-
May 25 2012 BECERİKSİZLİĞİN BU KADARI!
18 Nisan seçimleri ve sonuçları üzerinde yapılabilecek çeşitli spekülasyonlar olabilir. Bundan önceki çeşitli seçimlerle birçok bakımdan benzerlikler ve farklılıklar bulunabilir. Ama, gelmiş geçmiş bütün bu seçimler arasında öylesine bir ortak yan var ki, o hiç değişmedi : oy pusulalarının kötü tasarımı!
Yüksek Seçim Kurulu adı verilen yüksek kuruluşta, Form Tasarımı denilen ve birkaç saatlik bir eğitimle öğrenilebilecek olan bir becerinin varlığını bilen, bir kişi yok mudur? 21 siyasi partinin adlarının, amblemlerinin ve adaylarının, toplam 2-3 desimetrekarelik -tek yüzlü- bir yere sığması kolaylıkla mümkündür. Halen kullanılan pusulalar ise yaklaşık 5 kat büyüktür ve de ortasından birkaç defa katlandığında verilen zarfa da sığmamaktadır.
Ayrıca, 4 ayrı sandıkta 4 ayrı zarfla kullandırılan ve her defasında neredeyse ayrı bir kişinin oy kullanması kadar zaman israf ettiren yöntem yerine, bir defada tüm pusulaların verilip, gerekli yerlere mühür basıldıktan sonra tek zarf içinde tek sandığa atılması da mümkündür.
Vatandaşa yaşamın bu kesitini kolaylaştırabilecek olan bu basit önlemlerin uygulanmayışının birkaç nedeni vardır: birincisi, bu tür -basit de olsa- akıl yürütme isteyen işlere kafası ermemeyi bir marifet zannedip, bunun yerine anlaşılmaz laflar etmeyi “hukuk”, kendi “ezberden belledikleri” dışındaki bir alandaki becerilerden yararlanmayı afra-tafrasına yedirememeyi ise “hukuk adamlığının ağırlığı” saymaktır.
İkinci neden ise, “bizim vatandaş ufak şeyleri ayırdedemez” anlayışıdır. Siyasi partiler yasasında hiç bir emredici hüküm olmamasına karşın her parti kendine bir amblem edinmiştir. Seçim propagandalarının son günlerinde, mühür basacağı yeri iyice belletmek için, örneğin “önce arıya sonra kalbura bas” gibisinden veciz hatırlatmalarla tek aklının erdiği “kalbura basma” fiiliyle ilişkilendirilmesi, cahil ve ahmak olanların sistemin temel belirleyicisi olarak kabul edildiğini göstermektedir.
Zaman zaman entel toplantılarında dile getirilen bir özlem vardır: herkese bir oy hakkı yerine, entellektüel düzeyi ile orantılı oy hakkı vermek!
Bu ne kadar zırva ise, bir sistemi, o sistemi kullanacak olanların en duyarsız ve en cahiline göre tasarımlamak da o denli zırvadır. ATM makinesini ya da cep telefonu kullanmak, belirli bir asgari beceri gerektirmektedir. Hiç kimse bu cihazları başka türlü yapmayı düşünmemektedir. Toplumsal yaşam, asgari bir “genel okur-yazarlık düzeyi” ister. Köylü standartını -ki köylülerin çoğunun bu konulardaki standartı düşünülenden yüksek olabilir- benimseyerek, bunu demokrasi adına sürdürmek, kamu yönetiminin bu aracının kötüye kullanımıdır.
Bu tür sorunları ortadan kaldırılacağına inanılan bilgisayarlı oy kullanma, bu iki taraflı cehaleti ortadan kaldırmaz, sadece gizler. Bu nedenle, bilgisayarın henüz oy verme amacıyla kullanılamaması, mevcut utandırıcı tabloyu değiştirmek isteyenler için bir imkan sayılmalıdır. Aksi halde, cehalet bu defa bilgisayar destekli olarak sürmeye başlayacaktır.
-
May 25 2012 BELEDİYE BAŞKANLARININ İLK İŞİ NE OLMALIDIR?
Belediye başkanı, elinde çeşitli kaynakları bulunduran ve bunları, hizmet vereceği yöre halkının çeşitli ihtiyaçlarının önceliklerine göre tahsis eden kişidir. Bu, hemen tüm başkanlar ve de kendisine hizmet verilecek insanların çoğunluğu tarafından böyle bilinir.
Ama uygulamanın bu rasyonel ilkeye tam uyduğu pek söylenemez. Ne başkanlar ve ne de halk açısından! Bakınız niçin
Belediye başkanlarının, genellikle seçime girdiği yöreyi, o yörenin insanlarını, o insanların ihtiyaçlarını iyi bildiği varsayılır. Gerçekten de başkan seçilen kişiler, seçim yöreleri hakkında, sıradan kişilerden daha fazla bilgiye sahiptir. Ancak sorun, sahip olunması gereken bilgilerin genişlik ve derinliği ile sahip olunan bilgilerin genişlik ve derinliği arasındaki farklılıktan oluşur.
Sahip olunan bilgiler, daha çok seçim için gereken bilgilerdir. Yörenin etkin kişileri, politik dengeler, oylarını politik tavırlara, vaatlere göre belirleyen “değişken oy” sahibi kesimler hakkındaki bilgiler, bir başkanın seçim başarısını belirleyen bilgilerdir.
Sahip olunması gereken bilgiler ise, yöre halkını oluşturan çeşitli kesimlerin ihtiyaçları ve bu gereksinimlerin göreli ağırlıklarıdır. Bu kesimlerin sayısı tahmin edilebilecekten çok daha fazla ve ihtiyaçları da herkesin bilebileceği sıradan bilgilerden daha değişiktir.
Bir yörenin halkını oluşturan kesimlerin bir bölümü her yerde aynı, geri kalan kesimleri ise ancak o yöreye özgüdür.
Hemen her yörede, kadınlar, çocuklar, yaşlılar, özürlüler, esnaf gibi kesimler bulunurlar. Ama, sanatçı, bilim adamı, yerli turist, harp malulü, çocuk işçi, eski hükümlü, yazar ve daha yüzlerce kesim her yerde bulunmayabilir. Bunların hepsine birden, o yöredeki “ilgi ve çıkar grupları” denilebilir.
Bu değişik kesimlerin ihtiyaçlarının ne ölçüde bilinebildiği ise ayrı bir konudur. Her yörede bulunan ve herkesçe varlıkları bilinen örneğin bedensel özürlülerin ihtiyaçları, belediye başkanları tarafından tam olarak bilinmekte midir? Ya da daha seyrek olarak rastlanan uyuşturucu bağımlılarının gereksinimleri nelerdir?
Bir kesimin ihtiyaçlarının bütününe, o kesimin “ihtiyaç profili” denilebilir.
Bir de bunların dışında var olduğu ancak özel dikkat gösterildiğinde akla gelen kesimler vardır. Dayak yiyen kadınlar bunlardan yalnız birisidir. Bunların özel ihtiyaçları da dahil olmak üzere “ihtiyaç profili” nasıldır?
Bir belediye başkanının, bütün bu kesimlerin ihtiyaç profillerini ayrıntılı olarak bilebilmesine imkan yoktur. Ancak özel bir sistematik yardımıyla bunlardan haberdar olabilir.
Belediye başkanının imkansızlığı bir yana, acaba bizzat bu kesimler, ihtiyaç profillerini tam olarak bilmekte midirler? Şüphesiz ki bir kesimin ihtiyaçlarını en iyi o kesime dahil insanlar bilirler. Ama bu, bu kesime dahil her kişinin bu ihtiyaçların tamamını yani o kesimin ihtiyaç profilini bilebildiği anlamına gelmez. Örneğin uyuşturucu bağımlısı veya zeka özürlü ya da sokakta yatıp kalkan bir çocuk bazı ihtiyaçlarını bilir ama, o kesimlerin profilini ancak o konularda araştırma yapanlar bilebilir.
Kocasından sürekli dayak yiyen, cinsel tacize uğrayan insanlar da bazı ihtiyaçlarını hissedebilir ama bunları bir başkanın yararlanabileceği formda ifade edemez.
İşte bu nedenlerden ötürü bir başkan, bu profiller ve bunlar arasındaki göreli öncelikler yerine, genellikle kendince önemli gördüğü konulara ağırlık verip kaynaklarını buna göre tahsis eder. Daha sıradan bir ifadeyle, “benim önceliklerim, herhalde yöredekilerin de öncelikleridir -daha doğrusu öyle olmalıdır-” şeklinde düşünür. Böyle düşündükleri, verilen belediye hizmetlerinin birbirine benzerliğinden ve hemen hiç bir belediyenin bir “İhtiyaçlar Profili Dokümanı” na sahip olmayışından bellidir.
Bir yöredeki çeşitli kesimlerin ihtiyaçlarının “tam” olarak bilinebilmesi, ya belediye başkanlarının uzun süreli ve meşakkatli araştırmalar yaptırmasıyla -ki mümkün değildir- ya da bizzat bu kesimlerin organize olup kendi ihtiyaçlarını birer “İhtiyaçlar Profili Dokümanı” haline getirmeleriyle mümkündür.
Ancak bugün uygulamada bu ikinci yöntem, iki nedenden dolayı mümkün değildir: Birincisi, çeşitli ilgi ve çıkar gruplarının pek azı örgütlenmiştir. Organize olmuş bulunanlar da, çıkarları tam olarak ortak olmayan kesimlerdir. Örneğin “körler” böyledir. “Körlük” yanında diğer özellikler -işsizlik, çocukluk, dayak yemek, zenginlik gibi-, tüm körlerin tek “ilgi ve çıkar grubu” olmasını engellemektedir.
İkincisi, organize olmuş ilgi ve çıkar grupları, ihtiyaçlarının sistematik bir dökümünü yapamamaktadırlar. Mali durumu elverişli ilgi ve çıkar gruplarının dahi -her ne hikmetse- bu tür tesbitleri yap(a)madığı herkesçe bilinen bir gerçektir.
İşte bu iki nedenden dolayı, belediye başkanları, kaynaklarını tahsis etmede kendilerine yol gösterici olabilecek olan “ihtiyaçlar listesi”ni elde edemezler.
Pekiyi bu durumda ne olacaktır? Pratikte olan, belediye başkanlarının sezgileri ve daha da çok kendi tercihleri ile sınırlı bir ihtiyaç belirlemesidir. Ve bunun, -iyi niyete dayalı da olsa- haksızlıklarla dolu bir sistem olduğu açıktır.
Bunları önlemenin bir yolu vardır: “Her doğru en az iki iyi sonuç verir” özdeyişi uyarınca, bu sorunu çözebilecek olan önlem, bir başka yarar daha sağlayacaktır.
Dikkat edilirse, ortadaki sorun, çeşitli ilgi ve çıkar gruplarının organize ol(a)mayışlarından kaynaklanmaktadır. O halde, bu nedeni ortadan kaldıracak bir çözüme gereksinim vardır. Böyle bir çözüm, belediye başkanının yöre halkına bir çağrıda bulunup, kendilerini ait hissettikleri ilgi ve çıkar grupları olarak organize olmalarını istemesi olabilir,
Bu konuda deneyime ya da örgütlenmek için yeterli motivasyona sahip bulunmayanlara yardım etmek üzere de küçük bir büro oluşturulması halinde belediye, çok sayıdaki ilgi ve çıkar grubunun ihtiyaç profillerinin belirlenmesi için bir alt-yapı kurmuş olacaktır.
Bundan sonra, bu gruplara, ihtiyaçlarının sistematik bir dökümünü nasıl yapacakları konusunda yardımcı olunması gelir. Bu ise çeşitli yollarla yapılabilir. Bizzat belediyenin bir-iki elemanının yol göstermesi olabileceği gibi, bu işi profesyonel olarak yapabilecek kuruluşlardan hizmet satın alınması, belediyenin de bunun ücretini kısmen ya da tamamen karşılaması da mümkündür.
Bu yöntem uyarınca verilecek belediye hizmetlerinin, mevcut hizmet biçimlerinden epey farklı olacağı, hiç dikkate alınmayan ihtiyaçlara yer verilirken, standart belediye hizmeti haline gelen kaldırım döşemek, özel girişimcilerle rekabet etmek (ekmek üretmek, otobüs işletmek, su satmak, sağlık hizmeti vermeye çalışmak vs) gibi işlerden vazgeçilecektir.
Bu “doğru” nun sağlayacağı ikinci yarar ise, katılımcı demokratik sistemin vazgeçilmez gereği olan “ilgi ve çıkar gruplarının örgütlenip, bir çıkar dengeleri tabanı oluşturulması” yolunda çok ciddi bir adım atılmış olmasıdır. Hatta bu örgütlenmenin, birçok kamu hizmeti kuruluşunun da işlerini kolaylaştıracağı da görülmektedir. Böylece, herşeyi devletten bekleyen, devletin kullarına (!) uygun gördüğü hizmetlere razı olmayı bir yaşam felsefesi haline getirmiş insanlarımız, bu defa gerçek vatandaş olmanın bilincine ve zevkine varmış olacaklardır.
Pazartesi, 17 Ekim 1994
-
May 25 2012 BELEDİYE ŞİKAYET SİSTEMİ
Her yerel seçimde adaylar, belediye hizmetlerinin kapsamını dile getirip, kendilerinin ne geniş bir görev alanına talip olduklarını belirtirlerken, “belediyeler, beşikten mezara hizmet verirler” derler.
Doğrudur. Bu kadar geniş alandan bu denli ayrıntı düzeyinde sorumlu hiçbir kurum, kuruluş ve kişi yoktur ve olamaz da! Ama ilginç olan nokta, Atlas’ın Dünyayı taşımaya kalkması gibi belediyeler de bu işleri tek başlarına yani halkın katılımı olmaksızın yapabileceklerine kendilerini inandırmışlırdır.
Bu kesin yargıya şuradan varıyorum. Bakınız, binden fazla belediyenin kaçında bir şikayet sistemi vardır? Halbuki şikayet sistemleri, belediyelerin (ve özellikle de katılımcılık iddiasında bulunanların) en önemli enstrümanıdır.
Şikayet sistemi bir geri-besleme (feed-back) mekanizmasıdır.
Toplumda kural koyan kuruluşların başında belediyeler gelmektedir. Ama acaba;
-
bu kurallar ne kadar gerçekçidir?
-
kurallara uyması gerekenler ne kadar uymaktadırlar?
-
uyanlar, niçin ve nasıl uymakta, uymayanlar niçin ve nasıl uymamaktadırlar?
-
kurallara uymayı sağlamanın çareleri nelerdir?
gibi birçok soru’nun cevabını zabıta memurları değil halkın ancak kendisi verebilir.
Ama bunun için belediyelere düşen bir görev vardır: Bu bilgilerin iletim kanalını oluşturup onu işler tutmak!
Demokrasi sözcüğü, bir “kendi kendini tamin aracı” değil aksine somut mekanizmalardan oluşan bir sistemdir. Bu mekanizmalardan birisi de halkın katılımını sağlayan şikayet sistemi dir.
Batı’nın (OMBUDSMAN) kurumları da işte bu somut ihtiyaçtan doğmuştur.
Bazı şeyleri yapmak para vs gibi kaynaklara ihtiyaç gösterir. Bazıları ise biraz sağduyu, biraz da beceri.
Belediye Şikayet Sistemi, bu ikincisini gerektirir bir iştir.
Ama bu sistemler bir türlü kurulmamışsa acaba bu ne demektir?
Ağustos 1993
-
-
May 25 2012 SU DA YANAR!
Türkiye’nin sorunları ağırlaştıkça çeşitli konulardaki çözüm önerileri de artıyor. Bunların arasında, örneğin, göçü önlemek için vize koymak, trafik sıkışıklığına karşı tek-çift plaka uygulamak gibi akılsızca çözümler varsa da, önerilerin büyük bir bölümü işe yarayabilir çözümlerdir.
Ne var ki büyük düşünür Nasreddin Hoca’nın, “ben geçen gün de, beline ip bağlayıp çekerek adam kurtarmıştım ve o ölmemişti. Ama o, damda mı yoksa kuyuda mıydı onu hatırlamıyorum! ” dediği gibi, bu çözümlerde başka koşullar altında pekala geçerli olabilirdi.
Sorunları, onları çevreleyen ve adına “sorun iklimi” denilebilecek çevreyle birlikte ele alabilecek yaklaşımlara sahip olmadıkça, önerilen -ve daha da kötüsü uygulanan- çözümler sorunu çözmek bir yana onu daha da ağırlaştırırlar.
Örneğin, tüm uyarılarımıza karşın, tanıtma amacıyla gelir sağlayabilmek için kumarhanelerin yaygınlaşmasına göz yuman, hatta onu teşvik eden Turizm Bakanlığı yönetimi, kumar oynamak isteyenlerin eşlerinden onay getirmeleri gibi dahiyane bir usul koymuştu.
Bu ve bunun gibi, sorunun ne olduğunu çevresiyle birlikte göremeyen- ki bunlar arasında pek fiyakalı unvan sahipleri dahi olabilir- kişiler, yasalara saygılı ancak az sayıda insanı caydırır, böylece geri kalan kanunsuz ve ahlaksızlara daha rahat (!) çalışma ortamı sağlarlar.
Nitekim şimdi, bu kart uygulaması yüzünden, kumarhane kabadayılarının gözlerinin tutmadığı bazı gariban kişiler oralara girememekte, diğer büyük çoğunluk ise otobüslerle taşınıp kumarhanelerde baklava börekle ağırlanmaktadır.
Şimdi bu ahmakça -ya da bilerek- önlemleri alanları getirip, ne yaptıklarını neye yol açtıklarını göstermek gerekir.
Ama onların bir bölümü herhalde “eski bakan” olarak hatıra anlatmakta, bir bölümü de kandıracak yeni bakan aramakla meşgul olsalar gerektir.
Diğer örnek, giderek ağırlaşan vergi mevzuatıdır. Sorunu çevresiyle değil, yalnız göze görünen kısmıyla ele almaya alışmış bir kısım memur bir takım kurallar koymakta ve yasalara saygılı insanları biraz daha boğmaktadırlar. Ama geri kalan insanlar, bu tür mevzuatla bağlı olmadığı için meydan daha da boşalmaktadır. Sonuç beklenenin tam tersidir.
Denilebilir ki sorunlar karmaşık hale geldikçe alınacak bu tür önlemler, sorun çevresi içindeki az sayıda faktörü engellerken, geri kalanları besler.
-
May 25 2012 BEN NEYMİŞİM YAHU !
Uzun süredir düşünüp duruyorum da bir türlü akıl erdiremiyorum, ben neymişim de kendim bile farkında değilmişim diye.
Uzun yıllar değerimin farkında olmadan yaşamışım. Eğer bu göreve gelmemiş olsaydım yine de farkına varamayacaktım.
Beni bu aymazlıktan kurtaran Hüseyin ve Ayşe’ye, Cemal, Müzeyyen, Erhan ve Cemile’ye, Aysel, Ayfer, Ayten ve Muzaffer’e minnet borçluyum.
Bu memurlarım olmasaydı, ağzımdan çıkan sözlerin hepsinin doğru olduğunu, memlekete ne büyük faydalar sağladığımı, çevremdekilerin hepsinden daha zeki, daha yetenekli ve muktedir olduğumu anlayamayacak, kendimi, alalade bir vatandaş olarak (allah korusun) görmeye devam edecektim.
Ne zaman ki onlar önümde ceket ve tayyörlerini iliklemeye başladılar, ne zaman ki odacım Şerafettin kahve isteyince topuk vurarak “başüstüne” demeye başladı, işte o zaman içimden bir ses “yahu Cemalettin, sen neymişsin” demeye başladı, değerimin farkına vardım.
Sonradan düşündüm de hakikaten memurlarımın dediği gibi ben çok büyük bir adamım. Şimdi geldiğim bu görevde inşallah 250-300 yıl kalırım da daha büyük bir adam olurum.
Laf aramızda en çok hoşuma giden, beni gölge gibi izleyen Celal. Daha doğrusu Celal’in telsizi. Henüz telsizi kullanmasını öğrenmedi ama onu işaret parmağı gibi kullanmayı çok iyi biliyor. Bir yeri işaret edeceği zaman parmağıyla “nah”, “aha” vs şeklinde göstermek varken telsizle işaret ediyor. Dikkat ettim, etraftaki herkes de telsizden çok korkuyor. Hatta geçen gün efendiden birisi, “aman evladım ne olur bana çevirme, şeytan doldurmuş olabilir” gibisinden bir laf etti.
Bizim hanım söyledi, yan kapı komşumuz Muktedir beyin karısı tutturmuş” illa ben de telsizli koca isterim” diye. Adam da ne yapsın, bu yaştan sonra ona buna rezil olacağına gitmiş telsizli bir adam tutmuş. Ama adam kamu görevlisi filan olmadığı için halim selim görünüşlü biri. Hiç bizim Murat gibi korkutucu bakamıyor. Muktedir beyin karısı da sinir krizleri geçiriyor.
Bir de bizim makam arabasıyla giderken Murat telsizli kolunu camdan çıkarıp yandan geçen arabalara “kenara çekil ulan” demiyor mu ona bayılıyorum. Vatandaşlar da tabii ki hemen kenara çekiliyorlar. Belli mi olur telsizli adam bu.
Dairenin önüne gelince üstüme saldırıp pardon atılıp, “sayın müdürüm allah seni bize bağışlasın” deyip çantamı elimden almaları yok mu o çok hoşuma gidiyor. Çantamın içinde saç boyam, tansiyon ilacım ve neskahve poşetlerim var ama kim bilecek, önemli bir şey var sanıyorlar.
Geçen gün yönetim kurumu toplantısında, çıkaracağımız yönetmenlikleri tartışıyorduk. Daha doğrusu müdürler tartışıyor, ben de bizim çocuğu bir dış göreve nasıl tayin ettiririm diye düşünüyordum. Öyle dalmışım ki yardımcım, “sayın genel müdürüm sizce de uygun mu?” deyince başımı kaldırıp “evet münasiptir” dedim.
Öğleden sonra arkadaşlar benim bu iki kelimeyle ne derin şeyler söylediğimi keşfetmeye çalışıyorlardı. Demek hakikaten bende bir cevher var. Yoksa bu kadar insan bana yağcılık yapıp kendi dümenlerini mi yürütecekler?
Ya işte böyle; allah sizlere de nasip etsin diyeceğim ama tabii herkes böyle mesuliyetli işleri kaldıramaz.
***
-
May 25 2012 TASARRUF GENELGELERİ
Cumhuriyet tarihinde en derin sadakatle bağlı bulunulan gelenek zannedildiği gibi Anayasalarımız değildir. Yakın tarihimizde bir çok devlet adamı anayasayı çiğnemekle suçlanmıştır
Kurulmuş 70 hükümet zamanında da bozulmamış tek devlet geleneğimiz, “tasarruf genelgeleridir” dir.
Her hükümetin güven oyu aldıktan hemen sonra hiç ihmal etmediği nokta derhal bir “tasarruf genelgesi” yayınlamaktır.
Kimbilir, tasarruf genelgesi yayını bir kaç gün geciktirdi diye işinden olan kaç bürokrat vardır.
Tasarruf genelgesi yayınlanması, sanıldığı gibi basit bir iş olmayıp başlıbaşına bir uzmanlık konusudur.
Riayet edilmeyecek tüm konuların tesbiti, bunların yazılması, anlaşılmaz dile çevirisi, çoğaltılarak köylerdeki jandarma karakollarına kadar dağıtımı işin birinci safhasıdır.
İkinci safhada ise Tasarruf Genelgesini alan her birim amirinin :
“Üst birimimizin filan tarih ve fişmanca sayılı genelgeleri ekte sunulmuş olup, genelge muhteviyatına hassasiyetle uyulması, uymayanlar hakkında çok ciddi idari işlem yapılacağına bilgi edinilmesi rica olunur”
Şeklinde bir ek genelge ile alt birimlere tebliği yer alır.
Tasarruf Genelgelerinin nasıl yazılacağı konusunda herhangi düzenleyici bir mevzuat yok ise de bu konuda derin bir anlayış birliği -zaman içinde- oluşmuştur.
Bir kere her genelgede mutlaka bulunması gereken hususlar vardır.
Örneğin, kamu kurum ve kuruluşlarında kağıt, toplu iğne ve sabit kalem sarfiyatının azaltılması bu cümledendir.
Hakikaten de alınan bu tedbirler etkisini göstermiş ve 1923’den bu yana sabit kalem sarfiyatı kayda değer ölçüde azalmış, ancak tükenmez kalem harcamalarında anlaşılmayan bir patlama olmuştur.
Aynı sevindirici gelişme toplu iğne, mürekkep hokkası, kurutma kağıdı, divit ve kalem sapı konusunda da meydana gelmiştir.
Tasarruf Genelgelerinde mutlaka bulunan ikinci konu makam otomobilleri konusudur.
Ancak üzülerek müşahade edilmektedir ki, dış güçlerin etkisi dolayısıyla bu konuya hakim olunamamakta ve kamu personeli giderek daha büyük ölçüde “otomobillendirilmekte” dir.
Ancak otomobillenenler ile onları otomobillendirenlerin görünüşteki çekişmesi aslında onları seyreden vatandaşa karşı bir vazife olduğundan dolayı kamu araçları her yıl yaklaşık %20 oranında artmaktadır.
Üçüncü nokta kullanılmayan ışıkların söndürülmesi ile çelenk giderinin azaltılmasına gayret edilmesi gereğidir.
Tabii ki hızla değişen dünya ve gelişen bürokrasimiz, her yılın genelgelerine bazı ilaveler de yapmayı gerektirmektedir.
Örneğin telefon konuşmaları için bir üst amirden yazılı izin alma, bir yüzü yazılı kağıtların ikinci yüzlerini de kullanmak gibi yaratıcı düşünceler bu cümledendir.
Tabii ki bütün bu olumlu tedbirleri gayri ciddi sayıp, esas tasarrufun herkesin işini yapmasıyla, kamu kadrolarının küçültülmesi ve fazla personele yeni beceriler kazandırılıp kendi işlerini kurmaları için destek ortamı sağlanmasıyla olabileceğini, bu tedbirlerin ancak ve yalnız işini yapan bir avuç insanı çalışamaz kılacağını tutturan bir takım ütopik kişiler de çıkmaktadır.
Ancak onlara aldırmamak ve bu yolda şaşmadan devam etmek lazımdır.
Bir söylenti de, bu gibi genelgeleri, esas hedefleri saptırmak isteyen ve israfa esas neden olanlarla, onların bu tavsiyelerine, “kardeşim saçmalama, israfın %80’i, harcamaların %20’since oluşturuluyor. Bu %20 için de de toplu iğne, divit ve telefon konuşması yok, fazla personel, eğitimsiz personel, sistem kuramamak, sorun teşhis edememek gibi becerisizlikler vardır” diyemeyenlerin birlikte hazırlayıp yayınladıklarıdır.
Şubat 1992
-
May 25 2012 Beton Makinaları, Boş İşçiler ve İşsizler!
İşgüçünün nadir ve dolayısıyla da pahalı olduğu ya da işgücü niteliğinin yüksekliği nedeniyle niteliksiz işgücünün bulunmadığı ülkelerde bu sorun otomatik makinelerle aşılmaktadır.
Ülkemizde durum ise daha farklıdır. Özellikle belediyelerimizde, bütçelerinin %70-80’ini harcayan ve büyük çoğunluğu da düşük nitelikli olan işçilerimiz varken, inanılmaz bir makineleşme de sürüp gitmektedir.
Bu yüzden de, makinelerin yanında eli cebinde duran boş insanlara rastlamak genel bir durum haline gelmiştir.
Benzer durum özel sektörde de vardır.
Örneğin artık hemen her yerde, binalara beton dökülürken hortumunu uzatmış beton döken makinalara rastlıyoruz. Rastlamak bir yana, elle beton karıp döken işçiler artık istisnadır.
Şöyle bir hesap yapalım:
Bir beton pompası makinesinin değeri 3 milyar TL, bu yatırımın aylık faizi ise 300 milyon TL cıvarındadır.
Bu ise, aylığı bürüt 3 milyon TL olan 100 işçi demektir.
Demek ki bu başabaş noktasına ulaşıncaya kadar işçi çalıştırmak makine kullanmaktan daha ekonomiktir. Ayrıca da makine kullanımı esnekliği olmayan bir yöntemdir. Yani işin azalması halinde makinenin elden çıkarılması mümkün (en azından pratik) değildir.
Şimdi işin can alıcı sorusuna gelelim:
Peki bu basit hesabı iş adamlarımız yapmıyorlar da onun için mi ekonomik olmayan bir yola sapıyorlar?
Cevap basittir: Hayır herkes hesabını iyi biliyor. Ama işçi çalıştırmanın sorunları nedeniyle bu pahalı yolu seçiyorlar.
Belediye’lerdeki durum ise daha değişiktir. Onlar, siyasi yandaş (görünen) kişilere belediye kadrolarını peşkeş çektikleri için hem makine hem işçi kullanırlar.
Bu basit gözlemden çıkarılabilecek önemli sonuçlar vardır.
İşsizlikle mücadele en güç sorunlardan birisi, herhangi geçerli bir bilgi-beceriye sahip olmayan işsizlerin ne yapılacağıdır.
Bu bakımdan, düşük nitelikli işgücüne ihtiyaç gösteren işler bir altın değerindedir.
Bu değerli imkanı kullanmayıp, niteliksiz insanları kenarda tutup yüksek maliyetli araç-gereç kullanmak bir trajedidir.
İşçi haklarını savunmak durumunda olan kurumların, bu acı gerçeğe dikkat etmeleri ve tutumlarını buna göre ayarlamaları gerekir. İşçi çalıştırmayı güçleştiren bu tutum, herşeyden önce işi olanlara yönelmiş en ciddi tehdittir..
-
May 25 2012 CAHİL IMF !
Uluslararası finans kuruluşlarının güven ölçütü haline gelmiş olan IMF’nin bir yetkilisi, son ekonomik kriz’in başlıca nedeni olarak, “Türkiye’nin üretim ve tüketim arasındaki dengeyi kuramadığını” ileri sürüyor. Devletimizin yetkilileri ise üretim sorunumuzun olmadığını, sorunun, parasal olduğunu söylüyor.
IMF’nin bu görüşü doğrusu bizim için oldukça gariptir. Birincisi, ekonomik krizin “nedeni” ne demektir? Ekonomik krizin nedeni mi olurmuş? Kriz var olduğu için vardır. Sebep-sonuç ilişkisi aramak bizim “düşünce stilimiz”e uygun değildir. Biz nedenlerle zaman kaybedemeyiz, bizim çözümlere ihtiyacımız vardır.
İkincisi, kriz nedeninin “üretim-tüketim dengesi” ni kuramayışımız safsatasıdır. Krizin, “nedeni” olmaz ama, olsa bile o üretimle ilgili değildir, parasaldır. Kanıtı da ortadadır. İşte otomobil üretiyoruz, işte sağlık hizmeti, sosyal güvenlik hizmeti vs üretiyoruz. Evet bunların hiçbirinin rekabet gücü yoktur, bunlar devlet desteği ile “mal ve hizmet üretimciliği oyunu” dur, bunlar doğrudur ama olsun yine de üretiyoruz! Ayrıca devletimizin yetkilileri de böyle söylüyor. Bu savların safsata olduğunun bir diğer kesin kanıtı da toplumumuzun hemen hiç bir kesiminin, krizin nedeni (ki nedeni olmaz) olarak “rekabet gücü yüksek üretim” olmayışını göstermeyişidir.
Eğer böyle bir sorunumuz olsaydı, bu kadar kişi ve kuruluş gerçek sorunla uğraşmayı bırakıp, bugün konuştuğumuz fevkalade önemli konuları konuşur muydu?
İşte bütün bu kanıtlardan görülmektedir ki IMF ve benzeri kurumlar, daha da doğrusu nedenselliğe dayalı akılcı düşünce üreten kişi ve kuruluşlar cahildir. Bu böyle biline!
-
May 25 2012 BEYİN GÖÇÜNÜ TERSİNE ÇEVİRMEK!
“Yurt dışında bulunan ve kendi alanında başarılı olmuş insanlarımızı yurda getirmek ve bu yolla ülkemizde bir gelişme sıçraması yaratmak” düşüncesi, sık sık dile getirilen bir öneridir.
İlk bakışta gerçekten de heyecan verici bu düşünce, diğer yandan bazı gerçekleri açığa çıkarması nedeniyle çok yararlıdır. Şöyle ki;
Halen yurt dışında bulunan ve bulundukları yerlerde temayüz etmiş bulunan `beyin’ler, kısmen sahip oldukları nitelikler, ama büyük ölçüde de içinde bulundukları ortamlar nedeniyle birer `beyin’ durumundadırlar.
`Ortam’ faktörünün dikkate alınmayıp marifetin o insanlarda olduğunun sanılması, nitelikli insanlardan nasıl yararlanılabileceği konusunda yanlış modellere sahip olunduğunun ya da bu konuda fazla düşünülmemiş olmanın bir işaretidir.
Nitekim, yurt dışında sürekli olarak başarılı çalışmalar yapmakta (daha doğrusu o çalışmaların birer parçası olabilmekte) iken herhangi bir nedenle geri dönen insanlarımızın -çoğunun-, umulduğu gibi sıçrama yaratamayışları, aksine, yurt dışına göçmemiş olarlardan daha düşük performans gösterebildiği nadir değildir.
“Tersine beyin göçü” düşüncesinin açığa çıkardığı bir diğer gerçek, `kalkınma’ denilen sürecin yeterince anlaşılmamış olduğudur. `Kalkınma’, bir kısım insanın olduğu yerde oturup, bazı kurtarıcıların ya da “beyin”lerin gelip onları `onlara rağmen’ kalkındırması süreci değildir.
Peki, yurt dışında yaşayan ve yüksek performans göstermekte bulunan insanlarımızdan yararlanmak mümkün değil midir? Mümkündür ve hatta bu zorunludur. Ama bunun için `yapılmaması’ ve `yapılması’ gerekenler vardır.
Yapılmaması gerekenlerin başında, bu insanlarımızın, başarılı oldukları ortamlardan koparılmaması gelmektedir. Yani “tersine beyin göçü” düşüncesinden vazgeçilmelidir. Onlar, ancak oralarda olduğu sürece bulundukları ortamların değerlerini Türkiye’ye aktarabilirler.
Ancak, bu `aktarma’ kendiliğinden olamaz. `Networking’ (ağ oluşturma) yöntemi, bu aktarma için kullanılabilecek mükemmel bir metodtur. Buna göre, nesneleri fiziksel olarak biraraya getirmeye dayalı geleneksel kurumlaşmalar (dernekler, vakıflar, kurullar gibi) yerine, nesneleri yerlerinde muhafaza edip aralarında iletişim kanalları oluşturulur.
Yurt dışında, Dünya’nın önemli bilim, sanat ve ticaret odaklarında yaşamakta bulunan insanlarımız arasında oluşturulabilecek bir “ağ sistemi”, bu değerli insanlarımızın o odaklardan sağlayabilecekleri bilgi ve imkanları Türkiye’ye ulaştırabilirler.
Bunun gerçekleştirilmesi çok kolay değildir. Ancak bunun aksi, yani bütün bu insanlarımızı o verimli ortamlardan koparıp yurda getirmek hem daha güçtür ve üstelik de yararsız ve de zararlıdır.
Bunun gerçekleşebilmesi ise, Türkiye’de yaşayanların, sorunlarını `bilgi dışı’ yollarla değil `bilgi’ ile çözmeye çalışmaları ve böylece bilgiye ihtiyaç duymalarına bağlıdır.
5 Haziran 2000
-
May 25 2012 VİZYON VE PATAVATSIZLIK!
Son yılların dilimize kazandırdığı sözcüklerden birisi olan “vizyon”u, çeşitli kullanımlar içinde hergün duyuyoruz.
“Vizyonu olan adam”, “hayır yaramaz, vizyonu yok”, gibi yargılar, kişileri onduruyor ya da öldürüyor.
Kişilerin vizyonlarının nasıl ölçüldüğüne bilmem dikkat ettiniz mi? Ben ettim. Bazıları, olayların gelişimini iyi izliyor, üzerine sağduyu, yaratıcılık gibi niteliklerini katınca, gelecekte neler olabileceğini oldukça net görebiliyor. Bu, vizyonun iyisi.
Bir de ikinci tür vizyon var. O da habis vizyon. “Bu gidişe göre Amerika ile Çin birleşir, Rusya’da Afrika’ya yerleşince Türkiye Cezayir ve İsyanya’yla tek pazar olur.” gibi . Bu gibi bir hastalığın olası bir nedeni, doğal olarak -az da olsa- her insanda bulunan bilimsel şüphecilikten hiç nasibini almamış olmaktır. Bu tür insanlar, mahalle kahveleri için mutlaka zaruridir. Bir kahvede, bir lojik uzmanı kadar çekilmez başka ne olabilir ki?
Ama bu tür vizyon sahipleri bazen toplumun önde gelen kesimleri içinde yer alabilir. İşte o zaman doğacak sonuçlardan allah saklasın.
Bu hastalığın ilacı var mıdır bilemem, ama koruyucu bir önlem olarak biraz şüphe ile bir tutam yutkunmayı karıştırıp her yemekten önce bir kaşık alınmasını öneririm.
