-
May 25 2012 GERÇEK ÇIKARLAR VE GÖRÜNTÜLER
“Rekabet” ve “girişimcilik” kadar birbirini tamamlayan, biri olmazsa diğeri de olamayan iki kavram herhalde pek nadirdir.
Bir girişimcilik ortamı rekabetsizse orada gerçek girişimcilikten söz edilemeyeceği gibi, girişimcisiz rekabet ortamı da imkansızdır.
Müteşebbisler klübünün kuruluşundan bu yana, bir yönetim rekabeti ilk defa geçen yıl ortaya çıkmıştı. Bu yıl bu rekabetin rastgele olmadığını ve canlılığını sürdürdüğünü gözlüyoruz. Bu olgu bize, klübün kuruluşundan bu yana yeni yeni kökleşmeye başladığını gösteriyor.
Kurumların akşamdan sabaha oluşmadığını, yeni dikilen fidanların ancak bir kısmının -o da zaman içinde- tuttuğunu biliyoruz.
Müteşebbisler klübü, bu sürecin doğruluğunu bir kez daha kanıtladı.
Bültenimizin bu yeni şekli altında girişimcilere yeniden merhaba denirken, geçmiş yedi yılın bir muhasebesini yapmanın, girişimci toplumuna bir katkı olabileceğini düşündüm.
Devletçi bir ekonomik yapıdan serbest rekabete dayalı pazar ekonomisine geçme mücadelesini yaklaşık 10 yıldır yaşayan ülkemizde, bu geçiş sürecinin ana elemanını girişimciler oluşturuyor.
Bunu hem girişimciler hem toplumun diğer kesimleri gayet iyi biliyorlar. Topluma olan olumlu katkılarının bu denli bilincinde olan girişimciler çeşitli örgütlenmeler altında bazı çıkarlarını savunuyorlar. Bu savunu, demokratik yaşam biçiminin olmazsa olmaz koşuludur. Hatta demokrasinin bir tanımının da, “çeşitli toplum kesimlerinin, bir “çıkar dengeleri temeli” oluşturacak şekilde çıkarlarını savunabildikleri rejim” olduğunu düşünebiliriz.
Ancak burada anlaşılmaz, anlaşılmaz olduğu kadar girişimcileri olumsuz etkileyen bir nokta var. Şöyle ki; girişimciler çıkarlarını doğrudan olumsuz etkileyen kaynaklara karşı değil, o kaynakların ikinci, üçüncü, beşinci dereceden türevlerine karşı örgütlenip mücadele veriyorlar.
Örneğin, GİAD’lar ve hatta TÜSİAD’ın üzerinde durduğu konular ekonomik sistemin çeşitli yüzlerinin performansıyla ilgilidir. Yüksek enflas-yon, döviz kurlarındaki dalgalanma, faizler, yatırımlar gibi konular sistemin nihai çıktılarıdır.
Halbuki bu sorunların hepsinin az sayıdaki kaynağından bir tanesi, “girişimcilik ortamının sorunları” başlığı altında toplanabilecek olanıdır.
Bu sorunlar, MÜTEŞEBBİSLER KLÜBÜ’nün “Girişimciliğin Özendirilmesi” adlı raporunda ayrıntılı olarak incelenmiş ve hazırlandığı ………………. tarihinden bu yana basın, politika, meslek kuruluşları ve girişimcilikten sorumlu kamu kurumları gibi kesimlere yaklaşık 500 adet dağıtılmıştır.
İlginç olan nokta en lüzumsuz magazin haberlerine saatler, günler, sayfalar harcayan medyada bu raporla ilgili “tek kelime” ile dahi bu konuda bir haber yer almamıştır.
Bu durum “ilgisizlik”le açıklamaz. Özellikle, girişimcilerin çeşitli örgütlerinin konuya ilişkin hiçbir tutum geliştirmemiş oluşu, ilgisizliğin de ötesinde, özel olarak incelenmesi gereken bir “felç” durumudur. Bu felcin nedenleri bilinemediği sürece sorunun derinde yattığına şüphe bulunmayan köklerine erişilemeyeceği kesindir.
Her ne kadar gerek bu raporun, gerekse girişimcilik sorunlarının en önemlilerinden birisi olan Kamu Alımları raporunun basımı konusunda Müeşebbisler Klübümüzün uzun süredir devam eden çabaları henüz bir sonuç vermemiş ise de, bunun, diğer kurumların ilgi azlığına bir örnek teşkil etmemesi gerekir.
Evet, acaba girişimciler, çıkarlarını olumsuz etkileyen kaynaklara karşı değil de niçin görüntülere karşı mücadele ederler?
Bunun en olası nedeni, toplumumuzun, “sorunlarla değil, onların görüntüleriyle mücadele eden geleneksel sorun çözme yöntemi”dir. Bu sorun üzerinde çalışmaya başlayan sivil toplum örgütlerinin ortaya çıkmaya başlaması son derece sevindirici bir gelişmedir. İkinci bir neden, bu yanlışlığı farketmiş olabilecek kuruluşların, diğer kuruluşlarla koordinasyon kurmadaki yetersizliği olabilir. Bu soruna karşı bir önlem, girişimci örgütlerinden birisinin önderliğinde bir “koordinasyon workshop‘u” yapılmasıdır.
Ortaya koyulan soruna yol açan başka nedenlerinde bulunması beklenir.
Bu nedenleri ortaya çıkarmak üzere lisans üstü çalışmalar yaptırmak üzere, klübümüz, üniver-siteler nezdinde faaliyete geçebilir.
Böylece daha neler yapılması gerektiği konusu aydınlığa kavuşmuş olacaktır. Bu yeni bültenin girişimcilerimiz açısından yararlı olmasını dili-yorum
-
May 25 2012 ÇOCUKLAR MATEMATİK İÇİN NELER DİYORLAR?
Hemen tüm çocukların -ve de erişkinlerin- matematikten hoşlanmadıklarını, bunun altında da matematik korkusunun bulunduğunu, bu korkunun da altında “ben bunu beceremem” önyargısının bulunduğunu hepimiz biliyoruz.
Matematik konusunda bu yargının dışında kalan azınlığın iyi incelenmesi, hangi etmen(ler)in, anılan korkuları aşabildiği mekanizmasının kavranması ilginç bir konudur.
Bununla beraber, aşağıda bazı yanıtları bulunan basit anket bir lisede yapılmıştır. Alınan yanıtların neredeyse tamamı aynı yöndedir. Birbirinden biraz farklı olanlar seçilip aşağıya alınmıştır. Yanıtlarda anılan “sistem”, ÖĞRENCİ MERKEZLİ VE EZBERSİZ EĞİTİM’dir.
Öğrenci Merkezli yaklaşımda, öğretmen eğitsel hedefleri senaryolar içine yerleştirerek vermekte, öğrenciler ise öğrenme işini kendileri yapmaktadırlar. Ezbersiz Eğitim’de ise, her doğrunun mutlaka belirli koşullar içinde doğru olduğu bilinci verilmekte, çocuklar tartışılmayacak doğrular bulunmadığı bilincine sahip kılınmaktadırlar.
İşte, bu iki yaklaşım altında işlenen matematik dersleri hakkında öğrencilerin görüşleri:
-
Bence, bu sistem daha iyi ve zevkli. 45 dakika boyunca tahtaya bakmaktansa, arkadaşlarımla birlikte problem çözmek çok zevkli oluyor. Suspus oturmuyoruz, konuşma şansımız var.
-
Bence bu çalışma planı daha iyi oldu. Çünkü önceden grup çalışması yapsak bile çoğunlukla yine tek oturup öğretmen anlatırdı. Ama şimdi ise grupla oturuyoruz ve arkadaşlar arasında tartışabiliyoruz. Yapamadığımız birşey olunca öğretmene soruyoruz. Bu çalışma planına birşey daha eklenmesini istiyorum; geçtiğimiz konu kısa ve öz bir şekilde anlatılmalı ve bir ve iki haftayı worksheet’lere bırakmalıyız.
-
Matematik dersinde şu ana kadar olumsuz hiçbir şey görmedim. Şu andaki çalışma şeklimiz sayesinde konuları daha iyi kavrayabiliyorum. Matematik dersini bu yolla sevdim. Bu derste proje çalışması çok iyi işliyor.
-
Bu sene matematik dersinde grup çalışması yapmak hepimiz için iyi oldu. Bu grup çalışması Fen, Matematik ve Türkçe dersindeki başarımızı artırdı. Ama diğer derslerde düzgünce uygulanmıyor. Bu konuda gerekenin yapılması gerek.
-
Matematik dersleri geçen seneye nazaran daha güzel ve zevkli geçiyor. İlk defa matematik dersini sevdiğimi fark ettim. Dersler böyle güzel giderse matematik dersini çok iyi kavrayacağımızdan eminim.
-
Bence matematiği bu şekilde işlemek çok yararlı. Ayrıca anlamadığımız soruları bireysel olarak öğretmen anlattığı için daha iyi anlaşılıyor. Ancak her derste bu sistem iyi olmuyor, çünkü anlaşılmayan ve öğrenilemeyen konular oluyor ve de her derste konu anlatılmadan senaryo yazılmamalı. Ayrıca eğer konu anlatılmadan senaryo yazılırsa dersten birşey anlaşılmıyor.
-
Bu seneki matematik ders işleme sistemimiz benim için gerçekten çok yararlı. Çünkü bu sistemle konuları sayfa sayfa yazacağımıza, anlayacağımız şekilde yazıp o konu hakkında bir sürü soru çözüyoruz. Bu da bize üniversite sınavları için bir pratiklik ve zaman tasarrufu kazandırıyor. Keşke her ders için bu sistemi uygulasak. Böylece üniversite sınavları için bir sürü dershaneye gitmemiz ve ders almamız yerine bütün derslerimizi okulda öğrenirdik.
-
Bence matematik dersleri bu sene çok zevkli ve öğretici geçiyor. Mesela ben geçen sene matematik derslerinde çok zorlandım. Ama inşallah bu sene matematikten iyi bir sonuç bekliyorum. Proje gruplarıyla çalışmak daha iyi. Bu sistem okulumuzda çok iyi oldu.
-
Bence bu sistem matematik dersinde geçen sene ikinci dönem başladı. Bu sistem geçen sene çok işe yaradı ve sınavlarda başarı oranı arttı. Bu sene proje gruplarıyla çalışma daha iyi. Bu sistemin sınavlarda başarı oranını daha da arttıracağından eminim. Benim için bu sistem daha yararlı.
-
Bence bu yöntem matematikte iyi ama dersi öğretmenin anlatması ve beraber örnekler çözmek bana daha yararlı geliyor. Quiz yöntemi çok iyi 4-5 quiz’in toplamı bir büyük sınav yerine geçiyor. Çok güzel bir yöntem. Bence quiz sorular hazırlanırken, her grup bir soru hazırlasın böylece quiz yapalım.
-
Bence matematik dersinde proje grupları ile çalışmak çok iyi. Çünkü anlamadığım bir konuyu arkadaşlarımla tartışıp daha iyi öğreniyorum. Ama bir konuyu anlattıktan sonra öğretmen bir de Türkçe anlatırsa daha da iyi olacağımıza inanıyorum. Fakat proje gruplarından şikayetim yok.
Öğrencilerin bu olumlu tepkilerine yol açan sistemi merak edenler olabilir. Sistem basit, fakat insanın en gelişmiş, fakat öğretme dediğimiz yolla köreltmeye çalıştığımız “öğrenme” yetisine dayandığı için de çok etkin olan “Öğrenci Merkezli Eğitim”dir. Sekiz yıllık eğitimin içini doldurabilecek olan yöntemin özü işte budur.
-
-
May 25 2012 ÇİZME AŞILMALIDIR!
İş adamı Sakıp Sabancı’nın Doğu ve Güneydoğu hakkındaki görüşlerini ifade etmesine olumlu-olumsuz çeşitli tepkiler gösterildi. Bu tepkilere -birisi hariç-, en az hakkında konuşulan görüş kadar saygı duymak gerekir.
Tepkilerden bir tanesi ise üzerinde uzun uzun durulmaya, hatta sosyal laboratuvarlarda incelenerek altındaki hastalıkları teşhis etmeye değer niteliktedir. Kısacası çok ama çok değerlidir. Bu istisnai tepki, “çizmeyi aşma” uyarısıdır.
Bu “çizme”, kuşkusuz sembolik anlamda kullanılmakta ve toplumun çeşitli renklerde çizmelere sahip kesimlerden oluştuğunu, her kesimin bir görevi olduğunu, ülke sorunları konusunda düşünce üretip ifade etmenin ise belirli renkte çizmeye sahip bir kesimin işi olduğunu, başka kesimlerin bu konularda düşünce üretip ifade edemeyeceğini, daha da ötesinde yönetime katılamayacağını kaba bir dille anlatmaktadır.
Gelişmiş, çoğulcu demokrasiye sahip toplumların bir ortak özelliği, “çok elbiselilik” denilebilecek bir özelliktir. Bu ilkeye göre herkesin birden çok “elbisesi” bulunacak, yerine göre bunlardan seçip giyebilecektir.
Bu ilke aynı zamanda bir “elbise”nin, ancak onunla ilgili kurum içinde giyilebileceğini, örneğin “Mahalle Güzelleştirme Derneği”, “İşçi Sendikası” ve “Siyasi Parti” üyesi olan bir kişinin siyasi elbisesiyle dernek toplantısına, ya da sendikacı elbisesiyle siyasi partiye gitmemesi gerektiğini söylüyor.
Demokrasi yerine diktatörlükle yönetilen ya da buna teşne toplumlarda ise insanların tek elbisesi bulunur. Hatta, bu tek elbiseler emeklilikte dahi çıkarılmaz.
Bu tür toplumlarda her görevin sorumluları bellidir ve hiç kimsenin elbise değiştirerek farklı bir görev yapması mümkün değildir. Başlıca görevler ise, “yönetme” ve “yönetilme” den ibarettir.
Yönetenler, insanları değil devleti seven, yönetme işlevi için her türlü yeteneğe doğuştan (ve ırken) sahip, yönetilenler ise bunlara sahip olup olmadığı belli olmayan “şüpheli”lerdir. Yönetilenlerin tek görevi yönetenleri beslemektir. “Doğru”, “iyi” ve “güzel”ler yönetenler tarafından belirlenecek, yönetilenler ise bunlara itaat edeceklerdir.
İnsanlar ise doğuştan buna uygun değildir. İnsan yavrusu soru soran, merak eden, itiraz eden, deneyen, başaran ya da başaramayan böylece gelişen bir yaratıktır.
Diktatör özlemli yönetim türleri, bu tür insandan hoşlanmaz. Onlara soru sormayan, neden aramayan yalnız itaat eden, yani çizmesinin boyunu aşmayan insancıklar gereklidir.
İşte otokrat gelenekli toplumların eğitim sistemlerine egemen olan “EZBER”in altında yatan neden budur. Ezber, çizmesinin boyunu iyi bilen onu katiyen aşmayan tek tip insanlar yetiştirir.
Ezberin, bu kadar çok sorunumuz arasında önemli bir sorun olmadığını zanneden çok kimse bulunabilir.
Ama işte bu “çizmeyi aşma” uyarısı, ezber yoluyla insanların niçin iğdiş edilmekte olduğunu acı ama çok öğretici biçimde ortaya koymaktadır.
Bu ülke insanlarını, kendi çağdışı kalıplarına göre çizme boylarına ayırmaya, en uzun çizmeyi de kendi ayağına giymeye kalkışmaya iten düşünce biçimini hep birlikte teşhis etmek, hangi makyajı yaparsa yapsın onu tanımak zorundayız.
İnsanlarımız, bu ülkenin bütünlüğünü korumak için tabii ki düşünce üretecekler ve onları özgürce ifade edeceklerdir. Bu, çizme aşmaksa her vatandaşımız çizmeyi aşmalıdır. Hatta çizmeyi aşmak bir görevdir.
Şu söz unutulmamalıdır: Bir davaya, onu akıllıca eleştirenler değil onu ahmakça savunanlar zarar verirler!
Pazartesi, 13 Kasım 1995
-
May 25 2012 DEMİNG’İN BONCUKLARI!
Batı tipi üretim kültüründeki yanlışları sergilemek yine bir Batılı’ya düşmüştür. W.Edward Deming’in derslerinde kullandığı bir örnek, yalnız üretim kuruluşlarımız için değil tüm kurumlarımız için ders alınabilecek çarpıcılıktadır.
«Derse katılanlardan altı gönüllü ve deneyimsiz “işçi” istenir. “Şirket” gerekli eğitimi sağlayacaktır. Bir miktar ikna çabasından sonra gönüllüler ortaya çıkar. Şimdi, kalite için ilave kişiler gerekmektedir.Yine katılımcılar arasından iki kalite denetçisi atanır. Bunlardan beklenen tek yetenek yirmiye kadar sayabilmeleridir. Nihayet, bir Baş Denetçi ve bir Kayıt Görevlisi seçilir. Deming ise takım yöneticisi olarak görev yapacaktır.
Altı işçi, dört idari eleman ve bir yöneticiden ibaret tipik bir çalışma ortamı oluşturulmuştur. Bu, en iyi ve en son yönetim tekniklerini uygulayacak olan bir fabrikadır. Fabrika, “Beyaz Boncuklar” üretmekte, fakat zaman zaman aralarına kırmızılar karışmaktadır. Bunlar hatalıdır ve müşteriler yalnızca beyaz boncuklara para vermektedirler.
Başlıca üretim donanımı dikdörtgen şekilli iki kaptır. Biri diğerinden biraz daha büyükçe olup içinde toplam olarak 4000 boncuk -3200 beyaz ve 800 kırmızı- vardır. Üretim donanımının geri kalanı ise, üzerinde ellişer adet delik bulunan dikdörtgen şekilli küreklerdir. Deliklerin boyutu, boncukları düşürmeyip kürek üzerinde tutabilecek kadardır. Böylece, küreklerin üzerinde daima 50şer boncuk kalmaktadır.
Kürekler işçiler tarafından boncuk dolu birinci kaba daldırılıp çıkarılacak ve üzerlerinde kalan boncuklar diğer küçükce kaba boşaltılacaktır. Tabii ki istenen, küreklerin üzerinde beyaz boncukların kalmasıdır. Fabrika standartı olarak her kürekte en fazla 2 kırmızı boncuk öngörülmüş olup, yönetim bu konuda çok titizdir.
Son derece ciddi bir yönetici olan Deming, üretim tekniğini açıklar: “Dikkat edin, herkesin dikkat etmesini istiyorum” diyerek başlar. “Yöntemde herhangi bir sapma yoktur, dolayısıyla sonuçlarda da herhangi bir sapma olmayacaktır. Büyük kabı sağ elinizle kavrayacak, kürekle alacağınız boncukları yavaşça küçük kaba dökeceksiniz. Şimdi küreği eğip boncuklara tam olarak daldırın ve tekrar dışarı çıkarın. Dikkatli olun ve küreyi sallamayın”.
Böyle söyledikten sonra küreği kendisi boncuklara daldırır ve çıkarır: 50 boncuk içinde 8 kırmızı vardır. “Gördüğünüz gibi, kasti olarak kırmızı boncukların neye benzediklerini göstermek için biraz fazla kırmızı boncuk aldım. Şimdi kalite denetçilerine doğru yürüyüp küreğinizi gösterin. Her denetçi kırmızı boncukları saysın. Baş denetçi ise kendi saydığını diğer denetçilerinkiyle karşılaştırarak saymanın doğruluğundan emin olsun. Eğer herhangi bir tutarsızlık yoksa, baş denetçi bağırarak sonucu ilan etsin”.
Baş denetçi bağırır: Sekiz!
Şimdi bu işçiyi kenara alın.
Kenara!
Güzel. Bu şirkette her şey yanlış yapılıyor.Yalnız bir şey hariç: denetçiler bağımsızdır.
Kenara alınan işçi eğitilmeye başlanır. Deming de bir yandan, bir yöneticiden beklenen klişeleri bağırmaya devam eder:
O şekilde değil, bana dikkat etmediniz, tam şöyle. Küreği sarsma, doğru açıyla daldır. Biz yalnızca en iyi işçileri istiyoruz, biz mükemmeliyete soyunduk.
Takım yöneticisi işçisini eğittikten sonra ortalama bir işçi ister. Ken, böyle bir işçidir.
Güzel. Şimdi Ken bizim ortalama işçimizdir. İlk olarak o üretim yapacak.
Ken ilk gün üretimine yöneticinin dikkatli gözleri altında başlar. Bir kaptan aldığı boncukları diğerine aktarır.
Sarsma, beni izlemedin mi? şimdi daha iyi!
Ken işini bitirdikten sonra baş denetçi ilan eder: sekiz, kenara!
Ken, pekala, ilk deneme için çok kötü değil, fakat giderek daha iyi olmalısın.
Sonra Barbara gelir. İlk denemesinde altı kırmızı boncuk alır.Yönetici gürler.
Bakın Barbara ilk denemesinde altı kırmızı yaptı. Eğer o 6 yapabiliyorsa kimse altıdan fazla yapmamalıdır.
Lenny ilk denemesinde 11, Noboru 8 ve Cathy 15 kırmızı yaparlar ve yöneticiyi çileden çıkarırlar.
Bir dakika durun. Cathy, sen beni anlamadın mı? Dikkat etmiyor musun? Böyle bir performans kabul edilemez. Bizim hedefimiz en fazla iki kırmızıdır, sen buna yaklaşamıyorsun bile.
Sırası gelen Steve 5 kırmızı yapar.
İlk çeyreğin performans değerlemesi yapılır.
Steve ilk çeyrekte en iyi işçimizdi.En fazla ücret zammını ve pirimi o almıştır. Terfi sırasına girmiştir. Zavallı Cathy’yi hepimiz sevmemize karşın işini yapamamıştır. Yetenekleri kullanamıyor. Onu işten çıkarmak zorundayız.
Böylece 3 çeyrek daha geçer. Her çeyrekte kişisel değerlendirmeler yapılır. Her defasında ayrı kişiler en tepede ve en altta kalırlar. Fakat genel sonuçlar değişmez. Deming her defasında daha fazla kızar ve klişelerini tekrarlar. Kim daha çok kırmızı yaparsa ona bağırıp kiminki az ise onu takdir eder. Dört çeyrek yılın sonunda sonuçlar şöyledir:

Bu tablodaki sonuçlar, benzer yöntemleri kullanan bütün üretim kuruluşlarında hemen hemen aynıdır. İlk çeyrekte en kötü durumda olan Cathy’nin daha sonra yükselmesi, hemen her gün rastladığımız sıradan olaylardandır. Ama deneye daha devam edilseydi, durumunun ne olacağı belli olmazdı.»
Sonuç şudur: Sistemin ana parametreleri farkedilip onlar geliştirilmedikçe bireysel performanslarla sistemi yönetmek imkansızdır.
R.Aguayo’nun, “Dr.Deming : The Man Who Tought the Japanese About Quality, 1990” adlı kitabından alıntılar yapılmıştır.
-
May 25 2012 TOPLAM KALİTE YÖNETİMİ, ISO-9000 VE KAMU YÖNETİMİ
Başlangıçta yalnız sanayi ürünlerine uygulanan Toplam Kalite Yönetimi(TKY) yakınlarda sanayiyi destekleyen hizmet ürünlerine de uygulanmaya başladı.
Örneğin, önceleri bir sanayi kuruluşundaki mal üretimi söz konusuyken daha sonra bunu destekleyen iletişim, bilgi-işlem, muhasebe, pazarlama, servis gibi alanlar da TKY’nin kapsamı içine girdi. Şimdi ise TKY ilkelerinin eğitimden askerliğe, vergi idaresinden devlet yönetimine kadar uygulanabileceği biliniyor.
TKY’ne Avrupa alternatifi olarak ortaya konulan ve daha sonra bu iki yönetimin bir bileşiminin oluşturulmasına yol açan ISO-9000 standartının yakın bir gelecekte uluslararası kamu yönetimi standartı olarak benimseneceğini görmek zor degildir
Bu gün nasıl ki ISO-9000’i benimsemiş bir ülke diğerirden ithalat yaparkenİSO-9000 ‘İ şart koşuyorsa, yarın bir devletin diğeriyle resmi ilşki kurması (tanıması) için benzer bir standarta uygunluk şart koşulabilecektir.
TKY ve İSO-9000 kurallarını kamu yönetimine uygulamaya ençok gereksimi olan ülkelerden birisi de Türkiye’dir.
Sorun çözmede Ardışık Sorma Metodu, iyileştirme grupları, tam zamanında alım (J.I.T), sürekli innovation gibi tekniklerin kullanıldığı TKY ile “yemeğin kalitesinin yanısıra mutfağın da kalitesini sorguluyan” İSO-9000, hiç bir değişiklik yapmadan kamu yönetimine uygulanabilir.
Gerek TKY gerekse ISO-9000 için öngörülen bir “olmazsa olmaz” koşul, bu tekniklerin kamu yönetiminin iyileştirilmesinde de aynen geçerlidir.
Türkiye, alışılmış ve çoğunluğu ilkel denebilecek düzeydeki yönetim teknikleriyle ( merkezden yönetim, bir sorunu astlara havale yoluyla çözüm, kaynaklar yerine görüntü sorunları giderme, düşük nitelikli insan gücünü yönetmeye uğraşma, hizmet içi eğitime önem vermeme, etkin çalışmak yerine çok çalışmak gibi) sorunlarını çözebileceği dönemleri geride bırakmıştır.
Güç ve karmaşık sorunlar ancak güçlü yönetim teknikleriyle çözülebilir. İlkel yöntemleri kullanmakta ısrar, bu güzelim ülkeyi elden çıkarmanın en kestirme yoludur. İlgililere ilanen duyurulur.
-
May 25 2012 TÜM KAMU GÖREVLİLERİ İSİMLİK TAKSIN !
Kamu hizmetleri bir şehrin altyapısı gibidir. İyi çalıştığı sürece farkına varılmaz, çalışmadığı zaman varlığı hatırlanır. Hiç kimse, “Oh, Allaha şükür kanalizasyonumuz iyi çalışıyor!” demez ama sokağı lağım suları bastığında bunun önemi anlaşılır..
Ülkemizde kamu hizmetleri aynen böyledir. Kamu hizmetlerinin nitelik ve nicelik açılarından yetersiz oluşunun çok sayıda nedeninin başlarında kamu kadrolarının kalabalıklığı ve şikayet sistemlerinin bulunmayışı gelir.
Ayrıca, “Sistem Kurma Becerimizin Yetersizliği”, “İnsan Dokumuzun Nitelik Yetmezliği” gibi Kaynak Nedenler de vardır ama ilk ikisi sonucun %80’ini belirler.
Kalabalık kamu kadroları düşük ücretleri, düşük ücretler de düşük nitelikleri çağırır. Düşük nitelikli kamu görevlisi ise doğal olarak yetersiz nitelik ve nicelikte hizmet üretir.
İkincisi ise şikayet sistemlerinin yokluğudur. İstisnalar biryana bırakılısa, çoğu kamu görevlisi, yetersiz bir hizmet verdiğinde kimsenin onu şikayet edemeyeceğini (etse de bir şey olmayacağını) bilir.
Ülkemizde iş güvencesi, iyi hizmet vermeyen bir kişinin işini kaybetmeme güvencesi demektir ve bu haliyle de Dünya’nın en güvenceli (!) ülkesi Türkiye’dir.
Bir basit önlemle bu gidişi biraz olsun değiştirmek mümkündür. Bu da vatandaşla yüzyüze tüm kamu görevi yapanların, göğüslerinde isimlerinin yazılı olacağı birer isimlik taşımaları mecburiyetidir. (THY ile uçanlar bilir. Hosteslerin davranışları, isimlik taşımaya başladıktan sonra önemli ölçüde düzelmiştir.)
Bunun için Anayasa değişikliğine, yeni yasa yapımına gerek yoktur. Belki üç beş lira masraf olur ama onun da kaynağı hazırdır.
Kamu kuruluşları, çeşitli vesilelerle bastırıp yolladıkları davetiyeleri biraz daha az tantanalı yaparlarsa sağlanacak tasarruf 60 milyon insanımıza isimlik yaptırabilir.
(İnanmayanlar, Kırıkkale Rafinerisi ek tesis açılışı için bastırılan tanesi 30,000 liralık davetiyelere ve benzerlerine baksınlar!)
-
May 25 2012 GELİŞMİŞLİK ÖLÇÜTLERİ NEREYE KADAR YOL GÖSTERİCİDİR?
Çeşitli mal veya hizmet tüketimlerinin, gelişmişlik ölçütü olarak kullanılması oldukça yaygındır. Fert başına otomobil sayısı, elektrik enerjisi tüketimi, gazete tirajı gibi ölçütler, en az fert başına milli gelir kadar çok kullanılan ölçütlerdir.
Bunlar doğru yorumlandığı, aşırı sonuçlar çıkarılmaya çalışılmadığı sürece son derece faydalı olan bu kriterler, toplum yaşamlarının çeşitli kesitlerinin ortaya çıkarılmasına yarayan bir çeşit “toplum yaşamı röntgenleri” dir.
Doğru kullanıldığı zaman yararlı olan bu araçlar -her araçta olduğu gibi-, amacını aşan biçimde, örneğin yatırım planlaması amacıyla kullanıldığında kaynakların heba edilmesine yol açmaktadır.
Örneğin, fert başına otomobil sayısı açısından gelişmiş ülkelere oranla bir düşüklük varsa -ki ülkemizde vardır-, bu oranı yükseltmek için yeni otomobil fabrikalarının açılması gerektiği sonucuna varılırsa bu ilk bakışta pek makul görünür.
Ülkemizdeki fert başına otomobil sayısı azlığının nedeni yalnızca otomobil üretiminin yetersizliği ise, yerli üretimi artıracak biçimde yeni fabrikaların yapılması gerektiği şeklindeki sonuç doğrudur. Ama eğer öyle değil de, mesela harcanabilir gelir yetersizliği, yolların ve park yerlerinin azlığı gibi nedenlerle bu ölçüt düşükse, bu defa ilave otomobil üretimi bu nedenleri ortadan kaldıramayacaktır. Bu durum karşısında otomobil üreticileri devletten destek talebedecekler, böylece yapay olarak ucuzlayan otomobiller satılabilecek, ama yol ve park yetmezliği sorunu daha da artmış olacaktır.
Bu spekülasyon tabii ki rekabet gücü yüksek, dolayısıyla da yalnız iç pazarı hedeflememiş ürünler için doğru değildir. Zaten o tür ürünler için yola çıkış noktası fert başına tüketimi yükseltmek değil, dış pazarlardan pay almaktır. Dolayısıyla o tür ürünler konu dışıdır.
Ülkemizde gazete okuyan kişi sayısı yaklaşık 4 milyon kişidir. Bu, gelişmiş ülkelere oranla yaklaşık on kat düşüktür. Bir girişimci bu rakamı kullanarak 36 milyon tirajlı bir gazete çıkarmaya kalksa herhalde iki gün içinde batar. Çünkü insanların gazete okumayışlarının nedeni gazete bulamamak değil, sorunlarını bilgiyle çözmemek ve de gazetelerin de bilgiyle sorun çözümüne yardımcı olabilecek nitelikte olmayışıdır. Kaynaktaki bu nedenleri gidermeden yalnızca gazete basmak okuyucu sayısını artırmaz.
Ülkemizdeki yatırımların çoğunda hareket noktası olarak alınan “fert başına” kriterleri, böyle kullanıldığı takdirde yarar değil zarar getirmektedir. Dikkate alınması gereken nokta neyin ne kadar kullanıldığı değil, neyin “niçin” o kadar kullanıldığıdır.
Olayların görüntüleri yerine onları yaratan nedenlere bakmak, Batı Dünya’sına Rönesans’ın bir armağanıdır.
Biz ise Rönesans yaşamadık. Pekiyi biz ne olacağız?
-
May 25 2012 UZATMA HASTALIĞI
Kamu yönetiminin gereği olarak idareler tarafından sık sık kurallar koyulur. Bu bazen yasa, bazen kararname bazen de tebliğler vs yoluyla yapılır.
Bu kuralların değişmez bir hükmü “Yürürlüğe Girme Tarihi”dir ve de bu gayet gereklidir.
“Yürürlük Tarihi” ne kadar alışılmış ve gerekli bir hükümse, bu tarihlerin bir, iki, üç, ilh. defa ertelenip ileri atılması da o denli alışılmış, gereksiz ve ayrıca son derece zararlı bir alışkanlıktır.
Vatandaş, bu tür bir “yürürlük tarihi” ile karşılaştığında şöyle düşünmektedir: “Konulan bu yürürlük tarihlerine uymamak bir adettir. Bunlara hemen hiç kimse uymaz ve uyulmayacağını da adı gibi bilir. Hükümetler de bu kadar insanı darıltmayı göze alamaz. O halde ben de uymasam olur ve de iyi olur!”..
Bu yaklaşım, devletin ciddiye alınmayışı demek olup, kurallara saygılı olmayı düşünen vatandaşları da kurallara uymamaya özendirir.
Devletin, vatandaşlarını kurallara uymamaya özendirmesinin çeşitli sonuçlarını hergün somut olarak yüzlerce kere yaşamaktayız. Toplumun çoğunluğu kurallara uymamakta, ancak güçsüzler ve az uyanıklar kural tanımaktadır. Bunun ise ne demek olacağı çok açıktır.
Son olarak ileri atılan araçlara “ekzost pulu” uygulaması da bu hastalığın alışılmış bir belirtisidir.
Devletimizin çeşitli alanlardaki zaafiyetinin altında işte bu gibi tutumlar yatmaktadır. Bunun adı halk dalkavukluğu’dur ve siyasiler de dahil olmak üzere bugüne kadar hiç kimseye hiçbir faydası olmamıştır. Çünkü vatandaş devletten ciddiyet değil bu tür laçkalıkları“zaten bekler” durumdadır ve bu ertelemeleri bir favör olarak değil, devletin yerine getirmesi gereken bir vecibe olarak görülmektedir.
Bunun aksi yapılsa, yani bu tarihlerden hiç taviz verilmese mutlaka halk bunu yadırgayacak ve belki de bu oy kaybına -bir süre için- neden olacaktır. Ama Türkiye’nin düze çıkması için bunu göze alabilecek siyasilere ihtiyaç vardır. Gerçek cesaret de budur.
Devlet, sürekli olarak “devlet güçlüdür” demekle güçlü olmaz. Kurallarını kararlılıkla uyguladıkça, uygulayamayacağı kararları da almadıkça güçlenir.
-
May 25 2012 “YARIŞIMCILIĞA DAYALI KAMU KATKISI”
Belediye’ler ve İl Özel İdare’leri başta olmak üzere hemen her yörenin ekonomik ve sosyal kalkınmasıyla ilgili kurum ve kuruluşlar vardır. Bunlar, çeşitli kamu kaynaklarından (çeşitli Bakanlık’lar, İller Bankası vbg) fonlar temin ederek yörelerine hizmet götürebilecek projeler uygularlar. Ancak, bu sistem her bakımdan adaletsiz ve ayrıca da savurganlığı özendirir niteliktedir.
Adaletsizdir çünkü hangi yörenin politikacısının sesi çok çıkıyorsa o yöreye kaynak daha çok akar. Desteklenmesi gereken bir proje, yöre yöneticilerinin girişken olmayışı nedeniyle dikkat çekemezken, desteklenmemesi gereken projeler de aksine öne çıkar.
Savurganlığı özendirir niteliktedir, çünkü kamu kaynaklarının tahsisine esas olan projeler genellikle uyduruktur ve tek amacı belli bir parayı alabilmektir. Parayı isteyenin amacı, o kaynaktaki parayı alıp gönlünün istediği yerlere sarfedebilmek, parayı verecek olanın amacı da ya mevcut kaynakları bir an evvel bitirip siyasi baskılardan kurtulmak ya da o para yardımıyla siyasi prestij elde etmektir.
Kaynakların bu yolla israf edilmesi yerine, bir bölümünü özgün yöresel ihtiyaçlara yönelik projelere tahsis etmek ve geri kalan bölümünü ise “Yarışımcılığa Dayalı” biçimde tahsis etmek daha akılcıdır.
Yarışımcılığa Dayalı denilen yaklaşım, çeşitli kamu kaynaklarını elinde tutan kuruluşların, belirli amaçları gerçekleştirmek üzere genel çağrılar yapmaları, yerel kurumların ise (belediye, il özel idaresi vbg) bu çağrılara cevap olabilecek projeler hazırlayıp birbirleriyle yarışmaya girmeleridir.
Bu yaklaşım basit ama çok etkindir. Her ne kadar kamu kaynaklarının, bir parti ya da belirli kişilerin çıkarları yönünde kullanımına pek imkan vermezse de, bir rekabet havası yaratması bakımından eşsizdir.
Kaynağı ortaya koyup yarışımı özendiren kamu kuruluşu, hazırlanacak projeler için belirli şartlar koşabileceği gibi, kaynağa erişmek isteyenin de belirli bir katkıyı ortaya koymasını da isteyebilir. Bu durumda “havadan gelen para” nedeniyle oluşabilecek ciddiyetsizlik azalır.
1988 yılında Kültür Bakanlığınca ilan edilen “Bizim Şehrimiz” adlı bu şekildeki bir kampanya, yerel idarenin koyacağı her 1 lira için Bakanlığın da 1 lira vereceğini ilan ediyordu. Buna karşı istenilen, Belediye’lerin inşaat ruhsatı verirken, dış cephelerin o yörenin kültürel karakteristiklerinin temel çizgilerini taşıdığının aranmasıydı.
Kamu kaynaklarının daha etkin kullanımının sürekli konuşulduğu günümüzde -eğer gerçekten ilgilenenler varsa- onların dikkatine sunulur.
Pazar, 29 Mayıs 1994
-
May 25 2012 YASTIK BATMASI VE BÜROKRAT DEĞİŞTİRME!
Gece uykusu kaçanlar iyi bilirler. Yastık, ne yapılırsa yapılsın batar, bir türlü rahat edemezsiniz. Aksine, yorgunsanız ve bir rahatsızlığınız da yoksa, yastık nasıl olursa olsun uyuyuverirsiniz. Burada sorun yastık yorganda değil sizdedir. Ama sorun yastık vs de somutlaşır.
Benzer bir durum siyasi ve idari kadrolar arasında vardır. Her siyasi kadro, kendi programını benimseyen idari kadrolarla çalışmak özgürlüğüne sahiptir, ayrıca buna zorunludur da.
Belirli bir programı gerçekleştireceğine söz vererek halktan kredi alan her siyasi ekip, bu programına inanan idari kadroları kurmak durumundadır. Ancak bu özgürlüğün sınırı, idari elemanların bu programın neresinde yer aldığı ile belirlenecektir. Program ne olursa olsun, değişmeyen işleri yapmak durumunda olan elemanlar bu sınırın dışında kalırlar -ki kadronun % 90’ını bunlar oluşturur-.
Ama alt siyasi kadrolar (siyasi parti teşkilatları, üyeler, delegeler gibi), yalnız sınırın üzerinde bulunan yani siyasi kadronun programı ile uyumlu olması gerekenleri değil, mümkün olabilen tüm idari kadroların değişmesini isterler ve üst siyasi kadroları bu yolda zorlarlar. İşte sorun da bu noktada başlar.
Siyasi ekip bu zorlamalara direnebildiği ölçüde siyasi fazilet örneği vermiş olur ya da şube müdüründen kısım şefine kadar tüm görevlileri değiştirme yoluna giderler. İdari kadroların inançları dışında da olsa birer siyasi partiye `yamanmaları’ süreci de böylece gerçekleşir.
Bir de, bu olgunun dışında, yukarıdaki `yastık batması’na benzer bir sorun çeşidi vardır. Bir siyasi kişi, programının ne olduğunu, ne yapılmak gerektiğini belirleyememiş ya da akıl dışı beklentilere saplanmışsa bu defa sorunu kişilerde aramaya başlar.
Siyasi kişinin, idari ve siyasi kadroların rollerinin neler olduğunu tam anlayamaması da benzer sorunlara yol açar.
İdari kadrolar, işlerin tekniği konusunda uzman olan (ya da öyle olması gereken) kadrolardır. Zaten öyle değilse ilk değiştirilmesi gerekenler bunlardır. Siyasiler ise, siyasi tercihleri temsil etmektedirler. Biri diğerinin “altında” ya da diğeri öbürünün “üstünde” değillerdir. Aralarındaki ilişki “birliktelik”tir.
İdari ve siyasi kişiler birlikte, “siyasi tercihler” doğrultusunda “teknik ihtiyaçlar”ı tatmin etmeye çalışmalıdırlar.
Bu, her zaman kolay değildir ve hele “siyasi emreder bürokrat yapar” tavrıyla katiyen gerçekleştirilemez. Olsa olsa, bürokratlar “inanmış gibi” yapar ama bu tür bürokratlardan da hiç bir siyasi kadroya hayır gelmez.
Siyasete soyunanların bu gerçekleri bilmesi ya da öğrenmesi zorunludur. Mesele, bu öğrenme sürecini tahribatsız (ve kısa) geçirmektir.
