabilir ?
Ama, reengineering yaklaşımının esas şaşırtıcı yanı bu değildir. İster sanayide ister kamu yönetiminde isterse askerlikte olsun, tüm örgütlenmelerin geleneksel özelliği, “departmantasyon” denilen gizli illeti keşfetmiş olmak, en az tekerleğin icadı kadar önemli bir buluş sayılmak gerekir.
Aslında bir bütün olan olayları ve sorunları birbirlerinden yalıtılmış olarak ele alıp buna göre departmanlar tanımlayan geleneksel örgütlenmenin, sonunda, herbiri kendi içinde mükemmmel işleyebilen departmanlardan oluşan, ama bir bütün olarak ne yaptığı neye hizmet ettiği belli olmaz “iri urlar” yarattığını artık görebiliyoruz. Bu “iri urlar”, şirketlerde müşterilere, belediyelerde, orduda ve nihayet hükümetlerde ise topluma sunulan verimsiz, pahalı ve kalitesiz mal ve hizmet ürünleri olarak ortaya çıkıyor.
Evren’in bölünmez bir bütün olduğunu, tüm olaylar ve onlara bağlı sorunların bu bütünün, çeşitli algılama yüzeyleri üzerindeki izdüşümleri olduğunu, dolayısıyla, ayrıştırılmış sorunların, insanların algılama yetersizliklerinin sonucu başvurulmuş birer basitleştirme -ama yanıltıcı bir basitleştirme- olduğunu kabul eden Doğu felsefesi karşısındaki Kartezyen mantık, herşeyin parçalanabileceğini ve böylece de algılanabilir küçüklükteki parçalara kadar inilebileceğini savunmuştur.
Bunun bir doğal sonucu olarak, maddenin de bölüne bölüne bir “en küçük”e (atom) ulaşılabileceğini savunan Batı felsefesine dayalı fizik, uzun yıllar bu rüya üzerine inşa olunmuş, ama quantum fiziğindeki gelişmeler bunun böyle olmadığını, en küçük parçaların bütünden bağımsız olarak var olamayacağını göstermiştir.
Şimdi çabalar, Doğu mistisizmi ile Batı determinizmini birleştirme yönündedir ve bu açıdan bakıldığında toplumumuz önemli bir avantaja sahip gibi görünmektedir. Kültürel kodunda Doğu sezgiselliği ile Batı akılcılığının izlerini birlikte taşımakta bulunan toplumumuz, eğer toplu intihar eylemlerine kalkışmaz ve doğru adımlar atabilirse bu bütünleştirmeyi yapabilir ve aynı zamanda iç barışını zorlayan çelişkilerini de yeni bir senteze kavuşturabilir.
Bu soyut düşünceleri somut plana taşıdığımızda, olayların kesin ayrışmışlığına dayanan hükümet etme modelimizin niçin bir türlü başarılı olamadığı daha bir anlaşılır hale gelmektedir.
Kamu yönetimimiz, tepeden başlayarak en alttaki bürokratik birimlere kadar, departmantasyon’un keskin çizgilerini taşımaktadır. Sanayi Bakanlığı’nın görevleri Ulaştırma Bakanlığı’nınkilerden; o da örneğin Eğitim ya da Sağlık Bakanlığı’nınkilerden ayrıdır ve -varsa (!)- arasındaki ilişkiler Başbakan tarafından sağlanır. Bu yaklaşım bütünüyle yanlıştır ve “koordinasyon” adıyla yapılmaya çalışılan “bütünleştirme”, parçaların işlevlerinden çok daha önemlidir.
Hatta biraz daha ileri gidilerek denilebilir ki, parça tanımlaması yanlışına bir defa girilince artık koordinasyon söz konusu olamaz.
Bir senfoni orkestrası, ayrı enstrümanlar tarafından çalınan parçaların bir şef tarafından koordine edilmesi değildir. Böyle algılanırsa, her enstrümanı çalanın tek görevi, önündeki notaya uygun çalmak, göz ucuyla da şefin uyarılarına dikkat etmektir. Böylece oluşan müzik, bir senfoni olmayıp “çok çalgılı bir gürültü” dür.
Senfoni ise, yalnızca şef tarafından icra edilen tek ve bütün bir parçadır ve her enstrümanı çalan, şefin bir parçası olmak zorundadır.
Bu iki örgütlenme arasındaki farkı sokaktaki insan, hatta sıradan müzikçi anlamayabilir. Ama, Bethowen, Mozart ya da Dede Efendi’nin ikinci şekilde anladığı kesindir ve ilk şekilde yapılan şey kesinlikle müzik değil “müzik gibi” bir şeydir.
Bu benzetme hükümet örgütlenmesine taşındığında, her bakan’ın bir alandan sorumlu kılınıp ayrı dükalıklar kurması ve başbakanın da bunlar arasındaki sürtüşmeleri önlemeye çalışmasının ne denli faydasız ve amaçları gerçekleştirmekten uzak olduğu açıkça görülebilecektir.
Evren’in, olayların ve bunlara bağlı sorunlar ile, bir toplum için edinilebilecek, ama birbirleriyle etkileşimde bulunabilecek olan diğer toplumları da gözardı etmeyen amaçlar kümesinin bir bütün olduğu yaklaşımına göre yeni bir hükümet etme modeli nasıl olmalıdır?
Bu modelde siyasi iktidar ve bürokrasi örgütlenmesi, bugünkünden oldukça farklı şekillenecektir. “Bütünleşik Yönetim” denilebilecek bu yeni yaklaşımın ayırıcı özellikleri şunlar olacaktır:
“Bütünleşik Yönetim”de senfoniyi icra eden kişi Bakanlar değil, orkestranın bizzat şefi (Başbakan veya Başkan) ve onunla uyum içindeki yardımcıları(Bakan veya sSkreter) dır. Yani, yönetimi, birbirinden ayrı ve koordine edilen kişiler değil, bir grup icra etmektedir.
Bu grubun oluşumunda anahtar kavram, grup üyeleri arasındaki “uyum ve güven”dir. Aralarında uyum ve güven bulunmayan kişilerin, siyasi dengeler, koalisyon zorunlukları ve bu gibi nedenlerle biraraya gelip hükümet etmeleri bu modelde mümkün değildir.
Geleneksel yönetim felsefesinin anahtar kavramı olan departmantasyon, diğer olumsuzlukları yanında bir de kalabalıklaşmaya yol açar. Sorunlara, birbirinden yalıtılmış olarak bakıldığı için, bunlara kaynaklık eden daha az sayıdaki sorunlar yerine, temeldeki “sorunlar bütünü”nün, çeşitli “durum yüzeyleri” üzerindeki yansımalarıyla uğraşılır. Bu ise kaçınılmaz olarak her sorun alanına bir Bakan’ın tefriki gibi bir kalabalıklaşmaya yol açar.
“Bütünleşik Yönetim” modelinde ise grup (hükümet), sorunlar bütününün çok sayıdaki yansımalarıyla değil, o sorunların ortaya çıkmayacağı (ya da en az çıkacağı) amaçlar kümesini gerçekleştirme yönünde çaba harcarlar.
Bu bağlamda, geleneksel hükümetler “sorunları çözmeye”; Bütünleşik Yönetim hükümetleri ise belirli “amaçları gerçekleştirmeye” çaba sarfederler.
Gerek hükümet grubu arasındaki uyum ve güvenin sağlanabilmesi, gerekse bu “sorunlar yerine amaçlara yönelmek” farkı nedeniyle, önerilen modelde hükümet, ideal sayı olarak bilinen 7 kişiyi* aşmaz.
Bu modelin esası, Başbakan (veya Başkan) ile hükümet üyelerinin “sürekli etkileşimi”dir. Bu nedenle ayrı ayrı fiziki mekanlarda değil, aynı fiziki mekanda -ayrı odalarda dahi değil- çalışırlar. Böylelikle her an için birbirlerini etkilemeleri ve verilen kararların grup üyelerince tam paylaşılması mümkün olur.
“Bütünleşik Yönetim” modelinde bürokrasi de bu yaklaşım uyarınca örgütlenir. Sayıları yüzbinlere varan Bakanlık ve Genel Müdürlük kadroları yerine, sorunlara göre değil amaçlara örgütlenmiş çok az sayıda, yüksek nitelikli memurlar bulunur ve onlar da hükümetle etkileşim içinde bulunurlar.
Bu modelin küçük ve güçlü devlet amacına en iyi hizmet edebilecek yaklaşım olacağı da açıktır.
Bu öneri, gerek bu haliyle ve gerekse bugün için bir ütopya gibi görülebilir. Ama, departmantasyon tuzağından kurtulmadan, bu karmaşık Dünya’nın sorunlarıyla sıkı bir etkileşim içinde bulunan Türkiye’nin sorunlarını çözebilmenin, ya da daha iyisi amaçlarımıza ulaşabilmenin imkanı yoktur.
Gelin, üzerinde biraz düşünüp tartışalım. Ne dersiniz?
Temmuz 17, 1994
-
May 25 2012 RESMİ KIYAFETLERDEKİ AKIL EKSİĞİ !
Belediye zabıtası, polis, asker, özel tim görevlisi, kamu kuruluşunda memur, postacı ya da birbaşka kamu görevlisinin kıyafetlerine bilmem hiç dikkat ettiniz mi?
Hepsinin kıyafeti tamamen farklı olmasına karşın değişmez ortak bir özellikleri vardır: kıyafetler, onlarla ilgili işlere uydurulmak için hiç kafa yorulmamış ya da bu işi bilmeyen veya ciddiye almayanlarca tasarlanmıştır.
Bu örgütlerimizde kıyafet tasarımıyla uğraşan görevli var mıdır bilinmez ama kesin olan, hiçbir yetkilinin bu işe yeterince kafa yormadığıdır.
Sekiz saat ocağın başında kazan karıştıran aşçıya yağlı sicim haline gelen kravatı takan, trafik polisinin telsizini kemerine kulaklığını da kulağına takarak ellerini serbest bırakmayı düşünemeyen, polisinin kıyafetini masabaşına göre -o da zevksiz ve işlevsiz- düşünen, özel tim mensubuna filmlerdeki gibi kara gözlük takıp etrafı görmesine engel olan ya da fiyakalı görünsün diye postallarının taban çevresini beyaz yağlıboyayla boyayan kafalar hep aynıdır ve hepsi de kıyafetin önemini takdirden uzak kişilerdir.
Hoş bu işin farkında olmayanlar yalnız resmi yetkililer değil aynı zamanda sivillerdir de! Türk insanının ergonomik özelliklerinin farkında olmayıp geniş taraklı ayağına zorla sivri burun İtalyan ayakkabıları tasarlayan stilistlerimiz daha az yeteneksiz değildir.
Kıyafet Mühendisliği önemli bir uğraş alanıdır. Böyle bir bilim dalının varlığını bilmek dahi daha dikkatli olmaya bir adım olabilir.
-
May 25 2012 FIRINCILAR DERNEĞİ : REKABET EKONOMİSİ DERSLERİ İÇİN BİR İBRET !
Ülkemizde yıllardır, milyonlarca insanın gözü önünde bir traji-komik oyun oynanıyor. Fırıncılar Dernek(ler)i ile Belediye(ler) arasında ahmakça bir tartışma yapılıyor. Oyunun perdeleri belli:
-
Fırıncılar Derneği, belediyeye başvurarak zam ister,
-
Belediye, isteği reddeder,
-
Dernekle belediye arasında bir tartışma başlar ve medya aracılığı ile halk seyirci kılınır,
-
Belediyenin Halk Ekmek Fabrikası, fazla mesai yaparak ucuz (!) ekmek üretimine hız verir,
-
Ve ekmek fiyatları, Derneğin istediği düzeye yükselir.
Bu beş perdelik oyun belki bin defa tekrarlanmış ve bu aymazlık devam ettikçe bin defa daha tekrarlanacaktır.
Sorunun çözümü basit olmasına rağmen, çözmek durumunda olanların basiretsizliği, korkaklığı ve rekabet ekonomisi konusundaki olağanüstü bilgisizlikleri nedeniyle, bir kere daha ilan etmekte yarar olabilir:
-
Belediye Meclislerinde karar alarak, ekmek fiyatlarına (ve hiçbir fiyata) müdahale edilmemesini sağlayın. Yani, ekmek fiyatlarını (ve diğer narhları) serbest bırakın.
-
Ekmeğini ucuz satmak isteyebilecek fırınların fiziki güvenliğini sağlayın. (Monopol, kendi kararlarına aykırı davranışları caydırmaya çalışacaktır.)
-
Fırıncılar Derneği mensuplarını biraraya toplayıp bir kursa tabi tutarak, fiyat oluşumunun arz-talep dengesiyle oluşması gerektiğini, buna müdahalenin (Belediye’ninki de dahil) zorbalık, gangsterlik vs sınıfına girdiğini, hukuk devletinde zorba ve gangsterlerin yerinin ticaret değil hapisane olduğunu öğretin.
-
Halk Ekmek denilen ve ucuz ekmek satmak için kurulmasına rağmen, belediye bütçeleri yoluyla ucuz siyaset yapmaktan başka işe yaramayan garabetleri derhal özelleştirin, bunu yapamıyorsanız kapatın.
-
Ekmek üretmek isteyenleri özendirin, daha doğrusu engellemeyin, ya da engellemek isteyenleri engelleyin. Yeni fırın açmak için Fırıncılar Derneğinden izin alma zorunluğunu MUTLAKA kaldırın.
-
Herhangi bir mal veya hizmetin ucuz ve kaliteli satılmasını istiyorsanız, şu üç şeyden başka birşeyi -ama hiçbir şeyi- yapmayın:
-
Üretimin artmasını özendirin,
-
Bizzat üretim yapmayın,
-
Üretim yapacakları caydırmak isteyen zorba monopolleri caydırın. Yani, “arz”ı artırın. Fiyatlar, düşebileceği yere kadar ancak böyle iner. Bunun dışındaki yollar ekmek gramajından çalmaya yani hırsızlığa çanak tutmak demektir.
Yerel seçimler geliyor. İş yapacak belediye başkanlarını seçmek istiyorsak basit bir sınav uygulayınız ve ekmek fiyatlarını nasıl düşüreceğini sorunuz.!
Yukarıdaki yöntem dışında usullerle ucuz ekmek sağlamayı düşünenleri lütfen seçmeyiniz. Çünkü onlar yalnız ekmeği değil, tüm belediye hizmetlerini berbat edeceklerdir.
Çarşamba, 12 Ocak 1994
-
-
May 25 2012 RESMİ KIYAFETLERE “AKIL” KATILAMAZ MI?
Geçtiğimiz günlerde İstanbul’da bir yıkım kavgası sırasında, haksız yere işgal ettiği bir yerden çıkarılmak istenilen bir kişi, “çıkacağıma, burayı yakarım ulan!” demiş ve gerçekten de dediğini yapmaya çalışırken, mani olmaya çalışan polis memurunu da yakmış ve ağır yaralanmasına neden olmuştu.
Bu olaydan çıkarılacak epey sonuç vardır. Polis memurunun, bu gibi durumlarda nasıl hareket etmesi gerektiği konusunda eğitilmemiş olduğu ilk göze çarpan eksiklikti. Rastgele bir kişi de ancak o memur kadar beceriksiz davranabilir, karşı karşıya bulunduğu aptal, ruh hastası ve kriminal tiplere karşı böylesine amatörce hareket edebilirdi.
İkinci çıkarılacak sonuç, kişilerin, düzene bu denli uymama özgürlüğünü aldıkları kaynaktır ki bu da devletin güçsüzlüğü ve bir o ölçüde de “başkalarının da uymadığı” yaygın örneklerdir.
Ama bütün bunların dışında, çok daha somut bir nokta vardır: polis memurunun giymiş olduğu, ilk bakışta fiyakalı gibi görünen ama aslında tam bir ölüm tuzağı olan kolay tutuşabilir sentetik kumaştan mamul mont!
Üzerinde, pimi çekilmiş bomba taşımaktan daha da riskli bulunan bu ceketin kumaşı aslında “alev idame ettirmeyen” (flame-proof) olmalıydı. O tür malzemeler tutuşabilir ama alev kaynağı devam etmediği takdirde kendiliğinden söner.
Burada akla gelen iki soru vardır: bu montlar, bu şekilde bir şartname uyarınca mı alınmıştır ve eğer öyleyse kabul sırasında niçin kabul edilmiştir? Şartname böyle hazırlanmamışsa niçin yanlış hazırlanmıştır? İhmal veya kasıt varsa, ne karşılığında ve kimler tarafından yapılmıştır?
Resmi kıyafetlere bu gözlükle bakıldığında inanılmaz yanlışlar görülecektir. Bunlar için anayasa değişikliği, yeni yasa veya tüzük mü yoksa biraz akıl mı gerekmektedir?
Pazar, 01 Ocak 1995
-
May 25 2012 NOTERLİ VE STADYUMLU SINAVLAR…
Bir kamu kuruluşuna alınacak 3000 küsür kişi için bir futbol stadyumunda yapılan yazılı sınava 115,000 kişi girmiş.
Yazılı sınav noter huzurunda (noterin de ne geniş bir huzuru varmış) yapılmış olup, kazananlar mülakata alınacak ve böylece hiçbir şüpheye (torpil şüphesi herhalde) yer kalmayacakmış.
Televizyonlardan hep birlikte dinlemek zorunda kaldığımız bu inandırıcı (!) haberden çıkarılabilecek birkaç sonuç vardır.
-
Türkiye’de hiçbir kamu kuruluşunun ek personel almaya ihtiyacı yoktur. Aksine bir “kalabalık kamu kadroları” sorunu vardır.
Bu kalabalık, düşük nitelikli ve düşük ücretlidir. Dolayısıyla iş yapacak yüksek nitelikli eleman açığı gerçekten de vardır.
Ama bu, stadyum dolusu insan arasından seçilecek 3000 kişi ile giderilemez. Daha doğrusu, kalabalık kadrolar seyreltilip, yüksek nitelikli ve yüksek ücretli eleman istihdam edilir hale gelinmeden bu sorun çözülemez.
Bütçesinin % 60’ını kamu personeline ücret adı altında dağıtan bir idarenin değil 3000, bir kişi bile ilave personel almaya hakkı yoktur.
-
Bu nasıl bir görevdir ki 115,000 kişi de kendini bu işe uygun görmektedir. TV’deki görüntülerde kadınlar, erkekler, yaşlılar, gençler hemen her türden insan görünmektedir.
Bir işin “iş gerekleri” belli değilse, bütün Türkiye o işe uygun olabilir.
Sınavı ilan edenlerin akıllarına bir “koşullar listesi” yayınlamak ve böylece bir ön eleme yapmak gelmez mi?
-
Kamu kuruluşlarına her devirde o devrin partililerinin öncelikle alındığını sağır sultan bile bilmektedir.
Torpil, bugüne kadar hiçbir zaman yazılı sınavlarda yapılmamış, adına “mülakat” denilen ve “bizim partililerin” (her dönemde değişir) seçildiği o garabet sırasında yapılmıştır. Büyük olasılıkla yine aynı şekilde olmaktadır. “Parti”den verilen listeler, yazılı sınav için değil, mülakat(!) için geçerlidir.
Vatandaş inandırılmak isteniliyorsa, esas bu mülakat denilen şey “saydam” hale getirilmeli, cümle alem ne garip şeyler sorulduğunu gözleriyle görmelidir.
Bakınız bir sınavdan neler çıkıyor. Yolsuzlukların İSKİ’ye özgü olduğunu zannedenlerin dikkatine sunarım.
-
-
May 25 2012 LİDERLER VE TOPLUMLAR
“Ne yiyorsanız siz osunuz”, insanın fizik ve ruh yapısının yedikleriyle sıkı ilişki içinde olduğunu anlatan harika bir özdeyiştir. Peki bu böyleyse, insanların bir araya gelerek oluşturdukları toplumlar için de böyle bir formül var mıdır? Acaba, toplumların özelliklerini neler yediklerine bakarak anlayabilir miyiz?
Kuşkusuz, bireylerin yapıları için yol gösterici olan bir ölçüt birey toplululukları için de bir ölçüde yol göstericidir. Buradan yola çıkarak, bireylerin ve de toplumların çeşitli “işaretleri”ni yorumlayarak, onlar hakkında bazı çıkarsamalar yapabiliriz.
Av donanımı kuşanmış bir kişinin büyük bir olasılıkla hayvan severler derneği üyesi olmadığı bellidir. Sürekli kendini metheden bir kişi ya da toplumun bu konuda kuşkuları olduğu, saldırgan tabiatlı kişilerin genellikle korkak olduğu gibi “işaret yorumları” çoğaltılabilir. Hekimler, kişilerin sadece dış görünüşlerine bakarak onların sağlık durumları hakkında oldukça doğru bilgiler edinebilirler.
Hırsızlar hangi evin soyulması gerektiğini, polisler kriminal tipleri, sokak kadınları kime yanaşılacağını hep belirli işaretlere bakarak çıkarsarlar.
“Anasına bak kızını al, kenarına bak bezini al”, bu dolaylı bilgi edinme yöntemini ifade eden süzme bir sözdür. Her ne kadar her kumaşın ortasıyla kenarı aynı olmaz, özellikle ihraç malı kumaşlarda kenar ve orta arasında büyük farklar bulunabilirse de, analarla kızları (ya da babalarla oğullar) arasında farklılıkların bulunmadığı tecrübelerle sabittir.
Çevreye böyle bakıldığında, aslında sanılandan çok daha fazla bilgi içinde yüzdüğümüz, eksik olanın, bunları yorumlama bilgi ve alışkanlığı olduğu görülecektir.
Acaba, toplumların liderlerine bakarak toplumun kendi hakkında bilgi edinilebilir mi? Örneğin Saddam’a bakarak Irak halkı hakkında, Clinton’a bakarak A.B.D. halkı ya da bizim liderlerimize bakarak kendi toplulumumuz hakkında neler söylenebilir?
Acaba Irak halkı, bir diktatöre müstahak olmadığını, asırlardır demokratik anlayışlı liderlerle yaşarken birdenbire Saddam’ın çıkageldiğini ve şimdi de başlarından gitmediğini mi düşünüyorlar?
A.B.D. halkı, Clinton’un bir Tanrı lütfu olduğunu, o giderse başlarına bir Saddam geleceğini mi düşünüyorlardır?
Ülkemizde üç defa askeri darbe olması, aynı 3-5 kişinin ve onların çevresindeki yaklaşık yüz kişinin 3 neslin insanlarını yönetme sevdasından bir türlü vazgeçmeyişi, bunların yerlerine geçmek üzere ortaya çıkan ya da çıkarılan kişilerin“kenar-bez, ana-kız” özdeyişinin canlı kanıtları oluşları acaba Tanrı tarafından toplumumuza verilmiş ve haketmediğimiz bir ceza mıdır?
Saddam devrilip yerine Maddam geçse, Clinton değerli eşlerinin işine karışmasına dayanamayıp intihar etse acaba Irak düzelir, A.B.D. batar mı?
Ne bugün ve ne de tarihte hiç bir toplum müstahak olmadığı yöneticiler tarafından yönetilmemiştir. Bu rastlantı değil basit bir sosyal uyum kuralıdır: Lider, toplumunun niteliklerine ne denli uygunsa o denli tutunur, aksi halde red olunan organ gibi dışarı atılır.
Geçmişimize ve talihimize bu kural uyarınca bakıldığında, toplumumuzun niteliklerine en uygun kişilerin en uzun süre başımızda tutulduklarını, bundan sonra tutulacak olanların da yine bu niteliklerde olması gerektiği anlaşılacaktır.
Bu basit yaklaşım, başımızda bulunanlardan devamlı şikayet edenlere bir çözüm de göstermektedir: aynaya bakmak, ama toplumun bütününü gösterebilen bir büyük aynaya!
Pazar, 05 Kasım 1995
-
May 25 2012 ÖCÜLERLE NASIL BAŞA ÇIKILABİLİR?
İlginç Bir Deney: Öcü geliyor!
Denek olarak seçilen belli sayıda kız ve erkek küçük çocuk arasında yapılan bir deneyde şu iki soru sorulmuş:
(1) Bu odada “öcü” nereden gelebilir?
(2) “Öcü” gelirse nasıl durursunuz?
Erkek çocukların hemen hepsi birinci soruya, “kapı ya da pencereden gelebilir” diye yanıt verirken, kızlar, “odadaki divanın altından” gelebileceğini söylemişler.
Öcü geldiğinde nasıl bir pozisyon alacakları konusunda ise, erkek çocuklar “ayağa kalkarak”; kız çocuklar ise, “bir şeyin üzerine çıkarak ya da oturup ayaklarını toplayarak” vaziyet alacakları yanıtını vermişler.
Bu ilginç soruya verilen ilginç yanıtların nedeninin, ilk çağlardaki yaşam biçimlerinin kadın ve erkeklere yüklediği işlevler olduğu ve genetik belleğimizin bunları unutmadığı belirtiliyor.
Sürekli olarak ev -ki bir ağacın üzeridir- dışında avlanıp dişisini beslediği için, vücudu dişisine göre daha irileşmiş olan erkek için “öcü” daima çevresinde bir yerlerden gelmektedir. O halde, doğru savunma duruşu, ayakta durmak ve o şekilde mücadele etmektir.
Dişi ise evde yani ağaç üzerinde yaşamakta, çocuğuna bakmakta ve erkeğini beklemektedir. Onun için “öcü” daima yerden gelebilir. Bu yüzden de, eğer yerdeyse ağaca çıkmalı, ağaç üzerindeyse daha yukarılara çıkıp toparlanmalıdır.
Bizim de Öcümüz Var: Refah!
İnsanlar, hangi çağda ve de hangi yaşta olurlarsa olsunlar “öcü”lerden daima korkmuşlar, uygun “durum”lar alarak korunmaya çalışmışlardır.
Ama ne yazık ki, ilk çağlardaki masum öcüler -ki vahşi hayvanlardı- artık yerlerini daha farklı öcülere bırakmıştır. Bunlarla, ayağa kalkarak yada iskemle üzerine çıkarak başa çıkabilmek mümkün değilidr.
24 Aralık seçimleri yaklaşırken, toplumumuzun akıl hocaları hep bir ağızdan “Refah geliyor!” uyarısında bulunuyorlar.
Refah, toplumumuzun modern öcüsüdür ve başa çıkma yolu olarak bugüne kadar düşünülebilen yöntem, önüne “baraj” yapmaktır.
Bu baraj, geçmişte, “%10’luk ülke barajı” olarak somutlanmış, şimdilerde ise “oyunuzu bölmeyin, yoksa öcü gelir”e dönüşmüştür.
Öcü Önü Nasıl Kesilir?
Refah’ın önü, “baraj”, “ittifak” ya da benzer yapay modellerle kesilemez. Tam tersine, bu barajların arkasında, -aynen su barajında olduğu gibi- bir ilgi ve sempati birikir.
Bu ilgi ve sempati belli bir düzeye varıncaya kadar, önü kesilmek istenilen olgunun gerçek yüzünü saklar. Nitekim “adil düzen”, böyle barajların arkasında serpilip büyümüş ve gerçek yüzü olan “Arap emperyalizmi” öcüsünü toplumdan gizleyebilmiştir.
Gizlenen bu olguya karşın duyulan ilgi ve sempati belli bir eşik değeri’ni aşınca, bir “patlama” meydana gelir. Patlayan bu olgu, Refah’ın gerçek gücü değildir. Sadece, gizlenip enerji biriktirmiş olan ilgi ve sempatidir.
Seller de aynen böyle doğmaktadır. Rastgele biçimde bir yerlerde oluşan barajların ardında su toplanmakta ve biriken bu enerji, barajı yıkıp önüne geleni yutmaktadır. Refah olgusuna karşı kurulan barajlar aynen bu işlevi görmektedir.
Baraj Mühendisleri Öcü Üreticileridir!
İşin ilginç yanı, bu barajların, iyi niyetli yarı-aydınların fikri olmasıdır. Bir başka deyimle, Refah, “sistem davranışları” konusunda bir fikri bulunmayan, hangi etkilerin ne gibi umulan ve umulmayan sonuçlara yol açacağından habersiz yarı-aydınlar tarafından beslenip güçlendirilmiş ve halen de güçlendirilmektedir.
Din sömürüsüne ya da diğer akıldışılıklara dayanan tüm olgularla mücadele edebilmenin doğru yöntemi, öncelikle bu olguların mekaniğini anlamaktır.
Dini kimlikleri kullanarak siyaset yapmanın altında yatan başlıca neden, dindarlar ile din sömürücüleri’ni birbirlerinden ayıramayan kimselerdir.
Laikler ile, laiklik sömürüsü yapan yobazlar ne denli farklıysa; dindarlar ile din sömürüsü yapan yobazlar da o denli farklıdır. Dindarı, din yobazından ayıramayanlar ise, laik yobazlar’dır.
O halde ilk yapılması gereken, din sömürüsünün hangi iklimde yeşerdiğini, eğitim anlayışımızın temel direği olan “ezber”in bu sömürüye nasıl yatkın yarı-aydınlar yetiştirdiğini anlamaya çalışmaktır.
Öcüsavar Kavram: Laik-dindarlık’tır!
Mevcut siyasi partiler içinde bu gerçeği görebilenler yok değildir. Örneğin, YDH’nın ısrarla vurguladığı “laik dindar” kavramı, bu farklılığa işaret etmektedir.
Buna göre, “oylarınızı bölmeyin, yoksa sizi öcü yer” safsatasına değil, “laik dindarlık” kavramına dikkat edilmeli ve din sömürüsünden korkanlar, bu kavramı savunanları desteklemelidir.
-
May 25 2012 “ÖLÇÜLER DAİMA YAŞAR”
Aşağıdaki yazı, Gonzalo Madrigal’ın İnternet’teki bir ilgi grubuna yolladığı “How Specs Live Forever” başlıklı yazısından alınmıştır.
Yazının ilginç yanı, okullarda birer kalıp olarak bellediğimiz kimi kuru bilgilerin, kaynakları merak edildiğinde ne denli heyecan uyandırabileceğine bir örnek oluşturmasıdır.
Okullarda çocuklarımıza öğretmeye çalıştığımız ve onların da öğrenmemekte direndikleri bilgilerin hemen hepsinin altlarındaki ilginçlikleri merak etmelerini sağlayabilsek kimbilir eğitim ne kadar zevkli olurdu.
«Ölçüler Daima Yaşar!
Tren rayları arasındaki uzaklığa ilişkin standart Amerikan ölçüsü 4 fit ve 8.5 inç gibi yuvarlak olmaktan çok uzak bir sayıdır. Peki ray aralıkları için niçin bu ölçü benimsenmiştir?
Çünkü bu, İngiltere’de demiryollarının yapımında kullanılan ölçüdür ve Amerikan demiryollarını da İngiliz göçmenler inşa etmişlerdir.
İngilizler niçin böyle yapmışlardır? Çünkü, demiryollarını, daha evvelki tramvay sistemlerini yapan kişiler döşemişler ve tramvaylarda kullanılan bu ray aralığını aynen benimsemişlerdir. Niçin tramvaylar için bu ölçü kullanılmıştır? Çünkü tramvay raylarını döşeyenler, daha öncelerde bulunan taşıt vagonları için kullanılan kalıp ve takımlardan yararlanarak işlerini yapmışlardır.
Pekala! Vagonlar niçin bu kadar parçacıklı bir tekerlek arası ölçüsünde yapılmışlardır? Çünkü eğer bu vagonlar farklı ölçüde bir tekerlek açıklığına sahip olsalardı, eskiden yapılmış bulunan uzun mesafe yollarındaki tekerlek izlerine sığmazlardı. Peki, bu eski yolları kimler yapmıştır?
Avrupa’da ilk uzun mesafe yolları, askeri birliklerin kullanması için Roma İmparatorluğu zamanında yapılmış ve kullanılagelmiştir.
Peki ya tekerleklerin açtığı iz çukurları?
Eski Romalılar, birbirlerini tahrip etme endişesiyle, savaş arabalarını hep aynı izlerden sürmüşlerdir. Bütün savaş arabaları Romalılara ait olduğu için de tekerlek araları hep aynı olmuştur.
Böylece, orijinal sorunun yanıtını bulmuş olduk. Birleşik Devletler demiryolları ray aralığının 4 fit ve 8.5 inç’lik standart ölçüsü, Roma İmparatorluğu savaş arabalarının orijinal tekerlek arası ölçüsünden türemiştir.
Ölçüler ve bürokrasiler ebediyen yaşarlar.
Belki de şimdi, savaş arabalarının tekerlek aralarının niçin o kadar olduğunu merak edersiniz.
Roma İmparatorluğu savaş arabaları, arabayı yanyana çeken iki atın kıç taraflarının genişliklerinin toplamı kadardı!»
