• TOPLUMSAL KALİTE ÇEMBERLERİ

    Kalite Çemberi Nedir?

    Kalite Çemberleri (Quality Circles), Japonlarca Dünya sanayi kültürüne kazandırılan ve günümüz sanayi ürünlerinde ulaşılmak istenen (ve birçok üründe de varılan) “sıfır hata” kavramının, üzerine oturduğu bir yönetim aracıdır.

    Bir ürünün üretiminde yeralan çalışanları 7 ila 10 kişilik gruplar (çemberler) halinde örgütlenmeye özendirerek, yaptıkları işin giderek daha hatasız, daha ucuz, daha basit, daha az çalışanla, çevreye daha az atık vererek, daha az fireyle, kısacası daha mükemmel yapılmasını sağlayan bu yöntem bugün son derece yaygınlaşmıştır.

    Japon Ulusal Kalite Çemberleri Derneği’ne kayıtlı yaklaşık 600,000 çember bulunduğu ve bir o kadar da kayıtsız çemberin varlığı bilinmektedir.

    Bir ürünün üretiminin tek tek bütün safhalarında daha mükemmele varmayı hedefleyen ve işyerindeki diğer çemberlerle olduğu kadar başka işyerleriyle de rekabet halinde bulunan bu çemberler birer sorun çözme grubu (veya iyileştirme grubu) durlar.

    Hangi ürünü üretirlerse üretsinler, hangi ülkede olurlarsa olsunlar bütün Kalite Çemberlerinde değişmeyen bir çalışma yöntemi vardır. Bu yönteme göre önce;

    • Belirlenen bir soruna yol açan neden(ler) araştırılır,

    • Bu neden(ler) önem sırasına göre sıralanır,

    • Sıradaki nedeni ortadan kaldıracak (veya etkisini azaltacak) bir çözüm planlanır,

    • Bu çözüm uygulanır, ne sonuç verdiği kontrol edilir ve daha çok iyileştirme sağlamak üzere yeni bir çözüm planlanıp aynı adımlar tekrarlanır.

    Buna, P-D-C-A (Plan-Develop-Control-Action) çevrimi denilmektedir.

    Belirlenen bir soruna yol açan neden(ler)in araştırılması için ise Japon bilim adamı Prof. Ishikawa’nın adıyla bilinen Ishikawa Diyagramı (veya Kılçık Diyagramı) denilen metod kullanılır.

    Bu metoda göre, kılçığın başındaki balık kafası bir sorunu, bu kafadan çıkan omurga üzerine saplanan (ve giderek küçülen) kılçıklar ise, o soruna (kafa) yol açan çeşitli nedenleri temsil eder.

    Ülkemizde birçok alanda kullanılan ASM-Ardışık Sorma Metodu da, benzer amaçlı olup bir soruna yol açan nedenleri, o nedenlerin nedenlerini ilh. sorgulamaya dayanır.

    Bu bültenin ileriki sayılarında Kılçık Diyagramları ve ASM hakkında uygulamaya dönük bilgiler verilecektir.

    Kalite Çemberleri Toplum Yaşamındaki Sorunlar için de kullanılabilir..!

    Evet, KÇ, toplum yaşamındaki irili ufaklı sorunların çözümü için de mükemmelen kullanılabilir. Nitekim KÇ’nin bu denli başarılı oluşundan sonra çeşitli ülkeler bunları kamu yönetiminde de kullanmak üzere harekete geçmişlerdir.

    KÇ’nin, sanayi dışında uygulanabileceğinin düşünülmesinin nedeni, demokrasi denilen ve aslında “katılımlı karar verme”den başka birşey olmayan sürece olan olağanüstü uygunluğudur.

    İnsanlar toplu olarak yaşarlarken, birçok hizmet ürünü üretirler. Bu ürünler (mükemmel) olmayıp kusurları vardır.

    İşte bu kusurlar insanların günlük yaşamındaki sorunlardır. Bunlar giderilebildiği ölçüde daha mutlu ve müreffeh olacaklardır.

    Bu olguyu tam anlayabilmek için, insanların karşıkarşıya oldukları ve onları manen ya da maddeten rahatsız eden sorunların genel yapısına daha bir yakından bakılmalıdır.

    Bu amaçla, haftalık bir gazetede çıkan bir yazımı buraya alacağım:

    Her Melanet Bir Küçüğünün Üzerinde Yeşerebilir!

    “Bilmem hiç tamircilere dikkat ettiniz mi? Bozulan TV’nizi onarmak üzere verdiğiniz kişiler, daima iki gruptan birisine dahildir: Önceki arızaların tekrarlanma olasılıklarını kestirmeye çalışıp, el ve göz yordamıyla yanmış bir kablo, kırılmış bir parça gibi “görünen” nedenleri kullanarak arızayı teşhis edip gerekli parçaları değiştirenler birinci gruptur.

    Tamircilerin çok büyük bölümü bu gruba girerler ve olağan durumlarda gayet ucuz ve süratli olarak işlerini yaparlar.

    İkinci gruptakiler ise görünenlerden yola çıkıp, o görüntülere hangi nedenlerin yol açmış olabileceğini araştırırlar. Bunu yapabilmek için de önce ellerindeki mekanizmanın nasıl çalıştığını öğrenirler. Bu gruptaki tamircilerin çalışması daha uzun sürer, sabırsız müşteriler ise bunlardan hoşlanmaz ve malları iyice elden çıkana kadar diğerlerine para verirler.

    İki grup arasındaki farklar ise şunlardır: El ve göz yordamıyla arıza arayıp onaranlar, o arızaya ne(ler)in yol açtığı ile ilgilenmezler. Dolayısıyla onarımdan bir süre sonra o aynı nedenler aynı arızaları -biraz daha kronikleşmiş olarak- yeniden üretirler.

    Önce mekanizmanın nasıl işleyip, göze çarpan arızalara nelerin yol açmış olabileceğini belirleyerek ilerleyenlerde ise aynı arıza tekrarlanmaz. Bu bir!

    İkinci farklılık daha da önemlidir: Bazı arızaların nedenleri çok karmaşıktır. Çeşitli parçalar üzerinden defalarca yansıyıp şekil değiştirdikten sonra olmadık bir yerden ve olmadık bir görünüşte ortaya çıkarlar. Ortaya çıktığı yeri ne kadar onarırsanız onarın arıza giderilemez, cihaz bir türlü çalışmaz, giderek daha da kötü olur. Bu tür arızaların, bu birinci gruptaki tamircilerce onarılabilmesine imkan yoktur.

    Bu benzetmenin nedeni, “televizyonların arızası şöyle giderilmelidir” gibi bir ukalalık etmek değil, toplumumuzdaki her türlü rahatsızlığın mekanizmasını anlamadan giderilemeyeceğini örneklemek içindir.

    Toplumu huzursuz eden sorunların herbiri, diğerinden bağımsız görünse de bunların çoğu aynı kaynaklardan türerler.

    Dalgın bir adam, işçi olarak çalıştığı fabrikadan çıkan mesela eksik parçalı araçlarda, evden çıkarken açık unuttuğu ocak nedeniyle çıkan yangında, kırmızı ışığa dikkat etmediği için arabasıyla çarptığı yayanın ölümünde ve alt dairesine yerleşmiş hücre evinden haberdar olmadığı için de yapacakları katliamda hep pay sahibidir ve neden hep aynıdır: dalgınlık!

    Ama dışarıdan bakan bir göz, eksik parçalı aracı, yangını, ölen yayayı ve terörislerin yaptığı katliamı birbirinden bağımsız olaylar olarak değerlendirebilir.

    Dikkat edilmesi gereken ikinci nokta, adına “melanet hiyerarşisi” denilebilecek bir olgudur.

    Bir kural olarak denilebilir ki, hiçbir yanlış, daha küçük yanlış(lar)ın üzerine oturmadan varolamaz.

    Bu basit kural iyi kullanılabilirse, en büyük sorunları dahi çözmede kullanılabilecek yararlı bir alet olabilir. Dahası, bu alet kullanılmadan hiçbir (ama hiçbir) sorun çözülemez.

    Hangi sorun çözülmek isteniliyorsa, o sorunun altında, o soruna taban oluşturan daha küçük sorun(lar)a, sonra da onların altlarındaki daha küçük sorunlara bakılmalıdır.

    Böylece, küçük bir yetmezliğin, yanlışın, umursamazlığın üzerine hangi inanılmaz büyüklükteki sorunların inşa olabildiğini hayretle görebilirsiniz.”

    Buradan varılabilecek sağlam bir sonuç şudur: Önemli toplum sorunlarının temelinde dahi küçük sorunlar yatar. Onlar çözülürse büyük sorunlar da ya azalır ya da bütünüyle ortadar kalkar.

    Diğer yandan, insanlar hemen bütün sorunlarının kendileri dışındakilerce yaratıldığını düşünürler. Bu, büyük ölçüde doğru da olabilir. Ama ilginç olan nokta şudur: Herkes, birbiri için sürekli sorun üretmekte, herkes başkalarının ürettiği sorunlarla boğuşmakta hatta bazen boğuşmayıp altında ezilmektedir.

    İnsanlar, kendilerini rahatsız eden şeylerin, kendileri tarafından bir başka yerde bir başka zamanda yapılmış şeylerin benzerleri olduğunu görebilselerdi kendilerini düzeltmeye yönelirlerdi.

    Toplumu rahatsız eden şeylerin hepsinin (ama hepsinin), aslında bireyler, gruplar ya da toplumun bütününce yapılanların ta kendisi olduğunu görebilmek çok büyük bir terbiye aracı olsa gerektir.

    Şimdi çevrenize dikkatlice bakınız. İnsanlar nelerden şikayet ediyorlar?

    Üst kattaki komşusunun gürültüsünden, yere tüküren hemşehriden, bölücülük ya da terörden mi?

    Bunların benzerlerini o veya bu derecede, farklı yerde, farklı zamanda ve farklı içerikte yapmayan çok az kişi bulunur. Mesele, farklı gibi görünen şeyler arasındaki benzerlikleri yakalayabilmektedir.

    Örneğin ülkemizde bölücülükten şikayeti olmayan var mıdır? Çok küçük bir grup zavallı hariç herhalde yoktur.

    Ama; bir hemşehrisini bürokraside bir yerlere getirmek için uğraşanlar, ülkenin bütününe hizmet vermesi gerekirken yalnız kendi doğum (ya da seçim) yerine hizmet edenler, bunu olağan kabul edenler, destekleyenler, susanlar ve bunlara benzer melaneti yapanlar bir yandan bölücülükten yakınırken bir yandan da bölücülüğün yapı taşlarını bizzat dizmiyorlar mı?

    Aynı şeyleri okulculuk adına yapanlar, meslek dayanışması adı altında, bir mesleğin mensuplarına haksız çıkar sağlamaya çalışanlar acaba “bir avuç” mudurlar?

    İnsanlar, kendilerini rahatsız eden şeylerin aslında bizzat kendi davranışları olduğunu anlamalıdırlar. Dolayısıyla, bu ilişkiler zinciri içinde çoğu kimsenin tahsil edilmemiş bir “alacağı” yoktur.

    O Halde Çözüm; Toplumsal Kalite Çemberleri !

    Madem ki herkes birbiri için sorun üretmektedir, o halde sorunları azaltmanın bir yolu, kişilerin kendilerince üretilen sorunları çözmeleri için basit ve yaygın bir mekanizma kurmaktır.

    Bu mekanizma, insanları birer sorun çözme uzmanı sosyolog olarak değil, oldukları gibi kabul eden, ama çok sayıda insanı katılmaya ve basit sorunlarıçözmeye özendiren yaygın bir sistem olmalıdır.

    Sanayide başarıyla kullanılan Kalite Çemberleri yaklaşımının toplumsal sorunlar için de kullanılabilmesi mümkün görünmektedir. Yeter ki sistem iyi kurulsun..

    Toplumsal Kalite Çemberleri-TKÇ, Bir “Moda” Haline Getirilebilir!

    TKÇ uygulamaları bir “moda” haline getirilebilirse istenilen yaygınlık sağlanabilir. Moda haline gelme ise ancak bir koşulla mümkündor: Uygulamanın, bizatihi uygulayanlara da bir yarar sağlaması..!

    Hangi Sorunların Üzerine Gidilmeli?

    İnsanlarda bir özgüdü (self-motivasyon) yaratabilmek için onlara dışarıdan reçeteler vermek yerine, çözümleyecekleri sorunları kendilerinin saptaması için uygun ortam yaratmak gerekir. Buna göre, küçük “uyum ve güven grupları” halinde biraraya gelebilecek kişiler, birbirinden çok farklı sorunlar üzerinde çalışabilirler.

    Önemli nokta, hangi sorunların üzerinde çalışılacağı değil, birlikte sorun çözmek için biraraya gelebilmektir.

    “Uygun, Sorun Çözme Ortamı” Nasıl Sağlanabilir?

    • Önce Pilot Gruplar oluşturulmalı!

    Sorun çözme isteğine ve de yeteneğine sahip olduğu bilinen kişilerden oluşan birkaç grubun teşkili, atılacak ilk adım olmalıdır.

    • İkinci adım, eğitim!

    Pilot Grupların, basit sorun çözme teknikleri hakkında bilgilendirilmesi ise ikinci adım olmalıdır.

    Kılçık Diyagramı, Ardışık Sorma Metodu, Beyin Fırtınası, Kaynak Sorunlar gibi teknikler, basit olarak öğretilebilecek sorun çözme araçlarıdır.

    • Üçüncü adım, sorun belirlemek!

    Üçüncü adım, Pilot Gruplar’ın “çözülebilecek sorunlar” belirlemelerine yardımcı olmaktır. Grupların başarı kazanmaları, bunun diğerlerine örnek olması ve böylece arzulanan “moda”nın oluşması açısından bu gereklidir.

    Çözülecek sorunların, onları çözenlere de yarar sağlaması koşulu gözönüne alındığında, en verimli alanın “tasarruf” konuları olduğu görülecektir. Bu amaçla, her Pilot Grubun mesela 100’er adet potansiyel tasarruf konusu belirlemesi istenebilir ve bu listeler çoğaltılarak grupların birbirlerinden yararlanması sağlanır.

    • Dördüncü adım, duyuru!

    Pilot Grupların başarılarının çeşitli medya kanalları yoluyla olabildiğince duyurulması ve hatta biraz abartılı olarak duyurulması gerekir.

    Bir yandan bu duyuru faaliyeti yapılırken bir yandan da “sorun çözme için uygun ortam yaratma” faaliyetine yer verilmelidir.

    Bu “uygun ortam” şu araçlarla yapılabilir;

    1. Sorun çözme teknikleri konusunda eğitim vererek,

    2. Çeşitli sorunların saptanabilmesi için basit algoritmalar ve örnekler üreterek,

    3. Sorun çözme gruplarının (TKÇ) çalışması için yer, danışmanlık hizmeti vbg destekler sağlayarak,

    4. Benzer amaçlı yöresel organizasyonlarla işbirliği yapılarak, TKÇ tabanının genişlemesini sağlayarak. (Bu çerçevede, kurulmakta bulunan Beyaz Nokta Dernekleri ve Beyaz Nokta Vakfı ile ilişki kurulabilir)

    Bir-iki Örnek!

    Yukarıda adımları açıklanan TKÇ uygulamaları, her çeşit

    toplum sorununu konu alabilirse de bazı örnekler, yaklaşımın somutlaşmasına yarayabilir:

  • TOPLUM SORUNLARINA İLGİ DUYANLAR İÇİN BAZI ÖNERİLER!

    Özellikle son zamanlarda, çeşitli adlar ve örgütlenme biçimleri altında biraraya gelen insanlarımızın, çeşitli toplum sorunlarına ilgi gösterdiklerini görüyoruz. Dernek, vakıf gibi bilinen türlerin yanısıra “platform”, “hareket” ya da “duyarlık grupları” gibi daha bağımsız örgütlenmelere de sıkça rastlanıyor. Bu, henüz gelişme sürecinin ‘bir yerlerinde’ bulunan demokrasimiz açısından son derece ümit verici bir gelişmedir.

    Her oluşum, olumlu beklentilerin yanısıra bazı potansiyel olumsuzlukları da içerir. Eğer bu olumsuzluklar bilinir ve baştan giderilebilirse, bu önemli toplumsal kaynak da heba edilmemiş olacaktır.

    Çeşitli biçimlerde oluşan bu örgütlenmelerden beklenen olumlu yan, ilgili oldukları konularda olumlu gelişmelere -doğrudan veya dolaylı olarak- yol açmalarıdır.

    Ama aynı oluşumların içerdiği potansiyel olumsuzluklar da vardır. Bunlardan başlıcaları, “yanlış sorun formülasyonu” ve “yanlış amaç saptaması”dır.

    Yanlış Sorun Formülasyonu, üzerinde çalışılmak istenen sorunu, içinden çıkılamaz hale getirir ve sonuçta şöyle -yersiz- bir yargıya varılmasına yol açar: Bu sorun çözülemez!. Bu, bir toplumsal gelişim potansiyelinin kaybolması, ayrıca da bu sorunu çözmeye kalkışanların ilerideki başka girişimlerini de caydırması demektir.

    Örneğin, “toplumumuzda, birey ve çeşitli kesimlerin, haklarını daha iyi savunmalarını sağlamak” gibi bir amaçla bir duyarlık grubu oluşmuş ise, ilk yapılması gereken, bu bu sorunun doğru olarak ifade edilmesidir.

    Sorun, doğru formda mıdır?

    Ortaya konulan sorunu ifade eden soru’nun doğru cevaplanabilmesi, herşeyden önce onun doğru formda olup olmadığına ve ayrıca aynı soru içinde, cevapları birbirinden farklı soru’ların bulunup bulunmadığına bağlıdır.

    Örneğin, bireysel olarak haklarını savunamamak ile örgütlü olarak savunamamanın nedenleri arasında zıtlıklar varsa, bu durumda sorunun cevaplanmasına imkan yoktur. Bu, yanıtları karşıt iki sorunun birleştirilmiş olduğu anlamına gelir ve bu durumda yapılması gereken, soruların birbirinden ayrılmasıdır.

    Bireysel ve örgütlü olarak savunamama nedenleri aranırken zıtlıklar olup olmadığına bakarak bu test uygulanabilir.

    Sorunun doğru formda olup olmadığının ikinci bir testi, soruyu ifade eden sözcüklerin birden fazla kavrama işaret etmesi halinde bu farklı kavramlara göre zıtlaşan nedenlerin bulunup bulunmadığıdır.

    Yukarıdaki örnekteki sorunun ilk sözcüğü olan “toplumumuz”, birçok kesimleri içermektedir. Öğrenciler, kadınlar, tüketiciler, silah altındaki erler, şoförler, sanayiciler, öğretmenler gibi yüzlerce kesim, hepsi toplum sözcüğünün içindedir.

    Örneğin, “tüketiciler”in haklarını savunamayışının bir nedeni “sanayicilerin güçlü oluşları”, “sanayiciler”in haklarını savunamayışlarının bir nedeni de “sanayicilerin güçsüz oluşları” ise buradaki zıtlık, bu iki kesimin birlikte ele alınmaması gerektiğini gösterecektir.

    Bu ikinci test açısından sorulması gereken bir diğer soru ise, bu kesimlerin hepsinin haklarını aynı düzeyde savunup savunamadıklarıdır. Örneğin sanayiciler haklarını iyi savunuyor ve öğrenciler savunamıyorlarsa, soru doğru formda sorulmamış demektir. Bu takdirde, haklarını koruyabilen kesimlerin “toplumumuz” sözcüğünden -yalnız bu amaç için- hariç tutulması gerekir.

    Daha doğru bir form önerisi!

    Yukarıda açıklanan testler altında, ortaya konulan örnek soru’nun, bazı çelişkili cevaplara yol açabileceği görülmektedir. Bu nedenle soru çerçevesini değiştirmeyen şöyle bir form testlerden geçebilir:

    “Bir toplumu oluşturan bireyler ve kesimler, çıkarlarını tam olarak savunabiliyorlarsa, o toplumda bir ‘çıkar dengeleri temeli’ oluşmuş demektir. Toplumumuzda, birey ve kesimlerin çoğunluğu çıkarlarını savunamadığından dolayı bu ‘çıkar dengeleri temeli’ zayıftır. Bu zayıf temel üzerine oturan ve aralarında demokrasinin de bulunduğu tüm üst-kurumlar da bu nedenle aksamaktadır. Acaba, bu zayıf temelin nedenleri neleridir?”

    İkinci tehlike : Yanlış Amaç Saptaması!

    ‘Yanlış sorun formülasyonu’ tehlikesi böylece aşıldıktan sonra ikinci tehlikeye de dikkat etmek gerekir. Bu, duyarlık grubunun ne yapmak istediğiyle ilgilidir. En kolay akla gelebilecek ‘amaç’, sorundan duyulan tepkinin bir biçimde dile getirilerek kolay ve süratli bir biçimde tatmin olmaktır.

    Bunun için toplumumuzda kullanılagelen geleneksel yöntemler, soruna dikkat çekmek için imza toplamak, yürüyüş yapmak, bildiri yayımlamak ya da gazeteye ilan vermektir. Bu yöntem yalnız duyarlık grupları tarafından değil idare tarafından da en çok kullanılan metottur. Yurt içi ya da dışından kaynaklanan sorunlara karşı çoğunlukla “şiddetle kınanmıştır” cümlesinin söylenmesinin yeterli sayıldığı hemen herkesçe bilinir.

    Gelişmiş demokrasilerde, seçenler ile seçilenler arasındaki ilişkiler, bu tür araçlardan fazlasıyla etkilenmektedir. Ülkemizde ise bu tür araçların kullanımı, biraz “nahak yere masraf etmek” anlamına gelir.

    Dolayısıyla, ülkemizdeki duyarlık gruplarının işleri biraz daha zordur. Bu nedenle, ilki kadar kolay olmayan şöyle bir yol izlenmesi yararlı olacaktır: Sorun “doğru formda” ifade edildikten sonra, bu soruna yol açan nedenler, o nedenlere yol açan nedenler ilh.. belirlenerek, daha anlaşılabilir, daha kolay çözümlenebilir, daha az girdisi olan “uç sorunlar”a ulaşılır. İşte bu “uç sorunlar”, duyarlık grubunun eylem planına ışık tutacaktır.

    Uç Sorunlar’dan bazıları yürüyüş yaparak, bazıları bildiri yayımlayarak, bazıları politikacılara faks bombardımanı yaparak, bazıları ise medyayı ilgilendirerek çözümlenebileceklerdir. Uç sorunlardan bir kısmı ise o an için ya da hiç bir zaman çözümlenemeyebilir. Bu da, ilgilenilen sorunun ne ölçüde çözülebileceği ile ilgilidir.

    Böylece, soruna “tek ilaç” ile yaklaşmak yerine “çeşitli ilaçlar” yoluyla yaklaşılacaktır. Uygulamada bu tür bir yaklaşım genellikle uzun vadeli sayılır ve pek tutulmaz. Zamanın darlığı, sorunun kronikleşmesi ya da başka nedenlerle daha çok, “hemen yapılıp sonucu alınıverecek” ilaçlar peşinde koşulur.

    Ama unutulmamalıdır ki BU TÜR İLAÇLAR YOKTUR!

    Cumartesi, 20 Ağustos 1994

  • TÜRKİYE ÜZERİNE ÜTOPYALAR

    Gelmiş ve gelecek tüm çatışmaların içinden türetebileceği bir kavram aransa, acaba “yalıtma” (izolasyon) dan daha uygunu bulunabilir mi?

    “Küçük yapay ortamlar yaratıp”, onun içini arzularımıza göre düzenlemek, dışını ise ya içeriyi düzenlemek için gerekenlerin temin kaynağı olarak kullanmak ya da kendi haline bırakıp aldırmamak, “yalıtım” ın bir tanımı olabilr.

    Bu mantık bireysel yaşamdan Dünya düzenine denk her alanda yaygın olarak kullanılmaktadır.

    Elektrik enerjisi yetmediği için düşen voltajı regülatör kullanarak yükselten kişi, bireysel “yalıtım” için bir örnektir.

    Kendisi için yapay bir ortam yaratmakta, yapay ortamın içi için gereken ilave elektrik enerjisini, başkalarından çekmektedir.

    Başka ülkelerdeki doğal kaynakları kendi ülkesine aktararak (kolonyalizm vb yollarla), ülkesi içinde yapay bir zenginlik yaratan ülkeler de “yalıtım” kavramını kullanmış ve kullanmaktadır.

    Yalıtımın en yaygın örneği “coğrafi yalıtım”dır. A köyü B köyü ile, A şehri B şehri ile veya A ülkesi B ülkesi ile coğrafi olarak yalıtılmıştır. İster köy, ister il isterse ülke olsun (A) dakilerle (B) dekiler arasında bir çıkar zıtlaşması vardır. Bu çıkar zıtlaşması hiyerarşik bir yapı oluşturur. İllerin çıkarları söz konusu ise köyler, ülkelerin söz konusu ise iller bir cephede toplanır ve üst çıkar birliğinn çıkarını savunurlar.

    Yalıtım, kısa süre için avantaj sağlasa da bir süre sonra tıkanmaya başlar. Regülatör kullanarak evinin voltajını yükseltmeyi beceren kişi, bir süre sonra komşularının da bu yolu keşfetmesi üzerine sahip olduğu avntajı kaybedecektir.Bu durumda genellikle başvurulan çare, yalıtım alanını genişletmek, mesela apartman için daha büyükçe bir regülatör satın almaktır.

    Bu süreç, mahalledeki trafonun değiştirilmesine, o da yetmeyince yeni enerji santralı yapımının tartışılmasına kadar gidecektir.

    Bu örnekler çoğaltılarak olayın mekaniği irdelenirse görülecek olan, yalıtım olgusunun avntajları azaldıkça yalıtım çevresinin büyütülerek karşı konulduğudur.

    Avrupa Birliği fikri, Avrupa ülkelerinin -ki herbiri yalıtılmış birer alandır- tek başlarına yetersiz kalmaları sonucunda yalıtım çevresini genişletme biçiminde buldukları çözüme tipik bir örnektir.

    Bir süre sonra bu defa, bu “büyük yalıtılmış çevre” ile dışı arasındaki çatışma büyüyecek ve daha geniş yalıtımlar düşünülmeye başlanacaktır.

    Bu sürecin uzanacağı noktanın, yalıtımın ortadan kalkacağı yepyeni bir Dünya düzeni olacağı, bugününe kadarki gelişime bakarak söylenebilir.

    Bu girişin nedeni, Türkiye’yi Dünya’dan yalıtmaya dayalı ütopyaların, kısa dönem için Türkiye’ye avantaj, ama uzun vade için dezavantaj yaratacağına işaret etmek içindir.

    Bu yaklaşımın pratiğe nasıl uygulanacağı, aralarında “çıkar çatışmaları” yerine “çıkar birlikleri” bulunan belki onbinlerce şehir devletlerinin hangi süre içinde kurulabileceği ayrı düşünülmesi gereken bir konudur.

    Ama ne olursa olsun, “yalitım”ın ancak kısa erimli bir çatışma durdurma yöntemi olduğu bellidir. Türkiye üzerine tezler geliştirirken bu genel ve güçlü eğilimi gözden uzak tutmamak gerekir.

    Yalıtım olgusunun coğrafi boyutunun yanısıra bir de “varlık boyutu” bulunmaktadır.

    Bugün Dünyanın insanlara ait olduğu genel kabul görmektedir. Ancak bir kısım insan, eko-sistem’in daha güvenilir bir ev sahibi olduğunu savunuyorlar.

    Bu kesimden de daha küçük bir kesim ise, yalnız canlıların ve yalnız Dünya’nın değil tüm evrenin tüm varlıklarının bir bütün olduğunu, bunu daraltabilecek her yalıtma girişimi ya da uygulamasının yalnız insanı değil tüm sistemin işleyişini etkileyieceğini savunmaktadır.Bu etkilemeyi olumlu ya da olumsuzolarak nitelemek doğru değildir.

    İnsan (ya da başka canlı ya da cansız ögeler) sisteme ne etki yaparsa yapsın sistem sonunda yeni bir denge oluşturmaktadır. Bu kesindir.Kesin olmayan, yeni oluşan dengelerin mutlaka insana (ya da o etkiyi yapan diğer ögelere) yaşam şansı tanıyıp tanımayacağıdır.

    Bu yaklaşımın somut bir örneği insan hakları ihlalleridir. Bütün Dünyada bir numaralı sorun olan insan hakları ihlallerinin yine bir numaralı kaynak sorunu, bizatihi insanın başka varlıklardan üstün tutulması yani insanın yalıtılmasıdır.

    İnsan, sistemin bütünlüğü, onu oluşturan ögelerin her birinin diğerini etkilediği gerceğini bir yana bırakıp, bu ögelerden birine ayrıcalık tanıdığı anda felakete ilk adım atılmış olmaktadır.

    İnsan, kendinin üstünlüğü kararını alırken kendi dışındaki hiç bir varlığa (hayvan, bitki, taş, toprak) danışmamış, buna gerek dahi duymamıştır.

    Bunun haklı nedeni olarak da o varlıkların kendisiyle iletişim kuramadıklarını ileri sürmüştür.

    Amerikan zencileri de aynı nedenle yüzyıllarca köle olarak yaşamış, hiristiyanlar da aynı nedenle işkenceye uğramış, Bosnalı müslümanlar da aynı nedenlerle katledilmiştir.

    Doğayı kontrol etmeye soyunan insan, bu kararını yalnız kendine onaylatmış ve böylece sonsuz büyüklük ve çeşitlilikteki bir evrenin patronluğuna soyunmuştur.

    Bilinen tarihte acaba hiçbir başka yaratık, böylesine boş, böylesine aptalca bir serüvene girişmiş midir ?

    Coğrafi ve türsel yalıtımın bu gelip geçiciliği v e de yanlışlığı karşısında geleneksel Türkiye tezleri yerine, daha bütüncül bir bakış açısı hem daha alçakgönüllü hem de daha akıllıca olur.

    Bu coğrafyada yaşayan insanlarımız, içinde yeraldığı eko-sistemin ve de büyük sistemin bir parçası olduğunu unutmadan, sistemin geri kalan ögeleriyle çıkar çatışması değil çıkar birliği içinde yaşamını sürdürmeyi amaç edinmelidir.

    İçinde ve dışında bu amaca aykırı girişimler, küçük ya da büyük yalıtılmışlıklar yaratmaya kalkışmalar mutlaka olacaktır.

    İnsan, varlığını sürdürme haricinde tüm fonksiyonlarını aklı ile yerine getirir. Bu, “varlık sürdürme” işlevinin Tanrısal bir değer olduğu anlamına gelir. O halde, varlığnı yok etmeye yönelik her türlü doğrudan ve dolaylı yalıtım girişimine karşı koymak, onu caydırmak “zorunda” dır. Ama bunu, karşı yalıtım amacıyla yapmamak zorunda olduğunu unutmadan!.

    Varlığını korumak için şiddet kullanmakla, çıkar sağlamak için şiddet kullanmak arasında büyük fark vardır. Ama dışarıdan her ikisi de aynı görünebilir.

    Tüm resme böyle bakılınca Türkiye coğrafyası içinde yaşamakta bulunan insanlara, onların görevlendireceği yöneticilerine, bilim adamlarına ve de sokaktaki insana düşen temel görevlerle, Yunanistan, Suriye ya da Cezayirde yaşayan insanların temel, görevleri tamamen benzerdir.

    Bu temel görevleri doğru anlayıp doğru yapabilmenin bilinen tek yolu da nitelikli bir insan dokusu için durmadan çaba harcamaktır. Tüm diğer insan faaliyetleri bu amaca hizmet edecek şekilde yeniden tariflenmek zorundadır.

    Milli gelir artışı, refah ve mutluluk gibi ara amaçlar daima daha yüksek zeka, bilgi -beceri, ruhsal sağlık ve ahlaka -ki bunlara kısaca nitelik denilmektedir- sahip insan dokusuna yönelik olmalıdır.

    Ancak böyle bir doku, kendini Dünyanın efendisi ilan etme sapıklığından uzak tutabilir ve diğer varlıklara “zarar vermeden”, onlarla “uyum içinde” yaşamı sürdürür.

    6 kasım 1995

  • ÜMİTLER BİTTİ, YAŞASIN YENİ ÜMİT !

    Ümit kadar iki yanı keskin bıçak yoktur. Yaşamın, bazen çekilmez hale gelen güçlüklerini, felaketlerini hep birşeyler ümidederek aşarız. Ümit olmasaydı, en küçük güçlükler bile insanları intihara sürükleyebilirdi.

    Ama aynı ümitler, birçok fırsatın heba edilmesine de yol açar. Daha iyi bir eş bulmak ümidiyle evlenmemiş bekar, daha iyi bir iş bulmak ümidiyle iş tekliflerini geri çevirmiş işsiz ya da kendiliğinden geçer ümidiyle doktora gitmeyip yatağa düşmüş hastayı o hallere düşüren de yine aynı ümit değil midir?

    Bu olumsuzluklara yol açan ümitlerin sönmesi, bu bakımdan insanoğlu için bir şans ya da yeni bir ümit, ama bu defa yüz güldürebilecek bir ümittir.

    Ekonomik çöküntülerin olumsuz yanları yanında yeni atılımlara gebe oluşunun nedeni işte bu “yanıltıcı ümitler” in bitişidir.

    Ülkemizin içinde bulunduğu ekonomik krizin faturaları tabii ki ödenecektir. Bunların keyif verecek bir yanı yoktur. Ama, bir uzun rüyadan uyanıp gerçeklerin soğuk yüzüyle karşılaşmanın verdiği bir güven hazzı da yok mudur?

    Evet, artık aklı başında olanları yıllardır korkutan “üretmeden tüketme” rüyası bitmek üzeredir. Bitmek “üzeredir”, çünkü hala tam bitmemiştir ve işin kötü yanı da burasıdır.

    Hala, filan ülkeden gelebilecek bir borç, fişmanca borsada satılacak devlet garantili tahvil vs’nin uyuşturuculuğu altında, hala aynı imkansız rüyayı sürdürme peşinde olanlar ya da buna inananlar bulunabilir. O ümitler de tükendiği gün, toplumumuz gerçek sağlığına kavuşma şansını elde etmiş sayılmalıdır.

    “The Day After” da ne yapılmak gerektiğine gelince;

    İlk yapılması gereken, bizleri bu rüyaya sürükleyen anlayışların derin beton çukurlara gömülmesi ve bir nükleer artık gibi hiçbir yolla tekrar yaşam zincirimize girmeyeceğine emin olunmasıdır.

    Çünkü bu yapılmadığı takdirde, aynı rüyanın tekrar gündeme gelmesi kaçınılmazdır. Zira o filmi tekrar tekrar oynatmak isteyenlerin bulunacağından kimsenin şüphesi bulunmamalıdır.

    Bu “betona gömme” işlemi açık, anlaşılır bir Ekonomik Manifesto ile yapılmalıdır. Ekonomik Manifesto iki ana bölümden oluşmalı, birinci bölümü tüm topluma, ikinci bölümü ise toplumun çeşitli kesimlerine hitabetmelidir. Şöyle ki;

    TÜM VATANDAŞLARIMIZA BİLDİRGE !

    Bir ekonomik kriz ve onunla iştirak halinde sosyal krizler yaşıyorsunuz. Bu durumdan kurtulabilmenin çaresi, bu bildirgede açıklanan durumu tam olarak anlamanız, içinize sindirip benimsemeniz ve sonra da gereklerini yerine getirmenizdir. Buna göre:

    1. Toplum olarak geleceğinizi ipotek ederek ve birbirinize borçlanarak hak etmediğiniz bir hayat yaşadınız. Bir bölümünüz diğerlerinden çok daha müreffeh yaşamakla birlikte, genel olarak sürdürdüğünüz yaşam düzeyi, sürdürmeye hakkınız olanın çok üzerindeydi.

    Çok çok küçük bir kesim ise gerçekten hak ettiğinden daha düşük standartlarda yaşamaya mecbur kaldı.

    Bu bir saadet zinciri idi. Şimdi ise zincir kopmuş bulunuyor. Bu saatten itibaren eski yaşam alışkanlıklarınızı bütünüyle değiştirmek durumundasınız.

    Bununla beraber, karşı karşıya bulurduğunuz durumu tam anlayabilir ve gereklerini yerine getirebilirseniz, sağlıklı bir toplum yaşamını kurma şansınız da olacaktır.

    1. Bu saatten itibaren, evinizin, işyerinizin görünür yerlerine ve mümkünse caddelere şunları yazıp iyice ezberlemelisiniz:

    • Yaratılmamış bir değerden pay istenemez.

    • Bir değer yaratmayan, bir karşılık alamaz. Bir değer yaratamayan ise, yaratanların yardımına muhtaçtır

    • Değer, ancak “nitelikle” üretilir. Daha yüksek nitelik, daha yüksek değer demektir.

    • Niteliğe dayanmayan değer ancak hırsızlıkla yaratılır.

    • iki toplumdan rekabet gücü yüksek olan, diğerini sömürür. Sömürülmek istemeyen rekabet gücünü yükseltmelidir.

    • Bİr toplumun rekabet gücü, bireylerinin rekabet güçlerine bağlıdır

    • Postacıları daha hızlı yürüyen toplumlar yavaş yürüyenlerden, daha zeki toplumlar daha az zeki olanlardan, daha az uyuyan toplumlar ise çok uyuyanlardan daha yüksek rekabet gücüne sahip olurlar.

    • Rekabet gücü yarışında torpil, rüşvet ve ukalalık sökmez. Hakemi Tanrı’dır.

    • TOPLUM KESİMLERİNE BİLDİRGE !

      Politikacılarımıza

    1. Geçimini sağlayabilecek bir mesleği ve işi olmayanlarınız, yani mesleği politikacılık olanlar -ne denli ünlü olurlarsa olsunlar- politikayı derhal bırakınız.

    2. Temiz Siyaset Yasası adlı bir yasa çıkarınız (EK-1).

    Sanayici ve İşadamlarımıza

    1. Rekabet Gücü’ nüzü artırmanın dışında ayakta kalma şansınızın bulunmadığı, Rekabet Gücü’ nün ana belirleyicisinin innovation olduğu, her innovation’ un bir teknoloji üretimi demek olduğu, teknoloji transferi denilen sürecin yurt dışından lisans ücreti ödeyerek teknoloji satın almak demek olmadığı gerçeklerini içinize sindiriniz.

    2. Ucuz işçi ile ucuz işçilik’ in farkını anlayınız. Ucuz ve kaliteli ürünleri ancak daha iyi sistemler kurarak üretebileceğinizi, bunun ise daha ucuz işçi çalıştırmakla mümkün olmadığının bilincine varınız.

    Çalışanlarımıza

    1. Çalışan ve çalıştıranların çıkarlarının çatıştığı yalanını unutunuz. Çalışabilmeniz, sizleri çalıştırabilecek birileri olduğu sürece mümkündür. O halde ayakta kalabilmeniz, çalıştıranların ayakta kalmasıyla mümkündür.

    Çalıştıranları zorlamanız gereken tek nokta, daha iyi sistemler kurmaları, rekabet güçlerini artırmaları noktasıdır.

    Hükümetlerimize

    1. Bakanlar Kurulu’nu 7 kişiye indiriniz.

    2. Kilit kadrolarda bulunan ve oralarda bulunması gerektiği için değil de mağduriyetlerini önlemek vs gibi nedenlerle oralara getirilmiş bulunan bürokratları bir defada emekli ediniz.

    3. Güvenlik güçleri dışında, devlet memurlarının sayısını onda bire indiriniz. Gerisini emekliye sevkediniz. Kalan memurların maaşlarını birkaç misli artırınız. Sonra da hepsini gruplar halinde eğitime tabi tutup yeniden yapılanma için gerekli becerilerle donatınız.

    4. Emeklilere ikinci iş yasağını kaldırınız.

    5. Özel kesimle rekabet halindeki tüm KİT’leri bir defada kapatınız, birikmiş zararlarını siliniz. Öncelikle işletmeciliklerini, arkasından da mülkiyetlerini özelleştiriniz.

    6. Tekel durumunda olan KİT’lerin, ana amaç dışı işlevlerini özelleştirmek için T.B.M.M.’de beklemekte olan teklifin yasalaştırılmasını sağlayınız.

    Çalışan kadrolarını üçte bir azaltınız.

    Türkiye Taşkömürü Kurumu için ise özel yasa çıkarınız. Bu amaçla T.B.M.M.’de beklemekte bulunan teklifin yasalaşmasını sağlayınız.

    1. Her kapatılan KİT’in işsiz kalacaklarına yeniden istihdam imkanı yaratmak için T.B.M.M.’de beklemekte bulunan Girişim Destekleme Şirktetleri yasa teklifinin yasalaşmasını sağlayınız.

    2. Ücret ve fiyat artış oranlarını iki yıl süreyle %20’de sınırlayınız.

    3. Tüm götürü vergileri kaldırıp gerçek usulde vergiye çeviriniz.

    4. Tüm sübvansiyonları ve destekleme alımlarını kaldırınız. Koşulsuz teşvik ve desteklemeleri durdurup yeniden tanımlayınız (EK-2).

    5. Belgesiz hiçbir mal ve hizmet dolaşımı olmayacak şekilde belge düzenini kurunuz.

    6. Vergi oranlarını düşürüp, vergi iadesi oranlarını yükseltiniz.

    7. Kredi kartı kullanımını yaygınlaştırıp kayıt dışı ekonomiyi küçültünüz.

    8. Sanayi kuruluşlarının, kendi bankaları üzerinden kendilerini kredilendirmesini önleyiniz.

    9. Medya işletmeciliğinin hiçbir başka işle birleşmemesini sağlayınız.

    10. DPT’yi bütünüyle ve bir defada kapatınız. Özerk statülü bir Stratejik Planlama Enstitüsü kurunuz.

    11. Kamu arazilerinin işgaline karşı af niteliği taşıyabilecek kanun çıkarılamayacağı yönündeki Anayasa değişikliği önerisinin T.B.M.M.’den geçirilmesini sağlayınız.

    12. Kamu bankalarının az sayıda, konforlu ve ucuz konut yapması şeklindeki geleneksel uygulamayı durdurunuz. T.B.M.M.’de bekleyen Konut Edinimini Destekleme Sistemi yasa teklifinin yasalaşmasını sağlayınız.

    13. Ve nihayet, yukarıdaki önlemlerin hepsinden daha önemli olarak, “buluşçuluğu ve yenileştirmeciliği” (invention ve innovation) tam olarak destekleyiniz. Bu amaçla Patent Yasasını yenileyiniz. Her coğrafi bölgeye bir adet Patent Kütüphanesi ile bir adet Büyük Kütüphane kurunuz.

    Bu sıralanan ve bir “Acil Ekonomik Toparlanma Paketi”’ nin ana çizgileri niteliğinde olan maddeler, Türkiye’nin sosyal sorunlarını çözmesi için bir hazırlık mahiyetindedir.

    Bunların hemen ardından hatta mümkünse bu önlemlere paralel olarak iç barışı sağlayabilecek olan bir İç Barış Manifestosu’ na ihtiyaç vardır.

  • ÜST ÜRÜN -ALT ÜRÜN

    Bir toplum alt ürünler üretemiyorsa üst ürünler de üretemez!

    Burada üst ürün (super products) deyimiyle, ekonomik kalkınma, iç barış, özgürlük ortamı gibi toplumun ihtiyaç duyduğu, ama daha basit yapı taşlarının biraraya gelmesinden oluşan kavramlar; alt ürün (sub products) deyimiyle de üst ürün’leri oluşturan bu yapı taşları kastedilmektedir.

    Sokaktaki insan normal olarak daima üst ürün’lerle meşguldür. Onun hangi bileşenlerden oluştuğu, hatta bileşenlerden oluşup oluşmadığı onu ilgilendirmez. Bu kavramlar, toplumu yöneten ve yönlendiren ya da yönetme veya yönlendirmeye talip olanların dağarcıklarında bulunması gereken malzemelerdir.

    Soyut görünümlü bu kavramlar, söz konusu bu kesimlerin kavram dağarcıkları içinde yer almamışsa, bu takdirde yerine getirilmesi imkansız vaatlerde bulunulması ama sonra da bunların yerine getirilemeyip güç durumlara düşülmesi kaçınılmazdır.

    Çirkin politika adı verilen olgunun başlıca özelliklerinden birisi olan “tutamayacağı sözü verme” hastalığının nedeni işte bu habersizliktir.

    Toplumumuz bugün, çirkin politika yerine alternatifler aramaktadır. Mevcuttan şikayetçidir ama yerine ne istediğini tam ifade edememektedir. Daha çok gelir, daha çok özgürlük istemektedir. Ama bunların birer üst ürün olduğunun farkında değildir. Bu ürünleri başkalarının üretip kendilerine sunacağını zannetmekte, politikacılar da bunları sunabileceklerini sanıp söz vermektedirler.

    Bu ürünler bizzat toplum, yani bireyler topluluğu ve dolayısıyla da bireylerce üretilebilir. O halde bireylerin ürettiği alt ürün’ler, onların tüketebileceği üst ürün’leri belirlemektedir.

    Ekonomik refah gibi bir üst ürün’ü arzulayan bireyler onun, zeka – bilgi beceri- ruhsal sağlık ve erdem alt ürün’lerinden oluşan nitelik dokusu’nun bir türevi olduğunu bilseler, kendilerine bol keseden refah vaadeden politikacıları seçerler mi?

    Bu aynen, “size ev vereceğim ama sizden birşey istemeyeceğim!” diyen bir kişinin durumuna benzer. Kendisine böyle bir vaatte bulunulan kişinin tek yapması gereken karakola başvurup kendisini kandırmak isteyen kişiyi şikayet etmesidir.

    İçinde yaşadığımız ekonomik bunalım günlerinden çıkıp, müreffeh bir hayata kavuşmak istemeyen hiç kimse herhalde yoktur. Ama bunun, mevcut alt ürün’leri üretmeye devam ettikçe mümkün olamayacağını bilenlerin sayısı da oldukça az görünmektedir.

    Dürüst politikacılardan beklenen, bu mekanizmayı halkın diline (hatta çeşitli kesimlerin dillerine) çevirip anlatmak ve onların halen ürettikleri alt ürün’ler yerine daha başka alt ürün’ler üretmelerini istemektir.

    İnsanımızın nitelik dokusunu oluşturan alt ürün’ler, bugün için ancak elimizde bulunan üst ürün’ü (refah düzeyi) tüketebilmeyi mümkün kılmaktadır. Buna razı değilsek -ki değiliz-, bu durumda nitelik dokumuzu geliştirmek zorundayız.

    Gerçek bir üretim toplumu haline gelebilmek, ekonomik refahın vazgeçilmez koşuludur. Bu ise daha buluşçu, daha yaratıcı bireylerle mümkündür.

    Bu güç hedef nasıl gerçekleştirilebilir? Bu kadar zaman var mıdır? Mevcut niteliklerimizi değiştirmeden bir çıkış yolu yok mudur? gibi sorular ancak zaman kaybettirir.

    Artık insanlarımız, politikacılardan bu katı gerçekleri ve bunlar için öngördükleri çözümleri duymak istiyor. Yeni Politika bu olmalıdır.

    Çarşamba, 15 Haziran 1994

  • UZLAŞMA NEDİR, NE DEĞİLDİR?

    Gün geçtikçe daha sık kullandığımız, fakat anlamı üzerinde durmayı pek gereksiz gördüğümüz kavramlardan birisi de uzlaşma’dır. “Milletçe uzlaşmaya ihtiyacımız var”, “liderler arası uzlaşma sağlanmalıdır” ve buna benzer uzlaşma önerileri giderek daha sık dile getiriliyor.

    Bu, uzlaşma denilen şey nedir? İki kişi, iki kesim ya da bir toplumun bütünü uzlaşabilir mi, nasıl uzlaşır, ne üzerinde uzlaşır, uzlaşmanın bilinen bir yöntemi var mıdır?

    Kavramları tanımlamak için en kısa fakat yanıltıcı yol onların ne olduğunu tariflemek; en uzun fakat güvenli yol ise onların ne olmadıklarını tanımlamaktır.

    Oldukça kısa ve yine oldukça güvenli bir yol ise bu iki ucun bileşimidir. Yani, o kavramın karışması ihtimali olan birkaç kavramı sayıp, sonra da ne olduğunu tanımlamak..

    Böylece mesela, uzlaşmanın, cinayet, cinnet, cesaret ya da alınganlık olmadığı gibi binlerce olmazı saymaktan kurtulmuş, ama ona yakın anlam taşıyan kavramlarla karışmasını da önlemiş oluruz.

    Uzlaşma neler değildir: Birincisi, pazarlık sonunda varılan nokta uzlaşma değildir. Pazarlık, tarafların bazı kayıplar vermeye ikna edilmeleridir denilebilir.

    İkincisi, görüşme ve müzakere sonunda varılan nokta da uzlaşma değildir. Görüşmeler sırasında, taraflar belki de aynı şeyleri ya da tam aksi şeyleri savunduklarını anlayabilirler. Bir bakıma zaten var olan fakat taraflarca bilinmeyenler ortaya çıkar.

    Üçüncü olarak, tahammül ve hoşgörü de uzlaşma değildir. Taraflar tek taraflı ya da belki karşılıklı olarak bazı şeyleri görmezlikten gelebilir ya da kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez taktiği izleyebilirler ki buda uzlaşma değildir.

    Uzlaşmayla karışması ihtimali yüksek olan ve zaman zaman uzlaşma niyetine kullanılan bu kavramlar dışarıda kalınca, uzlaşma için şöyle bir tanım yapılabilir:

    Uzlaşma, farklı yönde çıkarlara sahip tarafların, bu çıkarlarına esas olarak kabul etmiş olageldikleri koşulları gözden geçirmeye razı olmaları ve bu gözden geçirmenin sonunda o koşullardan bir kısmını veya tamamını değiştirmenin kendi çıkarları açısından gerekli olduğuna ikna olmaları ve böylece tarafların çıkarları arasındaki aykırılığın azalması, hatta tamamen aynı yönde çıkarlara sahip olmaları ve ondan sonra da çıkarlarını korumak için işbirliği yapmaları demektir.

    Bu uzun tanımdan hemen çıkarılabilecek pratik bir sonuç, çeşitli konularda karşıt tutumlar içinde bulunan tarafları korkutarak, tehdit ederek ya da benzeri zorlama yollarla uzlaşmanın sağlanamayacağı, olsa olsa kutuplaşmanın daha da keskinleşeceğidir. Yani zaman zaman yetkililerin ağzından duyduğumuz “uzlaşmazsak batarız” gibisinden korkutmaların hiçbir yararı olamaz.

    Bu tanıma iyi bir örnek, çalışan ve çalıştıranların çıkarlarının çatıştığı geleneksel anlayış yerine, son yıllarda giderek yaygınlaşan, çalışan ve çalıştıranların çıkar birliği anlayışının geçmesi süreci olup bu tamamen bir uzlaşma örneğidir.

    Global rekabetin hemen hiç olmadığı ve ekonomilerin baskın vasfının ulusal olduğu geçmiş yıllarda çalışanların tek kazanma stratejisi çalıştırandan daha fazla hak elde etmek; çalıştıranların tek stratejisi de çalışanları ucuza çalıştırmak olmuştur.

    Ama gün gelip, ticarette ulusallıktan küreselliğe geçilince hem çalıştıran hem çalışan karşılarında yeni bir güç bulmuşlardır: kendilerinden daha iyi ve daha ucuza üreten rakipler!

    Bu defa, eski çıkar koşullarını gözden geçirmişler ve o koşulların değiştiğini görerek bu defa çıkarlarının rakiplere karşı güçlü olmak olduğunu, bunun da yolunun çalışan-çalıştıran çıkar birliği olduğunu anlamışlardır.

    Dikkat edilirse bu yeni anlayış, ne çalıştıranın çalışan üzerindeki baskısı ve tehdidi, ne de çalışanların direnişi nedeniyle oluşmamıştır.

    Buradan günümüz Türkiye’sine ve onun uzlaşma gereksinimlerine gelinirse, önce uzlaşmaya ihtiyacı olan tarafları tanımlamak gerekir. Bugünün karmaşık ekonomik ve sosyal ilişkiler Türkiye’sinde çeşitli açılardan taraf sayılabilecek belki yüzlerce kesim vardır. Hatta her T.C. vatandaşını bir taraf kabul edersek en az 30 milyon taraf vardır.

    Pratik olarak bu denli çok sayıda tarafın uzlaşması ve uzlaşabilse bile korunması güç olacağı için uzlaşma ihtiyacına yol açan nedenlerin tamamına değil, yeterince büyük kısmına bakmak gerekir.

    Pareto’nun 80/20 kuralı olarak bilinen, bir olayın %80 sonuçlarına nedenlerin %20’si yol açar kuralı burada da işe yaramaktadır. Ülkemizin toplam sorunlarının %80’i, Türk-Kürt, Laik-İslam ve Çalışan-çalıştıran tarafları arasındaki sorunlardan kaynaklanmaktadır.

    Bu üç grubun çıkarlarının tamamen aynı yönde olduğunu anlamaları için üç yeni kavram yeterlidir: Türkürt, laik müslüman ve çalışan-çalıştıran çıkar birliği..

    Türkürt, etnik kökeni Kürt (veya Türk) ama kendisini T.C. vatandaşı sayan kişidir.

    Laik müslüman, islamın temel inanç felsefesini benimsemiş, ama toplum yaşamında da akılcılığın egemen olmasını kabul etmiş kişidir.

    Çalışan ve çalıştıranların çıkar birliği ise en kolay anlaşılabilecek olan yeni kavramdır. Rekabet gücümüzün ne denli düşük olduğunu görmek ve çatışarak vakit kaybetmek yerine rekabet gücümüzü geliştirmek için işbirliği yapmak gerektiğini idrak etmek yeterlidir.

    Toplumsal uzlaşma isteyenlerin bu üç kavramı toplumumuza anlatmaya çalışmaları, hergün uzlaşın denmesinden çok daha akılcıdır.

    Pazar, 17 Nisan 1994

  • VAKUM!

    Latince “vacare” (boş olmak) kökünden gelen ‘vakum’, dilimizde ‘boşluk’ anlamında kullanılıyor.

    Bir kabın, dış ortamla ilşkisi kesilir ve sonra da içindeki hava boşaltılırsa içinde oluşan vakum öylece kalır, bir başka madde o boşluğu dolduramaz. Ama kap, tam kapalı değilse oluşan vakum derhal dolmaya başlar.

    Sosyal yaşam da aynen bu son örnekte olduğu gibi işler. Bir boşluk doğdu mu derhal bir “şey” tarafından doldurulur. Adalet sisteminin çek ve senet tahsilatında yetersiz kalışı bir vakum’dur ve bu boşluk “çek-senet mafyası” nca doldurulmuştur. Örneğin çok sıkı mücadele edilip çek-senet mafyası yokedilse ve adalet sistemine dokunulmasa derhal bir başka “vakum doldurucu” mekanizma gelişecektir.

    Sosyal yaşamda vakum doldurucu mekanizmaların çok örneği vardır. Akmayan sular nedeniyle kaçak tankerlerle su taşıma, can güvenliğini koruyamayan polis örgütü nedeniyle korumacılık sektörünün gelişmesi, konut edinme sisteminin yetersizliği nedeniyle oluşan gecekondu mafyası, hep birer vakum doldurucu mekanizmadır. Bunların tümü kendi sektörleri için birer ‘mafya’ dır.

    Mafya ile mücadelede çok sağlam bir kural, onun üzerine doğrudan gitmemek, onu yaratan vakum’u teşhis edip o boşluğun düzgün bir sistemle “dolmasını” sağlamaktır.

    Buradan görülmektedir ki zaman zaman gazetelerde okuduğumuz ve iyiniyetli olduğundan şüphe bulunmayan, “mafyanın beli kırılmıştır” gibisinden beyanatın hiçbir anlamı yoktur. Mafyayı temsil eden tüm “baba” lar toplanıp bir yere hapsedilse dahi, yeni “baba”ların ortaya çıkması bir fizik kanunu kadar kesindir.

    Mafya ve vakum ilişkisi üzerindeki bu girişin amacı, bu kavramlarla ilgisi -toplumumuzda- henüz keşfedilmemiş sorunlara da ışık tutmaktır. Bu sorunlardan birisi, dindarlığın en tahripkar karşıtı olan “yobazlık”tır.

    Her namaz kılıp oruç tutanın, her inançlı insanın fanatik olarak nitelenmesine yol açan bu “çok tehlikeli” olgu, yukarıdaki tanım uyarınca bir “mafya”dır ve her mafya’da olduğu gibi mutlaka bir vakum nedeniyle, o boşluğu doldurmak amacıyla doğmuş ve de gelişmektedir.

    Mafya ve vakum ilişkisi, mafya’nın ortaya çıkmasına neden olan vakumun, “mafya eğilimli” kişiler veya örgütler değil, toplumun saygın ve mafya kavramına karşı, hatta onunla mücadele eden kişi ve kesimlerince yaratıldığını göstermektedir. Gecekondu mafyası, o örgütlerin mensuplarınca değil, konut sorunu ile ilgili, iyi niyetli, bilgiili, saygın ama konut sorununu çözebilecek yaklaşımlara sahip olmayan kişilerin yeraldığı belediye ve devlet kurumlarınca yaratılmıştır.

    Ancak, mafya oluşumlarının anatomisi, bu tür oluşumların yalnızca vakum nedeniyle doğmadığını, doğsa bile yaşayamadığını göstermektedir. Bir mafya’nın doğuşunun “gerek şartı” o alanda bir vakum’un bulunması, “yeter şartı” ise, o mafyanın varlığını sürdürebileceği bir “uygun ortam”ın mevcut olmasıdır.

    “Yobazlık” olarak adlandırılan mafya türünün oluşumu için de bir “vakum” ve bir “uygun ortam”a gerek vardır. Yobazlık için “uygun ortam” da mafya mensuplarınca deği, aynen vakumun doğmasında olduğu gibi saygın, bilgili ve hatta iyi niyetli kişi ve kurumlarca yaratılır.

    Yobazlığın yeşerebileceği “uygun ortam”, toplumun, bazı temel doğrular konusundaki kanaatlerinin deforme oluşu yoluyla oluşmuştur.

    “Yoktan var etmek Allah’a mahsustur” ve “var olan şey yok olmaz, ancak şekil değiştirir” kurallarının birincisi dini, ikincisi bilimsel bir “temel doğru” dur ve her ikisi de tıpatıp aynı şeyi söylemektedir.

    Hiç fizik okumamış bir kişi dahi bu iki doğrudan en az biri tarafından doktrine edilmiştir. Ama, toplum yaşamı boyunca sürekli olarak bunların aksi yönde bombardımana tabi tutulan bir kimse, bir süre sonra yoktan birşeylerin var olabileceğine inanır.

    Ve bu kapı birdefa açıldı mı, ondan sonra en aykırı “yeni temel doğrular” dahi bu kapıdan girebilirler ve yeni bir “ortam” oluşturmaya başlarlar.

    İşte bu “eğri doğrular” yoluyla oluşan “uygun ortam” içinde bir vakum meydana gelince derhal bir mafya da ortaya çıkar.

    Yıllardır TV’lerde üç öğün önümüze koyulan “devlet herşeyden güçlüdür, hiç birşey onu tahrip edemez”, “enflasyona kimseyi ezdirmiyoruz”, “üretmeden de refah mümkündür yeter ki bana oy ver” ve daha onlarca “eğri”, toplumun dini ya da bilimsel kaynaklı “doğru” larını deforme etmiş ve “mafya(lar)”ın üremesine uygun bir ortam yaratmıştır.

    Toplum böylece, devletin, kendi vergilerinden başka bir besleme kaynağı olmayan bir hizmet örgütü olduğu “doğru”sunu terkedip ” “herşeye muktedir olağanüstü bir yaratık” olduğu “eğri”sini benimsemiş; herhangi bir çaba göstermeden yalnızca filan liderin arkasından gitmenin refahı için yeterli olduğu “eğri”sini doğru sanmış ; kimseyi ezmeyen bir enflasyonun olamayacağı “yalan”ını “gerçek” olarak kabul etmiştir. İşte mafya için “uygun ortam” budur.

    “Vakum” ise, diğer bütün mafyalarda olduğu gibi, saygın, bilgili ve iyi niyetli kişi ve kurumlarca yaratılmıştır.

    Yobazlık denilen mafya türü, çağdaş kıyafetli, çağdaş söylemli, çağdaş tavırlı, yobazlığa düşman kişi ve kurumların yönetim ve yönlendirmesindeki “eğitim sistemi”nin yarattığı bilgi-beceri vakumunu doldurmak üzere oluşmuştur, diğer faktörler de bu oluşuma yardımcı olmuşlardır.

    Eğitim sistemi adı verilen ve hiç kimseye yararlı bir bilgi-beceri-davranış kazandıramayan oluşum, bu vakum’un ta kendisidir. Bu vakum nedeniyle oluşan yobazlık kurumu, bu defa kendini koruyup güçlendirecek ögeleri içine çekmeye, onlardan yararlanmaya başlamıştır.

    Yobazlığı destekleyen kişi, örgüt ve ülkelerin fonksiyonları bundan ibarettir. Onların işlevi, doğan vakumun doldurulmasına katkıda bulunmak ve de vakumu genişletmektir. Bu yaklaşım, yobazlıkla nasıl başaçıkılabileceğinin anahtarıdır. Gösteri yapmak, kınamak, bildiri yayımlamak gibi eylemler bir tek gerçeği göstermektedir. O da, bu mekanizmanın nasıl oluşup işlediğinin anlaşılmadığı! Her türlü mafyayla -gerçekten- mücadele etmek isteyenler, önce onun mekanizmasını anlamaya çalışmalıdırlar. Pazar, 09 Ekim 1994

  • Sizi Kimi Arıyorsanız Lider Odur!

    Ülkemizdeki “kanaat oluşturucu” kesim başta olmak üzere çoğunluğun ortak kanısı, ülke sorunlarını çözmeye ehliyetli lider(ler)in bulunmayışı nedeniyle bir kriz yaşandığıdır.

    Bu görüş doğru değildir. Ülkemizin çok sayıda sorunu olduğu doğrudur. Ekonomik sorunlar, terör sorunu, çevre bozulması, ahlak ölçülerinin aşınması vs ve bunların çeşitli kombinezonlarından oluşan onlarca hatta yüzlerce sorunumuz vardır. Ama tek olmayan sorun lider sorunudur.

    Toplumumuz istisnasız her alanda en uygun liderlere sahip olup, bu geçmişte böyleydi, bundan sonra da böyle olacaktır. Hatta yalnız ülkemizde değil, tüm toplumlarda da lider sorunu yoktur. Her toplum kendi ortalama tercihlerine en uygun lideri arayıp bulmakta ve başına geçirmektedir.

    Bir an için kuralın bozulduğunu ve toplumun tercihlerine uymayan bir liderin tesadüfen veya hileyle yada zorla gelip toplumun bir konudaki liderliğine -ki bu iktidar liderliği ya da futbol ligi liderliği olabilir- oturduğu farzedilse, çok kısa bir süre içinde toplum o lideri tasfiye edip yerine tercihlerine uygun bir diğerini getirecektir. (Bununla, her tasfiye edilen liderin toplumun tercihlerine uymadığı anlaşılmamalıdır.)

    Bir gün gelir, enerjinin sakınımı ilkesi değişebilir ama “toplum, tercihlerine uygun lideri bulur” kuralı değişemez. Peki hal böyleyse, hiç bir dönemde sonu gelmeyen “lider yok” yakınmaları neyin nesidir?

    Bu yakınmalar, ortalama toplum tercihlerinin dışında -alt veya üstünde- tercihlere sahip kesimlerle, ortalama tercihe sahip ama lider yoluyla beklediği menfaate ulaşamayanların yakınmalarıdır.

    Sokaktaki düz insan, bu yakınmalara bakarak gerçekten de ülkede “düzgün adam” bulunmadığı gibi bir kanıya kapılabilir. Bu kanı yaygınlaşır ve kökleşirse bu defa gerçekten de bir güven krizine yol açabilir.

    Bu nedenle, lider yokluğundan şikayet edenler, en uygun liderler tarafından yönetildiklerini bilmeli ve eğer samimi iseler, ne tür özelliklerde liderler aradıklarını bir daha ve bir daha düşünmelidirler.

  • SOKAKTAN GELEN TASARIM

    Konut sorunu, toplumumuzun en eski meselelerinden birisidir. Nüfus artışı üzerine binen kırdan kente göç olgusu, konut sorununu bir “gecekondu ile mücadele” sorununa çevirmiştir. Hergün bir semtte gecekondu yıkmak isteyenlerle buna direnenlerin çatışma haberlerini okumaktayız.

    Konut sorunu ile ilgili kamu kurumlarının yetkilileri, çeşitli yöntemlerle sorunu çözmeye çalışırlar. Hemen her türlü çare -birisi hariç- uygulanır ve belki de iyi niyetlerle çaba harcanır. Uygulanmak istenen çözümler değişik olmasına karşın bir ortak yanı vardır: vatandaşa hazır konut -hem de her türlü konforu yerinde- anahtarı vermek ! Ancak, mevcut kaynaklar çok az sayıdaki talihli vatandaşa yetebildiği için genel ihtiyaç karşılanamaz.

    İnsanlarımızın spor yapma ihtiyaçları da benzer bir başka alandır. Her ne kadar “Dünya’da spor, ahrette sağlık!” gibi bir atasözümüz yoksa da, sporun ne denli önemli bir gereksinim olduğu çoğumuzca malumdur.

    Bu konuyla da ilgili birçok kurum ve yetkili mevcut olup onlar da vatandaşın bu ihtiyacını karşılayabilmek için çaba harcarlar. Bu alandaki çabalar da aynen konut konusunda olduğu gibi “çeşitli” olmasına karşın ortak yanı, devasa spor salonları, stadyumlar (bilhassa olimpiyat köyleri) inşa etmeye çalışmak gibi, insanların gerçek ihtiyaçlarına cevap veremeyen yaklaşımlar olmasıdır.

    Çocuk ve gençlerimizin hayatlarını kazanabilecekleri bilgi ve becerilerin kazanılması ise üçüncü örnektir.

    Bu konu devletimizin en önemli konusu olup bununla ilgili kurumların (ve yetkililerin) sayısı ise diğer sorunlarla uğraşanlarla karşılaştırılamayacak kadar çoktur. Onlar da çeşitli yollarla çabalar harcamaktadırlar.

    Eğitim konusunda uygulanan yöntemler de “çeşitli” olmasına rağmen, onların da bir ortak yanı vardır: insanlarımızın gerçek ihtiyaçlarına cevap verememek!

    Bu, birbiriyle ilgisiz üç konuda idareler genellikle vatandaşın gerçek ihtiyaçlarına cevap veremezken acaba vatandaşlar kendi kendilerine neler yapmaktadırlar?

    Vatandaş, kendi çok sınırlı bilgisiyle ve bütün kaynaklarını seferber ederek gecekondu inşa etmekte; son derece uygunsuz yerlerde, son derece uygunsuz saatlerde (mesela geceyarısı) ve son derece uygunsuz hava koşullarında (yağmur, kar altında ya da smog içinde) spor yapmak üzere halı sahalar oluşturmakta; bilgi-beceri kazanmaktan ümidini kesmiş durumda hiç olmazsa ölülerinin ardından bir-iki dua edebilsin diye çocuklarını mahalle aralarındaki kuran kursları’na göndermektedir.

    Bu üç örnek, insanlarımızın kendi kendilerine yaşadıklarını, kendilerine yardımcı olsun diye oluşturdukları, vergileriyle finanse ettikleri devletin yeterli katkı sağlayamadığını göstermektedir.

    Bu işte bir yanlışlık vardır. Konut sorununu çözmek isteyenler, modelleri içine mutlaka gecekondu sisteminin girdilerini katmalıdırlar. Spor konusunun yetkilileri halı sahalarda geceyarıları duman ve yağmur-kar altında top koşturanları daha dikkatle incelemelidirler. Eğitim konusunun sorumluluğunu taşıyanlar, insanlarımızın mahalle aralarında, ceplerinden para vererek oluşturdukları kursları ıska geçmemelidirler.

    Kısacası, kamu yönetiminin herhangi bir noktasında rol almış ve de rol almaya istekli olanlar, sistem kurma konusundaki bu olağanüstü beceriksizliklerini görmek, bunu kabul etmek ve sonra da bunu gidermek zorundadırlar.

    İnsanlarımızın kendi göbeklerini kendilerinin kesmeleri ne yazık ki yalnızca bu üç alana özgü değildir. Adaletlerini kendileri dağıtmakta (kan davası), alacaklarını kendileri tahsil etmekte (çek-senet mafyası), ombudsman sistemlerini kendileri işletmekte (gazetelerin “gelirsem ağzını yırtarım” köşeleri) ve daha da ilginci kendi yasalarını kendileri yapmaktadırlar (yasaları beğenmeyenlerin uymayışları bu demektir)..

    Bunlar, toplumun kimi somut ihtiyaçlarına, aydın kesimin hemen hiçbir katkısı olmadan, sokaktaki insan tarafından tasarımlanmış çözümlerdir. Çözümler zekicedir, ama bilim (akıl) yoluyla rafine edilip zenginleştirilmediği için yararlı değillerdir.

    Aydın kesimin bu çözümler karşısındaki tutumu, onları anlamak değil, yok saymak, kendi geçersiz tasarımlarını boyuna tekrarlamak biçiminde olmuştur.

    Ama her ne olursa olsun, sokaktaki insanın egemenlik sağladığı bu alanlar, yine de elle tutulabilir sayılabilecek ihtiyaç alanlarıdır. Bunların dışında ise öyle bir alan daha vardır ki, o alan Dünya’nın hiçbir yerinde, sokaktaki insanın tasarımına bırakılmamış, toplumların daima en seçkin kesimlerince şekillendirilmiştir. Bu alan, “düşünme stili”dir.

    İlk çağlardan itibaren en seçkin düşünürlerce kafa yorulan ve Rönesans döneminde bir norm haline gelen, “neden-sonuç ilişkisine dayalı düşünme stili”, bizim elitimizce benimsenip, geliştirilip yaygınlaştırılamamıştır.

    Bu boşluğu -her alanda ve her zaman olduğu gibi- yine sokaktaki insanımız doldurmuş, toplumumuz için -seçkinler de dahil- bir düşünme biçimi tasarımlamıştır. Bu “biçim”, iki karakteristik özelliğe sahiptir: “sürekli yakınmak” ve “sorunların kaynakları yerine görüntüleriyle boğuşmak” !

    Bugün gelinen noktada, şu soruların yanıtlanması gerekir:

    1. Toplum ihtiyaçları doğrultusunda iyi ve gerçekçi tasarımlar yapabilen bir aydın kesime sahip olmaksızın, varlığından yakındığımız sorunları çözebilmemiz mümkün müdür?
    2. Bu sorunları, çok nadiren rastlayabileceğimiz “kurtarıcılar” yoluyla çözmek mümkünse, bu doğal olmayan sürecin yan etkileri neler olmuş ve de olmaktadır?

    Salı, 27 Ağustos 1996

  • SOSYOLOJİK SİLAHLAR TEHDİT EDİYOR!

    Boğaziçi Üniversitesi profesörlerinden Ömer Saygın’ın “Dünyayı Tehdit eden Bomba” başlıklı bir makalesi, hızla artan Dünya nüfusunu konu alıyor.

    Her 39 yılda 2 katına çıkan Dünya nüfusunun yaratacağı çeşitli sorunlara dikkati çeken Prof. Saygın, sonuçta “bizi bizden başka sınırlayabilecek kimse yoktur” diyerek biraz ümitsiz de olsa bir çözüm yolu ile makalesini bitiriyor.

    Verilen sayılar gerçekten ürkütücüdür. Halen 200×200 metrelik bir parsele bir kişi düşen Dünya’mızda 80 yıl sonra 50×50 metreye 1 kişi düşer hale gelecektir. Karaların %25’inin kullanılabilir olduğu hesaba katılırsa 80 yıl sonra 25×25 metrelik bir alana sıkışacağız demektir.

    Konunun beslenme tarafı da ayrı bir sorundur. Halen, 6 milyar nüfusun bile 2 milyar’ının açlık çektiği dikkate alınırsa arazi yetmezliğinden çok daha önce “beslenme” sınırına dayanılacağı anlaşılacaktır.

    Bu hesaplar daima “ortalama” lara göre yapılır. Besinlerin, doğal kaynakların, su kaynaklarının daima eşit kullanıldığı varsayımıyla bulunan ortalamalar çevresindeki “istatistik dağılımlar”, gerçek paylaşımın göstergeleridir.

    İşte işin çözümü de buradadır: Nüfus bu hızla artmaya devam edecek, hatta bazı toplumlar içine düştükleri döngüleri kırabilmek için daha da hızlı çoğalmayı kendilerine amaç edinecekleri için “ortalama” nüfus artış hızı daha da artacaktır.

    Bu kalabalık içinde refah, belirli bir ortalamanın çevresinde bir istatistik dağılım gösterecek ve örneğin toplam nüfusun %90’ı kaynakların %10’unu tüketir durumdayken, %10’luk bir nüfus da kaynakların %90’ını tüketerek refah düzeylerini bugüne oranla daha da artırmış olacaklardır.

    %90’lık nüfus bu denli az kaynakla yaşayamayacağı için, tüm değerleri yozlaşaçak ve en temel gereksinimlerini karşılamak için en vahşi yöntemleri kullanmaktan çekinmeyen bir ilkellik içine düşeceklerdir. Bu kalabalık, içinde her türlü virüsün üremesine uygun bir ortamdır. Virüsler sosyolojik, hatta biyolojik olabilecektir.

    Bu dejenere toplumlar, bu tür virüslerin yaratacağı sorunlarla başa çıkamayacakları için, her defasında mesela yüzer milyon kişinin öleceği kitlesel ölümler kaçınılmaz olacaktır.

    Gelişmiş ülkeler bu toplumlara hiç bir yardımda bulunamayacaklardır. Somali örneği bunun somut bir kanıtıdır. Çünkü, iki grup toplumun değer ölçüleri o denli farklılaşmıştır ki, birisi için “iyi” olan diğeri için muhtemelen “kötü”, birisi için “güzel” olan diğeri için “çirkin” olmuştur.

    Nitekim, bu değer ölçüleri farklılaşması, gelişmiş ve geri kalmış toplumlar arasında, hatta aynı bir toplumun içindeki kesimler arasında halen de gözlenebilmektedir.

    Bu çağlar, nükleer ve biyolojik silahlardan daha acımasız bir tür olan “Sosyolojik Silahlar”ın yoğunlukla kullanıldığı çağlar olacaktır.

    %90’lık çoğunluğu oluşturan toplumların hepsinin ortak yanı, “sorun çözme kabiliyetleri”nin düşüklüğüdür. Bu toplumlar, herhangi nedenlerle karşılaştıkları sorunları çözemedikleri için, onları kendi kendilerine yok ettirmek isteyenler, sürekli olarak önlerine sorunlar koyacaklar, o toplumlar da bunları çözebilmek için varlarını yoklarını tüketeceklerdir.

    Çoğunluğu oluşturan gelişmemiş toplumlar sorunların kaynakları yerine görüntüleriyle boğuşacaklar ve böylece imkanlarını başka yönde kullanabilme şanslarını da kaybedeceklerdir.

    Bu tür toplumlar kötü beslenecekleri için zekaları da gerileyecek, ama zeka geriliği çok yaygın olacağı için yüksek bir değer olarak kabul edilecek, geri kalan azınlık ise aşağılanacak ve kimse tarafından ciddiye alınmayacaktır.

    Bu toplumlar, kendilerine uygun eğitim sistemleri de benimseyecekler, çoğunluğun akli düzeyine ve değer ölçülerine uygun -ki buna da demokrasi adını takacaklardır- bilgileri herkese belletmeye çalışacaklar ama onu da beceremeyip, bir sürü “ünvanlı cahil” üreteceklerdir.

    Özet olarak, %10’luk kesimin demokrasi, insan hakları, bilim gibi tüm yüksek değerleri, %90’lık kesim içinde aynı adda, fakat düşük düzeyli içeriklere kavuşacak, %10’luk kesim için refah ve mutluluk kaynağı olan değerler, %90’lık kesim için birer “birbirini yeme, hırpalama ve kaynak tüketme” aracı haline dönüşecektir.

    Gelişmiş toplumlar, -aynen yüzyıllardır yaptıkları gibi- bu tür toplumları izole etmek için çeşitli yöntemler kullanacaklar ve bu ilkel çoğunluğun birbirini yoketmesini sadece seyredeceklerdir. İşin acı yanı, bu sürecin doğal evrim sürecine de son derece uygun olmasıdır.

    “Sosyolojik Silahlar” aslında yeni değildir. Tarih boyunca, ister kendisi üretmiş ister başkalarınca yapay olarak üretilmiş olsun sosyolojik virüslerle başa çıkmayı becerebilmiş, yani sorun çözme kabiliyeti yüksek toplumlar varlıklarını sürdürebilmişler, gerisi ise yok olmuşlardır.

    Tarihçilerin büyük günahı daima “ne olduğu” ile ilgilenip “niçin olduğu”nu önemsememeleridir. Halbuki insanlık tarihi boyunca yok olan toplumlar, çeşitli “biçimler”de -ki işte tarihçiler onunla ilgilenir- yok olmuşlar, ama daima tek nedenle yok olmuşlardır: sorunlarını çözememek!

    Sosyolojik silahlar, iletişim devriminin küçülttüğü Dünya’mızda giderek daha yoğun olarak kullanılacaktır. Gelişmiş azınlığa refah ve mutluluk getiren iletişim devrimi, bu defa gelişmemiş çoğunluğa her zaman olduğu gibi yine mutsuzluk ve fakirlik getirecektir. Tabii ki kabahat iletişimde değil, onu (-) işaretle çarpıp kullanan gelişmemiş toplumlardadır.

    Hızlı nüfus artışı, dar kafalı insanlarımızın Türkiye’yi ayakta tutabilmek için buldukları aptalca bir çözümdür. Ama tehlikenin büyüğü, sorun çözme kabiliyetimizin düşüklüğünde ve bunun nedenlerini sorgulayamayışımızdadır.

    Toplumumuz, bütün güçlüklere karşın hala bir altın çağ yaşamaktadır. Henüz, gelişmiş toplumlardan izole edilip “kendi kendini bitirsin” kampına konulmamış, hala üzerinde testler yapılmaktadır.

    Bu resmi görebilirsek bir kampa, göremezsek “yok olacaklar” kampına yollanmak üzere!

    Pazar, 02 Temmuz 1995