-
May 25 2012 BECERİKSİZLİĞİN BU KADARI!
18 Nisan seçimleri ve sonuçları üzerinde yapılabilecek çeşitli spekülasyonlar olabilir. Bundan önceki çeşitli seçimlerle birçok bakımdan benzerlikler ve farklılıklar bulunabilir. Ama, gelmiş geçmiş bütün bu seçimler arasında öylesine bir ortak yan var ki, o hiç değişmedi : oy pusulalarının kötü tasarımı!
Yüksek Seçim Kurulu adı verilen yüksek kuruluşta, Form Tasarımı denilen ve birkaç saatlik bir eğitimle öğrenilebilecek olan bir becerinin varlığını bilen, bir kişi yok mudur? 21 siyasi partinin adlarının, amblemlerinin ve adaylarının, toplam 2-3 desimetrekarelik -tek yüzlü- bir yere sığması kolaylıkla mümkündür. Halen kullanılan pusulalar ise yaklaşık 5 kat büyüktür ve de ortasından birkaç defa katlandığında verilen zarfa da sığmamaktadır.
Ayrıca, 4 ayrı sandıkta 4 ayrı zarfla kullandırılan ve her defasında neredeyse ayrı bir kişinin oy kullanması kadar zaman israf ettiren yöntem yerine, bir defada tüm pusulaların verilip, gerekli yerlere mühür basıldıktan sonra tek zarf içinde tek sandığa atılması da mümkündür.
Vatandaşa yaşamın bu kesitini kolaylaştırabilecek olan bu basit önlemlerin uygulanmayışının birkaç nedeni vardır: birincisi, bu tür -basit de olsa- akıl yürütme isteyen işlere kafası ermemeyi bir marifet zannedip, bunun yerine anlaşılmaz laflar etmeyi “hukuk”, kendi “ezberden belledikleri” dışındaki bir alandaki becerilerden yararlanmayı afra-tafrasına yedirememeyi ise “hukuk adamlığının ağırlığı” saymaktır.
İkinci neden ise, “bizim vatandaş ufak şeyleri ayırdedemez” anlayışıdır. Siyasi partiler yasasında hiç bir emredici hüküm olmamasına karşın her parti kendine bir amblem edinmiştir. Seçim propagandalarının son günlerinde, mühür basacağı yeri iyice belletmek için, örneğin “önce arıya sonra kalbura bas” gibisinden veciz hatırlatmalarla tek aklının erdiği “kalbura basma” fiiliyle ilişkilendirilmesi, cahil ve ahmak olanların sistemin temel belirleyicisi olarak kabul edildiğini göstermektedir.
Zaman zaman entel toplantılarında dile getirilen bir özlem vardır: herkese bir oy hakkı yerine, entellektüel düzeyi ile orantılı oy hakkı vermek!
Bu ne kadar zırva ise, bir sistemi, o sistemi kullanacak olanların en duyarsız ve en cahiline göre tasarımlamak da o denli zırvadır. ATM makinesini ya da cep telefonu kullanmak, belirli bir asgari beceri gerektirmektedir. Hiç kimse bu cihazları başka türlü yapmayı düşünmemektedir. Toplumsal yaşam, asgari bir “genel okur-yazarlık düzeyi” ister. Köylü standartını -ki köylülerin çoğunun bu konulardaki standartı düşünülenden yüksek olabilir- benimseyerek, bunu demokrasi adına sürdürmek, kamu yönetiminin bu aracının kötüye kullanımıdır.
Bu tür sorunları ortadan kaldırılacağına inanılan bilgisayarlı oy kullanma, bu iki taraflı cehaleti ortadan kaldırmaz, sadece gizler. Bu nedenle, bilgisayarın henüz oy verme amacıyla kullanılamaması, mevcut utandırıcı tabloyu değiştirmek isteyenler için bir imkan sayılmalıdır. Aksi halde, cehalet bu defa bilgisayar destekli olarak sürmeye başlayacaktır.
-
May 25 2012 BELEDİYE BAŞKANLARININ İLK İŞİ NE OLMALIDIR?
Belediye başkanı, elinde çeşitli kaynakları bulunduran ve bunları, hizmet vereceği yöre halkının çeşitli ihtiyaçlarının önceliklerine göre tahsis eden kişidir. Bu, hemen tüm başkanlar ve de kendisine hizmet verilecek insanların çoğunluğu tarafından böyle bilinir.
Ama uygulamanın bu rasyonel ilkeye tam uyduğu pek söylenemez. Ne başkanlar ve ne de halk açısından! Bakınız niçin
Belediye başkanlarının, genellikle seçime girdiği yöreyi, o yörenin insanlarını, o insanların ihtiyaçlarını iyi bildiği varsayılır. Gerçekten de başkan seçilen kişiler, seçim yöreleri hakkında, sıradan kişilerden daha fazla bilgiye sahiptir. Ancak sorun, sahip olunması gereken bilgilerin genişlik ve derinliği ile sahip olunan bilgilerin genişlik ve derinliği arasındaki farklılıktan oluşur.
Sahip olunan bilgiler, daha çok seçim için gereken bilgilerdir. Yörenin etkin kişileri, politik dengeler, oylarını politik tavırlara, vaatlere göre belirleyen “değişken oy” sahibi kesimler hakkındaki bilgiler, bir başkanın seçim başarısını belirleyen bilgilerdir.
Sahip olunması gereken bilgiler ise, yöre halkını oluşturan çeşitli kesimlerin ihtiyaçları ve bu gereksinimlerin göreli ağırlıklarıdır. Bu kesimlerin sayısı tahmin edilebilecekten çok daha fazla ve ihtiyaçları da herkesin bilebileceği sıradan bilgilerden daha değişiktir.
Bir yörenin halkını oluşturan kesimlerin bir bölümü her yerde aynı, geri kalan kesimleri ise ancak o yöreye özgüdür.
Hemen her yörede, kadınlar, çocuklar, yaşlılar, özürlüler, esnaf gibi kesimler bulunurlar. Ama, sanatçı, bilim adamı, yerli turist, harp malulü, çocuk işçi, eski hükümlü, yazar ve daha yüzlerce kesim her yerde bulunmayabilir. Bunların hepsine birden, o yöredeki “ilgi ve çıkar grupları” denilebilir.
Bu değişik kesimlerin ihtiyaçlarının ne ölçüde bilinebildiği ise ayrı bir konudur. Her yörede bulunan ve herkesçe varlıkları bilinen örneğin bedensel özürlülerin ihtiyaçları, belediye başkanları tarafından tam olarak bilinmekte midir? Ya da daha seyrek olarak rastlanan uyuşturucu bağımlılarının gereksinimleri nelerdir?
Bir kesimin ihtiyaçlarının bütününe, o kesimin “ihtiyaç profili” denilebilir.
Bir de bunların dışında var olduğu ancak özel dikkat gösterildiğinde akla gelen kesimler vardır. Dayak yiyen kadınlar bunlardan yalnız birisidir. Bunların özel ihtiyaçları da dahil olmak üzere “ihtiyaç profili” nasıldır?
Bir belediye başkanının, bütün bu kesimlerin ihtiyaç profillerini ayrıntılı olarak bilebilmesine imkan yoktur. Ancak özel bir sistematik yardımıyla bunlardan haberdar olabilir.
Belediye başkanının imkansızlığı bir yana, acaba bizzat bu kesimler, ihtiyaç profillerini tam olarak bilmekte midirler? Şüphesiz ki bir kesimin ihtiyaçlarını en iyi o kesime dahil insanlar bilirler. Ama bu, bu kesime dahil her kişinin bu ihtiyaçların tamamını yani o kesimin ihtiyaç profilini bilebildiği anlamına gelmez. Örneğin uyuşturucu bağımlısı veya zeka özürlü ya da sokakta yatıp kalkan bir çocuk bazı ihtiyaçlarını bilir ama, o kesimlerin profilini ancak o konularda araştırma yapanlar bilebilir.
Kocasından sürekli dayak yiyen, cinsel tacize uğrayan insanlar da bazı ihtiyaçlarını hissedebilir ama bunları bir başkanın yararlanabileceği formda ifade edemez.
İşte bu nedenlerden ötürü bir başkan, bu profiller ve bunlar arasındaki göreli öncelikler yerine, genellikle kendince önemli gördüğü konulara ağırlık verip kaynaklarını buna göre tahsis eder. Daha sıradan bir ifadeyle, “benim önceliklerim, herhalde yöredekilerin de öncelikleridir -daha doğrusu öyle olmalıdır-” şeklinde düşünür. Böyle düşündükleri, verilen belediye hizmetlerinin birbirine benzerliğinden ve hemen hiç bir belediyenin bir “İhtiyaçlar Profili Dokümanı” na sahip olmayışından bellidir.
Bir yöredeki çeşitli kesimlerin ihtiyaçlarının “tam” olarak bilinebilmesi, ya belediye başkanlarının uzun süreli ve meşakkatli araştırmalar yaptırmasıyla -ki mümkün değildir- ya da bizzat bu kesimlerin organize olup kendi ihtiyaçlarını birer “İhtiyaçlar Profili Dokümanı” haline getirmeleriyle mümkündür.
Ancak bugün uygulamada bu ikinci yöntem, iki nedenden dolayı mümkün değildir: Birincisi, çeşitli ilgi ve çıkar gruplarının pek azı örgütlenmiştir. Organize olmuş bulunanlar da, çıkarları tam olarak ortak olmayan kesimlerdir. Örneğin “körler” böyledir. “Körlük” yanında diğer özellikler -işsizlik, çocukluk, dayak yemek, zenginlik gibi-, tüm körlerin tek “ilgi ve çıkar grubu” olmasını engellemektedir.
İkincisi, organize olmuş ilgi ve çıkar grupları, ihtiyaçlarının sistematik bir dökümünü yapamamaktadırlar. Mali durumu elverişli ilgi ve çıkar gruplarının dahi -her ne hikmetse- bu tür tesbitleri yap(a)madığı herkesçe bilinen bir gerçektir.
İşte bu iki nedenden dolayı, belediye başkanları, kaynaklarını tahsis etmede kendilerine yol gösterici olabilecek olan “ihtiyaçlar listesi”ni elde edemezler.
Pekiyi bu durumda ne olacaktır? Pratikte olan, belediye başkanlarının sezgileri ve daha da çok kendi tercihleri ile sınırlı bir ihtiyaç belirlemesidir. Ve bunun, -iyi niyete dayalı da olsa- haksızlıklarla dolu bir sistem olduğu açıktır.
Bunları önlemenin bir yolu vardır: “Her doğru en az iki iyi sonuç verir” özdeyişi uyarınca, bu sorunu çözebilecek olan önlem, bir başka yarar daha sağlayacaktır.
Dikkat edilirse, ortadaki sorun, çeşitli ilgi ve çıkar gruplarının organize ol(a)mayışlarından kaynaklanmaktadır. O halde, bu nedeni ortadan kaldıracak bir çözüme gereksinim vardır. Böyle bir çözüm, belediye başkanının yöre halkına bir çağrıda bulunup, kendilerini ait hissettikleri ilgi ve çıkar grupları olarak organize olmalarını istemesi olabilir,
Bu konuda deneyime ya da örgütlenmek için yeterli motivasyona sahip bulunmayanlara yardım etmek üzere de küçük bir büro oluşturulması halinde belediye, çok sayıdaki ilgi ve çıkar grubunun ihtiyaç profillerinin belirlenmesi için bir alt-yapı kurmuş olacaktır.
Bundan sonra, bu gruplara, ihtiyaçlarının sistematik bir dökümünü nasıl yapacakları konusunda yardımcı olunması gelir. Bu ise çeşitli yollarla yapılabilir. Bizzat belediyenin bir-iki elemanının yol göstermesi olabileceği gibi, bu işi profesyonel olarak yapabilecek kuruluşlardan hizmet satın alınması, belediyenin de bunun ücretini kısmen ya da tamamen karşılaması da mümkündür.
Bu yöntem uyarınca verilecek belediye hizmetlerinin, mevcut hizmet biçimlerinden epey farklı olacağı, hiç dikkate alınmayan ihtiyaçlara yer verilirken, standart belediye hizmeti haline gelen kaldırım döşemek, özel girişimcilerle rekabet etmek (ekmek üretmek, otobüs işletmek, su satmak, sağlık hizmeti vermeye çalışmak vs) gibi işlerden vazgeçilecektir.
Bu “doğru” nun sağlayacağı ikinci yarar ise, katılımcı demokratik sistemin vazgeçilmez gereği olan “ilgi ve çıkar gruplarının örgütlenip, bir çıkar dengeleri tabanı oluşturulması” yolunda çok ciddi bir adım atılmış olmasıdır. Hatta bu örgütlenmenin, birçok kamu hizmeti kuruluşunun da işlerini kolaylaştıracağı da görülmektedir. Böylece, herşeyi devletten bekleyen, devletin kullarına (!) uygun gördüğü hizmetlere razı olmayı bir yaşam felsefesi haline getirmiş insanlarımız, bu defa gerçek vatandaş olmanın bilincine ve zevkine varmış olacaklardır.
Pazartesi, 17 Ekim 1994
-
May 25 2012 HAREKETE GEÇİREN NEDİR ?
Her “olay” 2 ana vazgeçilmez unsura sahiptir: “Ortam” ve “harekete geçirici etki”.
Benzin motorunun işlemesi bir “olay” ise ortam, uygun yakıt-hava karışımı, harekete geçirici etki ise bujinin ürettiği kıvılcımdır.
Kamu arazilerinin işgali bir olay ise, devletin arazi sahibi olması, rüşvet alıp vermeye eğilimli tarafların varlığı ortamı, kanun tanımaz uyanık kişilerin ortaya çıkması ise harekete geçirici etkiyi oluşturur.
Bütün olgulara bu gözlükle bakılırsa daima bu iki unsurun varlığı teşhis edilebilecektir.
Ülkemizde mevcut terör olgusu da, bu unsurlara sahiptir. Eğitilmemiş insan dokusu, işsizlik, gerice yörelerin kamu görevlilerini cezalandırmak için kullanılmış oluşu, kalabalık kamu kadroları ve bunun yol açtığı düşük nitelik ve düşük ücret kısır döngüsü, toplumumuzun sorun çözme becerisi yetmezliği gibi bir grup sebep, iki unsurdan birincisini, “ortam”ı oluşturmaktadır.
Ama aynen benzin motorunda olduğu gibi yakıt-hava karışım ortamı nasıl patlama için tek başına yeterli değilse, yukarıda sayılan olumsuzluklar da tek başına terörün sebebi değildir. İkinci bir unsura, “harekete geçirici etki”ye ihtiyaç vardır.
İşte mesele burada başlamaktadır. Acaba bu “harekete geçirici etki(ler)” ne(ler)dir? Yeterince berrak olunamayan nokta budur.
Tek tek herbirinde gerçek payı bulunabilecek “harekete geçirici etki”ler ileri sürülmektedir.
Bunlar doğru mudur?
Hepsi bu kadar mıdır?
Hepsi geçerli midir?
Ağırlıkları ne kadardır?
Şöyle bir deney düşününüz.
Her yanı tam kapalı bir oda içinden bir takım sesler gelmektedir.
Sesler karışıktır. Köpek havlaması, keman sesi ve boğazlanan insan sesi birlikte duyulmaktadır.
Oda içinde neler olmaktadır? Çeşitli senaryolar düşünülebilir.
Evinde köpek besleyen bir adamın evine giren bir zorba, evin sahibini boğazlamakta, duyulmaması için de çalan radyodan yararlanmaktadır. Köpek de sahibi için bağırmaktadır.
Senaryo böyle olabilir.
Ama yalnızca TV’de film seyreden bir kişi de aynı ses kompozisyonuna sebep olabilir.
Daha onlarca senaryo mümkündür. Ama her bir durumda yapılması gereken, birbirinden farklıdır.
Birincisin de polis çağırmak gerekirken, ikincisin de sadece TV sesinin kısılmasını rica etmek yeterlidir.
Terör olgusunda durum tam böyle olmasa da oldukça benzerdir.
İnsanlar öldürülmekte, kaçırılmakta, bir kısım insanlar kimlik tanınması peşinde koşmakta, bir kısım ülkeler de buna sıcak bakmakta ve de desteklemektedir.
Bu gürültü, yukarıdaki gibi çeşitli senaryolardan doğabilir. Ama tam olarak neyin niçin olduğu bilinmezse buna doğru tedbir geliştirmek de güçtür. Hatta bir senaryoya göre geliştirilen “uygun” tedbirler, eğer senaryo doğru değilse zararlı da olabilir.
Ortadaki terör olgusu bakımından bilinen çok şey vardır. Ama bilinmeyenler hep bu “harekete geçirici etki”ye ait bilgilerdir.
Olayın tam senaryosu bilinmeksizin, alınacak tedbirlerin başarılı olması güçtür.
Ayrıca senaryo zaman zaman değişmekte de olabilir.
O halde tam bilinmesi gereken iki grup bilgi vardır:
Teröre ortam hazırlayan tüm unsurlar ve bunların ağırlıkları birinci grup bilgidir.
İkinci grup ise “harekete geçirici etki” senaryosunun “tam” bilinmesidir.
Bu “tam” bilinme konusu son derece önemlidir.
Bu karmaşık ve güçlü melanet mekanizmasını, dişlilerin arasına elimizi sokarak durduramayacağımız bellidir.
Mekanizma ancak iyice anlaşılırsa, uygun noktalarına müdahale edilerek etkisiz kılınabilir.
“Tam” bilmekle kastedilen, “sevr yeniden hortlatılıyor”, “bu, haçlı zihniyetinin canlanmasıdır”, “Dünya, büyük Türkiye istemiyor”, “büyük devletler maşa olarak terör örgütünü kullanıyorlar” gibi doğruluk payı olabilecek ama mekanizmanın nasıl işlediğini, hangi küçük dişlinin büyük dişliyi çevirdiğini, onun da hangi vanayı açıp kapadığını açıklayamayan yargılar değildir.
Melanet mekanizmasını, bir dikiş makinesinin işleyişini bildiğimiz açıklıkta bilmek zorundayız.
Önlem(ler) buna göre geliştirilebilir.
Bir yandan da “ortam”ı bütün unsurlarıyla dikkate almak zorundayız.
İşsizliğin teröre ortam yarattığını herkes bilmektedir.
Ama aynı açıklık, kalabalık kamu kadroları ya da bir başka deyişle kamu kadrolarının istihdam yaratma amacıyla kullanılmasının nelere yol açtığı konusunda yoktur.
Ortam yaratıcı etkenler, ardışık sonuçlarıyla birlikte ortaya konulduğu zaman önlemleri de kendiliğinden görülecektir.
Sonuç olarak terör sorununun çözümü bu iki grup etkenin tam bir analizine, yani olanların görüntülerine değil onların sebeplerine ve o sebeplerin sebeplerinin bilinmesine bağlıdır.
-
May 25 2012 SORUN KİMYASI’NIN DÖRDÜNCÜ KANUNU!
Meksika kumarı’nı hemen herkes bilir. Kuralları şöyledir:
- Oyunu bir kişi yönetir ve iki kişiyle oynanır.
- Yönetmen, karşısındakinden bir sayı söylemesini ister.
- Söylenen sayıdan bir fazlasını kendisi söyler ve oyunun kuralını açıklar: büyük sayı söyleyen kazanır!
- Yönetmen karşısındakine devam edip etmediğini sorar. Kuralı öğrenmiş olan ikinci kişi kaybını çıkarmak hatta kazanca dönüştürmek için kabul eder.
- Yönetmen, karşısındakinden yine bir sayı söylemesini ister. Fakat bu defa karşısındaki itiraz edip ilk sayıyı yönetmenin söylemesini ister.
- Yönetmen kabul eder ve herhangi bir sayı söyler.
- İkinci oyuncu daha büyük bir sayı söyler ve kazandığını iddia eder.
- Yönetmen bu oyunun kuralını açıklar: Bu defa küçük söyleyen kazanıyordu!
Üç yıl önce İzmir GÖZLEM Gazetesine, “Sorun Kimyası” adıyla bir yazı yazmıştım. Önce ondan alıntı yapmak ve sonra da Meksika kumarı gibi bir ekleme yapmak istiyorum.
«Toplumumuz sorunların ağırlığı altında kaldıkça, yeni bir kavramın giderek daha çok konuşulur olması beklenmelidir. Bu kavram “Sorun Kimyası” dır.
“Madde Kimyası”, çeşitli maddelerin hangi elementlerden oluştuğu, bunların aralarında nasıl bileşikler yapıp ayrıştığı, sıcak, soğuk, basınç gibi dış etkenlerin bunları nasıl etkilediği gibi soruları açıklar ve bu yolla da insanoğlunun gereksindiği yeni maddeleri nasıl yapabileceği konusunda ona yol gösterir.
“Madde Kimyası” bütün bunları, maddeleri oluşturan “elementler” ve bu elementlerin birleşip ayrışmalarını düzenleyen “kanunlar” yoluyla yapar.
“Sorun Kimyası” da benzer şekilde sorunların hangi elementlerden oluştuğuna, aralarında nasıl yeni bileşikler yaptığına, mevcut bir sorun bileşiğinin onu oluşturan elementlerine nasıl ayrıştırılabileceğine, bir sorunun bileşik mi yoksa temel element mi olduğuna nasıl karar verileceğine ilişkin konularla uğraşır.
“Madde Kimyası”nda olduğu gibi o da bütün bu işleri, sorunları oluşturan “sorun elementleri” ve bu elementlerin birleşip ayrışmalarını düzenleyen “kanunlar” yoluyla yapar.
Uygulamalı bilimlerde bir alan için geliştirilen tekniklerin bir başka alana uyarlanması pek kullanılan yaygın bir yöntemdir. Örneğin, elektrik akımı için geliştirilen analiz yöntemleri, su ve hava akımlarının tahlili için, hatta trafik akımlarının çözümlenmesi için kullanılır.
Sosyal bilimlerle uğraşanlar genellikle bu yalınlıktan rahatsız olurlar ve “içine insan ögesi giren olaylar kolay anlaşılmaz” diyerek kendilerine biraz pay çıkarırlar. İçinde insan davranışı bulunan olayların çözümlenmesinin güç olduğu doğru, ama o tür olayların da kendine özgü kurallarının bulunmadığı ve bulmaya çalışmanın boş iş olduğu da bir o kadar yanlıştır.
“Sorun Kimyası” Kimin İşine Yarar?
Her bilim dalı ve her yeni metot bir ihtiyaçtan doğmuştur.
“-75 derecede yorgandan dışarı çıkan ayağın nasıl üşümeyeceği” eskimoların sorunudur. Eskimoların yapmaları gereken rasyonel davranış, başka kimseyi ilgilendirmeyen bu sorunu anlamaya ve sonra da çözmeye çalışmaktır.
“Sorun Kimyası” ise, yukarıdaki gibi bir sorunu bulunan ve çağdaşlaşma konusunda pek bir iddiası bulunmayan toplumların değil, bizim gibi sorunu çok ve özellikle de onları çözmekte yetersiz kalan toplumların meselesidir. O halde diğer bilim dallarının geliştiği ülkelerin değil bizim, sorunlarla ilgilenen bir bilim alanı tanımlamaya çalışmamız gerekmektedir.
Çağdaş toplumlar, sorunları bulunmayan değil onları çözebilen toplumlardır. Toplumumuz da çağdaş olma arzusundaysa onları çözmek, çözmek için anlamak, anlamak için anladığını sanmaktan vazgeçmek ve bunun için de onları anlayabilmek için bir metotlar dizisi (adına bilim diyemesek de) geliştirmek zorundayız.
“Sorun Kimyası” ‘nın Temel Kanunları!
“Madde Kimyası”nın temel yasası Lavoisier Kanunu’dur: “Hiçbir madde yok olmaz, yoktan da var olmaz, ancak şekil değiştirir” biçiminde ifade edilebilecek bu kanunun “Sorun Kimyası” ‘ndaki üç karşılığı şöyledir:
Kanun 1– Sorunlar yoktan var edilebilir. Her akılsızca davranış en az bir sorun üretir.
Kanun 2– Hiç bir sorun onu meydana getiren nedenler ortadan kaldırılmadıkça çözülemez, ancak şekil değiştirir. Nedenleri yok etmeye dayalı olmayan her çözüm girişimi yeni sorunların üremesine yol açar.
Kanun 3– Bir sorun çözülmediği sürece doğurma ve başka sorunlarla birleşme yoluyla çoğalma eğilimindedir.
Görüldüğü gibi iki kimya arasındaki başlıca fark “yoktan var etme” konusundadır. O da, işin içine insanın (insanın akılsızca davranışlarının) girmesi nedeniyledir.
Bu yeni kavramı ve onun kanunlarını öğrenmek zorundayız. Sorunlar ağırlaştıkça, ortaya çok sayıda kurtarıcının çıkması geleneksel bir eğilimdir. Bu yeni kimyayı öğrenmekten ve böylece sorun çözme kabiliyetimizi geliştirerek onlardan kurtulmaktan başka çıkış yolu yoktur.»
Aradan geçen 3 yıl içinde bu yaklaşımın doğru olduğunu, ama bir dördüncü kanunun ilave edilmesi gerektiği sonucuna vardım. Onu sizlerle paylaşmak istiyorum.
Kanun 4– Sorunların, aralarında bileşikler yaptığı bir ortam içinde, bileşiksiz bir ortamda uygulanıp iyi sonuç vermiş çözümler hedeflenen sorunu çözemez ve hatta yeni sorunların üremesine yol açar.
Nasrettin Hoca -ünlü düşünürler Wise Nasreddin diyorlar- beline ip bağladığı adamı bir çekişte aşağı indirip ölümüne neden olunca kendini savunur: Dün yine böyle bir kişi kurtarmıştım, ama galiba o kuyudaydı!
Bu, sorunlu ortamlarda birşey yapmadan teslimiyet içinde kaderine boyun eğmek gerektiği mi demektir?
Hayır. Sadece, Sorun Kimyasına boş vererek hiç bir sorunun çözülemeyeceği demektir.
1998 Kasım
-
May 25 2012 HAVA KİRLETME VERGİSİ
Bu başlığa bakarak telaşlanılacağını, “başımıza bir de bu vergi mi çıktı?” diye isyan edildiğini görür gibi oluyorum. Ama hemen belirtmeliyim ki, bir defa bu yeni bir vergi olmayıp halen alınmakta bulunan bir vergidir.
İkincisi, toplumun bütününü değil yalnızca dar gelirli bölümünü ilgilendirmektedir. Dolayısıyla, hali vakti yerinde vatandaşlarımızı ilgilendiren bir yanı yoktur.
Nihayet üçüncüsü, diğer tüm vergilerden farklı olarak, devletçe zorunlu olarak alınan, ödenilmediğinde cezaya neden olan değil, bir kısım vatandaşlarımızın gönüllü olarak ödedikleri bir vergidir.
Hava Kirletme Vergisi, bu özelliklerinden ötürü Dünya vergi literatürüne toplumumuzun bir katkısı olarak değerlendirilmelidir.
Halen piyasada satılmakta bulunan kömür sobalarının verimleri %30 civarındadır. Bunun anlamı, yakılan her 100 kilo kömürün 30 kilosunun ısınma, geri kalan 70 kilosunun ise bacadan dışarı atılarak hava kirletme amacıyla (!) kullanıldığıdır.
Soba, genellikle dar gelirli kesimin kullandığı bir ısınma aracıdır. Dolayısıyla hava kirliliğinin yanısıra konunun bir de “cep” boyutu vardır. Dar gelirli insanlarımız, ısınma amacıyla harcadıkları paranın %70’ini “hava”ya atmaktadırlar.
Türkiye’deki 10 milyon konutun yaklaşık 6 milyonunda soba kullanılır. Her sobanın yılda ortalama 1 ton -ki aslında daha fazladır- kömür yaktığı düşünülürse, hava kirletme “amacıyla” havaya atılan kömürün 4 milyon ton olduğu, bunun değerinin ise 160 milyon dolar kadar olduğu anlaşılacaktır.
Yukarıdaki rakamlara bakarak, bacalardan dışarı atılan ısı enerjisinden arta kalan %30’luk ısının, vatandaşların ısınması için kullanıldığı sanılabilir. Bu böyle olmayıp, bacadan dışarı atılamayan ısının %50’si de yalıtılmamış pencere ve duvarlardan yine havaya atılır.
Böylece. yakılan her 100 kilo kömürün 85 kilosu tamamen dışarı atılmış olmaktadır.
Bu, 5 milyon ton kömürün ya da 200 milyon doların hava kirletme için kullanıldığı biçiminde de anlaşılabilir.
Kış mevsimlerinde hava kirliliğinin öldürücü boyutlarda olduğu ülkemizde, hava kirliliği ile mücadele etmek isteyen kuruluşlar için ciddi iki hedef, “soba verimlerinin düşüklüğü” ve “yalıtım eksikliği” dir.
TSE, sobaların asgari verimlerini belirleyen bir standardı 10 yıl kadar önce yayımlamış, standartın uygulanmaya başlama talimatını ise Sanayi Bakanlığına bırakmıştır. Ancak, soba üreticilerinin baskıları nedeniyle bu standart bir türlü uygulanamamaktadır.
Sanayi Bakanından bu konunun açıklanmasını isteyen bir soru önergesinin “garip sorular” (lüzumsuz sorular denilmek isteniyor) kapsamında gösterildiği bir gazete haberi yayımlandı.
Türkiye, havanda su dövdüğü sorunları bir yana bırakıp bu tür “garip” soruları sormaya başladığında sorunlarını çözebilecektir.
Türkiye’nin güçlüğü, karşı karşıya bulunduğu sorunlarında değildir. Güçlük, Kaynak Sorun’ların “garip”, Görüntü Sorun’ların ise “ciddi” bulunmasındadır.
Çarşamba, 28 Haziran 1995
-
May 25 2012 İHLAL HİYERARŞİSİ !
Bazı sorular vardır ki bunlar hakkında doğrudan anket yapmak, yapılsa da doğru yanıtlar almak çok güçtür. Örneğin, “çok utandığınız bir kötü huyunuz var mı?” gibisinden bir soruya, “evet var, insanlara çok güveniyorum sonra da hayal kırıklığına uğruyorum” yanıtını veren manken taklidi ya da “evet var, hiç hata yapamıyorum” diyen yupi özentisi MT, kolayca anlaşılabileceği gibi gerçek yaşamlarındaki sıkıntılarını telafi etmek ümidiyle yalan söylemektedirler.
Bu yüzden de bu tür sorular içeren anketlerde içtenlikli cevap alabilmek için türlü yollara başvurulur, yanıtların gizli kalacağı ve benzeri güvenceler verilir. Ama bunların büyük çoğunluğunun işe yaramadığı kesindir. İnsanlar yine de gerçekleri değil, idealize ettikleri yanıtları verirler.
En iyisi bu tür “zor” soruları içeren anketleri, kişilerin kendi kendilerine cevaplamalarını istemektir. Bu durumda içtenlikli cevap alabilme şansı yine yüzde yüz değildir, ama ilkine göre daha yüksektir. Tam doğru yanıt alınamayabilir, çünkü bu defa da kişi kendinden utanabilir.
Belirleyici başlıca niteliklerinden birisi “sürekli olarak başkalarından yakınmak” olan toplumumuzda, hemen herkes başkalarının kuralları çiğnediğini, kendi ve kendi gibilerinin bu yüzden mağdur durumda olduklarını iddia etmektedir.
Bu iddialar büyük olasılıkla doğru, ama tam doğru değildir. “Doğru”dur, çünkü gerçekten de kural ihlalleri (istisnasız her konuda) ulusal özelliklerimizin bir diğeridir. Ama “tam doğru” değildir, çünkü kural ihlallerinden yakınanların büyük çoğunluğu da kuralları çiğnemektedirler.
Peki bu nasıl olmaktadır? Bir kişi, yakındığı suçu (kural çiğneme) işler mi?
Mekanizma şöyle işlemektedir: Her kişinin ait olduğu sosyal sınıfın belirlediği “kural çiğneyebilme sınırı” farklıdır. Bir benzetmeyle, toplum içindeki kurallar bir merdivenin basamakları gibi bir hiyerarşi oluşturmaktadır.
Yaşamını şoförlük yaparak kazanan bir vatandaşın ait olduğu sosyal sınıfın kural çiğneyebilme sınırları, apartmanın üst katından kilim silkeleme, çevreye çöp atma gibi belediye yasasını ilgilendiren hükümler ile, trafik yasası hükümlerinin çiğnenmesinde son bulur.
Yap-satçı bir vatandaşın sınırları ise biraz daha geniştir. O nun yaşam alanı içindeki kurallar ise hem bir öncekini hem de daha üst kuralları içerir. Mesela kamu arazilerini işgal edip belediyeye rüşvet vererek inşaat ruhsatı alma, ancak bu vatandaşımızın kural alanı içindeki bir ayrıcalık olup şoför vatandaşımız bu ayrıcalıktan yararlanamaz.
Diğer yandan, örneğin bir bakan ise daha farklı bir sosyal sınıfa ve ona tekabül eden kural alanına sahiptir. Bu nedenle de, hem şoförün, hem yap-satçının, hem de kendi özel sınıfının kural çiğneme imkanlarına sahiptir. Buna göre, ne şoförün, ne de yap-satçının sahip olmadığı, mesela “bakanlık imkanlarını kendi seçim çevresi için kullanma” gibi bir potansiyeli vardır.
Bir ilke olarak -ki buna kural çiğneme kanunu denilebilir-, kurallar hiyererşisinin basamaklarında çıkıldıkça, kural çiğnemenin getirisi artar.
Bu ilkeye göre, herkes maksimum getiri sağlayabilecek kuralları çiğner. Filmlerde seyrettiğimiz mafya “baba”larının toplum içinde son derece saygın olması işte bu kanun dolayısıyladır. “Baba” çevresine iyilik yapar, tüm basit yasal ve ahlaki kurallara uyar, ama mesela uyuşturucu ticaretini yöneterek maksimum getiriyi sağlar.
Bu nedenle, yap-satçı vatandaşımız bir alt sosyal sınıfın kurallarına saygılı, ancak kendi alanı içindeki kurallar için bir canavardır. Merdiven çıkıldıkça herkes kendi altındakilerin kurallarına saygılıdır. Yukarıdan aşağıya doğru durum budur. Yukarıdan aşağı bakanlar, aşağıdakilerin çiğnedikleri, kendilerinin ise saygılı oldukları kuralları gördükçe küplere biner ve yakınırlar.
Aşağıdan yukarı doğru bakıldığında ise durum yine benzerdir. Bu defa, aşağıdaki, kendinin çiğneme imkanı bulunmaması nedeniyle -mecburen- saygılı olduğu kuralları üsttekilerin çiğnediğini gördükçe küplere biner ve yakınır. Gerçekten de şoför ya da yap-satçı vatandaşın, anayasa ihlali ya da imkanlarını seçim bölgesine peşkeş çekme gibi bir imkanı yoktur ve dolayısıyla bu alandaki kuralları çiğnemesi mümkün değildir.
Şimdi, acaba şöyle tek sorulu bir anket yapılsa kendi kendimize ne yanıt verirdik? “Ben hangi kuralları çiğniyorum?”
-
May 25 2012 KÜÇÜK AMA SIK TEKRARLANAN YANLIŞLARA DİKKAT !
Adına kaza denilmesi adet olmakla birlikte gerçekte kaçınılabilir, önlenebilir nitelikleri nedeniyle bu sınıfa sokulamayacak birçok olay vardır.
Silahıyla oynarken arkadaşını vuran kişinin başına gelen kaza değil, eğitimsizliğinin ve laubaliliğinin kaçınılmaz sonucudur. Silahı şeytan filan doldurmamıştır ama sahibi kurallara uymayı fantezi saymıştır.
Otoyolu kalabalık görüp geri geri giderken düzgün gelen araca çarpmak da kaza değildir.
Arkadaşının içini basınçlı havayla doldurmak isteyip de barsağını patlatan, vapur yanaşmadan atlamaya kalkıp denize düşen, çalışmadan sınava girip çakan ya da aracına bir misli yük yükleyip freni patlayan şoförün başına gelenlerin hiçbiri kaza değildir.
Olayların neden ve nasıl olduklarını yakından inceleyip, onların itaat ettikleri kuralları anlayan ve olayların akışına kendisini bırakmayıp onları kontrol edip yönlendiren toplumların başına daha az kaza bela gelmesinin nedeni budur.
Çeşitli toplum sorunlarına yakın plan bakıldığında, onların içinde dikkati çeken en önemli özelliğin, sık tekrarlanan küçük olayların, sonuçları önemli ölçüde etkilediği görülecektir.
Çoğumuzun hergün belki de defalarca ve de hiçbir sakınca görmeden yapageldiğimiz küçük yanlışların, yolaçtığı daha büyük olaylarla sıkı ilişkisini genellikle göremez ve onları kaza bela sınıfına atıveririz.
Örneğin, her telefon açışta Alo’dan sonra 10 saniye kadar süren “nasılsın, iyi misin?” faslı, kimsenin yadırgamadığı “küçük” olaylardan birisidir. Ama, günde 50’şer telefon konuşması yapan 50 kişilik bir organizasyonun bu yolla kaybettiği net süre 7 saatttir.
Görevi sorun çözmek olan insanlarımızın “küçük fakat sık tekrarlanan” olaylara çok dikkat etmesi gerekir.
-
May 25 2012 “MAFYA” DİYE BİR SORUNUMUZ YOKTUR !
Bu kadar da değil. Trafik canavarı, erozyon, terör, çevre kirliliği, işsizlik, rüşvet, demokratikleşememe gibi sorunlarımız da yoktur. Bütün bunlar birer “ad”dan ibarettir. Bütün “ad”lar gibi bunlar da ancak uzun uzun tanımlanabilecek olan kavramları her defasında tekrarlamadan kolay iletişim sağlayabilmek için icad edilmiş sembollerdir.
Nasıl ki içine birçok malzeme katılıp her malzemenin ayrı ayrı ve sonra da birlikte pişirildiği yiyeceklere “imam bayıldı”, “hanım göbeği” gibi adlar takılması bir iletişim kolaylığı sağlar ve yiyeceklerin aslında imam, bayılmak, hanım ya da göbeği ile yakın-uzak bir ilişkisi yoksa, yukarıdaki sorunlar da aynen böyledir.
Ama, bu yiyeceklerin içindeki patlıcan, sarmısak, zeytinyağı, şeker ve un böyle değildir. Bunlar Dünya’nın her yerinde herkesçe bilinen ve somut olarak var olan maddelerdir. Bunlardan yapılan yiyecekler, yalnızca imam bayıldı ve hanım göbeği olmayıp, muhtemelen her toplum bunlara ayrı “ad”lar verecek ve bu malzemeleri kullanarak bizim adını dahi bilmediğimiz onlarca yiyecek üretecektir.
“Mafya”, “trafik canavarı”, “erozyon” ya da “yolsuzluklar” da benzer şekilde “yemek”lerdir ve bunlar birer “ad”dan ibarettir. Ama bu yiyecekleri oluşturan malzemeler, onlara ne isim verilirse verilsin her yerde ve herkes için aynıdır ve de o malzemelerle daha birçok başka görüntü ve tatta yiyecekler yapılabilir.
Aşçıların hüneri, bu malzemeleri kullanarak o şekilde yeni “görüntü” ve “tat”lar oluşturmaktır ki, çoğu kimse -herkes değil- yediklerinin içindeki malzemeleri anlayamasın.
“Mafya” denilen yeni “yemek”, malzemeleri hiç de yeni olmayan, o malzemelerle türlü türlüsünü yiyegeldiğimiz yemeklerden yalnızca biri olup içinde de şunlar vardır:
-
Kamu elindeki araziler,
-
Devletin, insanların ve kendisinin canını, malını ve mülkünü koruyamayacak kadar, yapmaması gereken işlere boğulmuş olması,
-
Yeni işlerin yaratılması için girişimcilik ortamını geliştirmek, insanlara beceriler kazandırmak yerine, kamu kadrolarının şişirilip, “kalabalık kadro – düşük ücret – düşük nitelik” sarmalına düşülmüş olması,
-
Düşük nitelikli kamu görevlilerinin, sistem kurma (kural koyma) becerilerinin yetersizliği nedeniyle doğan “vakum”lar,
-
Demokrasi’nin, halk dalkavukluğu olarak anlaşılmasına yol açan “kavram içlerinin boşluğu” sorunu,
-
İnsanımızın -genelde- nitelik dokusu’ndaki (zeka – bilgi ve beceri – erdem – ruh sağlığı) yetersizlikler,
-
Genelde toplumumuzun, özelde ise politik, bürokratik ve akademik sınıfların Sorun Çözme Kabiliyetleri’nin yetersizliği nedeniyle doğan, “sorunların kaynaklarıyla görüntülerini ayırdememek” sorunu.
Arzu edenler bu malzemelerden hangi yemeklerin yapılamayacağını (!) araştırabilirler. Ama sonucu doğrudan bilmek isteyenler, bunların, daha henüz tatmadığımız yemekler de dahil olmak üzere inanılmaz zenginlikte bir çeşitlilik oluşturacağına, hergün boğuştuğumuz sorunların bir çoğunun bunlardan oluştuğuna güvenebilirler. Bu malzemelere iki üç kalem daha eklendiğinde ise tüm sorunlarımızı üretebilirsiniz.
Her yemeğin içinde birçok girdi olmakla birlikte yine de bir iki tanesi ana malzemelerdir. Yukarıdaki girdiler içinde de son ikisi böyledir. Bunlar bir yandan, sorunlara tanı konulup çözümler geliştirilmesini imkansız kılarken, diğer yandan da başka bir olumsuzluğa yol açar ki felaketin büyüğü de odur: Adına, “Sorun Kimyası” denilebilecek uğraş alanının temel öğretilerinden birisi, “bir sorun çözülmeden kaldığı sürece, doğurma ve diğer sorunlarla birleşmeler yoluyla yeni ve değişik görüntülü sorunlar üretir” biçimindeki kuraldır.
Sorunlara doğru tanılar koyup, bunlara göre çözümler üretmek durumunda olanlar görüntülerle uğraştıkça (mafya, trafik canavarı, rüşvet, terör vs), bu kural uyarınca her gün yeni sorunlar ortaya çıkacak ve bunlar üstüste biriktikçe de toplumun Sorun Çözme Kabiliyeti’ni kat be kat aşacaktır.
Pazartesi, 05 Haziran 1995
-
-
May 25 2012 NASIL BİR TÜRKİYE ÖZLEMİNDEYİZ?
Bu soru ilk anda biraz anlamsız görünüyor değil mi?
Öyle ya:
“Bu cennet vatan toprağında, barış, kardeşlik, hoşgörü içinde yaşayan; refah ve mutluluğu çağdaş ülkeler düzeyine erişmiş ve sürekli gelişen bir Türkiye” gibi bir tanımlama yeterli değil mi? Haydi bunu pek yuvarlak buldunuzsa daha somut terimlerle şöyle de diyebiliriz:
“Fert başına milli geliri 6000 doları aşmış, enflasyonu ve işsizliği %5’lerin altında, düşmanlarını sindirip dostlarını yüreklendirebilecek bir güce erişmiş bir Türkiye”…
Yoksa bunu da beğenmediniz mi?
İsterseniz, bu deneme-yanılmaları bir kenara bırakıp, “Nasıl Bir Türkiye?” sorusunun cevabını verebilmenin bir önemi olup olmadığını, sonra da bu cevabın nasıl bir kalıp içinde verilmesi gerektiğini irdeleyelim.
Bu soruyu cevaplayabilmenin en güvenilir yolu, bu ülkede olabilecek tüm doğru, iyi ve güzel şeyleri altalta sıralamaktır. Böyle bir listeyi, hatta bir kısmını bile buraya yazmaya kalkışmıyorum, çünkü yüzlerce kalem istekten oluşacağı bellidir. Öyle ya tüm doğruluk, iyilik ve güzelliklerin listesi o kadar uzun olacaktır..
Şimdi ikinci soru: Pekiyi böyle eksiksiz bir ülke, ütopyanın dışında olabilir mi? Cevap basit ve kesindir: Hayır olamaz! Nedeni, bu kadar çok doğruluğu, iyilik ve güzelliği gerçekleştirmeye, o ülkeye ayrılabilecek kaynaklar yetmez de ondan!
Bakınız iki adımlı bir soruyla, böyle uzun bir istekler listesinin hiçbir işe yaramayacağı ortaya çıkmış oluyor.
O halde yapılması gereken şudur: Uzun listedeki, doğruluk, iyilik ve güzellikleri bir öncelik sıralamasına tabi tutmak (bazılarına eş öncelik vermek gerekse de) ve sonra da ayrılabilecek kaynakların bittiği yerden listeyi kesmek! (Daha sonra yeni kaynaklar bulunursa geri kalan liste parçasından ve yine öncelik sırasıyla alıntılar yapmak! Bunlar da uzun ve vadeli amaçlarımız olacaktır.)
Bu yöntem iyidir ama bazı sorunları da vardır. Örneğin, sıralamayı kim(ler) ve de nasıl yapacaktır? Öncelik farklarını kim(ler) karara bağlayıp tartışmayı bitirecektir?
Bunun cevabı ise demokrasidir. Çeşitli öncelikleri savunan kişi veya gruplar olacak, onlar da aralarında tartışıp uzlaşacaklardır.
Fakat bu “listeleme” yönteminin önemli bir sakıncası daha vardır: Öncelikler, ister istemez içinde bulunulan koşullara bağlı olarak belirlenecek, koşullar değiştikçe önceliklerin de eski yerleri değişecektir. Örneğin, terör, enflasyon ve trafik kazalarından bunalan bir toplum, listenin ilk üç sırasına bunları yerleştirecek, fakat kontrolsuz göç olgusu nedeniyle mesela su kaynaklarının kirlenmesi hızlanınca bu ögenin, trafik konusunun veya enflasyonun hatta belki de terörün önüne geçmesi gerekecektir.
Kaynak Sorunlarımızın*, sürekli olarak kendi aralarında yeni sorun bileşikleri yarattığı düşünülürse, böyle bir listenin düzenlenmesinin güç olacağı ve ancak bazı ulusal öncelikler dışındaki tercihleri içeremeyeceği anlaşılacaktır.
O halde, “Nasıl Bir Türkiye Özlüyoruz?” sorusuna “listeleme” yöntemiyle cevap verilemez.
Nasıl ki Kaynak Sorunlar bir çeşit “sorun kimyası”nın temel elementleridir ve aralarında çeşitli bileşikler yaparak elementlere benzemeyen yeni sorunlar üretirse, benzer şekilde bunu tam aksi de doğrudur. Az sayıdaki doğruluk, iyilik ve güzellik elementi, refah ve mutluluk dediğimiz bileşikleri yaratır.
O halde, özlediğimiz Türkiye’nin çok sayıda özelliğini saymayı bir kenara bırakıp, bu az sayıda doğruluk, iyilik ve güzellik elementini “özlediğimizi” belirtmekle yetinebiliriz.
Refah ve mutluluğun dışa vurumları daima maddidir ama onları yaratan daima insanlar, daha da doğrusu onların nitelikleridir.
Nasıl ki bir fayans ustasının niteliği, içine fayans döşediği yüzlerce binanın banyolarına yansırsa, tüm insanların nitelikleri de yaptıkları tüm işlere iyi ya da kötü olarak yansıyacaktır.
Yetersiz nitelikli bir öğretmenin bu özelliği yetiştirdiği tüm öğrencilere, yetersiz bir politikacının özellikleri de verdiği tüm kararlara yansıyacaktır.
O halde bizi mutlu ya da mutsuz, müreffeh ya da fakir kılan, çeşitli insan kesitlerimizin niteliklerinin üstünlüğü ya da yetersizlikleridir.
Bu soyut görünümlü yaklaşım aslında, 70 yıllık kalkınma serüvenimizin pek başarılı olmayan çizgisini açıklamakta, insan yerine nesneler (barajlar, yollar, okullar vs) yoluyla kalkınmanın niçin bir türlü olmadığını ve bundan sonra da olamayacağını anlatmaktadır.
Yeni bir insan tipine ihtiyacımız artık daha açık bir şekilde belirginleşmektedir. Yeni bir politikacı, yeni bir kamu görevlisi, yeni sanayici, yeni bilim adamı, yeni sanatçı ve yeni vatandaş!
Buna göre, “Nasıl Bir Türkiye?” sorusu, “Nasıl Bir Politikacı?”, “Nasıl Bir Vatandaş?” vs gibi bir soruya indirgenmiş olmaktadır. Doğru soru da budur!
İlk sorulan soru daha anlamlı bir forma kavuşmakla birlikte hala “listeleme” tuzağından kurtulabilmiş değiliz. Toplum yaşamımızı şekillendiren çeşitli insan kesitlerinin herbirinin niteliklerini sıralamak hem güçtür ve hem doğru bir yaklaşım da değildir. Çünkü, “Daha iyi politikacı”, ile “daha iyi sanatçı” veya “daha iyi sanayici” nin çeşitli “iyi” nitelikleri birbirinden bağımsız değildir.
O halde, yeni Dünya düzeni içindeki yeni Türkiye düzeninin ihtiyaç gösterdiği bazı ortak nitelikleri ortaya koymak, politikacımızın, bilim adamımızın, sanatçımızın ve vatandaşlarımızın bu ortak niteliklerden uzak oluşlarının nedenlerini ortadan kaldırmaya yönelik programlar geliştirmeliyiz.
Bu yaklaşım ilk bakışta, somut (ve sihirli) çareler bekleyen, insan dokumuzu değiştirmeden milli gelirimizi, sanayimizin rekabet gücünü, sorun çözme yeteneğimizi ve benzer göstergeleri iyileştirmeyi uman ve de bunu mümkün görenleri hayal kırıklığına uğratabilir. Ama, insan dokumuzun zeka, bilgi-beceri, ahlak ve ruh sağlığı niteliklerini geliştirmeden bunları beklemek boştur ve vakit kaybettirmesi nedeniyle ulusal varlığımızı sürdürebilmemiz açısından da tehlikelidir!
Buna göre, ilk soruyu bu noktaya, yani “nasıl bir insan tipi istiyoruz?” veya “yeni insan tipimiz nasıl olmalıdır?” sorusuna getirmiş oluyoruz.
Yeni insan tipimizin bir numaralı özelliği “doğru soruları sormasını bilmek” olmalıdır. “Terörle nasıl mücadele edilmelidir?” sorusu yerine “terörün sebepleri nelerdir?”; “enflasyon nasıl indirilir?” yerine “kronik enflasyona yol açan sebepler nelerdir?” sorularını sorabilen insnlara ihtiyacımız vardır.
Bu “yeni tip” insanlar, çocukluğunda merak etmesini öğrenmiş, oyun oynaması engellenmemiş, asgari koruyuculuğun dışında korunup güçsüzleştirilmemiş ve dolayısıyla da güçlüklerle mücadele etmeyi zevk edinmiş olanlar arasından çıkabilir.
Bu “yeni tip” insanlar, (dir..) yerine (mi?) demesini bilen, bundan utanmayan kişiliklere sahip olmalıdır. Bu ise, kendisine zorla birşeyler öğretilmeye (ezberlemeye) çalışılan çocuklardan yetiştirilemez. Onlar, “öğretmeye değil öğrenme”ye dayalı bir eğitim anlayışının ürünleri olabilirler.
Bu “yeni tip” insanlar, birşeyler üretmeyen, yaratıcılığı, buluşçuluğu olmayan, yalnızca mevcudu paylaşma kavgası veren tumturaklı söz söyleme ustaları olamazlar.
Onlar, birlikte yaşamaktan zevk alan, bunun kurallarını çocukluğunda oynayarak, spor yaparak öğrenmiş olmalıdırlar.
Bu “yeni tip” insanlar, “çıkar çatışması” nın ne olduğunu, politikacı, bankacı, sanayici ve gazeteci olduktan sonra değil, çocukluğundan itibaren içine sindirmiş bireyler olmalıdırlar.
Bütün bu niteliklerin çocuklarımıza kazandırılması için ilk adım, yukarıda değinilen “soru sorma becerisi”nin kazanılmasına bağlıdır. Mümkünse çocukken, değilse şimdi!.. Bu ise eğitim sorunlarımıza yeni bir yaklaşımla bakmak, onlara çağdışı yutturmacaları belletip güya “iyi vatandaş” yetiştirmeye kalkışmamak demektir.
Özlediğimiz Türkiye’yi, doğru soru sorabilen insanlar kurabilecektir. Başkaları değil!
-
May 25 2012 NELSON’UN HUNİ DENEYİ . YİNE !
Bundan beş yıl evvel, bir sorunun çözümünde kullanılabilecek doğru ve eğri yolları çok iyi anlattığını düşündüğüm bir yazı yazmıştım. İçinde yaşadığımız bu günlere en uygun yazı olarak bin küsur yazım içinden onu seçtim. Ve hiçbir değişiklik yapmadan tekrar aşağıya alıyorum:
«1987 yılında, Deming Ödülü adıyla bilinen kalite ödülünü kazanan Lloyd Nelson tarafından yazılan bir makale, yıllardır bazı sorunları niçin çözemediğimizi o kadar çarpıcı biçimde açıklıyor ki, birdenbire bu kadar çok olayın anlaşılmazlık perdesi arkasından ortaya çıkması insanda garip bir his yaratıyor ve nasıl olup da bugüne kadar bunu göremediğinize şaşıyorsunuz.
Ödül kazanan makale oldukça kısa ve basit bir deneyi anlatıyor. Benzer bir deneyi isteyen evinde bile yapabilir.
Deney, bir huni, bu huninin boğazından tam geçebilecek bir bilya, huninin ucunu yerden 5-6 santim yukarıda tutabilecek bir düzenek ve huninin altına yayılmış bir kağıt yardımıyla yapılıyor.
Deney şöyle: Bilya huni içine bırakılıyor ve ucundan çıkıp kağıdın üzerine düşüyor. Ama tam huni ağzının altında durmayıp bir tarafa doğru biraz yuvarlanıp duruyor. Durduğu bu nokta kağıdın üzerine işaretleniyor. Bu deney çok sayıda -mesela 500 defa- tekrarlanınca kağıt üzerinde rastgele dağılmış bir noktalar kümesi oluşuyor.
Bilyanın her defasında tam huninin altında değil de rastgele değişen yerlere kadar yuvarlanmasının çeşitli nedenleri olabilir. Yerin tam düzgün olmayışı, kağıdın pürüzlülüğü, bilyanın mükemmel küre olmayışı gibi çok sayıda etken, bilyanın hep aynı noktada durmayışının olası nedenleridir.
Aynı huni, aynı bilya ve aynı kağıtla deney ne kadar tekrarlanırsa tekrarlansın sonuçtaki noktalar kümeleri hep birbirine benzeyecektir (inanmayanlar deneyebilir!).
Bu haliyle, huni, bilya, kağıt vs den oluşan sistem kararlı (stable) bir sistemdir. Nasıl davranacağı baştan bilinmekte, bilyayı attığınız zaman noktalar kümesinin içinde bir noktada kalacağı bilinmektedir.
Şimdi, bu sistemi “düzeltmeyi” kafasına koymuş bir kişi düşününüz. Amacına ulaşmak için şöyle bir reçete uyguluyor:
Reçete 1 – Bilyanın her defasında durduğu yer, bir evvel durduğu noktaya göre ne kadar uzaksa, huni tam aksi yönde o kadar hareket ettirilecek ve böylece bir öncekine göre oluşan sapma giderilmeye çalışılacaktır.
Bu reçeteye göre deney yine mesela 500 defa tekrarlanınca elde edilen noktalar kümesi eskisinden daha küçük değil aksine daha büyük olmaktadır.
Sistemi “düzeltmeyi” kafasına takmış olan kişi bu defa yeni bir çözüm düşünür ve uygular:
Reçete 2 – Bilyanın her defasında durduğu yer, huni ucunun tam altına göre ne kadar uzaksa, huni tam aksi yönde o kadar hareket ettirilecektir.
Deney yine tekrarlanır ve yeni bir noktalar kümesi elde edilir. Noktalardan oluşan leke bu defa ilk ikisinden de büyük ve çarpıktır. Umulan “düzelme” yine sağlanamamıştır.
Düzeltme inadı içindeki kişi nihayet son bir çözüm düşünür:
Reçete 3 – Huni her defasında bilyanın durduğu noktaya getirilecektir.
Bu deneyin sonunda noktalar kümesi, huninin altına yayılan kağıdın tümünü kaplayacak kadar genişlemiştir.
Nelson’un makalesi bir cümle ile son bulmaktadır: “Kendi içinde kararlı hale gelmiş sistemlerin nasıl işlediğini tam anlamaz ve ana parametrelerini (bu örnekte huni boyu, kağıt cinsi, bilya mükemmellliği, yerin yataylığı, düzgünlüğü vs) değiştirmezseniz sistem davranışını değiştiremezsiniz. Kurcalama ile sistem iyileştirilemez, ancak daha çok bozulur!”
Gündelik hayatta Nelson’un Huni Deneyi yüzlerce alanda, bıkıp usanmadan tekrarlanmaktadır.
Belediyeler yol güzergahlarını değiştirerek trafik sıkışıklığını çözmeye, hükümetler vergi oranlarını değiştirerek vergi gelirlerini artırmaya, başarısız futbol klübü antrenör değiştirerek şampiyon olmaya, Merkez Bankası para arzı ile oynayarak faizleri düşürmeye ve daha binlerce kişi “kurcalama” yöntemiyle birşeyleri “düzeltmeye” çalışmaktadırlar. Ama bu “kurcalama”ların başarılı olmadığı, başarılı olmak bir yana sorunları daha içinden çıkılmaz hale getirdiği görülmektedir.
Sorun, şu veya bu kişi ya da şu veya bu siyasal partiyle ilgili değil, toplumumuzun tüm sorunlara yaklaşımındaki yetersizlikle ilgilidir.
Bu yetersizliğin giderilmesi iki aşamalı bir yaklaşımla mümkündür: Önce, “kurcalama” yöntemiyle çözmeye çalıştığımız sorunları gözden geçirmeli ve bunların hemen hemen “tüm” sorunlar olduğunu görmeliyiz. İkinci aşama ise sorunları “kurcalamak”tan vazgeçip, onların niçin olduğunu anlamaya çalışmaktır. Eğer bu iki adım doğru atılırsa, çözümler konusunda hiç endişe edilmemelidir. Ama eğer “kurcalama” yöntemini terketmezsek sorunların daha çok ağırlaşacağından zerre kadar şüphe edilmemelidir. »
Gelecek haftaya kadar hoşça kalınız.
