-
May 25 2012 İŞKENCENİN KÖK NEDENİ !
30 Ocak 1999 tarihli SABAH Gazetesinden bir haber başlığı ve kısaca içeriği şöyle:
“HASSAS DOMUZUN KALBİNİ KIRDILAR!
Bulgaristan’ın bir yöresinde, üzerine bıçakla gelen kasabı gören bir domuz kesileceğini anlayınca kalp krizinden öldü..”
Haberin komikliğini(!) daha da vurgulamak için bir de küçük karikatür eklenmiş ve ölüm korkusundan terler döken bir domuzun korkusu resmedilmeye çalışılmış.
Satır-sütün hesabıyla “küçük” görünen, ama aslında bir büyük trajediyi -kendi dışındakileri işkencecilikle suçlayan insanlardan oluşan bir toplum olma trajedisi- sergileyen bu haberi bu denli alaya alarak haber yapan muhabiri, bu muhabiri hala işinde tutanları, bunu gazeteye yazmakta bir sakınca görmeyen yayın kurulunu ve kimler ise diğer ilgililerini protesto ediyorum.
Polisin copladığı ya da karakolda sorgulandığında işkence gören insanlar söz konusu olduğunda birinci sınıf hümanist kesilen, ama kendi türü dışındakilere yapılan işkenceyi, gladyatör ya da hayvan dövüşlerindekine benzer bir kayıtsızlık ve zevkle seyredenlerin bizatihi işkenceci olduğunu, ama bunun farkında olamayacak kadar da kendini bilemez durumda olduklarını üzüntüyle görüyoruz.
Bu tür haberler o denli yaygındır ki, hemen her gün televizyonlarda, hayvanlara yapılan bir eziyetin haberi, cinayet haberlerinden bunalan insanları ferahlatmak için birer eğlendirici haber olarak verilmektedir.
İstanbul Sarıyer’de, belediye zabıtası kılığına girmiş iki yaratık tarafından denize atılan bir at arabasının can çekişerek boğulan atını görüntüleyen TV kanalı, işin sonunda eline birkaç kuruş sıkıştırılan araba sahibinin gülen yüzünü göstererek, “acı başladı ama tatlı bitti” demektedir.
TV kanallarının birisinde, insanları horoz gibi çatıştırmayı bir iş olarak yapan bir kişi, hayvan haklarını savunan kişiye, “bakın hayvanları koruma dernekleri var. Hiç insanları koruma derneği var mı?” gibisinden tam bir salaklık örneği verirken, mevcut tüm kurumların insanlar için kurulduğunu dahi akıl edemiyor.
Onlarca gazetenin yüzlerce köşesinde, onlarca TV ve radyo kanalının yorumcularının saatlerinde, devletin ve onun erklerini kullanan politikacıların, bütün eğrilik, kötü muamele ve işkencelerin nedeni olduğu, onların dışında kalan aydın ve mazlum vatandaşların ise, çağdaşlığın bütün özelliklerine sahip oldukları vurgulanır durur.
Muhtemelen, “hassas domuz” haberinin müsebbipleri de, “boğulan at” görüntülerinin sahipleri de, dostlarıyla sohbet ederken ne denli çağdaş olduklarını birbirlerine anlatıyor, kendi dışlarındaki işkencecilerden toplu olarak nefret ediyorlardır.
Gerçek işkencecileri görebiliyor musunuz? Ne kadar çok olduğumuzu farkedebiliyor muyuz? Canlı türlerinin -hatta diğer bütün varlıkların- birini diğerine üstün tutan, insanları, diğer türlere eziyet etmeye hak sahibi gören anlayışın gerçek anlamda işkencenin ta kendisi olduğunu görebilmeli, gösterebilmeleyiz.
İşkence yaptığının farkında olanlar kötü insanlardır, ama bir gün nedamet hissedebilirler.
Ama bu ikinciler, kendi türü dışındakilere eziyet etmeyi bir hak görenler, buna göz yumanlar, ses çıkarmayanlar, aydınlatma görevini bilerek savsaklayanlar, evrenin, sistemin, yaradanın -ya da neye inanıyorlarsa onun- tüm gazabı üstlerine olacaktır.
-
May 25 2012 HER ÖRGÜTLENME KENDİ ETİK KURALLARINI OLUŞTURMALIDIR!
Demokrasinin, belirli amaçları gerçekleştirmek üzere örgütlenmiş bir toplum temeli üzerinde yapılandırılabilecek bir toplu yaşama biçimi olduğu, devlet örgütünün ise ancak bu tasarımın önündeki engelleri kaldırmakla görevli ve de yetkili olduğu, artık yavaş yavaş anlaşılıyor.
Toplu yaşam kültürümüze taban tabana zıt olan bu anlayış, başı ağrıdığında bunu gidermeyi devletin görevi sayan bir toplum ve de buna pek uygun olarak vatandaşların başlarının ne zaman ağrıması gerektiğini belirlemeye kendini görevli ve yetkili sayan bir devlet anlayışı ile uyuşmasa da, zaman her şeyi değiştiriyor.
Bir toplum kesiminin örgütlenmesi ne demektir? Bir kesim bir dernek kursa, aidat toplasa, dernek lokali işletse, bir bülten yayımlasa, düzenli toplantılarına ünlü konuşmacılar bulsa, dernek adını iyice duyursa, üyelerinin sorunlarına elden geldiğince yakın ilgi gösterse ve buna benzer faaliyetlerle yoğun olarak çalışsa, acaba bu kesim “örgütlenmiş” sayılmalı mıdır?
Sözel anlamda evet. Üyeler arasında nasıl olursa olsun bir “örgü” oluşturulduğunda bir örgütün varlığından söz edilebilir. Ama bu, demokrasinin temelini oluşturacağı öngörülen, üzerinde başka yapıların yükselmesi istenilen bir örgüt değildir. Çünkü oluşturulan “örgü” sıradandır, benzerleri ya da alternatifleri çoktur. Örneğin, çoğu kuruluşun kendine amaç edinmiş olduğu “toplanacak bir yere sahip olmak”, böylesine sıradan bir örgüdür. Herhangi bir klüp ya da lokanta bu işi görebilir.
Bir örgütün varlığından söz edebilmek için bir “misyon” tanımlanmış olmalıdır. Bu misyon, bir ilacın aktif maddesi gibidir. Dışı, görünüşü ve tadı hoş bir kabukla çevrilmelidir. Bir örgütün misyonu da benzer biçimde, bazı destek faaliyetleriyle çevrilebilir. Sosyal faaliyetler, lokal işletimi, bülten yayımlama gibi işler bunlardır.
Sıradan bir birlikteliği bir örgütten ayıran birinci özellik onun misyonu ise, ikincisi onun ilkeleridir. İlkeler, o misyonun gerçekleştirilebileceği çok sayıdaki güzergahtan belirli bir tanesini tanımlar.
Toplumdaki gelir dağılımı dengesizliğini azaltmayı kendisine misyon edinmiş iki örgütten birisi ilke olarak, “zenginden çalıp fakire dağıtmak” güzergahını seçerken, diğeri bunu, “fakirlerin de zengin olacak şekilde üretim yapmalarını özendirmek” yoluyla yapmayı benimseyebilir. İlkeler, bir örgütün etik kurallarıdır.
Belirli meslek mensuplarının bir araya gelerek oluşturdukları örgütler ülkemizdeki örgütlerin çoğunluğunu oluştururlar. Ama büyük bir çoğunluğu, iyi bir misyon tanımına sahip olmadığı gibi, üyelerinin uyması gereken etik kuralları da belirlememişlerdir.
Bu yüzden de örgütler içinde, o örgütlerin imkanlarını kullanan, ama ilkelerine -ki yazılı olmamakla birlikte vardır- katiyen uymayan kişiler bulunabilirler. Demokrasinin doğasına tamamen ters olarak, bu tür üyelerinin uygunsuz davranışlarının önlenmesini devletten bekleyen bu örgütlerin başarı şansı sıfırdır.
Bir meslek örgütünün ilk belirlemesi gereken “misyonu” ise, ikinci belirlemesi gereken “etik kuralları”dır.
Bir kesimde birden fazla sayıda örgüt varsa, her biri kendi ilkelerini ayrı ayrı benimseyip ilan edebilir. Zamanla, kamuoyu nezdinde geçerli olan ilkeler ortaya çıkar, bunlara sahip örgütlerin etkinliği de kendiliğinden ortaya çıkmış olur.
Bu yaklaşım yalnız meslek örgütleri için değil, kendisini kötü uygulamalara karşı korumak isteyen her kesim için geçerlidir. Sokaklara tükürmeyen bir grup şehirli, tükürenlerden kendilerini ayırmak için birkaç etik kural koyar ve bunu duyururlar. Eğer kamuoyunda tükürmeye karşı bir duyarlık çekirdeği varsa, bir süre sonra bu örgütlenme etkinlik kazanır. Aksi halde kamuoyu o örgütlenmenin içine “tükürür” -ki bunda yanlış bir yan olmayıp her toplum layık olduğu biçimde yaşar-.
İyi hizmet üreten okullar, ticaret kuruluşları, marangozlar, taksi şoförleri, politikacılar, sanayiciler, akademisyenler, medya mensupları, kendi etik kurallarını belirleyip ilan ederler. Gerisi, kamuoyunun, bu ilan edilen kurallara ne denli duyarlı olduğudur.
İşte demokrasi, bunlara duyarlı toplumların layık oldukları toplu yaşama biçiminin adıdır.
Meslek kuruluşlarımız başta olmak üzere her türlü örgütlenme, kendi etik kurallarını belirlemek ve kamuoyuna ilan etmekle yükümlüdür. Alışılmış yol olan “yakınmak ve oturmak” ise geleneğimizdir, ama terkedilmelidir!
Pazar, 24 Kasım 1996
-
May 25 2012 BİR DOSTLA KURULAN HAYAL!
Parlamento yaşamımda çok insanla arkadaşlık ettim. Ama bunlardan birisiyle gerçekten arkadaş olabildim. Bu, rahmetli Adnan Kahveci’dir.
Gerçek arkadaşı, sık görüşülen, yediği içtiği ayrı gitmeyen ya da alışılmış kalıplarla değerlendirmiyorum. Biz öyle yediği içtiği ayrı gitmeyen iki kişi değildik. Hatta seyrek görüştüğümüz dahi söylenebilir. Ama aramızda iyi bir iletişim kurulmuş, birimizin söylediğini diğeri açıklamaya ihtiyaç kalmadan anlar duruma gelmiştik.
İşte bu anlayış havası içinde bir gün, parlamento’da bir “beyaz ihtilal” düşünmüştük. Bu öyle bir dönüşüm olacaktı ki, bugün birbiriyle uzlaşmaz gibi görünen, kavga eden kişiler arasında bir yapıcı diyalog başlayacaktı.
Aşağıda, bu hayalimizin bir ürünü olduğunu söyleyebileceğim bir bildirgeyi bulacaksınız. Ama şuna inanıyorum ki, düşünceler tek insanlarla değil, ona sahip çıkıp yürütecek kişilerle yücelip hayata geçebilir.
Bu bildirgeyi, rahmetli arkadaşımın ruhuna ithaf ediyorum:
TOPLUMSAL YENİLENME GİRİŞİMİ
“ANLAYIŞ BİRLİĞİ BİLDİRGESİ”
-
Amaç
Farklı siyasi düşüncelere sahip kişilerin, mevcut siyasi kimliklerini koruyarak yer alabilecekleri bir TOPLUMSAL YENİLENME GİRİŞİMİ öngörülmektedir. “Girişim”in hedefi, siyasi hayatımıza şekil vermiş bulunan, uzlaşmaz, tek doğrulu, buyurgan, başkalarının çıkarlarını gözetmeyen bir çıkar anlayışına dayalı siyaset geleneğimizi ve bununla irtibatlı kurumların yapılarını yenilemek ve bu yolla, çağı yakalamak ve de aşmak üzere üretilebilecek akılcı çözümlerin hayata geçirilmesi için ortam hazırlamaktır.
“Girişim”in bu hedef çevresindeki amaçları :
-
Temas Ortamı Yaratmak: Farklı düşünce sahibi kişilerin birbirleriyle temas edebilecekleri ve böylece şunları sağlayabilecek ortamlar yaratmak:
-
Kutuplaşmaları Önlemek: Birbirlerinin varlıklarını kabul etmeyi gerektiren akılcı nedenleri görüp, düşüncelerini temsil eden siyasi kurumları etkileyerek olası kutuplaşmaları önlemek,
-
Düşünce Tıkanıklıklarını Önlemek: Birbirlerinin düşüncelerini, onların ortak ve farklı yanlarını keşfetmelerini, bunlardan yeni sentezler yapabilmelerini sağlamak ve böylece siyasi kurumlara şekil veren düşüncelerin tıkanmasını önlemek,
-
Uzlaşmalara Katkı: Farklı siyasi düşünceler arasında uzlaşma gerektiğinde bunun oluşmasına katkıda bulunmak,
-
Bütünleşme Sağlamak: Temel ilkelerle çevrili bir alan içinde uzlaşarak bütünleşmesi mümkün iken bunu yapamayıp ayrışan ve böylece giderek daha çok ve çeşitli anlaşmazlıklar üreten siyasi düşünceler arasında bütünleşme sağlamak ve gereksiz potansiyel ayrışmaları önlemek,
-
Yeni Liderlerin Çıkabileceği Bir Ortam: Uzlaşma, farklılıklardan sentez yapabilme, çatışma çözebilme gibi yeteneklere sahip yeni liderlerin yetişebileceği bir ortam yaratmak,
-
“Büyük Uzlaşılar” için Ortamlar Yaratmak: Ulusal boyutlu düşünce farklılıklarının da üzerinde, uluslararası boyutlu tehdit ve/ya fırsatların objektif olarak değerlendirilebilmesini ve böylece çeşitli “büyük uzlaşılar”ın oluşmasını sağlamak,
-
Politik Sınıf Nitelik Dokusu’nun Gelişimine Katkı: Yüksek nitelikli* fakat imkanları sınırlı kişilerin politik sınıfa kazandırılmasını sağlamak
-
“Girişim”in İlkeleri
-
Erdem: Temel dürtüsü varlığı koruma ve sürdürme olan tüm yaşam biçimlerinin en temel erdem ilkesi “zarar vermemek” olup, girişimin tüm evrelerinde bu ilkeye uyulmak zorunluğu vardır.
-
Farklılıkların Bütünlüğü: Kültür ve anlayış farklılıkları, birlikte uyum içinde yaşamaya engel olan uçurumlar değildir. Bu farklılıklar, aralarında sürekli bir “birbirini anlama isteği”, bu ise bir “farklılıklar bütünlüğü” yaratmalıdır. Bu genel ilke çerçevesinde:
-
Akılcılık ve İnancın Ayrılmazlığı: İnsanoğlu, duyuları yoluyla ancak birkaç boyutunu algılayabildiği çok boyutlu evrenin gerçekliklerini ancak sezgilerine dayalı inançlarıyla kavrayabilir. Bu yolla gerçekleştirilebilen kavrayışın, günlük yaşamdaki tutum ve davranışlara yansıtılması, bir “dönüştürme”yi gerektirir. Bu dönüştürme, nedensellik yoluyla gerçekleştirilebilir. Bu ise bütünüyle nedenselliğe kapılarak kavrayıştan uzaklaşma tehlikesi yaratabileceği için, sezgilerle kavranan gerçeklik parçasının akılcılık yoluyla günlük yaşama dönüştürülmesi süreci, yine sezgisel kavrayışlarla denetim altında tutulmalıdır. Akıl ve inancın özerk alanları böylece bütünleşmiş olurlar
-
Çoğulcu Demokrasi : Çoğunluğun mutlak egemenliğine değil, toplumu oluşturan tüm farklılıkların, bir bütün oluşturacak biçimde dikkate alınmasına dayalı demokrasi anlayışı esastır.
-
Toplum Çıkarları ile Bütünlük İçindeki Bireycilik : Hiçbir çıkarının bir başkası ya da topluma zarar vermemesi gerektiğinin bilincine erişmiş yüksek nitelikli bireyler, kendilerinin yanısıra toplumun da çıkarlarını kollamış olur ve toplumla birlikte gelişirler. Tüm tutum ve davranışlarında bu “erdem” ilkesini göz önünde tutacak olan bireyler, egoizme karşı da en güçlü engeli oluşturacaklardır.
-
Sürdürülebilir Yaşam: Ekonomik ve sosyal kalkınmanın temel ilkesi, doğal kaynakların “kendini yenileyebilirlik” sınırları içinde kalmak ve böylece gezegenimizdeki tüm yaşam biçimlerini sürdürülebilmektir. Bu, mevcut ve gelecek nesiller arasındaki sosyal konratın esası olup, doğa ve ekonomik kalkınma arasındaki farklılığın bütünlüğü’dür.
-
Yüksek “insan niteliği*” : Ekonomik ve sosyal alanlarda bireysel, toplumsal ve kamusal faaliyetlerin amacı, insan niteliklerinin geliştirilmesi, ekonomik ve sosyal gelişmelere de bu felsefeyle erişilmeye çalışılmasıdır.
-
“Girişim” Üyeliğinin Koşulları
Başlıca koşul, TOPLUMSAL YENİLENME GİRİŞİMİ hedef, ilke ve araçlarının yer aldığı bu “Anlayış Birliği Bildirgesi”nin imzalanıp, buna uyulacağının taahhüt edilmesinden ibarettir. “Girişim”e kurumlar değil kişiler, sahip oldukları siyasi kimliklerini terketmeden üye olabileceklerdir. Bu çerçevede üyelerden beklenen en önemli özellik:
“Düşüncelerini hiç bir şekilde zorlamaya başvurmaksızın ifade etmek, doğrudan ya da dolaylı zorlama içeren hareketlere katılmamak, bunları desteklememek”tir. Bunun aksinin belirlenmesi önce uyarılma, devamı halinde kınanma ve yine de sürmesi halinde üyeliğin sona ermesi için kesin neden sayılır. Uyarılan ya da kınanan üyeden, buna yol açan tutum ve davranışlarını telafiye yönelik bir “telafi planı” hazırlayıp, bunu onaylatıp uygulanması istenir.
-
“Girişim”in Faaliyetleri
-
Yaygınlaştırma: “Girişim”in daha geniş kesimlerce benimsenmesi yolunda çalışmalar yapmak,
-
Peryodik Toplantılar: İlçe, il ve Türkiye geneli için peryodik olarak “Siyasi Partiler Ortak Platformu” toplantıları düzenlemek, ülke sorunları üzerinde düşünce alış verişinde bulunmak ve kamuoyuna ortak bildiriler yayımlayarak yerel meclisler (belediye ve il genel meclisleri) ve T.B.M.M.’ne siyasal eğilimler konusunda bilgi taşımak,
-
Çatışmalardan İşbirlikleri Üretimi: “Girişim” içindeki çeşitli `temas’ noktalarında, kutuplaşmalarla son bulan çatışmalar yerine yapıcı sonuçlar doğmasını sağlamak üzere gereken iç eğitim çalışmaları yapmak,
-
Politik Düşünce Kalitesini Geliştirmek: “Girişim” içindeki çeşitli siyasal düşüncelerin kalitesinin gelişmesini teminen alternatif düşünceler üretmek,
-
Politik Sınıf Kalitesini Geliştirmek: Politik Destekleme (sponsorluk) Sistemi kurup uygulamak ve benzer sistemlerin, başka kuruluşlarca da oluşturulması yönünde faaliyette bulunmak.
Farklı düşüncelere sahip kişilerin, yukarıdaki yollarla yalnızca `biraraya getirilmesi’, varılmak istenilen amaçlar için her zaman yeterli olmayabilir. Biraraya gelen kişilerin uygun iletişim teknikleriyle düşünce alışverişinde bulunamamaları halinde, karşılıklı olarak birbirlerini anlamak yerine, kendi doğrularını dayatma gibi bir olumsuzluk ihtimali de doğabilir.
Bu nedenle, `Duyarlık Eğitimi’, `Beyin Fırtınası’, `Arama Konferansı’, `Sorun Çözme Oturumu’, `Bir Konunun Çeşitli Yanları Üzerinde Değişik Kişi ve Grupların Hazırlanıp Sunmaları’ ve `yaparak öğrenme’ gibi, birlikte çalışmayı ve ORTAK AKIL YARATMA’yı özendirici yöntemler kullanılır.
-
“Girişim” Faaliyetlerinin Finansmanı
“Girişim”, üyelerinin “ilk giriş” ve “yıllık” ödentileriyle finanse edilecektir. “İlk giriş” ödentisi en az, üyeliğe başvuru tarihindeki 3 Cumhuriyet Altınının Türk Lirası karşılığı olup*, “yıllık” ödentiler ise Yönetim Kurulu’nca belirlenecek tutardadır. Ayrıca, özel projeler uygulanması halinde, projeleri destekleyebilecek kişi ve kurumlara da başvurulacaktır.
-
“Girişim”in Örgütlenme Biçimi
“Girişim”, merkezi İstanbul’da bulunan bir Vakıf ile, il ve ilçelerde vakfın şubeleri biçiminde örgütlenir.
-
Sonuç
Ülkemizde siyasete yöneltilen, ama daha çok kişiler üzerinde yoğunlaştırılan eleştiriler aslında, geleneksel siyasetin üzerinde yapılandığı anlayışın artık işlevini yitirdiğine işaret etmektedir. Yeni siyaset anlayışının, farklılıkların bütünlüğü en başta olmak üzere bir dizi yeni ayak üzerine oturması gerekmektedir. Burada açıklanan “girişim”, bu yeni siyaset anlayışının, üzerine inşa edilebileceği temel olarak ortaya konulmaktadır. “Girişim”in gücü ise, onu destekleyenlerin, bu girişime olan inançları ölçüsünde olacaktır…
Yukarıda açıklanan hedef ve ilkeler’le anlayış birliği içinde olduğumu, bu çerçeve içinde TOPLUMSAL YENİLENME GİRİŞİMİ faaliyetlerine üye olarak katılmak istediğimi, üyeliğin koşullarına razı olduğumu beyan ederim.
(üye adayı) Adı Soyadı Tarih
Bakarsınız bir gün bu hayal gerçek olur. Ne dersiniz?
Salı, 12 Aralık 1995
-
-
May 25 2012 BİR EK KAYNAK: LAF VERGİSİ !
Ülkemizin önemli sorunlarından sayılan (belki de öyledir) kaynak kıtlığına karşı önlemlerin başında vergi gelirlerini artırmak geliyor.
Ancak, kaçıranlardan vergi almak mümkün olamayacağına göre yeni vergilerin konulması kaçınılmaz hale geliyor. Bütün vatandaşlarımıza da yeni vergiler düşünüp önermek görevi düştüğüne göre, bunu ilk yapanlardan biri ben olmak istiyorum.
Önerim, her ağızdan çıkan ya da yazılan sözcük başına çok küçük bir vergi alınmasıdır (örneğin 10 kuruş gibi).
Böylece, mesela akşama kadar 2000 kelime sarfeden bir vatandaş 200TL vergi vermiş olacak, buna karşılık konuşma özürlü bir yurttaşımız ise hiç vergi vermeyecektir.
Böylece kişi başına ayda 6000, yılda 72,000 liralık bir vergi gelmiş olur ki bu, asgari ücretliler için dahi yüksek sayılmaz. Ama, nüfusumuzun yarısının konuşabildiğini düşünürsek bu, yılda 2 trilyonluk bir kaynak demektir. Ayrıca, ortalamayı yükseltebilecek birçok kesimin bulunduğu dikkate alınırsa bunun, küçümsenemeyecek bir rakam olduğu anlaşılacaktır.
Laf Vergisinin bu yararının yanısıra başka faydaları da olacaktır. Artık herkes olur olmaz “laf” edemeyecek, onun yerine ölçüp biçip “söz” söylemeye gayret edecektir.
Örneğin artık şöyle “laf”lar duymayacağız; “Ülkemizdeki sosyo-stratejik ve eko-kültürel boyutlarındaki memnuniyet verici gelişmeler içte ve dışta gıptayla izlenmekte ve takip edilmekte olup, global Dünya’ya entegrasyon ve bütünleşme sürecine girilmektedir”.
Böylelikle insanlarımızın boş laf dinlemesi bir ölçüde önlenmiş olacaktır.
Bir diğer fayda, televizyon yayınlarındaki olası ferahlamadır. Birçok program, maliyet artışları yüzünden yayından kaldırılacak, haber bültenleri beşer dakikaya inecektir.
Diğer yandan gazeteler tek sayfaya inecek, bir kısım köşeler (benimki gibi) boş kalacak, bürokratik yazışmalar azalıp vatandaşın işi hızlanacak, hatta mahkemelerin bile yükü azalacaktır.
Bütün bunların dışında, sürpriz gibi görünmesine rağmen, söz söyleme özgürlüğü artacaktır.
Bunca “laf” arasında “söz”ünü dinletemeyenlerin karşıkarşıya bulunduğu bir çeşit özgürlük kısıtlaması azalacak, lafların sözleri boğması önlenmiş olacaktır.
Okullarda çocuklarımıza özlü konuşma, yazma telkin edilecek, anlamsız, uzun konuşma ve yazma artık “ayıp” sayılmaya başlanacaktır.
Her yazılan ya da söylenenin, insanların ömürlerinden küçük parçalar kopardığı, ama bu küçük parçalar biraraya gelince ömürlerin önemli bir bölümünün laf etmek ve/ya dinlemek için harcandığı düşünülürse böyle bir vergi daha az saçma görünmüyor mu?
***
-
May 25 2012 EKONOMİK YENİDEN YAPILANMADA
M.P.M.’NİN ROLÜ NE OLMALIDIR?
A.B.D. ekonomisi, dışarıdan bakıldığında sanılabileceği gibi dev şirketlerin değil çok sayıda küçük kuruluşun omuzları üzerindedir. Ekonomisinin % 47’si küçük boy şirketlerce oluşturulur.
Benzer şekilde Japonya da böyledir. Dev dış ticaret şirketlerinin çevresi, onbinlerce küçük ve orta ölçekli firma tarafından sarılmıştır. Bunlar konjonktürel dalgalanmaları absorbe eden amortisörler gibidir.
A.B.D.’de küçük şirketlerle devletin ilişkisi SBA (Small Business Administration) adında bir federal kurum tarafından düzenlenir. SBA, yüzbinlerce küçük girişimci ile tek tek ilişkide değildir. Bu imkansızdır. Çünkü her girişimcinin ihtiyacı bir diğerinden farklıdır.
SBA, çok daha az sayıdaki aracı şirketi destekler. Aracı şirketlerin SBA ile ilişkileri basittir: SBA onlara hibe ve kredi sağlar, aracı şirketler de anlaşmaları gereğince bunların ödenmesi gereken kısımlarını SBA’ye geri öderler.
Diğer yandan, aracı şirketlerle girişimciler arasındaki ilişkiler ise son derece girifttir. Kimi aracı şirket yalnız para (risk sermayesi vb yollarla) sağlarken, bazıları ödünç personel (secondee), diğerleri ise işyeri (teknoparklar vb yollarla) sağlarlar. Bu, devleti ekonominin içine fazla sokmadan ekonomiyi idare etmenin yoludur ve bilinen en iyi yöntemdir.
SBA son derece küçük kadrolu, ama kadrosu gerçek uzmanlardan oluşan bir kurumdur.
MPM’nin ekonomik yeniden yapılanmadaki rolünü açıklamak istediğim bu yazıya SBA örneğiyle başlamamın nedeni, çok yaygın bir amaç kümesine hizmet vermek durumunda olunduğunda, liberal bir ekonomik anlayışın nasıl davranacağını göstermek içindir.
SBA’nin ABD’de üstlendiği rolü oynamak üzere ülkemizde de KOSGEB kurulmuştur. Ancak kısa sürede -tüm kamu kuruluşlarında olduğu gibi- kadroları şişmiştir. Bunun nedeni, girişimcileri destekleyecek aracı kuruluşları desteklemek yerine, girişimcileri bizzat desteklemeye, onlara destek olabilecek hizmetleri bizzat yapmaya kalkışmış olmasıdır. Diğer bir deyişle, devletin gücünü kullanarak girişimcilerle rekabet ederek girişimcileri desteklemek !
KOSGEB’in bu çıkmaz yoldan kurtarılması için yapılması gerekenler açıktır:
-
Aracı kurumların yani Girişim Destekleme Şirketleri’nin (Enterprise Agencies) kurulmasını özendirip onları desteklemek ve
-
Girişimciliği caydıran Kaynak Sebepler’i belirleyip -ki onlar da bellidir- bunların giderilmesi yolunda çaba harcamak.
MPM’ye gelince: Ekonomiyi yeniden yapılandırmak, ekonomik faaliyetlerdeki -ki, içinde insanın yer aldığı tüm faaliyetlerdir- verimi artırmak ve de gerek konjonktürel gerekse arızi krizleri aşabilmek için MPM’ye düşen görev öncelikle, verimliliğin diğer faaliyetlerden ayrılabilir, onlardan bağımsız olarak yükseltilebilir bir kavram olarak anlaşılması biçimindeki geleneksel yaklaşımı terketmektir.
MPM’nin -ve sistemini ele almadan verimliliğini artırmaya çalışan tüm kuruluşların- giriş kapılarına büyük harflerle şu yazılmalıdır:
“VERİMLİLİK ARTIRILAMAZ. ANCAK ONU AZALTAN NEDENLER GİDERİLEBİLİR. VERİMLİLİK, BİR SİSTEMİN AYNADAKİ YANSIMASIDIR”
Bir söz oyunu gibi görünebilecek olan bu yaklaşım aslında geleneksel ve yeni yaklaşım arasındaki büyük farka işaret etmektedir. Verimliliğin söz konusu olduğu bir sisteme, sistem içi ve dışından etki yapan tüm faktörler etkileşim halindedir. Bunları bir kenara bırakıp yalnızca göze çarpan girdilerin verimliliğiyle uğraşılması her zaman ve yalnızca tek sonuç verir: başarısızlık!
Bu soyut sözlerin somut bir sonucu vardır: Çeşitli kurum ve kuruluşların, dolayısıyla da ülkenin topyekün verimliliğini artırmayı hedef edinmiş bir kurum olan MPM, sayıları onbinlere varan sistemleri analiz etmek ve geliştirmek gibi yapımı hem imkansız ve hem de yapılabilse dahi -KOSGEB örneğinde olduğu gibi- özel girişimcilerin önünü tıkayacak bir role soyunmuştur.
Bu durumda yapılması gereken, katalitik bir role çekilmek, böylece fiziki olarak küçülürken etkinliğini (kontrol ettiği alanı) artırmaktır. Bu kavramı daha iyi açıklayabilmek için, evvelce yazdığım bir makaleden şu alıntıyı yapmak istiyorum:
“KATALİTİK” DEVLET !
“Hemen her işin devletten beklendiği toplumumuzda, yapılması gereken işlerin başında, devletin işlevinin ne olduğunun (dolayısıyla da neler olmadığının) doğru ve de yalın biçimde tarif edilmesi gelmektedir. Çünkü, her soyut hale gelen kavramda olduğu gibi devlete de, toplumumuzda ve belki diğer toplumlarda, gerçek işlevinin çok ötesinde görevler yüklenilmeye çalışılmaktadır.
İş bulamayan kişi kendisine iş bulunmasını, rekabet gücü düşük sanayici kendisinin desteklenmesini, iki karış toprağını yirmi kişilik ailesiyle ekip biçen ve yılın yarısında boş oturan köylümüz giderek artan oranlı destekleme alımlarını hep devletten beklemektedir.
Halbuki devlet, ancak bir kısım insanımızın -gönlünden kopan- vergileriyle oluşan sınırlı bir kaynağa sahiptir ve ancak insanların “ortak ilgileri” ne destek sağlamak zorundadır.
Bütün bu isteklerin doğru yerlerine oturtulabilmesi için bir yeni kavrama gereksinim vardır: Bu yeni kavram, “katalitik para” dır!
Katalitik Para, devlet parasıdır ve tek başına hiçbir satın alma gücü olmayan bir paradır. Aynen tedavülden kalkmış bir para gibidir. Ancak insanların ya da kuruluşların kendi paralarıyla biraraya geldiği zaman bir işe yarar.
Örneğin katalitik para, insanların sağlık giderlerini karşılamada kullanılamaz. Sağlık giderlerinin bir bölümünü karşılayabilecek bir paraya (dolayısıyla bilgi, beceri ve üreticiliğe) sahip insanların paralarıyla katalitik para biraraya gelirse bir işe yarayabilir. Nasıl ki meyva konsantresi tek başına içilmez su ile karıştırılarak kullanılabilirse, katalitik para da tek başına kullanılamaz!
Ya da vatandaşın konut ihtiyacı devlet parasıyla (katalitik para) karşılanamaz. Ancak insanları tasarruf yapmaya özendirmek için kullanılabilir. Örneğin, konut için yapılacak tasarruflara devlet de katalitik parasından katkıda bulunabilir ve böylece hiçbir bankanın vermediği büyüklükte bir tasarruf faizi ortaya çıkmış olur ve vatandaş da bu çok yüksek faizden yararlanmak için ne yapıp yapıp tasarruf yapmaya çalışır. Sonuçta biriken paranın büyük bir bölümü vatandaşın parasıdır, ama onun birikmesine devletin katalitik parası neden olmuştur.
Katalitik para, katalitik devlet kavramına dayanır. Küçük devlet katalitik devlettir ve her katalizörde olduğu gibi etkisi de büyüktür. Bu da güçlü devlet demektir.
Her politikacının, bürokratın ve tüm vatandaşlarımızın ilk öğrenmesi gereken kavram bu olmalıdır. Aksi halde, devlet parasının bu katalitik özelliğini bilmeyen politikacının vaatler denizinde hem kendi, hem bürokratı ve hem de vatandaş boğulur.”
Evet, MPM’nin rolü, katalitik rol olmalı, verimlilik politikasını hazırlayıp, girişimcilerin kurum ve kuruluşlarla bu politika uyarınca işbirliği yapmasına uygun ortamı hazırlamasıdır.
Bu yaklaşıma karşı ileri sürülebilecek iki iddia olabilir:
-
MPM’nin geleneksel denilen yaklaşımı bugüne kadar bir çok kurumda verimlilik artışına yol açmıştır.
-
Yeni yaklaşımın, MPM’nin yapısını oluşturan üçlüye anlatılıp benimsetilmesi güçtür.
Bunlara verilebilecek yanıtlar basittir:
-
Kurumlarımızın verimi o denli düşüktür ki, onlar üzerinde yapılacak en küçük bir iyileştirme çalışması dahi verimin bir miktar artamasına yol açmaktadır. Önemli olan, bu verim artışının karşılığında ne harcandığıdır. Aslında MPM’nin kuruluşundan bu yana harcadığı maddi kaynak, sağladığı yararlar yanında ihmal edilebilir kalır. Ama, MPM’nin verimliliğini ifade etmek için kullanılması gereken oranın paydasında, “geleneksel yaklaşım yerine burada önerdiğimiz yaklaşım kullanılmış olsaydı sağlanabilecek verim artışı” bulunmaktadır.
-
Galileo bu gibi savların yanıtlarını çok önceden vermiştir: “Sizler haklı olabilirsiniz. Ama Dünya yine de dönüyor!”
Pazartesi, 06 Mart 1995
-
-
May 25 2012 BİR OKUR MEKTUBU ÜZERİNE!
Yaşamı boyunca 1500 civarında icat yapmış olan Thomas Alva Edison’a bir hayranı “üstat, bu ne müthiş bir zeka!” biçiminde bir iltifatta bulunur. Edison’un yanıtı ilginçtir: “Zeki olup olmadığım konusunda bir şey diyemem. Ama eğer icatlarımı kastediyorsanız onların yüzde doksan dokuzu ter, yüzde biri de şanstır”..
Herkesin hayranlık duyduğu Amerika’nın kısa tarihi sokaktaki insanımız tarafından pek bilinmez. Rekabet olgusunun nasıl olup da Dünya’nın dört bir yanından gelen yetmiş iki buçuk millete bu denli egemen olabildiği, neredeyse bu farklı kültürdeki insanlarda bir kültürel genetik oluşturduğu, Oklahoma’daki sahipsiz arazilerin halka dağıtılma biçimini bilmeyenlerce bir gizem olarak görülebilir.
Abraham Lincoln ve Thomas Jefferson gibi iki başkanın aynı zamanda birer mucit oldukları, Lincoln’ün 0062 nolu patentin sahibi olduğu, ilk işi patent ofiste icat incelemek olan Jefferson’un ise dış işlerinden sorumlu olduğu yıllarda, her akşam üzeri ofisinde icat başvurularını inceden inceye okuyup değerlendirdiğini bilmeyenler, niçin o insanların haftada 6000 civarında icat yapıp para keserken, bizim 120 yılda ancak 6000 icat yapabildiğimizi anlamakta güçlük çekebilirler.
Yurt dışında yıllarını geçiren çok insanımız vardır. Bunların bir bölümü resmi devlet görevleri için giderler ve de dönerler. İçlerinde mutlaka, gittiği ülkelere derinlikli bakabilen çok kimse vardır. Bir bölümü de gittikleri gibi dönerler, ömürlerinin geri kalan kısmında da oralardaki insanların ne denli medeni, buradakilerin de ne olmadığını anlatır dururlar.
İşte, gidip de boş gözlerle etrafına bakınmayan okurlarımızdan birisinin bazı gözlemlerini içeren bir mektubu:
Dün gece televizyonda “Tarih” kanalında çok güzel bir dökümanter seyrettim: Modern Marvels: Transcontinental Railroad, California to Nevada. Amerikan”Ic Savasindan”dan sonra hükümet tarafıdan finanse edilen bu proje 1862’de Sacremento California ve Omaha Nevada dan aynı anda “Union Pasific Railway” ve “Central Pasific Company” adlı iki şirket tarafından başlıyor ve 1869’da bitiriliyor.
Müthiş bir hikaye. Tabi Amerikalıların tarihe klasik yaklaşımı ile anlatılıyor bu mühendislik macerası. Yani günahlarıyla, hiç acımadan açıklarıyla ve sevaplarıyla hiç alttan almadan. Bu müthiş mühendislik harikası, insan doğa ve hayvan soykırımı ile el ele gidiyor. Yedi sene süren bu mücadele sırasında insanı hayrete düşüren hatalar ve mucizelerle tren yolu tamamlanıyor. Tabii her şey belgelendiği ve fotoğraflandığı için nasil bir proje olduğunu anlayabiliyorsunuz.
Sierra Nevada sıra dağlarına yapılan tünel resmen iğne ile kuyu kazmaya taş çıkartacak hızda bitiriliyor. En görkemlisi, Sierra’nin granit zirvesinin altına yapılan tünel: Dağın iki tarafından baslanılan delme, 24 saatte 8 inç hızında ilerliyor. Tabi bu arada doğanın güçleri ile kıyasıya bir mücadele var. İsçilerin üstlerine cığ düşüyor, kar fırtınaları durmak bilmiyor ama işçiler hep ilerliyor. Demir yolunun üzerindeki karı küremek için yeni bir takım araçlar geliştiriyorlar. Ya da Utah eyaletinde susuzluktan her 14 milde bir su tankları ve suyu kuyulardan yukarı pompalamak içinde rüzgar değirmenleri inşa ediyorlar. Yani tüm yol boyunca bir buluş ve “challenge” kaynağı olan bir mühendislik projesi gerçekleşiyor. Biz Anadolu/Türk kültürü olarak, yendiğimiz savaşlarla öğünürüz. Bu Transcontinental Railroad insai da aynı bir cihad gibi, tükenmez bir inanç, üstün çaba ve çalışma örneği. Belki de her ülke her kültür, cihad-kahramanlık “kotasını” tarih boyunca öyle ya da böyle bir şekilde dolduruyor. Ya Viyana kapılarına kadar ya da Sierra Dağları içinden!!
Buraya kadar hikayenin bir yüzü, diğer tarafı ise yüz kızartacak bir utançlar silsilesi. Bütün bu demiryolu insai Amerkan Yerlilerinin topraklarında oluyor. Ve bu arada kızılderililerinin tek geçim kaynağı olan buffaloları da isçileri beslemek icin her gün onlarcasını öldürüyorlar. 1800’ler başında sayısı milyonları bulan, Amerika’nn bir başından bir başına göç eden bu hayvan türü kısa bir süre önce yok olmaya aday türlerden biriydi. Neredeyse ineğin yok olması gibi!!
Geçtiğimiz yaz Kansas’a gittiğimde korumaya alınmış Buffalo sürülerini gördüm, çok fazla değil bir kaç yüz hayvan. İnanılmaz büyüklükteki bu hayvanların yüzlerinde bir içe dönüklük var, belki de soykırıma uğradıkları için! Ayrıca buffalolar hakkında önemli bir bilgi. Yerliler bu hayvanları bizim modern anlamda hayvancıkla gütmüyorlar. Yerliler bu sürülerin göç yollarında onları takip ediyorlar, yani buffalolar nereye gidiyorsa onlar da oraya taşınıyorlar. Ve yiyecek giyecek ihtiyaçları için bu hayvanları avlıyorlar ve bu hayvanlar onların var olmasına yardımcı oluyor. Ayrıca tren yolunun güzergahı üstündeki ormanlar yok ediliyor. Kızılderililer bu durumdan hiç memnun olmadıkları için isçilere saldırıyorlar ve tabi hepsi öldürülüyor.
Amerikanın tarihe bu iki yönlü bakışı çok da eski değil. Vietnam Savaşından hic kimse bahsetmemeye çalışıyordu, ırkçılıklarını pek telaffuz etmiyorlardı ama 1980 sonlarından beri Amerika’da tarih artık başka okunuyor. Yukarıdaki tren yolunun hikayesinin iki tarafı da böyle. Amerika bu şekilde yaratılmış. Herkes kendi tartısına koysun bunları ve tartsın.
Sivas-Erzincan demiryolunun hangi güçlüklerle açıldığını bilen ya da okuyanlar için benzer bir hikaye gibi gelebilir. Ama medeniyetlerin nasıl kurulduğunu göstermesi ve bunların gelecek kuşaklara nasıl aktarılması gerektiğine örnek arayanlar için çok da öğretici olabilir.
Cumhuriyetin 100ncü yılını kutlama programının tasarımını yapacaklara -eğer anlamak isterlerse- epey ipucu var.
-
May 25 2012 İŞKENCE GÖRENLER VE YAPANLAR AYNIDIR !
Gazeteci Metin Göktepe’nin polis gözetiminde iken ölmesinden sonra yükselen kamuoyu tansiyonu, katil zanlılarının bulunmasından sonra birdenbire düştü. Kana kan isteyen kamuoyu, onbeş kişinin adlarının açıklanmasıyla tatmin oldu.
Şimdi pekala iddia edilebilir ki, Göktepe’nin gerçek katilleri bu onbeş polis değildir. Belirlenen bu onbeş polis işin tetikçileridir. Cinayeti ise;
-
Bu ve benzer olayların nedenlerini sormayıp yalnızca intikam peşinde koşan,
-
Cinayet, işkence ve kötü muamele’nin aynı kökten gelen değişik şiddette olgular olduğunu; trafikte, devlet dairesinde ya da işe giriş sınavında torpil yaparak ya da yaptırarak birilerinin önüne geçmenin, rüşvet almanın ve de vermenin, bunu alıp vermeyenlere karşı kötü muameleye yol açtığını, onun da işkencenin tohumu olduğunu idrak edemeyen,
kamuoyu azmettirmiştir. Yani asıl suçlu odur.
Şimdi bu polisler;
“Göz altına alınanları hepimiz suçlu olarak görür ve cezasını daha o evredeyken vermeye başlarız. Bu yalnız polisin değil halkın da genel yargısıdır. Ayrıca, olayları çözebilecek eğitim düzeyinde de değiliz. Zanlıları döverek olay aydınlatmak, insanları döverek terbiye etmek bize amirlerimizden, onlara da amirlerinden geçmiş olan bir gelenektir. Bu gelenek yalnız poliste değil, okulda, evde, sokakta, kışlada ve akla gelebilen her yerde böyledir.
Yaşamım sırasında temas içinde olduğum herkes, elindeki imkanlar nisbetinde bana kötü muamele ediyor ve bu yolla kendilerine yapılan kötü muamelenin acısını benden çıkarıyorlar. Yaptıkları muamelenin bir nedeni de işlerini iyi yapabilecek şekilde sistemlerin kurulmamış ve onların da buna göre eğitilmemiş olmalarıdır. Ben de elimdeki yetkileri, kötü muamele dengesini kuracak biçimde kullanıyor ve başkalarına kötü muamele ediyorum. Kötü muamelenin dozunu kaçırdığımız doğrudur, bundan dolayı suçluyuz. Ama suçun bütünü de bizim değildir. Maruz kaldığımız bunca kötü muamele ruhsal sağlığımızı da bozmuştur. İnanmayanlar sokaktan rastgele 100 kişi toplayıp ruh sağlığı testlerinden geçirsinler. Başka ülkelerde yüzde onlar civarında olan ruhsal bozukluklar bizim toplumumuzda çok daha yüksektir.
Aklın ve bilimin önderliğinde anlayıp çözmeniz gereken bunca sorunun en son halkası olan olayları çözmeyi, eğitimi, sağlığı ve içinde yer aldığı sistemi yetersiz olan bizlere bırakmak ve ondan sonra da elindeki tek imkan olan dayağı kullanan bizleri suçlamak haksızlık değil midir?
Bireylerin bir hiç, bireyciliğin ayıp olduğunu, tek korunması gerekenin devlet olduğunu, bu amaçla tüm yapılacakların meşru sayılmak gerektiğini, hepimizin devlete feda edilebileceğimizi öğretip şimdi de devleti yıkmak peşinde olduğunu tahmin ettiğimiz bir kişiyi dövdüğümüz için niçin tepki gösteriyorsunuz? Bu yaptığımız devlete hizmet değil midir? Bizi sorgularken döven polis arkadaşlarımız, Metin Göktepe’yi dövdüğümüz için mi yoksa işi berbat edip öldürdüğümüz için mi kızıyorlardı?
Devleti akılla bilimle korumayı beceremeyip de bu işi bizlere ihale eden laf ebesi aydınlarınızın bu işte suçu yok mudur?
Birbirine kötü muamele eden bu kadar insan varken, bunu olağan kabul edip, yalnız ölümle sonuçlanan kötü muamelelere tepki gösteren sizler esas suçlular değil misiniz? Bizi cezalandırın ama kendinizi de unutmayın!” diye kendilerini savunsalar, buna kim çıkıp da yanlış diyecektir.
Şimdi karşımızda onbeş gariban kişi var. Bunlar kelimenin tam anlamıyla “gariban” kişilerdir. Şaşkın şaşkın başkalarından farklı ne yaptıklarını anlamaya çalışıyor ve belki de öldürdükleri kişinin cesedini niçin daha uzak bir yere atmadıkları için kendilerine kızıyorlardır.
Bu polislerin cezalandırılmasının, benzer olayları önleyeceği inancında olan safdiller bulunabilir. Gerçekten de bundan sonra gözaltında iken vukubulacak ölüm olaylarında büyük bir düşüş meydana gelecek, hatta sıfıra düşecektir. Ama, ölmeden kötü muamele görenlerin sayısında da bir tırmanış meydana gelecektir.
Toplam kalite konusunda verilen bir örnek, bu duruma pek uygundur: Bir bankada veznedarların açık ya da fazla vermelerini önlemek isteyen yönetim, bir genelge yayımlayarak açık ya da fazla veren veznedarların derhal işten atılacağını duyurur. Bu sert önlem üzerine ertesi günden itibaren hiçbir veznedar açık ya da fazla vermemeye başlar. Bunun nasıl olup da o güne kadar becerilemediğini merak eden bir yönetici, veznedarların aralarında bir havuz oluşturduklarını, fazlaları bu havuza koyup açıkları bu havuzdan karşıladıklarını görür. Yani açık ve fazla verme işlemlerinde bir değişiklik yoktur, yalnızca sert önlem dolayısıyla yanlışı yönetimden gizleyecek basit bir çare bulunmuştur!
Ne olduğunu, kimin yaptığını değil niçin olduğunu soran insanlar haline gelmedikçe bu işler bitmeyecek, yalnızca şekil değiştirecektir. Pazartesi, 29 Ocak 1996
-
-
May 25 2012 FELAKET, GELİYORUM DİYOR VE GELİYOR!
Sakatlık kaynaklarının sıralanmasında baş sıralarda yer alan bir neden grubu “ev kazaları”dır. “Trafik kazaları”nın bu sıralamada önemli bir yer tuttuğunu herkesin bilmesine karşın acaba “ev kazaları” niçin yaygınlıkla bilinmez?
Neden basittir; çünkü, ev kazaları son derece geniş bir alana dağılmıştır ve dahası bu tür kazaları raporlayan bir sistem de mevcut değildir. Halbuki buna karşılık hemen her trafik kazası rapor edilir.
Yaşamın çeşitli kesitlerine dağıldığı ve rapor edilirken aynı neden ile açıklanmadığı için, toplumun dikkatinden kaçan bir olgu, patlayıcı gaz veya toz içeren iş yerlerindeki kazalardır. Kamuoyuna daha açık olup, herkesçe tehlikeli olduğu bilinen benzin istasyonları, tüpgaz bayileri ya da dolum tesislerindeki kazalar sık sık gündeme gelir. Buna karşın, aynı derecede tehlikeli olan diğer gaz veya toz patlaması riski içeren iş yerleri konu edilmez.
Hububat siloları, boya üretim fabrikaları, boyama atölyeleri, film yapım ve basım stüdyoları, zeytinyağı üretim tesisleri, petrol rafinerileri, şeker fabrikaları ve doğalgaz tesisleri, bu tür risk içeren yerlerden “çok az” bir kısmıdır.
Bir kaç yıl önce İstanbul Tuzla’da meydana gelen tanker yangını ile son benzin tankeri yangını, kapalı bir ortamda oluşan patlayıcı gaz atmosferinin ne denli büyük bir tehlike olduğunu kanıtlamıştır.
Bu tür kapalı alanlarda belirli bir yoğunluğa erişen herhangi bir gaz ya da toz, herhangi bir ateşleme kaynağınca ateşlenebilir.
Örneğin un değirmenlerinde havaya dağılıp “asılı” hale gelmiş un, ya da demir-çelik imalhanelerindeki havada asılı metal tozu, aynen benzin buharı gibi patlayabilir.
Medeniyet çeşitli şekillerde tanımlanabilir. Bunlardan birisi de belki, “medeniyet, enerji türlerinin yoğunlaştırılıp saklanması ve kullanılması demektir” şeklinde olabilir.
Mutfaklarımızda kullanılan 25 kg’lık bir tüpgazın içinde saklı bulunan enerji, 1 tonluk bir kayanın yaklaşık 200 metre yukarıdan düşmesi halinde kazandığı enerjiye eşittir.
Bu kadar yoğun enerjilerle burun buruna yaşamanın ön-koşulu, bunların yaratabileceği potansiyel tehlikelerin farkında olmak, farkında olunmaması halinde ise bunun faturasını ödemeye hazır olmaktır.
Bu riskleri en aza indirmenin medeni Dünya’daki yolu, patlama tehlikesi mevcut olan ortamlarda kullanılan ve kıvılcım yaratabilecek tüm donanımı sertifikalandırmaktır.
Türkiye’de bu amaçla kurulmuş ve yetkilendirilmiş bulunan ilk istasyon, halen Zonguldak’ta Türkiye Taşkömürü Kurumu bünyesinde ve Maden Dairesine bağlı olarak çalışmaktadır. TSE ise bazı sertifikalandırma işlemleri için İzmir’de bir istasyon açmıştır.
Potansiyel patlama riski içeren tesislerin, bu istasyonlardan sertifika almaları yasal bir zorunluk ayrıca da sağduyunun gereğidir.
Bununla beraber, mahalle aralarına kadar yayılmış bulunan benzin istasyonlarında kullanılan benzin pompalarının elektrik donanımlarının sertifikalandırılması zorunluğu, bir süredir – inanılmaz bir biçimde- kaldırılmıştır.
Halkımızın tüm bireylerinin, örneğin Hepatit -C ya da alevsızdırmazlık konularında uzman olmasını beklemek mantıklı değildir. Yarın bir gün bu nedenle doğabilecek bir patlama ve felaketin nedeni belki sokaktaki insanlarca anlaşılmayabilecektir. Ama kamu otoritesinin bunu bilmek ve açıklamak zorunluğu sürecektir.
Yoğun enerjilerle bu denli yakın yaşamanın gerektirdiği ciddiyet, kapı arkalarındaki uzlaşmaları ya da “bi’şi olmaz” ukalalıklarının dışında tutulmalıdır.
Felaketlerin tek tek gelmesi, bunlara karşı kamuoyu duyarlığını azaltmaktadır. Ama medeni ve medeni olmayan toplumları ayıran da bu duyarlığın eşik düzeyi değil midir?
-
May 25 2012 İSTANBUL 2000’İ “GERÇEKTEN” İSTİYOR MUYUZ?
Türkiye’nin hemen her yerinde İSTANBUL 2000 olimpiyat çağrısı afişlerini gördükçe aklıma bu soru geldi.
Lütfen soruya bakarak, “gerçekten de ne demek, tabii istiyoruz, sen istemiyormusun?” demeyiniz. Benim isteyip istemediğim önemli değil, istesem ne olur istemesem ne çıkar?
Önemli olan, neredeyse ulusal amaç durumuna gelen bu arzunun sonunda hüsrana uğramamaktır.
Çünkü geçmiş deneyimlerimiz bize gösteriyor ki mazallah öyle bir şey olursa Dünya’ya savaş ilan edebiliriz.
“Gerçekten” istiyorsak demenin nedeni yine geçmiş deneyimlere dayanıyor. İstediğimiz ve de çok şiddetle istiyor göründüğümüz bir çok şeyin gereklerini nasıl yerine getir(e)mediğimizi bilen bir kişi olarak “istemek” ile “gerçekten istemek” arasındaki farkı bilebiliyorum. “Gerçekten istemek”, istenilen şeyin gereklerini yerine getirmeye hazır olmak, “yalnızca istemek” ise, bu gereklerin ya fakında olmadan istemek ya da fakında olup zaman kazanmak vs gibi bir nedenle istemek demektir.
Olimpiyatların İstanbul’da yapılmasını “gerçekten” istediğimizi varsayarak, bu iş için çaba harçayanlara yaralı olacağını düşündüğüm bir öneride bulunmak istiyorum. Lütfen şu varsayımdan -eğer böyle düşünüyorsanız- yola çıkmayınız: “Dünya bize düşmandır, olimpiyatları bu yüzden Avustralya ya da Çin’de yaparlar. Ama o ülkelerin sakıncaları vardır. Hakkı olan biziz. Zaten her konuda haksızlığa uğruyoruz.Bu konuda hakkımızı istiyoruz!”.
Bilelim ki kimse bize -ve de kimseye- düşman -ve de dost- değildir. Daha doğrusu bu işlerin dostluk ya da düşmanlıkla bir ilgisi yoktur.
Soruyu şöyle sorunuz: “Olimpiyatların İstanbul’da yapılmasını engelleyebilecek sebebler nelerdir?”.
Soru böyle sorulunca, ortaya bambaşka cevaplar çıkmaktadır.
Hijyen, güvenlik, ulaşım, yabancı dil(ler) gibi çok sayıda sorun bulunduğu, bunların birer “emir” ile çözümlenemeyeceğini biliyoruz.
Son çöp patlaması olayı dahi tek başına, yıllarca sürebilecek bir reklam kampanyasının etkilerini silebilecek kadar güçlü bir negatif propaganda konusu olabilir.
Bunu bizim unutmamız, kendimizi iç göç vs gibi şeylerin arkasına saklamaya kalkmamız belki kendimizi tatmin edebilir, ama başkalarını asla!
Olimpiyatları gerçekten istiyorsak ve o “engel olabilecek nedenleri” tek tek sıralayıp, onları tek tek giderebilecek önlemleri gerçekleştiremezsek boşuna ümitlenip sonra da feveran etmeyelim.
-
May 25 2012 GELİN BUNLARI BY-PASS EDELİM
Türkiye ne zaman ekonomik ya da siyasal bir kriz ortamına yönelse, bundan endişe duyan herkes, kendince yapılmasını doğru gördüğü önlemleri, bunlar yapılmazsa doğabilecek sıkıntıları dile getirir.
Bu yalnız ülkemizde değil, herhalde diğer toplumlarda da böyledir. Gelişkin toplumlarda farklı olan ise, yetkili konumlardaki insanların sokaktaki, sokaktakilerin de yetkili gibi konuşmamalarıdır. Türkiye yine bir kriz ortamına gidiyor ve yine aynı “sokak ağzı” konuşmaları dinliyoruz.
Bugün, aklı başında herkesin şu gerçekleri artık görebilmesi gerekir:
-
İdare, akıldan uzakta, tutku, nefret, kin gibi ögelerin karışımı bir atmosfer içindedir. İdareye makul olanların tavsiye edilmesi ancak ve yalnız vakit kaybına yol açmaktadır.
-
Kriz yönetimi -güya-, yıllarca bu ortamı hazırlamış olanların ellerindedir.
-
Bir ülke, cam sürahi gibi birdenbire parçalanmaz. Parçalanma, uzun bir süreye yayılan, ancak o sürenin sonunda içinde bulunanlarca anlaşılabilen bir süreçtir.
-
Laik ile olmayan, alevi ile sünni, çalışanla çalıştıran, Türk ile Kürt, yani kendini diğerlerinden farklı sayan her kesim, bu farklılıkların, “parçalanmayan bir bütün” oluşturması gerektiği bilincinden hızla uzaklaşmaktadır. Devlet ise, bu farklılıkları bir bütün olarak bir arada tutmak yerine, “farksızlaştırma yoluyla birlik” sevdasındadır. Farklılıklardan bir bütün oluşturamamanın altında ise, tüm ara tonları reddeden “evet-hayır”, “siyah – beyaz” tabanlı mantık sistemimiz yatmaktadır. Laik-dindar gibi birleştirici bir kavram altında milyonları barıştırmak mümkün iken, bir avuç laik yobaz ve bir o kadar da dinci yobaz’ın arzu ve güdümünde kutuplaşılmıştır. Benzer şekilde, “T.C. vatandaşlığı” gibi bir üst kimlik altında toplanabilecek tüm yurttaşlar, etnik kimliklerini tüm topluma benimsetmeye çalışmaktadırlar.
-
Aydın kesim denilen ve sokaktaki insanın günlük yaşam rotasından kendini -zaman zaman dahi olsa- kurtarabilen insanlarımız, söylenmekten başkaca görevleri olmadığı inancıyla, kendi dışlarında birilerinin birşeyler yapması gerektiğini savunmakta ve ne zamanlarını ne de çabalarını harcamaya yanaşmamaktadırlar.
-
Artık ayrılmaz bir özelliğimiz olduğu için rahatsızlık duymadığımız, ama çağdaş insanla aramızdaki derin uçurumu oluşturan düşünce biçimimiz ise, bizi, sorunların nedenlerini merak etmeye değil, nedenleri ortaya çıkarılmamış sorunlara boyuna çözüm (!) üretmeye itmektedir.
-
İster beğenelim ister beğenmeyelim, bu ülkenin sunduğu imkanlarla ün ve servet sahibi olmuş iş dünyamızın üyeleri, her türlü imkanlarının bir bölümünü bu sorunlarla başedebilecek biricik yöntem olan sivil örgütlenmelere ayırmak zorunda olduklarını hatırlamak durumundadırlar. Zaman zaman beyan ettikleri düşüncelerinin yanısıra, bu ülkede iki sınıf insan olmadığının, birisinin para kazanmak, diğerinin ise ülke sorunlarıyla boğuşmak gibi birer doğal misyonları olmadığını artık anlamak ve bu anlayışın gereklerini yerine getirmek durumundadırlar.
-
Mevcut sivil toplum kuruluşlarımız, arzu ettiğimiz “küçük devlet”in örtemediği alanların ihtiyaçlarına cevap verebilecek nitelik ve nicelikte değillerdir.
Sivil toplum kuruluşlarımız, kendilerine toplumun ayırdığı kaynakları iyi kullanmak, bunun için de hedeflerini doğru tanımlamak ve sonra da bunlara ulaşabilecek beceri ve cesareti göstermek zorundadırlar.
-
Toplumumuz, tüm sorunlarının başkalarınca çözülmesi boş umudundan vazgeçmelidir. Merkezi idare, bu yanlış beklentiler sonucunda, altından kalkamayacağı kadar ağır bir sorun stokunun altında kalmıştır.
Bu ağır tabloya ilk müdahale, bu stokun hafifletilmesi olmalıdır. Bunu yapabilecek tek kurum sivil toplum kuruluşlarıdır. Ama ne yazık ki onların çoğunluğu da sorunların tanılanması, çözüm geliştirilmesi ve uygulanmasında aktif roller almak yerine, sorunları merkezi idareye aktaran, ayrıca kendi özel çıkar talepleriyle ilave sorunlar da üreten bir kurum durumundadırlar. Sivil toplum kuruluşları, “yakınan, sorun ihale eden ve yük olan” konumlarından, “mevcut güçlük hatta imkansızlıkları birer veri kabul edip aktif işlev yapan” konuma geçmek zorundadırlar. Hepsinin bir anda böyle bir geçişi yap(a)mayacağı gerçeği dikkate alınarak, iyi örgütlenmiş ve diğerlerine örnek olabilecek birkaç STK’nun bu yolda ilk adımları atması gerekmektedir.
Özet olarak söylenmek istenen şudur: 1980 ekonomik ve ona bağlı siyasal krizinden çıkış, merkezi idareyle değil piyasa güçleri kanalıyla olmuştur. Bu defaki krizden ise sivil toplum kuruluşları yoluyla çıkabiliriz. Yeter ki onlar, bugünkü tutumlarını gözden geçirip sorun ihale etmekten vazgeçsinler.
Merkezi idareye hakim olan politik sınıfın kalitesini (nitelik dokusu) kısa dönemde yükseltme imkanı yoktur. Üzerindeki sorun stokunun yükü azaldıktan sonra, bu kalitenin nasıl geliştirilebileceği ve böylece merkezi fonksiyonların nasıl daha iyi yapılabileceği de bir sorun olarak ortada duruyor olacaktır. Ama bu, çözülebilir bir sorundur.
Cumartesi, 01 Haziran 1996
-
