-
Eki 10 2012 Teröristin ardından ağlanır mı ağlanmaz mı?
Diyarbakır Emniyet Müdürü’nün, “dağda ölen teröristin ardından ağlamayan insan değildir; İnsan katleden, canavarlaşmış bir teröristi enterne edemeyen de devlet değildir” sözleri arkasından her iki uçta tartışmalar başladı. Bir bölüm, emniyet müdürünü alkışlarken, bir o kadarı da kınadı.
Kullanılan ifadeler tek tek ele alındığında hem lehinde hem aleyhinde eşit miktarda savunu geliştirilebilir.
Ölen teröriste ağlanır mı ağlanmaz mı?
Ağlanır; çünkü terörist adı verilen kişi sonuçta yurttaşlardan birsidir; biyolojik olarak diğer insanlardan hiç bir farkı yoktur. Anası-babası, ailesi vardır; tüm insani duygular onlarca da duyulur. Bir insanın ölümü trajik bir olay, hele böyle bir son ile ölmesi daha da trajiktir. İnsani duyguları körelmemiş herkes böyle bir durumda üzüntü duyar. Bu üzüntünün düzeyi ve dışavurumu herkeste değişik ölçülerdedir.
Ağlanmaz; çünkü, birlikte yaşadığı yurttaşlarına silah çeken, onlara tuzak kuran, gündüz onlar gibi davranıp gece onlanları katleden, bununla da yetinmeyip dağa çıkarak kendi gibi düşünmeyenlere –hatta düşünenlere- resmen savaş açan bir insan’a duyulacak öfke, onun insan yanına duyulan sevgi ve saygıyı bastıracağı için ağlanmaz. Ağlamama olgusunun düzeyi de herkeste değişik olup, kimi kendini tutup ağlamaz iken kimi de intikamı alındı diye sevinir.
Teröristi enterne edemeyene devlet denilir mi denilmez mi?
Denilmez; çünkü herhangi bir devletin herkesçe kabullenilen tanımı, o devleti tanıyan kişilerin can ve mallarını güvence altına almakla başlar. Bunu başaramayan tanım dışına çıkacağı için o yapılanmaya devlet denilemez.
Denilir; çünkü, o devletin toplumu içinde–haklı veya haksız taleplerin karşılanmayışı, iç veya dış kışkırtmalar gibi- herhangi nedenlerle toplumu terörize etmeye, bunu bir silahlı propaganda aracı olarak kullanmaya kalkışanlar olabilir. Eğer bu kalkışmalar, yurt içi işbirlikleri –örn. İran’da solcuların ve mollaların işbirliği ile Şah’ı devirip sonra da aralarında hesaplaşmaları- ve/ya yurtdışı niyet sahiplerinin emelleriyle birleşirse bu durumda devletin mücadelesi, insanların sınırlı sabır sürelerini zorlamaya başlasa da devlet bu mücadeleyi sürdürürken devletlik vasfını kaybetmiş olmaz. Olsa olsa mücadeledeki başarı ya da başarısızlıktan –ki o da gri tonlardadır- söz edilebilir.
İyi de şimdi n’olacak?
Bu karşıt savlar daha da uzatılarak –hepsi de mantıklı argümanlarla- tek başına reddedilemeyecek hale getirilebilir.
Buradaki sorun, olguları gerçekte olduğu gibi bütün olarak ele almak yerine, parçalayarak ayrı parçalar halinde savunmaktan kaynaklanmaktadır. Teröriste ağlanmalı diyenler bunu diğer parçasından (ağlanmamalı) ayırıp da savunursa, bu defa başka bir şey söylüyor haline gelir. Aksine ağlanmamalı diyen de diğer parçasından (ağlanmalı) ayırarak dile getirdiğinde farklı bir söylem dile getiriyor demektir.
Olgular iki yönlü olduğuna göre, bu yönlerin tarafları özgürce hangi parçaları seçip savunacaklarına kendileri karar verebilirler. Kamu yöneticileri ise, bu iki parçayı ayırmadan ele almak zorundadırlar.
Somut örnek olarak: Diyarbakır Emniyet Müdürü Recep Güven, bu iki parçayı ayırmadan uygulamak zorunda iken, yurttaş Recep Güven istediği herhangi bir parçayı –ya da yine ikisini birlikte- savunabilir.
İkisi ayrı ayrı tamam da birlikte “uygulamak” nasıl olacak?
Teröristi dağa çıkmaktan, çıkanı eylemde bulunmaktan caydırmaya çalışmak, caydırının bittiği yerde değişen ölçülerde orantılı güç kullanarak zarar veremez duruma getirmek; bütün bu kademeli uygulamaya rağmen öldürülmek zorunda kalınan teröristin ardından ise:
– Sevinç gösterisinde bulunmamak,
– Cesedinin gömülmesine izin vermek, cesedin ayrı bir propaganda aracı yapılmasına izin vermemek,
– Olayın haberleştirilmesinde duyarlı davranmak,
– Şehit cenazelerinde kana kan söylemlerinden uzak durmak; bir intikam törenine dönüşmemesine –olabildiğince- özen göstermek.
Burada kritik nokta, kamu görevlisinin, bütünleşik (ayrılmaz) kalması gereken iki parçadan birisini ayırıp farklı bir mesaj olarak algılanmasına izin vermemesidir. Aksi halde, bir gün söylediği “ağlayalım”, ertesi gün uyguladığı “öldürelim” mesajıyla çelişir ve güvenilirliği yok olur.
Ayırma – bütünleşik tutma işaretleri..
Söz konusu Emniyet Müdürü’nün “dağa çıkıp ölen teröristin ardından ağlamak” ya da “devletin enterne etme görevi” konularındaki söylemlerinin peşpeşe yer alması bir anlamda “bütünleşik tutma” niyeti gibi değerlendirilebilir.
Burada eleştirilecek bir yan varsa o da, her iki yargının da sonlarına provokatif eklerin getirilmesidir. “…ağlamayan adam değildir”, “….devlet değildir” ekleri, amaçlarını aşan ifadeler olmuştur. Bunu söyleyip de ertesi gün ölen teröristin ardından ağlamadığı takdirde eleştirilere muhatap olacaktır.
Çevresinde sevilip sayılmak her kamu görevlisi için önemlidir. Hele hele Diyarbakır gibi bir yerde daha önemlidir. Ancak, bu sevgi ve saygınlığı artırmak amacıyla yapılabilecek söylemlerin daha az iddialı ve ertesi gün mahcubiyete yol açmayacak şekilde dillendirilmesi gerekir.
Burada işareti gereken bir nokta, bu tartışmadan daha önemli görünüyor.
Siyah – Beyaz / Evet – Hayır Mantığı..
Emniyet Müdürü’nün sarfettiği bir söz anında iki uca indirgendi: Teröristin ardından ağlanır mı ağlanmaz mı? İşin garip yanı, medyada bu konu üzerinde yorum yapanların büyük çoğunluğu –hepsi dememek için- ikili mantık sisteminin dışına çıkmadılar. …den yana ve …ye karşı olmak üzere ayrıştılar. Konunun üzerinde durulması gereken yanı bence budur ve toplumun ihtiyacı olan uzlaşıyı yok edebilecek mantık sistemi bu ikili mantık sistemidir. (bkz. https://tinaztitiz.com/kitaplar/EHDemokrasi.zip)
10 Ekim 2012
-
Eki 10 2012 Her şey enerjidir..
Nobel ödüllü ünlü fizikçi Richard P. Feynman, zaman zaman davet edildiği çeşitli devlet kurumlarında başından geçenleri kendine has üslubuyla bir mizah yazarına taş çıkaracak şekilde anlattığı “Muhakkak ki şaka ediyorsunuz bay Feynman”[1] adlı kitabında, kısa bir süre okul kitapları seçme komisyonunda görev yaptığını anlatır.
Komisyon, çeşitli yazarlarca orta öğretim öğrencilerine matematiği sevdirmek amacıyla hazırlanan kitaplar arasından seçme yaparken, yazımı henüz tamamlanmadığı için sadece ön ve arka kapakları basılmış bir kitabın da nasıl değerlendirmeye tabi tutulduğunu; toplamanın ne kadar eğlenceli bir iş olduğuna örnek olarak da sıcaklıkları birkaç bin derece olan uzak yıldızların toplam sıcaklığının hesaplanması gibi örnekleri anlatıyor. (Allahtan bizim ders kitaplarımızda böyle komiklikler yok da öğrencilerimiz matematiği sevip öğreniyorlar [2].)
Bir süre sonra sıra fizik kitaplarına gelir ve “enerji” konusunun çocuklarca öğrenilebilmesi için, kurmalı bir oyuncağı, bir otomobili ve bisikletli bir çocuğu hareket ettiren “şey”in ne olduğu sorulur ve ardından da hepsini hareket ettiren şeyin “enerji” olduğu cevabı verilerek, çocukların enerji kavramını anlamaları(!) sağlanır.
Feynman’ın tepesinin attığı bu nokta, ısrarla diploma töreni konuşması yapmak için davet edildiği bir üniversitede nihayet red edemeyip kürsüye çıktığında yaptığı zehir-zemberek konuşmada da örnek olarak verilir. Bu defa orta okul çocukları değil, hayata mühendis vs olarak atılacak olanlar söz konusudur ve Feynman örnek olarak üniversitede okutulan fizik kitabını eline alır ve enerji konusunun tamamen orta okul çocuklarına belletildiği gibi sadece “buna enerji denir” gibi anlatıldığını gösterir ve kitabı da oturanların önlerine fırlatır.
Sonra da belki merak eden olur diye enerjinin ne olduğunu tek cümleyle anlatır:
“Kitapta, oyuncağı hareket ettirenin içindeki yayın kurulması, otomobili hareket ettirenin motorunun içindeki kimyasal tepkime ve bisikletli çocuğu hareket ettirenin de biyolojik olarak adale gücü olduğunun açıklandığını sanıyordum. Bunları babam, bana küçükken, her ne hareket ediyorsa onu hareket ettirenin güneşin ışıması olduğunu anlatmış; sonrasında da aramızda şöyle eğlenceli bir tartışma geçmişti:
– Ben: Hayır, oyuncak hareket ediyor çünkü içindeki yay kuruludur.
– Babam: Peki yay nasıl kuruluyor?
– Ben: Ben kuruyorum.
– Babam: Sen nasıl elini hareket ettirerek kuruyorsun?
– Ben: Yemek yiyerek.
– Babam: Yiyecekler güneş ışıdığı için büyürler; dolayısıyla hepsinin hareket etmesinin nedeni güneşin ışımasıdır.
Böylece, hareket’in, güneşin gücünün dönüşümü kavramı olduğunu basitçe anlamıştım.”
Joseph Tainter, “Karmaşıklık, Sorun Çözme ve Sürdürülebilir Toplumlar”[3] adlı makalesinde, yaşamımızın her saniyesini dolduran sorun çözme uğraşılarının –her düzeyinin- mutlaka bir enerjiye ihtiyaç gösterdiğini anlatırken şöyle diyor:
“Sorun çözmedeki pahalı mâliyete karşı kaynaklarımızı daha akıllıca ve etkince kullanmamız önerilmektedir. Örneğin Timothy Allen ile Thomas Hoekstra, sürdürülebilirlikte, ekosistemlerin yönetiminde, yöneticilerin, süreçlerde eksik olan şeyi saptayıp sadece onu sağlamalarını, gerisini ekosistemin halledeceğini öne sürmüşlerdir. Herhangi başka bir yola başvurmadan, yönetim çabasını bırakın ekosistem (yani güneş enerjisi) halletsin (Allen ve Hoekstra 1992). Ne var ki aynı zamanda bu da çok bilgi gerektirir, ki o da bizde yoktur. Karmaşık ve pahalı araştırma için fosilyakıt yardımına ihtiyacımız var demektir.”
İyi de bunlardan bize ne!
Toplumlar ister mevcut refah düzeylerini koruyup sürdürmek, isterse artırmak istesin, bunun için mutlaka enerjiye ihtiyaç duyacakları anlaşılıyor. Bir kurma oyuncağın kurulabilmesi, bir konuda bir yöntem araştırılması için masa başında çalışılması ya da bir seçim konuşmasının yapılabilmesi, hepsi enerjiye (güneşin ışıması) gereksinim gösteriyor.
Bunu ya kendiniz makul bir maliyetle üretebileceksiniz –ki bunu bütünüyle yapabilen toplum yoktur- ve ayrıca da bunu sürdürebileceksiniz ya da sahip olan birilerinden transfer edeceksiniz.
Transfer edilecek olan doğrudan güneş ışıması olamayacağı için, onun dönüşüme uğramış formları transfer edilir. Yani, yiyecek, kereste, maden cevheri, petrol, insan kaynağı, bilgi gibi “değer”ler…………………
Bunlardan en az birkaçı herkeste olduğu için, bu tür kaynaklar uluslararası tasallut altında OLMAK ZORUNDA’dır ve bunu önleyebilecek hiçbir kural mevcut değildir. Uluslararası kurallar, bu didişmeyi engellemek için değil, olur olmaz toplumların kuralları değiştirmesine engel olmak için konulmuştur.
Bizi ilgilendiren kısım, sahip olduğumuz –yukarıda sayılan- enerji türevleridir.
İşte didişmenin –bitmeyecek- kaynağı budur!
İnsanın ve toplumların refah mücadelesi bitmeyeceğine göre, kaynaklarını bu –doğal sayılması gereken- tasalluttan korumak için dikkat edilmesi gereken tek nokta vardır: Yüksek sorun çözme kabiliyetine (SÇK) sahip olmak.
Her geçen gün ilerleyen bilim ve teknoloji, bu gün için sahip olunan Sorun Çözme Kabiliyeti’mizi geçersiz kılmaktadır. O halde, her toplum için değişmez vizyon, SÇK’ni günün koşullarına uygun düzeyde tutabilmek olmalıdır.
Bunun farkında olan ve olmayan toplumlar keskin çizgilerle bellidir. Farkında olmayanlar, sürekli olarak, sorunlarının kaynağı olarak “dış mihraklar”ı[4] görürler. Farkında olmayanlardan “sokak yurttaşı” durumundakiler, buna karşı çare geliştirebilecek akıl-fikir düzeyine sahip olamayacakları için “mallarını boykot etmek”, “bayraklarını yakmak”, “milli marşlarını ıslıklamak” gibi bağırma-çağırma tavırlarıyla karşı koymaya çalışırlar.
Farkında olanlar ise tasallutun mekaniğini anlamışlar ve her geçen gün, transfer ettikleri “değer”ler yoluyla bu mekaniği (yani SÇK’nin işleyişini) daha geliştirmektedirler.
Yapılması gereken, Sorun Çözme Kabiliyeti kavramını dikkate alarak, olup biteni tekrar anlamlandırmak ve sonrasında da SÇK’ni güçlendirmeye çalışmaktan ibarettir. Ama tabii önce bunun öneminin farkına varmak!
05 Haziran 2011 Pazar
-
Eyl 29 2012 Kaynakça
Gerek bu sitedeki yazıları çeşitli anahtarlara göre derlemek, gerekse bazı konularda (örn. EZBER) daha derinlemesine ve site dışından kaynaklar derleyen bir KAYNAKÇA, bundan 3 yıl evvel Sn. Bülent Ağaoğlu (bulentagaoglu.ist@gmail.com) tarafından hazırlanmış ve bu siteye konulmuştu (https://tinaztitiz.com/kaynakca/).
Bu defa 29 Elül 2012 itibariyle KAYNAKÇA yine Sn. Ağaoğlu tarafından yenilenmiş ve hem aradan geçen sürede yayımlanan kaynaklar eklenerek güncellenmiş hem de daha kullanışlı bir formatla düzenlenmiştir. Okurlarımızın hizmetine sunar, bu çalışmayı yapan Sn. Ağaoğlu’na teşekkürlerimizi sunarız.
29 Eylül 2012
-
Eyl 20 2012 Kolektif akıl..
“Nasıl olur da bu kadar makûl bir fikir benimsenmez!”
Bu ifadeyle dile getirilen sorunu çoğu kişinin yaşadığını sanıyorum; sanmak bir yana bir çoğundan bizzat dinledim.
Üzerinde düşünüp nedenlerini anladığı, o nedenleri giderebilecek çözümleri ürettiğini düşünen bir kimse, vardığı bu sonuçları başkalarıyla paylaşıp gerçekleştirmeye ya da en azından düşüncelerinin onay görmesini sağlamaya çalışır. Ama çoğu zaman bu istekleri gerçekleşmez.
Bu durumu bir hayal kırıklığına çevirmeden önce kişinin muhtemelen kimi çözümlemeler yaparak bu başarısızlığının nedenlerini anlamaya çalıştığı tahmin edilebilir. En güçlü olasılık, bulgularını iyi anlatamamış olduğu sanısıdır. Bu durumda daha açık ifadelerle bulgularını çevresine anlatmaya çalışır.
Birkaç deneyden sonra..
İletişim stili, kullanılan metaforlar, sözcükler vbg parametrelerle oynadıktan ve yine de bulgularının içtenlikli kabul görmediğini deneyimledikten sonraki durak, bulguların paylaşıldığı kişilerin “olması gereken” kişiler olmadığı yargısıdır.
Örneğin, terör konusundaki çözümlemelerini paylaştığı kişilerin bir bölümünün, yaşamın sürükleyiciliğine kapılmış ve Guliver gibi küçük –ama çok- sayıda iple hareketleri kısıtlanmış kişiler olduğunu düşünebilir.
Yeni durak..
Çok sayıda kişiyle iletişim içine girerek istatistiki olarak, düşüncelerini paylaşıp gerçekleştirilmesini sağlayabileceği yeter sayıda kişiye rastlayabileceğini düşünüp başarılı olamayan kişinin bu aşamadaki yargısı muhtemelen –ve gayet yerinde olarak- kendi düşüncelerinden kuşkulanmaya başlamasıdır. Bu kadar insan eğri, sadece kendisinin doğru düşünmesi mümkün ama küçük bir olasılıktır.
Bu yolla düşüncelerinin bir bölümünden –hatta tamamından- vazgeçip, daha tutarlı fikirler üretebilir ya da ilk fikirlerine yeni kanıtlar aramaya başlar. Her iki halde de, önceki duruma göre daha “satılabilir” düşünceler olmasına rağmen yine de o düşünceler çevresinde anlamlı işbirlikleri mümkün olmayabilir.
Bu aşamanın en dikkate değer yanı, çok sayıda kişiyle iletişim sırasındaki verim kaybıdır. İletişilen her bir kişiye gösterilen saygı, katma değeri küçük konular çevresindeki tartışmalardan kaçabilmeyi güçleştirir ve işbirliğine yararı olmayan ayrıntılar çevresindeki sonu gelmeyen tartışmalarda boğulup gidilebilir.
Son durak: Crème de la crème!
Bir önceki aşamanın birçok sakıncasını bir vuruşta yok edebilecek çözüm budur. Bu tür kişiler için zaman değerlidir ve verim kaybı olasılığı düşüktür. Ayrıca, geliştirilmiş olan çözümleme ve çözümlere katkı yapma olasılıkları –birikimleri nedeniyle- yüksektir; işte tam 12 burası olmalıdır.
O da ne?
En çok dikkate alınması gerekirken üzerinden uzun atlanıp geçilen nokta, bu tür kişilerin –ünvanları, egoları, enerjileri, evvelce savundukları fikirlere yapışmışlıkları, birikimleri gibi nedenlerle- kendileri dışından gelebilecek fikirler çevresindeki işbirliklerine pek de açık olmayabilecekleri olgusudur.
Ama bütün bunlar sorunu tam açıklayamıyor..
Yukarda sıralanan nedenler, fikirler çevresindeki işbirliklerinin niçin “her zaman” sağlanamadığını tam açıklayamıyor. “Her zaman” vurgusunun nedeni, bazı hallerde binlerce insanın bir işaretle ve muhtemelen ne olduğuna pek de aldırmadan belirli bir hedef doğrultusunda hareket edebildiklerine işaret içindir.
Başka neden(ler) de olmalı..
İnsan organizması, kendini çevreleyen fizik ortamlardan etkilenerek –en az zarar görmek için- o çevrelere uyum gösterir. Sıcak ortamlarda terleyip buharlaştırarak, soğuk ortamlarda terleme-buharlaşmayı azaltarak vücut sıcaklığını sabit tutan; az oksijenli ortamlarda solunum sayısını artıran, bazı hallerde bayılıp kontrolu bütünüyle kişinin elinden alan bedenin bu davranışları birer uyum göstergesi değil midir?
Acaba, benzer şekilde zihinsel yapılar da onları çevreleyen çeşitli enformasyon [1] ortamları arasındaki farklılıklardan kaynaklanabilecek olası olumsuz etkilenmeleri en aza indirmek için kimi önlemler alıyor olabilir mi? Örneğin, bir enformasyon kaynağı (medya) ile bir diğer enformasyon kaynağından (okul) gelebilecek yönlendirmeler farklı olabilir.
Okul, başarının yolunun çalışmak, dürüst olmak ve insanlara güvenmek olduğu yönlendirmesini yaparken, çok daha güçlü bir diğer bilgi kaynağı olan medya, başarı yolunun kurnazlık, acımazlık, kimseye güvenmeme ve hak-hukuk gözetmeme gibi yönlendirme yapıyorsa, bu iki farklı yönlendirme aynı anda zihnin ayrı bölmelerinde tutulmaz, aksine bileşik bir hale gelerek biri sözel (sanal), diğeri reel (gerçel) iki ayrı kimlik oluşmasına yol açar.
Pratikte çok sık rastlanan, ağzından bal, elinden kir damlayan insan tipi böyle ortaya çıkıyor olabilir. Acaba, sık sık karşılaştığımız, “söylediklerinize tamamen katılıyorum; keşki bizi yönetenlere de bunları söyleseniz” türü onay gibi reddiye ifadeleri, bu bileşik kimliğin bir ifadesi olabilir mi? Bir yandan tam bir onay, diğer yandan işbirliğine tam bir kapalılık.
Kolektif akıl..
Burada basitleştirilerek ikiye indirilen enformasyon / bilgi kaynaklarının gerçekte çok daha fazla sayıda olduğunu tahmin etmek güç değildir. Bunların bir bölümünün kasıtlı olarak (dezenformasyon amaçlı) yayın yaptığı düşünüldüğünde, -teknik deyimle- “gürültü” ortamının ne denli etkili olabileceği anlaşılabilir.
Bu güçlü “gürültü” ortamının bir bileşen, kalıtsal miras, aile ortamı, eğtim ortamı, kariyer, ego gibi ortamların da diğer bileşenler olmak üzere toplumun bir “kolektif akıl” oluşturduğu varsayılabilir. Tüm olayları çözümleyen, yargılar üreten ve bunlardan oluşan birer bireysel (özgün) kimlikler üreten bir süreç.
Bu tür kimliklerin, kendi dışlarından gelen tüm çözümleme ve çözümleri –ne kadar doğru olduklarından bağımsız olarak- bu kolektif aklın başat etkisinde değerlendirmesi ve işbirliğine yanaşmaması normaldir.
20 Eylül 2012 Perşembe
[1] Veri (data), enformasyon (information) ve bilgi (knowledge) tanımları olarak şunlar kabul edilmiştir: Veri, sınıflandırılmamış ham bilgi (örn. bir topluluktakilerin boy, yaş ve cinsiyetleri); enformasyon, sınıflandırılmış veriler (örn. yaş ve cinsiyete göre gruplanmış boylar); bilgi, bir sonuç üretmeye yönelik enformasyon (örn. ileri yaşlardaki kadın ve/ya erkeklerin, daha önceki nesillere göre boylarında bir değişim olup olmadığının araştırılarak ergonomi çalışmalarında yararlanmak.)
-
Eyl 19 2012 Şapka çıkarıyorum..
Bir gazete haberi: Sukuk [1] için islami izin belgesi alındı.
İslami bankacılık sistemi enstrümanlarından birisi olan ve Arapça sak (sertifika) sözcüğünün çoğulu olan sukuk varlığa dayalı bir menkul kıymet sertifikası. Bugüne kadar Türkiye’deki İslami bankacılık sistemi içinde yer almayan bu finans aracının alt yapısının oluşturularak, gerek yurt içinde gerek yurt dışındaki yatırımcıların varlıklarını Türkiye’ye çekmek amaçlanıyor. Buraya kadar pek ilginç bir durum yok.
İyi de şapka çıkarılacak olan nedir?
İşin teknik yanında bir incelik var. Öyle canı isteyen, “ben banka olarak varlığa dayalı İslami menkul kıymet sertifikası çıkaracağım” dese, potansiyel yatırımcılar soracaklardır: “İyi de bu sertifikalar helâl mi?” Yani meselenin ince yanı, bu sertifikaların “helâl” olduğunu belgeleyecek güvenilir bir kuruluşun, teknik deyimle underwrite etmesidir.
Bu güvenceyi kim verebilir?
İnsanın aklına çeşitli İslami örgütlenmeler geliyor; İslam Konferansı çatısı altındaki ilgili bir kuruluş ya da İslamiliği konusunda kuşku bulunmayan akademik bir kuruluş filan gibi.
Siz öyle sanın..
Yine gazetenin haberine göre, söz konusu sertifika, HSBC bankasının Amanah Merkezi Şeriat Komitesi’nden alınmış. Besmeleli ve tabii İngilizce olarak. Merkezi Şeriat Komitesi üyeleri, T.C. tarafından ihraç edilecek sertifikaların yapı, işleyiş ve kayıt açısından şeriat ilkelerine uygunluğunu imzalarıyla onaylıyorlar.
İşte şapka buna çıkar..
Britanya için söylenen “üzerinde güneş batmayan imparatorluk” sözü boşuna değilmiş. Helâl belgesini vermeyi üzerine görev edinmiş bu insanlara şapka çıkarıyorum.
Ve bende yeni fikirler uyanıyor..
Yıllar önce Türkiye’de da yayımlanan NPQ Dergisi’nin ilk sayısında Super Fundementalism başlıklı bir makale çıkmıştı. Yazarı da sanırım Mısırlı saygın bir İslam akademisyendi. İddiasına göre, yıllar içinde İslam dini Hristiyanlar tarafından ilk köklerine (Mekke Bildirgesi) indirgenecek ve bir dünya dini haline gelecektir.
İngilizlerce verilen helâl sertifikası haberi, bu öngörünün –İslamın Hristiyanlarca dönüştürülmesi kısmı- pekala olabileceğini düşündürdü.
Hatta, yarın öbürgün, öyle önüne gelen “elhamdülillah Müslümanım diyemez, önce bizden sertifika almalısınız” derlerse hiç şaşırmayacağım. Böylelikle Müslüman nüfusunu arzu ettikleri seviyeye (birkaç on milyon gibi) indirip, geri kalanını da “bunlar ne Müslüman ne Hristiyan, dolayısıyla katli vaciptir” diyerek yokedebilirler. Ve bunun için de gereken sertifikayı kendileri çıkarıp onaylayablirler.
19 Eylül 2012 Çarşamba
[1] Sukuk, varlığa dayalı bir menkul kıymet karşılığında ihraç edilen sertifikalara verilen isimdir Bkz. https://bityl.co/GnN7
-
Eyl 16 2012 O film’e tepkiler hakkında..
A.B.D.de yaşayan karışık geçmişli, porno film yapımcısı Nakoula Basseley Nakoula (55) adlı bir kişinin, Hz. Muhammet ve İslam’ı aşağılayan –yaklaşık 1 yıl evvel çekildiği belirtilen- filmin bir özeti internete düşünce önce Libya ve Mısır, sonra da diğer İslam ülkelerinde şiddet yüklü protestolar başladı ve Libya’daki A.B.D. büyükelçisi dahil 4 kişi öldürüldü.
Olay 3 gün önce meydana geldi. Bugüne kadar geçen süre içinde gazete ve TV yorumlarında –çeşitli şekillerde de olsa özü tıpatıp aynı- şu iki grup yorum çıktı, çıkmaya da devam ediyor: (1) “Herhangi bir dine hakaret edilemez”, (2) “Şiddet hoş görülemez”. Bu iki argümanın hangisinin başa koyularak dile getirildiği, böylelikle bir saklı içerik mesaj verildiği de ayrı mesele.
Belki ana akım medyaya yansımamış kasaba ölçekli medyada, “etme bulma dünyası, Kaddafiyi parçalarsan bu da karşılığı olur, elinize sağlık koçum” mealinde yorumlar vardır, ama benim gözüme çarpmadı.
İki tesbit..
Görüntülerinden çıkardığım kadarıyla, protesto edenlerin büyük çoğunluğunun filmi seyretmediği –aslında ihtiyaç da duymadığı- belli. Ayrı bir tesbitim de şu: Her şeyin üzerinde değer verdiği, kılına zarar görmesini istemediği bir kişi ve onun tebliği ettiği dinin aşağılanması halinde ilk insani tepkinin derin bir üzüntü –ve üzüntünün çeşitli biçimlerde dışa vurumu-, ancak sonrasında bunun bir fiziki tepkinin olması beklenir. Protestocuların hiç birisinde böyle bir üzüntü görünmüyor.
“Neye tepki verildiğinin önemi olmadığı” odak noktası alınırsa, bu odak çevresinde tüm dünyada ve bu arada Türkiye’de sıklıkla olaylar oluyor. Film protestosu bunlardan sadece birisidir.
Bu müthiş bir koz’dur..
Bu yolla, bir kişi / bir servis / bir cemaat çok kolaylıkla büyük kesimleri harekete geçirebilir, yaktırıp yıktırabilir, sonra da durdurup bir süre sonra –herhangi bir nedenle- birbirlerini kırdırabilir ya da beğenmediği kesimleri ortadan kaldırabilir. Henüz bu esneklik ve yıkıcılıkta bir silah yapılmamıştır.
Bu silahın en önemli özelliği, şiddetle yok edilmeye çalışıldığı sürece “kin birikimi” yoluyla daha başa çıkılamaz hale gelmesidir. 11 Eylül İkiz Kuleler saldırısından sonra Irak ve Afganistan’da öldürülen milyonlardan sonra, “o silah”ın daha keskinleşmiş olmasının nedeni budur.
Ama bunun için uygun insan malzemesi gerekir..
Sorgulamayı, kuşkulanmayı, kanıt aramayı ve bütün bu eleklerden geçebilen fikirleri dahi mutlak doğru / iyi / güzel olarak nitelememeyi, düşünme biçiminin ana ilkesi olarak benimsemiş bir insana, “git şu eylemi yap” deseniz ne olur? Olacak olan, en azından birkaç yüz soru ile karşılaşmanız ve onlara verebileceğiniz cevapların her biri için de bir o kadar yeni sorunun tepenize yağmasıdır. Kısacası bu tür insanları böyle eylemlere yönlendiremezsiniz.
Buradan, sürü formundaki eylemler için gereken insan malzemesinin başat karakteristiği ortaya çıkıyor: Soru sormayacak, itiraz etmeyecek, sadece denileni yapacak –hayatı pahasına dahi olsa-.
Bunlar ne kadar erken koşullandırılırsa başarı da o denli büyük olur. İntihar bombacılarının küçük çocuklardan devşirilmesinin nedeni budur; yani “tek doğrululuk”.
Esas merakım şudur..
Bu kolayca varılabilecek sonuca herkesin –sorgulamayan sürüler hariç- kolayca varması mümkündür, hatta kesindir. Peki nasıl oluyor da ulusal ya da uluslararası terörizm mücadelelerinde tek kelimeyle dahi bu “sorgulamayan insan tipi” ve onun kavramsal temelini oluşturan “sorgulanamazlık” hiç gündeme gelmiyor.
Hadi diyelim bir kısım insan mazurdur..
Trafikteki zebrada bekleyen, sadece dost ahbap toplantılarında esip gürleyen, ağlaşmaktan başka bir iş yapmayan yazarların yazılarını ileterek, Atatürk anıları ileterek kendini ve çevresini kandırdığını düşünenler mazurdur.
Türkiye’ye tuzaklar kurulduğunu, buna karşı uyanıp “bir şeyler yapılması gerektiğini” büyük bir celâdetle savunanlar da mazurdur.
“Sorgulamayan insan tipi”nin en güçlü silah olabileceğini, onu eline geçirenin herşeyi –ama herşeyi- yapabileceğini, çıkarları nedeniyle dile getirmeyenler de mazurdur.
Bunları düşünemeyenler de mazurdur.
İri ünvanları nedeniyle kendi doğruları dışında fikirleri kabullenemeyenler de mazurdur.
Bir kişi arıyorum..
Bu mazur kişi ve kesimlerin dışında, kamuoyunu veya onun küçük bir bölümünü etkileme kapasitesine sahip 1 (bir) kişi yokmudur ki, sorgulanamazlık virüsünün ve onun enfeksiyona yol açmış formu olan “soru sormayan, sorgulamayan insan tipi”nin sadece Türkiye’de değil tüm dünyada yok edilmesi gereken bir hastalık olduğunu farketmiş olsun ve bunun gereğini dostlar alış-verişte görsün yollu değil içtenlikli olarak yerine getirerek ilerisi için düzgün tohumlar atsın.
16 Eylül 2012 Pazar
-
Ağu 25 2012 Köşe yazarı yerine köşe yazısı..
Gazetelerin köşeleri ve sabit köşe yazarları var; TV’lerde –adı böyle olmasa da- yine değişmez yorumcular. Genellemeden söylemek gerekirse, tümünün konularına hakkıyla hakim olduğunu, resimlerin –hangi konu ile ilgileniyorlarsa o resimlerin- bütününü ve ayrıntılarını aynı özenle izlediklerini iddia etmek güçtür.
Uzun süre köşe yazısı yazmış bir kişinin, zaman içinde bir “derinlik” kazanmış olması; birçok kaynaktan kendisine kimi bilgilerin –çoğu doğrulanmamış olsa da- akması belki birer avantaj sayılabilir.
Bu avantajlarına karşı köşe yazarları ve TV yorumcularının –kısaca köşeci diyelim- öyle sakıncaları var ki, bu iletişim çağının en önemli araçları olan basılı ve görsel medyayı bir anda işe yaramaz hale getiriyor.
Nedir bu sakıncalar?
- Her gün –hiç sektirmeden-, bir konu üzerinde doğru, dolgu malzemesinden arınmış, ufuk açıcı yorumlar yapma zorunluğunun yaratabileceği baskı ve bıkkınlık,
- Daha önce yazıp söyledikleriyle tutarlı olma zorunluğu hissetmesi –izleyicilerinin de bunu her an hatırlatma baskısı- nedeniyle, doğruları deforme etme zorunda kalabilme olasılığı,
- Eğer genel konularda yazıyorsa yüzeysel olma olasılığının yüksekliği,
- Eğer belirli bir konuda yazıyorsa, o alandaki verilere, bilgilere, o alanın yerli – yabancı uzmanlarının görüşlerinden yararlan(a)mama olasılığının yüksekliği ve hepsinden önemlisi:
- O alanda fikir beyan ederek sorunların anlaşılmasına ve/ya çözülmesine yardımcı olabilecek binlerce yazar ve yorumcuya, bu olağanüstü mecraların kapatılmış olması.
Bu arada, TV oturumlarının köşe yazılarından bir farkına da işaret etmek gerekir. Her ne kadar köşe yazılarında da zaman zaman başka köşecilerle –tamamen kişisel- tartışmalara giriliyorsa da, TV oturumlarında bu neredeyse bir standarttır.
İzlediğim bir TV oturumuna katılan beş kişiden bir kadın gazeteci, araya girilemez süreklilik ve hızda AB propagandası yaparken, birkaç girişimi sonuçsuz kalan bir erkek katılımcı nasıl becerdiyse araya girip kadın gazetecinin çifte vatandaşlığını dile getirir getirmez kıyamet koptu. Tamamen kişisel düzeydeki bu kapışma, yurttaşların vergileriyle yayın yapan bu iletişim aracının kişisel konulara nasıl alet edildiğinin çok sıradan bir örneğidir.
Gazetedeki yarım sayfalık “köşe”sinde her gün, okurlara mutluluk dersi veren ve örnek olarak da kendini gösteren, yatak odası konularını –en pespaye dille- her gün yazan köşeciler, aslında bu toplumun nadir bir kaynağını –en azından- çalmıyorlar mı?
Önerim basittir ve şudur: Köşecileri ve izlemek zorunda bırakılanları bu mahkumiyeten kurtarmak için, gazetelerde her “köşe”nin birer “editör”ü, TV’lerde ise birer “moderatör”ü olsun. Editör veya moderatör olarak da halen yazan ve konuşanlar olsun –eğer daha iyileri yoksa-.
Uzmanlığı, uluslararası şöhreti vbg nedenlerle sık yazması beklenenler varsa, onlara birer köşe ayrılsın. Çok velut olanlar her gün, diğerleri ise istedikleri zaman yazsınlar –ama ücretleri sabit olarak ödensin ki bu iş bir ekmek parasına dönmesin-.
Editör ve moderatörler zaman zaman kendi görüşlerini de çok kısa olarak belirtsinler ama köşeye egemen olmasınlar. Böylece köşeler daha çeşitli akılların ürünlerini paylaşmaya vesile olsun.
Sürekli olarak lider yokluğundan, bu toplumun lider yetiştirmedeki kısırlığından yakınılır. Bu yolla, insanımızın önünde bir patika açılsın.
Bu yapılabilir mi?
Eğer gazete okurları ve TV izleyicileri ellerine üşenmez birer mektupla taleplerini gazete ve TV genel yayın yönetmenlerine iletirlerse yapılabilir. “Benim işim var, başkaları yapsın” denilirse –genel tutumumuzun bir gereği olarak- yapılamaz. Ama o “işi çok” olanların, pek yakında işlerinin olmayacağını da söylemeden geçemeyeceğim. Trafikteki nötr alanlardaki –zebra- gibi kendini unutturarak sadece yaşamın “getiri” kısmıyla uğraşanları kastediyorum.
25 Ağustos 2012 Cumartesi
-
Ağu 23 2012 Karmaşık olayları anlamak için..
http://bit.ly/MOcLcw adresinde grafik biçimde, silgili bir kurşun kalemin bütünüyle “enerji” olduğu –ki E=mc2 dolayısıyla değil- gösterilmişti. Bununla anlatılmak istenilen ise aşağıdaki birkaç ana-denklemdi.
- Maslow’un ihtiyaçlar denklemi:
– Kendini gerçekleştirmek (bireysel potansiyellerini harekete geçirmek)
– Saygı görmek (kendine saygısı olması ve başkalarından saygı görmek)
– Ait olmak (Sevgi, şefkat, bir grubun parçası olmak)
– Güvenlik (Barınma, tehlikelerden uzak kalmak)
– Fizyolojik (Sağlık, yiyecek, uyku)- Bu ihtiyaçların tümü refah ve mutluluk türleridir.
- İnsan, en alttaki ihtiyaçlar en öncelikli olmak üzere, tüm imkanlarını bunları tatmin etmek için uğraşır. Altlara dğru indikçe bu uğraş en vahşi formlarda ortaya çıkabilir (aç kalan kişilerin birbirlerini yemeleri gibi).
- Silgili kurşun kalem bütünüyle enerji olduğu gibi, tüm refah ve mutluluk türleri, tamamen enerjinin –çeşitli yoğunluktaki formları [1]- cinsinden ifade edilebilir. Bunlara “değer” denilebilir.
- Buna göre, ancak enerjiye (veya onun yoğun hali olan değerlere) sahip olan birey ve toplumlar refah ve mutluluğa sahip olabilirler.
- İnsanlar değer peşinde koşarlar.
- Değerler nadir, peşinde koşan sayısı ise çoktur. Buradan çatışma çıkar.
- Çatışmada üstün olabilmek yine enerji ve türevleri (değer) yoluyla mümkündür.
- O halde değere sahip olmak varlığını sürdürmek için zorunludur.
- Bu zorunluk, insanlar tarafından konulabilecek tüm kuralları geçersiz kılar. Kurallara uyulmasını sağlayabilmek (iktidar) değerlere (enerji ve türevleri) sahip olmakla mümkündür.
- Bir toplum sahip olduğu ve varlığından haberdar olmayabileceği değerleri korumaz. Bu, istismara açık bir alandır ve bu değer, ihtiyacı olanlarca –aralarındaki mücadelenin galiplerine göre- ihtiyaç duyanlara transfer edilir.
- Bir toplum sahip olduğu değerlerin varlığından haberdar, ama onları koruma gücüne yeterince sahip değilse yine istismara açık alanlar oluşur. Bu defaki transferler hile veya zor kullanarak gerçekleşir.
- Transfer işinde ustalaşan toplumlar giderek güçlenirler.
- Bir kişi veya toplumun çözebildiği sorunlar onun Sorun Çözme Kabiliyetini, dolayısıyla da başkalarından değer transfer edebilme kabiliyetini giderek artırır.
- Bir kişi veya toplumun çözemediği sorunlar onun Sorun Çözme Kabiliyetini, dolayısıyla da başkalarının değer transfer edebilmelerine direnebilme kabiliyeti giderek azaltır.
- Herhangi bir anda bir transfere konu olmayabilecek sorunlar, güçlü olanlarca birer koz (Bkz. http://bit.ly/O97njP adresindeki ALEGAR başlığı) halinde biriktirilir ve zamanı geldikçe, girişecekleri transfer süreçlerini kolaylaştıracak şekilde devreye sokulur.
- Koz formunda buzdolabına konulanlar tasnif edilerek etkililik, kullanılabilirlik vb karakteristiklerine göre saklanırken, bir yandan da koz stoklarının zenginleştirilmesine çalışılır.
- Uluslararası ilişkiler ve değer transfer süreçleri “koz” konsepti çerçevesinde yürür.
- Dünya toplumları ikiye ayrılır: Koz konseptinin farkında olup onu kullananlar ve farkında olmayıp –ayrıca farkında olma konusunda dirençli olup- sürekli ağlaşanlar, bağıranlar, geçmişiyle övünerek adım adım yok olmaya ilerleyenler.
- SON
23 Ağustos 2012 Perşembe
[1] En az yoğun enerji formu güneşin ışımasıdır (http://bit.ly/SvYB1X). Güneş kollektörleri bir derece daha yoğun enerji üreteçleriyken, foto-sentez yoluyla oluşan bitkiler, güneş ışımasının biraz daha yoğunlaşmış formu, kurutularak (enerji yoluyla) odun haline getirilen bitkiler daha da yoğun, toprak altında karbonlaşan bitkiler daha yoğun, canlılar daha yoğun, onların ürettikleri bilgiler en yoğun enerji formlarıdır.
-
Ağu 21 2012 Terör mücadelesinin –hiç- ciddiye alınmayan yüzü..
Her büyük kayıplı –özellikle de şehir merkezlerindeki- terör saldırıları üzerine, strateji uzmanları analizler ve onlara dayalı önlemler öneriyorlar. Ben de herkes gibi bunları dinliyor, uygulanabilirliklerini tartmaya çalışıyorum.
Önerilerin çoğu yerel veya uluslararası siyasi ve/ya askeri nitelikli. Ben bu kısmını geçip, çok daha elemanter nitelikli bir konuyu açmaya çalışacağım. Bu -her toplumda olduğu gibi-, bir topluma özgü bazı kültürel –ya da kültür haline gelecek kadar yerleşik- öğelerin, terör mücadelesindeki yeri ile ilgili.
Keyfilik: Yaygın bir kültür özelliği..
Hemen belirtmeliyim ki bu yargı ile, tüm yurttaşların bireysel alışkanlıkları içinde böyle bir virütik özellik bulunduğu gibi bir genelleme yapmadığımı özellikle belirtmek isterim; sadece “yeterince yaygın” olduğu gözlemimi belirtmeyi amaçlıyorum. İkinci bir açıklama da, keyfilik konusunun –hemen bütün niteleme sıfatlarında olduğu gibi-, sıfır-bir / evet-hayır gibi ikili mantık ürünü olmadığı, bulanık mantık’la ifade edilmesi gerektiğidir.
Daha ilerlemeden işaret edilmesi gereken bir nokta, keyfiliğin ne olup ne olmadığıdır. Aynı bir durumda iki farklı ölçü kullanarak davranmak anlamındaki çifte-standart deyimine benzer biçimde, aynı bir durumda çoklu-standart kullanılması’na keyfilik denilebilir.
Bir keyfilik, daha basit diğer keyfiliklerden oluşur..
- “Buraya park edilmez” işareti bulunan bir alana park etmeye izin vermek, aldırmamak, göz yummak bir basit keyfilik’tir.
- “Araç plakalarının temiz, düzgün, okunaklı” olması kuralına aldırmamak çok basit bir keyfiliktir.
- “Çalıntı araçların mutlaka bulunması” gereğine –çalıntı araçların çokluğu nedeniyle-aldırmamak da öyledir.
- “Bi bakıp çıkıcam”, “bi arkadaşa bakıcam”, “bi sigara alıp gelicem” gibi yavşak ifadeleri ciddiye almamak da küçük keyfiliktir.
- “Giyim kuşamından, davranışlarına varıncaya dek laubalilik akan kimi polislere” aldırmamak da keyfiliktir,.
- “Sıradan hırsızlık” olaylarına aldırmamak da bir keyfilik türevidir.
Bu birkaç örnek sadece, okuyanların diğerlerini de rahatça üretebilmeleri amacıyla verilmiştir.
Gerek son Gaziantep saldırısı’na gerekse bundan evvelkilere bakıldığında bu örnektekilerin bile ne kadar çoğunun –ve sayılmamış diğer keyfiliklerin- önemli rol oynadığı kolayca görülebilir.
Bunlara dikkat etmek terör olaylarını önler mi? sorusunun cevabı bellidir: Hayır bütünüyle önlemez, ama azaltır. Bir terör kurgusunu yapanlar ve de uygulayanlar, bu ve benzeri konulardaki “keyfilik veya türevleri” olmasa, bu kadar kolay sonuca erişebilirler mi?
Toplumumuzun başat niteliklerinden birisi olan keyfilik, bu ülkede birlikte yaşamanın kurallarına uyan yurttaşlara yaşamı katlanılmaz kılan “kuralsızlık” ve onun ikiz kardeşi olan “kural kirliliği”nin yapı taşlarıdır. Terörle mücadele, terör örgütüne bela okumadan önce, toplum yaşamının her alanından keyfiliği silerek yapılabilir. Terör mücadelesi, özgürlükleri keyfilikten ayırabilenlerin becerebileceği bir iştir.
Bu konulara kafa yormak yerine sürekli olarak –çeşitli formatlarda- yakınmak, “mesaj vermek” (bu deyime de tutuluyorum) vbg kimseye –teröristler hariç- bir yarar sağlamıyor. Bunu görebilmek çok mu güçtür?
21 Ağustos 2012
-
Ağu 11 2012 Ne oluyor, ne olacak?
Bu ara en çok konuşulan konunun, “uluslarası ölçekli kaos ortamında Türkiye’nin ne olacağı, ne kazanıp ne kaybedeceği” olarak ortaya konulsa pek yanlış sayılmaz.
Yakın dönem ve Suriye ve PKK ile ilgili mikro ölçekli olayları yorumlayıp, ne gibi önlemler alınması gerektiğini tartışmak yararlı görünmüyor. Bir yandan da sürekli değişkenlik gösterme karakterindeki bu süreç için reçeteler önermek yerine, uygulanabilir nitelikli ilkeler ortaya koymak daha yol gösterici olabilir.
Başlıklar şöyle sıralanabilir:
- Herhangi bir andaki olayın (bir terör saldırısı, komşu ülke tutumu, Obama’nın sopası vbg) ertesinde ne yapılması gerektiğini tartışmak için harcanan zaman ve enerji, o olayın kök-nedenlerinin anlaşılmasına harcanmalıdır.
- Bu ilke basit ve yararlı olsa da, uygulanabilmesinin önünde –sadece bugün için değil ilkesel olarak- önemli bir engel vardır. O engel, kaba dilde “tükürdüğünü yalamak” denilen ve daha açık anlamı “önceden söylediğini savunmaya zorunlu hissetmek” demek olan kavramdır.
- Bu engelleyici kavramın aksi ise, hiçbir fikir ve ona dayalı tahminin mutlak doğru olamayacağı’dır. Ama, söylediklerinin bir dizi ön-koşula dayalı olduğu, bunlarda bir değişiklik olduğunda söylemini de değiştireceği gibi ifadede bulunanları halkımız hoşgörmediği için, kestirme ve koşulsuz ifade sahipleri öne çıkar. Böylece, bir fikir bir yetkilinin ağzından dile getirildi mi artık ona “yapışmış” sayılır ve onun aksine bir fikir ileri sürmesi güçleşir.
- Buna göre, kısa vadeli ve mikro ölçekli olaylar yerine, onları doğuran en temeldeki kök-nedenlere yönelerek “tedavi edici” çarelere harcamak; bir yandan da “semptomatik tedavi” niteliğindeki uygulamalara yönelmek daha doğru görünüyor.
-
Semptomatik önlemler neler olabilir?
— Herhangi bir anda ortaya çıkan bir sorun’un, o anda alınacak önlemlerle tekrarının önlenemeyeceği, bir benzetmeyle “uzun bir borunun ucundan akan suyun, çok önceden boruya girmiş olan suyun kaçınılmaz çıkışı” olduğunu; sonucu doğrudan etkilemeye yönelik her girişimin, ancak olayın tekrarına yardımcı olacağını kabul etmek,
— Her olayın ardından söylenmesi kalıplaşmış sözlerden kesinlikle ve bir defada vazgeçmek. Hiçbir yararı olmadığı gibi, sinirlendirici etkisinden başka etkisi olmadığı herkesçe bilinen tehditvari ifadeler yerine, yapılabilecek bir şey varsa onu yapmak, yoksa susmak.
— Medyanın, terör konusundaki eğitim programlarını [1] askıya alması,
— Tüm il ve ilçe belediyelerinin 1 numaralı görevinin, kendi çalışma alanı ile ilgili kuralları eksiksiz ve sıfır tolerans ile uygulamak olduğunu idrak etmeleri, her büyük yanlışın daha küçük yanlışlar üzerinde yapılandığı gerçeğini görmeleri ve böylece, tüm terör olaylarının bu tür yanlışları kullandığı ortamları verimsizleştirmek,
— Yumuşak karın olarak görünen etnik ve dini temelli sorunlar bağlamında birincil konu durumundaki, toplumun dindar-dindar olmayan, Sünni-Sünni olmayan, Kürt-Kürt olmayan biçiminde ayrışmaya başladığı olgusunu farkedip gereğini yapmak,
— Gerek Türkiye gerekse komşu ülkelerdeki Kürtler ile ilgili sorunların temelinin, bu bölgelerdeki enerji kaynaklarının [2] kontrolu amacıyla, kendi içinde istikrarlı olamayacak Kürt Bölgeleri kurmak olduğunu, yurt içinde ve dışındaki Kürtler’e –ve kışkırtılan diğer halklara- anlatmak.
-
Tedavi edici önlemler neler olabilir?
— Şu benzetmeyi göz önünde tutmak: Çok topla oynanan bir bilardoda, diğer toplardan küçük olan bir tane varsa –ki bilardoda böyle şey olmaz, ama burada örnek diye varsayılıyor-, o küçük kütleli topun nereye gideceğini büyük kütleli toplar belirler. Eğer küçük top kendini büyük top görme yanlışına düşer, oraya buraya kendini çarparak toplara yön vermeye çalışırsa en çok kendisi savrulur! Türkiye’nin cüssesi her bakımdan küçük bir top gibidir. Yüksek kabiliyetli insan kaynağı, mevcut az sayıdakiler arasında ağ oluşturabilme kabiliyeti, başkalarını sömürmeden ayakları üzerinde durabilirliği, örgütlenerek kendi başına çözemediği sorunları çözebilirliği, hatalarından ders alabilirliği, bilmediklerini öğrenebilirliği, bilmediklerini bilebilmeyi ve bunların tümünden oluşan sorun çözebilirliği son derece sınırlıdır ve sorunludur.
— Bu durumuyla Osmanlı İmparatorluğunu canlandırma, geniş topraklara hükmetme gibi hayalleri ancak alaya alınmasına ve dahası kullanılmasına yol açar. Okur-yazar kesim arasında da savunucuları bulunduğu görülen bu hayalin farkına varılması iyi olur.
— Bu sorunlu toplum üstüne üstlük son derece değerli topraklar üzerinde oturmaktadır. Katı petrolü, suyu, madenleri, coğrafi konumu açısından nadir durumdadır. Bu yetmezmiş gibi, iyi yönetilebilirse birer zenginlik, yönetilemezse potansiyel birer çatlak olabilecek kültürel farklılıklara da sahiptir. Bütün bunlar birer istismara açık alan [3]’dır ve istismar, oyunun 1 numaralı kuralıdır.
— Thedore Roosvelt’in ünlü sözünü (https://tinaztitiz.com/3791/buyuk-sopa/) TBMM’deki “Egemenlik Kayıtsız Şartsız Milletindir” sözünün altına yazmak ve bunu hiç unutmamak: “Yumuşak konuş ama elinde iri bir sopa bulundur; daha uzağa gidebilirsin”.
— Tüm kararlarımıza yön veren düşünme biçimimiz, çıkarları Türkiye ile zıt yönde olan gelişkin toplumlarla başa çıkabilecek düzeyde değildir.
Hemen her fırsatta övünmeyi, özellikle de birer öğrenme fırsatı olarak kullanımı gereken hatalı hallerde daha da çok övünmeyi bir “milli huy” haline getirmiş toplumumuzda, “bir fikrin işe yarar kısımlarını ayırmaya dayalı düşünme biçimi” demek olan kritik düşünme biçiminin yaygınlaştırılmasından daha önemli bir konu var mıdır?
Bunun daha kısa erimli bir adımı olarak, “kullana kullana birer kalıp haline gelmiş söylemlerin sorgulanmalarını”, çocuk ve gençler arasında bir moda haline getirilmesi düşünülebilir.
— Uluslararası ilişkilerin başat olgusunun, güçlülerin güçsüzleri sömürmesi gerçeğini kabullenip, güçsüzlüğümüz nedeniyle uğradığımız muamele (ve operasyonların) çaresinin ancak ve yalnız güçlenmek olduğu; diplomasi vd araçların güçlülerin elinde işe yaradığı unutulmamalıdır. Burada yol gösterici ilke bilimdir.
— Güçlü olabilme yolunda koz kavramını iyi kullanılabilmesi, varlığımızı sürdürebilmenin olmazsa olmazıdır [4]. İlişkilerde kullanılabilecek tek geçerli para birimi, “koz çantanızın zenginliği”dir.
Bu kavram yoluyla uluslararası topluluğun daha saygın bir üyesi haline gelmeye çalışırken, kendine yönelik tasallutları özendiren “sorun çözebilirlik yetersizliği”nin kısmen de olsa giderilmesi mümkündür.
Bu kadar çok ve geniş kapsamlı bir listenin bütünü ya da bir bölümünün yerine getirilmesi bir dizi koşula bağlı olsa da, koşulların en başında, yazının başlarında değinilen “yapışmışlık” en güç aşılabilir olandır.
Herkese kolay gelsin.
11 Ağustos 2012 Cumartesi
[1] “Teröristler yüzlerini örtmedikleri için mobese’ye yakalandılar”, “bombacı, bıraktığı sigadan yakalandı”, “gaspçılar çaldıkları aracı yanlış park edince yakayı ele verdiler” gibisinden ve “bu hataları yapmazsanız daha zor yakalanırsınız” mesajlı haberler(!)..
[2] Türkiye toprakları içindeki katı petrol (oil shale) varlığı ile ilgili ve gerekli referansları içeren bir makale http://www.kirj.ee/public/oilshale_pdf/2008/issue_4/oil-2008-4-444-464.pdf adresindedir.
[3] Bkz. T.Titiz, “Sorunların İntikamı: Çözemeyeni Çözerler”, PEGEM Yayınevi, Ankara, 2011, www.pegem.net, (4.1. İstsmara Açık Alanlar)
[4] Bu konu –geçmişte- devletin en önemli makamlarına anlatılmış, ama cari paradigmaya uymadığı için hayata geçememiştir.
