• Ortak Akıl için yap ve yapmalar..

    Dikkat çukur var, adımlarınıza dikkat!

    Son yılların en çok kullanılan deyimlerinden Ortak Akıl, her sık kullanılan terim gibi, “anlam derinliğini kaybetme” riski taşıyor. Kavramları tanımlamadan kullanma yaygın alışkanlığı bu riskin önemli bir nedeni.

    Bir akıl, bir diğer kişinin aklı ile nasıl ortaklaştırılabilir?

    İki kişi arasındaki bu ortaklaştırma sürecinin işleyişi tam açıklığa kavuşursa, çok sayıda kişi arasındaki akıl ortaklaşım süreci de gerçekleşebilir.

    Bu amaçla bir dizi yap ve yapma üretilebilir. Şöyle:

    • Ortak Akıl (OA) kişilerin tek tek fikirlerini ifade etmeleri değildir.
    • OA’ın eğer sadece tek vazgeçilmez koşulu varsa o da “yargıların askıya alınması” (deferred judgement) yoluyla, “etkileşim” (interaction) için uygun bir ortam yaratılmasıdır.
    • Buna göre, bir grup insan (örn. bir yönetim kurulu, bir gönüllü grubu, banka soymayı planlayan çete ya da egzersiz için beyin fırtınası yapmak isteyen bir grup), tek tek fikirlerini söyleseler bir etkinlikte bulunmuş olurlar; fakat bu bir OA oluşturmaz.
    • OA çalışmalarına katılacakların “değer iletişimi” kavramını iyice özümsemiş olmaları , ifade ettikleri her bir sözcüğe, “etkileşim içinde olduğu kişilerin işlerine yarayacak” bir değer yüklemeleri gerekir.
    • “Değer” yüklenmemiş sözcükler, sosyalleşme sağlayabilir, sevgi-saygı bağlarını güçlendirebilir, boşanmaları azaltıp kilo vermeye yarayabilir, rekâketi önleyebilir ve daha onlarca yarar sağlayabilir, ama OA üretimine hiç katkısı olmaz; ayrıca OA üretmek üzere bir araya gelenlerin zamanlarını öldürür.
    • OA üretme süreci, mutlaka doğru soru  usullerine göre sorulmuş bir veya birkaç soru çevresinde şekillendirilmeli ve yönetilmelidir. Bu süreçte:
      • Yaşam hikayesini anlatmak isteyen olabilir,
      • Kimseye dökemediği veya herkese döktüğü dertlerini bir de OA toplantısına dökmek isteyen olabilir,
      • Sempati ve antipatilerini dile getirmek isteyen olabilir,
      • Bilgi düzeyini göstermek isteyen olabilir ve
      • Sürece katkıda bulunmak isteyenler de araya karışmış olabilir.

      Sürecin yaratıcılığını ve verimini olumsuz etkileyebilecek bu tür girişimlere fırsat verilmemelidir.

    • OA bir soft teknolojidir. Tüm teknolojilerde olduğu gibi, koşullarının dışına çıkıldığında istenilen çıktıları üretemez.
    • Bilgisayarlar için söylenmiş bir söz, (bilgisayar = ortak akıl) dönüşümü yapılarak aynen kullanılabilir: “Zamanı verimsiz kullanmanın çeşitli yolları bulunabilir; bilgisayar kullanmak şart değildir!”

    12 Ocak 2013

  • B Demokrasi P..

    Sadece benim mi aklım karışık, başka karışık olan da var mı bilmiyorum, ama eğer gördüklerim doğruysa, bütün bildiklerimi unutup her şeyi yeni baştan öğrenmeye başlamam gerekiyor. Alvin Toefler de zaten öyle demiyor mu? “Yirmibirinci yüzyılın cahili okuma yazma bilmeyen değil, öğrenmeyen, öğrendiklerini unutamayan ve tekrar öğrenemeyenler olacaktır”.

    Adlarının içindeki standart (parti, hareket vs) sözcükleri ile ses uyumunu tamamlamak için konulan (emek, halk vs gibi) dolgu sözcükleri bir kenara bırakıldığında, geriye kalan tek vurucu sözcük olan “demokrasi”yi ısrarla koruyan DTH, HADEP, DEHAP, DEP, BDP vd örgütlenmelerin nasıl bir demokrasi muradettiklerini anlamaya çalışırken aklım karışıyor.

    Bu nasıl bir demokrasi anlayışıdır ki, 30 yılı aşkın süredir onbinlerce insanın ölümüne neden olacaksın, tüm Avrupa ülkelerinde örgütlenip ilişkiler kurup hareketine destek sağlayacaksın, içine sızacağı belli olan cümle alem servislere yataklık edeceksin, öleceksin, öldüreceksin ve sonunda parlamentoya giren milletvekillerinin en kıdemlisi çıkıp, “ben bilmem eşim bilir” gibisinden komik bir üslupla “tek yetkili İmralı’dadır; o ne derse doğru odur” diyeceksin.

    Eğer gerçek bu ise –ki geri kalan koşullar vs kısmını bir kenara bırakıyorum-,  böyle demokrasi tanımına sahip olan kişilerle ne konuşulabilir, neyin müzakeresi yapılabilir!

    İmralı’daki  önderlerinin ne düşündüğünü öğrenmek için randevu verilmesini bekleyen bu zavallı insanların demokrasi anlayışına güvenip de oy veren Kürt vatandaşlarımıza bundan büyük hakaret olur mu?

    Bütün bu olup bitenlerin temelindeki “her şey enerjidir; Türkiye enerji ülkesidir; enerji için herşey mubahtır ve Kürtler bu oyun için biçilmiş kaftandır ”  gerçeğini göremeyen insanımızın –varsa- en azından bu acayip demokrasi anlayışından uyanması gerekmez mi?

    Dünyanın gelip geçmiş en azılı diktatörlerinin bile iyi kötü birer danıştığı kurumsal bir yapı varken, bu nasıl bir demokrasidir ki, her şey onun iki dudağı arasındadır? Bu insanlara güvenip de müzakere etmeye kalkılsa, ertesi gün “önderimiz razı olmadı” deseler ne olacaktır?

    Rahmetli olmuş bir işadamının bir çalışanı hakkındaki sözünü hatırlıyorum: “……dediğin kişinin çok akıllı olması gerekmez, ama bu herif çok salak!”. Parti kurup bir araya gelenlerin de çok akıllı olmaları gerekmez ama bu kadar cahil olmaları da kabul edilebilir mi?

    Anayasa çalışmaları ne aşamadadır bilemem, ama yurttaş olarak bir dileğim var: TBMM’deki “Egemenlik Kayıtsız ve Şartsız Milletindir” yazısının altına ve yurttaki tüm binaların giriş kapılarına şu yazılmalı: “Her şey enerjidir; Türkiye enerji ülkesidir; enerji için herşey –ama herşey- mubahtır”.

    10 Ocak 2013

  • Yerleşik Kalıpların Sorgulanması

    Yaşamlarımızın her karesine yön veren “kalıplar”..

    Önce bir soru..

    İnsanlar ve içinde yer aldıkları çeşitli kurumların:

    (a) Düşüncelerinin çeşitli “kalıp”lardan oluştuğu,

    (b) Çevrelerini bu kalıpların optiğinde değerlendirdikleri,

    (c) O kalıpların değişmez tek doğrular olmayıp sorgulanabilecekleri,

    (d) Bu durumda yepyeni bakış açılarının ortaya çıkabileceği;

    Bunun ise:

    Sorunların daha iyi anlaşılıp çözmekte yarar sağlayabileceği,
    Çevreyle daha iyi empati kurulabileceği ve
    Bütün bunların daha fazla mutluluk getirebileceği
    acaba nasıl gösterilebilir?

    Bu gösterilse n’olacak?

    Çok basit, ama çok da önemli. Bu yolla, toplumumuzda pek yaygın olan “tek doğrulu” düşünme biçiminin, “sorgulamaya dayalı” düşünme biçimine (critical thinking, eleştirel düşünme) evrilebileceği, bu düşünme biçiminin yaygınlaşması halinde söz konusu evrim sürecinin daha makul bir süre içinde gerçekleşebileceği ümit edilebilir.

    Bu ise ancak, aynı anda birçok kişi ve kurumun bu yolda çaba harcamasıyla gerçekleşebilir.

    Şu yolla olabilir mi?

    Kalıpların soyut bir bağlam içinde ele alınması, onların “niçin” sorgulanmaları gerektiğini ve de “nasıl” sorgulanabileceklerini güçleştirebilir. Bunun yerine, kalıplar somut bağlamlar içinde ele alınsa acaba sorgulanmalarına daha uygun bir ortam yaratılabilir mi?

    Aşağıda, çeşitli somut bağlam örnekleri ve her bir bağlam içinde birkaç yerleşik kalıp örneği verilmiştir. Öncelikle istenilen, bu tür kalıpların çeşitlendirilmesidir.

    Böylelikle, çeşitli sorunların nedenleri içinde kalıpların yeri vurgulanmış olacak ve bir sonraki adımda, hangi koşullar içinde geçerli oldukları ve o koşullar dışında neler olabileceği sorgulanabilecektir. İşte bazı somut bağlamlar ve kalıp örnekleri!

     

    Somut Sorun Alanları             Yerleşik Kalıplar (birkaç örnek)

    Namus nedeniyle işlenen suçlar 
    Kadının namusu erkekten daha önemlidir.Kadının namusu cinsellik kökenlidir.
    Namus – anlamı konusunda uzlaşmazlık olsa da- uğrunda ölmeye değer.
    
    Ezbere dayalı dersler 
    Sorgulama ve yaratıcılık her derse uygulanamaz.Somut yaşam bütünlükleri türlerine göre bölünerek 
    (ayrı öğretmenlerce öğretilebilen) ayrı dersler haline getirilir. 
    Ezber daha çok sosyal bilgilerde ve din eğitiminde olur; fen derslerinde olmaz. Ünlü özel okullarda ezber yoktur.
    
    Okul kıyafetlerinde tek tip 
    Serbest kıyafet başıbozukluk getirir.
    Tek tip kıyafet otoriter rejimlere özgüdür.
    
    İşsizlik 
    İşsizlik yatırımlarla önlenir.Devletin görevi iş yaratmak, iş sahaları açmaktır.
    
    Kadına şiddet 
    Cezalar artarsa şiddet azalır. Kadına şiddetin sorumlusu erkeklerdir.
    
    Cinsellik temelli suçlar 
    Kadınlar tahrik etmese erkekler saldırmaz.Cinsel kavramların uluorta söylenmeleri ayıptır. 
    Cinsel bekaret (bkz. Zihinsel Bekaret http://bit.ly/UfuyJ9) bir kızın namusudur.
    
    Cari açık 
    Enerji ithalatı cari açığın başlıca nedenidir.
    
    İhracat
    2023’te $500 milyar ihracat hedefi
    
    Kadın-erkek eşitsizliği 
    Kadına pozitif ayrımcılıkla eşitlik sağlanmalıdır.Kadın, erkeğe eşit olamaz; 
    iki kadının şahitliği ancak bir erkeğinkine denktir.
    
    Siyasette üslup sorunları 
    Siyasiler düzgün dil kullanırlarsa halk da onları örnek alır.
    
    Geçim zorluğu 
    Geçim zorluklarının nedeni yetersiz gelirdir. Geçim zorluğunun nedeni hesabını bilmemektir.
    
    Hızlı nüfus artışı 
    Bir toplumun varlığını sürdürebilmesi için çoğalması gerekir. 
    Yüksek nüfus artış hızı, bir toplumun çöküş nedenidir.
    
    Kültürel yozlaşma 
    Yozlaşma, milli-manevi değerlerden uzaklaşıp Batı’yı taklitten kaynaklanıyor. 
    Yozlaşma, Batı’lı değerlerden uzaklaşıp bizi geri bırakan değerlere geri dönüşten kaynaklanıyor.
    
    (Diğer) 
    (Hemen her alanın kendine özgü ve çoğu zaman karşıtllı biçimde kalıpları bulunuyor)

    Siz de arzu ederseniz, aşağıdaki boş forma yazabilirsiniz.

    Büyük olasılıkla bugünkü, ama en azından gelecekteki kuşaklara önemli etkileri olabilecek bu alandaki katkılarınızı bekleriz.

    Pazartesi, Aralık 31, 2012

  • Okullarda hırsızlık mı öğretiliyor?

    Toplumumuzda en yaygın eğrilik türü nedir? Hiç kuşku edilmesin hırsızlıktır. Hırsızlık, “kendine ait olmayan bir şeyin, sahibinin rızası olmadan alınması” biçiminde tanımlanabilir. Bu olguya ikinci bir boyut eklenir ve bu tanımda kullanılan “alma” eyleminin nasıl olduğunu tanımlarsa,  hırsızlık türleri epey zenginleşmiş olur. Örneğin alma eylemi, gerçekleşmeyecek bir vaat yoluyla yerine getirilebilir (genç kızların evlenme vaadiyle kandırılması), zor kullanarak yapılabilir (gasp), dikkatsizlikten (yankesicilik) veya akılsızlıktan yararlanarak (Titan) gerçekleştirilebilir.

    Bu liste uzatılarak, laf uzatmanın, sorulan bir soruya başka bir yanıt vermenin, trafikte önündekinin yolunu kesmenin, üst katta gürültü yaparak istirahat özgürlüğünü almanın, sınıfta gürültü yaparak başkalarının öğrenme özgürlüklerini almanın, hepsinin aynı tanıma girdiği görülebilir.

    Hırsızlık olgusuna eklenebilecek üçüncü boyut ise, verdiği zararın kalıcılığıdır. Nasılsınız? gibi sıradan bir soruya verilebilecek uzun bir yanıt kuşkusuz ki bu tanım uyarınca zaman hırsızlığıdır. Ama bu hırsızlığın verdiği zarar ile, evi soyulan bir kişinin uğradığı zarar da aynı değildir. Böyle bir sınıflama, hırsızlığı bilimsel olarak daha doğru bir yerlere oturtmaktadır.

    Bu üç boyut açısından değerlendirildiğinde, acaba tanıma en çok uyan ve kalıcı zararı en büyük olan hırsızlık türü hangisidir?

    Okullarda yaygın biçimde var olan “kopya çekmek”, hırsızlık türleri içinde tanıma en çok uyan ve kalıcı zararı en fazla olanıdır. Kendine ait olmayan bir bilginin, sahibinin rızasıyla ya da rızası olmadan, kendi hakkı olmayan bir notun “alınması” amacıyla kullanılması, hırsızlığın tanımına tam olarak -hem de katmerli olarak- uymaktadır.

    Ama esas felaket burada değildir. Öğretmenlerin çok büyük çoğunluğunun kopya çekmeye karşı uyguladıkları önlem(!), bu tür hırsızlığın okul dışına çıkmasına ve ömür boyu sürecek bir kalıcı davranışın yerleştirilmesine yol açmaktadır. Okulun bir amacının da kalıcı davranışlar edindirmek olduğu hatırlanırsa, bu başarının(!) eğri bir davranışı kazandırmak yerine doğru bir davranış kazandırmakta niçin gösterilemediğinin acı acı düşünülmesi gerektiği ortaya çıkacaktır.

    Kopyaya engel olmak için öğretmenlerin %99’unun kullandığı yöntem, sınavlarda “gözetim yapılması” dır.

    Sınavda kopya almak ve vermek hırsızlıktır ve sizler bu hırsızlığı yapmayacak düzeyde onur sahibi çocuklarsınız. Yarınlarda sizlere bu ülkenin birçok imkanını hiçbir gözetim olmaksızın, yalnızca onurlarınıza güvenerek teslim edeceğiz. Bu nedenle şimdi sizi sorularınızla baş başa bırakıyorum. Sizlere güveniyorum ve bu güvenimi kötüye kullanmayacağınıza inanıyorum. Hepinize şimdiden teşekkür ediyorum, hepinizi böyle bir hırsızlığa tenezzül etmediğiniz için kutluyorum ve hepinize başarılar diliyorum!” demek yerine;

    Sizler güvenilmez çocuklarsınız, aynı zamanda da uzun vadeli  çıkarlarınızı düşünemeyecek kadar da akılsızsınız. Sizleri kendi başınıza bıraksak hepiniz ya kopya alır ya da verirsiniz. Çünkü sizler potansiyel hırsızlarsınız. Ama ben buna izin vermeyeceğim. Şimdilik hırsızlık yapmanıza izin yok, ama ileride gözetim olmadığında, onurunuza teslim edilecek imkanları çalabilirsiniz!” mesajını çocukların gözlerinin içine baka baka veririz.

    Tüm sınavlarda  ve %99 öğretmen tarafından uygulanan bir yöntemle, yaşamının etkilenmeye en açık döneminde “sen güvenilmez bir kişisin” mesajıyla beyni yıkanan çocuk ve gençlerimizin, erişkin hale geldiğinde niçin türlü eğrilikler yaptığının bu açıklamasını anlayabilen öğretmenlerimize, okul idarelerine, velilere ve nihayet öğrencilere çağrım, bilmeden yaptıklarının ne anlama geldiğini düşünmeleri, ama iyice düşünmeleri ve bu yanlıştan dönmeleridir.

    5 Kasım 2001

    19Aralık 2012 itibariyle ekleme: “E peki ne yapabiliriz?” diye soran olursa Gözetimsiz Sınav  (Onur Sistemi) yazısına göz atmaları önerilir (https://tinaztitiz.com/3646/gozetimli-sinav/).

  • Üniformalar demokrasi ile bağdaşır mı?

    Önce bir soru: Tek-tip giyim kuşam nedir?

    Soru’nun iki ucundan birisi, giyimi oluşturan tüm parçaların (rozet dahil) tam olarak aynı olması, diğer ucu ise bu parçalardan en küçüğünün –gözlük, yüzük, rozet, kravat iğnesi gibi- aynı olmasıdır.

    Böyle bir tanım olmasa da, galiba tek-tip’i belirleyen şey, -kullananlar ya da algılayanlarca-  “yüklenen simgesel anlam” ile ilgilidir. Örneğin, gizli bir örgüt, üyelerinin birbirlerini tanımaları için ilk bakışta göze çarpacak irilik ve/ya çarpıcılıkta bir şeyi değil, diğer öğeler arasında gözden kaçabilecek bir öğeyi simge olarak seçer. Hatta, bunun bir nesne olması yerine, beden diliyle ifade edilen özgün bir işaret daha da güvenlidir. Sol elinin işaret ve orta parmağını çaprazlayıp kalbinin üstünü kaşır gibi yaparken diğerinin gözüne bakmak gibi bir tanıma/tanınma simgesi –eğer çok küçük bir olasılık denk gelmezse- yüklenen simgesel anlam açısından tek-tip sayılabilir.

    Gizli olmayan gevşek örgütlenmeler için “Atatürk rozeti”, -belirli biçimde bağlanıp adlandırılan- “türban”, “gümüş yüzük”, “kafa tokuşturarak selamlaşma”, “metalci selamı” ve daha onlarca simgesel anlam yüklenmiş tanıma/tanınma işareti, tek-tip tanımına uyuyor.

    Bu örneklerin tam aksine, -kızlı erkekli- gençlerin büyük çoğunluğunun giydiği ve üniforma teriminin tanımına tam uyan blucin pantalonlar, bütün göze çarpıcılığına karşın yüklenen simgesel bir anlam –henüz- taşımadığı için tek-tip sayılamaz.

    Tek-tip niçin kullanılır?

    Başlıca iki neden grubu  akla geliyor. Birisi “zorunluk”, diğeri ise “grup aidiyetinin ilanı”. Zorunluk kategorisine tüm iş kıyafetleri giriyor. Arıcıların kıyafetleri tek-tip, ama tamamen arılara karşı korunma amacı taşıyor. Robocop polis kıyafeti de kızgın vatandaşların saldırılarına karşı tasarımlanmış. Benzer durumdaki mesleki giyim kuşamların amacı aynı.

    Bir gruba ait olduğunu ilan ederek:

    –       “Biz ….yiz, bilinmek ve desteklenmek istiyoruz”

    –       “Benim dünya görüşüm şudur, biline

    –       “Grubum önemlidir, ben de önemliyim

    –       “Beni tek başıma görüp de yanılmayın, arkamda bizimkiler var

    –       “Benim dünya görüşümü kabul etmeyen …..dır

    gibi mesajlardan birini yayanlardan özellikle de sonuncusu, en sık rastlananlardan.

    Tek-tip ve demokrasi..

    Polis, belediye zabıtası, asker, avukat, hakim, hemşire, hakem, imam, akademik kisve sahipleri, orkestra elemanları, belirli işleri yapanların giymeleri “gerekli” veya “yararlı” giyim-kuşam, “özgürlükler” –dolayısıyla da demokrasi- ile bağdaşır mı bağdaşmaz mı?

    Bu, bir nefeste yanıtlanması güç soruya bir başka aracı soru yardımıyla cevap verilebilir.

    Bu sayılanların giyinip kuşandıkları tek-tip’ler niçin gerekli veya zorunludur?

    Olası nedenler olarak şunlar akla gelebilir:

    –       Özgür olamayacaklarını, demokrasiye layık sayılmadıklarını ilan etmek için,

    –       Bugün ne giysem endişesini yok etmek için,

    –       Tek-tip giydirilen insanlara “siz hepiniz aynısınız, kendinizi bir halt sanmayın” aşağılayıcı mesajını her daim kafalarına kakmak için,

    –       Kurumsal örgünün, emir-komuta sistemine bağlı olduğu yerlerde kimin emir verip kimin alacağını açık ve kolayca belirtebilmek için,

    –       Bir çeşit görev tanımı olarak algılanmasını ve ayrıca görev ve yetkilerinin sorgulanmasını önlemek için,

    –       Bir kuruma ait olanlarla olmayanların kolayca ayrılabilmesini sağlamak için,

    –       Yaşlarının ve görevlerinin gereği olarak çok hareket etmek ve kirlenilmek gibi koşullarda giysilerini korumak için.

    Sonuç..

    (1)  Tek-tip, tüm giysi ve aksesuarlardan oluşmaz; belirli anlam yüklenen giysi ve aksesuarlar da tek-tip etkisi yapar.

    (2)  Serbest kıyafet kolayca bir sorun üreteci haline getirilebilir. Mayo (veya benzeri) ya da çarşaf (veya benzeri) birer örnektir.

    (3)  Okul formaları birkaç yaratıcı önlemle tek düzelik görüntüsü dışına çıkarılabilir.

    (4)  Bundan 15 yıl kadar önce, İzmir’de bir okulda yapılan ortak akıl çalışmasına[1] yöneltilen sorulardan birisi de “nasıl bir okul kıyafeti?” idi. 3 saatlik çalışma sonunda –çoğunluğu öğrencilerden oluşan- gurup şu ifadelerde  uzlaşmıştı:

    Görüntü

    1. Kılık, kıyafet, takı, makyaj ve/ya tavır ve davranış yoluyla cinsellik ön plana çıkarılmamalıdır. Bunun değerlendirmesini olabildiğince yansız olarak yapmak, çocuk ve gençlerin bulunduğu bir ortamda nelerin yapılıp nelerin yapılmaması gerektiğini değerlendirmek, bunu bir kanıtlama zorunluğuna dönüştürmemek herkesin vazgeçilmez ödevidir.
    2. Kılık, kıyafet, saç, vb. açıdan bir diğer ilke, bakımlı olması ve okulun dışarıdaki imajını olumsuz etkilememesidir.
    3. Erkek öğrenciler için gri pantalon, beyaz veya çizgili mavi gömlek, kravat, lacivert kazak, okul armalı beyaz veya lacivert polo yaka penye, yelek, okul armalı beyaz veya lacivert sweat-shirt, okul armalı lacivert ceket veya kazak ve okul armalı monttan oluşan seçenekler içinden istediği bir bileşimi seçer. Bahar ve yaz döneminde kravat takılmayabilir.
    4. Kız öğrenciler için ; lacivert -kırmızı ekose etek, beyaz veya çizgili mavi gömlek, gömlek içine beyaz, lacivert, kırmızı veya mavi balıkçı kazak, yelek, okul armalı beyaz veya lacivert polo yakalı penye, okul armalı mont, okul armalı lacivert, kırmızı veya beyaz  sweat-shirt veya kazak, dize kadar lacivert, gri, kırmızı veya beyaz veya ten rengi külotlu çorap; bahar ve yaz aylarında diz altında çorap, içinden istediği bir bileşimi seçebilir.
    5. Kız ve erkek öğrenciler takı takamazlar.
    6. Öğrenciler makyaj yapmaz, tırnakları kısa, boyasız ve bakımlı olur.
    7. Hizmetli personel, okul idaresinin belirlediği iş önlüğü veya elbiselerini giyerler.

    (5)  Kırmızı pelerine aslında boğalar değil inekler kızar. Boğalar, inek yerine konuldukları için kırmızıya saldırırlar.

    2 Aralık 2012



    [1] Çalışmaya katılan 40 kişi şunlardı: çeşitli sınıflardan (ilk okul dahil) öğrenciler, birkaç öğretmen, idareci, güvenlik görevlisi, aşçı, memur, veli, güvenlik görevlisi, temizlikçi, gazeteci (dışardan davet).

  • Pasteur’ün son sözleri..

    Louis Pasteur ve Claude Bernard arasında, hastalıkların nedeni hakkındaki anlaşmazlığın, Pasteur’ün ölüm döşeğindeki son sözlerine yansıdığını iddia eden yazarlar, şöyle bir sözle yaşamının bittiğini söylerler: “Bernard haklı; mikroplar hiç bir şey, ortam ise her şeydir”[1].

    Yaşamı boyunca hastalıklara  ne(ler)in yol açtığını araştıran bu bilge kişi, son nefesinde –ömrü boyunca savunduğu- “hastalıkların nedeni mikroplardır” görüşünü niçin değiştirmiş olabilir?

    Pasteur’ün bunları son nefesinde söyleyip söylemediği tam bilinmiyor; en azından biyografisinde[2] tam bu sözlerin olmadığı, ama yaşamı boyunca benzer bir görüşü ısrarla savunduğu ve sonradan değiştirdiği belirtiliyor. Bunun nedeni ne olabilir?

    Büyük ihtimalle bu değişim ölümünden önce bir kuşkuyla başlamıştır. “Acaba mikropların dışında bir etmen olabilir mi?” kuşkusu, son zamanlarında iyice netleşmiş ve giderek dünyevi baskılardan kurtulup ölüme yaklaştıkça gerçek, tüm yalınlığı ile görünmüş olmalıdır.

    İnsanın yargılarından tam kurtulması –ki ölüm anından daha uygun bir zaman olmaz- şeklinde tanımlanabilecek bir “saf akıl derinliği” ile Pasteur, mikropların olsa olsa birer aracı olabileceğini anlamıştır.

    Mikropların –ki daima var olduklarına göre- durup durup da belirli bir durumda hastalık yaratmalarının nedeni, “ortam” denilen “bir dizi uygun koşul”dur. İster kendi kendine oluşmuş, ister dış müdahalelerle oluşturulmuş olsunlar, hazır bekleyen –ama uygun ortam bulamamış- mikroplara operasyon emrini işte bu “uygun koşullar” vermektedir.

    Bu olgu sadece hekimlere hastalıkların oluşumu ile bir bakış açısı getirmez, aynı zamanda toplum yaşamında da önemli bir rol oynar.

    Bu gerçeği bilenler, amaçlarını –her ne ise- gerçekleştirebilmek için  her şeyi tek tek yapmak zorunda olmadıklarının, uygun koşulları hazırlayabildikleri takdirde arzu ettikleri sonuçları üretebilecek çok sayıda etkenin harekete geçeceğinin farkındadırlar.

    Bir toplum içinde bulunabilen ve görüşlerinin doğruluğunu sorgulamayan –her görüşteki- fanatik kesimler, bu gibi  “hazırlanmış ortamlar”dırlar; ve bir işaret fişeği gibi yorumlayabilecekleri durumlarda harekete geçip, işaret fişeğini atanların tahayyül dahi edemeyecekleri tutum ve davranışlar sergileyebilirler. Yakın tarihimizdeki Kubilay olayı, 6-7 Eylül olayları, Madımak katliamı ve benzerleri sadece birkaç örnektir.

    Sorgulamayan insanların çoğunlukta oldukları toplumlar hiçbir zaman güvende olamazlar. Bu insanların bir tehdit oluşturmaları için tümünün birden aynı doğrulara sahip olması da gerekmez. İçlerindeki her sorgulamasız görüş grubu potansiyel birer patlayıcı gibidir.

    Böylesi bir sorgulamasızlık kültürüne sahip bir toplum, hangi anayasayı yaparsa yapsın, hangi önlemleri alırsa alsın, sorgulamasız kesimler nedeniyle tehdit altındadır.

    Sorgulanamazlığın en bağdaşmadığı rejim ise demokrasidir.

    Stephan Hawking, kendisiyle röportaj yapan muhabirin “sizce mutluluk nedir?” sorusuna hiç düşünmeden şu cevabı veriyordu: “Mutluluk anlamaktır”.

    Bu olguyu anlamak için daha çok çaba harcanmasını beklemek fazla iyimserlik midir?

    1 Aralık 2012



    [2] R.Vallery Radot, The Life of Pasteur

  • Sorunlarımız ve Dil Kullanımı

    Bir TV haberi..

    Konuyu daha kolay irdeleyebilmek için önce bir haber.. 16 Ocak 2001 05.33’de Marmara Denizi’nde meydana gelen deprem ile ilgili NTV haberi:

    «Bu sabah 5.33 civarında, Marmara Denizinde Kartal açıklarında 4.2 şiddetinde bir deprem olmuştur. Boğaziçi Üniversitesi Kandilli Rasathanesi Deprem Araştırma Enstitüsü Müdürü Profesör Doktor Ahmet Mete Işıkara’dan alınan bilgiye göre, halkımızın herhangi bir galeyana kapılmasına gerek olmayıp dikkatli olması önerilmektedir….»

    Bu haberle eşzamanlı olarak bazı diğer radyo ve TV’ler de benzer cümlelerle aynı haberi geçtiler. Dolayısıyla, verilen örnek yalnız bir istasyonla ilgili olmayıp geneldir.

    Haberdeki, “5.33 civarında”, “depremin şiddeti” ve “galeyana gerek olmaması” ifadelerinin doğrularının, “5.33te ya da 5.30 civarında”, “depremin büyüklüğü” ve “telaş edilmemesi” olduğu ise bu yazının amaçları açısından ikincil önemdedir.

    20 milyon civarında insanın yaşadığı Marmara bölgesinde meydana gelen ve geçmişi nedeniyle bütün bu insanları –ve yakınlarını- birinci derecede ilgilendiren bu önemli olayda merak edilen iki konu, (1) depremin merkez üssü, (2) öncü deprem özellikleri gösterip göstermediği idi. Yukarıya alınan haberdeki laf kalabalığı –rasathanenin bağlı bulunduğu yerler, haber kaynağının tam akademik ünvanlanları ve göbek adı dahil tüm adları, telaşa mahal olmadığı, dikkatli olunması gerektiği– içinde bunlardan sadece ilkine cevap  verilmekte, buna karşılık kimseyi ilgilendirmeyen, hatta ayrıntı bile sayılamayacak bilgiler –o da şiddet gibi yanlış olarak- doldurulmaktadır.

    Bu, rastgele seçilmiş bir haber olmakla birlikte, yayıncılık anlayışı, dili, ciddiyeti gibi açılardan ülkemiz düzeyinin çizgi üstü kuruluşlarından birisi aracılığıyla verildiği için, değinilecek problem açısından genelleştirilebilir niteliktedir.

    Bu giriş kullanılarak değinilmek istenilen konu, “dilimizin bir ifade aracı olarak kullanılamayışı ve bu nedenle de bir sorun çözme aracı olmak bir yana, sorun üretimine yol açtığı”dır.

    Her araç işlevlerini, belirli maddeleri değişime uğratarak yapar. Dil de bir ifade ve dolayısıyla sorun çözme aracıdır ve değişime uğrattığı şey de “bilgi”dir.

    Yeni konuşmaya başlayan bir çocuk bile, dil aracını –biraz komik biçimde de olsa- kullanarak örneğin “baba attâ ditti” derken, “babanın bir süre önce orada olduğu” bilgisini değişikliğe uğratmakta, bir bilgi katma değeri üretmektedir.

    Bebenin dili ne denli etkili kullandığı, söylediklerinin hiçbirisinin gereksiz olmayıp 3 sözcükle en yüksek katma değeri üretebildiği; buna karşılık örnekteki deprem haberinin ise bilgi katma değeri açısından ne denli zayıf olduğu üzerinde düşünülmesi gereken bir olgudur. Özellikle de dilimizi sonradan öğrenmiş yabancıların –kuşkusuz her yabancı toplum için değil- Türkçeyi ne denli etkili kullanabildiklerine dikkat edilirse, becerinin bizim bebeklerimize ait olmadığı, söz konusu beceriksizliğin erişkinlerimizin bir sorunu olduğu daha belirgin olarak ortaya çıkmaktadır.

    İlk soru: Bu önemli midir, ya da ne kadar?

    Bu noktada sorulması gereken soru, erişkinlerimizin –ve doğal olarak bebekliğini koruyamayan çocuk ve gençlerimizin- bilgi katma değeri üretmedeki bu yetersizliklerinin ne denli önemsenmesi gerektiğidir. Acaba bu bir belâgat eksiği olarak mı kalır, yoksa mal ve hizmet ürünlerimizin rekabet güçlerini azaltacak, hattâ toplumumuzun varlığını sürdürmedeki şansını azaltmaya kadar gidebilecek ölümcül bir tehdide mi dönüşür?

    Bu sorunun yanıtı, bugünün acımasız rekabet düzeninde varlığını sürdürebilmenin olmazsa olmaz koşulunda gizlidir: Bu koşul, bir toplumun –ve tabii ki bireylerinin- ürettikleri mal ve hizmet ürünleri içindeki bilgi katma değerinin, yarıştığı toplumlara göre makûl düzeyde –mümkünse daha yüksek- olmasıdır. Bu yarışımı acımasız yapan ise, dünyanın herhangi bir yerindeki bir topluluğun, hiç kimseden izin almadan, hiç kimseye haber vermeden daha yüksek bilgi katma değeri üretebilmesi olasılığıdır. Bu durumda, belirli bir refah düzeyini sürdürmekte olan bir toplum ne olduğunu bile anlamadan onu kaybetmekte, işsizliğe, açlığa mahkûm olabilmektedir.

    1900’lerin başından bu yana, ürünlerin içine gömülü bulunan insan, malzeme, makine, para, yönetim ve pazarlama[1] öğeleri daima “bilgi çekirdeği” denilebilecek bir ana öğenin çevresine dizimişliklerini korumuşlardır. Ama bir farkla: bilgi çekirdeği giderek büyümüş, diğer 6 öğe göreceli önemlerini giderek kaybetmiştir.

    Günümüzün rekabet gücü ise artık bilgi çekirdeği ne denli büyük mal veya hizmet üretildiği ile değil, bu çekirdeğe ne ölçüde katma değer eklenebildiği ile ölçülmektedir. İşte bu nedenle, son derece yüksek teknoloji ürünlerini üreten –Çin gibi- ülkeler bilgi çekirdeğine katma değer ekleyemezken[2], örneğin tarım ürünü üreten bir toplum ise –İsrail gibi- tarım ürünlerine daha büyük bilgi katma değeri ekleyebildiği için daha yüksek rekabet gücüne sahip olabilmektedir. Büyütmek için: http://bit.ly/Wxk2gI

    Benzer örnek Türkiye için de verilebilir. F-16 uçakları gibi son derece gelişkin teknoloji ürünlerini bilgi katma değeri eklemeden üreten Türkiye ile, çok daha basit mal (ve hizmetlere[3]) sürekli olarak bilgi katma değeri ekleyebilen Singapur’un rekabet güçleri mukayese edilebilecek gibi değildir[4].

    Bu kısa irdelemeden görülebileceği gibi artık günümüzün kritik sorunu, her ne üretiliyorsa onun içine ne ölçüde bilgi katılabildiğidir. Bilgi katma değeri üretemeyenler işlerin yükünü, kirliliğini, riskini taşımakta; katma değer üretebilenler ise net yararlar elde etmektedir.

    Bu basit yargı, bilgiye erişme, bilgi üretme, bilgi işleme, bilgi depoloma gibi açılardan son derece önemli bir stratejik yol göstericiyi ortaya koymaktadır: Artık herhangi bir bilginin üretimi değil, rakiplerinizin ürettikleri mal ve hizmet ürünleri içine gömdükleri bilginin üzerine eklenebilecek bilgilerin üretilmesi, işlenmesi, depolonması, dağıtılması önem taşımaktadır.

    Birer ansiklopedi gibi içine bilgi doldurulmuş, belirli testleri bir makine hızında yanıtlayabilen çocuk ve gençler bu anlamda bir değer taşımamakta, bu tür insanların yetiştirilmesi için harcanan bütçeler ne denli artırılırsa artırılsın toplumların rekabet güçlerine, dolayısıyla da refah düzeylerine etki yapamamaktadırlar. Türkiye’de milli eğitime ayrılan bütçe paylarının düşüklüğünün, eğitimdeki geri kalmışlığın  başlıca  nedeni olarak sürekli gösterilmesinin doğru bir tanı olmadığı görülmektedir.

    Bu noktada ikinci soru gündeme gelmektedir.

    Bilgi Katma Değeri nasıl üretilir?

    Bilgi üretimi ile bilgi katma değeri üretimi ilk anda eşdeğer süreçler gibi görünebilir. Bilgi herhangi bir alanda herhangi bir hızda üretilebilir,  dağıtılabilir, işlenebilir.

    Herhangi bir durumdaki olasılıkları yarıya inderen bilgi, 1-bit’lik olarak ölçülendirilir.

    Bu tanıma göre, filanca mankenin aşk yaşamı, üzerinde bilgi üretilebilecek bir alandır. Birileriyle çıkma kombinasyonları neredeyse sonsuz sayıda olan bir hatunun örneğin fişmanca işadamı ile basılması, enformatik açısından tam bir bilgidir. Böylece üretilen bilgi medya aracılığı ile yayılır ve kamuoyu bu bilgileri işler. Üretilen, yayılan ve işlenen bu bilgilere katma değer yapabilmek için söz konusu kişinin ortaya çıkmamış bir ilişkisi ya da bilinen ilişkilerinin ortaya çıkmamış bir yönü hakkında üretim yapılmalıdır. Buradan kolayca anlaşılabileceği gibi bilgi üretmek nisbeten kolay, bilgi katma değeri üretebilmek ise daha güçtür.

    Fakat ne varki, bu durumda ne üretilen bilgi, ne de katma değeri toplumun refahını artırabilecek bir rekabet gücü artışına yol açamaz.

    Rekabet gücünde bir artışa, ancak rakiplerimizin üretip mal ve hizmet ürünleri içine yerleştirdikleri bilgilerde bir katma değer üretimi yapabilmemiz yol açabilir. Bir başka deyimle, hangi bilginin üretileceğine kendimiz değil, belki de hiç tanımadığımız rakipler karar vermekte, çıtayı onlar –ve de acımasızca- yukarılara yerleştirmektedirler.

    Şimdi soru tekrar sorulmalıdır: Ürettikleri mal ve hizmet ürünleri yoluyla bizim refah düzeyimizi belirleyen –hatta kontrol edebilen- rakiplerimizin üretmekte oldukları bilgi ve/ya bilgi katma değerlerine yeni katma değerler nasıl ekleyebiliriz?

    Bunun basit bir formülü yoktur. Ancak bir dizi koşul yerine getirilirse katma değer üretimi mümkün olabilir şöyle ki;

    (1)        “Bilgi” ve “bilgi katma değeri” kavramları hakkında zihinsel netliğe kavuşmak,

    (2)        Herhangi bir mal/hizmet ürünü üretmeye yaramayan, çocuk ve gençleri ayaklı ansiklopediler haline getirmeyi amaçlamış bilgi edindirme’nin yararsızlığını –ve zararlarını- farketmek,

    (3)        Mevcut bir ürüne katma değer ekleyebilme yolunun, o ürünün tasarımına, üretimine, bakım ve onarımına ya da kullanımına ilişkin tüm koşullandırıcı etkilerden kurtulmak olduğunun farkına varmak ve bunu sağlamak için ise;

    • “Zihinsel zincirler” denilebilecek ve tam özgür düşünebilmeyi engelleyen etkilerin farkına varmak, varılmasına yardımcı olmak,
    • Hiçbir doğrunun mutlak olamayacağını, tüm doğruların göreceli olduğunu farketmek,
    • Bu zihinsel özgürlüğü kısıtlama sonucu doğurabilecek her etkileyişin insan zihnine karşı işlenebilecek en önemli günah olduğunun bilincine varmak, vardırmak,

    (4)        İnsanın doğuştan var olan ve sonradan aile-okul-toplum üçlüsünce zayıflatılan –çoğu zaman da yokedilen- merakın, Tanrının en büyük nimeti olduğunu, merak sahibi bir insanın en güçlü yaşam destek aracına sahip olduğunun farkına varmak, özellikle çocukların merakını uyanık tutmak,

    (5)         “Ben zaten……” katil cümlesinden uzak durmak.

    Bunlar bilgi katma değeri üretmenin ön–koşullarıdır.

    Şimdi son soru sorulabilir: Merakı uyarılmış, zihinsel zincirlerinin farkına varıp onlardan kurtulma çabası gösteren, mutlak doğrulardan ve “ben zaten”lerden kurtulmuş bir kişi, hangi araçla bilgi katma değeri üretebilir?

    Bu araç (dil)dir, ya da (dilin kullanımı).

    Dilin bir katma değer üretimi “değer iletişimi[5]” adı verilen bir kavramla ilgilidir.

    Değer İletişimi!

    Ağızdan  ya da kalemden çıkacak her sözcüğün mutlaka belirli bir amaçla kullanılmış olması anlamına gelmektedir.  Diğer deyişle, her sözcüğün mutlaka bir katma değer taşıması demektir.

    İşte, erişkinlerimizin dili bir sorun çözme aracı olarak kullanamayışlarının nedeni bu ilkenin ihlalinde gizlidir. Her sözcüğün bir değer içermesi ise, onların ancak yeterince net olmasına bağlıdır.

    Çoğu erişkinimiz –kuşkusuz hepsi değil- kullandıkları sözcüklerin ne anlama geldiğini düşünmeden -zaman zaman bu bulanıklıktan bir yarar umarak – kullana kullana zamanla onun büyük sorun çözme gücünü kaybetmişlerdir. Bu ise, bir şeyi gerçekten ifade etmek gereğinde, bir sürü buğulu kavramı peşpeşe dizerek ifadenin güçlendirilmeye çalışılmasına, bu ise yeni sorunlar yaratılmasına yol açmaktadır. Medyada sık sık  izlediğimiz “kalabalık söz –yetersiz anlam”ın nedeni budur.

    Bir son adım atılarak, sözcükleri değer iletişimi ilkesine uygun olarak kullanmak kaydıyla “ne yapılarak” bilgi katma değeri üretileceği ortaya konulmalıdır.

    Bu adım “soru sormak”tır. Katma değer ancak, ona yol açabilecek sorular sorup yanıtlar bulmaya  çalışılarak üretilebilir.

    Bütün bunlar, dil kullanımının (rhetoric) ne denli güçlü bir araç ya da aksine tehlikeli bir sorun kaynağı olabileceğini göstermektedir.

    Sorun çözme ile herhangi bir düzeyde ilgilenenler, dilin etkili kullanılamayışını ve onun da giderek dilin yetersizleşmesine yol açmasını bir numaralı sorun olarak görmek durumundadırlar.

    Salı, 16 Ocak 2001


    [1] 6M = Man, Material, Machine, Money, Management, Marketing

    [2]  Fason olarak üretilebilen ürünler ve böylece elde edilebilen sınırlı gelir kastediliyor.

    [3]  Singapur Hava Yolları’nın defalarca “yılın en iyi hava yolu” seçilmesi bir rastlantı değildir.

    [4]  IMD, World Competitiveness Yearbook, 1998, verilerine göre rekabet gücü açısından Singapur 1nci, Türkiye 40ncı sıradadır.

    [5] Value communication

  • Cumhuriyet nedir?

    İnternet yoluyla bana erişen ve cumhuriyeti şiirsel bir dille anlatan satırları okurlarımla paylaşmak ve sonuna da bu şiirsel anlatımın aksi bir soğukluktaki kendi tanımımı ekleyerek, yazının ortalama sıcaklığını biraz olsun azaltmak istedim:

    <<Bazılarımız bizdeki Cumhuriyeti pek anlayamadılar. Ya da doğru dürüst bir şekilde anlatamadılar. Veya birileri anlamak istemediler, istemiyorlar. Bir de ben anlatayım Cumhuriyeti kısaca ve şöyle dilimin döndüğünce…

    • Cumhuriyet, köşeye kıstırıldığı sanılan bir ulusun, bir at gibi kükreyişi ve şahlanışıdır.
    • Cumhuriyet, mağdur edilen ve yok sayılarak üstüne gidilen bir ulusun dünyaya göklerden bakışı ve haykırışıdır.
    • Cumhuriyet, özgürlük meşalesini sürekli yakan ateştir.
    • Cumhuriyet, karanlığı kovan güneştir.
    • Cumhuriyet, ülkemiz, vatanımız ve bayrağımızla özdeştir.
    • Cumhuriyet, dünyada (adeta) cennete eştir.
    • Cumhuriyet, dirençtir,
    • Cumhuriyet, gönençtir.
    • Cumhuriyet, erinçtir.
    • Cumhuriyet, zincirleri, prangaları kırıştır.
    • Cumhuriyet, düşmanların karşısında ak alınla, dimdik duruştur.
    • Cumhuriyet, tüm çıkarcı ve karanlık kafalara vuruştur.
    • Cumhuriyet, “Yurtta sulh, dünyada barıştır”.
    • Cumhuriyet, insanlığın gelişiminde yarıştır.
    • Cumhuriyet, hak, hukuk, adalet başta; en kutsal değerlere varıştır.
    • Cumhuriyet, insanlık yolunda olağanüstü bir niyettir,
    • Cumhuriyet, doğaya ve tüm canlılara hürriyettir.
    • Cumhuriyet, çok güzel bir lisandır.
    • Cumhuriyet, Türkler için büyük bir tarihtir, destandır.
    • Cumhuriyet, velhasıl çok iyi ve hayırlı iştir.
    • Cumhuriyet, insanlık âleminde tam bir yükseliştir.
    • Cumhuriyet, özgürlük sevdalısı Türk’e yaraşır = Türk’tür.
    • Cumhuriyet, ATATÜRK’tür.>>

    Egemenlik açısından, üç önemli soru vardır:

    (1)  Egemenlik nedir?

    (2)  Egemenlik kime (kral, padişah, şah, sultan, imparator vbg bir kişiye, bir aileye, bir sınıfa, halk=cumhur’a vd) aittir?

    (3)  Egemenliği, ait olan adına kim (kişi, sınıf, aile, aracısız doğrudan halk, temsilcileriyle halk (parlamento, başkanvb) kullanır?

    Birinci soru’nun yanıtı basittir: Egemenlik, kişilerin yaşam tercihleri’ni kimin yapacağıdır. Yaşam tercihleri, hangi topraklarda ve hangi bayrak altında yaşayacağı, nasıl giyineceği, ne yiyip içeceği, ne öğreneceği, hangi dine inanacağı, inanıp inanmayacağı vb konulardaki kararlardır.

    Cumhuriyet, ikinci sorunun cevabıdır ve egemenliğin cumhur’a (halk) ait olduğunu; demokrasi ise üçüncü sorunun cevabı olup, egemenliği kullananın halk olduğunu ifade eder.

    Bu tanımlar ışığında, egemen bir halk’ın (yani cumhuriyet), egemenliği yine kendisinin (yani demokrasi) kullandığında, kendisiyle ilgili tercihlere kendisi karar verir; sanılsa da öyle değildir 🙂

    1 Kasım 2012

  • Ombudsman kadın olsun..

    https://tinaztitiz.com/3424/halk-avukati-ombudsman/ adresindeki yazı Mayıs 1993 tarihinde katıldığım Dünya Ombudsmanlar Konferansı sonrası kaleme alınmış ve edinilen kanaatler bağlamındaki öneriler TBMM başkanlığı da dahil tüm siyasi parti liderlerine bir mektup eşliğinde duyurulmuştu.

    Bu yazıdan 1 ay sonra da https://tinaztitiz.com/3443/kamu-alimlari-ombudsmani/ adresinde ikinci bir yazı ile, bu defa daha dar –ama kesinlikle çok daha problemli- bir alanda ombudsmanlık oluşturulması önerilmişti. Girişimcilerin tartışmasız 1 numaralı sorunu olan “torpil”, “siyasi himaye (veya aksi)”  gibi alanlardaki şikayetlerin ulaştırılabileceği bir halk avukatlığı sistemi o gün için de bugün için de önemli bir gereksinimdir.

    Bugün, TBMM ombudsmanlığın hayata geçirilmesiyle ilgili prosedürü işletiyor. Başvuran adaylar arasından TBMM üç tur oylama yapıp “baş denetçi”yi (ombudsman) seçecek.

    Şu ana kadar yaklaşık 700 aday başvurmuş durumda ve bu adayların sadece on’u kadın.

    Kim olursa olsun ama..

    TBMM’de temsil edilen siyasi partiler arasında nasıl bir uzlaşı olur bilinmez ama kanımca, seçilecek adaylarda aranması gereken birkaç özellik olmalı. Şöyle ki:

    • Kadın ombudsman: Bir pozitif ayrımcılık uygulanarak kadın adaylar arasından seçilmesi, kadının toplum yaşamı içindeki yerinin pekiştirilmesi açısından doğru olur.
    • Yabancı dil: Bir yabancı dili yeter düzeyde anlayan, yazan ve konuşan bir kişi olmalı,
    • Dışımızdaki dünya ile ilişkileri bulunmalı,

    Kuşkusuz daha başka koşulların da bulunması gerekebilir, ama zaten 10 kişilik aday için daha fazla koşul ileri sürmek, “kadın olmasın” anlamına gelir.

    Ombudsmanlık kurumunun nasıl işleyeceği, seçilecek kişinin özellikleri kadar onu seçeceklerin de ne beklediklerine bağlı olarak seçim yapacaklarına bağlıdır.

    Toplumumuza yararlı olması dileklerimle..

    1 Kasım 2012 Perşembe

  • Hayvan pazarına nakil..

    Bir gazete haberi..

    Gazeteler, Kırıkkale Belediyesi’nin, “birahane ve içkili eğlence mekanlarının” hayvan pazarına taşıma kararı aldığını yazdı. “İçkili mekan” kapsamına nerelerin gireceği konusunda bir ayrıntı yoksa da işin özü açsından pek de bir önemi yok.

    Konunun, “insanların yaşam biçimlerine karışmak” yönünü fazla kurcalamadan bir tarafa bırakıyorum. Çünkü, kamu hizmetleri büyük ölçüde “insanların yaşam biçimleri”ne karışır. Vergi almak dahi en etkili biçimde “karışmak” değil midir?

    Karışmak da nasıl?

    Her konuda olduğu gibi, karışmak konusunda da sağlam bir ilke konulmadığı ve de ona uyulmadığı takdirde, karışmak kolaylıkla kişilerin en mahrem yaşam kesitlerine dahi girebilir. Bu konudaki ilke –benim önerim-, “başkalarının yaşam biçimlerine zarar verilmesini önlerken, zarar verdiği düşünülenlerin haklarına zarar vermemek” şeklindedir.

    Örneğin, “kamuya açık bir mekanda içki içmek” bu ilkeyi test etmek için iyi bir konudur. Bir yanda, “kişilerin ne yiyip içeceklerine kendilerinin karar verme hakları” varken, diğer yanda da “başka kişilerin görsel ya da herhangi bir yolla içki içenlerden herhangi bir yolla zarar görmeme hakları” vardır. Kamu otoritesi (mesela belediye) ise, bu iki hak arasındaki dengeyi gözetip kurmak görevi ile yükümlüdür.

    Hakkın kötüye kullanımı..

    Aralarında denge kurulması gereken bu iki hak da pekala kötüye kullanılabilir. İçki içen –çeşitli yollarla- başkalarını –ki onlar da içki içen gruptan, hatta içenlerin yanıbaşlarında oturup içki içenler de olabilir- rahatsız edebilir. Böylece haklarını kötüye kullanmış olurlar.

    Gerçekten rahatsız edici davranışlara muhatap olanların dışındaki kimi kişiler de, kendilerine özgü nedenlerle (dini, siyasal vd) rahatsız olduklarını ileri sürerek içki içenlerin bu haklarının ellerinden alınmasını talep edebilirler ki bu da bir hakkın kötüye kullanımıdır.

    Devreye Sorun Çözme Kabiliyeti giriyor..

    Bu yazının asıl konusu, kişilerin yaşam biçimlerine karışmanın hangi ilke uyarınca yapılabileceği ve de en önemlisi bunun “nasıl” yapılması gerektiğidir. Kamu otoritesi, bir hakkın (içki içmek, obez olmak, şarkı söylemek, hayvan beslemek ve bir hayvanın yaşam hakkı gibi) kötüye kullanımına nasıl engel olup da çeşitli hak sahipleri arasındaki dengeyi nasıl gözetecektir?

    Böyle soru olur mu? Yasaklarsın olur biter..

    Sadece kamu otoritesinin değil halkımızın genelde benimsediği sorun çözme aracı, hak sahiplerinden sesi çok çıkanın isteğine uyarak, diğerinin hakkını kullanmasını yasaklamak ya da yasaklamakla eşdeğer bir özgürlük(!) tanımaktır.

    Kırıkkale belediyemiz de içki içenleri yasaklamamış, istedikleri kadar içebilecekleri şehrin dışındaki hayvan pazarını mekan olarak göstermiştir. Akıldan az nasipli insanların çoğundaki kurnazlık da muhtemelen bu kararda rol oynamıştır. Öyle ya tüm içkili eğlence yerleri yeni yere göçecek değil ya, bir bölümü bu işi bırakır, bırakmayanın bir bölümüne de yeni ruhsat sürecinde gereken kolaylıklar(!) gösterilir.

    Daha iyi yollar var ama onları kim düşünecek..

    Yıllar önce bir münasebetle Roma’da bir seyyar satıcı tezgahından alış verişte bulunurken, tezgahın üzerinde bir kitap gözüme çarptı ve ne olduğunu sorunca, yerel belediyenin seyyar satıcıların uymaları gereken kuralları içeren bir kitap yayımladıklarını öğrendim. Sık sık denetime gelen denetçilerle çıkabilecek anlaşmazlıklara karşı da satıcı kitabı tezgahının üzerinde bulunduruyormuş. Birkaç kuruş ödeyerek yenisini almasını önererek kitabı alıp, tanıdığım belediyecilere önermek üzere yanımda getirmiştim. Keşke, bir yerlerden ay taşı bulup getirseymişim; gösterdiğim nerkes yüzüme tuhaf tuhaf baktı.

    https://tinaztitiz.com/3685/seyyar-saticilari/ adresinde, seyyar satıcılık gibi etkili bir işsizlikle mücadele aracının, en etkili kamu yönetim birimi olan belediyelerce tahrip edildiği örnekleniyordu. (Gece yarısı Eminönü’ndeki hanların bekar odalarında tıkış tıkış yatan ve el arabaları da aynı hana parkedilmiş seyyar satıcılara baskın yapılarak arabaları kırılıp bir daha bu kabahati(!) işlemelerinin önlenmesi üzerine o yazıyı yazmıştım.

    Muhtemelen o baskından sonra tek yaşam sürdürme imkanını kaybeden seyyar satıcıların bir bölümü ile, can ve mal kaybına uğrayark dağlarda mücadele ediyoruz.

    Böyle bir akıl yoksunluğundan nasibini alan Sorun Çözme Kabiliyeti ile ne kadar yol alınabilir?

    İçki içenler ve içenden rahatsız olanlar için, doğru ve denetlenmesi mümkün kurallar koyup, bu işi bir “sistem tasarımı” ciddiyetiyle ele alıp, hem içki içmek isteyenlerin haklarını, hem de içki içme hakkını kötüye kullananlardan zarar görenlerin haklarını korumak, hayvan pazarında yer gösterme ilkelliğine sapmadan mümkün olamaz mı?

    En çok içki tüketen ülkelerde bile içenler ve içmeyenlerin birbirlerine zarar vermeden birlikte yaşadıklarını, bunu nasıl yapabildiklerini de görüyoruz.

    Şimdi soru şu: Kendi görüşüne uymayanları hayvan pazarlarına sürecek belediye başkanlarından nasıl korunulacaktır?

    Çare, soru sormayı, bu ve benzeri insanların kıt akıllarıyla dayandıkları gerekçeleri birer birer havada bırakabilecek “ezber kalıplarının sorgulanması”nı bir moda akım haline getirebilmektir.

    http://www.ezberkaliplarinisorgula.com/ adresini lütfen ziyaret ediniz. İsterseniz kendinize bir blog yaparak üreteceğiniz kalıpları bir araya toplayıp yayımlayınız; isterseniz bu adresteki boş kalıp formlarına aklınıza gelen “hayvan pazarı” başkanlarının dayanak olarak kullandıkları kalıpları yazıp sorgulayınız.

    Bu konuda yardım gerekiyorsa çocuklarınıza sorunuz; onlar en iyi soruları üretirler J

    15 Ekim 2012 Pazartesi