• EKSİK / YANLIŞ BELİRLENEN SEBEPLER = YANLIŞ ÇÖZÜM!

    Bir gazete haberi, Turizm Bakanlığının turizmdeki krizi gidermek için giriştiği büyük tanıtım harcamalarının bir işe yaramadığını haber veriyor.

    Bu, hiç sürpriz sayılmaması gereken, sokak deyimiyle “kör kör parmağım gözüne” bir sonuçtur.

    İster turizm, ister bir başka alandaki sorunları çözebilmenin çok sayıda koşulundan ilk ve vazgeçilmez olanı, o soruna yol açan nedenlerin eksiksiz olarak saptanmasıdır.

    Ama sorun çözmekle yükümlü insanlarımız (özellikle politikacılarımız, akademisyenlerimiz ve kamu yöneticilerimiz) genellikle bir “esas mesele” nin (en kolayının) peşine takılarak bu kuralı hiçe sayarlar.

    Bunun olası sebebi belki kolaycılık, belki de “benim söylediğimin dışında çözüm olmasın” bencilliğidir. Üçüncü bir ihtimal ise, bu sorumluların “başka” işlerle meşgul hale gelmiş olması ve çözümleri onlar yerine beşinci sınıf adamlarının, kendi kapasitelerinin sınırlarını zorlayarak ürettiği çözümleri ortaya koyması olabilir.

    Turizm ya da Türkiye’nin tanıtımı sorununun (ki gerçekte sorun tanınma sorunu değildir), kendi kendini tanıtma uzmanı ilan eden kuruluşların dış medyaya verdikleri pahalı ilanlarla ilgisi olmadığını uzun süredir tekrarlıyorum.

    Hiç bir ilanın, bizi sevimsiz yapan, çağdaş normların dışına iten davranışlarımızın olumsuzluklarını silemeyeceği gerçeğini anlatabildiğimi anlatabilmiş değilim.

    Kedileri fırında yakarak itlaf eden, turist hanımlara bekaret muayenesi yapan, dış ülkelere yolladığı temsilcilerine Türkçe’yi dahi öğretememiş bir ülkenin, pahalı ilanlar yoluyla denizini, güneşini methetmeye kalkışması, hindi olmadığı yolunda kampanyalar düzenlemesi ya da bakanlarına sokaklarda yürüyüş yaptırması olsa olsa bir sonuç yaratabilir, çağdaş insanın çok önem verdiği “rasyonel düşünce biçimi”nden hiç nasibini almamışlığa karşı duyulan kızgınlıkla karışık acıma duygusu!

    Amacım, turizmin gerçek sorunlarının ne olduğu konusunda sorumlularına defalarca ilettiğim teşhisleri burada tekrarlamak değildir. Belli ki onlar bir “esas (ve kolay) mesele” arayışı içindedirler. Ve yine belli ki bu “esas (ve kolay) mesele” lere daha çok -ve de boş yere- paralar harcanacaktır.

    Araştırmak istediğim, acaba nasıl bir yöntemin, “bir soruna yol açan sebeplerin tümünü belirlemeksizin o sorunun çözülemeyeceği” gerçeğini anlatabilmekte başarılı olacağıdır.

    Bunu yapabilecek olanlar, toplumumuzun aydınlarıdır.

    Uzun vadede, eğittiğimiz çocuklarımıza akılcı düşünmeyi öğretmek en geçerli yoldur. Bu ise eğitim sistemimizin felsefesini bütünüyle, değiştirebilmemize bağlıdır.

    Dünyamızın bu hızlı değişim çağında tüm değer ölçülerinin sorgulandığını göz önüne alırsak, günün birinde bizim de “neleri yanlış yapıyoruz?” diye kendi kendimizi sorgulayacağımızı umabiliriz.

    Eminim ki o zaman bu gerçek ortaya çıkacak ve yıllarca bizi “esas (ve kolay) mesele”ler peşinde koşturanlar ayıplanacaklar, kaybettiğimiz yılların sorumlusu ilan edileceklerdir.

    Ama o günler gelene kadar nasıl bekleyebiliriz?

    Toplumumuzun sorun çözme kaabiliyetinin artırılması, her soruna yol açan nedenlerin tümünün göz önüne alınıp, her birine ayrı bir çözüm geliştirilmesi gereğinin anlaşılmasına bağlıdır.

    Aydınımızın önündeki bu tarihi görevi yapabileceğini beklemek hakkımız değil mi?

    Hoşça kalınız.

  • ÇÖPÇÜLERİMİZİN EĞİTİM BİRLİĞİ

    Meslek eğitiminde en önemli konulardan birisi de “standart eğitim”dir. Belirli bir meslek için eğitilenler, ülkenin neresinde ve hangi kişi ya da kurum tarafından eğitilmiş olurlarsa olsunlar, aynı amaçlar doğrultusunda yetiştirilmelidirler. Aksi halde sorunların çıkması kaçınılmazdır.

    Örneğin, şoförlük eğitimi alanların bir bölümüne geri vitesle ilgili bilgi öğretilmese, onlar daima Dünya turu yaparak bu işlevi yerine getirmek zorunda kalabilirler.

    Bu önemli gerekliliğin yerine getirilebilmesi için, uzmanlar çeşitli sistemler geliştirmişlerdir. Son yıllarda ilerleyen teknoloji de bu standart eğitim sorununun çözümüne katkıda bulunmuştur. Ancak bütün bunlara rağmen, eğitim birliği koşulunun yerine getirilmesi her zaman mümkün olmaz ve bu nedenle de ulusal düzeyde “sertifika sınavları” düzenleyip, kazananların o mesleği icra edebileceklerine ilişkin birer sertifika verilir.

    Ancak, ülkemizdeki bazı meslekler için hiçbir düzenleme yapılmamasına karşın, inanılmaz ölçüde bir standardizasyon kendiliğinden gerçekleşmektedir. Bu mesleklerden birisi de, belediye temizlik görevlilerinin süpürgeli bölümünün icra etmekte oldukları, “sokak toz ve çöplerini homojenize etme” mesleğidir.

    “Biz böyle bir meslek olduğundan habersizdik, ülkemiz ne kadar da ilerlemiş” diyebilecek okurlarımız ve belediye temizlik işleri yöneticileri ve daha üst görevliler için biraz açıklama gerekirse, bu meslek, sokaklardaki toz ve çöpleri kaldırmak -hatta kaynaklarını kurutmaya çalışmak- yerine, çalı süpürgelerini kullanarak ve sırtına pire girmiş kişinin omuzlarını iki yana sallayarak kaşınması gibi hareketler yaparak onları daha homojen ve böylece daha az göze çarpan ve rüzgarın uçurması için daha uygun bir konuma getirme mesleğidir.

    Ülkemizin dört bir köşesinde milli marşımızı farklı söyleyen, trafik kurallarını farklı uygulayan, anayasayı farklı anlayan vatandaşlarımız, her nasılsa bu “çöp dağıtma” işini inanılmaz bir “birliktelik şuuru” içinde yapmaktadırlar.

    Bu konunun üzerinde duruşumun nedeni, önemi dolayısıyla değildir. Bu konudaki olağanüstü birlikteliğin mekanizması anlaşılabilirse, diğer konulara da uygulanabilecek bir önlem geliştirilmiş olacaktır.

    Bu “homojenizasyon” işinin en heyecan verici yanı, bu işlerin yönetiminden sorumlu kişilerin nasıl olup da bunun farkına varamayışlarıdır. Eğer bu keşfedilebilirse, örneğin nasıl olup da kronik enflasyon’un enflasyon sanıldığı, ekmek fiyatlarındaki tekelin nasıl farkına varılmadığı gibi konulardaki sırlar da açığa çıkmış olacaktır.

    Pazartesi, 20Haziran 1994

  • ELBİSELER TAMAM YA İÇİ N’OLACAK?

    Polisimiz de dahil olmak üzere resmi kıyafet sahibi kamu görevlilerinin kıyafetlerindeki “akıl eksiği”nin, biraz gözlemci nitelikteki herkes farkındadır. Yumurta topuklu ayakkabısı ile birisinin peşinden koşan, uzun ceketinin altından silahını çıkarmaya çalışan ve o sırada da ceketinin cebinden düşebilecek eşyalarını tutmaya çalışan bir polis düşünebiliyor musunuz?

    Aynı akıl eksiği istisnasız tüm kamu görevlilerinin kıyafetlerinde vardır. Son zamanda polis kıyafetlerinde yapılan değişiklikle bu akıl eksiği “az birazcık” düzeltildi.

    Pekiyi, elbiselerin içinde yapılması gereken değişiklikler, en az kıyafetlerdeki akıl eksiği kadar önemli değil midir? Şüphesiz önemlidir, hatta çok daha önemlidir.

    Sivas olaylarını TV’lerden görenler hatırlayacaklardır. Kendisi gibi düşünmeyenleri yakmayı kafasına koymuş bir kalabalık karşısında, bu tür konularda en küçük bir eğitimi bulunmadığı hemen belli olan polis “memurları”..

    Ankara’da coplu memur yürüyüşünde ise, iki uç noktadan başka bir nokta bilmeyen -eğitilmediği için- polisin kıyasıya (ama yine de acemice) cop kullanışı..

    İstanbul’daki Bosna ayaklanmasında anıt çevresinde çember olmuş bekleyen polisler ve yüzlerce kişinin önünde kollarını açıp sağından solundan geçenleri durdurmaya çalışan zavallı güvenlik (!) görevlilerimiz..

    Bütün bunlar, karakol jargonunun, bu işleri yönetmeye gerek ve yeter koşul sayılmasından ve eğitimin ne demek olduğunun bilinmeyişinden kaynaklanmaktadır.

    Bugün Türkiye’nin en önemli ihtiyacı IMF’nin yakacağı yeşil ışık değildir (hatta hiç değildir). En önemli sorunu laik-şeriatçı çatışması da değildir, ayrılıkçı hareket de değildir.

    Ülkemizin en önemli ihtiyacı, toplum olayları ile nasıl başedileceği konusunda iyi eğitilmiş, ne yaptığını bilen, eğitimiyle, kıyafetiyle, davranışıyla saygı ve caydırıcılık karışımı bir his uyandıran güvenlik gücüdür.

    Karşısında aciz durumda bir polis gören bir saldırgan, hiç kimsenin bulunmaması haline göre daha da cesaret sahibi olur.

    Kızgın toplulukları manipüle etmek çok kolaydır. Hele içlerine bu konularda eğitilmiş birkaç provakatör girince daha da kolaydır. Hayat pahalılığı veya sendika hakkı gibi bir konuda toplanmış bir kalabalığı bir anda kışkırtıp kravat takanların (ya da takmayanların) üzerine saldırtmak işten bile değildir.

    Bu bir kehanet sayılmasın. Yarın öbürgün, bu denli az eğitilmiş ve özellikle de toplum olayları ile baş etmek konusunda çok eğitimsiz bir polis gücü, örneğin TBMM’ni koruyamayacaktır.

    Sefaretleri koruma konusunda son Ankara olayları küçük bir örnektir. Ama iyi yorumlanırsa altın değerinde bir musibettir.

    Bütün bunlardan için için şikayetçi olan birçok üst düzey yetkili olduğundan adım gibi eminim. Ama ne yapılacağı konusunda berrak olmadıkları, eğitim konusunda tam bilinçli olmadıkları da bir gerçektir.

    1984 yılında, bu işlere meraklı birisinin ABD ve İngiltere’deki polis derneklerinden getirtmiş olduğu ve o zaman meraklı bir eğitimci tarafından birleştirilerek karakollara kadar dağıtılan ve toplum olaylarıyla başetmek tekniklerini gösteren video filmleri, bu işin Dünya’da ne denli önemsendiğinin bir küçük kanıtıdır.

    Yapılması gereken, iki-üç kişilik bir çalışma grubu ile -katiyen uzun ünvanlı eğitim daireleri değil- bir hızlı eğitim programı yapmak ve kısa süre içinde tüm polisleri -evet yanlış okumadınız tüm polisleri- hiç eğitim görmemişler gibi yeni baştan eğitmektir.

    Devletimizin yumuşak karnı burasıdır. Sonra demedi demeyin!

  • BİR AKILDIŞILIK ÖRNEĞİ: KALDIRIM KENARI SÜPÜRME MAKİNESİ !

    Zaman zaman, caddeyle kaldırımın birleştiği yerlerde biriken tozları süpürmeye çalışan otomatik süpürge kamyonlarını hep görmüşsünüzdür.

    Paralarını, otomat süpürgeler yerine başka yerlere çarçur eden belediyelerimizde ise toz emme yerine daha ilkel bir yöntem uygulanır: toz dağıtma!. Bir veya daha fazla sayıda kravatlı temizlik işçisi, ellerindeki süpürgeleri kullanarak birikmiş tozları etrafa dağıtırlar ve büyük bir toz bulutu kaldırırlar.

    İlginç olan nokta, hiçbir konuda bir birliktelik sağlayamayan ülkemizde bu acayip konudaki akılalmaz birlikteliktir. Türkiye’nin her yerindeki temizlik işçileri, bu işi aynen böyle yaparlar. Belediye başkanlarımızın temizlik anlayışlarını yansıtan bu olguya dikkat edilmelidir..

    Geliri daha fazla olan Belediy’lerimizde kullanılan süpürge makinelerine ise, bir kısım insanımızın hayrınlıkla bakıp ne kadar kısa sürede kalkındığımızı düşünmesi de mümkündür.

    Ancak gerçek, bu makinelerin, kronik hastalığımız olan akıldışı toplum yaşamı’nın sayısız örneklerinin en ahmakçalarından birisi olduğudur.

    Bu süpürge makinelerinin ya da kravatlı temizlik (!) işçilerince yürütülen toz dağıtma -aslı mikrop dağıtmadır- işlemlerinin alternatifi, “bu tozların kaynakları nerelerdir?” sorusunun sorulmasından ibarettir.

    Bu tozların kaynaklarının nereleri olduğunu akıl edemeyecek çok sayıdaki yetkilimize önerim, beş adet ilkokul üçüncü sınıf öğrencisine bir beyin fırtınası yaptırmaları ve ortaya çıkaracakları toz kaynaklarının, nasıl engellenebileceğini yine onlara sormalarıdır.

    Hala, en önemli sorunumuzun kaynak yokluğu olduğunu düşünüp para bulmaya çalışanların aklına şaşayım !

  • BİR PORSİYON NAMUS YETER Mİ?

    Yerel seçimler yaklaştıkça hemen tüm adaylar bir temizlik yarışına girdiler. Bu, halka karşı gösterilebilecek bir saygıdır ve ne denli samimi olursa olsun iyi bir gelişmedir.

    Ancak, halkımızın özlemini çektiği temizlik yönünde bu sevindirici eğilim, bir gerçeğin de gözden kaçmasına yol açmamalıdır: Belediye yönetimlerinin küçük ve güçlü olacağı ve hatta Başkanlık dışındaki görevlerin tümünün, mal ve hizmet alımı biçiminde gerçekleşeceği günler gelinceye kadar, Başkan’ın namuslu olması hiçbirşey ifade etmeyecektir.

    Belediye bütçelerinin neredeyse tamamını içen Belediye kadrolarının da “temiz” olmasının sağlanması ise Başkan’ın temizliğinden çok daha önemlidir.

    Hatta, Başkan ve kadrolarının temizliği de, Başkan’ın partisinin “kamu pastasından pay” istekleri yanında fazla önem taşımamaktadır. Dolayısıyla, karşımıza dikilip “ben temizim” diyenlerin, seçildikleri takdirde ilişkide bulunacakları bütün bu kadroların temizliği konusunda da biraz düşünmeleri ve biraz yutkunarak konuşmaları iyi olur.

    Bugüne kadar Belediye’lerdeki çeşit çeşit kirlilik iki kaynaktan gelmiştir: Belediye’nin mal ve hizmet alımları ile belediye kadrolarının partililere peşkeş çekilmesi!

    Şimdi Başkan adaylarından beklediğimiz, bu iki konuda halka söz vermeleridir. Belediye alımlarının saydam yapılacağı, partililerin kayırılmayacağı ve kadroların kimseye peşkeş çekilmeyeceğine söz verebilen ve bu sözünün arkasında durabilecek cesareti olanları şimdiden kutlamalıyız!

  • BİR TAVSİYEDE BULUNACAK OLSAM!

    Yeni bir hükümet kurulurken herkese, bu arada bana da fikrimi sorsalar -mesela- ve 3ncü bin yıla girecek olan bir hükümetin müstakbel başbakanına birkaç öneride bulunmamı isteseler şunları tavsiye ederdim:

    İlk önerim, kendisini toplumun sorunlarını çözmeye memur ve de çözebilecek kişi olarak görmek gibi geleneksel bir yanlışın içine düşmemesidir. Sorunları ancak toplumun kendisi çözebilir. Devlet ise ancak onun önündeki engelleri kaldırabilir. Yani katalitik rol oynar. “Ben sizin sorunlarınızı çözeceğim” demek, hem bir imkansızı vadetmek, hem de insanları bir hiç yerine koymak demektir. Bu nedenle, başbakan olacak olan kişi topluma şunu sormalıdır: “Siz nasıl bir yönetimden yanasınız? Kendi sorunlarınızı çözmek, bunun için örgütlenmek ve devletin de önünüzdeki engelleri kaldırmasını mı istiyorsunuz; yoksa, yetkilerinizi (hak ve özgürlüklerinizin önemli bir bölümünü) devlete devredip, devletin sizin sorunlarınızı çözmeye çalışmasını mı istiyorsunuz? Bunun adı çoğulcu demokrasi değildir, belki yarı-buyurgan bir rejimdir”.

    Toplumun çeşitli kesimleri bu soruya muhtemelen değişik biçimde cevap vereceklerdir. Ama ben önemli bir bölümünün ikinci seçenekten yana yanıt vereceğini düşünüyorum. Çünkü, yüzyıllardır devletinin kulu olacak şekilde koşullandırılmış, bunun sonunda da sorun çözme becerisi dumura uğramış olan toplumumuz, çoğulcu demokrasinin gereği olan kendi sorunlarını çözmek yetisini büyük ölçüde kaybetmiştir. Buna göre, bu resmi topluma göstermekten çekinmemeli, sonra da bunun nasıl düzelebileceğine ilişkin acı reçeteyi ortaya koyabilmelidir.

    İkinci tavsiyem, partisinin üyeleri ve örgüt mensuplarından oluşan kümeyi, ülkeyi yönetecek kadro olarak görmek gibi yine geleneksel olan bir hastalığa kendini kaptırmamasıdır. Ülkeyi yönetecek kadro, 65 milyonluk nüfusun içinden çıkacak olan bir kadrodur. Hatta daha da ileri giderek, bu kadronun tamamen T.C. vatandaşlarından dahi oluşması gerekmez. Dünya’nın herhangi bir yerindeki bir yetenekli ve erdemli insan, bu kadronun üyesi olabilmelidir. Bir başbakan kadro açısından yalnızca bir şeyle öğünebilir: o da, elinde mevcut olan ve çok sayıda insan arasından en liyakatlileri seçmeye imkan tanıyan bir algoritma olabilir. Aksi halde o Başbakan, yönetim görevini, yalnızca etrafına toplanmış bir grup insanla yapmaya yani partizanlık yapmaya hazırlanıyor demektir.

    Üçüncü tavsiyem, Sorun Kimyası olarak adlandırdığım bakış açısını öğrenmesidir. “Ben sorunları da çözümleri de bilirim”, ancak az aklı olanlarla ağır ruhsal sorunu olanların tavrıdır. Sorunların görüntüleri ile onlara yol açan kök nedenler çok farklıdır. Bunu benimsemesi ve de kadrosuna benimsetmesi o çok özlenen değişimi tetikleyecek olan biricik tutumdur.

    Ama bütün bunların hepsi, doğrularından kuşkulanabilme gibi soyut görünüşlü, ama son derece somut sonuçlar doğuran bir beceriyle ilgilidir. Devlet adamlarımızdan beklememiz gereken olmazsa olmaz da budur.

  • “BİZ SİZİN SORUNLARINIZI ÇÖZECEĞİZ!”

    Seçimler yaklaştıkça partiler de seçmenlerine yönelik çalışmalarını yoğunlaştırıyorlar. Eskilerde adet, vaatte bulunmaktı. İş, ev, araba vs gibi vaatlerde bulunulması, sonra da tutulmaması gibi bir gelenek vardı. Nasıl ki misafirlikte tutulan şekerden fazla almak ayıpsa, tutulmayan vaadin arkasından da “bizim ev ya da araba ne oldu?” gibisinden soru sormak ayıp sayılırdı.

    Son birkaç yıldır vaat “out” oldu. Şimdiler de, “biz sizin sorunlarınızı çözeceğiz!” modası var. Her parti broşür, pankart ya da kahve konuşmaları yoluyla vatandaşa bu mesajı veriyor.

    Bu “ben senin sorununu çözerim” modası durup dururken ortaya çıkmadı. Partileri eleştirenler, “bunlar sürekli vaatte bulunurlar, halbuki biz çözüm üreten parti istiyoruz” diye tutturdukça partiler de zamanla bu yola düştüler.

    Şaka bir yana, ülkemiz sorunlarının bir türlü çözülemeyişinin, çözülmek bir yana giderek içinden çıkılmaz hale gelişinin altında yatan neden, işte bu “ben senin sorununu çözerim” ve bunun bütünleyicisi durumundaki “benim sorunumu kim çözecek?” hastalığıdır.

    Sokaktaki düz insanımız, “Benim sorunumu çözmeye kalkışmaya sizin ne hakkınız var? Bunun yapılamayacağını, yapılmaması gerektiğini bilmiyor musunuz? Benim sorunumu benim adıma çözmeye kalkarken, benim o sorunu çözmek için sahip olmam gereken haklarımı siz kullanacaksınız. Bu hakkı ben size devretmiyorum!” demelidir.

    Bu, “birisi adına sorun çözmek”, “birisine rağmen onu kalkındırmak” gibi yaklaşımlar halk-devlet ilişkilerimizin temel mantığı olmuştur. Bugün, siyasi partilerimizin büyük çoğunluğunun bunu devam ettirmeye niyetli olduğunu gözlüyoruz. Sorunların kaynağında, insanlarımızın kendi sorunlarını çözebilecek donatıya sahip olmadığının görülemeyişinin bulunduğunu görüyoruz.

    İnsanımızın sorun çözme kabiliyetinin sınırlı oluşu, onun nedenlerini anlayıp onları gidermek yerine, insanların sorunlarını onlar adına (ve çoğu zaman onlara rağmen) çözmeye kalkışmanın gerekçesi olabilir mi? İki yanlış bir doğru etmez daha büyük bir yanlış eder.

    Demokrasi ile diktatörlük arasındaki önemli bir fark işte budur. Birisinde insanlar, sorunlarının çevresinde örgütlenip ortak akıl yaratarak onları çözerler; diğerinde ise bir kişi (ya da kurum) sorunları onlar adına çözer (çoğu zaman da yeni sorunlar yaratır).

    “Biz sizin sorunlarınızı çözeriz” diyen partiler bilmeden (belki de bilerek) diktatörlüğe soyunuyorlar. İhtiyacımız olan partiler ise, “biz sizin sorunlarınızı çözmeyeceğiz. Biz, sizin, kendi sorunlarınızı çözebilmenizin karşısında devletin yaratmış olduğu engelleri kaldıracağız” diyebilen, bunu idrak etmiş partilerdir.

    Pazar, 03 Aralık 1995

  • BULUŞÇULUK TEMELLİ ÜRETİM

    Bu yazıda “buluşçuluk”, icat-invention ve yenilik-innovation terimlerine birlikte karşı gelmek üzere kullanılacak ve Buluşçuluk Temelli Üretim adını verdiğim -ve bizim toplumumuz için yeni- bir kavram, bu terime dayalı olarak açıklanmaya çalışılacaktır.

    Açıklamaların amacı, çeşitli üretim faaliyetinde bulunagelmiş olan toplumumuzun üretkenliğinin, çağın geçerli ölçüleri karşısında tekrar değerlendirilmesi ve resme farklı bir gözlükle bakabilmenin sağlanmasıdır.

    Uzun yıllar boyunca yabancıların mal ve hizmet ürünlerini satın almaya ekonomik gücü yetmediği için doğal bir ithalat korumasına sahip olan toplumumuz, zamanla bir yandan geliri, bir yandan da borçlanma kaabiliyeti arttığı için yabancı orijinli ürünler için cazip bir pazar haline gelmiş ve bu defa da kotalar, gümrük vergileri gibi araçlarla kendini korumuş, daha doğrusu koruduğunu zannetmiştir.

    1980’den sonra alçaltılan gümrük duvarları yoluyla toplumumuz ilk defa yabancı mal ve hizmetlerle geniş ölçüde tanışmış ve kendi ürettiği ürünlerin fiyat ve kalitelerinin yetersizliğini acı acı görmüştür.

    Toplumumuz bugün yavaş yavaş, “üretim” olarak adlandırageldiği çabalarını gözden geçirmek, bunun, çağdaş anlamda “üretim” olup olmadığını, değilse nedenlerini sorgulamak ve mümkünse o nedenleri ortadan kaldırmak durumu ile karşılaşmaya başlamıştır.

    Bu, Türk insanı için acı bir sürprizdir. Uzun yıllar bir şeyler üretip bunları ihraç ettiğini “zanneden” insanımızın karşısına, gerçek anlamda bir üretim yapmadığı, çağdaş üretim kavramının olmazsa olmaz koşulu durumunda olan rekabet edebilirlik açısından çok güçsüz olduğu, çünkü rekabet edebilirliğin kaynağının buluşçuluk olduğu, onunsa Türkiye’de neredeyse yasak olduğu, yalnızca ucuz işçilik ihraç edebildiği ya da başkalarının girmek istemediği pazarları doldurabildiği gibi hiç aklına gelmeyen bir resim çıkmaktadır.

    “Endüstri Tasarımı”ndan, aletlerin üzerine renkli yazı yazmayı, AR-GE’den ise farklı kaynaklardan satın alınan malzemelerin kullanılabilirliğinin sağlanmasını anlayan; ucuz işçi ile ucuz işçilik farkını henüz kavramamış; işçi verimliliğini artırarak maliyet azaltılabileceğini sanan; “Değer Analizi”, “Lojistik Mühendisliği” gibi mesleklerle henüz tanışmamış, bir tane dahi patent alamadan, üretimini yabancı patentlere lisans ücreti ödeyerek, ihracatını ise lisansörünün kendisi için karsız gördüğü pazarlara ancak izinle yapabilen üreticilerimiz, bir yandan da buluşçuluğa düşman bir aydın (!) kesimle boğuşarak bugünlere gelmiştir.

    Buluşçuluk düşmanlığı, birçok kimse tarafından abartılı hatta saldırgan bir deyim olarak görülebilir. Halbuki bu deyim gerçeği ifade etmekten uzak bir yumuşaklıktadır.

    XVII yy.da Hezarfen Ahmet Çelebi’yi cezalandıran IV Murat’ın anlayışı, 1989’da Dr. Ziya Özel’i, 1992’de Erkan Ayral’ı, 1994’de Yusuf Kahvecioğlu’nu, buluşçuluklarından ötürü cezalandıran anlayışla tıpatıp aynıdır. 1989 yılında Prof. Mehmet Pala’yı, buluşuna -ki buluşu, benzer bir buluşun iddia alanı (claim area) dışındaydı- patent aldığı için gazetelerde hırpalayan anlayış da yine buluşçuluk düşmanlığı ile anlatılmak istenen tavırdır.

    Bu düşmanca tavırları kimlerin sergilediği ise, sergilenen tavırdan daha da elem vericidir. Dış görünüşleri ile aydın kategorisine soktuğumuz insanlar, bu buluşçuluk düşmanlığının icra organı durumundadırlar.

    Diğer yandan, Türkiye sanayisini sabote etmek isteyebilecek bir yabancı güç, küçük bir firması kanalıyla aşırı bir ücret zammı uygulayıp, o daldaki tüm kuruluşların bunu takip edeceklerini tahmin ederek o sektörün rekabet gücünü azaltmak istese, ne işçisi, ne sendikası bunun bir sabotaj olabileceğini anlamamakta, “biz bu ücret zammını kabul edersek rekabet gücümüz azalır, işsiz kalırız” diyememektedir.

    “Biz işçimizi memurumuzu enflasyona ezdirmeyeceğiz” diyen politikacı ise, enflasyonla mücadelede etkin bir araç olması gereken “enflasyondan zarar gören insanların, onunla mücadele gücü”nü anlamayıp, bu saadet zincirini sürdüren talihsiz bir rol oynamaktadır.

    Osmanlı İmparatorluğu fütühatla meşgulken, kendi dışında yavaş yavaş oluşan Aydınlanma Çağı ve müteakip Sanayi Devrimi’ni “ıskalamış”, olayların somut sonuçları yaşanmaya başlandığında ise parçalanma süreci artık fiilen işlemeye başlamıştı.

    Parçalanan İmparatorluğun enkazı üzerinde kurulan Türkiye Cumhuriyeti ise bu “makus talihi” tersine çevirebilecek mekanizmanın “buluşçuluk” temeline dayandığını ya farkedememiş ya da başetmek zorunda olduğu belalardan başını kurtaramadığı için yeni sistemi “Buluşçuluk Temelli Üretim” olarak kuramamıştır.

    Çok partili siyasi yaşama geçtikten sonra her 10 yılda bir ekonomik, bilahare de siyasal krizlere düşen Türkiye bugün geldiği 4ncü 10 yıl sonunda yine ekonomik kriz içine düşmüş durumdadır.

    Ekonomik ve siyasal yaşamını düzenli olarak krize sürükleyen sorunların kaynaklarını nedensellik yoluyla açıklamayı başaramayan ülkemiz, anayasa, demokrasi, özgürlükler gibi herbiri neden değil fakat birer sonuç olan unsurlarla boyuna uğraşmış, her defasında yaptığı anayasalarını bir süre sonra anlamaz, ona itaat etmez duruma gelmiştir.

    Ekonomik düzenini, kamu kaynaklarının çeşitli yollarla talan edilmesine dayayan ülkemiz, bunca eğittiği insanına rağmen bu mekanizmanın akılcı biçimde analizini bir türlü becerememiştir.

    Bu gün gelinen noktada yine anayasa tartışmaları yapılmakta, yine demokrasiden dem vurulmakta, yine çağdaş sloganlar atılmaktadır.

    Ama bütün bunların temelinin, rekabet gücü yüksek üretim olduğu, bu olmadan ancak sınırlı üretimin kurnazlık yoluyla talan edilmesine dayalı bir mekanizmanın varolabileceği anlaşılamamıştır.

    Uluslararası alanda etkinliğin ancak tek yolla, ekonomik güçle olabileceği anlaşılmamış, ancak her olaydan sonra daha çok bağırarak hıncını alma gibi zavallı bir yol seçilmiştir.

    Yanlışa koşullandırılan kitleler ise tatmin olabilmek için daha çok daha çok bağrılmasını, yumruklarının masalara vurulmasını, hatta askeri güç kullanılarak her dost olmayanın kafasının ezilmesini istemektedir.

    Türkiye gündemini belirleyenler, bu mekanizmanın nasıl işlemesi gerektiğini araştırabilecek durumda değillerdir. Mevcut sorunların birer görüntü olduğunu, bunların kaynağında “üretimsizlik” onun da kaynağında “buluşçuluk eksiği” olduğunu anlayamamaktadırlar.

    T.C Başbakanı “Türkiye’nin sorunu üretim değildir, devlet borçlarıdır” derken, IMF yetkilisi, “Türkiye üretim-tüketim dengesini kuramamıştır” demektedir ve doğru teşhis maalesef yabancınınkidir.

    Türkiye, tuttuğu yolun çıkar yol olmadığını, bu denli rekabet gücü düşük ve de giderek daha düşük üretim yaparak; ve giderek daha fazla tüketim eğilimi içine girerek varlığını sürdüremeyeceğini anlamalıdır.

    Sanayide, tarımda, hizmetler sektöründe, kamu yönetiminde, politikada buluşçuluğa dayalı yepyeni bir tavıra ihtiyacımız vardır. Bu kolay değildir ama başka da yol yoktur. Bunun ilk adımı,Türkiye gündeminin değiştirilip, geleneksel çürütmeci yaklaşımların bir yana bırakılıp, “buluşçuluk” ve ona dayalı üretimin, yani Buluşçuluk Temelli Üretim’in tartışılmaya başlanmasıdır.

    İnsanımız ne üretiyor? Kimler üretiyor, ne kalitede, hangi maliyetle üretiyor?

    Buluşçuluğumuz niçin gelişmemiştir?

    Aklımızda zekamızda bir eksiklik mi var? Yoksa işin içinde başka faktörler mi var?

    Bu çıkmazdan, bu üretimsizlikten nasıl kurtulunur?

    Türkiye’nin az sayıdaki Kaynak Sorunları nelerdir? Bunlar hangi ardışık sorunları yaratıyor?

    Bu yazıyla yapmaya çalıştığım, bu tartışmayı başlatmaktır. Engeller büyüktür ama tehlike ve fırsat da büyüktür. Tercihlerimiz kaderimizi belirleyecektir.

    Perşembe, 26 Mayıs 1994

  • BÜROKRATİK ENGELLER KALKAMAZ

    İş başına gelen hemen tüm hükümetlerin programlarında, “Kırtasiyeciliğin Azaltılması”, “Bürokrasi ile Mücadele” (bürokrasinin kötü kullanımı ile mücadele olarak anlaşılmalıdır), “İşlerin Basitleştirilmesi” ve bu gibi adlar altında bir konu yer alır.

    Yer alır ve çok küçük iyileştirmeler dışında pek birşey yapılamaz. Yeni bir hükümet gelir, bu defa aynı sözler (samimidir) tekrarlanır ve yine birşey yapılamaz.

    Birşey yapılamadığı bir yana, mevzuat daha karmaşıklaşır, vatandaşın önündeki bürokrasi dağına yeni tepecikler eklenir.

    İş hayatı başta olmak üzere tüm vatandaşları yakından ilgilendiren bu sorunlar yumağı, üzerinde durulmaya değer bir konudur.

    Acaba, kırtasiyeciliği azaltmak, vatandaşın, canından bezmeden işini görmesini sağlamak için hükümetlerin gösterdikleri bu çabalar niçin amacına ulaşamaz?

    Samimi olarak arzu etmezler mi?

    Yoksa güçleri mi yetmez?

    Her ikisi de değildir. Sebep, bu sorunun aslında bir “Görüntü Sorun” olmasındandır.

    “Görüntü Sorun” tanım olarak, aslen var olmayan, ama var olan başka sorun(lar)un yansıması (reflection) şeklinde ortaya çıkan sorunlara verilen addır.

    Örneğin, geceyarısı, sonuna kadar açılmış bir müzik setinin gürültüsü bir “sorun” olabilir. Ama bu tanıma göre bu sorun bir “Görüntü Sorun”dur.

    Sorun aslında, müzik setinin çıkardığı gürültü değil onun o saatte bu denli açılmaması gerektiğini akıl edemeyen ya da akıl ederek açan “sahibinin densizliği” dir.

    Bu sahip kenara bırakılır ve müzik seti mesela parçalanarak gürültü durdurulursa sorun çözülmüş gibi görünebilir. Ama ertesi akşam aynı gürültü bu densiz adamın televizyonundan ya da gırtlağından yükselebilecektir.

    İşte bu gibi “Görüntü Sorun” yaratan sebeplere “Kaynak Sebep” ya da “Kaynak Sorun” adı verilmektedir.

    Bürokrasi dolayısıyla edilen şikayetler de benzer şekilde birer “Görüntü Sorun”dur. “Görüntü Sorun” ‘u yaratan “kaynak(lar)” ise farklıdır. Bundan dolayı da bir türlü başa çıkılamaz.

    Pekiyi acaba bu “Görüntü Sorun”u yaratan “Kaynak Sebep(ler)” nelerdir?

    Çok sayıdaki olası sebepten bir tanesi, rahatsızlığın %90’ını oluşturur ağırlıktadır: Bu da, “insanımızın nitelik dokusunun yetersizliği”dir.

    “Nitelik” deyimiyle kişinin yalnız bilgi-beceri düzeyi değil, onunla birlikte zekası, ahlakı ve ruh sağlığı da kastedilmektedir.

    “Nitelik”, burada bu dört öğenin bir “bileşke”si olarak kullanılmaktadır. (Merak edenler, bu 4 öğenin çeşitli kombinezonlarını yapıp ilginç tiplemeler yaratıp, onları da günlük hayatta rastladıklarıyla karşılaştırabilirler).

    “Nitelik Dokusu” ise, toplumu oluşturan bireylerin “nitelik”lerinin oluşturduğu dokuya denilmiştir.

    İnsanlarımızın zekası, ahlakı vs si yetersiz mi? gibi kasdi aşan tartışmalar bir yana bırakılarak bu “Nitelik Dokusu Yetmezliği” meselesini biraz açmakta yarar vardır.

    Sorun, insanlarımız içinde bilgi-becerisi tam, zeki, yüksek ahlaklı ve ruh sağlığı tam yerinde kişilerin oranı ve dağılımı meselesidir.

    Zekanın, genetik özelliklerin yanısıra bebeklikteki beslenme ile ilgili olduğu bilinmektedir. Ülkemizde, bebeklerin bu evrelerindeki beslenmelerinde sorunlar olduğu bilindiğine göre bu, o veya bu ölçüde zeka sorunlu yetişkinlerin bulunması da tabii sayılmak gerekir.

    Bunların bir bölümü, toplum tarafından bilinen ve durumlarına uygun iş ve görevlerde bulunması sağlanabilen kişiler olabilirken, bir diğer bölümü çeşitli nedenlerle teşhis edilmemiş olabilir.

    Ruhsal sağlık meselesi de benzer şekilde düşünülmelidir. Ruhsal sağlığı etkileyen unsurlar açısından çeşitli olumsuzlukları içinde barındıran günümüz Dünyası ve özelde ülkemiz, ruh sağlığı o veya bu düzeyde bozuk insanların varlığına neden olacaktır.

    Onların da bir bölümünün teşhis edilmiş olmaları, ama bir kısmının teşhis edilmeksizin aramızda yaşamaları sürpriz sayılmamalıdır.

    Aynı şeyler bilgi-beceri ve ahlak ölçüleri için de söylenebilir.

    Böylece, bilgi-beceri, zeka, ruh sağlığı ve ahlak öğeleri açısından çeşitlilikler içeren bir insan dokusu ile karşı karşıya bulunulmaktadır.

    Burada önemli olan iki nokta vardır:

    1. Bu doku, ne standartta bir toplum yaşamına izin verir?

    2. Toplumdaki işlevleri açısından, ortalamanın üzerinde önem taşıyan kesimlere, bu dokunun “ince” yani zayıf yerleri rastlamakta mıdır? Öyle ise bu ne ölçüdedir?

    Bürokrasi sorunlarının çözülmezliği, bunlardan birincisi ile ilgilidir.

    Toplum yaşamının küçük bir bölümü yazılı kurallarca, geri kalan büyük kısmı ise “ortak yaşama bilinci”, “ahlak kuralları” gibi yazılı olmayan normlarca düzenlenir.

    Yazılı bir anayasası bulunmayan bir İngiltere’nin bundan hiçbir zarar görmeyişi, bu savın açık bir kanıtıdır.

    Yazılı olmayan kuralları oluşturan başlıca faktör ise işte bu, “nitelik dokusu” dur.

    Bu dokuda sorunlar varsa -ki vardır- o takdirde, doğan sorunlar daima ek kurallarla giderilmeye çalışılacaktır. Mevzuatın bir çığ gibi çoğalmasının mekanizması budur.

    Bürokrasiyle sürekli işi olanlar, kendilerine anlamsız gelen (ve gerçekten de anlamsız olan) birçok istekle karşılaşıp çileden çıkarlar.

    Ama o anlamsızlıkların, bir kısım ahlaksızlığı önlemek için konulduğu (ve tabii ki önleyemediği) bellidir.

    Niteliğinin ahlak öğesinde eksik bulunan kişiler bu defa yeni “yan yollar” bulurlar. Sonunda olan dürüst insanlara olur.

    Nitelik yetmezliği, ek mevzuatla yani bürokratik mekanizmayı daha ağırlaştırarak çözülemez. Tek çözüm yolu, insanımızın nitelik dokusunu geliştirmektir.

    Toplumumuzun nitelik dokusunun belirlediği standartların üzerinde, çağdaş bir yaşam istiyorsak tek yapılabilecek olan budur.

    Gerisi, gölgelerle boğuşmaktır.

    Bürokrasiden şikayeti olanların yönelmesi gereken hedef bu olmalıdır.

    ***

  • BU AYIP SİLİNMEZ!

    Bütün toplumların parlamento tarihlerindeki bazı olaylar onların övünç kaynağıdırlar. Bizim de öyledir. Birinci meclisin, ülkedeki toz duman içinde aldığı kararlar cumhuriyetimizin temelini atmıştır. Bununla övünç duyulmalıdır. Aradan ne kadar süre geçerse geçsin bu başarı unutulmayacaktır.

    Aslında tüm kurumların adları, yaptıkları sıradan çalışmalar nedeniyle değil, bu şekilde “çok ender” ortaya çıkan durumlarda gösterdiği “olağandışı” tavırlarla ölümsüzleşir.

    Ama bunun tersi de aynı şekilde doğrudur. Bir kişi ya da kurumun adı, yalnızca bir defa olan bir olay nedeniyle karalanabilir ve de bu silinmez.

    Türkiye Büyük Millet Meclisi Adalet Komisyonu, oto kaçakçılığından hüküm giymiş bir kişiyi, affetme kararı aldı. Bu kararın Genel Kurulda kabul edilip edilmemesi, af kapsamının genişletilip genişletilmemesi ayrı bir konudur. Büyük bir olasılıkla karar yasalaşır.

    Bu bir çılgınlıktır. Eğer adaleti, kişilerin “ünlü – ünsüz”, “oy getiren -getirmeyen” olmalarına göre ölçmeye başlarsak, bunun sonunun nerelere varacağı belli değil midir?

    Bu öneriyi meclise getirenleri kınamaya gerek yoktur. 450 kişi istatiksel açıdan, içinde her türlü insanı barındırmaya yetebilecek büyüklükte bir sayıdır.

    Üzerinde durulması gereken, bu öneriye olumlu oy verenler, affın genişletilmesini savunarak akılları sıra bu ayıbı sulandırıp aynı zamanda kendi küçük ölçülerinde “politika yapma” cinliğine sapanların durumudur.

    İş bununla bitmemektedir. Bu karar henüz toplumun geniş bir kesimi tarafından bilinmemektedir. Medya, başka işleri nedeniyle bu ayıbı henüz yeterince farketmemiş ya da farketmiş ama ünlü bir futbolcunun taraftarlarının sayısını dikkate alarak seslerini çıkarmamayı tercih etmiştir.

    Mesele bu kadar da değildir. Yerli yersiz her fırsatta konuşmayı görev bilen çeşitli kurumların sözcüleri dut yemiş bülbül gibidirler.

    Dahası, böyle bir kararı duyan en az 10 milyon insanın kaleme kağıda sarılıp, mektup, faks ve benzeri yollarla bu çirkin girişimi kınamaları gerekirken içten içe alkış tutmaktadırlar.

    Uzun sözün kısası şudur: Toplumlar layık oldukları biçimde yönetilirler. Tecrübeyle görülmektedir!

    Salı, 14 Kasım 1995