• BİR UZLAŞMA TEKNİĞİ: “ARAMA KONFERANSI”

    Günlük yaşantı, insanları ister istemez kötümser yapıyor. Hep iç karartıcı olaylarla haşır neşir olan insanlar zamanla “kötümser gözlüklü” olup çıkıyorlar. Objektiflikten ayrılmamak zorunda olan meslek sahipleri için (ayrılabilecekler kimlerdir bilemem) bu önemli bir güçlüktür.

    Bir gazetede okuduğum bir haber, bu kötümserlik havasını biraz olsun azaltıcı türden. Sizlerle bu haber konusu üzerinde düşüncelerimi paylaşmayı istiyorum.

    Haber şuydu: NETAŞ firması, “telekomünikasyon hizmetlerinde tekelin kaldırılması” konulu bir Arama Konferansı (search conference) düzenlemek için çalışmalar yapıyormuş.

    Bir-iki yıl önce TV’de bir yabancı kaynaklı bilim programında bir biyolog, kertenkelelerin nasıl olup da kopan kuyruklarını onardıklarını araştırdığını anlatıyordu. Programın sunucusu biyolog’a şöyle bir soru sordu: “pekiyi, bu kadar önemli araştırma konusu varken siz niçin kertenkelelerin kuyrukları ile uğraşıyorsunuz?”

    Biyolog’un verdiği cevap, hatırlarım bir kaya gibi başıma düşmüştü: “evet ama, kertenkele, kuyruğunu onarabiliyor da biz niçin kopan kolumuzu onaramıyoruz? Ben bunun sebebini araştırıyorum!”.

    Arama Konferansı’nın konusu da biraz kertenkele kuyruğuna benziyor. Onun da sonuçları çok önemli.

    Birincisi, telekomünikasyon hizmetlerinin yani PTT’nin özelleştirilmesinde bir devlet tekelinin (PTT) kalkıp, bir özel sektör tekelinin oluşması ihtimali var. Bu olası tehlikeden nasıl korunulabileceği çok önemli bir sorundur. Aksi halde, ekonomimiz hatta sosyal yaşamımız için önem taşıyan özelleştirme konusu zedelenebilir.

    İkincisi ve belki birinciden daha da önemlisi, artık kuruluşlarımızın çağdaş karar verme tekniklerini kullanmaya başlamalarıdır. Bilindiği gibi Arama Konferansı, bir “katılımcı planlama tekniği” dir. Tekniğin adındaki `arama’ sözcüğü, bir uzlaşının arandığına işaret etmektedir. `Konferans’ sözcüğü ise yanılgıya yol açmamalıdır. “Çok kişinin katılımı” nı ifade eden konferans, bir sorun üzerinde uzlaşı aramaktadır.

    Kültürümüze dışarıdan ithal edilen kavramlardan birisi de demokrasidir. Uzun yıllar, demokrasi’yi başıboşluk, istediğini yapabilme ve zaman zaman sandığa gidip oy vermek olarak tanıdık, daha doğrusu öyle tanıtıldı.

    Halbuki demokrasi’nin esası, halkın uzlaşma yoluyla kendi kendini yönetmesidir.

    Özelleştirme, tarafları çok olan ve de taraflarının çıkarları (hiç olmazsa kısa vadeli çıkarları) birbiriyle çatışan bir konudur.

    Özelleştirilecek kuruluşun çalışanları, işlerinin tehlikeye girmesi; sendikalar ise üyelerinin kamu yerine özel sektörde çalışması nedeniyle özelleştirmeye sıcak bakmazlar.

    Ekonomiyi yönetenler, kuruluşun bir an önce özelleştirilmesini arzularlar.

    Kuruluşun yöneticileri ise iki arada bocalarlar.

    Hükümet, özelleştirme hedefini gerçekleştirmek için çabalarken, ilgili bakan elindeki imkanları kaybetme tehlikesini hisseder.

    Kuruluşun rakipleri tekel oluşumundan endişe ederken, sokaktaki insan, satışa çıkabilecek hisse senetlerini düşünür.

    Muhalefet partilerinin bir bölümü, kamu malını koruma (!) kaygısına düşerken bir bölümü de “niçin biz değiliz?” kıskançlığına tutulabilirler.

    Daha bunların dışında, çıkarları çatışan ya da öyle sanılan -ki aslında hepsinin çıkarları özelleştirme yönündedir- birçok sosyal grup vardır.

    Bütün bu grupları uzlaştırmaksızın, “kestirme”, “tepeden inme” özelleştirme kararları da alınabilir. Nitekim zaman zaman, “cesaretli olmalıyız” (ne için cesaretli olunacaksa) şeklindeki tavsiyeler de buna işaret etmektedir.

    Ama bu türlü yaklaşımların başarılı olma şansı hemen hemen yok gibidir. Özelleştirmeyle çıkarlarının zedeleneceğini “düşünen” grup(lar), demokratik sistem içinde `baskı grubu’ olma imkanlarını kullanarak, özelleştirme karşısında “görünmez ama aşılmaz” bir blok oluştururlar.

    Bu blokları aşmanın yolu tektir ve bu, “uzlaşma” dır. Arama Konferansı ise bu uzlaşıyı sağlayabilecek yollardan birisidir.

    PTT gibi çok önemli hizmetleri üreten bir kuruluşun mezatta eski güğüm gibi satılmaya çalışılması yerine, taraflarının uzlaşısı ile özelleştirilmesi bu nedenle çok akılcıdır.

    Nihayet, işin sevindirici bir başka yönü daha var. Batılı’ların “sosyal sorumluluk” dedikleri kavram, kuruluşların yalnız bilanço büyüklükleriyle değil, kendilerini çevreleyen ortamla da ilgilenmeleri gereğini anlatıyor.

    Duyurulacak ya da kutlanacak bir şey olduğunda, pahalı davetiyeler bastırmayı P-R zanneden kuruluşlarımızın yanısıra, kendini çevreleyen ortama karşı da sorumlulukları olduğunu anlayan kuruluşlarımızın ortaya çıkması son derece iyi bir işarettir.

    Darısı diğer kuruluşlarımızın başına!

  • BİR FİZİK PROBLEMİ BAĞIRARAK ÇÖZÜLEBİLİR Mİ? PEKİ YA SOSYAL PROBLEMLER!

    İçinde yaşadığımız ekonomik ve iç barışa ilişkin sorunlar, herhalde toplum olarak uzlaşmaya ve dolayısıyla da “değişik düşüncelerin ifade edilebilme özğürlüğü”ne ençok ihtiyacımız olan koşulları yaratıyor.

    Özel TV’ler bu bağlamda çok önemli bir görev yapmakta ve değişik düşünceden birçok insanın tartışması için “uygun ortam” yaratmaktadırlar.

    Ancak, değişik düşünceli insanların biraraya gelmesi, bunların mutlaka özgürce ifade edilebilmesi ve sonuçta da bir uzlaşının doğması için yeterli değildir.

    Düşünce ifade edeceklerin kompozisyonu, tartışma ortamının yönetimi (hatta tartışma ortamının fiziksel özellikleri ) ve tartışacakların sorun çözme stilleri, bu özgürlüğü olumsuz ya da olumlu etkileyecektir.

    Hepsi aynı yönde düşünce sahibi kişilerin biraraya gelmesi ya da bu kişilerin, o düşünceleri temsile yetkili olmayışı; tartışma yöneticisinin taraf olması ya da iyi bir yönetim gösterememesi; tartışanların rahatsız pozisyonlarda (ayakta, spot ışıkları altında vbg) tartışmaya mecbur bırakılması ya da tartışanlardan bir kişinin bile saldırgan stili (sorun çözme stili böyle olabilir), tartışmanın bir kördöğüşüne dönüşmesine yeter de artar bile!

    Bir fizik ya da geometri problemini çözmesi istenilen bir grubun, bu işi bağıra çağıra, konudan uzak yerlere atlaya zıplaya çözmeye çalıştığı, hatta bununla da yetinmeyip kavga ettikleri herhalde hiç görülmemiştir.

    Pekiyi, sonucu tek doğrulu olan bu problemlere göre çok daha karmaşık olan, üstelik tek doğru çözümü bulunmayan -hatta hiç çözümü dahi bulunmayabilir- sosyal sorunların tartışılmasında kullanımı gereken “sorun çözme stili” niçin bu denli gürültülü olmaktadır? Doğrusu, bunun cevabını vermek kolay değildir.

    Uzlaşma’nın olmazsa olmaz koşulu olan, düşüncelerin özgürce ifadesi olgusunu zedeleyebilecek birçok unsur bulunabilir. Bunlardan en etkininin, bağıra-çağıra, söz keserek, mantıkların düzgün işlemesini olumsuz etkileyebilecek bir stille tartışmak olduğundan şüphe edilmemelidir.

    Tartışma yöneticilerinin bu konuda çok sert bir disiplin kurmaları, ifade özgürlüğü açısından çok önemlidir.

    Aksi halde, tartışmasını bilmeyen (ya da uzlaşmak istemeyen) kişilerin despotik tutumlarına çanak tutulmuş olur.

    Bu kasdi de olabilir, bilmezlikten de olabilir. Ama sonuç aynıdır: uzlaşamamak ve kavga!

    12 Nisan 1994

  • BİR BAĞIMLILIK TÜRÜ: ŞİKAYET !

    Bazı konular var ki çoğu sorunun altından çıkıyor. Bunlardan biri de, adına “yakınma kültürü” diyebileceğimiz, sadece şikayet ederek sorunları çözmeye çalışmaktır. 6 yıl evvel yazdığım bir yazıdan bazı alıntıları bu amaçla bu hafta sizlere iletmeyi düşündüm.

    «İçki, sigara, uyuşturucu gibi bağımlılık yaratan maddelerin yarattığı alışkanlıklardan kurtulmak güç olmakla birlikte imkansız da değildir. Bu tür “maddesel” bağımlılık ajanlarının yanında bir de “davranışsal” olanlar vardır ki onlardan kurtulma konusunda pek konuşulmaz, hatta o tür bağımlılıkların farkında olunmaz.

    Bu “davranışsal bağımlılık ajanları”nın başında, hemen çoğu kimsenin -hem de bol miktarda- kullandığı, “şikayet” gelir. Şikayet’in bir bağımlılık yaratıp yaratmadığını test etmek gayet kolay olup, başkalarının üzerinde değil bizzat kendi üzerinizde -eğer kullanıyorsanız- deneyebilirsiniz. Bir süre için -örneğin bir tam gün-, hiç bir şeyden (ama hiç bir şeyden) şikayet etmeden yaşamaya çalışınız, bağımlılığınızın ne denli yüksek olduğunu göreceksiniz.

    Ancak bir noktaya hemen işaret etmek gerekir: O da, eğer şikayeti, eylemlerinizin bir hazırlık aşaması olarak kullanıyorsanız bu bir bağımlılık gibi olumsuz değil, aksine son derece faydalı bir alışkanlıktır. Örneğin, trafikte sizi tehlikeye atan bir olaydan yakınıyor ve sonra da gidip bu olayı bir yerlere duyuruyor ya da bu tür olayları önleyebilecek ya da azaltabilecek “bir şeyler” yapıyorsanız, bu bir olumsuz bağımlılığa değil olumlu bir alışkanlığa, daha da doğrusu bir “iş yapma biçimi”ne işaret eder. Böyle değil de, sadece sohbetler sırasında, işlerin ne denli kötü olduğuna güzel bir örnek olarak kullanıyorsanız işte o zaman bağımlılıktan söz edilebilir.

    İnsanlarımızın çoğu hemen her şeyden şikayet eder. Bu, rahatlamak için bir yoldur. İnsanların şikayet etmelerini (en azından içinden küfür etmelerini) önleyecek bir alet geliştirilip herkesin koluna birer adet kol saati gibi takılabilse üç ayrı şey olacağından şüphe yoktur: birincisi, çok sayıda insanın çıldırmasıdır. Hiç bir şekilde şikayet etmesine izin verilmeyen kişiler, bir süre sonra, uğradıklarını düşündükleri haksızlıkları telafi edememiş olmanın biriken yükü altında ezilip dengelerini kaybedeceklerdir. Bu bakımdan şikayet, insanların acıya dayanmalarını sağlayan bir morfin’dir.

    İkincisi olarak ise, şikayetleri önlenen bir kısım insan, bu defa diğer eylemleri üzerine bindirme yaparak kızgınlıklarını gidereceklerdir. Böylece acayip davranışlı insanlar ortaya çıkacaktır. Bu tipler için de şikayet, davranışları düzenleyen birer ilaç gibidir.

    Üçüncü olarak ise, şikayet etmeleri önlenen bir kısım insan, şikayetin bu “telafi edici” mekaniğini anlayacak ve bu defa, şikayete konu olan yanlışın nedenlerini ortadan kaldırmanın çarelerini aramaya başlayacaktır. Sarfedeceği bu çaba, haksızlığa uğramışlık hissinin yarattığı kızgınlığı telafi edecek, hatta giderek ek bir motivasyon yaratmaya başlayacaktır.

    Bu yaklaşıma göre, çevremizde boyuna her şeyden şikayet eden insanların hangi türden olduğunu anlamaya çalışmak hem ilginç bir gözlem hem de yararlı bir iştir.

    Bir şey yapmaya pek mecali olmayan ve sadece şikayet ederek kendini rahatlatan tiplere pek vakit ayırmaya gerek yoktur. Bununla beraber, bu tür kişiler çevresindeki bağımlıların da şiddetle ihtiyaç duydukları nesneleri (yani şikayeti) ürettiklerinden dolayı, toplumda (ve özellikle bizim toplumumuzda) kolaylıkla sivrilir, büyük beğeni toplar, hatta “büyük” olurlar. Bu bakımdan, “büyük”lerimizin bu türden olup olmadığına dikkat etmekte yarar vardır.

    Şikayet etmeyen, ama onları davranışlarına bindirenleri ise şikayet etmeye özendirmek gerekir. Böylece boş da olsa konuşan ama çevresine zarar vermeyen insanlar ortaya çıkacak, yukarıdaki birinci gruba katılmış olacaklardır.

    Esas üzerinde durulması gerekenler ise üçüncülerdir. Değişim hareketlerine katılmaya, şikayetlere konu olan yanlışların nedenlerini araştırmaya ve böylece toplumları yüceltmeye yatkın olan bu kişilere, bu özelliklerinin farkına varma ve şikayetlerini bu yola kanalize etme imkanları verilirse çok yararlı bir iş yapılmış olacak, toplumumuzun iyiye, doğruya ve güzele doğru değişmesini hızlandıracak “değişim ajanları”nın sayısı artmış olacaktır.»

    27 Kasım 1994 (Ekim 2000)

     

  • BİLGİ TOPLUMU VE İNSAN KAYNAKLARI

    Hemen her kavramı bir başkasına bağlamak mümkün. Hele bu kavramlar kullanıla kullanıla içerikleri merak edilmez olmuşsa bu daha da kolaylıkla mümkündür.

    Henüz yeni tedavüle girmiş bir kavramın içeriğini herkes merak edebilir. Ama örneğin “bilgi toplumu” ya da “insan kaynakları” gibi deyimler o denli sık ve de kolay kullanılmaktadır ki, artık bunlar birer joker iskambil kağıdı gibi niyete göre tanımlanabilir olmuşlardır. Böyle olunca da bunları hiç sıkıntı çekmeden bağlamak mümkündür.

    Ama “bilgi toplumu” ve “insan kaynakları”, bu rahatsızlığın ötesinde ilintili, hem de çok ilintili iki kavramdır.

    Bilgi toplumu onlarca değişik şekilde tanımlanabilir. Toplumumuz açısından en işe yararlardan birisi ise, “sorunlarını bilgi yoluyla çözebilen toplum”dur. Sorunları bilgi yerine, onun yerine geçebilecek araçlarla da çözmek pekala mümkündür.

    • Sorunu çözmeyip ona alışmaya çalışmak,

    • Sorunların çözülmeyeceği varsayımıyla tevekkül etmek,

    • Birisinden, sorunu çözmesi için yardım istemek ya da onun üzerine yıkmak,

    • Rüşvet, tehdit vb. yollarla sorunun etrafında dolaşmak

    ve daha onlarca yolla sorunları bilgi dışı yollarla “geçiştirmek” mümkündür. Daha da kötüsü, bu geçiştirme yollarının hemen hepsi, bilgiyle sorun çözmeye göre daha zahmetsizdir.

    İnsanlar sorunlarını bilgiyle çözebilmek için;

    • bilgi kaynaklarına erişmek

    • çeşitli bilgiler arasından ihtiyaç olan(lar)ı seçmek, onları, kendi işine yarayacak şekle dönüştürmek (işlemek),

    • bunları saklamak,

    • bunları iletmek

    ihtiyaçlarıyla karşı karşıya kalırlar.

    Bu ihtiyaçların her biri ayrı birer donanım ve yazılım demektir. İşte, bilgi toplumunun çok telefon, çok bilgisayar, çok kitap kullanmasının nedeni budur.

    Aksine ise, yani çok kitap, çok bilgisayar ya da çok telefon kullanan bir toplum mutlaka bilgi toplumu demek değildir. Bu araçları, yukarıdaki amaçlarla kullanan toplum bilgi toplumudur.

    “İnsan Kaynakları” deyimi ise çeşitli anlamlarda alınabilir. İnşaatına işçi arayan bir kişi için, demir, çimento ve tuğla gibi malzemeler birer kaynaktır. Bankadan ya da yastık altından temin edilen para da bir kaynaktır. Eğer böyle bakılırsa, tuğlaları üst kata taşıyacak işçi de bir kaynaktır.

    Nitekim günümüzde genellikle insan kaynakları denilince -aynen bilgi toplumunda olduğu gibi- akla, çeşitli becerilere sahip insanlar gelmektedir.

    Kuruluşlarda -yine genellikle- insan kaynakları birimleri, eskiden personel birimlerinin yaptığı işe alma, çıkarma, özlük işleri gibi işleri yapan birimler olarak anlaşılmaktadır.

    Kısacası toplumumuz kısa süre içinde bu deyimin de içini boşaltmayı becermiştir.

    İnsan kaynakları denilince anlaşılması gereken ise çok farklıdır.

    Dikkat edilirse insan dışındaki tüm kaynaklar ham olarak değil şekillendirilerek kullanılmakta ve böylece katma değeri artırılmaktadır. Böylece kaynağın değeri de, katma değer artırabilirliğine bağlı olarak yükselmektedir.

    Tuğlanın ham kaynak olarak belirli bir değeri vardır ve bu sınırlıdır. Ama işlenip duvar haline getirilince değeri artmaktadır. Ama katma değer artışının sınırı burasıdır. Tuğla, duvardan başka birşey olamamaktadır.

    Ama mesela para kaynağı daha değerlidir. Çünkü katma değeri tuğlaya göre çok daha fazla artırılabilir. Para -maddesel olarak- hemen her şeye dönüştürülebilir. Bu yüzden de değerli bir kaynaktır.

    İnsan gücü ise paradan da daha yüksek bir “katma değer artırılabilirliği”ne sahiptir.

    Gerekli nitelikleri kazanmadan önce yalnız kol gücünden yararlanılabilen ve tuğla taşımaktan -ve üremekten- başka bir işe yaramayan bu insan, gerekli eğitimi alarak bir şair, kompozitör ya da nükleer reaktör tasarımcısı olabilir. Bu denli esnek, katma değeri bu denli artabilen bir başka nesne herhalde yoktur.

    Bu nedenle insan, basit bir üretim girdisi değil, niteliği artırıldıkça bunu fazlasıyla geriye verebilen bir kaynak durumundadır.

    İşte, bilgi toplumu ile insanın böylesine zengin bir “kaynak” olması arasındaki ilişki buradadır.

    Bir toplumun sorun üreten ve bunları, yeni sorunlar üreterek çözmeye çalışan bir toplum olmaktan, onları bilgiyle çözebilen ve böylece de sorun biriktirmeyip refah ve mutluluk üreten bir “bilgi toplumu”na dönüşebilmesi için, insan gibi bir kaynaktan başka kullanabileceği başkaca etkin bir kaynağı yoktur.

    İnsan kaynağı, niteliği arttıkça sorun çözme kabiliyeti de artan bir kaynaktır. Bu ise bilgi toplumunun formülüdür.

    Buradaki “nitelik” deyimiyle insanın yalnızca bilgi-becerisi değil, zekası, ruh sağlığı ve ahlaki tercihlerinin oluşturduğu bileşke kastedilmektedir.

    Bugünkü programın, bu nedenle, yapay bağlantılı kavramlar üzerinde konuşulan sıradan bir toplantı değil, bilgi toplumuna gidebilecek yolun kapısını açacak anahtar demek olan “insan kaynağı”nın, sınırsız katma değer potansiyelinin ortaya çıkarılabilmesi için araçların tartışılacağı bir forum olarak görüyor ve başarı diliyorum.

    25 Eylül 1997

  • Sultan merakı

    Sultan merakı

    Önce kimi örnekler..

    ·         Filenin sultanları (kız voleybol takımı için)

    ·         Filenin küçük sultanları (kızlar genç voleybolcular)

    ·         Potaların sultanı (kız basketbol takımı)

    ·         Körfezin sultanları (Kepez Belediyespor klübü kızlar volebol ligi birincisi için)

    ·         Saray’ın sultanları (Galatasaray kız takımı için)

    ·         Gökyüzünün sultanı (ilk kadın F-16 pilotumuz için)

    ·         Dansın sultanları (dans grubu)

    Yukarıdakiler halen mevcut sultanlardı. Yarınlarda olabilecek birkaçı:

    ·         Laboratuvar sultanı (bir keşifte bulunan bilim kadınımız için),

    ·         Kortların sultanı (kadın şampiyon tenisçimiz),

    ·         Cumhur sultan (kadın cumhurbaşkanımız),

    ·         Merkezin sultanı (merkez bankası kadın başkanı).

    Bu sultan merakının nereden geldiği incelemeye değer görünüyor. Toplumsal bilinçaltına işlemiş mutlaka bir şeyler olmalı.

    Sanırım, toplumun kadına bakışı ile bu sultan rütbesi arasında bir bağlantı var. Şöyle olabilir: “Bu sayılan nisbeten  sıradışı başarılar erkeklere mahsustur; kadınlar bunları beceremez. Eğer becerdi iseler,  bunlar normal kadın olamaz, mutlaka sultan filan gibi istisnai bir durumları vardır“.

    Gazetelerde bu başlıkları düşünenlerin kadınları aşağılamak istediklerini katiyen tahmin etmiyorum; hatta sultan deyimini onları yüceltmek amacıyla kullanıyorlardır Ama başarıların ancak erkeklere mahsus olduğu kültürel genetiklerine öylesine işlenmiş ki yüceltmek isterken aşağılıyorlar (galiba).

    14 Mayıs 2011 Cumartesi

     

    … Yazıyı beğendiyseniz, Beyaz Nokta® Gelişim Vakfı’na bağış yapabilirsiniz: http://www.beyaznokta.org.tr Teşekkür ederim :-))

  • “Etik Güvence” aracını keşfetmek..

    “Etik Güvence” aracını keşfetmek..

    Rüşvet işi bitmez, çünkü!

    Okumayı söküp gazete okumaya başladığım yıldan beri en sık rastladığım haber türü rüşvet; hemen onunla bitişik olarak da rüşvete karşı alınacak yeni önlemler‘dir.

    Gelişmiş olarak nitelenen toplumlarla bu açıdan büyük fark, oralarda rüşvetin toplumun en üst yönetim katmanlarına özgü hale getirilebildiği, bizde ise daha demokratik biçimde tabana (iyice) yayılmış olmasıdır.

    İnsanlar iyi tüfek yaptıkça Tanrı da daha iyi uçan kuş yaparmış sözü sadece kuş ve tüfek için değil, eğrilik yapmaya ve önlem almaya çalışan herkes için doğru olsa gerekir. Bu nedenle de -bugüne kadarki deneyimlerimizden de görüldüğü gibi- rüşvet ya da diğer melanetlerin salt yeni ek kurallarla önlenmesi mümkün değildir. Topluma değer katabilecek herhangi bir alanda AR-GE yapma özürlü insanımız melanet ürünleri üretmede sıralama dışı olacak kadar başarılıdır.

    Nitekim son duyduğum bir AR-GE ürünü, tanıdıklar (tercihan akrabalar) arasında araba çarpıştırmak imiş. Arabasını tamir ettirmenin masrafını sigortaya yüklemek amacıyla, birbirini tanıyanlar arabalarını çarpıştırıp sonra da tutanak tutuyorlar, sigorta da ikisine birden ödeme yapıyormuş.

    Şimdi sigorta şirketleri tutanakları inceleyip aralarında akrabalık-hısımlık bulunanları saptamaya çalışıyormuş. Bu nedenle de AR-GE’nin GE kısmı devreye girip artık akrabalar değil tanıdıklar arası çarpışma tutanakları yaygınlaşmış.

    İşi gücü olmayan birisi oturup hesaplamış ki, ek kural koyarak eğrilikleri önlemeye çalıştıkça kural kirliliği denilen olay oluyor ve mevcut kuralların sayısı (2n-1 +n-1) formulü uyarınca artıyormuş (Burada n, ek kural koyulmadan önceki kural sayısı).

    Ve..

    Kurallar bu üssel hızda artttıkça, kural kırıcıların işleri kolaylaşıyor, hatta dahası potansiyel melanet pastası büyüyormuş. Bunu öğrenince güzel yurdumuz insanının en çok okuduğu gazetenin niçin Resmi Gazete olduğunu da anlamış oldum; ilkesel olarak RG’nin tüm yazıları yeni kurallar ile ilgilidir.

    Buradan birkaç sonuç çıkarılabilir..

    Bu komik görünüşlü olaylardan birkaç işe yarar sonuç çıkarılabilir. Birincisi, bir sorunu çözmek için ek kural koymanın yeni sorunlara davetiye çıkarmak anlamına geldiği gerçeğidir. Eminim ki rüşveti önlemek için tümoral biçimde büyüyen kurallar, nice kamu görevlisinin iştahını kabartıyordur. Resmi büyütmek için tıklayınız!

    İkinci sonuç, ahlaki bir taban üzerine oturmayan kuralların işe yaramayacağı gerçeğidir; özellikle de -rüşvet gibi- kanıt sağlamanın güç olduğu olaylar için.

    Çünkü caydırıcılık, ya -kanıt isteyen- yasal yaptırımlardan ya da toplumca fuzzy kanıtlara göre “ayıplanmaktan” geldiğine, ayıplanma ise bir “etik norma” dayalı olacağına göre, rüşvet ve benzeri olayları önleme araçları içinde mutlaka ahlaki bir bileşen bulunmalıdır.

    Nedendir bilinmez, ama rüşvetin toplumumuzun ahlaki değerler içindeki yeri pek öyle belirgin değildir. Bürokraside bir işi çabuklaştırmak için maaşı zaten yetersiz olan bir kişiye bir çeşit sosyal yardım olarak görülür ve “ben memnuniyetimi belirtmek için veriyorum, kime ne” gibisinden de bir ahlak temeli üzerine oturtulur.

    Örnek Tavır Ağları

    Benzer şekilde günlük yaşamımızın bir bölümünü geçirdiğimiz trafikte de çoğu ihlaller ayıplanmaz, sınavlarda kopya çeken öğrenciler de. Toplumun tuhaf bir hoşgörüyle karşıladığı bu ayıplanası olaylar için kuşkusuz bazı araçlar geliştirilebilir. Bunların en etkililerinden birisi Örnek Tavır Ağları‘dır.

    Örnek Tavır’ların neler olabileceği bellidir. Rüşvet almayan kamu görevlisi, vermeyen iş sahibi, kopya çekmeyen öğrenci, gözetimsiz (onur sistemi) sınav yapan öğretim elemanı, çıkar çelişkisine dikkat eden politikacı, elindeki kaynakları seçim bölgesine akıtmayan bakan, güvenlik şeridini kullanmayan sürücü ve benzerleri hep örnek tavırlar sergilemektedirler.

    Bu tür örnek tavırlı kişilerin toplumdaki yüzdeleri tahmin edilebileceği gibi küçüktür. Ayrıca da toplumun geri kalan büyük çoğunluğu tarafından daima -örtülü biçimde- aşağılanırlar, en azından naif sayılırlar.

    Eğer bu kişiler gevşek bir birliktelikle -yalnız olmadıklarını bilmek için- bir araya gelirler ve hangi tavrın örneğini sergiliyorlarsa onu da kısa ve denetlenebilir biçimde ilan edebilirlerse, toplumun geri kalanı için bir rol model oluşturmak bir yana, bir de ahlaki temel tanımlamış olurlar. Bu temel, yeterince bilinebilir kılınırsa, bir yasa maddesinden çok daha etkili olmaya başlayabilir.

    Sabahtan akşama kadar trafik konusunda ahkam kesen, trafik kazalarının ancak neredeyse idam cezasıyla önlenebileceğini savunan insanları gördükçe, nasıl olup da örnek tavırlı insanlardan yararlanmayı düşünemediklerine akıl erdiremiyorum.  Bir otomotiv firmasının, bir taşımacılık şirketinin, bir trafik derneğinin bunu akıl etmesi, için acaba ne gerekiyor? Bu tuzağı bize kim kuruyor, dış güçler mi? 🙂

    Rüşvet veren ve alanların dışında kalanlar içinde bu tür bir etik güvence oluşturup bunu ilan edecek örnek tavırlı kimseler kuşkusuz tepkiyle karşılaşabilirler. Örneğin, rüşvetin bir tarafı olmayacağını birkaç maddelik bir etik güvenceyle ve bir sembolle (bir rozet, bir kurdele vb) ilan edip, her yıl düzenli olarak mal bildiriminde bulunmayı taahhüt edebilecek babayiğit (veya anayiğitler) yok mudur?

    Bunları düşündükçe, toplumumuzun rüşvet ya da diğer eğriliklerden pek de öyle söylendiği kadar rahatsız olmadığını düşünüyorum. Ne dersiniz?

    9 Ocak 2011

    … Yazıyı beğendiyseniz, Beyaz Nokta® Gelişim Vakfı’na bağış yapabilirsiniz: http://www.beyaznokta.org.tr Teşekkür ederim :-))

  • Pasif aktiflik!

    Pasif aktiflik!

    Tanımlanmamış iki kavram!

    İstanbul-Tophane’de meydana gelen son olayla bir kere daha tartışılmakta olan yaşam tarzına müdahale kavramı tanımlanmadığı sürece çok su kaldıracağa benzer. Neler yaşam tarzına müdahaledir ve neler değildir?

    Bir üst düzey kamu görevlisi,-farklı eğilimlerdeki- birkaç gazeteci, sokakta mikrofon tutulan vatandaş, birbirleriyle sözleşmiş gibi Tophane olayını irdelerlerken, kendilerince tartışılmaz bir doğru olduğu anlaşılan “şiddete başvurmadan herkes fikrini savunabilir” düsturunu kullandılar. Yaşam tarzına müdahale gibi şiddete başvurmak kalıbı da tanımlanmamış bir kavramdır.

    Yaşam tarzına müdahale genelde doğrudan müdahale olarak anlaşılsa da aslında dünyada en az başvurulan ve en az etkili yöntemdir. Nitekim İran’da erkeklerin favorilerini kaç santim uzatacağı, kadınların ne ölçüde göz farı kullanacağı gibi doğrudan müdahaleler -ahlak polisi eliyle- uygulansa da bir türlü istenilen sonucun alınamadığı, alınmak bir yana erkeklerin giderek daha uzun favori bırakıp kadınların daha ağır makyaj yaptıkları görülmektedir.

    Müdahalenin iyisi(!) saklı içerik yöntemiyle yapılandır ve kesin etkilidir. Örneğin, kamu görevlilerinin atamalarında, müdahale edilmek istenen tutum ve davranışlara sahip olmayanlara öncelik verilebilir. Tamamen yasaldır ve gizli de değildir. Ama bu görevlinin, toplum yaşamındaki binlerce küçük ve dikkat çekmeyen kararlarının uzun dönemde oluşturacağı yaşam iklimi‘ne müdahalesi de gayet etkilidir.

    O halde, içkinin, ramazan da oruç tutmamanın, Cuma’ya gitmemenin yasaklanması gibi bir doğrudan müdahale söz konusu değildir; hatta eğer birileri bu tür doğrudan müdahale ediyorsa oradaki niyetin bir provokasyon olabileceğinden kuşkulanılmalıdır.

    Buradaki örneklerin dini alandan verilmesi rastlantı olup aslında söz konusu müdahale yaşam kültürünün diğer alanlarında da olabilir. Örneğin sportif alanda, GS-FB maçlarında taraftarların bir arada oturamayışları tam olarak bir yaşam tarzına müdahale örneğidir. Çünkü her iki taraftar kesimi de insan olanların sadece kendi taraflarını tutabileeğini, diğerlerinin fazlalık olduğunu düşünmektedirler (döner bıçaklarının amacı da bilinç altına itilmiş bu fazlalığı temizleme dürtüsünün eseri olabilir).

    O halde kısmi bir sonuç olarak şu söylenebilir: Yaşam tarzına müdahale doğrudan değil dolaylı olursa etkilidir. Doğrudan müdahaleler ya münferit olaylardır ya da -müdahale etmek isteyenin veya müdahaleden rahatsız olanın- provokasyonudur.

    Peki şiddet ne demek?

    Her ne kadar akla hemen fiziki şiddet -dokunmak ile kafa kırma arasındaki gri tonlar- gelirse de, aynen yaşam tarzına müdahalede olduğu gibi burada da en az etkili olanı fiziki şiddettir. Nedeni bellidir, çünkü hemen hemen kimse tarafından onaylanmaz, tepki görür. Psikolojik şiddet de benzer biçimde onaylanmayıp tepki görür.

    Şiddetin iyisi(!) soft (zihinsel) olandır. Örneğin koşullandırma bir soft şiddet‘tir. Okullarımızda uygulanan tekrar ve ezber yoluyla belletme[1] tam bir soft şiddet örneğidir. Şiddet’in tanımlayıcı özelliği zorla (isteği dışında) olmasıdır.

    Bu tür şiddet yanlıları tahmin edilenden çok daha kalabalık olup, ardına sığınılan gerekçe genelde, “ihtiyaçlarını talep edemeyecek durumda olan küçük çocuklara isteği dışında -örneğin poposunu yıkamanın- birşeyler öğretilmezse ne olacağı” gibi uygunsuz örneklerdir.

    Bu tür örnekleri icadedenlerin bir bölümü soft şiddeti bilinçli kullananlar ise de geri kalan -daha kalabalık- kesim, ilk yaşların öğrenme ihtiyaçlarının giderilmesi için başvurulabilecek çeşitli öğrenmeyi tetikleyici tutum ve davranışları diğerlerinden ayırdedemeyenlerdir.

    İkinci bir kısmi sonuç olarak da şu denilebilir: Fiziki şiddet büyük çoğunlukça reddedilir; dolayısıyla da fiziki şiddeti ayıplamanın ayırdedici bir özelliği yoktur, anlamsızdır. Aslolan, zihinsel şiddet denilen koşullandırmadır ve maalesef toplumumuzun çoğunluğu zihinsel müdahaleleri bir şiddet türü saymaz. Halbuki yaşam hakkından daha da öne koyulması gereken bir hak, koşullanmama hakkı‘dır.

    Yeni bir kavram ortaya koymadan birlikte yaşamak güçtür!

    Toplumumuzu oluşturan çeşitli dini, siyasi, ideolojik düşüncedeki insanın bir arada, birbirini rahatsız etmeden yaşayabilmesinin ön koşulu, kendi düşüncelerini yaygınlaştırmak için pasif-aktif bir tutumu benimsemeleri, bunun dışındaki aktif tutumlardan özenle kaçınmalarıdır. Hatta denilebilir ki bu ilke yalnızca düşünce yaygınlaştırma alanında değil, örneğin reklamlar gibi ticari alanlarda da geçerlidir.

    Pasif-aktif tutum tanım olarak, bir düşüncenin yaygınlaştırılmasına konu olan hedef kitleden bir talep gelmediği takdirde pasif bir tutum izlemek, talep geldikten sonra ise -talep sürdüğü sürece- aktif olarak ve talebedenin istediği ölçüde bilgilendirici / tanıtıcı faaliyette bulunmaktır.

    Soft şiddetin bu denli yaygın olmasının nedenlerinden birisi, insanların -yalnız bizim toplumumuzda değil- zihinsel bekaretlerine önem vermeyişleridir. Reklamlar, soft şiddetin en pornografik türüdür. Her yarım dakikada bir X marka şampuanın ya da Y marka çamaşır tozunun diğerlerinden daha iyi olduğunun beynimize -isteğimiz dışında- kazınması cinsel pornodan daha az zararlı değildir. Bir mal veya hizmetin özelliklerinin -bir koşullandırma amacı taşımadan- tanıtılması ile, insan belleğinin travmatik biçimde etki altında bırakılmasının arasındaki farkın ayırdedilebileceğini sanıyorum.

    Pasif-aktiflik kavramını toplumsal tedavüle (dolaşıma) sokmaksızın, kendi dini, etnik, siyasal, ideolojik, ticari ve diğer tercihlerini (düşünce ve/ya yaşam tarzı olarak) başkalarına soft şiddet yoluyla dayatmayı bir görev bilenlerle, zihinsel tecavüze uğramayı kabul etmeyenlerin bir arada yaşamaları güçtür. Tarih atlaslarının göçler bölümüne bir göz atılması bunu anlamak için yeterlidir.

    25 Eylül 2010 Cumartesi


    [1] Mümkün olan yerlerde “ezbere bellemek” sözcüklerini yanyana kullanıyor ve böylece farklı anlamlar taşıdığını hatırlatmayı umuyorum. Bellemek, bellekte tutmak, akılda tutmak, unutmamak anlamına gelirken; ezberlemek ise sorgulamadan kabul etmek (by heart, par coeur, yürektenlik) anlamındadır. Bellemek bir öğrenme yöntemi iken ezberlemek Tanrı vergisi merak duygusunun -kendi egemenliklerini sorgulamalarını engellemek amacıyla- yasaklanmasıdır.

    … Yazıyı beğendiyseniz, Beyaz Nokta® Gelişim Vakfı’na bağış yapabilirsiniz: http://www.beyaznokta.org.tr Teşekkür ederim :-))

  • D.S.S.M.

    D.S.S.M.

    Gazetelerden öğrendiğimize göre ÖSYM’deki kopya skandalından sonra düşünülüp taşınılmış ve Devlet Sınav Sistemleri Merkezi adı altında yeni bir merkez oluşturulmasına karar verilmiş (gazete yazdığına göre doğru da olabilir).

    Ö.S.Y.M. ve D.S.S.M. arasındaki en büyük fark, birincisinin öğrencilerle uğraştığı izlenimi verirken diğerinin “devlet” diye başlamasıdır. Böyle bir isim taşıyan kurumun çatısı altında hiç kimse kopya çekmeye cesaret edemeyeceği için sorun kökünden çözülmüş olacaktır.

    Alınacağı belirtilen ve daha geniş kapsamlı, daha geniş kadrolu, daha büyük binalı ve daha sıkı önlemlerden sonra kopya çekmeyi planlayanların herhalde  yandaki gibi bir düzenek oluşturmaları gerekecektir J.

    Bütün bunlar tartışılırken hiç konu edilmeyen, bir Tanrı buyruğu gibi kabul edilen şey kopyanın kendisidir. Ne eğitim sınıfından ne siyasetçilerden (muhalifleri de dahil) ne de yazar-çizer esnafından bir ses var.

    Yüksek öğrenimle birlikte 20 milyonu bulan öğrenci nüfusunun haftada 1 sınav hesabıyla 1 yılda girdiği yaklaşık 1 milyar sınav ortada iken, kendisine kopya ahlaksızlığını dert edip incelemiş, bu işin ahlaki temellerini sorgulamış, yüksek seciyeli bir toplumun ancak bu ahlaksızlık yapı taşlarını kırarak başarılabileceğini idrak edebilmiş 1 adet (yazıyla bir) öğretmen, eğitim idarecisi, eğitim akademisyeni , romancı niçin yoktur.

    Niçin hiçbir veli bir okul idaresine başvurarak çocuklarının potansiyel hırsız muamelesi görmesine (sınavlardaki gözetim onların potansiyel hırsız olduğunu varsayar) itiraz etmez?

    Bir STK  uzun yıllardır eğitimdeki kopya ile toplumdaki diğer eğrilikler arasındaki paralelliğe dikkat çekiyor. Başkasının bilgisini kullanarak haketmediği notu alan kişiyle, haketmediği makamı çalan, haketmediği kazancı sağlayan, her işini torpille yaptırmayı (sonra da toplumdaki yozlaşmadan yakınan) bir yaşam stili haline getirenler arasında bir fark var mıdır?

    Sınavlarda Onur Sistemi’ni anlattığım bir okulda[1] bir müdür yardımcısı ile aramızda geçen şu kısa konuşma, toplumumuzun bu konuda hangi çağda yaşadığını gösteriyor:

    Ø  Sayın Titiz, ömrüm boyunca iki defa tokat yedim; birisi çocukluğumda babamdan, diğeri de bugünkü konuşmanız nedeniyle sizden.

    Ø  ????

    Ø  Konuşmanızda kopyanın hırsızlık olduğunu alanın da verenin de hırsızlık olgusunu gerçekleştirdiğini söylediniz.

    Ø  Evet öyle dedim.

    Ø  Yani ben öğrenci olacağım, arkadaşım benden kopya isteyecek ve ben de vermeyeceğim öyle mi diyorsunuz?

    Ø  Evet aynen öyle diyorum.

    Ø  Peki bu delikanlılığa sığar mı? Ben bunu kendime yakıştıramam. Kopya hırsızlık sayılmaz, arkadaşlar arası bir dayanışmadır.

     

    Eminim ki bu kişinin eğitim (ve ülke) sorunları hakkında sıkı eleştirileri vardır; hakettiği yeri bulamadığından tutun da referandumda istediği yönde sonuç çıkmadığına dek her şeyden şikayetçidir, herkesi suçlar ama üzerine düşen en küçük görevi yapmak sorumluluğu da yoktur.

    ÖSYM skandalı ile ilgili kafa yoracaklara tavsiyem, yeni binalar, yeni isimler, yeni teknolojik çareler yerine, seküler ahlakın etkili araçlarından birisi olan Onur Sistemi’ni ilkokuldan itibaren başlatsınlar.

    En basit ahlak kuralı yerine kurallar ve teknoloji karmaşasını koymaya çalışan insanların sığındıkları gerekçe, “onur sistemi uygulanırsa kopya çekmeyenler mağdur olur” şeklindedir.

    Mağduriyet gidermek için ahlaksızlığı serbest bırakmayı bir çare olarak gören insanlardan kurtulmak için benim bir önerim var: Bu tür öğretmenleri, romancıları, mühendisleri, siyasetçileri toplayıp dost olmayan ülkelere uzman olarak gönderelim.

    24 Eylül 2010 Cuma

     

     


    [1] Okurlar merak edebilirler. Bu konuşma Ankara Eryaman’daki bir ilköğretim okulunda 2003 yılında verdiğim bir konferans sırasında geçmiştir.

    … Yazıyı beğendiyseniz, Beyaz Nokta® Gelişim Vakfı’na bağış yapabilirsiniz: http://www.beyaznokta.org.tr Teşekkür ederim :-))

  • Öğrenme Devrimi

    Öğrenme Devrimi

    Okulsuz toplum kavraşımı üzerine ilk yazılan kitapların (Ivan Illich, 1971) üzerinden yaklaşık 40 yıl geçti. Zorunlu eğitimin insanları robotlaştırdığı savı çok sayıda düşünür, yazar, eğitimci tarafından dile getirildi.

    Karatahta, tebeşir ve öğretmen 300 yıl kadar önce ilk defa Prusya İmparatorluğunda kullanıldığından bu yana, B.F. Skinner’in hayvan deneylerinden yararlanan günümüz eğitimi özünde bir değişiklik geçirmedi. Sadece, öğrencilere “Öğrenci Merkezli Eğitim” adı altında, “öğretilenler üzerinde soru sorma” imkanı tanındı; o da, öğretilenlerin daha iyi bellenip ezberlenmesi amacıyla.

    Zorunlu eğitime karşı çıkanların hareket noktası, öğrencilerin ihtiyaçlarıyla öğretilenler arasındaki farklılıktı. Geliştirilen alternatif ise “ev eğitimi” (homeschooling) olup halen yalnız A.B.D.’de 1.5 milyon çocuk ev eğitimi almaktadır (http://en.wikipedia.org/wiki/Homeschooling).

    Ev eğtimini savunanların %30 kadarı dini nedenler ileri sürerlerken hemen hiçbiri “kişinin doğuştan gelen yüksek öğrenebilirlik potansiyelini harekete geçirmenin gözardı edilmesi“ni neden olarak ortaya koymamışlardır. Bunun olası nedeni, ailelerin de ideolojik denilebilecek okul amaçları yönünde koşullanmışlığı olabilir.

    Diğer yandan son on yılda, İngiltere ve A.B.D.’de misyonu şu şekilde dile getirilen bir hareket başladı: “her öğrenicinin yetenek ve tutkularını harekete geçirecek, mükemmeliyet ve başarma amaçlı öğrenme!”

    Bu ifadededen de görüldüğü gibi öğrenme devriminin hareket noktası tamamen farklıdır ve zorunlu eğitimin temel argümanı olan “egemen ideoloji(ler)in benimsetilmesi” olmayıp, kişinin dünyaya beraber getirdiği öğrenebilirlik yeteneğinin harekete geçirilmesine dayanmaktadır.

    Bu hareket noktasının benimsenmesi rastgele bir tercih değildir ve ayrıca yeni keşfedilmiş de değildir. İnsanoğlunun -ve de tüm canlıların- temel varlık nedenlerine yönelik risklerle başedebilmeleri için gereken bilgi-beceri-tutum-davranışları edinmedeki olağanüstü yetenekleri en eski devirlerden bu yana bilinmektedir. Bu gerçeği kuramsal olarak ifade eden kişi ise Darwin olmuş, koşullara en iyi uyum sağlayanın hayatta kalacağını ortaya koymuştur.

    Her ne kadar, Türlerin Kökeni (On the Origin of Species) eserinin yayımlanması (1859) ile zorunlu eğitimin dayandığı ideolojinin sorgulanmaya başlaması (1971) arasında 110 yıl kadar bir süre varsa da kültür tarihinde bu sürenin “çok kısa” sayılması gerektiği açıktır.

    Buna göre, öğrenme devrimi’nin başlangıcı olarak, canlıların türlerini devam ettirebilmeleri yolunda sahip oldukları en güçlü yeteneğin yüksek öğrenebilirlikleri olduğunun bilimsel olarak ortaya konuşu ile eş zamanlı olduğunu ileri sürmek abartı sayılmamalıdır.

    Tarım, sanayi ve enformasyon devrimlerinden sonraki bu devrimin, diğerlerinden daha derin etkileri olacağı bellidir. Şimdi mesele, artık içinde bulunduğumuz bu devrimin farkına varanlarla varmayanlar arasındaki mücadelenin neresinde olunacağıdır.

    Salı, Ağustos 3, 2010

    … Yazıyı beğendiyseniz, Beyaz Nokta® Gelişim Vakfı’na bağış yapabilirsiniz: http://www.beyaznokta.org.tr Teşekkür ederim :-))

  • İNTERNET BOYKOTUNA TEPKİLER!

    İNTERNET BOYKOTUNA TEPKİLER!

    TURNET ihalesinin, bir türlü sonuçlandırılmaması ve daha da beteri, T.Telekom’un kısır bakışı sonucu ortaya çıkan caydırıcı hat fiyatlarının nihai tüketiciye yükleyeceği yüksek fiyat ve/ya niteliksiz hizmet çıkmazını ya da bir deyimle  “katır ve satır“ı herkes biliyor.

    İnternet hizmeti sağlayacak kuruluşlara $4,000 cıvarında bir maliyetle sunulması planlanan 65 kBit’lik bir hattan, 100 kullanıcıya hizmet sunumu gibi bir öngörü dahi -ki bu rakamın belirleyeceği hizmet kalitesi ayrı bir konudur-, kullanıcı başına $40/ay gibi bir hat kirası payı demektir. Bunun üzerine servis sunan kuruluşun kar payı ve hat kullanımı nedeniyle ödenecek ücret de katılınca, ortalama bir kullanıcının aylık internet faturası $100  ya da bugünkü kurla TL 8 milyon civarına gelecektir. 

    $3,000 civarındaki ortalama yıllık gelirimiz ve bunun normal dağılım uyarınca dağıldığı varsayılsa dahi, gelirinin %40’ını internet’e ayırmaya imkanı olan ve de razı olabılecek  kişi sayısının, en fazla 20-30,000 civarında olabileceği anlaşılacaktır. Bunun dilimize tercümesi, internet’in, okullar, üniversıtelerin büyük çoğunluğu, ortalama gelirli aydın gibi kesımler tarafından kullanılamayacağıdır.

    Matbaayı, “yasaklama“, sanayi devrimini temsil eden buhar makinesini ise “aldırmama” yollarıyla toplumdan uzak tutan, çocuklarının kafalarını ezberle dondurmayı “birlik” sağlamanın yolu olarak bulmuş zorbalar, bugün internet için benzer bir yol kullanıyor. Görünüşte, herkesin kullanımına özgürce sunulan bu imkan, pratikte çok küçük bir kesimin kullanımına açılıyor.

    Bu oldu-bittiye ses çıkarmamak, buna iştirak etmekten farklı değildir. Mecellenin de Roma hukukunun da temel ilkelerınden birisi, suç işleyen kadar ona  katılanların da suçlu olduğudur. İnternet’ın yapay olarak pahalandırılması yoluyla yasaklanması olgusu, ceza yasalarımıza göre değil ama sorumlu insanlarımızın vicdanlarına göre bir suçsa, buna ses çıkarmamak suça katılım anlamına gelmez mi?

    Bu katılımı reddetmek yolunda bir ilk adım olmak üzere düşünülen, “internet kullanımını boykot edıp, bunu tüm dünyaya duyurmak ve bu yolla buradaki yasakçılar üzerinde bir baskı ortamı kurmak”  girişimim, bunu destekleyen ya da gereksiz gören tepkiler aldı.

    Destekleyen tepkilerin ortak noktasını “ben de varım, devam edip yayalım”  oluştururken, karşı çıkanlar oldukça değişik gerekçeler ileri sürdüler. Büyükçe bir bölüm, Anadolu insanımızın bin yıllık tipik davranışı olan “fare dağa küsmüş dağın haberı olmamış”  felsefesini savunan, sorunlarının çözümünü demir yumruklu kurtarıcılara bağlamış ve ömürlerını bu demir-el’leri bekleye bekleye tüketmekte olan  insanlarımızdır.

    Bir diğer bölüm ise, “ses çıkarırsak bunların bize zararı dokunur” diye düşünen ve yasakçı zihniyetin bir numaralı silahını oluşturan “korku”ya teslim olmuş olanlardır. Başka yollar aranmasını savunan, zorbaların zamanla yola geleceğini hayal eden, interneti pahalı da olsa kullana kullana idareyi yola getirmeyi öngörenler de bir diğer bölüm tepkiler oldu.

    Her toplum layık olduğu idareyi bulur”  özdeyişi çok doğrudur. İran’da bile yasaklanamayan internet’i kullandırmamanın yolunu bulabilen kafalar kendiliğinden ortaya çıkmamış, bu tür sivil tepkisizlik ortamında semirmişlerdir. Bu gerçeğin farkedilmesi, internet’ten de bütün diğer sorunlarımızdan da önemlidir.

    Köylülükle kentlilik kültürlerinin göstergeleri, köy odası ve disko değildir. Kendisine zararı dokunacağını bile bile, ama toplumun sağlayacağı yararın, dönüp kendisine yansıyacak kısmının, uğrayacağı anlık zararı misliyle karşılayacağı bilincine sahip olup olmamaktır iki kültürün göstergesi.

    Bu çağrıya lütfen tekrar kulak veriniz.

    Pazartesi,10 Haziran 1996

    … Yazıyı beğendiyseniz, Beyaz Nokta® Gelişim Vakfı’na bağış yapabilirsiniz: http://www.beyaznokta.org.tr Teşekkür ederim :-))