-
May 25 2012 BABA BU NE?
Beş yaşındaki bir kız çocuğunu elinden tutmuş bir baba, sabah erken saatlerde bir pizzacının önünden geçiyorlar. Pizzacının önünde, moto-servis için hazır bekleyen sıra sıra motosikletler var. Arkalık yerlerinde de pizzacının logosunu taşıyan renkli, çekici tasarımlı pizza kutuları.
Kız çocuk bu yan yana duran icili bicili şeyleri görüp babasına soruyor.
-
Baba bunlar ne?
-
Motosiklet kızım?
Kız tekrar soruyor:
-
Baba bunlar ne?
-
Motosiklet dedik ya kızım!
Kız hiç duymamışçasına tekrar soruyor:
-
Baba bunlar ne?
-
Ee motosiklet dedik ya kızım!
Kız bir daha sormuyor. Baba ise kızının sorusuna yanıt verdiğini düşünerek muhtemelen mutlu oluyor, hatta çevresindeki dostlarına öğüt de veriyor: “çocuğun sorularına mutlaka cevap vereceksin, sıkılmayacaksın; kaç defa sorarsa sorsun sabırla tekrarlayacaksın, ben şahsen öyle yapıyorum!”
Bu, hayali değil gerçek bir gözlemdir. Ama o denli sık meydana gelmektedir ki belki de kimsenin dikkatini çekmiyor.
Gerçekte olan ise şudur: olaydaki kız çocuk, muhtemelen ilk defa gördüğü pizzacı motorlarını -ki daha önce başka motosikletler görmüş, ama pizzacınınki gibi renkli taşıma kutusu olanları ilk defa görmekte de olabilir- ve o farkların nedenlerini sormaktadır. Buna karşı baba -gönül huzuru içinde-, okullarda yıllarca yapılana benzer şekilde o şeyin “adını” söylemektedir.
“İki dik kenarı birleştiren kenara hipotenüs denir” tanımlamasını ezber yoluyla belleyen çocuklarımızdan, “öğretmenim hipotenüs nedir?” diye soran öğrenci ya da bu soru sorulmadan açıklayan öğretmen olmuş mudur bilinmez, ama kesin olan, toplumumuzun aile, okul ve sosyal çevre tarafından oluşturulan “eğitim kültürü” büyük ölçüde ad belletmeye (hem de ezber, yani kuşkusuzluk yoluyla) dayalıdır.
Hipotenüs’ün eski Yunanca’dan geldiğini, iki şey arasına gerilmiş demek olduğunu, hatta tetanos ve hipotenüs‘ün köklerinin (teinein) aynı olduklarını öğrenen bir çocuğun üçgenleri ve onun yaşam içindeki somut karşılıklarını daha iyi öğrenip uygulayacağından; ve böylece, bilimi çok sayıda adı ezbere bellemişlerin tekelinden kurtararak yaşamına rehber yapacağından kuşku yoktur.
Bilim ve teknolojide gelişmeler hızlandıkça, kavramlara ve ürünlere verilen adlar da doğal olarak çoğalmaktadır. Bu kavramların içeriğini merak etmeden yalnızca onların adlarını bellemeyi bilgi sayan bir yaklaşım, ağzı kalabalık ama deyip yazdığının anlamını bilmeyen bir seçkin kesim yaratmaktadır. Motosiklet’in adını söyleyip kızına belletmeye çalışan baba ve benzer işleri eğitim kurumlarında yapanlar, bu cahil seçkinlerin birer örneğidirler.
-
-
May 25 2012 BİR “BARDAK” NE İŞLERE YARAR?
Normal olarak çoğu kimse “birşey içmeye yarar” biçiminde cevap verir bu soruya.
Bebeklik çağlarından itibaren kişilere, her şeyin neye yaradığı “öğretilir” ve o öğretilenin dışında bir yolla kullanmaya kalktığında garipsenir. Gerçekte ise “herşey bir çok şeye yarar!”. Örneğin bir “bardak”:
- Her türlü sıvıyı:
- içmeye,
- bir miktarını saklamaya,
- Her türlü sıvı ya da katının:
- üzerine ölçü işaretleri yapılırsa hacim hatta ağırlık ölçmeye,
- üzerine çizgi yapılmadan dolusunun hacmini / ağırlığını ölçmeye,
- Küçük bir saksı olarak kullanmaya,
- İçine değişik miktarlarda sıvı konulmuş yan yana bardaklar müzik aleti olarak kullanılabilir,
- Kırılmak suretiyle elde edilen camlarla tahta yüzeyleri düzeltilebilir (sistre),
- Raptiyelerin ele batma tehlikesi olmadan batırılmasına,
- Küçük çivilerin pek sert olmayan cisimlere çakılmasına,
- Sesi çıkmayan bir kişinin, bardağı bir yere vurarak çağırma sesi çıkarmasına,
- Çocuklara boyama yaptırılmasına,
- Çok ince parçalanması gereken tabletleri parçalamaya,
- Derişik asit ve baz gibi hemen her malzemeyi bozan maddeleri koymaya,
- Ağzı ıslatılarak ses çıkarır. Fizik derslerinde rezonans kutusu olarak örnek verilebilir,
- İçine küçük yanan pamuklar atılır ve sırt ağrısını tedavide kocakarı yöntemi olarak kullanılır,
- Çevresi kalemle çember olarak çizilebilir,
- Yatık olarak konulup kalem dayanarak cetvel gibi kullanılabilir,
- Yangın alarm düğmesinin camını kırabilir,
- Kalıp olarak kullanılabilir,
- Mükemmel bir yalıtkandır. Çıplak elle dokunulmak istenmeyen tellere ellenirken kullanılabilir,
- Uçması istenmeyen kağıt vs. üzerine konulabilir,
- Fizik laboratuvarlarında çeşitli deneylerde kullanılabilir,
- Mikro-dalga fırınında su ısıtabilir,
- Yuvarlak şekilli yufka veya hamur kesilebilir,
- Çevresi belliyse, üzerine sarılacak ip veya telin uzunluğunu ölçmede kullanılabilir,
- Birbirinin içine girebilen iki tanesi kullanılarak termos yapılabilir,
- Çift çeperli yapılıp arasına bir sıvı konulur ve boşken deep-freez’de soğutularak içine konulan sıvıyı uzun süre soğuk tutması sağlanır (Bende böyle bir tane var),
- Meclis kürsüsünden başkana su atmaya yarar,
- Nihayet parçalarıyla bilek keserek intihar etmeye yarar.
Bunlar bir bardağın ne işlere yarayabileceğinin ancak küçük bir bölümüdür.
Çevresine, herşeyin nelere yarayabileceğini soran gözlerle bakmayı öğrenmiş bir çocuğun nasıl üretken birisi olacağı kolayca tahmin edilebilir.
Çocuk ve gençlerimize, çevrelerine böyle bakmalarını öğretmenin maliyeti sıfırdır. Bunu akıl etmek yeterlidir. Çünkü tüm canlılar (yalnız insanlar değil) doğuştan yaratıcıdırlar.
Peki şimdi bir soru:
Bu yaratıcılık nasıl öldürülür ve bardağın, ancak tek işe yarayacağı nasıl öğretilebilir?
Cevap: Bunu yapabilmek zordur. Çok para harcamak ve “ezber” denilen kuşkusuzluğu bir ulusal özellik haline getirmek gerekir. Tabiki bu da kolay değildir ve üniversite, politika, sanayi ve aydınların işbirliğini gerektirir.
NOT: Bu yazı bir panelde konuşma, yeni kitabıma makale, B/T Habere haftalık yazı, Ezbersiz Eğitim Seminerleri için örnek ve “EE Nasıl Yapılır?” sorusuna yanıt olarak hazırlanmıştır.
Haziran 1997
- Her türlü sıvıyı:
-
May 25 2012 GERÇEK ÇIKARLAR VE GÖRÜNTÜLER
“Rekabet” ve “girişimcilik” kadar birbirini tamamlayan, biri olmazsa diğeri de olamayan iki kavram herhalde pek nadirdir.
Bir girişimcilik ortamı rekabetsizse orada gerçek girişimcilikten söz edilemeyeceği gibi, girişimcisiz rekabet ortamı da imkansızdır.
Müteşebbisler klübünün kuruluşundan bu yana, bir yönetim rekabeti ilk defa geçen yıl ortaya çıkmıştı. Bu yıl bu rekabetin rastgele olmadığını ve canlılığını sürdürdüğünü gözlüyoruz. Bu olgu bize, klübün kuruluşundan bu yana yeni yeni kökleşmeye başladığını gösteriyor.
Kurumların akşamdan sabaha oluşmadığını, yeni dikilen fidanların ancak bir kısmının -o da zaman içinde- tuttuğunu biliyoruz.
Müteşebbisler klübü, bu sürecin doğruluğunu bir kez daha kanıtladı.
Bültenimizin bu yeni şekli altında girişimcilere yeniden merhaba denirken, geçmiş yedi yılın bir muhasebesini yapmanın, girişimci toplumuna bir katkı olabileceğini düşündüm.
Devletçi bir ekonomik yapıdan serbest rekabete dayalı pazar ekonomisine geçme mücadelesini yaklaşık 10 yıldır yaşayan ülkemizde, bu geçiş sürecinin ana elemanını girişimciler oluşturuyor.
Bunu hem girişimciler hem toplumun diğer kesimleri gayet iyi biliyorlar. Topluma olan olumlu katkılarının bu denli bilincinde olan girişimciler çeşitli örgütlenmeler altında bazı çıkarlarını savunuyorlar. Bu savunu, demokratik yaşam biçiminin olmazsa olmaz koşuludur. Hatta demokrasinin bir tanımının da, “çeşitli toplum kesimlerinin, bir “çıkar dengeleri temeli” oluşturacak şekilde çıkarlarını savunabildikleri rejim” olduğunu düşünebiliriz.
Ancak burada anlaşılmaz, anlaşılmaz olduğu kadar girişimcileri olumsuz etkileyen bir nokta var. Şöyle ki; girişimciler çıkarlarını doğrudan olumsuz etkileyen kaynaklara karşı değil, o kaynakların ikinci, üçüncü, beşinci dereceden türevlerine karşı örgütlenip mücadele veriyorlar.
Örneğin, GİAD’lar ve hatta TÜSİAD’ın üzerinde durduğu konular ekonomik sistemin çeşitli yüzlerinin performansıyla ilgilidir. Yüksek enflas-yon, döviz kurlarındaki dalgalanma, faizler, yatırımlar gibi konular sistemin nihai çıktılarıdır.
Halbuki bu sorunların hepsinin az sayıdaki kaynağından bir tanesi, “girişimcilik ortamının sorunları” başlığı altında toplanabilecek olanıdır.
Bu sorunlar, MÜTEŞEBBİSLER KLÜBÜ’nün “Girişimciliğin Özendirilmesi” adlı raporunda ayrıntılı olarak incelenmiş ve hazırlandığı ………………. tarihinden bu yana basın, politika, meslek kuruluşları ve girişimcilikten sorumlu kamu kurumları gibi kesimlere yaklaşık 500 adet dağıtılmıştır.
İlginç olan nokta en lüzumsuz magazin haberlerine saatler, günler, sayfalar harcayan medyada bu raporla ilgili “tek kelime” ile dahi bu konuda bir haber yer almamıştır.
Bu durum “ilgisizlik”le açıklamaz. Özellikle, girişimcilerin çeşitli örgütlerinin konuya ilişkin hiçbir tutum geliştirmemiş oluşu, ilgisizliğin de ötesinde, özel olarak incelenmesi gereken bir “felç” durumudur. Bu felcin nedenleri bilinemediği sürece sorunun derinde yattığına şüphe bulunmayan köklerine erişilemeyeceği kesindir.
Her ne kadar gerek bu raporun, gerekse girişimcilik sorunlarının en önemlilerinden birisi olan Kamu Alımları raporunun basımı konusunda Müeşebbisler Klübümüzün uzun süredir devam eden çabaları henüz bir sonuç vermemiş ise de, bunun, diğer kurumların ilgi azlığına bir örnek teşkil etmemesi gerekir.
Evet, acaba girişimciler, çıkarlarını olumsuz etkileyen kaynaklara karşı değil de niçin görüntülere karşı mücadele ederler?
Bunun en olası nedeni, toplumumuzun, “sorunlarla değil, onların görüntüleriyle mücadele eden geleneksel sorun çözme yöntemi”dir. Bu sorun üzerinde çalışmaya başlayan sivil toplum örgütlerinin ortaya çıkmaya başlaması son derece sevindirici bir gelişmedir. İkinci bir neden, bu yanlışlığı farketmiş olabilecek kuruluşların, diğer kuruluşlarla koordinasyon kurmadaki yetersizliği olabilir. Bu soruna karşı bir önlem, girişimci örgütlerinden birisinin önderliğinde bir “koordinasyon workshop‘u” yapılmasıdır.
Ortaya koyulan soruna yol açan başka nedenlerinde bulunması beklenir.
Bu nedenleri ortaya çıkarmak üzere lisans üstü çalışmalar yaptırmak üzere, klübümüz, üniver-siteler nezdinde faaliyete geçebilir.
Böylece daha neler yapılması gerektiği konusu aydınlığa kavuşmuş olacaktır. Bu yeni bültenin girişimcilerimiz açısından yararlı olmasını dili-yorum
-
May 25 2012 ÇOCUKLAR MATEMATİK İÇİN NELER DİYORLAR?
Hemen tüm çocukların -ve de erişkinlerin- matematikten hoşlanmadıklarını, bunun altında da matematik korkusunun bulunduğunu, bu korkunun da altında “ben bunu beceremem” önyargısının bulunduğunu hepimiz biliyoruz.
Matematik konusunda bu yargının dışında kalan azınlığın iyi incelenmesi, hangi etmen(ler)in, anılan korkuları aşabildiği mekanizmasının kavranması ilginç bir konudur.
Bununla beraber, aşağıda bazı yanıtları bulunan basit anket bir lisede yapılmıştır. Alınan yanıtların neredeyse tamamı aynı yöndedir. Birbirinden biraz farklı olanlar seçilip aşağıya alınmıştır. Yanıtlarda anılan “sistem”, ÖĞRENCİ MERKEZLİ VE EZBERSİZ EĞİTİM’dir.
Öğrenci Merkezli yaklaşımda, öğretmen eğitsel hedefleri senaryolar içine yerleştirerek vermekte, öğrenciler ise öğrenme işini kendileri yapmaktadırlar. Ezbersiz Eğitim’de ise, her doğrunun mutlaka belirli koşullar içinde doğru olduğu bilinci verilmekte, çocuklar tartışılmayacak doğrular bulunmadığı bilincine sahip kılınmaktadırlar.
İşte, bu iki yaklaşım altında işlenen matematik dersleri hakkında öğrencilerin görüşleri:
-
Bence, bu sistem daha iyi ve zevkli. 45 dakika boyunca tahtaya bakmaktansa, arkadaşlarımla birlikte problem çözmek çok zevkli oluyor. Suspus oturmuyoruz, konuşma şansımız var.
-
Bence bu çalışma planı daha iyi oldu. Çünkü önceden grup çalışması yapsak bile çoğunlukla yine tek oturup öğretmen anlatırdı. Ama şimdi ise grupla oturuyoruz ve arkadaşlar arasında tartışabiliyoruz. Yapamadığımız birşey olunca öğretmene soruyoruz. Bu çalışma planına birşey daha eklenmesini istiyorum; geçtiğimiz konu kısa ve öz bir şekilde anlatılmalı ve bir ve iki haftayı worksheet’lere bırakmalıyız.
-
Matematik dersinde şu ana kadar olumsuz hiçbir şey görmedim. Şu andaki çalışma şeklimiz sayesinde konuları daha iyi kavrayabiliyorum. Matematik dersini bu yolla sevdim. Bu derste proje çalışması çok iyi işliyor.
-
Bu sene matematik dersinde grup çalışması yapmak hepimiz için iyi oldu. Bu grup çalışması Fen, Matematik ve Türkçe dersindeki başarımızı artırdı. Ama diğer derslerde düzgünce uygulanmıyor. Bu konuda gerekenin yapılması gerek.
-
Matematik dersleri geçen seneye nazaran daha güzel ve zevkli geçiyor. İlk defa matematik dersini sevdiğimi fark ettim. Dersler böyle güzel giderse matematik dersini çok iyi kavrayacağımızdan eminim.
-
Bence matematiği bu şekilde işlemek çok yararlı. Ayrıca anlamadığımız soruları bireysel olarak öğretmen anlattığı için daha iyi anlaşılıyor. Ancak her derste bu sistem iyi olmuyor, çünkü anlaşılmayan ve öğrenilemeyen konular oluyor ve de her derste konu anlatılmadan senaryo yazılmamalı. Ayrıca eğer konu anlatılmadan senaryo yazılırsa dersten birşey anlaşılmıyor.
-
Bu seneki matematik ders işleme sistemimiz benim için gerçekten çok yararlı. Çünkü bu sistemle konuları sayfa sayfa yazacağımıza, anlayacağımız şekilde yazıp o konu hakkında bir sürü soru çözüyoruz. Bu da bize üniversite sınavları için bir pratiklik ve zaman tasarrufu kazandırıyor. Keşke her ders için bu sistemi uygulasak. Böylece üniversite sınavları için bir sürü dershaneye gitmemiz ve ders almamız yerine bütün derslerimizi okulda öğrenirdik.
-
Bence matematik dersleri bu sene çok zevkli ve öğretici geçiyor. Mesela ben geçen sene matematik derslerinde çok zorlandım. Ama inşallah bu sene matematikten iyi bir sonuç bekliyorum. Proje gruplarıyla çalışmak daha iyi. Bu sistem okulumuzda çok iyi oldu.
-
Bence bu sistem matematik dersinde geçen sene ikinci dönem başladı. Bu sistem geçen sene çok işe yaradı ve sınavlarda başarı oranı arttı. Bu sene proje gruplarıyla çalışma daha iyi. Bu sistemin sınavlarda başarı oranını daha da arttıracağından eminim. Benim için bu sistem daha yararlı.
-
Bence bu yöntem matematikte iyi ama dersi öğretmenin anlatması ve beraber örnekler çözmek bana daha yararlı geliyor. Quiz yöntemi çok iyi 4-5 quiz’in toplamı bir büyük sınav yerine geçiyor. Çok güzel bir yöntem. Bence quiz sorular hazırlanırken, her grup bir soru hazırlasın böylece quiz yapalım.
-
Bence matematik dersinde proje grupları ile çalışmak çok iyi. Çünkü anlamadığım bir konuyu arkadaşlarımla tartışıp daha iyi öğreniyorum. Ama bir konuyu anlattıktan sonra öğretmen bir de Türkçe anlatırsa daha da iyi olacağımıza inanıyorum. Fakat proje gruplarından şikayetim yok.
Öğrencilerin bu olumlu tepkilerine yol açan sistemi merak edenler olabilir. Sistem basit, fakat insanın en gelişmiş, fakat öğretme dediğimiz yolla köreltmeye çalıştığımız “öğrenme” yetisine dayandığı için de çok etkin olan “Öğrenci Merkezli Eğitim”dir. Sekiz yıllık eğitimin içini doldurabilecek olan yöntemin özü işte budur.
-
-
May 25 2012 SİYASETTE KALİTE
Sözcükler Yanıltıcıdır!
Bir zen öğretisi, “birşeyi sözcüklere dökebiliyorsan o konuda birşey bilmiyorsun” diyor. Toplum sorunlarıyla uğraşan, onları anlamaya çalışanların, bu uğraşa girdikten bir süre sonra farkettikleri bir gerçek, olayları kısaca tanımlamak için üzerlerine yapıştırılan etiketlerin tam bir baş derdi haline geldikleridir.
“Kavram ağacı” diyebileceğimiz bir ağaç düşünelim. Bu ağacın gövdesi, beş duyumuzdan en az birisiyle algılanabilen bir “şey” e karşılık gelsin. Buna bir sözcük yardımıyla bir ad veriyoruz. Göz, ateş, kap vs gibi.
Gövdeden yukarı çıktıkça bu somut “şey”lere ön veya son ekler katarak daha soyut kavramlar elde edilebiliyor. Gözden, gözlük, gözlemek ya da görünüş gibi soyut kavramlar türetilebilir.
Kavram ağacından yukarılara, yapraklara doğru çıkıldıkça kavramlar daha soyutlaşır, gövdedeki belirlilik, yerini belirsizliğe bırakır.
“Vurmak” ve “duymak” somut kavramlarından türeyen bir kavram ağacı yaprağı, “vurdum duymazlık” tır. Vurmak ve duymak fiillerine göre son derece belirsiz olan “vurdumduymazlık” bir şeyi tam olarak ifade etmeyi değil, bir küme davranışı anlatmayı amaçlamıştır.
“Siyaset ” ve “Kalite” Kavramları da Soyuttur !
Bu iki kavram da birer kümedir. Dolayısıyla içeriklerine “belirsizlik” hakimdir. O halde bu iki kavramdan yola çıkarak siyasette kaliteyi irdelemek güçtür.
Ayrıca, kalite kavramının çağdaş anlamı “ihtiyaca uygunluk” tur. Bu tanım uyarınca toplum ihtiyaçlarına uygun bir siyaset anlayışı “kaliteli” dir.
Amaç bu değil, siyaset anlayışımızın daha yüksek değerlere oturtulması ve tanım gereği siyaset kalitesinin de daha yukarı çekilmesi ise, yapılması gereken farklıdır.
Siyaset Anlayışımız Nasıl Daha Yüksek Değerlere Oturtulabilir ?
Demokrasi çeşitli biçimlerde tanımlanabilir. Bir tanım da, “demokrasi, güçler dengesidir” biçiminde olabilir.
Yasama, yürütme ve yargı arasındaki dengenin yanısıra, her üçünü de etkileyen birisi, toplumun sivil inisiyatifleridir. Bu da toplum örgütlenmesi biçiminde ortaya çıkar.
Bu örgütlenme, dolayısıyla da sivil tepkiler zayıf olursa, yasama da yürütme de yargı da halktan kopuk yeni bir denge kurarlar. Bu durumda yine bir kuvvetler dengesi vardır ama bu denge halkın çıkarlarına değil, bu kuvvetlerin çıkarlarına hizmet eder. Ülkemizdeki durumun özeti budur.
Buna göre siyasette kalitenin yükseltilmesi için yapılması gerekenlerin başında toplumun örgütlenmesi ve siyasete yeni “ihtiyaçlar” empoze etmesi gerekmektedir.
Nitekim 24 Aralık ’95 seçimleri yaklaşırken, sivil toplum örgütlerinin ortaya koyduğu yeni bir ihtiyaç bileşeni, ” Milletvekilliği Sözleşmesi” adıyla anılan bir taahhüttür.
Çeşitli partilerin adayları, bir dizi somut taahhütte bulunmaktadırlar. Bu, siyasi hayatımızda ilk defa olmaktadır.
Bu öneri bir sivil toplum örgütünce ortaya atılmıştır. Böylece görülmektedir ki, toplum, ihtiyaçlarına dayalı taleplerini söylenerek, yakınarak dile getirmek yerine örgütlenerek ortaya koyabildiği takdirde pekala siyasetin kalitesini yukarı çekebilecek bir etki yaratabilmektedir.
Mekanizma belli olduğuna göre bundan sonra yapılması gereken bellidir : Daha iyi örgütlenme ve kalite yükseltici girişimlerin projelendirilmesi !
Çarşamba, 06 Aralık 1995
-
May 25 2012 SİYASET NERELERE GİRMEMELİ, NEDEN?
Kahvehanelerin bu denli yaygın, kahve sohbetlerinin bu kadar tatlı olmasının ağırlıklı bir nedeni vardır: kahvehaneler çözülemeyen sorunların bir çırpıda halledildiği, bilinmez ya da belirsiz hiçbir şeyin olmadığı yerlerdir.
Ayrıca da ülkemizi yönlendiren felsefeler oralarda geliştirilip ekonomik, sosyal ve özellikle de siyasal yaşamımıza yön verir.
Siyasal felsefemizin ünlü “camiye, okula ve kışlaya siyaset girmemelidir” ilkesi kimlerce vazedilmiştir bilinmez, ama derindeki kaynağının kahvehane olduğundan kuşku duyulmamalıdır.
“Siyaset” denilen nedir ki her yere giremez?
Okula, camiye ve kışlaya girmesi yasaklanan, ayrıca da her nerede ciddi bir iş yapılıyorsa oralara da “girmese iyi olur” durumundaki bu siyaset nedir?
Kavramlarımız yeterince tanımlı olmadığı için siyasetin ne olduğu pek belli değildir, ama en azından iyi bir şey olmadığı bellidir. Çünkü eğer olsaydı camiye, kışlaya ve okula girmesinde bir sakınca olmazdı.
Her önemli iş gibi kavramların tanımlanması da, bu ve benzeri önemdeki konulardaki en yetkili kurum olan kahvehaneler tarafından yapılmıştır. Buna göre siyaset, örnekleri medyada bolca sergilenen, ne kadar eğri iş varsa onları yapma mesleğidir. Yani cepçilik, zarfçılık, üçkağıtçılık türünden, ama onlar gibi basit olmayan, sanat yanı da bulunan sofistike bir zenaat!
Bu tanım ve bu tanıma dayalı girme yasağı kendi içinde tutarlıdır. Birşey kötüyse iyilere bulaşması önlenmelidir.
Ama burada başka bir sorun vardır. Siyasetin, yasak yerlere girmesi önlenebilse dahi -yani mesela-, bu defa girdiği diğer yerler -ister istemez- olacaktır. Bayındırlık, bankacılık, yerel yönetimler, çevre, adalet gibi onlarca kuruma serbestçe girebilen siyaset oraları ne hale getirecektir?
Bu basit akıl yürütme dahi gösteriyor ki, siyaset hakkındaki genel yargılarımız çarpıktır ve siyasetin bu denli kirlenmesinin birinci derecede nedeni de, toplumu mutlu kılma sanatı olarak anlaşılması gereken siyasetin, tam aksine yapısal olarak kirli olduğunun varsayılmasıdır. Bu durumda, siyaseti çeşitli kirlilik örneklerinin sergilenebileceği bir alan olarak görüp girerek marifetler işleyenlere hak vermek gerekir.
Siyaset anlayışımızı değiştirmek, onu en ulvi işlerden birisi olarak tanımlamak ve siyasi ahlakın somut ilkelerini ortaya koyup ona bağlı olanlarla olmayanların ayrışmasını sağlamak gerekir. Her rastlanan eğriliğin siyasete ve siyasetçiye uygun olduğunu varsayarak, bir kirlenme spirali yaratan ve sonra da kendi yarattığı kirlilikten iğrenen kişiler olmaktan kendimizi kurtarabilmeliyiz.
15 Ağustos 1999
-
May 25 2012 TOPLAM KALİTE YÖNETİMİ, ISO-9000 VE KAMU YÖNETİMİ
Başlangıçta yalnız sanayi ürünlerine uygulanan Toplam Kalite Yönetimi(TKY) yakınlarda sanayiyi destekleyen hizmet ürünlerine de uygulanmaya başladı.
Örneğin, önceleri bir sanayi kuruluşundaki mal üretimi söz konusuyken daha sonra bunu destekleyen iletişim, bilgi-işlem, muhasebe, pazarlama, servis gibi alanlar da TKY’nin kapsamı içine girdi. Şimdi ise TKY ilkelerinin eğitimden askerliğe, vergi idaresinden devlet yönetimine kadar uygulanabileceği biliniyor.
TKY’ne Avrupa alternatifi olarak ortaya konulan ve daha sonra bu iki yönetimin bir bileşiminin oluşturulmasına yol açan ISO-9000 standartının yakın bir gelecekte uluslararası kamu yönetimi standartı olarak benimseneceğini görmek zor degildir
Bu gün nasıl ki ISO-9000’i benimsemiş bir ülke diğerirden ithalat yaparkenİSO-9000 ‘İ şart koşuyorsa, yarın bir devletin diğeriyle resmi ilşki kurması (tanıması) için benzer bir standarta uygunluk şart koşulabilecektir.
TKY ve İSO-9000 kurallarını kamu yönetimine uygulamaya ençok gereksimi olan ülkelerden birisi de Türkiye’dir.
Sorun çözmede Ardışık Sorma Metodu, iyileştirme grupları, tam zamanında alım (J.I.T), sürekli innovation gibi tekniklerin kullanıldığı TKY ile “yemeğin kalitesinin yanısıra mutfağın da kalitesini sorguluyan” İSO-9000, hiç bir değişiklik yapmadan kamu yönetimine uygulanabilir.
Gerek TKY gerekse ISO-9000 için öngörülen bir “olmazsa olmaz” koşul, bu tekniklerin kamu yönetiminin iyileştirilmesinde de aynen geçerlidir.
Türkiye, alışılmış ve çoğunluğu ilkel denebilecek düzeydeki yönetim teknikleriyle ( merkezden yönetim, bir sorunu astlara havale yoluyla çözüm, kaynaklar yerine görüntü sorunları giderme, düşük nitelikli insan gücünü yönetmeye uğraşma, hizmet içi eğitime önem vermeme, etkin çalışmak yerine çok çalışmak gibi) sorunlarını çözebileceği dönemleri geride bırakmıştır.
Güç ve karmaşık sorunlar ancak güçlü yönetim teknikleriyle çözülebilir. İlkel yöntemleri kullanmakta ısrar, bu güzelim ülkeyi elden çıkarmanın en kestirme yoludur. İlgililere ilanen duyurulur.
-
May 25 2012 TÜM KAMU GÖREVLİLERİ İSİMLİK TAKSIN !
Kamu hizmetleri bir şehrin altyapısı gibidir. İyi çalıştığı sürece farkına varılmaz, çalışmadığı zaman varlığı hatırlanır. Hiç kimse, “Oh, Allaha şükür kanalizasyonumuz iyi çalışıyor!” demez ama sokağı lağım suları bastığında bunun önemi anlaşılır..
Ülkemizde kamu hizmetleri aynen böyledir. Kamu hizmetlerinin nitelik ve nicelik açılarından yetersiz oluşunun çok sayıda nedeninin başlarında kamu kadrolarının kalabalıklığı ve şikayet sistemlerinin bulunmayışı gelir.
Ayrıca, “Sistem Kurma Becerimizin Yetersizliği”, “İnsan Dokumuzun Nitelik Yetmezliği” gibi Kaynak Nedenler de vardır ama ilk ikisi sonucun %80’ini belirler.
Kalabalık kamu kadroları düşük ücretleri, düşük ücretler de düşük nitelikleri çağırır. Düşük nitelikli kamu görevlisi ise doğal olarak yetersiz nitelik ve nicelikte hizmet üretir.
İkincisi ise şikayet sistemlerinin yokluğudur. İstisnalar biryana bırakılısa, çoğu kamu görevlisi, yetersiz bir hizmet verdiğinde kimsenin onu şikayet edemeyeceğini (etse de bir şey olmayacağını) bilir.
Ülkemizde iş güvencesi, iyi hizmet vermeyen bir kişinin işini kaybetmeme güvencesi demektir ve bu haliyle de Dünya’nın en güvenceli (!) ülkesi Türkiye’dir.
Bir basit önlemle bu gidişi biraz olsun değiştirmek mümkündür. Bu da vatandaşla yüzyüze tüm kamu görevi yapanların, göğüslerinde isimlerinin yazılı olacağı birer isimlik taşımaları mecburiyetidir. (THY ile uçanlar bilir. Hosteslerin davranışları, isimlik taşımaya başladıktan sonra önemli ölçüde düzelmiştir.)
Bunun için Anayasa değişikliğine, yeni yasa yapımına gerek yoktur. Belki üç beş lira masraf olur ama onun da kaynağı hazırdır.
Kamu kuruluşları, çeşitli vesilelerle bastırıp yolladıkları davetiyeleri biraz daha az tantanalı yaparlarsa sağlanacak tasarruf 60 milyon insanımıza isimlik yaptırabilir.
(İnanmayanlar, Kırıkkale Rafinerisi ek tesis açılışı için bastırılan tanesi 30,000 liralık davetiyelere ve benzerlerine baksınlar!)
-
May 25 2012 GELİŞMİŞLİK ÖLÇÜTLERİ NEREYE KADAR YOL GÖSTERİCİDİR?
Çeşitli mal veya hizmet tüketimlerinin, gelişmişlik ölçütü olarak kullanılması oldukça yaygındır. Fert başına otomobil sayısı, elektrik enerjisi tüketimi, gazete tirajı gibi ölçütler, en az fert başına milli gelir kadar çok kullanılan ölçütlerdir.
Bunlar doğru yorumlandığı, aşırı sonuçlar çıkarılmaya çalışılmadığı sürece son derece faydalı olan bu kriterler, toplum yaşamlarının çeşitli kesitlerinin ortaya çıkarılmasına yarayan bir çeşit “toplum yaşamı röntgenleri” dir.
Doğru kullanıldığı zaman yararlı olan bu araçlar -her araçta olduğu gibi-, amacını aşan biçimde, örneğin yatırım planlaması amacıyla kullanıldığında kaynakların heba edilmesine yol açmaktadır.
Örneğin, fert başına otomobil sayısı açısından gelişmiş ülkelere oranla bir düşüklük varsa -ki ülkemizde vardır-, bu oranı yükseltmek için yeni otomobil fabrikalarının açılması gerektiği sonucuna varılırsa bu ilk bakışta pek makul görünür.
Ülkemizdeki fert başına otomobil sayısı azlığının nedeni yalnızca otomobil üretiminin yetersizliği ise, yerli üretimi artıracak biçimde yeni fabrikaların yapılması gerektiği şeklindeki sonuç doğrudur. Ama eğer öyle değil de, mesela harcanabilir gelir yetersizliği, yolların ve park yerlerinin azlığı gibi nedenlerle bu ölçüt düşükse, bu defa ilave otomobil üretimi bu nedenleri ortadan kaldıramayacaktır. Bu durum karşısında otomobil üreticileri devletten destek talebedecekler, böylece yapay olarak ucuzlayan otomobiller satılabilecek, ama yol ve park yetmezliği sorunu daha da artmış olacaktır.
Bu spekülasyon tabii ki rekabet gücü yüksek, dolayısıyla da yalnız iç pazarı hedeflememiş ürünler için doğru değildir. Zaten o tür ürünler için yola çıkış noktası fert başına tüketimi yükseltmek değil, dış pazarlardan pay almaktır. Dolayısıyla o tür ürünler konu dışıdır.
Ülkemizde gazete okuyan kişi sayısı yaklaşık 4 milyon kişidir. Bu, gelişmiş ülkelere oranla yaklaşık on kat düşüktür. Bir girişimci bu rakamı kullanarak 36 milyon tirajlı bir gazete çıkarmaya kalksa herhalde iki gün içinde batar. Çünkü insanların gazete okumayışlarının nedeni gazete bulamamak değil, sorunlarını bilgiyle çözmemek ve de gazetelerin de bilgiyle sorun çözümüne yardımcı olabilecek nitelikte olmayışıdır. Kaynaktaki bu nedenleri gidermeden yalnızca gazete basmak okuyucu sayısını artırmaz.
Ülkemizdeki yatırımların çoğunda hareket noktası olarak alınan “fert başına” kriterleri, böyle kullanıldığı takdirde yarar değil zarar getirmektedir. Dikkate alınması gereken nokta neyin ne kadar kullanıldığı değil, neyin “niçin” o kadar kullanıldığıdır.
Olayların görüntüleri yerine onları yaratan nedenlere bakmak, Batı Dünya’sına Rönesans’ın bir armağanıdır.
Biz ise Rönesans yaşamadık. Pekiyi biz ne olacağız?
-
May 25 2012 UZATMA HASTALIĞI
Kamu yönetiminin gereği olarak idareler tarafından sık sık kurallar koyulur. Bu bazen yasa, bazen kararname bazen de tebliğler vs yoluyla yapılır.
Bu kuralların değişmez bir hükmü “Yürürlüğe Girme Tarihi”dir ve de bu gayet gereklidir.
“Yürürlük Tarihi” ne kadar alışılmış ve gerekli bir hükümse, bu tarihlerin bir, iki, üç, ilh. defa ertelenip ileri atılması da o denli alışılmış, gereksiz ve ayrıca son derece zararlı bir alışkanlıktır.
Vatandaş, bu tür bir “yürürlük tarihi” ile karşılaştığında şöyle düşünmektedir: “Konulan bu yürürlük tarihlerine uymamak bir adettir. Bunlara hemen hiç kimse uymaz ve uyulmayacağını da adı gibi bilir. Hükümetler de bu kadar insanı darıltmayı göze alamaz. O halde ben de uymasam olur ve de iyi olur!”..
Bu yaklaşım, devletin ciddiye alınmayışı demek olup, kurallara saygılı olmayı düşünen vatandaşları da kurallara uymamaya özendirir.
Devletin, vatandaşlarını kurallara uymamaya özendirmesinin çeşitli sonuçlarını hergün somut olarak yüzlerce kere yaşamaktayız. Toplumun çoğunluğu kurallara uymamakta, ancak güçsüzler ve az uyanıklar kural tanımaktadır. Bunun ise ne demek olacağı çok açıktır.
Son olarak ileri atılan araçlara “ekzost pulu” uygulaması da bu hastalığın alışılmış bir belirtisidir.
Devletimizin çeşitli alanlardaki zaafiyetinin altında işte bu gibi tutumlar yatmaktadır. Bunun adı halk dalkavukluğu’dur ve siyasiler de dahil olmak üzere bugüne kadar hiç kimseye hiçbir faydası olmamıştır. Çünkü vatandaş devletten ciddiyet değil bu tür laçkalıkları“zaten bekler” durumdadır ve bu ertelemeleri bir favör olarak değil, devletin yerine getirmesi gereken bir vecibe olarak görülmektedir.
Bunun aksi yapılsa, yani bu tarihlerden hiç taviz verilmese mutlaka halk bunu yadırgayacak ve belki de bu oy kaybına -bir süre için- neden olacaktır. Ama Türkiye’nin düze çıkması için bunu göze alabilecek siyasilere ihtiyaç vardır. Gerçek cesaret de budur.
Devlet, sürekli olarak “devlet güçlüdür” demekle güçlü olmaz. Kurallarını kararlılıkla uyguladıkça, uygulayamayacağı kararları da almadıkça güçlenir.
