• EKMEK FİYATLARI NİÇİN HEP

    BAŞ DERDİ OLMUŞTUR?

    Kendimi bildim bileli fırıncılarla belediyeler arasındaki tartışma sürer. Bir taraf girdilerin pahalandığını ileri sürerek zam ister, diğer taraf da halk, koruma vs der ve sonunda genellikle fırıncıların dediği olur.

    Aradaki vatandaş da hala bakkala gidip “1 okka ekmek” aldığını sanır (1.250 kg’lık okka içine bugün 4 ekmek sığmaktadır!)

    Yıllardır süren bu mesele geçmişte belediyelerin verdiği “narh” ile belirleniyor diye zannedilse de, o zaman da belediye meclisi içindeki fırıncı esnafının ya da fırıncılar lobisinin baskısıyla fiyatları fırıncılar dikte ederdi.

    Bugün serbest piyasa sistemi içinde, işin mantığını -kısmen- kavramış belediyeler ekmek fiyatlarını tamamen serbest bırakmışlar, bir kısım belediyeler ise fırıncılarca belirlenen fiyatları “onaylamakta” (ne demek ise) devam etmektedirler.

    Aslında ta başından bu yana mesele, fırıncı esnafının kendi arasında kurduğu tekellerin (her yörede ayrı tekel vardır) düşündüğü fiyatları halka (ve tabii bu arada belediyelere) zorla kabul ettirmesinden ibarettir.

    Serbest piyasa sistemi içinde ne yerel ve ne de merkezi idarenin “fiyat belirleme”, “fiyat kontrolu”, “narh verme” gibi bir fonksiyonu yoktur ve olmamalıdır.

    Olması gereken, “rekabet” sözcüğü düşülerek eksik olarak kullanılan serbest rekabet piyasasının koşullarını bozmak isteyenlere müdahale edilmesidir.

    “Piyasaya müdahale” ile piyasanın serbestçe oluşumuna engel olanlara “müdahale” arasındaki ince fark budur ve genellikle iki kavram bilerek ya da bilmeyerek (ki çoğu tekeller bilerek) birbirine karıştırılmaktadır. O halde sorun, tekelci eğilimlerle mücadelede hangi araçların kullanılacağıdır. Bu bir mücadeledir, çünkü tekelciler daima bu araçların boşluklarını bulmaya çalışacaklar, idareler de anti -monopoli araçlar/ uygulamalar geliştireceklerdir.

    Kısa bir araştırmayla bu araçların neler olabilecekleri bulunabilirse de, ben her ihtimale karşı bazılarını vermek istiyorum:

    1. Tekelin belirlediği fiyatların altında fiyatla satış yapmak isteyenlerin fiziki güvenliğinin (fırınının, çalışanların, sahibinin vs) sağlanması

    2. Tekeli yöneten dernek, vakıf, şirket gibi kuruluşların monopol fiyatları konusunda karar almaması ve bunu denetleyebilmek için belediye/maliye müfettişlerinin yetkilendirilmesi

    3. Yeni fırın açma konusunda mevcut tüm sınırlamaların kaldırılması (hele, dernek vs gibi tekeli yöneten kuruluşların katiyen yetkilendirilmemesi)

    4. Yeni fırın açmak isteyenlerin belirli süre teşviki (arsa kullanım hakkı verme, düşük tarife ile su, belediye harcı istisnası vs)

    5. “Halk ekmek” adlı kamu işletmelerinin derhal özelleştirilmesi (Böylece hem maliyetleri düşer, hem üretimleri artar, hem de belediyelerin vıdı vıdı kaynaklarından birisi azalır)

    6. “Kontrol”, “narh” vs gibi ancak fiyatların artmasına yol açabilecek uygulamalardan tamamen vazgeçilmesi

    7. Tekel dışında fiyatlandırma yapmak isteyenlerin de serbestçe örgütlenebilmelerinin desteklenmesi

    8. Tüketici dernekleri kurulmanın özendirilmesi (belediyenin yer vermesi, bültenlerini basması, dağıtması vbg)

    9. Ekmek alternatifleri konusunda halkın bilinçlendirilmesi

    Bu yöntemler, uygulanabilecek yöntemlerden “bazı” larıdır. Belediyelerin başlıca görevi bu tür araçlar geliştirmek ve onları uygulamaktır.

    Hiç yapmamaları gereken, yaptıkları takdirde tekelleri güçlendireceğinden şüphe olmayan ise

    1. Bizzat ekmek üretmek

    2. Fiyatları onaylamak (!)

    dır.

    Bu yöntemler yalnız ekmek değil, tekelcilik eğilimi mevcut olan tüm mal ve hizmetler için geçerlidir. Ama karar verilmesi gereken önemli bir nokta vardır: Tekelcilikle gerçekten mücadele mi etmek istiyoruz, yoksa onu bilerek-bilmeyerek güçlendirmek mi?

    Şubat 1992

  • BU DEVİRDE BÖYLESİNE SANSÜR OLUR MU?

    Türkiye geneline yayın yapan yaklaşık on, yerel yayın yapan yaklaşık elli TV istasyonumuz, aynı şekilde yayın yapan ikiyüz civarında radyomuz, çok sayıda gazete ve dergimiz var. Ayrıca hemen her konuyu işleyen kitaplar yazılıyor, çeviriler yapılıyor.

    24 saat yayın yapan bir TV ya da radyo istasyonunun program tüketen birer canavar olduğu düşünülürse, bu kadar istasyonun ne denli bir program sıkıntısı çektiği kolayca takdir edilebilir. Nitekim, en akla gelmez konuların niçin işlendiğini, insanların en yakası açılmadık özel yaşamlarına kadar her şeyin niçin didiklendiğini bu sıkıntı açıklamaktadır.

    Diğer yandan da vatandaş hemen her sıkıntısını -eş bulmaktan iş bulmaya, haksızlıktan yolsuzluğa kadar- bu kanallar aracılığıyla ilgililerin dikkatine getirebilmektedir.

    Denilebilir ki ülkemiz bir “konuşma devrimi” yaşamaktadır. Tabii ki her devrim gibi bunda da anlamlıların yanısıra anlamsız işler de olmaktadır. Bunlara bir diyecek yoktur.

    Ancak, yazılı, görsel ve işitsel medya kanallarında işlenen bütün konular dikkatle incelendiğinde bir nokta derhal ortaya çıkmaktadır: bir sansür mekanizması, hem de işini çok iyi bilen, en ufak konuyu atlamayan, hiçbir kanala müsamaha etmeyen bir sansür sistemi, devlet ve özel kesim kontrolundaki tüm yayınları denetlemekte, herhangi bir konunun nedenlerine ilişkin parçaları derhal kesip çıkarmaktadır.

    Sadece bir ya da iki kanalı, o da zaman zaman izleyen bir kişinin göremeyeceği, günde yalnız bir gazete ya da haftada bir dergi okuyanın farkedemeyeceği, ama tüm yazılı, görsel ve işitsel yayınları 24 saat sürekli izleyen bir kişinin derhal farkına varacağı bir sansür sistemi uygulanmaktadır.

    İşin iki ilginç tarafından birisi, bu işi bu denli ciddi hangi kişi ya da kuruluşun yapabildiği, ikincisi ise özel medya araçlarının hiç birinin itiraz etmeden bu denli katı bir sansürü nasıl kabul ettiğidir. Askeri yönetimlerin dahi kolay uygulayamayacağı böylesine bir katılık, mutlaka yepyeni bir teknolojiyle, muhtemelen de bilgisayar destekli olarak yapılmaktadır.

    Örneğin, bir TV programında bir yolsuzluk konusu işlenirken, katılımcılardan birisi mesela bu yolsuzluğa yol açan nedenlerden birisini dikkate getirmeye kalksa, Bilgisayar Destekli Sansür Sistemi – BDSS devreye girmekte, bu cümleyi kesip yerine reklam almaktadır. Böylece izleyiciler farkına varmadan, tüm sorunların görünen yanları konuşulmakta, ama onların kaynaklarındaki nedenler kesilip atılmaktadır.

    BDSS’in varlığına ilişkin somut bir kanıt mevcut değildir. Ama dolaylı etkileriyle anlaşılabilen olgular fizikte bile vardır. Mesela elektrik böyledir. Kendisini göremez ama dolaylı etkilerini hissedersiniz.

    Örneğin rüşvet konusu, halkımızın en çok ilgisini çeken konulardan birisidir. Rüşvete yol açan nedenlerden birisi de tüketim eğilimleri sürekli pompalanan düşük ücretli kamu görevlilerinin varlığıdır. Düşük ücret ise, kamu görevlilerimizin sayılarının çokluğundan doğduğuna göre, bu sayı çokluğunun nedenleri her halde çok önemlidir. Ama, bugüne kadar kalabalık kamu kadrolarının nedenlerini irdeleyen tek bir program, bu kadroların insanları kapı dışarı etmeden nasıl seyreltileceğini konu eden bir yazıya rastlayan kimse görülmemiştir.

    Böyle bir şey imkansızdır. Bir toplum böylesine meraksız olamaz. Bu kadar program yapımcısı, bu kadar yorumcu, bu kadar köşe yazarı bulunan bir medya toplululuğunda bir tane meraklı çıkmaz mı?

    Demek ki bu işte başka bir iş vardır. BDSS’in varlığının en kesin kanıtı budur. Aynen elektrikte olduğu gibi. Bu devirde böylesine bir sansürü kınıyor ve en kısa zamanda sorumluların ortaya çıkarılmasını rica ediyorum. Böyle rezalet olmaz!

    Pazar, 26 Şubat 1995

  • BU GREV ERTELENMEMELİ (İDİ)

    Belediye işçilerinin grevinin erteleneceğine ilişkin haberler var. Bu yazı yayımlandığı anda belki de ertelenmiş olabilecektir.

    Bu grev hiçbir şekilde ertelenmemelidir.

    Ders alınabildiği takdirde, bir demokratik kurum olan bu araca ilişkin kültürümüzün (grev kültürü) gelişmesine katkıda bulunabilecek bir olgudan yanlış sonuçlar çıkarılmasına yol açabilecek bir erteleme, bu imkanın heba edilmesi demektir.

    Konunun sorumlularının (ya da sorumsuzlarının) beyanatından çıkarılabilecek net sonuç, demokrasinin ve de serbest rekabet sisteminin vazgeçilmez bir enstrümanı olan grevin ne olup ne olmadığının hiç mi hiç anlaşılmamış olduğudur.

    Grev, bir hizmetin gerçek piyasa fiyatının belirlenmesine yarayan ve kapitalistik sistemin önemli kurumlarından birisidir.

    Nasıl ki elinde bir mal veya hizmeti bulundurup onu, olabilir en yüksek değerine satmak isteyen bir kişinin yaptığı pazarlık son derece doğalsa, emeğini pazarlayan belediye işçilerimizin de, emeklerinin ederini öğrenmeleri en doğal haklarıdır. Aksi halde emeklerinin fiyatını öğrenebilecekleri başka sağlıklı bir yöntem yoktur.

    Doğal olmayan, bu pazarlık sürecine konu olan hizmetlerin alternatiflerini üretmek durumunda olanların bunları düşünemeyişleri ile, bu alternatifleri düşünüp uygulamak isteyenleri kaba kuvvetle durdurmaya çalışmaktır.

    Bir fırıncı, ekmek fiyatı olarak 1 milyon lira iddia edebilir ve kendine göre haklı nedenleri de bulunabilir.

    Fırının camına-ister gerekçeli isterse gerekçesiz olarak- bu 1 milyon liralık fiyatı yazıp cümle aleme ilan da edebilir. Buraya kadar mesele yalnızca fırıncının akıl sağlığı ile ilgilidir ve kendinden başkasını ilgilendirmez.

    Ancak bu fırıncı, 1 milyon liralık ekmek fiyatının gerçekleşmesine mani olan diğer fırınları ekmek satmaktan alıkoymaya başladığı anda işin rengi değişir ve bu işin terörden en ufak farkı kalmaz. İşin ince noktası budur. Bu durumda ekmek fiyatı gerçekten de 1 milyona çıkar. (Piyasamızda son derece fazla miktarda milyonluk ekmekler vardır).

    Herkes malına ve hizmetine istediği fiyatı biçmede özgürdür. Bu fiyatın yüksek mi alçak mı olduğunun tartışması anlamsızdır. Pazara çıkılır, hizmet fiyatı belirlenir.

    Burada ahmakça olan, sunulan hizmetin alternatiflerini kaba kuvvetle caydırmaya kalkmaktır.

    Bu grev ertelenmemelidir. Çünkü o takdirde, akılsız bir insanın peşinden gitmekten başka taksiri olmayan binlerce belediye işçisinde yanlış imajlar uyanacak, hakları olan bir ücretin zorla gaspedildiği izlenimi doğacaktır.

    Bunun yerine yapılacak olan şudur:

    • Sağlık bakanlığı, valilikler ve kendi teşkilatı vasıtasıyla halkı çöp hijyeni konusunda bilgilendirirler.

    • İnsanların daha az kokuşabilir çöp üretmeleri için pratik önlemler öğretilir.

    • Çöpler için toplama merkezleri oluşturulur. Buraya çöplerini getirenlerden parayla satın alınarak özendirme yapılır.

    • Esnafın, sitelerin ve isteyen herkesin özel çöp toplama ve nakletme anlaşmaları yapmaları için fiziki güvenlik sağlanır.( Bunun grev kırıcılıkla ilgisi yoktur).

    • Alternatif yollar arayanlara karşı sendikaların veya kişilerin kaba kuvvet kullanmalarının demokrasi ile bağdaşmadığı insanlara duyurulur.

    Bu önlemler alındıktan sonra sorunun hayati boyutu büyük ölçüde ortadan kalkar ve olsa olsa görsel kirlilik kalır. Grev yapanların pazarlık güçleri de sağlıklı bir yere oturmuş olur.

    Bu bir falcılık sayılmasın, bu gidişin doğal sonucu, karnını doyurmak için dişini tırnağına takmış milyonlarca insanın, belediye işçilerimize düşman gibi bakmaya başlamalarıdır. Buna kimsenin hakkı olmamalıdır.

    Her oyun kuralına göre oynanır. Serbest rekabet sisteminin kuralı budur. Bir avuç insanın sırtından sendikacılık yapmaya kalkanlarla, bu işin doğrusunu milyonlara anlatmayanlara duyurulur.

    ***

  • BU KADAR İÇ POLİTİKA KONUŞAN BAŞKA TOPLUM VAR MI !

    Bunu gösteren uluslararası bir istatistik var mıdır bilinmez, ama yabancı gazete ve TV’lere bir göz atınca onların iç politikayla bu denli meşgul olmadığını hemen görebilirsiniz.

    Eskiden devlet televizyonunun yoğun iç politika haberleri vermesi eleştirilirdi. Gelen gideni aratırmış. Özel TV’ler sabahlara kadar iç politika konuşuyorlar.

    Acaba Dünya’da, filan liderimiz ya da fişmanca ağır top politikacımızın incir çekirdeğini doldurmayan değersiz düşüncelerinden ve birbiriyle hırlaşmasından daha başka konuşacak şeyler olmuyor mu ? Bir ülkenin gündemi böylesine abuk şeylerle doldurulabilir mi ? Bunu birileri mi tezgahlıyor yoksa kendimiz mi beceriyoruz.

    “Gündem, o gündeme uygun tipleri mutlaka yaratır” doğru bir hipotezse, yıllardır içinde bocalayıp zaman zaman başımızı çıkarıp tekrar battığımız bataktan kurtulmanın bir formülü de bulunmuş demektir.

    Geliniz bu gündemi değiştirelim. Önüne konan herşeye kapılan, bir anlamda entellektüel bağımsızlığını kaybetmiş bir toplumun bireyleri olmayı reddedip, bizi, çağın itilip kakılmayan bir üyesi yapabilecek konuları konuşmaya başlayalım.

    “Bilgi çağı” bize neler getirebilir, dışında kalanlardan neler götürür; buluşçuluk, yaratıcılık konusunda neler oldu da biz böyle geri kaldık; niçin icat yapamıyoruz, başkaları nasıl yapabiliyor; teknolojide neler oluyor; dil engeli kalkıyor mu; yapay zekalı uzman sistemler toplumları nasıl değiştiricek; din’lerin ve milliyetçiliğin yeni durumları ne olacak ? ve daha yüzlerce soru !

    Toplumumuz bunları konuşmaya başlayınca bu konulara uygun tiplerin ortaya çıkmasıyla, gazete ve TV’leri dolduran telekız ve transseksüel muhabbetleri ile kasaba politikacısına özgü zırvalardan kurtulacağımız şüphesizdir.

    Türkiye’nin beklediği “Beyaz İhtilal” bu yolla olmaz mı ?

    Toplumun gündemini birinci dereceden belirleyen ögenin medya olduğuna şüphe yoktur. O halde bu rüyayı da ancak medya gerçekleştiribilir. Denemeye değmez mi ?

    Pazar, 17 Temmuz 1994

  • BİLİŞİM BAKANLIĞI !

    Dünya’nın çeşitli toplumları içindeki “sokaktaki insan” denilen kesimler arasında bir yarışma düzenlense ve bunların çözüm ürettikleri sorunların tip ve cinsleri yarıştırılsa, bizim sokaktaki insanlarımız büyük farkla birinci olurdu. Şimdiki adı “kahve”, orijinal adı ise kıraathane (okuma yeri) olan yerlerdeki boş vakti fazla vatandaşlarımızın el atmadığı bir sorun alanı -hemen hemen- yoktur. “Bilişim”, bu alanların dışında kalıyor zannedilebilirse de, “robotlar, cep telefonu ve bilgisayar” başlıkları altında çoktan ilgi alanına alınmış bulunmaktadır.

    Buralarda üretilen çözümler öyle rastgele akla geldiği gibi olmayıp, belirli bir sistematiğe oturur. Şöyle ki:

    1. Sorun, mevcut kamu kurumlarından birisinin alanına giriyorsa 3’e, girmiyorsa 2’ye gidiniz
    2. Yeni bir kurum kurulmalı, bu kurum tercihan başbakan yardımcılığı, o olmuyorsa bakanlık, hiç olmazsa genel müdürlük olmalıdır. Ancak hiç bir durumda daha aşağısına razı olunmamalıdır. Bu adım gerçekleştirilince 8’e gidiniz.
    3. Bu alanda mevcut bir yasa varsa 5’e, yok ise 4’e gidiniz.
    4. Bir yasa çıkarılmalı. Yasa çıkınca 8’e gidiniz.
    5. Bu alandaki yasa yeterli yaptırımı sağlayabiliyor sa 7’ye, yoksa 6’ya gidiniz.
    6. Yaptırım gücü mevcuda göre daha yüksek bir yasa yapılmalı, ayrıca anayasaya paralel bir hüküm konulmalı ve üstüne üstlük -ibret olması için- bu yasa hükmüne uymayan birkaç kişi hemencik sallandırılmalı. Gerçekleşince 8’e gidiniz
    7. Bu konuda Devlet Politikası gerekir. (Bu, hiç bir siyasi partinin bozamayacağı, yani askeri darbelerden sonra yapılan bir yasa gibi olmalı demektir). Ayrıca, bu önemli konunun, siyasilerin erişemeyeceği bir yere konulması iyi olur. Yapılınca 8’e gidiniz
    8. Sorun çözülmüştür. Rahat!

    Bu algoritmadan hemen anlaşılabileceği üzere, kahvelerdeki vatandaşlarımız öyle sanıldığı gibi boş durmamakta, ülkemizin sorunları için durmadan çözüm üretmektedirler.

    Çağımız bilişim çağı olduğu ve bu alanda birçok sorun mevcut olduğu için, yeni hükümetimize bir hizmet olmak üzere, bu sistematik uyarınca geliştirilecek 2 numaralı çözüm herhalde yakında ilgililere sunulacak ve bir “Bilişim Bakanlığı”nın kurulması gündeme gelecektir.

    Bu çalışmalar sırasında dikkate alınması yararlı olabilecek bir küçük hatırlatmayı, yukarıdaki algoritmaya bir ilave yoluyla yapmak bir görev sayılabilir. Bu da, çevre, insan hakları, bilim ve teknoloji, trafik, bilişim gibi alanların birer süreç oldukları, süreç yönetimlerinin ise fonksiyonel biçimde örgütlenme yoluyla yönetilemeyeceği, çünkü süreçlerin, onları ilgilendiren tüm fonksiyonları -ki tüm fonksiyonlardır- yatay biçimde kestiği gerçeğinin hatırlanmasıdır.

    Eğer bilişim alanında sorunlar varsa, önce bunların nedenlerine, sonra onların nedenlerine, daha sonra da onların nedenlerine ilh. bakmak ve böylece daralan “kök nedenler” alanına girmek gerekir. Orada bulunacakların ne oldukları belki sürpriz olacaktır. Ama içlerinde “Bilişim Bakanlığı”nın bulunmayacağı kesindir.

    2 Ekim 2001

  • CANKURTARAN’A HASTA BİNDİRME GÖSTERGESİ

    !

    Televizyon kanallarımızın her akşam bol bol verdikleri kaza-bela sahnelerinin sonu genellikle ya ceset torbası ya da cankurtaran ile bitiyor.

    Bu tür haberlerin sayısı belirli bir değere erişip, istatistiksel güvenilirliği yüksekçe sonuçlar çıkarmaya yeter hale geldikçe bir şey netleşmeye başladı: insanlarımızın çok güç yapabildikleri işlerin neredeyse başında, “ambulansa hasta bindirmek” geliyor.

    Etraftaki insanların bağırıp çağırmaları, itişip kakışmaları, beceriksiz ve kaba hareketlerle sedyeyi itmeleri, hep beraber -ve birbirlerine engel olacak şekilde- cankurtarana bindirmeleri, hatta bazen hastayı öldürmeleri, birkaç soruyu akla getiriyor:

    • Bu insanlar niçin beceriksiz?

    • Bu beceriksizlik yalnız ambulansa sedye yerleştirmeye mi özgüdür? Eğer değilse, başka hangi alanlarda da beceriksizdirler?

    • Bu gibi insanların sayısı çok mudur?

    • Eğer çok ise, tüm işlerin çabuk, hatasız ve işbirliği içinde yapılmasının ön-koşul olduğu günümüzde, içinde bulunduğumuz sorunların bununla bir ilgisi var mıdır?

    • Bu insanlar içinde önemli görevlerde bulunanlar var mıdır?

    • Böylesine düşük bir beceri dokusuna sahip insanlarla birlikte bizi nasıl bir gelecek bekleyebilir?

    Bizde yetkililerin, “baskın” adı verilen bir çalışma şekilleri vardır. Örneğin, sağlık işlerinden sorumlu bir kişinin ilk yaptığı önemli icraatın, gecenin bir saatinde hastaneyi basıp ne kadar çalışkan olduğunu, uykusunu bile hiçe saydığını halka göstermek; bir belediye başkanı ve adamlarının da fırın ve pastaneleri “denetleyip” işçilerin kirli çamaşırlarını yiyeceklerin arasından çıkarmak olduğu hep bilinir.

    Halbuki, TV’lerde her akşam bol bol yayımlanan bu “cankurtarana hasta tıkıştırma çabaları”nı gören birisinin, bir sayfa dolusu eksiği, baskın gibi gereksiz gösterilere kalkışmadan da belirlemesi mümkündür.

    Bir fırından ya da pastaneden bir simit alan bir belediye görevlisinin de, malları verenlerin ellerine bakmaları, çamaşırlarını nerelerde sakladıkları konusunda yeterli göstergedir.

    İster kamu görevlisi ister kendi işinin sahibi olsun, kendimize, görev alanımızla ilgili beklentileri izleyebileceğimiz göstergeler tanımlamak ilk işimiz olmalıdır. Bu yapıldığında, sedye konusundaki beceriksizliğin ardında, doğru gitmeyen nelerin bulunduğu kolayca görülebilecektir.

  • BİNA VE ZİNA !

    Kıyametin, bina ve zina artınca meydana geleceği söylenir. Zina konusundaki durumu tam bilmiyorum. Ama bina artışının hiç olmazsa “ekonomik kıyamet”in nedenlerinden birisi olmaya doğru gittiğini söyleyebilirim. Kamu kaynaklı yatırımlara ayrılabilen küçük payın şatafatlı bina inşaatına, sonra da dekorasyonuna harcanması neredeyse bir “norm” haline geldi.

    Bir yatırımın en kolay ve o ölçüde de “olmasa da olabilir” bölümünün bina olduğu düşünülürse, istisnasız her kurumun bina peşinde koşmasının bir özel nedeni ya da nedenleri olması gerekir.

    Bir neden, “kalıcı bir şey bırakma” ihtiyacı olabilir. Bu “kalıcı bir şey” binlerce “şey”den çok daha yararlı birisi olabilecekken, taş, toprak bırakma tercihi, o başka şeylerden bihaber olmak ya da haberi olup da beceriksiz olmakla açıklanabilir. Ayrıca çoğu insan da, “kalıcı bir şey” in mutlaka elle dokunulur, maddi bir şey olmasını ister. Örneğin, halkın şikayetlerini alıp bunları izleyip sonuçlandıracak bir sistemi kuran Belediye Başkanı “lüzumsuz” işlerle uğraşır farzedilirken, bir belediye sarayı(!) inşa eden ya da bir iş makinesi parkı kuran bir diğeri, “iş bitirici başkan” olarak nam salabilir. (yani salar).

    Bina merakı’nın ikinci bir nedeni, harcama tercihi yetkisini elinde bulunduran insanlarımızın -yine çoğunun- eskilerin tahayyül, yenilerin imgelem, frenklerin de imajinasyon dedikleri beceriden yoksun olmalarıdır.

    Varılmak istenilen hedefle, bulunulan nokta arasını gözünde canlandıramayan bir kişi, ilk adım olarak kocaman bir bina yaptırmayı yeğlemektedir. Halbuki işin çok daha can alıcı noktaları vardır ve kişi onları hayalinde canlandıramamaktadır.

    Bina histerisi’nin üçüncü bir nedeni, kalabalık (ve giderek daha da kalabalıklaşan) kamu kadrolarıdır. Kamu görevlilerinin sayısı arttıkça, daha büyük binalar gerekmektedir.

    Halbuki kamu kuruluşlarının yaptığı iş, kadroların kalabalıklığıyla ters orantılıdır. Bu nedenin bir türevi sayılabilecek bir diğer bina yaptırma gerekçesi de “dağınık binalar nedeniyle koordinasyon (ama ne laf değil mi?) sağlama güçlüğü”dür. (Hani sanki koordinasyon sağlanıyormuş ama güç sağlanıyormuş havası veriliyor). Halbuki bir araya toplanan binalarda yan yana yerleşik birimler arasında bile koordinasyon sağlanamayabilir ve gerçekte de tam böyledir.

    Bina merakının başka “ince” nedenleri de bulunabilir. Koca koca binalar yaptırılırken, artan ufak tefek (!) malzemeden bir-iki villacık filan inşa edilebilir. Ama hesaplara resmen geçirilemeyeceği için fedakar bir-iki kişi de bu sahipliği üstleniverir.

    İşte böyle, her yerde hızla yükselen kamu inşaatının altında bunlar var. Ne olduğuna değil, niçin olduğuna bakılınca çok farklı şeyler görünüyor değil mi?

  • CAN SİMİDİ ARAYANLAR KAMU ALIMLARINA BAKMALI

    Kamu kuruluşlarının piyasadan satın aldıkları tüm mal ve hizmetlere Kamu Alımları deniliyor. Personelinin taşınma işini özel bir otobüs firmasına ihale eden devlet kuruluşu, yedek parça satın alan bir KİT, inşaat yaptıran bir belediye, otoyol ihale eden bir kurum ya da hücumbot motoru satın alan ordu, hep kamu alımı yapmaktadır. 1993 yılında yapılan Kamu Alımları’nın tutarı yaklaşık 200 trilyon liradır.

    Aksi ispatlanana kadar her kişi ve her kurum temizdir. Buna öncelikle işaret etmeliyiz.

    Buna paralel olarak ise, yapılan Kamu Alımları’nın en az üç nedenden dolayı lekelendiği, bilinmektedir. Bunlar rüşvet, yetersiz şartname ve yersiz alımlar’dır.

    Rüşveti açıklamaya gerek yoktur. İrili ufaklı örneklerini yaşadık ve yaşıyoruz.

    Yetersiz şartname ise en az rüşvet kadar büyük bir deliktir. Hayatında evine ekmekten başka birşey satın almamış fişmanca belediyenin mübayaa memuru iş makinesi parkı kurmak üzere şartname hazırlamaya kalkarsa olacak olan bellidir. İhaleyi kazanacağı belirlenen (!) firmanın iş makinelerinin prospektüsü şartname olarak ilan edilir.

    Sonuncu ve en acı neden de, pek ihtiyaç olmamakla birlikte satın alınması halinde rüşvet imkanı yaratabilecek alımlardır.

    (Politikacıların, vefa vs borcu ödemek için kullandıkları pek kullanışlı bir alettir.)

    Bu tür alımlar genellikle, vatandaşın gık diyemeyeceği, kamuoyunun gözü kulağı olan medyanın pek erişemediği alanlarda yapılır.

    Bu üç nedenin yol açtığı kayıp % 75 civarındadır. Yani Kamu Alımları için harcanan her 100 liranın 75 lirası bu üç delikten akıp gitmektedir.

    Ancak bu kaçağa yalnız “kamu parasının verimsiz kullanımı” şeklinde bakmak doğru değildir. “Her ahlak ve/ya yasa dışı gelir, ahlak ve/ya yasa dışı bir yerlere harçanır” kuralı, bu %75’lik ahlak va yasa dışı kaçağın, başımıza bela olan birçok sorunun yakıtını oluşturduğunu gösteriyor. Bu paranın doğru kullanılması yalnız bir kaynak yaratmayacak, aynı zamanda başımızdaki belalara, enaz 150 trilyon daha az destek (!) sağlamamıza da yarayacaktır.

    İş bununla da bitmemektedir. Hatta bu ilk sayılanlar, sonuncusu yanında oldukça “önemsiz” de kalmaktadır. Kamu Alımları, işsizliğin, gelir yetmezliğinin en etkin ilacı olan girişimciliğin özendirilmesi ve desteklenmesi için en sağlam yoldur.

    Ayrıca rekabete dayalı ekonomik sistemlerin mutlaka yaratması gereken rekabet ortamı da girişimciler ve dolayısıyla Kamu Alımları yoluyla olur.

    Serbest Piyasa Ekonomisi sisteminin içinden “rekabet” ögesi çekip dışarı alınırsa geriye “vahşi kapitalizm” kalır.

    Nitekim ülkemizde Serbest Piyasa Ekonomisinin, bir “başıboş piyasa ekonomisi”ne dönüşmesinin nedeni eksik rekabettir.

    Piyasaya yeni girecek girişimciler bu rakabeti sağlayabilecek tek -ama tek- unsurdur.

    Girişimcileri desteklemenin en sağlıklı yolu – ki sağlıksız yollar da bulunabilir ve gerçek girişimcilik bu yollarla öldürülür- Kamu Alımları’ndaki haksız rekabeti, rüşveti, saydamsızlığı ortadan kaldırmaktır. Buna ise Kamu Alımları’nı düzenleyen çeşitli mevzuatın yetersizliklerini bir “şemsiye yasa” ile düzeltmekle başlanmalıdır.

    Öyle bir “şemsiye”ki, onun altında çeşitli kamu kurumlarının tabi olduğu değişik satın alma ve ihale mevzuatının hepsi bulunsun.

    Evet, böyle bir yasa teklifi hazırlanmış ve 1,5 yıldır TBMM’nde beklemektedir ve eğer bu yasa ile ilgili kuruluşlar desteklenmezlerse daha 15 yıl bekleyeceğinden kimsenin şüphesi olmamalıdır.

    Bunun bir çok nedeni içinde başlıcası, Kamu Alımları’nın olumlu ardışık etkilerinin takdirindeki yetersizlik, onun da nedeni üretimin öneminin takdirindeki yetersizliktir.

    Kamu Alımları’nın önemini anlatmak için acaba nasıl biryol izlenmeli, nasıl bir dilde iletişim kurmaya çalışılmalıdır?

    “Siyaset” kavramından “siyasi yandaşlığı” anlayan bazı meslek kuruluşlarımız, geçek siyasetin, Kamu Alımları ve benzeri konuların üzerine gitmek olduğunu acaba şimdi idrak edebiliyorlar mı?

    Cumartesi, 23 Nisan 1994

  • BİRBİRİYLE BAĞDAŞMAYAN İŞLER!

    Genelde ekonomimizi, özelde ise ticaret hayatımızı olumsuz etkileyen bir sorun, ayrı ayrı yapıldığı takdirde rekabet ortamını olumlu etkileyen işlerin, birleştirilerek yani aynı kişi(ler)in kontrolları altında yapılması halinde olumsuzluklar üretmesidir.

    Bu soruna örnek konuların başında, ticari şirketlerin kendilerine ucuz finansman kaynağı temini amacıyla banka kurmaları gelmektedir. Bankaların, topladıkları mevduatı, mevduat sahipleri açısından en verimli şekilde değerlendirip onlara en fazla nemayı, kredi talep edenlere ise en ucuz maliyetli krediyi verecek şekilde değerlendirmeleri gerekir.

    Bu ise bankanın, yatırım ve kredilendirme konularında “peşin angajmanlar içinde” bulunmaması demektir. Ticari gruplar içinde banka kurulması halinde ise bu koşula uyulabilmesi her zaman mümkün değildir. Bankanın da içinde bulunduğu gruba ait şirketlerin kredi talepleri öncelik taşıyacaktır.

    Bu soruna, girişim özgürlüğünü zedelemeksizin getirilebilecek bir çözüm, bankaların tüm kredilendirme işlemlerine ilişkin bilgilerin şeffaflığının sağlanması, tasarruf sahiplerinin de bilgilendirilerek, kendilerine en uygun güven ve nema kompozisyonunu sağlayabilecek bankalara yönelmelerinin teminidir.

    Bu soruna ikinci örnek, basın, radyo ve televizyonların (BRT) ticari faaliyette bulunmalarıdır. BRT, kamuoyunun doğru bilgilendirilmesi amacıyla donatıldıkları yetkileri (kamu görevi yaptıkları için sağlanan ek özgürlükler), ticari amaçlarını desteklemek ya da daha kötüsü, karşı ticari girişimleri caydırmak amacıyla kullanılamamalıdır.

    Aksi halde, başka kurumlardan ayrıcalıklı haklara sahip bu kurumlar, kendi aralarındaki ticari rekabet ya da devletle olan ilişkileri uğruna, toplumun doğru bilgilendirilmesi işlevlerini kötüye kullanmış olacaklardır.

    Bu konuda kullanılabilecek genel bir ilke şudur: “Kişi ve/ya kuruluşlar, bir alandaki rekabeti önleyecek şekilde bir araya gelemezler. Kuruluşlar, belirli bir görevi yapmak için donatıldıkları yetkileri bir başka amaçla kullanamazlar”.

    Anayasanın ilgili maddesinin değiştirilmesinden sonra çıkarılacak olan radyo TV yasasının bu konuda gerekli düzenlemeleri de içermesi için ilk girişimimi bu makale aracılığıyla yapıyorum. Tüm ilgililerin dikkatlerine sunulur.

  • ÇAPRAZLANMIŞ MAYO ASKISI NE ANLAMA GELİYOR?

    Geçtiğimiz günlerde yapılan Dünya Güreş Şampiyonasına katılan ülke güreşçileri içinde yalnızca Türk milli takımına özgü bir özellik vardı: Güresçilerimiz -istisnasız hepsi-, mayo askılarını çaprazlıyor, böylece omuzlarından kaymasını önlüyorlardı. Rakiplerinin ise böyle bir sorunu yoktu. Hem, mayo tasarımları, askıları düşmeyecek şekilde yapılmış, hem de herhalde kullandıkları kumaş daha farklı seçilmişti. Bu da bir teknolojidir ve bizim dışımızda herkes bu teknolojiye sahiptir.

    1948 Dünya Güreş Olimpiyatlari sırasında, radyodan güreşleri anlatan rahmetli Eşref Şefik`in sürekli olarak yine mayo askılarından yakındığını yaşı uygun olanlar hatırlarlar. Minderlerde fırtına gibi esen Türk Güreşçileri yalnızca mayo askılarıyla başa çıkamazlardı.

    O tarihlerde yeterli deneyim birikimi olmadığı için mayo askıları biraz çekilir, fazlası ensede düğümlenirdi. Çaprazlama yöntemi daha sonraları Türkiye`nin gelişimine paralel olarak güreşçilerimiz ve eski güreşçi olan antrenörlerimizce geliştirildi.

    Türklerin Dünya yüzünde kimselere benzemeyen biricik ulus olduğu fanatik milliyetçilerimizce dile getirilir ama pek kimse inanmazdı. Askı çaprazlama konusundaki gerçek biricikliğimiz, bu savın doğru olduğunu gösteriyor.

    Dünya yüzünde, güreş mayolarının askılarının kaymasını önleyebilecek bir tasarım ve/ya kumaş üretimini ve/ya ithalatını beceremeyip, sorunu “çaprazlama” yoluyla çözen tek milletiz.

    Polislerimizin elbiselerinin de benzer biçimde tasarım ve üretim teknolojilerinden nasibini almamış olduğu, yanmaz -daha doğrusu yanmayı sürdürmez- olması gereken bu elbiselerin, birkaç yıl evvel İstanbul Kumkapı’da bir bina yıkımı sırasında nasıl yandığı herhalde hatırlanacaktır.

    Maden işçilerimizin, yıllardır kendilerine verilen iş elbiseleri yerine kendi uyduruk pantalon ve gömleklerini giydiği, diğerlerini de yer bezi yaptıklarını hatırlarım.

    Bu denli yoğun sorunlar yumağı arasında, “çaprazlanan güreş mayosu askısı” sorunu çok gayri ciddi görünüyor değil mi? Ama lütfen biraz zaman ayırıp, Kızılay çadırları, trafik terörü, laik-müslüman çatışması ve hatta deprem sonrası sorunlarla çaprazlanmış güreş mayosu askıları, polis ve madenci elbiselerinin tasarımsızlığı ve teknolojiye uzaklığı arasındakı ilişkiyi inceleyiniz. Bakın ne ilginç gerçekleri göreceksiniz.

    Devletin araştırma geliştirmeye yeterli para ayırmadığı için pırıl pırıl kabiliyetli insanlarımızın harcanıp gittiği palavrası ile beyinlerimiz yıkana gelmiştir. Bilim ve teknolojide niçin geri kaldığımız sorusu yöneltilen herkes, ya devletin daha çok para ayırmasını ya da bilim ve teknoloji konusunda ayrı bir başbakanlık -neredeyse- kurulması gerektiğini dile getirir.

    Mayo askılarına dikkatli bakalım. Bu konuyu çok düşünelim. Çok bilmiş tavırlarla herşeye hemencik teşhis koyanların koşullandırıcılığından, paradigmalarımızdan sıyrılarak bu işi düşünelim.

    Ne görüleceği herkese göre değişebilir. Ama bir şey bellidir: tembel hizmetçinin herşeyi halı altına süpürmesi gibi tüm eğriliklere koyduğumuz, “benim dışımdakilerin yetersizliği” tanımızın nasıl bir afyon olduğunu görme imkanımız doğacak. Eğer mayo askılarını yeterince önemsersek!