• Bir şeyin adı kendi değildir.

    Adamın birisi arkadaşına dert yanar : “Arkadaşımın gittiği doktora ben de gittim, ama tedaviden hiç yararlanamadım” Diğeri sorar : “arkadaşının yararlandığını ne biliyorsun?”, beriki cevaplar : “kendi söyledi“. Diğerinde tavsiye hazırdır : “Canım ne olacak sen de söyleyiver !”

    Bu şakayı hergün birkaç defa hatırlatacak “söyleyiverme“ler bilmem dikkatinizi çeker mi?

    “Kriz Yönetimi” ve “Ulusal Strateji Enstitüsü” adları, bunlardan son duyduklarım. Her ikisinde de müthiş çarpıcı koku var. “Kriz”, tek başına bile insanı heyecanlandırmaya kafi. Bir de yanına “yönetim” gelince, FORMULA-1 otomobili gibi “tehlikeli ama yönetilebilir” birşey oluyor.

    Hele diğer üçlü. Hem ulusal, hem strateji, hem de enstitü! Herbiri diğerinden daha fiyakalı birer sözcük. Hele stratejik deyince insanın aklına savaş uçakları ve çatık kaşlı, bol paçalı pilotları geliyor. Enstitü, bu canavara elbise giydirip, ulusal da gereken milliliği kazandırınca duyanın gözleri dolu dolu olup, “hele şükür bizim de oldu” diyesi geliyor.

    Söyleyenlerin niyetini bilemem, ama bu yolla hiçbir şey yapmadan, yapılıyormuşçasına insanlar tatmin edilebilir.

    Zaten bilgi çağımızın sonunda, hepimize birer “organic interface” aracılığı ile bağlanacak olan birer MMP (Mutluluk Mikro Prosesörü) ile, birşeyler yapmadan “yapmış gibi” gösterilmeyecek mi ?

    Böyle bir sistem, düşünen, planlayan ve icra edenlere değil yalnız “adını söyleyen”lere, bir de bu adları insanlara ileten MRT’lere (meret değil me-re-te okunur ve Mutluluk Resimleri Taşıyıcısı demektir) ihtiyaç gösterir.

    Ama o çağ gelmeden de, yapılması gerekip de yapılmayan bir şeyin “vecibe yükü”nden kurtulmak için bu ad söyleme yöntemi  kullanılmaktadır.

    Nesnelerin adını söyleyerek vecibe yükünden kurtulmada ileri gitmiş bir ülkeyi ziyaretimde, her sokak başında union  sözcüğünü görüp de “bu neyin unionudur ?” diye sorunca, yanımdaki yetkili : “siz de sendika yok mu, hükümetin emirlerini işçilere ileten organa union denir” şeklinde durumu açıklığa kavuşturmuştu.

    Tabii ki hemen anlaşılacağı gibi, bu kandırmacanın işlemesi için, etrafta o sözün ne anlama geldiğini ve olması için ne nitelikte girdilere ihtiyaç olduğunu bilen kimsenin bulunmaması  ya da bilenlerin sesini duyuramıyacak durumda olması gerekir.

    Burada konu, kriz yönetimi tekniğinin bir sorun çözme teknikleri grubu olduğu, bu grubun içinde çağdışı tekniklerin değil çağdaş yöntemlerin yeraldığı, bu konuda eğitilmiş bir kadroya sahip olmaksızın kriz yönetiminden bahsetmenin ancak gariban görünüşlü insanlarda “acaba harp mi olacak” korkusu yaratmaktan öteye bir anlam taşımadığını belirtmek değildir.

    Konu; ulusal strateji enstitüsünün, ağzı süslü laf yapan insanların biraraya gelip, 500 milyonluk Türkiyenin yeni sınırları üzerinde ahkam kesip, başımıza dert açması anlamına gelmediğine  işaret etmek de değildir.

    Üzerinde durmak istediğim, sözcük ve deyimlerin salt söylenmesinin hiçbirşey ifade etmediği, aksine bu kavramların yozlaşmasına yol açarak, ileride bu konularda ciddi çalışmalar yapacakların yoluna dikili güçlükler oluşturacağıdır.

    Hoşça kalınız

    12 Nisan 1998

  • Sorunlar Bulamacı ve yanıltıcı yansımaları

    İstenmeyen durum” olarak tanımlanan sorun[1] ve birden fazlasının birlikteliğine (sorunlar, sorun stoku) yakın plan bakılınca, şu soru akla geliyor: Acaba, sorunlar lego parçaları gibi birbirinden ayrı olarak var olup, bir araya eklemlenseler dahi bir dış göz tarafından hala varlıkları ayrı ayrı görülebilir mi; ya da aksine, eklemlenen sorunlar artık yeni bir görünüm mü kazanırlar?

    En iyisi bir örnek üzerinde düşünmek, örneğin “işsizlik” olarak etiketlenmiş sorun. Başta işsizler olmak üzere, herhangi bir anda patronun gözüne “istihdam fazlası” olarak görüneceği endişesi içindeki yüzbinlerce “işli”yi tehdit eden sorun.

    Ya da henüz böyle bir tehlikeyle karşılaşmamış, patronunun göz bebeği durumunda, ama -mesela- Vietnam’daki birilerinin yaptığı, o gözbebeği çalışana “güvenli” istihdam sağlayan işin daha ucuz ve/ya kaliteli yapılmasını sağlayabilecek bir yenileşim (inovasyon) ya da icat nedeniyle oluşacak iş kaybı tehlikesi.

    Bütün bunlar işsizlik olarak en önemli sorunlardan birisi olarak kabul ediliyor.

    Eh bir sorun bu kadar geniş bir kitleyi etkiliyorsa, başta yerel ve merkezi idareler olmak üzere, gönüllü örgütler, meslek örgütleri, siyasi partiler, akademik dünya bu işe eğilerek gelecek tahminleri, çözümler üretmeleri beklenir. Gerçekten de aynen böyle oluyor; hatta vatandaşlar da bu çözümleme ve çözme süreçlerine katılarak kafa patlatıyorlar.

    Farz edilsin ki (farz-ı muhal) birileri çıkıp şu soruyu sorsa: İşsizlik olarak etiketlenen bu sorun acaba hangi neden(ler) ile oluşuyor? Böylece acaba bu nedenlerin, hatta o nedenlerin nedenlerinin (ve onların da nedenlerinin ilh.) üzerlerine gidilip daha kalıcı çözümler sağlanabilir mi? 

    İşsizliğe yol açan kökler bir neden-neden grafiği haline dökülebilir[2]. Kuşkusuz o köklerin köklerine ilh gidilecek olsa, aynı grafik tepesi üstte tabanı altta bir üçgene dönüşecektir.. Tepede işsizlik, tabana doğru gittikçe de ona yol açan nedenler, nedenlerin nedenleri.

    Buraya dikkat!

    Peki şimdi bir soru daha: Bu ardışık kök nedenler sadece işsizliğe mi yol açmaktadır, yoksa aralarında işsizliğin de yer aldığı başka sorunlara da mı kök oluşturuyorlar?

    Örneğin, acaba Kalabalık Kamu Kadroları ya da Yüksek Enflasyon gibi başka sorunlara da girdi olmazlar mı? Bu soru’nun cevabı -bir çözümleme yapılmadan zihinden cevaplanabilecek kadar- basittir. Her bir kök, birden fazla soruna kaynaklık eder. Bir diğer deyişle, kök sorunlar çeşitli ağırlıklarda bir araya gelip yüzlerce (belki daha da çok) sorun üretmektedir ve bunlardan birisi de işsizlik olarak etiketlenen sorundur. 

    Daha da net olarak şu söylenebilir: Tek başına, diğerlerinden bağımsız işsizlik ya da başka bir sorun artık yoktur. Ortada bir bulamaç vardır. Her bir kişinin durumundan oluşan bir “milyon yüzlü sosyal yapı”ya yansımakta; her yüz (yani kişi ve bakmakla yükümlü olduğu diğerleri) bunu kendilerine özgü bir sorun olarak algılamaktadır.  Şekilde bir küp’ün üç yüzeyine ayrı görüntüleri yansıyan bir cisim[3] görülüyor. Örneğin bu cisim bir “bulamaç” ise, bazı kişiler için Güzel, bazıları için Eh, bazıları için de Beter olarak algılanıyor; halbuki cisim neyse o.

    Gerçekten de işsizlik bazı kişiler için Beter iken, bazıları için ancak “başkalarında olduğu için rahatsız olunan” bir sorundur, bazıları ise böyle bir sorun olmadığını (G) iddia edebilirler. Çoğu sorun için durum benzerdir.

    Bu yazının amacı işsizlik ya da bir başka sorunun gerçekte var olup olmadığını tartışmak değil, bir “bulamaç”ın tüm sorunların yapı taşlarını[4] barındırdığını, ve her soruna duyarlı kesimlerde ona uygun görüntüler ürettiğini göstermektir.

    O halde tartışılması gereken nedir?

    Bu basit akıl yürütmeden çıkarılabilecek sonuç, esas tartışılması ve üzerine gidilmesi gerekenin, küpün ortasındaki bulamacın küçültülmesi, böylece çeşitli yüzeylerdeki görüntülerinin giderek daha “katlanılabilir” düzeylere indirilmesidir.

    Stok ya da bulamaç; kimin işine yarar, bizim sorunlarımızı çözmeye ne yararı var?

    Anlaşılamadığı ve/ya yanlış anlaşıldığı için çözülemeyen sorunlar, değer ihtiyacı içinde olan herkesin işine yarar. 

    • Bir sokağın güvenliğinin sağlanamaması sorunu, “koruma kollama amacıyla haraç isteyen mafyatik örgütün” işine yarar.
    • Din kurumunun iyi ahlakı tesis amacıyla var olduğunun idrak edilemeyip öte dünya için yatırım amacıyla kullanımı sorunu, “buradan oy devşirmek isteyen siyaset esnafının” işine yarar.
    • Çözemeyip gideren büyüyen stok haline getirdiğimiz toplum sorunları, “halkının daha müreffeh yaşaması için, kendi ürettiği değerlere başka toplumlardan değer aktarmak (transfer) isteyen ülke yöneticilerinin” işine yarar.

    Bu olumsuzlukların aksine, bulamaç yaklaşımı şu olumlu amaçlar için de işe yarar:

    • Sorunların “birbirinden bağımsız müdahalelerle çözülebileceği, bunun için onları önceliklendirme gerektiği ve önce küçük ölçekli uygulamalarla çözülebileceğinin gösterilip toplumda güven oluşturulması” varsayımının niçin olamayacağının kanıtlanmasına; böylece enerjilerin boşa harcanmamasını sağlamaya yarar.
    • Sorun Bulamacı daha yakından incelendiğinde, üzerinde bazı yoğuşma noktaları bulunduğu görülecektir. O noktalar, çeşitli sorunları besleyen sinir uçları gibidir ve toplumun dikkatinden uzak noktalardır. Dikkat çekmeyişlerinin nedeni ise soyut olmaları nedeniyledir.

    Örneğin, “gözetici bencilliğin yıkıcı bencilliğe dönüşmesinin önlenmesi”, “toplumda kavram birliğinin sağlanması”, “değer üretmenin önceliği”, “rasyonel (nedensel) ve kritik (eleştirel) düşünme”, “anlamkıran sözcüklere dayalı iletişim yerine değer iletişimi”, “toplumsal atomizasyonun önlenmesi”,  “kuşku (skeptik anlamında) sahibi olup, eleme (eleştiri = krisis) sürecinden geçirmediği şeylere inanmamak” gibi az sayıda yoğunlaşma noktaları ise sorun bulamacının iyileştirilmesine müdahale edilebilecek noktalar olarak işe yarar.

    • Ayrıca, bu yolla bulamaç ortamının iyileştirilebilmesi için kamu otoritesinin birincil rol oynayamayacağı, çünkü esas rolün pasif halde (öğrenilmiş çaresizlik içinde) kurtarıcıların gelip kendilerini kurtarmasını bekleyen kitlelerce oynanacağı fark edilebilir.

    Bu yığınların eline verilebilecek Sosyal Tohum aracıyla[5] yüzbinlerce kişi çevrelerinde olumlu değişimler yaratabilirler. Bu yolla bir yandan da “edinmek amacıyla peşinde oldukları kimliklerin” dini veya etnik kümelenmelerle değil, bizzat değer yaratan, değişim yaratabilen birey kimliklerinin ümmet ya da etnik kimliklerden çok daha değerli olduğunu fark edeceklerdir.

    • En önemli yarar ise, ilgisiz gibi görünebilen sorunlar arasındaki olası yakınlıklardır. Örneğin “tarım sorunları” ile mesela “kadın sorunları” ya da “beka sorunu” arasında, çok sayıda ortak kök-sorun olacağı neredeyse kesindir.
    • Bununla beraber, kritik kök-sorun toplanma noktaları (müdahale noktaları) ne yazık ki üzerine gidildiğinde tüm ilgili kök-sorunlarda derhal ve aynı derecede iyileştirici etki yaratamaz. Çünkü sorunlar bulamacının her durum içindeki bileşimi (kompozisyonu) aynı değildir. Bir kök-sorundaki iyileşme bazı yansıma alanlarında çok bazılarında daha az etki gösterecektir.  Her kök-sorun da ona yol açan kök-kök sorunlar yoluyla başkalarıyla bağlantılı olduğu için, bir yansıma alanında (mesela işsizlik) bir iyileşme elde edebilmek için birden fazla alanda çalışmak gerekir. 

    Bu ise dış gözlerce “dağınıklık” ya da “ilgisiz alanlarda çabalamak” olarak görünebilir. Halbuki bunların üzerine gidilmeden, en küçük bir konuda dahi iyileşme sağlanabilemez.  Çünkü her sorun hücresinin dokusunda bu önemsenmeyen önemliler (kritik müdahale noktaları) kontrolü ellerinde tutarlar.

    Zaman içinde onlarca farklı kaynaktan, sorunların ayrık (discrete) olduklarını duyup okudukça, bunların hakikaten sınırları çizilmiş birbirileriyle bağlantısı olmayan -ve daha da kötüsü, sadece o soruna özgü yollarla (çözüm deniliyor) yok edilebilir- olgular olduğu gibi bir ezber oluşmuş durumdadır. 

    Artık, hiçbir sorun’un tek başına var olmadığını[6]; hipotetik olarak tam sorunsuz bir ortamda dahi, istenmeyen bir durumun (sorun) ortaya çıkmasına yol açabilecek bir ‘şey’ vuku bulduğunda, birçok alanda değişik ölçülerde etkileri (sorun 1, sorun 2, …., sorun n) olacağına, o alanlarla ilgili kişilerin de o etkileri ayrı birer sorun olarak tanımlayabilecekleri fark edilebilmelidir..

    Bu durumda “sorun çözmek” denildiğinde, moda deyimle bir çeşit virüs filiation araştırması şeklinde, ilk etkinin izinin sürülmesi ve o etkinin ya yok edilmesi ya da bu mümkün olamıyorsa en azından etkisinin azaltılmasına çalışmak gerekiyor.

    Tabii ki bu -eğer ilk bulaşı sonrası derhal müdahale edilemiyorsa- pösteki saymak gibi bir çalışmayı gerektiriyor. Ayrıca da ilk ya da ilkler’e erişip onları yok ettiğinizde, bu iyileşmenin “bulaş yolunun tersine bir rota izleyerek” şimdi ve burada’ya erişmesi zaman alıyor. Bu da insanların sabırlarını ve güvenlerini azaltabiliyor.

    Mesele burada da bitmiyor; Bulaş yolunun tersine rotadan ilerlemesi beklenen ‘iyileşme’yi yol boyunca durdurabilecek etkiler var. Bunların başında, her sorundan beslenen, sorunları birer değer transferi fırsatı (‘Allahın lütfu’ da deniliyor 😊) olarak gören kişi ve/ya kurumlar ekmek kapılarının kapanmasına engel olmak üzere harekete geçiyorlar. Bu durumda, müdahale geciktikçe, iyileşmenin ‘şimdi ve burada’ya varma olasılığı da azalmaya başlıyor. İşte bu nedenle, hiç öyle gerilere gitmeden, ortadaki sorunu bir vuruşla çözebilecek -balyoz misali- çözüm arayışları doğuyor.

    Sanki bir doğa yasası gibi, böylesi bir arayış varsa -ne denli absürt olursa olsun- derhal onu sunabilecek kişi ve/ya kurumlar da ortaya çıkmaya başlıyor. Arz ve talebin böylece buluşmasından doğan sonuç, kaçınılmaz olarak hayal kırıklıkları ve ‘onarıcı açıklamalar’ (çözüm doğruydu ama bla bla). Çeşitli sorunları doğrudan (yani balyoz, balta vs ile) çözmeye soyunmuş ve önerdikleri çözümlere aklı yatanlardan topladıkları büyük kaynaklara sahip onlarca STK’nın yanında, filyasyon önerenlerin romantik olarak nitelenmesi kaçınılmaz görünüyor.

    Bütün bunlar; (a) çıkılması gereken yolun ne denli eylem araştırması olması gerektiği, (b) Yetkin akıl üretimi’nin ne denli yaşamsal olduğu (c) Sosyal Tohumlama yaklaşımının ne denli önemli olduğu gibi sonuçlar ortaya koyuyor. 

    Buna göre, Türkiye (ve kaçınılmaz olarak Dünya) için bir şey yapmak isteyenler öncelikle iki şeyi öğrenmek zorundalar: Birincisi, “bir şey yapmak isteyenlerin, önce bir şey yapmamayı öğrenmeleri gerektiği[7]”; diğeri ise  “canlı ve cansız her ne varsa bütün bunların ancak bir arada var olabilecekleri -Bağlantılı Bütünlüğe dayalı- yeni bir Adil Yaşam tasarlayıp şimdi ve burada uygulamaya başlamamız gerektiği

    22 Ağustos 2021


    [1] Bkz. https://www.wikiwand.com/tr/Sorun

    [2] Bkz. https://tinaztitiz.com/issizlik_nedenleri/

    [3] Bkz. https://tinaztitiz.com/geb/

    [4] Bkz. Yapı Taşları  https://ggle.io/3f2y

    [5] Bkz. http://www.SosyalTohumlama.com

    [6] Bu konuda Prof. Türker Kılıç’ın Bağlantısal Bütünsellik yaklaşımı, öğrenilmesi -ve diğerinin çöpe atılması- gereken paradigmayı anlatıyor.

    [7] Bkz. https://tinaztitiz.com/2012/05/25/birseyyapmak-isteyenler-once-birsey-yapmamayi-bilmeli/

  • Karmaşık Sayılar ve Türkiye Sorunlarına bir Yaklaşım

    Önce biraz hatırlatma

    Karmaşık Sayılar (KS) kimi özel amaçlar için geliştirilmiş bir sayı sistemidir.  Lise yıllarından kalanları tazelemek ya da ilk defa öğrenmek isteyenler internet ansiklopedilerinde kolayca geniş bilgi bulabilirler[1].

    Bizi ilgilendiren KS denizinde boğulmak değil, önemli bir özelliğinden yararlanarak, karmaşık durumdaki Türkiye sorunları için çıkış yolu tasarlamak isteyenlere az da olsa bir katkıda bulunmaktır.

    Karmaşık Sorunlara Karmaşık Sayılar mı?

    Hayır, Türkiye sorunları karmaşıktan çok karışık deyimiyle tanımlanabilir; buradaki sadece sözcük rastlantısıdır. KS’nın şu özelliği karışık sorunların anlaşılması için önem taşıyor: Her karmaşık sayının biri gerçel (reel), diğeri sanal (imajiner) olmak üzere iki bileşeni var ve bunların biri artınca diğeri azalıyor. Gerçel bileşen %100 olduğunda sanal bileşen sıfıra iniyor ya da tam aksi. Tabii bu iki ucun arasında sonsuz sayıda olasılık var. Örneğin %10 sanal %90 gerçel gibi.

    Sorunlar ve çözüm önerileri

    Sorunlar önce tanımlanıp ona göre de çözüm önerileri geliştirildiğine göre, sorun tanımı ve o tanıma temel oluşturan durum çözümlemesi en kritik öğelerin birincisi; bunun bileşenleri ise konuyla ilgili kişi(ler)in bilgileri, deneyim birikimleri, tahmin yetenekleri[2] ve yaratıcılıklarını sınırlayan akıl daraltıcılar’dır[3].

    Durum çözümlemesinin, bu öğelere göre sıfır ile %100 arasında çeşitli derecelerde deformasyona uğrayacağı bellidir. Hiç deforme olmamış bir durum analizi karmaşık sayının gerçel ekseninde yer alırken tam deformasyon ise sanal eksen üzerine oturur.

    Bu benzetmeler, Türkiye sorunları örneğinde şunlara karşılık gelir: Gerçel (ya da tam aksine sanal) eksen üzerine tam yerleşmiş şöyle bir durum analizi; Sedat Peker video ve tweetlerinde iddia edilen çetelere teslim olmuş, toprakları yabancı savaşçıların örtülü işgalinde, tüm varlıkları rehinde, borçlarının faizini dahi ödeyebilecek kaynak bulamayan, ama bir yandan da emperyal devlet iddiasıyla her ülkede işbirliği yapabilecek kesimlere halkının ürettiği değerleri transfer etme peşinde bir toplum yapısı. Ya da bunların iki eksene çeşitli oranlarda dağılmış olduğu bir durum.

    Bu gerçel (veya sanal) duruma karşı çözüm üretmeye çalışan, kendileri de koordinat sisteminin gerçel ve sanal eksenleri arasında bir yerle konuşlanmış; üstüne üstlük akıl daraltıcıların etkisinde kişi veya kurumlar.

    Elektronarkoz ortamı

    Gerçek durumun ne olduğu bir yana, resmi çizilen bu durumun ne denli yanıltıcı, gerçeklerden ne kadar kopuk olduğu bellidir.

    Böylesi bir ortamda en değerli olanın, reel (gerçel) eksen üzerindeki resmin bilinmesi, bunun için de hem akıl daraltıcılarının farkındalığı hem de daha yetkin akıllar üretmenin öneminin bilincinde kişiler olacağı tahmin edilebilir. Bunun aksi durum ise sanal gerçeklik ortamında, elindeki duyargalar (sensor), gözündeki VR gözlüğü ile aya iniş yapmaya çalışmak gibi bir elektronarkoz ortamıdır.

    Günümüz Türkiyesinde okur yazar sınıfına dahil çoğu kişi kendisine sorun olarak görünen konularda çözümler üretiyor ki bu son derece umut verici bir durum. Aydınlarının sorunlardan uzak durmayıp arayış içinde olmaları alkışı hakediyor.

    Bu saygıdeğer süreçte sorun tanımına esas varsayımlarının, gerçel-sanal koordinat sisteminde hangi eksenlere ne ölçüde pay edildiğini merak edenler ise iki defa alkışı hak ediyorlar.

    Her geçen gün resmin ortaya çıkan parçaları yoluyla eksenlere düşen payları güncelleyen ve yeni resimden korkmadan ya da tembelliğini bilgiçlikle örtmeye çalışmadan elinden gelen tohum saçma çabasını göstermeyi sürdürenlere ise şükranlar.

    10 Ağustos 2021


    [1] Bkz. Wikiwand Karmaşık Sayılar: https://bit.ly/3fNLB7T

    [2] Bkz. https://tinaztitiz.com/2021/08/04/her-cozum-bir-tahmindir/

    [3] Bkz. Akıl Daraltıcılar: https://www.kavrammutfagi.com/kavram/akil-daraltici

  • Bugün dünden, yarın bugünden zor, eğer…

    Olup bitenleri -gösterildiği ve görebildiğim kadarıyla- izleyen birisi olarak gözlemlerimden birisi şu kabuldür:

    Söz konusu soruna -her ne ise- konu olan ve her birinin kendilerine özgü sorun çözme kapasiteleri bulunan bireyler, kesimler, kurumlar, sistemler ve nihayet toplum, dün neyse bugün de aynı ve yarın da değişmeden olduğu yerde çözümleri bekler olacaktır

    Bu kabul önemli kolaylıklar sağlıyor: Birisi, zaman baskısını ortadan kaldırıyor; kendinizi ne zaman hazır hissederseniz bir şey yapmaya o zaman başlayabilirsiniz, hatta ara sıra bir şeyler yapsanız da olur, çünkü sorunlar olduğu yerde sizin müdahalenizi beklemektedir.

    İkinci kolaylık, bir zamanlar sorunlara koyduğunuz tanılar ve o tanılara göre geliştirdiğiniz çözümlerden oluşan planınız yıllar boyunca sanki dün hazırlanmış gibi tazedir. Bu nedenle ne zaman bir şey söyleyecek olsanız “ben hep derim ki….” diye başlayabilirsiniz. Bu “sürekli tekrarlama”, tanı ve çözümlerin doğruluğu konusunda bir koşullanma da sağlayabilir.

    Dünyanın düz ve durağan olduğu kabulüne pek benzeyen bu kabul, ne yazık ki doğru değildir.

    Peki bu yanılgıya ne yol açıyor?

    Bir (ve belki de başlıca) neden, zihinsel kibir denilebilecek ve bildiklerimiz, öyle sandıklarımız, tahminlerimiz ve inandıklarımızdan oluşan; bunların aralarındaki boşlukların ise rasyonel görünüşlü irrasyonel düşünce zinciri baklalarınca[1] doldurulup, üzerine bir kat macun çekilerek sağlam görünüş kazandırılmış evren tasavvurlarımızdır[2].

    Adına Sorun Kimyası denilebilecek kavramı[3], sorunları oluşturan temel Yapı Taşları’nı[4], Değer Transferi[5] (sömürü ya da hırsızlık da denilebilir) denilecek insanlık hastalığını, Sorun Çözme Kabiliyeti denilebilecek toplumsal bağışıklık sistemimizdeki kronik yetersizliği, çözülmemiş sorunların her geçen gün olası çözüm imkanlarını daralttığını dikkate almayan yaklaşımların bir işe yaramayacağını fark edebilmemiz gerekiyor.

    Bu yanılgıyı yıkıp rahatsız edici de olsa gerçek resimleri görmeyi sağlayabilecek sihir, bireysel akıllarımızın ne kadar çok önyargı[6] ile, ne kadar çok korku[7] ile daralıp bize boyuna şişinmemiz için bırakılan alanı daraltıcıların[8] çokluğu olabilir.

    Bir diğer sihir ise, benzer daraltıcılara -ama farklı derecelerde- sahip “insanların” akıllarının birleşmesi yoluyla ortaya çıkabilecek aklın, bu akılların toplamından daha yetkin olabileceğine ilişkin örneklerdir[9]. “İnsanlar” vurgulamasının nedeni ise yakın gelecekteki olası “non-human person” (insan olmayan kişi) türü canlı[10] ve/ya cansız (yapay zeka gibi) varlıkların da yetkin akıl üretiminde yer alabileceklerine işaret etmektir.

    İyi de biz yetkin akıl peşinde çabalarken atı alan Üsküdar’ı geçerse!

    Bu düşüncenin üç net sonucu: (1) Yetkin akıl üretilemez, (2) Atı olan kim varsa hepsi Üsküdar’ı geçer, (3) Mevcut enerjilerimiz ağlaşma, suçlaşma, istirahatleşme ile tüketilir.

    İşte bu nedenlerle, eğer sorunların yapılarını tam anlayıp ona göre uygulanabilir çözüm ipuçları geliştirme amacına yönelik daha yetkin akıllar üretmeye olan ihtiyacın esas beka sorunu olduğunu anlamamakta direnmeyi sürdürürsek, bugün karşı karşıya olduğumuz sorunlar dünkülere göre daha karmaşık, daha zor anlaşılabilir ve daha az bölümü çözülebilir; yarınkiler ise bugünkülerden daha da karmaşık, daha da zor anlaşılabilir ve çok daha az bölümü çözülebilir olacaktır.

    En çarpıcı gerçeklerden birisi de, durağan olduğunu düşündüğümüz sorunların ve onları taşıyan çevrel koşulların tahayyül ettiğimizden farklı olduğu katı gerçeği ile karşılaşıldığındaki şok ve onun yarattığı moral çöküntü olacaktır.

    6 Ağustos 2021


    [1] Bkz. https://tinaztitiz.com/zincirdeki-eksik-baklalar-ve-sonuclari/

    [2] Bkz. https://www.kavrammutfagi.com/kavram/evren-tasavvuru

    [3] Bkz. https://tinaztitiz.com/bildigimiz-kimya-bu-isleri-aciklayamiyor/

    [4] Bkz. Sorunları oluşturan Yapı Taşları

    [5] Bkz. https://www.kavrammutfagi.com/kavram/deger-transferi

    [6] Bkz. Önyargılar listesi: https://bit.ly/3yiAN8R

    [7] Bkz. Korkular listesi: http://bit.ly/2njGWCL

    [8] Bkz. Akıl Daraltıcılar zihin haritası: https://bit.ly/3E6VXc6

    [9] Bkz. Super collective intelligence: https://bityl.co/6qoG

    [10] Bkz. İnsan olmayan kişi hk:  https://bit.ly/3AgAM65

  • Yerinde tetkik

    Bir sorunla karşılaşıldığında neler yapıldığı çeşitlidir. Bir anket yapılsa herhalde çeşitli ilk yapılanlar saptanabilir. Bununla beraber bu çeşitlilik arasında bazı noktalarda yoğuşmalar olacaktır. Bazı ilk yapılanlar, anketi cevaplayanlar arasında ortak olarak belirtilecektir. Sanırım bu yoğuşmalardan biri, yerinde tetkik üzerinde olacaktır.

    Bir yangın çıktığında, olay yerinde gördüğünüz çatık kaşlı dalgın bakışlı insanların büyük bir bölümü̈, olayı yerinde tetkikte bulunan üst düzey görevlileridir. Fabrikalar (bilhassa kamuda), ortalama olarak ayda bir, çeşitli görev değişiklikleri sonunda o fabrikalardan sorumlu oluverenlerce yerinde tetkik edilir. Yurt dışından satın alınacak mallar, genellikle o işle en az ilgili olanlarca yine yerinde tetkik edilir.

    Teröristler bir köye baskın yaptıktan sonra, sorumlular hemen o köye koşarak olayı yerinde tetkik ederler. Basın mensupları da bu yerinde tetkik’lere o kadar alışmışlardır ki, ne zaman bir yangın olsa, ne zaman köye baskın meydana gelse hemen yerine gidip, yerinde tetkik’te bulunan üst düzey görevlileriyle konuşmaya çalışırlar. Ancak bu çok kolay değildir. Çünkü yerinde tetkik için gelmiş kişilerce tetkik edilecek şeyler orada değildir. Köyü basan eşkiya kaçmış, yangını çıkaran saik kendisi de yanmıştır. Bu nedenle sorulan: “Ne düşünüyorsunuz?, “Şu anda neler hissediyorsunuz?” gibi sorulara karşı geliştirilmiş şablon cevaplardan başkasını veremezler. “Olaydan fevkalade üzüntü duymuşuzdur. Mesele en kısa zamanda aydınlatılacak ve failleri adalete teslim edileceklerdir.”

    Bir petrol rafinerisini gezen yeni atanma bir üst düzey görevlisine bir basın mensubu birdenbire “bir diyeceğiniz var mı?” diye sorunca, görevli telaşla “kan yerde kalmayacaktır” şeklinde cevap vermiş, daha sonra bunun köy baskınlarında söyleneceğini hatırlayıp, “gerekenler yapılacaktır” şeklinde düzeltmiştir.

    Bu tür yerinde tetkik’e muhatap olanlar ise artık alışkanlık kazanmışlar, neler gösterilmesi gerektiğini ezberlemişlerdir. Fabrika gezilerinde, daima büyük demir parçalar, üstünde çok sayıda komponent bulunan kartlar, üzerinde kalıcı bir yağ filmi oluşmuş, fakat birbirine tam paralel duran yemekhane masalarıyla o gün için kravat takmış aşçılar gösterilir.

    Yangın, su baskını gibi hallerde ise daha büyük çeşitlilik arasından seçim yapılıp, tetkiki yapan kişinin akıl fikir düzeyine göre dikkat onu etkileyebilecek olan ayrıntılara çekilir. Tetkikat sonucu verilen beyanat da hemen hemen standartlaşmış olup, basın mensuplarınca zaten bilinmektedir. Hatta çoğu zaman (yani daima) tetkikat yapanın ne söylediğine bakılmaksızın beyanat yazılır. “Maalesef mali imkansızlıklardan dolayı bu elim kaza olmuş bulunmaktadır” veya “En modern alet, cihaz, teçhizat ve ekipman satın alınacaktır” gibi.

    Bu yolla, tetkik edenler ve tetkik edilenler arasında muazzam bir uzlaşma ortamı doğmuştur. Tetkik edilenler, daima birşeylerin eksik ve yanlış olduğunu bilirler ve bundan dolayı da o gibi konularla ilgisi olmayan şeyleri gösterirler. Hatta bu konuda yeterli deneyime sahip olanlar tetkik edenlere, onların çözüp memnun olacakları sorunlar da söylerler: “Yönetmeliğimizin (ğ) maddesi tarafımızdan tam anlaşılamamıştır, acaba bizleri daha sık ziyaret ve irşatlarınız mümkün olamaz mı?” vs gibi!

    Tetkik edenler ise eğer tetkik ettikleri şeyin nesine bakarak sorunlarını anlayacakları konusunda bir sistematik geliştirmemişlerse, inceleme yapıyor taklidi yapmaktan başka çare bulamazlar. İşte bu karşılıklı kandırmacanın sebebi budur.

    Şaka bir yana, bir sorunu çözmek, bir şeyi anlamak için acaba daha etkin yollar yok mudur? Mutlaka vardır. Hatta tek başına yerinde tetkik, bir işi anlamak için kullanılabilecek en verimsiz yoldur. Sadece fabrikaya, yangın yerine ya da basılan köye gitmek konusunda değil, hemen tüm gezilerde (eğlence amaçlılar hariç) tetkiki yapacak kişinin önce neyi tetkik etmesi gerektiğini saptaması gerekir.

    Bu, en az üzerinde durulan, en açıkmış gibi görünen, fakat sorulmadığı için de bir çeşit ömür kaybı demek olan bu yerinde tetkiklere yol açan kritik soru dur. Yani; ne(ler), nasıl tetkik edilecektir?

    Sorunlar çoğu zaman görünenlerin altında olup, yerinde tetkik ile görülemeyebilirler. Örneğin bir fabrikayı tetkik eden kişi, eğer o fabrikanın rekabet gücünü öğrenmek istiyorsa sorması gereken sorular bellidir: Maliyetler, maliyet unsurları, rakiplerin fiyatları ve niçin zayıf olunduğu, innovation yeteneği, kalite sistemi, eksikleri, sebepleri, ücret yapısı, teşvik sistemi,  çeşitli alt sistemleri iyileştirmeye çalışan bir düzen olup olmadığı vs.

    Ya da bir kazayı incelemek isteyen bir kişi, o kazaya yol açan nedenleri incelemekle yükümlü bir görevlinin bulunup bulunmadığını, varsa o görevlinin bu konudaki eğitim düzeyini, kazanın tekrarlanma olasılığını vb tetkik etmek istemelidir. Hemen görülebileceği gibi, gerçekten tetkik edilmesi gerekenlerin çoğu, ne demir parçalarını ziyaretle, ne alev seyretmekle, ne de karşınızdakilerin kendilerince önemli hikayelerini dinlemekle ilgili değildir. Bir konuyu gerçekten tetkik etmek isteyenin ilk yapması gereken, neleri tetkik edeceği ve bunları nelere bakarak tetkik edeceği ne karar vermesidir.

    Bu doğru süreci önleyebilecek yüzlerce etken vardır. En güçlülerinden biri de yerinde tetkik’in kendisidir.

    (Tem.1991)

  • Her çözüm bir tahmindir!

    Bütün yaşam sorun çözmekten ibarettir” Karl popper’in ünlü sözü ve bir kitabının adı. Burada sorun kavramı ile kastedilen, yalnız istenmeyen durumları değil gerçekleşebilmesinin önünde engeller bulunan istendik durumları da kapsıyor; tabii ki çoğu basit cevapları olabilecek (onu mu bunu mu giyeyim, yiyeyim, yapayım mı yapmayayım mı gibisinden) ama az sayıda karmaşık ve nadiren de çok karmaşık sorunlar.

    Bu süreçler boyunca binlerce kelime ve belki yüzlerce cümle(cik) kullanıyoruz. Tahminlere göre günde 15,000 kadar kelime ve cümle başına ortalama 3-5 sözcük hesabıyla 4000 kadar cümle kuruyoruz.

    Bunların yarıdan azının soru olduğu varsayımıyla 3500 kadar cevap olabileceği; cevapların ise yarıdan çoğunun “olup bitmiş şeyler hakkında bilgi vermek amaçlı”, geri kalan 1500 kadar cümlenin ise “henüz oluşmamış sorunlara ilişkin tahminler” olabileceği söylenebilir[1]. Hergün ne denli çok tahminde bulunduğumuz, ayrıca da bunların çoğunun doğruluğunun pek kuşkulu olması ilginç değil mi?

    Söz konusu tahminler, “olsa olsa” ile “adım gibi eminim” arasında değişen kesinlikler boyunca bir dağılım gösterirler (herhalde). “Sanırım ki”, “bana göre”, “fikrimce”, “gibi düşünüyorum” gibi onlarca ifade bu istatistik dağılımın gündelik dildeki karşılıklarıdır.

    Dağılıma ve ifadelere daha yakın plan bakınca, bu tahminlerin şu üç bileşenden oluştuğu görülüyor: (1) Çok küçük bir bölümü rasyonel çıkarım (eğer .. ise … dir), (2) İstatistiki kestirim, (3) Sezgisel öngörü. Buna göre, çeşitli sorunlara karşı ürettiğimiz cevaplar (her biri çözümdür) içindeki ağırlıklı payın tahmin ve sezgi olduğu söylenebilir.

    Buradan ne çıkar?

    Bu tahmine dayalı cevaplarımızı hemen hiç bir zaman “…… olacağını tahmin ediyorum” şeklinde sunmayız. Çünkü öyle dediğimiz anda derhal akla “sana niçin inanayım ki?” veya “şimdiye kadar yaptığın tahminlerin doğruluğu hakkında ben bir kayıt tutmadım ki” gibi havamızı bozabilecek itirazlar gelebilir.

    Örneğin, “bugünkü ekonomik krizden çıkmanın yolu döviz kurunu serbest bırakmaktır” gibi bir formül -hele de unvanlı birisince söyleniyorsa- pekala bir çözüm olarak çoğu kişiyi tatmin ederken, aynı cümle ikna gücü yükselticilerden arındırılmadan ifade edilirse şu hale dönecektir:

    Dünyanın başka ülkelerinde ve başka koşullar altında yıllar boyunca ekonomik kriz olarak görünür hale gelen olgular hakkında genellemeye yeter sayı ve güvenilirlikteki verilerden çok azını incelemiş olsam da, bugünkü ekonomik krizden çıkış yolunun döviz kurunu serbest bırakmak olduğunu tahmin ediyorum”.

    Bu genişletilmiş ifadeyi dinleyen birisi büyük olasılıkla (ki buradaki “büyük olasılıkla”, okuyucuyu cümlenin geri kalanından kuşkulanmaması için kullanılan ikna gücü yükselticidir) “bu tahmininizin güvenilirliği ne kadardır?” diye soracaktır.

    Aşağıda, Jonathan Haidt ve Tobias Rose-Stockwell tarafından yazılan “Her şey niye zıvanadan çıktı?  Sosyal Ağların Karanlık Psikolojisi” başlıklı yazıdan kimi uyarlanmış alıntılar var:

    <<Doğrulanmamış iletilere erişimi azaltın. Kötü aktörler – troller, yabancı ajanlar ve yerli provokatörler – herkesin yüzlerce sahte hesap oluşturabileceği ve bunları milyonlarca insanı manipüle etmek için kullanabileceği mevcut sistemden büyük ölçüde yararlanıyor.

    Düşük kaliteli bilginin bulaşıcılığını azaltın. Sürtünme ortadan kalktıkça sosyal medya daha toksik hale gelir. Bir miktar sürtünme eklemenin içeriğin kalitesini artırdığı görülmüştür. Örneğin, bir kullanıcının bir yorum gönderdikten hemen sonra, “Bunu yayınlamak istediğinizden emin misiniz?” şeklinde basit bir adımın dahi, Instagram kullanıcılarının incitici mesajları yeniden düşünmelerine yardımcı olduğu gösterilmiştir. >>

    Şimdi lütfen -örneğin- WhatApp uygulamanıza giriniz ve gelen mesajları şöyle bir gözden geçiriniz. Kaç tanesinde alıntı kaynağını gösteren, keskin hükümler içermeyen, karmaşık sorunları bir vuruşta çözen, israrla dini veya milliyetçi propagandaları benimsetmeye çalışmayan iletiye rastladığınızı sayınız. Eğer bulamazsanız bu bir sürpriz olmayacaktır.

    Şimdi yine lütfen dönüp doğaya bakınız, bir tane bile keskin çizgi -gözünüz bozuk ya da uzaktan bakmıyorsanız- göremeyeceksiniz. Peki bu keskin inançlarımızın kaynakları doğa değilse nereden geliyor?

    Şaşırtıcı gelebilir ama gün boyunca başkalarıyla ya da kendimizle konuşurken (düşünme) kurduğumuz yargı cümlelerinin her birinin birer tahminden ibaret olduğunu ve muhtemelen pek azının sağlam bir kaynağa dayandığnı farkedeceksiniz (sanırım). Bu yargılar kişisel yaşamlarımızla ilgili olan, hatalı olması halinde büyük facialara yol açmayacak tahminler olabilir. Peki ya toplum sorunlarıyla ilgili konularda -hele unvan sahibi insanlarca- verilen keskin hükümlerin faturaları?

    www.SoundPredict.com sitesinin bu bağlamda ne denli önemli bir işlev görebileceği belli oluyor değil mi?

    Tınaz Titiz

    10.09.2020


    [1] Bu tahmin yöntemi hakkında bir örnek için ünlü fizikçi Enrico Fermi’nin Chicago üniversitesinde mühendislik fakültesinde sorduğu sorular için bkz. https://tinaztitiz.com/2018/05/03/istanbuldaki-piyano-akortculari-ferminin-sinav-sorulari-ve-sorun-cozme/

  • Halkla etkileşim halinde toplu aptallaşma

    Toplum sorunlarıyla ilgili yazanlar, söyleyenler şu kalıbı iyi bilir: “Bunlar iyi de halkın anlayacağı dilden değil”. “Bunlar iyi de…..” yumuşatıcısı aslında cümlenin devamının acıtıcılığını azaltmak içindir. O bölümün tam tercümesi şudur: “Bu söylediklerinin ne olduğu belli değil, ben anlamıyorsam kimse de (yani halk) anlamaz. Benden bir şey istemeden bir şey verebiliyorsan söyle; belki işe yarar bir şeyler söylemek istiyor olabilirsin, ama benim de o kadar uzun dinlemeye vaktim yok”. Bu biraz kaba tercüme olsa da özünde hata yoktur.

    Peki bu yargı yanlış mıdır? Bence pek değildir. Zaten sorun da buradadır.

    Bu hayali cevap, muhatabını aşağılama amaçlı değildir. Kişi, karşısındakinin söylemleri içindeki hiçbir şeyi anlamamış da değildir. Anlamamış olabilecekleri -o da muhtemelen yeterli dikkat vermediğindendir- kendi sözcük ya da kavram dağarcığı dışında kalmış olanlardır. Bir miktar zorlasa, birkaç geri dönüşle bütünü anlayıp o bütün içinde anlamaya çalışsa mükemmelen kavrayabilecektir. Ama derindeki sağduyusu, eğer kavrarsa halen yaptıklarından farklı bir şeyler yapmak zorunda kalacağını, bunun da yaşam konforu düzeninde değişiklikler yapması anlamına geldiğini fısıldamaktadır. Yani bütün mesele sonunda gelip, zaman bütçesinde yer açmaya ve yeni bütçenin getirebileceği konfor değişikliklerine razı olup olmamaya dayanır.

    Bir tahmin olarak şu ileri sürülebilir: Zaman bütçesinde yer tutan eylemlerin önemli bir bölümü (en az yarısı deyip de kimseyi üstüme sıçratmak istemem) sadece “korunma” amaçlı ve bilinçaltı tarafından otomatik üretilmiş tıkaçlardır. Bunlar olmasa, bu deliklerden “yararlı eylem zorunlukları” sızabilir ve kişinin rahatının bozulmasına yol açar[1].

    İyi de bu mekanizmanın olumsuz bir sonucu var mıdır; herkesin alıştığı şekilde yaşayıp gitmesinin ne gibi bir sakıncası olabilir?

    Bu sürecin sokaktaki ortalama yurttaş açısından hiçbir sakıncası yoktur. Tuzu çok kuru düzeydeki kesim için de bir olumsuzluk söz konusu değildir. Bir de ancak yaşamını sürdürebilen ya da sağlık sorunlarıyla haşır neşir (örn. engelliler) olanlar için yine bir sakınca yoktur. Sakınca, herhangi bir toplumun “rekabet okyanusundaki gemisinin yüzmesini sağlayan” tuzu hafif rutubetli kesim için söz konusudur.

    Söz konusu rekabetin motoru, toplumların harekete geçirebildikleri akıl yetkinliği düzeyidir. Herhangi bir toplum, daha yüksek akıl gücü harekete geçirebildiği takdirde, diğerleri -tabii hepsi değil, bu mekanizmanın farkında olanlar- derhal önlem alarak daha yetkin akıl üretebilmenin çarelerini bulmakta; bunu beceremeyenler ise ne denli mağdur olduklarını birbirlerine ağlaşarak denge(!) sağlamaktadır. Not: Bilinen denge sağlama araçları, fakirleşme, yüksek faizli borçlanma, varlıklarını ipotek etme gibi halkın aklı ermesi gerekmeyen yöntemlerdir.

    Sözü uzatmadan, tanımlanan sürecin kaçınılmaz sonucunun, toplu olarak ve giderek gemiyi yüzdürebilecek akıl düzeyinin altlarına doğru inilmek olduğu söylenebilir. Halk deyimiyle buna toplu -ama konforlu biçimde- aptallaşma denilebilir.

    Son bir soru ise bu ölümcül sürecin tetikleyicisi olarak tanımlanan “bunlar iyi de halkın anlayacağı dilden değil” savını ileri sürenlerin küçük (yani çok küçük) bölümünün, bu uyarıyı istirahatini sürdürmek için değil, tuzu rutubetli kesimin gerçekten anlamasını kolaylaştırmak amacıyla yaptıklarının nasıl anlaşılacağıdır.

    Ayırma ölçütü çok basittir ve İngiliz bürokrasisi yüzlerce yıl önce cevabını bulmuştur: Eleştiren, kendi önerisini de üretmek zorundadır.

    2 Ağustos 2021

    [1]  Bkz https://tinaztitiz.com/birseyyapmak-isteyenler-once-birsey-yapmamayi-bilmeli/

     

  • Bozuk Bakla tipi düşünme

    Doğru düşünme bir zincire benzetilebilir. Düşünme sürecindeki her yargı, zincirin bir baklası gibidir. Nasıl ki bir zinciri, belirli bir kuvveti taşıyabilecek şekilde yapmak için her baklasını aynı sağlamlıkta yapmak gerekirse, bir düşüncenin de doğru olabilmesi için, her yargısının aynı sağlamlıkta olması lazımdır.

    Arada yalnızca bir baklası zayıf olan uzun bir mantık zincirinden oluşan bir düşüncenin, bütün doğru görüntüsüne (içindeki yargıların % 99.9999’u doğru olabilir) rağmen, “doğru” olmadığı günlük hayatta sık rastlanan olaylardandır. Bu zincirlerin bir bölümü ise ülkenin hayati denilebilecek sorunlarına ilişkindir. İşte o yüzden üzerinde düşünmeye ihtiyaç vardır.

    Bu niye böyledir? % 99.9999’u doğru olan bir düşünceye niçin bir (veya daha fazla) bozuk bakla eklenir? Bunun “niçin” böyle olduğundan önce, “nasıl” yapıldığına bakılmalıdır.

    “Bozuk Bakla”, ilk anda zannedilebileceği gibi mantığı yanlış bir bakla değildir. Zaten öyle olsa onu kullanan da farkına varır kullanmazdı.

    Ama, mantığı doğru da değildir. Daha doğrusu, mantığının ne olup ne olmadığı belli de değildir. Ama mutlaka süslü, tumturaklı, dinleyeni ciddiyete davet eden, bazen şiir, bazen atasözü gibi ve kolay kolay doğruluğundan şüpheye düşülmeyecek kadar ikna edicidir. Zaten tehlikesi de buradadır.

    Saçma sözler, karışık kafa ürünleri ve bu gibi konularda ihtisas sahibi(!) olmayanlarca kolay anlaşılamayan bu sözler biraraya getirilerek makaleler, kitaplar yazılabilir, söylevler verilebilir.

    “Bozuk Bakla” tipi düşünceler, ilk defa deneyenler için üretimi oldukça zor görünebilir. Ama zamanla alışkanlık kazanılır ve özel bir çaba sarfetmeden üretilebilir. Hatta yeterince geyret gösterilirse, insan kafası tamamen bunları üretir hale de getirilebilir.

    “Bozuk Bakla” tipi düşüncelere örnekler vererek anlaşılması daha iyi sağlanabilir. Mesela;

    • “Bin yıllık tarihimizin sayfaları bu gibi olaylarla doludur” (inanmayanlar oturup bin yıllık tarihimizi inceleyebilirler)
    • “Herşey insan mutluluğu içindir. Ama insanın, insanlığa yaraşır ve onu yücelten davranışları da esastır”
    • “Daha mutlu, daha müreffeh olmak istiyorsak çalışmalı, ama çok çalışmalıyız” (çünkü o zaman düşünmeye vaktiniz ve de ihtiyacınız kalmaz)
    • “Mesele, el birliği ve anlayış ortamı içinde konjonktürü yakalamaktır”
    • “Geri kalmışlık zincirlerinin kırılıp, refaha doğru emin adımlarla yürümek…”.

    Buna benzer örnekler artırılabilir.

    “Bozuk Bakla” tipi düşüncenin “niçin” üretildiğine gelince: Örneklere bakılarak bunun bir abesle iştigal olduğu düşünülmemelidir. Bu tür baklalar birkaç sebeple üretilir. Bir sebep, “işine öyle gelme” dir. Hasmını muhtelif parçalara ayıran bir kişi, emniyetteki sorgulamasında, eğer gerçeği itiraf etmek niyetinde değilse, bu tür zayıf baklalardan kullanmak zorundadır.

    Bir çok “doğru” şey söyleyecek, araya bir veya birkaç tane “tam doğru olmayan” bakla sıkıştıracaktır.

    “Sayın memur bey, maktul(e) bana borçluydu (doğru). Defalarca ödemesini istedim (doğru). Her defasında bir bahane buldu (doğru). Son defasında üstüme saldırdı (doğru değil). Ben de onu doğradım (doğru).”

    İkinci ve daha sık rastlanan bir sebep “sıkışmak”, yani zaman ve/ya bilgi açısından cevap verememek durumunda kalmaktır. Genellikle politikacılar sıkıştıklarında “Bozuk Bakla” tipi düşüncelerden yararlanırlar.

    Temelde doğru olmayan ya da yeterli bilgi sahibi olunmayan bir düşünceyi savunmak için bu tür “bakla”lara ihtiyaç vardır.

    Tek bir “Bozuk Bakla”, imkansızı mümkün kılar.

    Eğer söylenen sözler hayati bir konuya ilişkin değilse, vakit kaybından başkaca uğranılan bir zarar yoktur. Ama eğer öyle değilse, üzerinde o sözlerin söylendiği sorun çıkmaza itilmiş olur.

    Hele aynı tür düşünce, çok sayıda ağızdan tekrarlanırsa, çıkmaz bu defa perçinleşmiş olur ve “eğri”, “doğru” olarak yerleşir.

    İlke olarak “Bozuk Bakla” tipi düşünce üretiminde, önce zincirin son baklasında varılacak yargı peşinen ortaya konulur. Ondan sonra gerekli baklalar dizilip zincir tamamlanmaya çalışılır.

    Burada karikatürize edilen düşünce sistematiği toplumumuzda oldukça yaygındır. Sokaktaki insanın, hatta ortalama elitin bu sistematikle düşünüp konuşması yine de pek zararlı sayılmayabilir. Ama işi, kopuksuz, hatasız düşünce zinciri kurmak olan, buna göre yetiştiği varsayılan insanların bu sistematiği kullanmalarını açıklayabilmek ve kabullenebilmek kolay değildir. Bu durumun tek açıklaması, insanımıza, okul-aile-çevre üçlüsünce verdiğimiz eğitimin, ancak bu tür düşünebilen insanlar yetiştirebildiğidir.

    Bu hastalığın sonuçlarının ne denli onulmaz olduğunu görebilmek için, iki ayrı düşünce tipini kullanan toplumların, sorunlara yaklaşımlarına göz atmak yeterlidir.

    Akılcı düşünce ile yetişip bunu bir yaşam biçimi haline getirebilen toplumlarda sorunlara yaklaşım, yol gösterici, insanların ne yapmaları, nasıl davranmaları gerektiğini gösterebilen sonuçlar üretir. “Bozuk Bakla” tipi düşünen toplumlarda ise en küçük sorunlar dahi içinden çıkılmaz hale gelir.

    Bu hastalık tedavi edilebilir mi? Sonucu kestirmek güçtür. Ama en azından tedaviye çalışılabilir. Bu illete yol açan etkenlerin başlıcası, süslü, tumturaklı, sınırları belli olmayan, yuvarlak söz etme merakıdır. O halde öncelikle bu terkedilmelidir.

    Her nerede bu türlü sözlere (ve yazılara) rastlanırsa, orada eğri bir düşünce üremekte olduğundan şüphelenilmelidir.
Bu tür sözleri kullananlara dikkat edilmeli, uyarılmalı, kısa adımlı, sağlam, basit düşünmeye, konuşmaya da- vet edilmelidirler. (Mümkünse, anayasaya, “Tumturaklı Söz Dinlememe Özgürlüğü” şeklinde bir temel özgürlük maddesi konulmalıdır.)

    Doğru düşünmek bir seçenek değil bir görev, hem de en temel ahlaki görevdir. Kendini daha doğru düşünmek konusunda geliştirmeye çalışmak, bu öldürücü illetten kurtulmanın en sağlam yoludur.

    12 Eylül 1992

  • Öğretme temelli eğitim bugünlere getirdi

    Epeyce uzun zamandır “öğretme” ile yazılar yazar dururum; yazdıklarımı şöyle bir tararken bir tanesine rastladım[1]. Öğretme denilen ve hiç kuşku uyandırmadığı gibi neredeyse esas duruşta saygı göstermeye yol açan kavramın, bugün altında ezildiğimiz sorunların yapı taşlarından birisi olduğuna[2] ilişkin kimi düşüncelerimi paylaşmak istiyorum.

    Kamu, özel ya da gönüllü, örgün veya yaygın eğitim kurumlarınca kullanımı gelenekselleşmiş kişiye rağmen öğretme yöntemi, bireylerin ihtiyaçlarını ve öğrenme profillerini hiçe sayarak, bir yandan birikimli bir tepkiye bir yandan da bu kalıtsal mirastan içten içe uzaklaşmaya yol açtı.

    Birer öğrenme makinesi -hatta bağımlısı- denilebilecek canlılar içinde aklıyla en çok övünenini öğrenmekten uzaklaştıran bu usulü acaba kendimiz mi icat ettik, yoksa melanet mühendisliği konusunda uzmanlaşmış birileri mi sokuşturdu ya da her ikisi birden mi evrimleşti bilinmez.

    Öğretme aracının her rastlanan sorunla başa çıkma çareleri aranırken ilk (ve neredeyse tek) akla gelen olmasının en ağır faturası din istismarı[3] alanında oldu.

    Yüzdelere vurmak gibi bir ilkelliğe sapmadan, onlarca inancın var olduğu bu ülkede, inançlar üzerinden kirli çıkar[4] sağlama projeleri yapanlarla mücadele, o inançların temel ilkelerinin[5] ortaya konularak içtenlikli dindar kitlesini büyütüp, din istismarını besleyen damarın ezber yoluyla öğretme olduğu farkındalığını artırmaya değil; yanlışların terslerinin öğretilmeye çalışılması şeklindeki geleneksel yanlışımıza oturtuldu.

    Halisane niyetlerle irticayla mücadele adına yapılan çeşitli girişimler sonunda, kirli çıkar peşinde olanlar derlenip toparlanıp açıkta kalan yerlerini saklayıp daha derindeki kılcal damarlara yönelirken, içtenlikli inanç sahipleri arasında ise yoğun bir dini dogmatizm kök saldı.

    Mesele bununla da kalmadı; yapılan halisane ama akılsızca mücadele, akıl ve bilimi temel sorun çözme aracı olarak miras bırakan Atatürk’ün isteğinin tam da aksine bir Atatürk savunusu(!) ile paralel yürüdü. Bu inanılmaz sonucu gerçekten bir melun üstün akıl öngördü de öyle mi ortaya çıktı bilinmez, ama gerçek olan, bugün hala bu yolda devam ettiğimizdir.

    Bütün bunlar dini yozlaşma ve Atatürk nefretinin yanısıra, değer transferi[6] adı verilebilecek bir olgunun da ete kemiğe bürünmesine yol açtı. Bugün içinde bulunduğumuz ekonomik kriz bir çığ etkisi şeklinde, ayrıca tetikleyiciye ihtiyaç kalmadan kendini sürdürebiliyor.

    Toplumumuzun yumuşak karın bölgelerinden “koz yönetimi yetersizliği[7] ile kusursuz fırtına şeklinde bileşik yapan ekonomik kriz, hergün 80 milyon nüfusun üretebildiği değerlerin bir bölümünün değer transferi yoluyla kaybına ve güçsüzleşmesine yol açıyor.

    Yarınlarda birileri gelip “öğretme” denilen tutumun, en temel canlı hakkı olan öğrenebilirliği engellediğini ortaya koyup vazgeçilmesini sağlamaya kalksa, en azından büyük bir tepki ile karşılaşacağı neredeyse garantidir. Demem o ki, amaç her ne ise gerçekleşmiş bulunuyor. Kümülatif öğretilme tepkileri tüm eğitim sistemini zehirledi.

    Şimdi mesele, bu öğretme alışkanlığından vazgeçip, tüm canlıların en az soluma, sindirme, üreme kadar gelişkin, “ihtiyaçlarını öğrenebilme” yetisine saygı gösterecek role nasıl çekileceğimizdir. Bu zorlu görevin karşısındaki başlıca iki engel öğretme ve öğretilme bağımlılarıdır.

    Yeni bir bilgi ve/ya becerinin kişilerce edinilmesine ya da edinilmiş olanların terk edilip yenilerinin kazanılmasına ihtiyaç olduğunda, ilk yapılması gereken bu ihtiyacın çevresine üşüşebilecek tek çözüm araçlı öğretme bağımlılarının durdurulması; sonrasında ise “bana öğretmezlerse ben öğrenememcilerin” (yani öğretilme bağımlılarının) ikna ve küçük başarılar kazanmalarına yardımcı olunarak cesaretlendirilmeleridir.

    Bu alanda da görev, her konuda olduğu gibi yine öğretme-öğrenme arasındaki derin farkı fark etmiş olanlara düşüyor. Onlar, kimseye doğrudan bir şey öğretilemeyeceğini, böyle bir tutumun verimsizlik bir yana kişilere saygısızlık olduğunu; öğrenici adaylarının, öğrenme süreci hakkında (dikkat! öğrenilecek konuda değil) olası sorularını cevaplamak için görevli olduklarını bilirler.

    Soracak sorusu olmayanlara bir şey öğretmeye kalkmanın ya eksik bilgiden ya da kirli bir konuda tayfa yetiştirmek niyetinden kaynaklandığı unutulmamalıdır.

    Bu bağlamda şu itiraza hazırlıklı olunmalıdır: “Ne soracağını, nasıl soracağını bile bilmeyen çocuklar öğretme aracına başvurmadan bir şey öğrenemezler”. Hindistan’ın ücra bir köyünde bir duvarın içine Prof. Sugata Mitra tarafından yerleştirien ve hiçbir talimat içermeyen bir Pentuium3 bilgisayarının çocuklarca kısa sürede nasıl öğrenilebildiği ile ilgili makaleyi[8] okumaları yeterlidir.

    Ve iki iyi haber!

    Ezbere belletilenleri[9] sınavlarda geriye kusarak eğitildikleri varsayılan çocuk ve gençlerimiz arasında, kendi kendine öğrenme ve eğiticilerden bu çabalarına -talepleri doğrultusunda- katkı isteyen öğrenciler (talebeler) giderek artıyor. Bu süreç bir noktada büyük bir hızla yaygınlaşma eğilimi gösterebilir. Öğrenme Devrimi adını alacağı belli olan bu süreç, her yaş ve sosyal rütbeden uyum gösteremeyen tüm bağımlıları bir tsunami gibi süpürecektir.

    İkinci iyi haber, yukarılarda değinilen din kurumunu kirli çıkarları uğruna istismar eden kesimlerle ilgilidir. Bunların varlık nedenleri durumundaki her yaştan öğrenciler, talebeye dönüşmenin sırrını keşfettikleri anda her biri bağımsız düşünüp yaşayabilmenin hazzını tadacaklar ve onları prangalayan dogmaları terk edeceklerdir.

    Şimdi, ilk yönlendirici ilmekleri kimlerin atacağına bakalım.

    20 Temmuz 2021


    [1] Bkz. https://tinaztitiz.com/tag/ogretme/

    [2] Bkz. https://ggle.io/3f2y 6 No’lu yapı taşı

    [3] Bkz. https://tinaztitiz.com/2012/05/25/irtica-ile-mucadelede-strateji-arayislari-2/

    [4] Çıkar sözcüğü tek başına olumsuz bir anlama sahip değilken, giderek utandırıcı denilebilecek bir anlamla yüklenmesi nedeniyle “kirli çıkar” deyimi öneriliyor. https://www.kavrammutfagi.com/kavram/kirli-cikar-catismasi-conflict-of-interest-cikar-celiskisi

    [5] Bkz. https://tinaztitiz.com/6468

    [6] Bkz. https://tinaztitiz.com/wp-content/uploads/2020/11/KD_icin_tanitim_makalesi.pdf

    [7] Bkz. https://tinaztitiz.com/dosyalar/ALEGAR_Alternatif_Etki_Guzergahlari_Aramasi/alegar_ozet.doc

    [8] Bkz. https://www.ted.com/talks/sugata_mitra_kids_can_teach_themselves?utm_campaign=tedspread&utm_medium=referral&utm_source=tedcomshare

    [9] “Ezbere bellemek” deyimi, “sorgulamaya kapalılık” anlamındaki ezber ile, zihnin yararlı bir özelliği olan belleme’nin farkınının vurgulanması amacıyla kullanılıyor. Sorgulamaya kapalı olmayan bellemek ezber değildir.

  • “Bütün haklarına saygı”; iyi de nasıl?

    “Bütün” sözcüğü ile canlı ve cansızların tümü kapsanmak üzere, özellikle pandemi sonrası şöyle bir paradigma sıklıkla dile getirilmeye başlandı: Bütün’ün haklarına saygılı bir yaşam.

    Saygı sözcüğü ile de kastedilense şöyle özetlenebilir: “Saygı en genel anlamıyla “zarar vermemek“tir. Buna kişinin kendisi de dahildir. Başkalarına zarar vermezken kendinin de zarar görmemesini gözetmek, bir başka deyişle tarafların hiçbirisine zarar vermemek demektir. Bu kavram, “zarar vermemek ve de yarar sağlamak” biçiminde genişletilmemelidir. Yarar sağlamak, “yarar sağlanana rağmen”e kolayca dönüşebilir. Bu nedenle, zarar vermeyen bir şeyin varlığını kabul etmek, onunla birlikte yaşamaya razı olup, yaşam koşullarını ona göre ayarlayabilmek, o şeye saygı göstermek olarak algılanabilir”.

    Bu haliyle “bütün haklarına saygı” yeterince kapsayıcı ve net görünüyor.

    Bir dakika, başkalarının haklarını bilmeden saygı nasıl olacak?

    Kendine yapılmasını istemediğini başkasına yapma ya da tersine kendine davranılmasını istediğin gibi başkalarına davran ilkesi sanki bu sorunun yanıtını veriyor gibi. Ama her insanı bedeni, zihni ve ruhsal yapısı ile biricik yapan özellikleri “benimkiler” ile aynı olmadığına göre, başkalarına karşı davranışlarım ancak benim hoşlandıklarım olabilir; ama bunların bazıları karşımdakine acı veren davranışlar olabilir. Örneğin, polisiye film seven bir kişi, çocukluğunda tacize uğramış bir kişiye bu tür sahneler içeren bir film önerirken ne denli acıya yol açacağını bilemez. Tok açın halinden anlamaz bu gibi durumları ne güzel anlatıyor.

    Her ne kadar empati becerisi, kendini başkalarının yerine koymak olarak tanımlansa da, bunun pratikte ne denli güç olduğunu hemen herkes deneyimlemiştir.

    Ayrıca mesela sadece insanlarla sınırlı da değil!

    Bir an için Kedi Pamuk’un, Köpek Maron’un, bir şizofrenin, bir dâhinin, Sakarya nehrinin, tarım toprağı ya da Erciyes Dağı’nın haklarını -dolayısıyla ihtiyaçlarını- düşününüz. Bırakınız haklarına saygı göstermeyi, haklarının neler olduklarını tam olarak bilebilen insan sayısı ne kadardır?

    Onların haklarını olsa olsa kendimizle nispet ederek tahmin ediyoruz. “Benim karnım acıktığına göre Pamuk’un da acıkıyordur” veya “ben sıcaklayınca elbisemi inceltiyorum peki ya Maron ya da Sakarya nehri?”

    Kolayca ortaya çıkıyor ki, kolayca söyleniveren “başka varlıklara saygı göstermek” öyle pek kolay gerçekleştirilebilir bir şey değil.

    Bu durumda akıl yürütme zincirine bağlanabilecek düşünce baklası “önce tüm varlıkların, en önemlilerinden -ki en önemlilerinin ne olduğu da ayrı bir anlama süreci- başlayarak ihtiyaçlarını öğrenmeye çalış” olabilir. Yalnız burada bir risk, fıtrat tuzağı olabilir. İhtiyaç öğrenme uzun ve meşakkatli bir süreç olacağına göre, kolaylıkla “…….’nın fıtratı öyle; inanıp teslim olmak yeter” gibi bir kestirme yol bu çabayı gereksiz gösterebilir. Bu ise, her varlığın birbirleriyle etkileşim içindeki ihtiyaçlarının insana yüklediği sorumlulukları üstlenmekten kaçınıp, salt söylemle yetinme gibi yaygın bir duruma yol açabilir.

    Tut ki anladık, sonra?

    Yüzbinlerce insan, canlı ve cansızlar dünyasının yapısını (ihtiyaçlarını) anlamaya çalışıyor; araştırma yapıyor, düşünüyor, yazıyor, söylüyor. Buna göre ihtiyaç anlama sürecinde insan türü yalnız değil, büyük sayılabilecek bir kitleyle birlikte; bu iyi haber.

    Kötü (sayılabilecek) haber ise, bu saygının nasıl gösterileceğindeki belirsizlik. Teknik deyimle öyle bir “amaç fonksiyonu” tanımlamak gerekir ki en az şu üç şey arasında bir eniyileme (optimizasyon) sağlayabilsin: Haklar (ihtiyaçlar), alışkanlıklar ve zorlayıcı ve/ya kolaylaştırıcı çevrel koşullar.

    Ezberlerimiz (ve moda) bu amaç fonksiyonunun ne olduğunu hemencik fısıldıyor: Sürdürülebilirlik!

    Tanrı kelamları dahi sorgulanıyor ama sürdürülebilirlik asla!

    Sürdürülebilirlik için kendini yenileyebilirlik deyip bu açmazdan çıkılabileceği düşünülebilir; ama bu defa da kendini yenileyebilme sürecinin çok değişkenli doğası işin o kadar ucuz olmadığını söylüyor. Örneğin, nüfus artışı bu değişkenlerden birisidir. Uzmanlar 10 milyardan sonra doğanın kendini yenileyemeyeceğini söylüyor; ama “eğer bugünkü tüketim profili korunur ise” diye de ön koşul ekliyorlar. Tüm nüfusun avcı toplayıcılıkla geçindiği, modern tıp imkanlarının kullanılmadığı, tarım toplumu öncesi koşullarda (ortalama ömür 40-50 yıl) birkaç on milyarlık nüfusun da sürdürülebilirliği kolayca tahmin edilebilir.

    Ya da daha gerçekçi sorular ile, “hangi asgari konfor koşullarında” veya “dünyanın 3/4ünü oluşturan sulardaki sorun çözme kabiliyeti yüksek olan yaşar protokoluna göre” sürdürülebilirlikler belirsizdir. Nüfusun korunmaya değer bir bölümünün diğer gezegenlerde iskân edilip, geri kalanların din ve etnik tabanlı çatışmalarla birbirlerini hallederken bir yandan da birinci gruptakilerin ihtiyaçları olan değerleri üretmek için yeni tip kölelik[1] düzeni gibi öngörüler de yabana atılamaz.

    Tüm bu sorular niçin?

    Çünkü bu sorulara cevap vermeksizin, canlı ve cansızlar bütününün haklarına hangi amaç fonksiyonuna hizmet etmek üzere ve de nasıl saygı gösterileceği sorusuna işlevsel cevaplar verilemez.

    Ama öyle görünüyor ki varlıkların temel ihtiyaçlarını anlamaya çalışma yolunda -kestirme yollara sapmadan- çaba göstermek ve her eylemimizin kendimiz dışındakileri nasıl etkilediğini merak etmek sağlam birer yaşam ilkesidir.

    12 Temmuz 2021


    [1] Bkz. https://tinaztitiz.com/2012/05/25/bulusculuk-demokrasi-ve-yeni-kolelik/