• DEVLET NASIL REZİL EDİLİR?

    DEVLET NASIL REZİL EDİLİR? İŞTE BÖYLE !

    Kamyonların cumartesi günleri trafiğe çıkma yasağı 15 gün uygulandıktan sonra kaldırılıyor.

    Yasağın konulması birinci yanlış, kaldırılması ise ikinci yanlış olmuş ve iki yanlıştan bir doğru çıkmamış, ikisinin toplamı kadar bir “kocaman yanlış” doğmuştur.

    Kamyonların trafikten yasaklanması birkaç yönden yanlıştı. Birincisi, anayasanın seyahat özgürlüğüne karşı bir uygulamaydı.

    İkincisi ise, trafik katliamının kaynaktaki nedeninin kamyonların trafiğe çıkması değil, trafiğe çıkan kamyonların kurallara uymaması olduğunun anlaşılmayışıdır.

    Bu ikisi arasındaki farka dikkat edilmez ve aynı mantık kullanılırsa, bireylerin yüzde doksan dokuz faaliyetlerini yasaklamak gerekir. Çünkü insanımız hemen hiçbir alanda kurallara uymamaktadır.

    Esas yasaklanması gereken “kurallara uymamayı” bir yana bırakıp, kurala uysun ya da uymasın tüm sürücülerin hareketlerini yasaklamak inanılmaz bir aczin ifadesidir. Devlet kuralları uygulatamamakta, bunun yerine işi kökünden halletmekte (!) dir.

    Ancak, koyduğu bu ikinci yasağa da uyanlar yine eskiden olduğu gibi kurallara uyan saygılı sürücülerdir. Kurallara uymayıp trafiği bir katliama dönüştürenler yine yollardadır. İnanmayanlar, trafik polisleriyle adım başı pazarlık yapan sürücüleri görmelidirler.

    İşin bu perdesi bile büyük bir ayıptır. İkinci perde ise daha bir acayiptir.

    Yasağın kaldırılma gerekçesi, yasağın yanlışlığının anlaşılıp geri dönülmesi olsaydı, bu basit bir zavallılık olarak değerlendirilebilirdi. Hayır gerekçe bu değildir. “Şoför esnafından gelen tepkiler” ( Türkçesi oy kaybı korkusudur) üzerine yasak kaldırılıyor.

    Siyasetin bu denli çirkin, devletin bu denli güçsüz hale nasıl geldiğini gösteren bu örnekten alınması gereken çok ders vardır.

  • TÜRKİYE’NİN BAŞKENTİ NERESİDİR?

    TÜRKİYE’NİN BAŞKENTİ NERESİDİR?

    • Alo siz misiniz efendim?

    • Evet benim.

    • Sizi Bil-Kazan programından arıyoruz başlayabilir miyiz?

    • A bi dakka çocuğumu da çağırayım..

    • …………..

    • Tamamım sorabilirsiniz..

    • Hanımefendi, Türkiye’nin başkenti neresidir? Lütfen bir defada cevaplayınız

    • Şey, heyecanlandım. Neydi orası? An, ant, yok Ankara.

    • Bravo, 250 milyon kazandınız.

    • Yaşayın en büyük sizsiniz.

    • Estağfurullah, en büyük sizsiniz efendim, güle güle harcayın..

    Buna benzer programları hergün defalarca izliyoruz. Sınırlı bir TV reklam pastasından pay alma yarışına girmiş TV’lerin (TRT de dahil), izleyici sayısını artırmak için uyguladıkları bu yarışmalar (!) topluma bir çeşit hakarettir.

    Bu tür yarışmalarla verilen üstü örtülü mesaj aslında, “Siz bizi izlerseniz bize reklam verirler. İzlemeniz için de biz size rüşvet veriyoruz. Ama bunu yarışma kılığına soktuk. Zaten siz ancak bu tür soruları yanıtlayabilecek düzeydesiniz”dir.

    İzlenme düzeyini artırmaya çalışmak, serbest rekabetin en doğal -ve de yararlı- bir çabasıdır. Ama bu çabanın topluma da yararlı olması koşuluyla..

    Bu tür yarışmaların en kötü yanlarından birisi de insanlara, “çalışmadan kazanmanın mümkün olduğu” izlenimini vermesi, onları bir çeşit kumara özendirmesidir. Barbut atmakla, sütün rengini bilene yüz milyonlar vermek arasında esaslı bir fark var mıdır?

    İzlemeyi artırmanın, izleyenlere de yararlı çok yolları bulunabilir. İnsanların işlerine yarayan bilgi-becerilerin kazandırılabileceği programlar her zaman büyük ilgi toplamıştır. Girişimcilik konusunda iki sayfa açan bir haftalık derginin tirajı beşe katlanmıştır. Böyle bir program hele TV’de yayınlansa ne kadar izleyiciyi ekran başına toplar. Ama, “onlar pahalı programlardır, biz barbut yöntemiyle aynı işi yapıyoruz” deniliyorsa o başkadır.

    Ama unutulmamalıdır ki iyi tüccar, müşterisinden uzun süre kar sağlayabilendir.

  • İÇİMİZDEKİ CANAVAR!

    İÇİMİZDEKİ CANAVAR!

    Yanlış olarak trafik kazası denilen ve kaza tanımına uymayan olayları tek nedene, onu da içimizdeki canavarlara bağlayan yetkililerimiz, dahiyane bir buluşla caddelere panolar koyup “içinizdeki canavarı durdurun”, “trafik canavarı olmayın” gibi fevkalade yüksek düşünce ürünü sloganlarla canavarları kontrol altına almayı düşünmüş bulunmaktadırlar.

    Bu olayı bir örnek olarak kullanıp, bir toplu hastalığımızı görmek -hatta çaresini de görmek- mümkündür. Bu hastalık, sorunların nedenlerini ve o nedenlerin nedenlerini sormamak, bunun yerine kafalarımıza yerleştirilmiş bulunan kalıplardan en uygun görünen birisini kullanarak sorunu çözmeye kalkışmaktır.

    İşin acı yanı, bu kalıplar o denli hayatı kolaylaştırıcıdır ki, alışmamış insanlara bir işkence gibi gelen “düşünmek” yükünü ortadan kaldırdığı için bu virüsü kapmış bir kişi en iyi okullara girip çıksa dahi bu enfeksiyondan kurtulamamaktadır.

    Bu kalıplar, okul-aile-çevre üçlüsü’nce doğru-iyi-güzel olarak kararlaştırılan her ne varsa onlardır ve zaten olaylarda nedensellik arayamayışımızın nedenlerinden başlıcası da bu yaklaşımdır. “Biz sizin için düşünür, sizin için her ne doğru, iyi ve güzelse ona karar veririz. Siz düşünmemeli, neden sormamalısınız. Sorarsanız aklınıza zararlı şeyler üşüşür” yaklaşımı, “kul vatandaş”ın nasıl üretildiğinin formülüdür.

    Örnek olay olarak alınan “içimizdeki canavar” işine gelince: Trafik anarşisi (en iyi deyim budur) tek nedenli değildir. Ayrıca, hiçbir sorunun da tek nedenli olmadığı, işi sorun çözmek olanların ilk bilmesi gereken bilgidir.

    Bu nedenlerden birisinin de -en önemlisi olup olmadığı tartışmalı olsada-, sürücülerin akıldışı eğilimler içine düşmeleri (canavarlık hali) ve istenmeyen sonuçlara yol açmaları olduğu doğrudur. İşte, yukarıda değinilen toplu hastalığın tipik belirtisi tam bu noktada ortaya çıkmaktadır.

    Sorunlara nedensellik yoluyla yaklaşan bir kişinin bu noktada sorması beklenen soru şudur; “pekiyi, sürücüler bu akıldışı eğilimlere (canavarlık) niçin kapılmaktadır? Tüm Türk’lerin içinde, başka milletlerde bulunmayan birer canavar mı vardır?”

    Bu soru sorulunca, cevaplayacak olan ister istemez belli bir cevaba gelmek zorunda kalacaktır. Bu cevap da şu olacaktır: Yalnız Türklere özgü canavarlar olamaz. Tüm insanlarda öfke, hınç almak, cezalandırmak gibi hisler vardır. Bunu bilen medeni toplumlar, bu hislerin canavara dönüşmemesi için sistemler kurarlar, medeni olmayanlar ise herkesin kendi hıncını almasına, herkesin kendi adalet anlayışını uygulamasına yani birer “canavar” olmasına ses çıkar(a)mazlar.

    Bir Trafik Şikayet Sistemi, insanların ilkel öç alma duygularının medeni bir davranışa dönüşmesini sağlar. Bir başka deyimle bizim başımıza dert olan “canavarlık”, akıllı yöneticilerin elinde bir avantaja dönüşür.

    Otoyolda en sol şeritten seyreden bir kamyona karşı “canavar”ca davranıştan başka yapacak birşeyi bulunmayan insanımız, bir şikayet sistemi bulunsaydı içinden keyifle düşünür ve biraz sonra bu kamyonun hakettiği cezayı göreceğini bilirdi. Böylece , onbinlerce gönüllü trafik denetçisi devreye girmiş olur, kimse kolay kolay hatalı hareket etmeye cesaret edemezdi.

    Tabii ki bu şikayet sisteminin, “154 Alo Trafik” ile yalnız isim benzerliği vardır.(İsteyenler deneyip öyle olduğunu görebilirler.)

    Başedemediği her soruna bir canavar adı takan insanımız (enflasyon canavarı, terör canavarı, kollu canavar (kumar) gibi), aslında kendi beceriksizliği ile karşı karşıyadır ve ona “canavar” demektedir.

    Haksız da değildir, çünkü en korkunç canavar, insanın kendi yetersizlikleridir.

    Pazartesi, 23 Mayıs 1994

  • BİR “ÖNCÜ” ARANIYOR!

    BİR “ÖNCÜ” ARANIYOR!

    Başkalarının ne kadar etkilendiğini bilmiyorum ama medyadaki reklamlar artık beni hiç mi hiç etkilemiyor. Yüzlerce değişik (görünümlü) reklama karşın söylenen ya da yazılan hep aynıdır: “Biz iyiyiz, bizim dışımızdakiler iyi değil!”.

    Reklam firmaları içinden bir “babayiğit” mi çıkar, yoksa Reklamcılar Derneği mi düşünür bilemem, ama birisinin öncülük edip, bu “cana tak ettiren” yaklaşımdan kurtulması, yepyeni bir yaklaşımla ürününü tanıtması gerekiyor.

    “Biz iyiyiz”’in dışında başka ne gibi yaklaşım olabilir? Kartvizitine `yaratıcı direktör’ yazanların mesleklerine karışmak istemem ama çeşitli ve de değişik kavramlar bulunabilir.

    Dev bilgisayar firması CDC’nin kurucusu William Norris, şu tek cümleyle yepyeni bir iş felsefesi kurmuştur; “toplumun tatmin edilmemiş ihtiyaçları bizimi için iş imkanı demektir”.

    Başlangıçta ABD iş dünyasının tepkilerini çeken bu felsefe, “para kazanma” ve “toplum sorunlarının çözümüne katkı”nın, “biri varsa diğeri yok” kavramlar olmadığını, bunların pekala “birlikte var” olabileceğini kanıtlamıştır.

    Her ne kadar, insanların “tatmin edilmemiş ihtiyaçları”nı birer iş imkanı olarak kullanan iş(!) sahipleri yalnız Bangkok’ta değil ülkemizde de varsa da (alo seks hatları), CDC’nin kurucusu bu tür ahlaksızlıkları değil, toplumun çeşitli sorunlarını ele almıştır.

    Ülkemizin önemli sorunlarından birisi olan işsizlik konusunda, “biz x adet yeni iş yaratmak için gençleri destekliyoruz. Bu yaklaşım bizi rakiplerimizden ayırıyor, dolayısıyla bizi seçin” diyebilecek bir öncünün çıkacağını umabilir miyiz?

    Böyle bir yaklaşımın maliyeti, “biz iyiyiz”in maliyetinden daha fazla değildir, hatta daha da azdır. Tek sorun, farklı olduğunu söyleyen değil (çünkü herkes öyle söylüyor), gerçekten farklı olan ilk kuruluşun (aslında kişinin) ortaya çıkmasıdır.

  • KIRMIZI PLAKA VE FIRFIRLI MAVİ LAMBA!

    KIRMIZI PLAKA VE FIRFIRLI MAVİ LAMBA!

    Kırmızı plaka deyip hafife almayın çeşit çeşidi var. Pirinç çerçeveli kırmızı zemin üzerine yine pirinç rakamlısı, beyaz zemin üzerinde kırmızı çerçeveli ve rakamlısı, birincisi gibi olup da rakamların yanında TBMM yazanı, ikincisi gibi olup da başka harfler de bulunanı vs vs.

    Bunların hepsine kırmızı plaka denilmesine rağmen hepsinin prestij puanı aynı değildir. Zemin ne kadar kırmızı, rakamlar ne kadar pirinç ise aracın içinde (sağ arkada) oturan da o denli prestijlidir.

    Bu prestij araç içindeki diğerlerine de (sol arkada okula giden çocuğu, sol öndeki şoföre ve sağ öndeki korunmaya da- yanlışlıkla koruma deniyor-) bulaşır.

    Hatta hanımların misafir günlerinde oturuş sırası, oturanın eşinin plakasının kırmızı ve pirinç içeriğine göre olur. Hal hatır sorarken önce bol kırmızılı ve pirinçli hanım, daha az kırmızılı ve pirinçsiz hanıma babacan pardon anacan tavırla hitap eder. Tersi ayıptır.

    Kırmızı ve pirinç’in çok sayıda kombinezonunu yapmak mümkün olmadığı ve prestij sıralamasına girmek isteyenlerin sayısı da çok olduğundan şoförlerimizin yaratıcı zekası yeni bir çare geliştirmiştir.

    Fırfırlı mavi lamba !. Hatta denilebilir ki fırfırlı mavi lamba, kırmızı plakadan daha etkilidir. Çünkü fırfırlı mavi lambalı aracın içinde ne olduğu belli değildir. Dükkandan fırfırlı mavi lamba alıp aracına takan bir uyanık olabileceği gibi, büyük ama tanınmak istenmeyen bir büyük insan da olabilir.

    Ayrıca kırmızı plaka’nın trafikte görüş sahası dışında bir etkisi olmazken, fırfırlı mavi lambalı aracın “ne olur ne olmaz başıma iş açmayayım” gerekçesiyle etkisi büyüktür.

    Fırfırlı mavi lamba taşımanın bir sonucu, polis vs.nin çevirip niçin fırfırlı mavi lamba taşıdığını sorması ihtimalidir.

    Bir uyanık kişi bunun çaresini bulmuş, ihtiyacı olanlara hemen ileteyim.

    Böyle bir soruyu sorana işaret parmağını “yaklaş, beriye gel, kulağını uzat” anlamında oynatıp kulağına “öğrenmemen senin için daha iyi olur!” deniliyor.

    Kırmızı plaka ve fırfırlı mavi lamba konusunun giderek yaygınlaşması, aile bütünlükleri başta olmak üzere birçok sosyal ve teknik sorunu da beraberinde getirmiştir.

    Yeni evlilerin bile beyaz zemin üzerine kırmızıyla MUTLUYUZ yazdırması, müsteşar ve rektör aileleri arasında bir huzursuzluğa yol açabilir.

    Bence trafik yasasına bir madde ilave ederek olur olmaz kişilerin kırmızı plaka ve fırfırlı mavi lamba takması yasaklanmalı ve aracın ruhsatına da bunları takıp takamayacağı işlenmeli. Böylece toplumumuzun aile bütünlüğü korunmuş olacaktır.

  • İSRAFSIZ ŞİRKET

    İSRAFSIZ ŞİRKET

    Sorun çözme teknikleri içinde yer alan “sorunun yeniden tanımlanması” (redefining the problem) adıyla bilinen bir yöntem, herhangi bir sorunu çözmeye girişmeden önce onu “daha açık, daha kolay anlaşılabilir” bir şekle dönüştürmeyi öneriyor.

    Böyle bir tekniğe niçin ihtiyaç duyulduğu, karmakarışık ifade edilmiş bir sorunla karşılaşan herkesçe kolayca anlaşılabilir. Örneğin, “işsizlik” olarak dile getirilen ve bu haliyle hakkında birçok çözüm geliştirilebilecek gibi görünen sorun gerçekte pek “anlaşılabilir” değildir. Acaba işsizlik deyimiyle, herhangi bir işi olmayan herkes mi, işi olup da yeterli geliri olmayanlar mı, işi olmayıp da yeterli geliri olanlar mı, işgücü piyasasının talep ettiği niteliklere ve de çalışma arzusuna sahip kimselerin iş bulamayışı mı, yoksa niteliği yetersiz ve her işe talip olup gerçekte hiçbir işe tam uygun olmayanların işsizliği mi kastedilmektedir?

    Bunların her biri ayrı birer sorundur ve çözümleri birbirinden oldukça farklıdır. Sorun bu haliyle ortaya atılıp “işsizlik meselesi nasıl çözülmeli?” biçiminde bir tartışma açılsa, bu “sorun içinde sorunlar” yumağı çözülemez, hatta anlaşılamaz dahi.

    Sorunun yeniden tanımlanması tekniği, bir sorun ifadesindeki anahtar kavramları tek tek ele alıp, onlarla nelerin kastedildiği üzerinde uzlaşma arayarak işe başlar. Bunun için o kavramlar iyice didiklenir.

    Yazı başlığı olarak şirketlerde israfın alınmasının nedeni, küçük veya orta ya da büyük ölçekli tüm şirketlerin -özellikle de ekonomik kriz ortamlarında- dikkatlerini yoğunlaştırdıkları ilk konunun (çoğu zaman da batana kadar tek konunun) bu olmasıdır. Mali açıdan güç durumdaki şirketlerde ilk akla gelen, kullanılmayan ampullerin söndürülmesi, kağıtların arkalı önlü kullanılması, otomobillerin bir kısmının satılmasıdır.

    Konu şirketlerle de sınırlı olmayıp daha yaygındır. Hükümetler değiştiğinde ilk yayımlanan, genellikle Tasarruf Genelgesi’dir.

    Görülmektedir ki israf ve tasarruf konusu, toplumumuzun sorun çözme çantasında çok önemli bir yer tutmaktadır. O halde üzerinde durmak, bu kavramların doğru anlaşılıp anlaşılmadığını irdelemek gerekir.

    Kuşkusuz ki, kağıtların iki taraflı kullanımından başlayan tasarruf önlemlerinin hepsi doğrudur ve daha da sıkı tutulması her bakımdan yararlıdır.

    Burada kritik nokta, israf olgusunun kapsamının iyi tanımlanmayışı nedeniyle çok büyük israf kaynaklarının gözden kaçırılması, bunun yerine daha küçükleriyle oyalanılmasıdır.

    İsraf, Arapça seref (gereksiz harcama) anlamına gelmektedir. Bir iş için harcanması gerekli kaynakların makul miktarları belli olduğuna göre, nereden sonra bir israfın doğacağında herhangi bir kuşku yoktur. Peki acaba, sorun bu mudur? Acaba, gereksiz harcamalar belirlense ve bir şekilde giderilse israf durmuş sayılır mı?

    Sorunun yeniden tanımlanması tekniği uyarınca israf kavramı didiklenmeye başlanırsa, bunun harcama değil kullanma ve yararlanma anlamlarında alınmasının daha doğru olacağı; gereksiz kullanım ve yararlanılmayan gereklilik olgularını birlikte kapsadığı; bu son iki kavram içindeki yararlanılmayan gereklilik kavramının ise pek üzerinde durulmayan bir kavram olduğu görülecektir. Bir mal ya da hizmet üreten bir kuruluşta, nihai ürün(ler)e katma değer sağlayan çok sayıda girdi vardır. Bunların içinde, kağıtları birbirine tutturmaya yarayan zımba teli, ofisleri aydınlatmak için kullanılan elektrik enerjisi, ürünlerin hammaddeleri, işçilik, yönetim giderleri, genel giderler gibi kalemler yer almaktadır. Bunlar açısından israf, gereksiz kullanım biçiminde tecelli eder.

    Bir de, soft girdiler denilebilecek olanlar vardır. Bunlar ürünlere en büyük katma değerleri katanlardır.

    Örneğin, çalışan kişilerin yaratıcılıkları, şirketlerine bağlılıkları, buluşçulukları, sorunları yerinde çözebilmeleri, süreçlerin doğru tasarımlanmış olması, politikaların doğru belirlenmiş olması gibi kalemler, ne bilançolarda ve ne de başka raporlarda görünmez. İsraf, bu gibi öğeler açısından ise “yararlanılmayan gereklilik” biçiminde ortaya çıkar.

    Bu iki grup girdi, sağladıkları katma değer bakımından karşılaştırılırsa, yararlanılmayan gereklilik’lerin diğerlerinden kat be kat yüksek olabileceği sonucuna varılacaktır.

    İşte bu nedenle yönetici performanslarının ölçülmesinde artık geleneksel ölçütler yerine, R.O.M. (Return On Management, yani Yönetsel Getiri) adı verilen yeni bir ölçüt kullanılmaktadır. Tanım olarak Yönetsel Getiri, yönetimin harcadığı zaman ve dikkat karşılığında harekete geçirilebilen örgütsel enerji miktarıdır.

    Bu oranı sayısal olarak hesaplamak güçse de, şu 5 asit testi sorusuyla, aranılan yanıt alınabilmektedir:

    1. Çalışanlar, hangi fırsatların, şirketin stratejik misyonuna doğrudan katkıda bulunmadığını biliyorlar mı?
    2. Yöneticiler, şirketi nelerin başarısızlığa götüreceğini biliyorlar mı?
    3. Yöneticiler, başarı ve başarısızlıkları tanımlamak için kolayca kullanabilecekleri anahtarlara sahipler mi?
    4. Örgüt, kırtasiye işlemleri içinde yüzmekten kurtulmuş mudur?
    5. Tüm çalışanlar, patronlarının gözettiği performans ölçütlerini mi gözetmektedirler?

    Bir kuruluşta en büyük israf, Yönetsel Getiri’nin tanımında gizlidir. Eğer yönetim, örgütteki insanların enerjilerini tam olarak ortaya çıkaramıyorsa -yani yararlanılmayan gereklilik- büyük bir israf söz konusudur. Bu yalnız bir şirket için geçerli olmayıp bir ulus için de aynı şekilde geçerlidir.

    Bu kısa akıl yürütmeden, israfı önlemenin altın kuralı da ortaya çıkmaktadır: yöneticilerin bir numaralı hedefi, örgütünde çalışan tüm görevlilerin yaratıcı potansiyellerinin azamisini ortaya çıkarmalarına yardımcı olmaktır. İsraf kaynaklarının belki de en önemlisi, tasarrufun yanlış yerlerde aranılmasıdır.

    İsrafı doğru biçimde algılayan ve çalışanların potansiyellerinin ne denli büyük bir kaynak olduğunu farkeden bir kuruluşta, artık üzerinde durulacak nokta, “tüketim ahlakı”dır. Çeşitli çalışma alanlarının gerektirdiği bireysel yetkinlikleri oluşturan “öz yetkinlikler” içinde, bir yapı taşı gibi yer alan tüketim ahlakı, bir çeşit parmak izi gibi, çalışanların tüm eylemlerine yansımaktadır.

    Tüketim ahlakı -bütün diğer konular gibi- bu konuda düzenlenebilecek eğitimler yoluyla kazandırılamayacak bir yetkinliktir. Kişinin, yaşadığı fiziki ve sosyal çevreyi bir “kaynaklar topluluğu” olarak algılamasına, bunları kullanma konusundaki sorumluluğunu farketmesine ve onlara saygı göstermesine bağlıdır. Bu nedenle, tüketim ahlakını geliştirmek isteyenler, onunla ilgisi hiç yokmuş gibi görünebilecek olan bir başka konuda farkındalık yaratmaya bakmalıdırlar. O da, “ben niçin varım?” sorusudur.

    Bireysel olarak bir misyon edinmemiş bir kişinin, onu çevreleyen kaynaklara saygı göstermesine, yani israftan kaçınmasına imkan yoktur. İsrafsız bir şirket, çalışanlarının, bireysel misyonlarının farkına vardıkları, çalıştıranların da onları birer kaynak olarak görebildikleri bir şirkettir.

    Ağustos 1997

  • Etnik kökene dayalı örgütlenme?

    Etnik kökene dayalı örgütlenme?

    Sağlam mantığı ve sosyolojik bilgisiyle temayüz etmiş bir köşe yazarının şu satırlarını aynen alıyorum: “….Çözüm diyorsak, İngiltere’deki gibi bir demokrasi ve Sin Fein gibi demokratik bir etnik parti gerektiği bellidir. Vekilleriyle ve teşkilatıyla BDP’liler demokrat olabilseler bu yol açılır.”

    Gerektiği gerçekten belli midir?

    Sık kullanılan bir bir söz vardır ya, “….düşünülemez” diye; toptancılığın doruk noktasıdır herhalde. Bırakın tartışmayı düşünülmesini dahi muhal bulur. “Gerektiği bellidir” deyimi de benzer bir kesinlik ifade ediyor. Gerçekten de “demokratik etnik parti” niteliğinde bir örgütün gerekliliği “tartışmasız doğru“lardan birisi midir?

    Etnik ne demek?

    Hani bazı sözcükler vardır, eş anlamlısını söylediğinizde hakaret anlamı taşımaz gibidir. “Bu davranış ahlaksızlıktır” deyince kan çıkar da, “davranışınızı etik bulmuyorum” deyince neredeyse bir iltifat gibi algılanır.

    Etnik (sözcüğü güvenilir sözlüklere göre[1] ırk anlamına gelmektedir. Halbuki ırk sözcüğü neredeyse lanetlidir; hemen tüm medeni dünya ırka dayalı örgütlenmeyi, ırk temelinde hareket etmeyi, davranışları ırkın belirlemesini bir insanlık suçu saymaktadır.

    Peki nasıl oluyor da etnik örgütlenme “tartışılmaz bir gereksinim” oluyor?

    Sin Fein mezhepçi ya da ETA ırkçı örgütlenme için “iyi uygulama referansı” olarak alınabilir mi? 1990’lara kadar ırk temelinde örgütlenmelerin varlığı (örn. G.Afrika), aradan 20 yıl geçtikten sonra hala “iyi örnek” olarak kabul edilmeli mi?

    Hele demokratik etnik (ırkçı) tamlamasındaki demokrasi ve ırçılık bir araya gelebilir mi? Eğer böyle bir demokrasi kurulsa, belli ırka ait olanların dışındakilerin hakları ne olacaktır?

    Eğer etnisite kültür bağlamında kullanılıyorsa!

    Farklı kültürlerin siyasal olarak örgütlenmeleri çoğulcu demokrasinin tanımına tam da uyuyor. Demokrasi, farklı ilgi ve çıkar gruplarının birlikte yaşayabilmeleri demekse,  gerek ırk gibi biyo-genetik kökenli, gerekse din, dil, töre gibi kültür kökenli çıkarlar ancak “bütün ile birlikte” savunulabilir.

    Bir diğer deyişle, eşit muamele görmediği düşünülen bir çıkar sadece o çıkarı savunup diğerlerini dışlayarak değil,  tüm çıkarlar bütünlüğü içinde “o çıkar”ın da eşit muamele görmesi gerektiği savunularak yapılabilir.

    Türkiye’de uzunca süredir ayrılıkçılığın da herhangi bir çıkar gibi savunulabilmesi -düşünce özgürlüğü ve demokrasi adına- dile getiriliyor. Ayrılıkçılık tanım itibariyle, öteki çıkarları dışlayan bir tutumdur ve bu yüzden demokrasi adı verilen “farklı çıkarların uzlaşarak birlikte var olmaları” kavraşımıyla (konsept) taban tabana zıttır.

    Sloganlar yaşamı -kısa süreliğine- kolaylaştırırken uzun dönemde cehenneme çevirebiliyor.

    16 Ocak 12 Pazartesi

  • “SAYISAL ÖLÇME”DEN  “ÖZNEL DEĞERLEME”YE

    “SAYISAL ÖLÇME”DEN  “ÖZNEL DEĞERLEME”YE

    Eğitim sistemimizin doku derinliklerine işlemiş ve bu yüzden de pek sorgulanmayan bir özelliği, sınavlardır. Teknik dille “ölçme-değerlendirme”  denilen sınavların zaman zaman  üzerinde durulan iki boyutu “neyin ölçüldüğü”  ve “nasıl ölçüldüğü” dür.

    Örneğin, üniversite giriş sınavları açısından bu iki boyutun  gereklerine ne denli uyulduğu ancak sınavları tasarımlayanlar açısından bellidir.

    En yakası açılmayacak konuların sokaklarda konuşulduğu ülkemizde,  genelde eğitim, özelde ise sınavlar gibi herkesi  derinden ilgilendiren konular her ne hikmetse yalnızca bu işi bildiğini söyleyen kişilerin aralarında konuştukları “hizmete özel” konulardandır.

    Bilimin, “her şeyi sorgulamak”   olan evrensel ilkesi, bu alanlara girmemiş, böylece de yıllardır milyonlarca çocuk ve genç, neyi ölçtüğü  ve de nasıl ölçtüğü belli olmayan aletlerle sınıflandırılagelmiştir.

    Yumurta ya da domatesler dahi daha akılcı biçimde sınıflandırılırken, insanları test denilen acayiplikle sınıflamanın temelinde yatan nedenlerden birisi eğitim sınıfımızın içe kapanıklığı ise, bir diğer neden ölçme-değerlendirme’nin “niçin”  yapıldığının sorgulanmayışıdır.

    cocugunuzun_odevini_siz_yapmayin.jpgSınavlar niçin yapılır?”  gibisinden  bir soruya,  “adet olduğu için yapılır“, “çocukların başarılarını sıralamak için yapılır“, “ana-babalar çocuklarının durumunu bilmek isterler“, “öğretilenleri ne kadar aldıklarını anlamak için“, “öğretmenin, daha başarılı olması için“, “sınav olmazsa çocuklar çalışmaz“, “sınav, öğretmenin disiplin sağlamasına yarar“, “sınav, öğretmenin elindeki tek silahtır” gibi onlarca yanıt verilmektedir. büyütmek için tıklayınız!

    Sınavın neyi ve nasıl ölçtüğünün yanıtı işte bu sorulmayan soruda saklıdır: Sınav ne için yapılır?

    Toplumların kendi ideolojilerine göre insan yetiştirmek üzere tasarımladığı  ve koşullandırma yoluyla insanlara -zorla- “öğretilenler” demek olan  geleneksel eğitim sistemleri artık bitmektedir. Geleneksel eğitim sistemlerinin en etkin silahı ise “sınav”dır.

    Öyle bir silah ki, onun kurallarına göre koşullandığını kanıtlayamayanları diplomasız bırakan ve toplumun kenarına itebilecek güçte!

    Koşullandırmaya dayalı geleneksel davranışçı felsefe, onun tartışılmaz “ezberi” Bloom taksonomisi, “öğretme”  ve bunları tekrarlayarak bilim yaptığını savunanları tarihe gömen  yeni yaklaşım, insanın doğuştan sahip olduğu “ihtiyaçlarını saptama ve bunları kendi yetenek ve sınırlamalarına en uygun biçimde öğrenme yetisi” ne  dayalı yeni bir paradigma doğmaktadır.

    “Herkes -en az bir alanda- zekidir”, “koşullanmama hakkı”, “istediğini öğrenme” gibi özelliklere sahip bu yeni paradigma içinde, geleneksel sınav anlayışının da,  o anlayışa göre eğitim yapmayı sürdürmek isteyenlerin de yeri yoktur.

    İnsan ve eğitim gibi her ikisi de çok boyutlu iki karmaşık ve çok boyutlu olguyu tek sayıya (veya harfe) indirgeyerek yapılan ölçme, en azından doğru bir ölçme değildir. Üç boyutlu bir cismin ölçüleri nasıl ki tek sayıyla ifade edilemezse, bir insanın başarımının da tek parametreyle ifadesi de mümkün değildir.

    Ölçülmeyen bilinmiyordur”  deyişi, insan başarımı için de doğrudur. Ama, nelerin ölçülmesi gerektiği doğru saptanır ve bunlar eksiksiz ölçülürse.

    Buradaki ölçme, çoğu zaman öznel değerlendirmeler biçiminde olabilir. Ama her ne yolla olursa olsun, tek boyutlu olmamalı, en az ölçmeye ya da daha genel deyimle değerlendirmeye çalıştığı olgunun boyutlarının olabildiğince çoğunu kapsamalıdır.

    Sınav böyle bir içeriğe bürününce, “niçin ölçme yapıldığı”  sorusu da açıklığa kavuşmaktadır:

    1.     Sınav, öğrencinin kendi öğrenme profili hakkındaki varsayımlarını gözden geçirerek gerekli değişiklikleri yapması,

    2.     Öğretmenin, oluşturduğu öğrenme ortamının uygunluğunu test ederek gerekli değişiklikleri yapması,

    3.     Ve bu iki düzeltmenin bileşik etkisini kullanarak, çocuğa, kendi yetenek ölçüleri içinde makul bir başarı kazanma fırsatı  yaratarak, öğrenmeyi bir külfet değil bir zevk haline getirmek ve böylece ileride gereksinebileceği eğitsel ihtiyaçlarını kendi kendine karşılayabilmesi becerisini kazandırmak için yapılmalıdır.

    Öğretmenler, sınavları bu yeni anlayışla yaptıkları takdirde, öğrenmeyi bir külfet, onun ögelerini de mücadele edilmesi gerekenler olarak gören öğrenciler, birer öğrenme makinesi haline geleceklerdir. Aynen doğuşlarında olduğu gibi!

    Peki, çocukları doğuştan kötü ve koşullandırılmaları gereken yaratıklar olarak gören geleneksel davranışçı ekol, kendine nasıl bir iş bulacaktır?

    Onları da sınava tabi tutup, yeteneklerini ölçerek uygun oldukları kategoride bir iş vererek. Tabii varsa!

    Pazartesi, 25 Ağustos 1997

  • Sorgulanamazlık (ezber[1]) ve Terör Mücadeleleri !

    Sorgulanamazlık (ezber[1]) ve Terör Mücadeleleri !

    Toplumlar varoldukça, tıynetlerindeki “daha fazlaya daha kolayca sahip olma” güdüsü varoldukça, hangi kılık altında olursa olsun, terör -bir yaptırım aracı olarak- daima var olacaktır.

    Dünyadaki toplumları, “terörü kullananlar” ve “kendisine karşı terör kullanılanlar” olarak ikiye ayırmak yanlış olmaz. Terörü kullanan‘ların hemen daima gelişmiş, kendisine karşı terör uygulananlar‘ın ise gelişmemiş (kibarca gelişmekte olan) toplumlar olması da net bir karakteristik olarak görünüyor.

    Terörü operasyonel olarak uygulayan kadrolar ise daima “kendisine karşı terör uygulanan” toplumların içinden çıkarılmakta, terörü kullananlar ise halklarını bu beladan uzak tutup sadece stratejik -bazen de lojistik- yönetim(!) sağlamaktadır.

    Halen Afganistan, Pakistan, Bangladeş, Irak, Filistin, Türkiye gibi ülkelerle İrlanda, İspanya gibi toplumlarda, “terör kullanan ülkeler“in etkililik düzeyleri çok farklı ise de, terör açısından en önemli karakteristikleri ortaktır. O da, terör uygulayanların zihinsel yapılarındaki “sorgulanamazlık” öğesidir.

    Kritik nokta burasıdır..

    İster etnik, ister dini, ister siyasal herhangi bir ideoloji olsun, herhangi birisini esas alan bir terör hareketi, o hareketi sorgulamadan benimseyen insanlar olmaksızın oluşturulamaz. Zihinsel yapısı sorgulamaya dayalı kişiler, sürü halinde hareket edemezler.

    Sorgulayan ve sorgulamayan insanlar arasındaki bu asimetri, terörle mücadele açısından bir dezavantajdır. Kendini, yaşadığı toprağı, özgürlüğünü, bağımsızlığını korumak isteyen kişiler, bunlardan herhangi birisini terör yoluyla yok etmek isteyen insanlara karşı daima zafiyettedirler. Çünkü mücadelenin her anında, olası hareketlerinin sonuçlarını sorgularlar ve çoğu zaman şiddet kullanma konusunda çekinik kalırlar. Sorgulamayanlar ise bu konuda son derece kararlıdırlar.

    Sorgulanamazlık aynı zamanda demokrasi iklimini yokeder..

    Sorulamaya kapalı, kendini koşillandırılmaya açmış kişilerin rahatça yaşayabilecekleri tek rejim türü otokratik rejimlerdir. Sadece söylenenleri yapan, söylenenlere inanan, doğru-iyi-güzellerin tek olduğuna, akıl yolunun bir olduğuna inandırılmış kişilerin ihtiyacı mutlak ve tek doğrulardır. Demokrasinin yeşeremeyeceği ortam da tam olarak budur.

    Sorgulanamazlık varsa bilim de yoktur..

    Eğer bilimi tek sözcükle tanımlamak gerekse “yanlışlanabilirlik” denilebilir. Yanlışlama ise ancak sorgulama ile mümkündür. Sorgulamanın bırakacağı boşluğu hurafeler doldurur.

    O halde!

    Dünyayı içinde yaşayanlara zehir eden, insanların konuşa konuşa uzlaşmalarını imkansız kılan sorgulanamazlıkla mücadele niçin bu denli zayıftır?

    Gelişmiş ülekelerin sorgulanamazlıkla küresel ölçekte mücadele etmeyip sadece kendi halklarını eleştirel düşünce (critical thinking) temelinde eğitmeleri anlaşılabilir bir olgudur. İhtiyaç duydukları değerleri toplumlarına transfer edebilmeleri ancak, o değerlere sahip olan toplumların iç enerjilerini kendi iç çatışmalarına harcamalarına, böylece sahip oldukları kaynakları koruma güçlerinin -sorun çözme kabiliyetleri- düşük düzeyde kalmasına bağlıdır.

    Ayrıca da, çeşitli değerlere sahip toplumların, kendi iç enerjilerini terör mücadelesiyle harcarlarken -ister istemez- ihraç edecekleri terör faaliyetleri, bu ükelere karşı kullanılabilecek kozlara dönüştürme imkanları da sağlar. Bir taşla kuş katliamı denilen olgu!

    Sonuç..

    Terör mücadelesinde kısa, orta ve uzun vadeli önlemler bütününde, kesinlikle ihmal edilmemesi gereken önlem, terör örgütlerinin vazgeçilemez malzemesi olan “sorgulamaya kapalı zihinsel yapıya sahip insan” malzemesini kullanılamaz hale getirmektir.

    Bu nasıl yapılabilir?

    Bu önlem ancak toplumun  tüm kesim ve kurumlarının ortak çabasıyla hayata geçirilebilir.

    Seyirci öyle istiyor afyonuyla birkaç kuruş daha kazanıp şöhretini -dolayısıyla rahatını- sürdürmek isteyen medya sınıfı (reklamvereni, senaristi, oyuncusu, kanal sahibi, yöneticisi vs) başta olmak üzere tüm kurumları..

    Programlarına sorgulanamazlıkla ilgili tek cümle almamış, ama vatanı kurtarmaya(!) soyunmuş siyasi partileri..

    Sabahlara kadar mikro siyaset dedikodularıyla kafa şişiren kadrolu yazar-çizer-konuşur taifesi..

    Küresel politik falcılar gibi desteksiz -ama şişik egolu- zaman hırsızları..

    Ve tüm kitap bilgilerini genç beyinlere ezberletmeye çalışan kadrolar..

    Bütünü oluşturan bu parçalar sorgulanamazlığın tehlikelerini idrak edip doğrularından kopabilirler mi?

    Bilinmez. Eğer bir idrak mucizesi gerçekleşirse niye olmasın.

    Ya da niye olsun!

    14 Şubat 12 Salı

     

  • TEKRARSIZ ÖĞRENME

    TEKRARSIZ ÖĞRENME

    Geleneksel eğitimi en iyi betimleyecek üç kavram aransa herhalde bunlar “öğretme”, “tekrar yoluyla belletme”  ve “ezber” olurdu. Bu yazıda bu kavramlardan ilk ikisi  üzerinde durulacak, bunlara  alternatifler önerilecektir.

    Öğretme: Öğrenme Enerjisini Gözardı Eden Yöntem!

    İnsanoğluna çeşitli şekillerde bakılabilir. Bunlardan  birisi de onu bir dizi enerjinin toplamı olarak görmektir. Cinsel enerji, fiziki enerji, düşünsel enerji ve öğrenme enerjisi bunların en önemlileridir.

    Bu enerjilerin her biri kısmen diğerine dönüşebilir, ama bu dönüşüm çoğu zaman kimi sorunları da beraberinde getirir. Örneğin uygun biçimde kullanıl(a)mayan cinsel enerji diğer enerji türlerine dönüşür ama geride bir takım ruhsal sorunlar bırakarak. Benzer şekilde kullanılmayan fiziki enerji de düşünsel veya diğer tip enerjilere dönüşebilir, ama yarattığı vakum içinde sorunlar ürer.

    Aslolan her enerji türünün, birbirinden aşırı alış-veriş yapmaksızın yerli yerinde kullanılması, kullanılmayan türlerin sorunlar doğurmasına fırsat yaratılmamasıdır.

    Pratikte, ortalama yaşam süren insanlar normal olarak bütün enerji türlerini bir ölçüde kullanırlar. Kullanılmayan miktarlar ise ölçüsü oranında sorunlara yol açar.

    Ancak bu enerji türleri arasında bir tanesi, ilk çocukluk çağlarından sonra giderek daha az kullanılmaya başlanır. Bu “öğrenme enerjisi” dir.

    İnsan -ve bütün canlıların- doğasının şaşmaz bir gereği olarak ve milyarlarca yıl  süren bir evrimle gelişmiş bulunan “öğrenme” yetisi, bu yetinin kullanılabilmesini teminen yine doğa tarafından enerjilendirilmiştir.

    Çocuk, dünyaya gözünü açtığı andan itibaren -belki de daha önce -, doğal olarak hissetiği, sonralarda duyuları ile algıladığı  ve daha sonra da aklıyla kavradığı ihtiyaçlarını, öğrenme yetisi ve onu besleyen enerji yoluyla  “öğrenir”.

    Çocuğun bebeklik ve ilk çocukluk çağlarındaki öğrenme  “oyun” yoluyla olur.

    Bebek ve çocuk, oyunu çevresindeki eşyaları kullanarak bir tasarımcı becerisiyle tasarımlar. Tasarımlanan bu süreç, çevredeki imkanlar, ihtiyaçlar ve çocuğun öğrenme profili arasındaki optimal çözümdür. Bebek ya da çocuk bu süreci yaşarken bunu zevkle yapar. Oyun oynayan çocuğun dünyadan koptuğu, başka bir alemde yaşadığı sanılabilir. Bu sürpiz değildir. Çünkü, ihtiyaçlarına karşı azami tatmini almaktadır.

    Bu optimal süreç, ilkokulun ilk 1-2 sınıfından başlayarak bozulmaya başlar.

    Çocuğun gerçek ihtiyaçlarının oyun yoluyla ve bizzat  kendisince  öğrenilmesinin yerini, müfredatta belirtilen ve çoğu, çocuğun ileride gereksineceği düşünülen “varsayılmış  ihtiyaçlar”ın öğretmen tarafından öğretilmesi almaya başlar. Süreçteki bu değişim sınıflar ilerledikçe hızlanır ve lise sıralarına gelindiğinde “oyun” ve “öğrenme” tamamen dışlanır. Artık “öğretme” tam olarak egemen olmuştur.

    “Öğretme”, Peki Nasıl ?

    Bilinen öğretme yöntemlerinin hepsi, bellekte tutmaya dayalıdır. Öğrenci bazen zorlanarak bazen motive edilerek öğretilmek istenilenleri bellemeye yönlendirilir.

    Tekerlemeler yoluyla hatırlayarak belleme, anahtar sözcüklerin bellenip onların çağrışımlarıyla  bütünün bellenmesi, benzerlerin bellenmesi yoluyla  bütünün bellenmesi gibi belleme türlerinin hepsi, beynin koşullanmaya açıklığından yararlanır.

    Koşullandırmaya dayalı eğitimin babası sayılabilecek olan  B.F. Skinner, hayvanlar üzerinde yaptığı deneylerin insanlara da uygulanabileceğini göstermiştir. Bugünkü eğitim sistemlerinin temeli, işte bu hayvan deneylerine dayanmaktadır.

    İlk ve orta  öğrenimde, hatta yüksek öğrenimde sıkça başvurulan  “örnek problemler çözerek benzetme yapabilme becerisi kazanma” yöntemi, tekrar yoluyla belleme’ye en tipik örnektir.

    İhtiyaçların, kişinin kendince öğrenilmesi ise tamamen farklı bir süreçtir ve koşullanmayla ilgili değildir.

    Niçin “Öğretme”?

    Birkaç neden birlikte vardır: Devletin, kendi ideolojisine uygun vatandaş yetiştirme arzusu nedenlerden birisidir. Halbuki, ihtiyaçlarının gerektirdiği bilgi becerileri edinmeyi öğrenmiş, bunu zevkle yapabilen ve dolayısıyla sorunlarını bilgi ve beceriyle çözebilen insanların, başka olumlu özelliklerinin yanısıra aynı zamanda iyi vatandaşlar da olacaklarının idrak edilebilmesi gerekirdi.

    Bir diğer neden, eğitim kadrolarına, öğrenme ortamı hazırlama gibi nisbeten güç bir görevi yerine getirebilecek formasyonun kazandırılmasındaki yetersizliklerdir.

    Eğitim yöntemi konusunda herhangi bir seçim hakkı bulunmayan milyonlarca çocuk ve gence merkezi biçimde belirlenmiş müfredatı “öğretme”nin vermiş olabileceği egemenlik duygusu ise bir başka olası nedendir.

    Çocukların öğrenme konusundaki doğal yeteneklerinin farkında olmama ise en önemli nedenlerden birisidir. Bunun altında ise “öğretme” esaslı eğitimle yetişmiş erişkinlerin kendilerini değerlendirirken saptadıkları yetersizliğin  çocuklarda da var olduğunu varsaymaları bulunmaktadır. Biz beceremiyorsak çocuklar da beceremez!

    Nihayet bir diğer neden, bir toplumsal histeri haline gelmiş bulunan sınav başarısı için öğrenmenin değil, sorulan sorulara yanıt verebilmenin önem kazanmasıdır. Böyle bir hedef altında öğrenmek için zaman yoktur. Tüm zaman, olabildiğince çok olası yanıtı bellemek için kullanılmalıdır.

    Sıfır Tekrarlı Öğrenme (zero trial learning) !

    Kişinin ihtiyaç duyduğu bir bilgi, herhangi bir tekrara gerek kalmaksızın bir defada öğrenilir. Kişi, öğrenme profiline en uygun biçimde bu bilgiyi alıp derhal içselleştirir.

    Küçük çocukların oyunları incelendiğinde, o amaçsız ve zaman zaman komik görünüşlü hareketlerin her birisinin,  belirli bir eğitsel hedefe yönelik çok anlamlı ve akılcı deneyler olduğu görülecektir.

    Bir defada öğrenme erişkinler için de geçerledir. Hoşa giden bir fıkra, bir çizgi roman, ilginç bir olay  tekrara  gerek kalmadan öğrenilir.

    Kişinin ihtiyaç duyduğu bilgilerin yanısıra ihtiyaç duyduğu beceriler de sıfır tekrarla öğrenilir. Ancak, bunların hareket merkezine kaydedilmesi ve böylece düşünülmeden yapılabilmesi için, kişi kendi iradesiyle bazı tekrarlar yapar ve beceriyi içselleştirir.

    İhtiyaçların Farkına Varabilme : Bir Başka İhtiyaç !

    Kişinin herhangi bir dış hatırlatmaya gerek kalmadan farkında olduğu ihtiyaçlarının yanısıra, içinde bulunduğu fiziki ve sosyal çevrenin gerektirdiği ve normal olarak kişinin ihtiyaçlar envanterinde yer almayan bazı Bilgi – Beceri – Tutum ve Davranış‘lar da (Knowledge – Skill – Aptitude -Behavior)   olacaktır. İçinde yaşanılan zaman ve sosyal çevre, bu tür ihtiyaçların yoğun olarak ortaya çıkmasına neden olmaktadır.

    Bu noktada yapılması gereken, “ihtiyaçlara yönelik öğrenme”den vazgeçerek “kişinin bilmesi gerektiğine karar verilenleri öğretmek”  değildir. Aksine, aynı yöntemi korumak ve bu defa, kişinin ihtiyaç envanterinde bulunmayan ihtiyaçları, o envantere dahil etmeye çalışmak gerekir.

    Bunun yolu, kişinin var olan ihtiyaç (ilgi) alanları ile, henüz algılan(a)mayan ihtiyaç alanlarını ustaca birbirine bağlayabilecek “senaryo”lar oluşturmaktır. Böylelikle, “ihtiyaçlara yönelik öğrenme”  yönteminin avantajlarından yararlanmaya devam edilebilir.

    “Tekrar Yoluyla Belletme” Nasıl İnsan Tipleri Yaratır?

    Bir bilgi ya da becerinin bir defada öğrenilememesi, aslında eğitimciler için değerli bir göstergedir. Bu, ya öğretilmek istenilenin ilgi envanterine dahil edilemediğini ya da kişinin öğrenme profiline  uymayan yöntemler kullanılmakta olduğunun bir işaretidir.

    Ama ne yazık ki bu işaretler doğru yorumlanmaz ve tekrar yoluyla belletme  yolunda israr edilir.

    Bugün tekrar yoluyla belletme, eğitim sistemimizin bir normu haline gelmiştir.

    “S-R Psikologları”  adı verilen ekol, öğrenmenin tedrici olduğunu, her tekrarın beyinde  açılan izin daha derinleşmesini sağladığını savunmaktadır. Buna karşın “Gestalt Psikologları”  ekolü ise öğrenmenin bir defada ve “birdenbire” meydana geldiğine inanmaktadır. Wolfgang Köhler’in maymunlar üzerinde yaptığı deneyler bu ikinci savı doğrulamaktadır.

    Gestalt  ekolünden Max Wertheimer, bir klasik sayılabilecek olan Productive Thinking (Üretken Düşünme)  kitabında, bir kişinin öğrenebilmesi için, bilginin  iç yapısını (pattern)  anlaması gerektiğini söylemektedir.

    25 yıldan bu yana çatışan bu iki görüş aynı anda doğru  olabilir. Gerek beynin sol yarısına dayalı “tekrar” yöntemi, gerek sağ yarıya dayalı “bir defada öğrenme” olsun, her ikisi de sonunda dış görünüş itibariyle benzer sonuçları üretmektedirler.

    Gerçekte ise fark büyüktür: Bir defada öğrenme yöntemiyle bilgi derhal içselleştirilmekte, yani mevcut bilgilerle ilişkilendirilmektedir. Tekrar yönteminde ise ilişkilendirme olmamakta, yalnızca, beyinde nöronlar arasında oluşan bağlardan ibaret bir yalıtılmış bilgi adacığı meydana gelmektedir.

    Tekrara dayalı belleme ile yetişen bir kişinin diğer yöntemle yetişen bir kişiden başlıca farkı, öğrenmeye karşı duyduğu tepkidir. Böyle bir kişi öğrenmekten zevk almaz. Dolayısıyla bellemiş olduklarına sıkı sıkıya sarılır. Öğrenmeyi gerektiren her durum, yani her değişim onun için bir işkence kaynağıdır.

    Tekrara dayalı belleme ile yetişen kişinin bilgilerinin kaynağı “yürektenlik” (ezber) dir. Önüne çıkan tüm sorunların yanıtlarını bulabileceği belleme kalıpları peşindedir.

    Bu tür eğitim almış kişilerin temel özelliklerinden birisi de dayatmacı oluşları, uzlaşma yetilerini kaybetmiş oluşlarıdır. Tekrara dayalı belletme’nin dayatmacı niteliği, ne denli iyi eğitim almış olurlarsa olsunlar kişilerde zorbalık eğilimleri yaratmaktadır.

    Toplumumuzdaki çeşitli sosyal kesimler arasındaki çatışma olgusunun nedenlerinden birisinin de, tekrara dayalı belleme’nin bir yan ürünü olan dayatmacılık olduğu söylenebilir.

    Çözüm

    Yalnız bu sorun için değil tüm sorunların çözümleri için değişmez bir ilk adım vardır: Sorunun varlığını kabul etmek!

    Bu yazıda öne sürülen eleştirilerin yöneltildiği birçok eğitimci, eleştirilerin bütünüyle doğru olduğunu, ancak kendi okullarında  “tekrara dayalı belletme”, “ezber”, “öğretme” gibi kavramların söz konusu olmadığını ileri sürmektedirler. İşin daha da ilginç yanı, belletme, ezber  ve öğretme’nin en yaygın olduğu kurumlar,  bunların varlığına en şiddetle karşı çıkanlardır. Mevcut koşullar (müfredat, veli beklentileri, merkezi sınavlar, çocukların ön yetişmeleri vb) altında burada ileri sürülen yaklaşımları uygulamakta bazı sorunlar olacağı doğaldır. Ancak, öğretme ve belletme  yöntemlerinin doğrudan ve dolaylı maliyetleri dikkate alındığında, bu sorunların aşılmasının bir seçenek değil bir zorunluk olduğu görülecektir.

    Öğrenci Merkezli Eğitim, müfredattaki eğitsel hedeflerin, çocukların ilgi alanlarıyla ilişkisini kurabilecek birer senaryo ya da proje içinde işlenmesidir. Çıkış noktası budur. Bu tür bir yaklaşımda  iki sorun birden çözümlenmektedir. Hem öğretme yerine öğrenme geçmekte, hem de eğitsel hedefler çocukların ilgi alanları içine getirilebildiği için tekrara dayalı belleme ortadan kalkmaktadır.

    Öğrenci Merkezli Eğitim ve Sıfır Tekrarlı Öğrenme, eğitimcilerimizin ikibinli yıllardaki hedefi olmalıdır.

    Çarşamba 23 Nisan 1997