-
May 25 2012 RESMİ KIYAFETLERDEKİ AKIL EKSİĞİ !
Belediye zabıtası, polis, asker, özel tim görevlisi, kamu kuruluşunda memur, postacı ya da birbaşka kamu görevlisinin kıyafetlerine bilmem hiç dikkat ettiniz mi?
Hepsinin kıyafeti tamamen farklı olmasına karşın değişmez ortak bir özellikleri vardır: kıyafetler, onlarla ilgili işlere uydurulmak için hiç kafa yorulmamış ya da bu işi bilmeyen veya ciddiye almayanlarca tasarlanmıştır.
Bu örgütlerimizde kıyafet tasarımıyla uğraşan görevli var mıdır bilinmez ama kesin olan, hiçbir yetkilinin bu işe yeterince kafa yormadığıdır.
Sekiz saat ocağın başında kazan karıştıran aşçıya yağlı sicim haline gelen kravatı takan, trafik polisinin telsizini kemerine kulaklığını da kulağına takarak ellerini serbest bırakmayı düşünemeyen, polisinin kıyafetini masabaşına göre -o da zevksiz ve işlevsiz- düşünen, özel tim mensubuna filmlerdeki gibi kara gözlük takıp etrafı görmesine engel olan ya da fiyakalı görünsün diye postallarının taban çevresini beyaz yağlıboyayla boyayan kafalar hep aynıdır ve hepsi de kıyafetin önemini takdirden uzak kişilerdir.
Hoş bu işin farkında olmayanlar yalnız resmi yetkililer değil aynı zamanda sivillerdir de! Türk insanının ergonomik özelliklerinin farkında olmayıp geniş taraklı ayağına zorla sivri burun İtalyan ayakkabıları tasarlayan stilistlerimiz daha az yeteneksiz değildir.
Kıyafet Mühendisliği önemli bir uğraş alanıdır. Böyle bir bilim dalının varlığını bilmek dahi daha dikkatli olmaya bir adım olabilir.
-
May 25 2012 FIRINCILAR DERNEĞİ : REKABET EKONOMİSİ DERSLERİ İÇİN BİR İBRET !
Ülkemizde yıllardır, milyonlarca insanın gözü önünde bir traji-komik oyun oynanıyor. Fırıncılar Dernek(ler)i ile Belediye(ler) arasında ahmakça bir tartışma yapılıyor. Oyunun perdeleri belli:
-
Fırıncılar Derneği, belediyeye başvurarak zam ister,
-
Belediye, isteği reddeder,
-
Dernekle belediye arasında bir tartışma başlar ve medya aracılığı ile halk seyirci kılınır,
-
Belediyenin Halk Ekmek Fabrikası, fazla mesai yaparak ucuz (!) ekmek üretimine hız verir,
-
Ve ekmek fiyatları, Derneğin istediği düzeye yükselir.
Bu beş perdelik oyun belki bin defa tekrarlanmış ve bu aymazlık devam ettikçe bin defa daha tekrarlanacaktır.
Sorunun çözümü basit olmasına rağmen, çözmek durumunda olanların basiretsizliği, korkaklığı ve rekabet ekonomisi konusundaki olağanüstü bilgisizlikleri nedeniyle, bir kere daha ilan etmekte yarar olabilir:
-
Belediye Meclislerinde karar alarak, ekmek fiyatlarına (ve hiçbir fiyata) müdahale edilmemesini sağlayın. Yani, ekmek fiyatlarını (ve diğer narhları) serbest bırakın.
-
Ekmeğini ucuz satmak isteyebilecek fırınların fiziki güvenliğini sağlayın. (Monopol, kendi kararlarına aykırı davranışları caydırmaya çalışacaktır.)
-
Fırıncılar Derneği mensuplarını biraraya toplayıp bir kursa tabi tutarak, fiyat oluşumunun arz-talep dengesiyle oluşması gerektiğini, buna müdahalenin (Belediye’ninki de dahil) zorbalık, gangsterlik vs sınıfına girdiğini, hukuk devletinde zorba ve gangsterlerin yerinin ticaret değil hapisane olduğunu öğretin.
-
Halk Ekmek denilen ve ucuz ekmek satmak için kurulmasına rağmen, belediye bütçeleri yoluyla ucuz siyaset yapmaktan başka işe yaramayan garabetleri derhal özelleştirin, bunu yapamıyorsanız kapatın.
-
Ekmek üretmek isteyenleri özendirin, daha doğrusu engellemeyin, ya da engellemek isteyenleri engelleyin. Yeni fırın açmak için Fırıncılar Derneğinden izin alma zorunluğunu MUTLAKA kaldırın.
-
Herhangi bir mal veya hizmetin ucuz ve kaliteli satılmasını istiyorsanız, şu üç şeyden başka birşeyi -ama hiçbir şeyi- yapmayın:
-
Üretimin artmasını özendirin,
-
Bizzat üretim yapmayın,
-
Üretim yapacakları caydırmak isteyen zorba monopolleri caydırın. Yani, “arz”ı artırın. Fiyatlar, düşebileceği yere kadar ancak böyle iner. Bunun dışındaki yollar ekmek gramajından çalmaya yani hırsızlığa çanak tutmak demektir.
Yerel seçimler geliyor. İş yapacak belediye başkanlarını seçmek istiyorsak basit bir sınav uygulayınız ve ekmek fiyatlarını nasıl düşüreceğini sorunuz.!
Yukarıdaki yöntem dışında usullerle ucuz ekmek sağlamayı düşünenleri lütfen seçmeyiniz. Çünkü onlar yalnız ekmeği değil, tüm belediye hizmetlerini berbat edeceklerdir.
Çarşamba, 12 Ocak 1994
-
-
May 25 2012 RESMİ KIYAFETLERE “AKIL” KATILAMAZ MI?
Geçtiğimiz günlerde İstanbul’da bir yıkım kavgası sırasında, haksız yere işgal ettiği bir yerden çıkarılmak istenilen bir kişi, “çıkacağıma, burayı yakarım ulan!” demiş ve gerçekten de dediğini yapmaya çalışırken, mani olmaya çalışan polis memurunu da yakmış ve ağır yaralanmasına neden olmuştu.
Bu olaydan çıkarılacak epey sonuç vardır. Polis memurunun, bu gibi durumlarda nasıl hareket etmesi gerektiği konusunda eğitilmemiş olduğu ilk göze çarpan eksiklikti. Rastgele bir kişi de ancak o memur kadar beceriksiz davranabilir, karşı karşıya bulunduğu aptal, ruh hastası ve kriminal tiplere karşı böylesine amatörce hareket edebilirdi.
İkinci çıkarılacak sonuç, kişilerin, düzene bu denli uymama özgürlüğünü aldıkları kaynaktır ki bu da devletin güçsüzlüğü ve bir o ölçüde de “başkalarının da uymadığı” yaygın örneklerdir.
Ama bütün bunların dışında, çok daha somut bir nokta vardır: polis memurunun giymiş olduğu, ilk bakışta fiyakalı gibi görünen ama aslında tam bir ölüm tuzağı olan kolay tutuşabilir sentetik kumaştan mamul mont!
Üzerinde, pimi çekilmiş bomba taşımaktan daha da riskli bulunan bu ceketin kumaşı aslında “alev idame ettirmeyen” (flame-proof) olmalıydı. O tür malzemeler tutuşabilir ama alev kaynağı devam etmediği takdirde kendiliğinden söner.
Burada akla gelen iki soru vardır: bu montlar, bu şekilde bir şartname uyarınca mı alınmıştır ve eğer öyleyse kabul sırasında niçin kabul edilmiştir? Şartname böyle hazırlanmamışsa niçin yanlış hazırlanmıştır? İhmal veya kasıt varsa, ne karşılığında ve kimler tarafından yapılmıştır?
Resmi kıyafetlere bu gözlükle bakıldığında inanılmaz yanlışlar görülecektir. Bunlar için anayasa değişikliği, yeni yasa veya tüzük mü yoksa biraz akıl mı gerekmektedir?
Pazar, 01 Ocak 1995
-
May 25 2012 PARTİ “KADRO”LARI, PARTİZANLIK HAZIRLIĞIDIR!
Milletvekili genel seçimlerinin yaklaştığı bugünlerde siyasi partiler kendilerini halka beğendirmek için çeşitli yollar kullanıyorlar. Kimi, kapağı seçim sonuçlarına göre verilmek üzere tencere; kimi yine seçim sonuçlarına göre daimi kadroya geçilmek üzere devlette geçici iş; kimi de yaşanılan yerin il yapılması (o da seçim sonuçlarına göre) vaadinde bulunarak kendisini beğendirmeye çalışıyor.
Bu farklılıklara karşın hepsinin de üzerinde uzlaştığı ve işin kötüsü birçok vatandaşın da partilerden talep ettiği bir nokta var: kadro!
Reklamcıların, kalitesiz ürünlerinin reklamını yaptırmak isteyenlere uyguladığı bir metot, ürünün yanlış ya da eksik yanlarını birer marifet gibi sunmaktır. Örneğin, plastik kalıbı masrafından kaçmak için dışı saçtan yapılıvermiş bir alet için, “plastik sağlam olmuyor, daha sağlam olsun diye saçtan yaptık!” biçiminde reklam yapılır. Siyasi partilerin övündükleri bu “kadro” konusu da herhalde böyle bir uyanık reklamcı tarafından ortaya atılmış olsa gerek.
Bir siyasi partinin kadrosu, ülke vatandaşlarının tamamıdır. Çeşitli görevler için gereksinim duyulacak çeşitli niteliklerdeki insanlar ancak böyle geniş bir portföy içinde bulunabilir. Bunun yerine, parti üyesi ve adaylarından ibaret bir grupla sınırlı potansiyelini övüne övüne “kadro” olarak kamuoyuna takdim eden partiler aslında şunu diyorlar: “bize oy verir devlet imkanlarını bize teslim ederseniz, bunları işte bu gördüğünüz «kadro» eliyle yöneteceğiz, bunun dışındaki insanları ise kendimizden uzak tutacağız”..
Nitekim, bugüne kadarki uygulama tam olarak böyle olmuş, devlet yönetimi, bu şekildeki dar kadroların yetenekleriyle sınırlı kalacak biçimde yapılmaya çalışılmıştır. Şimdi ise hiçbir parti çıkıp da, “biz iktidara gelince, partimizin üyesi olmayan, bize sempati duyup duymadığını bile bilmediğimiz, ama çok yetenekli olduğunu bildiğimiz filanca kişiyi Merkez Bankası Başkanı yapacağız” dememekte, çeşitli nedenlerle o partinin çatısı altında toplanmış kişilerden başkası sanki “yok” sayılmaktadır.
İşin daha acı yanı, toplumdan da bu “yok sayma”ya karşı bir ses çıkmaması, devletin, üye, delege, aday takımı tarafından yönetilmesinin doğru bir iş olduğunun sanki onaylanmasıdır.
Daha seçimlere girmeden, seçim sonrası iktidara gelinmesi halinde doldurulması gereken bir kadroya kimin atanacağını adayı yoluyla ilan eden bir siyasi parti aslında şunu demektedir: “Bu pozisyona getirilecek binlerce insan arasından, bizim partiye girmeyi kabul eden bu kişi çıktı. Bizim için de bütün pozisyonlar için ön-koşul parti üyesi olmaktır. Dolayısıyla, bu önemli göreve bu kişiyi getirmek zorunda kalacağız”..
Bir siyasi partinin kadrosu bulunmalıdır. Bu bir “çekirdek kadro” olmalı, görevi de, ülke nüfusunun bütününü bir portföy olarak görüp değerlendirmek, her göreve layık kişileri bulup çıkarabilmek olarak anlaşılmalıdır.
Bu kişiler “çekirdek kadro”yu oluşturanların akrabası ya da yakını olmayabilir, hatta onlara sempati dahi duymayabilir. Çekirdek kadro’nun bunu yapabilmesi, onu oluşturanların iki özelliğine bağlıdır: etrafına “tayfa” toplamaya gerek duymayacak kadar kendilerine güvenli olmalarına ve de kendilerini yalnızca bir çıkar uman parti yandaşlarının destekleyeceği kadar dar hizmet amaçlarına hapsetmemiş, toplumun bütününe hizmet etmeyi amaçlamış olmaları!
Bir siyasi parti düşünülebilirmi ki, baba-oğul ya da karı-koca o partinin “kadro”sundadır. Ya da birlikte ast-üst olarak çalışmaktayken komple ayrılıp “kadro”yu oluşturmak üzere amirlerinin yanında saf tutmuş ya da aksine, amirine kızıp karşı partinin “kadro”sunda yer almışlardır!
Siyasi parti, bir hizmet aracı olmak zorundadır. Onu araç olmaktan çıkarıp bir amaç haline getirmek isteyenler olabilir. Ama bunu bir de topluma onaylatmak, hatta daha da ileri gidip toplumun özlemi haline getirmek gibi bir hokkabazlığa kimsenin hakkı yoktur.
Pazar, 03 Aralık 1995
-
May 25 2012 PEKİYİ, ARKA KAPIDAN GİRENLER N’OLACAK?
Turizm bakanlarımız değiştikçe, kumar lobisi bazı önlemler alır. Olur ya, gelen yeni bakan bu rezaletin farkına varır da bu işe bir “dur” der tehlikesine karşılık! (gerçi böyle bir ihtimal çok küçüktür ama kumar lobisi çok mütedbirdir!).
Son turizm bakanı değişikliğinden sonra, insanlarımızı kumardan korumak(!) için lobinin geliştirip bakana heyecanla söylettiği önlem(!), `casino’lara kapılarından değil, ancak özel kartla açılabilen bir turnikeden girilmesi olmuştur.
Kartlar ise, bakanlığın yapacağı derin incelemeler sonunda, kumar oynamasında sosyal, ekonomik, kültürel ve ailevi açıdan muhal bir durumu bulunmadığı saptanacak olan vatandaşlara verileceğ için, müthiş bir `kurtkapanı’ meydana gelmiş bulunmaktadır.
Örneğin, kumar oynamak isteyen ama mesela karısınca izin verilmeyip “kumar oynarsan kafanı kırarım” denilen bir yiğit vatandaşımız kumarhanenin kapısına kadar gidecek ve tam kapıdan içeri girecekken kartlı turnike, “beyefendi nereye gidiyorsunuz, burası yol geçen hanı mı?” diyerek vatandaşımızı durdurup, maazallah kötü yola düşmesini önleyecektir.
Ancak, bir kere kumar oynamayı aklına koymuş vatandaşımızı böyle aletlerin durdurması mümkün değildir. Kartlı turnikeyi aşamayan yiğidimiz bu defa `casino’ görevlilerine rüşvet teklif ederek içeri girmeye kalkışacak, ama rüşvetin bir toplumsal ayıp olduğunun bilincinde olan görevliler bu teklifi reddederek “sayın bayım, bakanlığımız, durumu uygun olmayanların buralara girmesini sakıncalı bulmaktadır. Biz bu emre uymakla yükümlüyüz, paranız sizin olsun. Ziyanı yok biz de kaybedelim ama vatan sağolsun” diyerek kişiyi tersyüz edeceklerdir.
Bence bu kumarhane işine bulaşmış bütün turizm bakanlarının bu son haberden fevkalade alınması lazımdır. Çünkü, böyle etkin bir önlemi düşünemedikleri için bir defa hepsi geri zekalı yerine konmaktadırlar. Ayrıca da evvelkilerin almış oldukları önlemlerin de bir işe yaramadığı söylenmektedir. Halbuki mesela “karısından izin almayanın kumar oynayamaması” , ya da “bakanlık memurlarına başvurup kart alma” önlemleri öyle bir kenara atılabilecek önlemler midir?
Bunların hepsi tarihe geçecek buluşlardır ve siyaset bilimi okutan gelecekteki okullarda ibret diye okutulup böyle abukluklardan korunmaları öğretilecektir.
Genellikle yanlış bilinen bir olgu, “boğaların, kırmızı renge kızdıkları”dır. Gerçek ise böyle değildir. Kırmızı renge boğalar değil inekler kızar. Boğalar, kendilerine kırmızı gösterildiklerinde inek yerine konuldukları için kızıp kırmızıya saldırırlar.
Bu kartlı turnikeye saldırasım geliyor.
Cuma, 12 Mayıs 1995
-
May 25 2012 POLİTİKA NİÇİN ÇÖZÜM ÜRETEMİYOR?
Ülkemizde ve de birçok ülkede politika, toplumları tatmin edebilecek çözümler üretemiyor. Toplumlar mı tatmini güç istekler ortaya koyuyor, politikacılar mı yetersiz, tarihsel süreç olağan çizgisini mi izliyor ya da herbirinin payları mı var?
Bu, kaya gibi sert, nüfuz edilemez görünüşlü soruyu, Türkiye yetmiyormuş gibi genelleyip bir de Dünya ölçeğinde yanıtlamaya kalkışmak pek akıllıca görünmüyor. Ortaya konuluşu her ne kadar aynı sözcüklerle de yapılsa, bu soru’nun her ülkede farklı yanıtları olduğu, daha da doğrusu bir kısım yanıtlarının ortak, bir kısmının da ülkeye özgü olduğu bellidir.
“Türkiye’de politika, toplumu tatmin edecek çözümleri niçin üretemiyor?” şeklinde bir soruya verilebilecek tek yanıt olmayıp, “bir dizi cevap” bulunmaktadır.
Ama, bu yanıtları aramadan önce, bu soru’nun “doğru formda” olup olmadığına bakılmalıdır. Soru bu haliyle, “politika, geçmişte tatminkar çözümler üretmiş ama artık üretemiyor” gibisinden bir anlam taşıyor. Halbuki bu doğru değildir ve hemen herkesin kabul edebileceği gibi ülkemizde politika -geçmişten bu yana- toplum ihtiyaçlarını cevaplamada hep yetersiz kalmıştır.
Bunun bir işareti, insanlık ailesine katkımızın yetersizliği ve aileyle aramızdaki gelişmişlik farkının kapanmayıp açılmasıdır. O halde, “doğru form”daki soru, “Türkiye’de politika, toplumu tatmin edecek çözümleri eskiden bu yana niçin üretememiştir?” şeklinde olmalıdır.
Bu soru’nun “bir dizi” yanıtının simgelediği her “neden”in, sonuç üzerindeki etkisi pek kolay bilinebilir değilse de, bazı nedenlerin diğerlerinden daha etkili olduğu açıktır.
Buna göre, ülkemizde politikanın toplumu tatmin edebilecek çözümler üretememiş oluşunun en önemli sebebi, politikanın ürettiği çözümlerin sorunların nedenlerine değil, liderlerin, onların danışmanlarının, kısacası politik kadroların, kaynağı kendilerinden menkul “görüş”lerine dayalı oluşudur. Daha da kısacası, politik sistemimiz “çözüm” üretmede değil, “neden” belirlemede yetersizdir.
Politik sistemimize politikacılardan, onlara da içinden geldikleri toplumdan bulaşmış olan bir toplumsal hastalık, sorunların nedenleri üzerinde durmayıp, kısa yoldan çözüm üretmeye çalışmaktır denilebilir.
Ev kadınlarından öğrencilere, akademisyenlerden köşe yazarlarına kadar toplumun büyük bölümü, kendilerini rahatsız eden sorunların nedenlerini aramaksızın doğrudan çözüm aramakta ve de -işin kötüsü- bulmaktadırlar.
Ev kadını, geçim sıkıntısına çözüm olarak eşinin daha yüksek ücret almasını; üniversiteden mezun olup iş bulamama tehlikesini hisseden öğrenci çözüm olarak devletin kendisine iş vermesini; ücretinin düşüklüğünden yakınan öğretim üyesi YÖK’ün kaldırılmasını; siyasetteki bölünmeden şikayetçi köşe yazarı da partilerin birleşmesini “çözüm” olarak önermektedir.
Belirli bir gecikme ve deformasyonla da olsa bu “çözüm”leri uygulamak durumunda kalan idari ve politik kadrolar ise, bu “çözüm”lerin işe yaramadığını zaman içinde herkesle birlikte görmekte ve çaresizlik içinde yeni “çözüm”ler peşinde koşmaktadırlar.
Halk da bu çözüm arama hastalığına tutulmuş ve o da çözüm olarak denenmemiş saydığı partilere oy vermeyi bulmuştur.
Bu yaklaşımların tek ortak yanı ise, “sorunların nedenleri üzerinde durmamak”tır. Bu öyle bir süreç haline gelmiştir ki, giderek ağırlaşan sorunlar, çeşitli kesimleri “daha kestirme”, “daha sihirli” çözümler aramaya itmektedir. Artık kimsenin biraz olsun “niçin” sorularına ayıracak sabrı kalmamış, tam bir toplumsal panik psikolojisine düşülmüştür. Bu panik hali, politikacıları baskılamakta, “neden”leri tamamen bir yana itip daha da kestirme “çözüm”ler aramaya itmektedir.
Ortaya konulan sorun’un ikinci bir nedeni, toplumun politikadan çözümünü beklediği sorunların hemen hepsinin içinde, kendisinin de payının bulunduğunu göremeyişidir. Halk, çeşitli sorunların kendi dışında oluştuğunu, kendi payı varsa dahi bundan görmesi gereken cezanın başkalarına göre çok daha küçük olduğunu savunmaktadır. Bunda doğruluk payı vardır. Halkın tek tek bireyler olarak sorunlardaki payları küçüktür. Ama halk kalabalıktır ve her alanda küçük, affedilebilir görünüşlü ama “çok sayıda” kusur işlemekte, ortak olmakta ya da en azından tepkisiz kalarak, büyük sorunlar için sağlam bir mozayik temel oluşturmaktadır.
Bu yanlış algılamanın bir nedeni, olayların nedenlerini aramayan, farklı görünüşlü sorunların aynı nedenlerden kaynaklandığını ortaya koyamayan “neden aramayan düşünce stilimiz”dir.
“Politikanın çözüm üretemeyişi” sorununun bir diğer nedeni, katılımcılık yerine temsilciliğe dayalı politika; onun bir nedeni ise toplumumuzun örgütlenmemiş oluşudur. Demokrasinin, “örgütlenmiş çıkar kesimleri arasındaki uzlaşıya dayalı dengeler rejimi” olarak algılanmayışı, örgütlenmek ve bizzat katılmak yerine “tüm yetkilerini temsilcilere devretmek ve tüm sorunlarının çözümlerini de onlardan beklemek” biçiminde bir demokrasi anlayışını yerleştirmiştir.
Örgütlenecek ve sorunlarının nedenlerini arama becerisi kazanacak olan kesimler, sorunlarının önemli bir bölümünün nedenlerini ortadan kaldırabilecek “çözüm”leri bulabilecektir. Böylece, politik sistemin sorun çözme yükü önemli ölçüde hafifleyecek ve yerine getirmesi gereken gerçek işlevlere yönelebilecektir.
“Politikanın tıkanması” olarak adlandırılan “çözüm üretememe”nin bir başka ama çok önemli bir nedeni, toplumun beklentileriyle çabaları arasındaki bağın kopmuş oluşudur. Bu kopma sebepsiz değildir. Toplumda, üretmeden tüketmenin bir beceri olarak gösterilmesi, bunun her fırsatta sergilenmesi, üretmeden tüketmenin bir istisna değil, bir genel yaşam biçimi olabileceği gibi yanlış bir değer ölçüsünün oluşmasına yol açmıştır.
En somut örneği, “enflasyonun etkisini karşılayacak ölçüde ücret ve taban fiyat zammı” uygulaması olan bu rüya, yaşanan ekonomik çöküntüye rağmen henüz bitmemiştir. Bitmesine imkan da yoktur, çünkü hala kimse, yaşamın temel denklemi olan “ürettiğin kadar refah içinde yaşayabilirsin” ilkesini halka söylememektedir.
Gerçek rekabet gücü yüksek çok ama çok az mal ve hizmet üretebilen toplumumuz, hala bir çok mal ve hizmeti tüketme hakkı bulunduğuna inanmaktadır. “Üretim”i, “buluşçuluk”u hala gündemine almayan politikacı, medya ve toplum, orta çağın simya bilimini canlandırmaya çalışmaktadırlar.
“Politikanın çözüm üretemezliği” sorununa yol açan çok sayıdaki neden içinden başlıcalarının sonuncusu, politik sınıfın bu resmi topluma göster(e)meyişi, bunu, popülizm ve/ya bilgisizlik nedeniyle yap(a)mayışıdır.
Evet, bu nedenlerden dolayı Türkiye’de politika tıkanmıştır. Bu tıkanıklığı aşmanın yolu kişilerde değil, bu yaklaşımdadır. Tıkanmış olan sistemin söyleminin özeti ise “o kötüdür bana gelin” biçimindedir.
Türkiye’nin gündemini, sorunların çözümüne değil nedenlerine oturtmadıkça, buluşçuluk ve üretimi, kamu yönetimi de dahil olmak üzere her konunun temeline yerleştirmedikçe, özgürlükler ortamını kurmaya imkan yoktur.
Özgürlükler mi üretim mi tartışmalarını aşıp, ikisinin de birbirinin hem nedeni hem sonucu olduğunu görmek zorundayız.
Bunu, mevcut politik kadrolar -eğer resme böyle bakabilirlerse- yapabilirler. Ama eğer yap(a)mazlarsa o takdirde politikadaki tıkanmışlığın aşılması, ancak yeni kadroların gelmesiyle mümkündür. Bekleyelim göreceğiz!
Cumartesi, 08 Ekim 1994
-
May 25 2012 NOTERLİ VE STADYUMLU SINAVLAR…
Bir kamu kuruluşuna alınacak 3000 küsür kişi için bir futbol stadyumunda yapılan yazılı sınava 115,000 kişi girmiş.
Yazılı sınav noter huzurunda (noterin de ne geniş bir huzuru varmış) yapılmış olup, kazananlar mülakata alınacak ve böylece hiçbir şüpheye (torpil şüphesi herhalde) yer kalmayacakmış.
Televizyonlardan hep birlikte dinlemek zorunda kaldığımız bu inandırıcı (!) haberden çıkarılabilecek birkaç sonuç vardır.
-
Türkiye’de hiçbir kamu kuruluşunun ek personel almaya ihtiyacı yoktur. Aksine bir “kalabalık kamu kadroları” sorunu vardır.
Bu kalabalık, düşük nitelikli ve düşük ücretlidir. Dolayısıyla iş yapacak yüksek nitelikli eleman açığı gerçekten de vardır.
Ama bu, stadyum dolusu insan arasından seçilecek 3000 kişi ile giderilemez. Daha doğrusu, kalabalık kadrolar seyreltilip, yüksek nitelikli ve yüksek ücretli eleman istihdam edilir hale gelinmeden bu sorun çözülemez.
Bütçesinin % 60’ını kamu personeline ücret adı altında dağıtan bir idarenin değil 3000, bir kişi bile ilave personel almaya hakkı yoktur.
-
Bu nasıl bir görevdir ki 115,000 kişi de kendini bu işe uygun görmektedir. TV’deki görüntülerde kadınlar, erkekler, yaşlılar, gençler hemen her türden insan görünmektedir.
Bir işin “iş gerekleri” belli değilse, bütün Türkiye o işe uygun olabilir.
Sınavı ilan edenlerin akıllarına bir “koşullar listesi” yayınlamak ve böylece bir ön eleme yapmak gelmez mi?
-
Kamu kuruluşlarına her devirde o devrin partililerinin öncelikle alındığını sağır sultan bile bilmektedir.
Torpil, bugüne kadar hiçbir zaman yazılı sınavlarda yapılmamış, adına “mülakat” denilen ve “bizim partililerin” (her dönemde değişir) seçildiği o garabet sırasında yapılmıştır. Büyük olasılıkla yine aynı şekilde olmaktadır. “Parti”den verilen listeler, yazılı sınav için değil, mülakat(!) için geçerlidir.
Vatandaş inandırılmak isteniliyorsa, esas bu mülakat denilen şey “saydam” hale getirilmeli, cümle alem ne garip şeyler sorulduğunu gözleriyle görmelidir.
Bakınız bir sınavdan neler çıkıyor. Yolsuzlukların İSKİ’ye özgü olduğunu zannedenlerin dikkatine sunarım.
-
-
May 25 2012 LİDERLER VE TOPLUMLAR
“Ne yiyorsanız siz osunuz”, insanın fizik ve ruh yapısının yedikleriyle sıkı ilişki içinde olduğunu anlatan harika bir özdeyiştir. Peki bu böyleyse, insanların bir araya gelerek oluşturdukları toplumlar için de böyle bir formül var mıdır? Acaba, toplumların özelliklerini neler yediklerine bakarak anlayabilir miyiz?
Kuşkusuz, bireylerin yapıları için yol gösterici olan bir ölçüt birey toplululukları için de bir ölçüde yol göstericidir. Buradan yola çıkarak, bireylerin ve de toplumların çeşitli “işaretleri”ni yorumlayarak, onlar hakkında bazı çıkarsamalar yapabiliriz.
Av donanımı kuşanmış bir kişinin büyük bir olasılıkla hayvan severler derneği üyesi olmadığı bellidir. Sürekli kendini metheden bir kişi ya da toplumun bu konuda kuşkuları olduğu, saldırgan tabiatlı kişilerin genellikle korkak olduğu gibi “işaret yorumları” çoğaltılabilir. Hekimler, kişilerin sadece dış görünüşlerine bakarak onların sağlık durumları hakkında oldukça doğru bilgiler edinebilirler.
Hırsızlar hangi evin soyulması gerektiğini, polisler kriminal tipleri, sokak kadınları kime yanaşılacağını hep belirli işaretlere bakarak çıkarsarlar.
“Anasına bak kızını al, kenarına bak bezini al”, bu dolaylı bilgi edinme yöntemini ifade eden süzme bir sözdür. Her ne kadar her kumaşın ortasıyla kenarı aynı olmaz, özellikle ihraç malı kumaşlarda kenar ve orta arasında büyük farklar bulunabilirse de, analarla kızları (ya da babalarla oğullar) arasında farklılıkların bulunmadığı tecrübelerle sabittir.
Çevreye böyle bakıldığında, aslında sanılandan çok daha fazla bilgi içinde yüzdüğümüz, eksik olanın, bunları yorumlama bilgi ve alışkanlığı olduğu görülecektir.
Acaba, toplumların liderlerine bakarak toplumun kendi hakkında bilgi edinilebilir mi? Örneğin Saddam’a bakarak Irak halkı hakkında, Clinton’a bakarak A.B.D. halkı ya da bizim liderlerimize bakarak kendi toplulumumuz hakkında neler söylenebilir?
Acaba Irak halkı, bir diktatöre müstahak olmadığını, asırlardır demokratik anlayışlı liderlerle yaşarken birdenbire Saddam’ın çıkageldiğini ve şimdi de başlarından gitmediğini mi düşünüyorlar?
A.B.D. halkı, Clinton’un bir Tanrı lütfu olduğunu, o giderse başlarına bir Saddam geleceğini mi düşünüyorlardır?
Ülkemizde üç defa askeri darbe olması, aynı 3-5 kişinin ve onların çevresindeki yaklaşık yüz kişinin 3 neslin insanlarını yönetme sevdasından bir türlü vazgeçmeyişi, bunların yerlerine geçmek üzere ortaya çıkan ya da çıkarılan kişilerin“kenar-bez, ana-kız” özdeyişinin canlı kanıtları oluşları acaba Tanrı tarafından toplumumuza verilmiş ve haketmediğimiz bir ceza mıdır?
Saddam devrilip yerine Maddam geçse, Clinton değerli eşlerinin işine karışmasına dayanamayıp intihar etse acaba Irak düzelir, A.B.D. batar mı?
Ne bugün ve ne de tarihte hiç bir toplum müstahak olmadığı yöneticiler tarafından yönetilmemiştir. Bu rastlantı değil basit bir sosyal uyum kuralıdır: Lider, toplumunun niteliklerine ne denli uygunsa o denli tutunur, aksi halde red olunan organ gibi dışarı atılır.
Geçmişimize ve talihimize bu kural uyarınca bakıldığında, toplumumuzun niteliklerine en uygun kişilerin en uzun süre başımızda tutulduklarını, bundan sonra tutulacak olanların da yine bu niteliklerde olması gerektiği anlaşılacaktır.
Bu basit yaklaşım, başımızda bulunanlardan devamlı şikayet edenlere bir çözüm de göstermektedir: aynaya bakmak, ama toplumun bütününü gösterebilen bir büyük aynaya!
Pazar, 05 Kasım 1995
-
May 25 2012 ÖCÜLERLE NASIL BAŞA ÇIKILABİLİR?
İlginç Bir Deney: Öcü geliyor!
Denek olarak seçilen belli sayıda kız ve erkek küçük çocuk arasında yapılan bir deneyde şu iki soru sorulmuş:
(1) Bu odada “öcü” nereden gelebilir?
(2) “Öcü” gelirse nasıl durursunuz?
Erkek çocukların hemen hepsi birinci soruya, “kapı ya da pencereden gelebilir” diye yanıt verirken, kızlar, “odadaki divanın altından” gelebileceğini söylemişler.
Öcü geldiğinde nasıl bir pozisyon alacakları konusunda ise, erkek çocuklar “ayağa kalkarak”; kız çocuklar ise, “bir şeyin üzerine çıkarak ya da oturup ayaklarını toplayarak” vaziyet alacakları yanıtını vermişler.
Bu ilginç soruya verilen ilginç yanıtların nedeninin, ilk çağlardaki yaşam biçimlerinin kadın ve erkeklere yüklediği işlevler olduğu ve genetik belleğimizin bunları unutmadığı belirtiliyor.
Sürekli olarak ev -ki bir ağacın üzeridir- dışında avlanıp dişisini beslediği için, vücudu dişisine göre daha irileşmiş olan erkek için “öcü” daima çevresinde bir yerlerden gelmektedir. O halde, doğru savunma duruşu, ayakta durmak ve o şekilde mücadele etmektir.
Dişi ise evde yani ağaç üzerinde yaşamakta, çocuğuna bakmakta ve erkeğini beklemektedir. Onun için “öcü” daima yerden gelebilir. Bu yüzden de, eğer yerdeyse ağaca çıkmalı, ağaç üzerindeyse daha yukarılara çıkıp toparlanmalıdır.
Bizim de Öcümüz Var: Refah!
İnsanlar, hangi çağda ve de hangi yaşta olurlarsa olsunlar “öcü”lerden daima korkmuşlar, uygun “durum”lar alarak korunmaya çalışmışlardır.
Ama ne yazık ki, ilk çağlardaki masum öcüler -ki vahşi hayvanlardı- artık yerlerini daha farklı öcülere bırakmıştır. Bunlarla, ayağa kalkarak yada iskemle üzerine çıkarak başa çıkabilmek mümkün değilidr.
24 Aralık seçimleri yaklaşırken, toplumumuzun akıl hocaları hep bir ağızdan “Refah geliyor!” uyarısında bulunuyorlar.
Refah, toplumumuzun modern öcüsüdür ve başa çıkma yolu olarak bugüne kadar düşünülebilen yöntem, önüne “baraj” yapmaktır.
Bu baraj, geçmişte, “%10’luk ülke barajı” olarak somutlanmış, şimdilerde ise “oyunuzu bölmeyin, yoksa öcü gelir”e dönüşmüştür.
Öcü Önü Nasıl Kesilir?
Refah’ın önü, “baraj”, “ittifak” ya da benzer yapay modellerle kesilemez. Tam tersine, bu barajların arkasında, -aynen su barajında olduğu gibi- bir ilgi ve sempati birikir.
Bu ilgi ve sempati belli bir düzeye varıncaya kadar, önü kesilmek istenilen olgunun gerçek yüzünü saklar. Nitekim “adil düzen”, böyle barajların arkasında serpilip büyümüş ve gerçek yüzü olan “Arap emperyalizmi” öcüsünü toplumdan gizleyebilmiştir.
Gizlenen bu olguya karşın duyulan ilgi ve sempati belli bir eşik değeri’ni aşınca, bir “patlama” meydana gelir. Patlayan bu olgu, Refah’ın gerçek gücü değildir. Sadece, gizlenip enerji biriktirmiş olan ilgi ve sempatidir.
Seller de aynen böyle doğmaktadır. Rastgele biçimde bir yerlerde oluşan barajların ardında su toplanmakta ve biriken bu enerji, barajı yıkıp önüne geleni yutmaktadır. Refah olgusuna karşı kurulan barajlar aynen bu işlevi görmektedir.
Baraj Mühendisleri Öcü Üreticileridir!
İşin ilginç yanı, bu barajların, iyi niyetli yarı-aydınların fikri olmasıdır. Bir başka deyimle, Refah, “sistem davranışları” konusunda bir fikri bulunmayan, hangi etkilerin ne gibi umulan ve umulmayan sonuçlara yol açacağından habersiz yarı-aydınlar tarafından beslenip güçlendirilmiş ve halen de güçlendirilmektedir.
Din sömürüsüne ya da diğer akıldışılıklara dayanan tüm olgularla mücadele edebilmenin doğru yöntemi, öncelikle bu olguların mekaniğini anlamaktır.
Dini kimlikleri kullanarak siyaset yapmanın altında yatan başlıca neden, dindarlar ile din sömürücüleri’ni birbirlerinden ayıramayan kimselerdir.
Laikler ile, laiklik sömürüsü yapan yobazlar ne denli farklıysa; dindarlar ile din sömürüsü yapan yobazlar da o denli farklıdır. Dindarı, din yobazından ayıramayanlar ise, laik yobazlar’dır.
O halde ilk yapılması gereken, din sömürüsünün hangi iklimde yeşerdiğini, eğitim anlayışımızın temel direği olan “ezber”in bu sömürüye nasıl yatkın yarı-aydınlar yetiştirdiğini anlamaya çalışmaktır.
Öcüsavar Kavram: Laik-dindarlık’tır!
Mevcut siyasi partiler içinde bu gerçeği görebilenler yok değildir. Örneğin, YDH’nın ısrarla vurguladığı “laik dindar” kavramı, bu farklılığa işaret etmektedir.
Buna göre, “oylarınızı bölmeyin, yoksa sizi öcü yer” safsatasına değil, “laik dindarlık” kavramına dikkat edilmeli ve din sömürüsünden korkanlar, bu kavramı savunanları desteklemelidir.
-
May 25 2012 “ÖLÇÜLER DAİMA YAŞAR”
Aşağıdaki yazı, Gonzalo Madrigal’ın İnternet’teki bir ilgi grubuna yolladığı “How Specs Live Forever” başlıklı yazısından alınmıştır.
Yazının ilginç yanı, okullarda birer kalıp olarak bellediğimiz kimi kuru bilgilerin, kaynakları merak edildiğinde ne denli heyecan uyandırabileceğine bir örnek oluşturmasıdır.
Okullarda çocuklarımıza öğretmeye çalıştığımız ve onların da öğrenmemekte direndikleri bilgilerin hemen hepsinin altlarındaki ilginçlikleri merak etmelerini sağlayabilsek kimbilir eğitim ne kadar zevkli olurdu.
«Ölçüler Daima Yaşar!
Tren rayları arasındaki uzaklığa ilişkin standart Amerikan ölçüsü 4 fit ve 8.5 inç gibi yuvarlak olmaktan çok uzak bir sayıdır. Peki ray aralıkları için niçin bu ölçü benimsenmiştir?
Çünkü bu, İngiltere’de demiryollarının yapımında kullanılan ölçüdür ve Amerikan demiryollarını da İngiliz göçmenler inşa etmişlerdir.
İngilizler niçin böyle yapmışlardır? Çünkü, demiryollarını, daha evvelki tramvay sistemlerini yapan kişiler döşemişler ve tramvaylarda kullanılan bu ray aralığını aynen benimsemişlerdir. Niçin tramvaylar için bu ölçü kullanılmıştır? Çünkü tramvay raylarını döşeyenler, daha öncelerde bulunan taşıt vagonları için kullanılan kalıp ve takımlardan yararlanarak işlerini yapmışlardır.
Pekala! Vagonlar niçin bu kadar parçacıklı bir tekerlek arası ölçüsünde yapılmışlardır? Çünkü eğer bu vagonlar farklı ölçüde bir tekerlek açıklığına sahip olsalardı, eskiden yapılmış bulunan uzun mesafe yollarındaki tekerlek izlerine sığmazlardı. Peki, bu eski yolları kimler yapmıştır?
Avrupa’da ilk uzun mesafe yolları, askeri birliklerin kullanması için Roma İmparatorluğu zamanında yapılmış ve kullanılagelmiştir.
Peki ya tekerleklerin açtığı iz çukurları?
Eski Romalılar, birbirlerini tahrip etme endişesiyle, savaş arabalarını hep aynı izlerden sürmüşlerdir. Bütün savaş arabaları Romalılara ait olduğu için de tekerlek araları hep aynı olmuştur.
Böylece, orijinal sorunun yanıtını bulmuş olduk. Birleşik Devletler demiryolları ray aralığının 4 fit ve 8.5 inç’lik standart ölçüsü, Roma İmparatorluğu savaş arabalarının orijinal tekerlek arası ölçüsünden türemiştir.
Ölçüler ve bürokrasiler ebediyen yaşarlar.
Belki de şimdi, savaş arabalarının tekerlek aralarının niçin o kadar olduğunu merak edersiniz.
Roma İmparatorluğu savaş arabaları, arabayı yanyana çeken iki atın kıç taraflarının genişliklerinin toplamı kadardı!»
