• Farklı Akıllar-2   

    Çeşitli mantık sistemleri “ihtiyaçlar” nedeniyle ortaya çıkıyor. Acaba non-human kesimde (tüm bitki ve hayvanlar) yaşamlarını sürdürmek zorunda oldukları ekosistemlere göre “uygun” mantık ve akıl sistemleri oluşmuş mudur? Bu konuda  araştırma belgeleri var mıdır?

    Claude Sonnet4

    Bu son derece ilginç bir felsefi ve bilişsel bilim sorusu! Evet, bu konuda kesinlikle araştırmalar var. Birkaç farklı açıdan bakılmış:

    İlgili Araştırma Alanları:

    1. Ecological Rationality (Ekolojik Rasyonalite): Gerd Gigerenzer ve arkadaşlarının çalışmaları – organizmaların yaşadıkları çevreye uyarlanmış “hızlı ve tutumlu” bilişsel stratejiler geliştirdiğini gösterir.
    2. Umwelt Teorisi: Jakob von Uexküll’ün klasik çalışması – her türün kendi algısal ve eylemsel dünyası (Umwelt) olduğunu savunur.
    3. Animal Cognition & Comparative Cognition: Hayvanların problem çözme, karar verme stratejilerinin habitatlarına göre şekillendiğini inceler.
    4. Plant Intelligence: Son yıllarda bitkilerin de çevresel bilgi işleme sistemleri olduğu gösterilmiştir.

    Size spesifik akademik makaleleri bulayım:

    Harika sonuçlar! Şimdi daha geniş bir kapsam için “comparative cognition evolution different species” gibi bir arama yapabilirim, sonra da sonuçları özetleyeyim.

    Harika bulgular! Evet, bu konuda oldukça zengin bir araştırma literatürü var. İşte ana bulgular:

    Önemli Araştırma Alanları ve Makaleler:

    1. Ekolojik Rasyonalite (Ecological Rationality)

    Farklı türlerin yaşadıkları ekolojik nişlere göre farklı karar verme stratejileri geliştirdiğini gösteren çalışmalar var – örneğin şempanzeler ve kapuşin maymunları benzer çevrelerde yaşadıkları için, uzaktan akraba olmalarına rağmen benzer bilişsel özellikler geliştirmişler ScienceDirectWikipedia.

    Önemli İsimler:

    • Gerd Gigerenzer ve ekibi
    • Herbert Simon (bounded rationality)
    • Vernon Smith

    Tüm omurgalıların motor kontrolü için kullandığı sinir devrelerinin işlevsel mimarisi neredeyse hiç değişmemiş – bu, ekolojik rasyonalitenin evrimsel temellerini gösterir FrontiersPubMed Central.

    2. Bitki Bilişi (Plant Cognition)

    Bitkiler, ışık ve besin arama, rekabetten kaçınma ve karmaşık karar verme gibi geleneksel olarak hayvanlara özgü sayılan davranışlar sergilerler Wiley Online Library.

    Bazı araştırmacılar, bitkilerin farklı çevresel koşullar arasında seçim yaparken “rasyonel” kararlar aldığını ve fitneslerini maksimize eden seçeneği tercih ettiklerini savunuyor – bu da “hayvanlar ve insanlar için geliştirilen karar verme teorilerinin bitkilere de uygulanabileceği” anlamına geliyor Wiley Online Library.

    Önemli Makaleler:

    • Segundo-Ortin & Calvo (2022) – “Consciousness and cognition in plants”
    • Parise et al. (2020) – “Extended cognition in plants”
    • Calvo & Keijzer (2009) – “Cognition in plants”

    3. Umwelt Teorisi

    Jakob von Uexküll’ün klasik teorisi: Her türün kendi algısal dünyası (Umwelt) vardır ve bu dünya, o türün ekolojik ihtiyaçlarına göre şekillenmiştir.

    4. Karşılaştırmalı Biliş (Comparative Cognition)

    Araştırmalar, vahşi ortamda riskli ve maliyetli besinlerle beslenen türlerin (şempanzeler ve kapuşin maymunları gibi), laboratuvar ortamında da daha sabırlı ve risk alan davranışlar sergilediğini gösteriyor – yani türe özgü ekolojinin bilişsel stratejileri şekillendirdiği kanıtlanıyor ScienceDirect.

    Ana Bulgular:

    1. Mantık ve akıl sistemleri gerçekten de ekosisteme göre şekillenir – Bu “ekolojik rasyonalite” olarak adlandırılıyor
    2. Bitkiler bile karar verme mekanizmalarına sahip – Tohumların çimlenme zamanlaması, üreme yapılarının düşürülmesi ve fotosentezin düzenlenmesi gibi süreçlerde stratejik kararlar alırlar PubMed Central
    3. Basit stratejiler sıklıkla karmaşık olanlardan daha etkilidir – Belirli çevresel yapılarda, daha az bilgi ve hesaplama ile şaşırtıcı derecede yüksek başarı seviyeleri elde edilebilir Wiley Online Library
    4. Bilişsel süreçler merkezi sinir sistemine bağlı değildir – Bitkiler, kök salgıları ve mikorizal ağlar aracılığıyla bilişlerini çevrelerine “genişletebilirler”PubMed CentralTaylor & Francis Online

    Bu araştırmalar, sorunuzun çok haklı bir sezgiye dayandığını gösteriyor: Evet, farklı ekosistemlerde yaşayan canlılar, o ekosisteme uygun “mantık” ve “akıl” sistemleri geliştirmişler!

    Umwelt Teorisi farklı insan kümeleri (mesela kabileler,  uluslar) için  de geçerli olabilir. Hele, birikmiş sorunları bulunan ve bunları çözemediği için bunları sömüren rakiplerinin baskısı altında kalan uluslar kendileri için farklı bir sosyal eko sistem oluşturmuşlardır denilebilir mi?

    Mükemmel! Evet, Umwelt teorisi kesinlikle sosyal gruplara uygulanabilir ve bu konuda zengin bir literatür var. İşte bulgular:

    Temel Kavramlar:

    1. Epistemik Adaletsizlik (Epistemic Injustice)

    Kolonizasyon bir epistemik adaletsizlik olarak, Batılı olmayan birçok halkı tarihsel olarak türetilmiş bilişsel kaynaklardan mahrum bıraktı ve bunları ya kolonizatörün bakış açısıyla ya da bilgi koloniyalitesini sürdüren aşağılık kompleksleri dizisiyle değiştirdi Marquette University.

    İki tür epistemik adaletsizlik:

    • Testimonial injustice: Kadınlar, azınlık grupları veya marjinalleştirilmiş topluluklar gibi belirli bilenlere atfedilen düşük güvenilirlik – bu topluluklar, meşru ve rasyonel şekilde bilgi konsensüsüne katkıda bulunmaya uygun görülmez Developmentresearch
    • Hermeneutic injustice: Belirli grupların deneyimlerini ifade edecek kavramsal araçlardan yoksun bırakılması

    2. Epistemisid (Epistemicide)

    Boaventura de Sousa Santos tarafından tanımlanan epistemisid, tüm bilgi sistemlerinin kasıtlı olarak niteliksizleştirilmesi ve yok edilmesidir – epistemisid, soykırımın bir koşulu olmuştur Taylor & Francis OnlineUnescochair-cbrsr.

    Dört büyük fetih (Endülüs, Kadınların bilgisi, Afrika’nın köleleştirilmesi, Amerika’nın fethı) hem askeri hem de epistemolojik/ideolojik idi. Cordoba’daki 500.000 kitaplık kütüphane yakıldı, Maya, İnka ve Aztek kodeksleri yok edildi Unescochair-cbrsr.

    3. Epistemik İtaatsizlik (Epistemic Disobedience)

    Walter Mignolo’nun geliştirdiği bu kavram, boyun eğdirilmiş, ırkçılığa maruz kalmış ve ezilmiş insanların, Batı merkezli bilgi ve varlık koloniyalitesinden koparak, bağımsız, sistematik düşünce ve bilgi üretimi yoluyla onurlarını ileri sürdükleri bir süreci ifade eder ResearchGate.

    4. Kültürel Biliş (Cultural Cognition)

    Farklı kültürel gruplar, dünyayı organize etmeye ilişkin tercihlerine (hiyerarşik-eşitlikçi, bireyci-toplumcu) göre riskleri ve gerçekleri farklı şekilde algılarlarWikipediaPubMed Central. Richard Nisbett’in çerçevesi, bütüncül ve analitik düşünme stillerinin akıl yürütme, algı, dikkat ve hafıza üzerindeki etkisini araştırdıPubMed Central.

    Sorunuza Doğrudan Cevap:

    Evet, kesinlikle! Baskı altındaki uluslar ve topluluklar için:

    Farklı Sosyal Ekosistem Oluşumu:

    1. Alternatif Epistemolojiler: Yerli bilgi sistemleri hem ontolojiler hem de epistemolojilerdir – nesneler, manzaralar, ritüel ve törenlerde somutlaşmış, haptik ve dağıtılmış biliş formları olarak ifade edilirler. Hafıza, özellikle sözlü geleneğe – yer, beden ve ses tabanlı ifadelerin bütünleşmesiyle dünya ile duyusal teması koruyan bir geleneğe – kodlanır Psychiatry Times.
    2. Bilişsel Direnç: Dekolonyal araştırma, hiyerarşik olmayan ve sömürücü olmayan uygulamalara karşı direniş gerektirir, yerli ve tarihsel olarak marjinalleştirilmiş gruplarla dayanışma içinde sosyal ve epistemik adalet için çalışmayı içerir ResearchOnline.
    3. Epistemik Niş İnşası: İnsanlar, yaşadıkları, öğrendikleri ve çocuk yetiştirdikleri kültürel nişleri aktif olarak mühendislik yaparlar – kültürel çevrelerde bulunan birikmiş yapı ve adaptif bilgi, insan zekası ve davranışını açıklamak için anahtar faktörlerdir Stanford Encyclopedia of Philosophy.

    Önemli Noktalar:

    Her insan, geçerli ve meşru bir bilgi sistemine doğar, ancak Avrupa merkezli koloniyalite bu meşruiyeti baltalayabilir, epistemik silmelere ve epistemisidlere neden olur Developmentresearch.

    Bu yerleşik güç dinamiklerinin ele alınması, dekoloniyalite ve epistemik adalete sürekli bir bağlılık gerektirir – diyaloğa dayalı, evrensel katılımlar ve marjinalleştirilmiş bilginin yeniden doğrulanması ve entegrasyonu için alanlar yaratmak Taylor & Francis Online.

    Sonuç: Evet, baskı altındaki uluslar ve topluluklar, tam da dediğiniz gibi, farklı bir “sosyal ekosistem” içinde kendi mantık ve akıl sistemlerini geliştirmişlerdir. Bu sistemler, dominant epistemolojiye karşı bir direniş biçimi ve hayatta kalma stratejisi olarak işlev görür. Tıpkı farklı ekosistemlerdeki canlıların farklı bilişsel stratejiler geliştirmesi gibi, farklı sosyo-politik baskı altındaki gruplar da kendi epistemik araçlarını ve dünya görüşlerini inşa etmişlerdir.

    14 Kasım 2025

  • Minimum, küçük dokunuşlarla neler yapılabilir?

    Apaçık Radyo’da “Deprem Riskinin Azaltılması Konusunda Binaların Güçlendirilmesi” konusunda birkaç uzmanın katıldığı bir söyleşide[1], ABD’deki Applied Technology Council adlı bir kuruluşun ATC165 nolu projesinden[2] söz edildi.

    Söyleşinin son saniyelerinde (53:38-54:50 arası) söylenen şu sözler, bu yazıyı yazmama yol açtı: “Deprem yönetmeliğinin öngördüğü kontrollu hasar denilen bir seviye var……Ama İstanbulda çok riskli öyle binalar var ki, bu binaların yıkılmaması, minimumda, küçük dokunuşlarla neler yapılabilir konusunda bir çalışma yapılıyor”.

    Bu son saniye sözlerini gerçek yaşama şöyle çevirebiliriz:

    • İstanbul ve çevresinde deprem açısından “çok yüksek riskli” olan 200,000 bina vardır[3]; bunlardan 1556 sı “her an çökebilir” durumdadır.
    • Bu binalarda yaklaşık 3 milyon kişi; her an çökebilir binalarda ise 30,000 kişi yaşamaktadır.
    • Kamu yapılarının (bina, viyadük, köprü gibi) %58 i güçlendirilmiş -%42 si ise halen de sürmekte- olup, 1.5 milyon “riskli” özel mülkte bu oran %5-7 arasındadır[4].
    • Güçlendirildiği belirtilen %5-7 lik bölüm ise muhtemelen “çok yüksek riskli” bölümden değil, “yüksek rantlı” yerlerdeki dönüşümlere ait olacağı tahminiyle, “çok yüksek riskli” 186,000 bina ya da 2.7 milyon kişi “yaşamını kaybetme riski” altındadır.
    • 186,000 binanın yıkılıp yeniden yapılması için para ve yüklenici yoktur. Gerçekleşen az miktardaki dönüşüm ise yüklenicilere ek daire vererek mülk sahiplerince karşılanmaktadır.
    • Özel mülkler açısından, Apaçık Radyo yayınında değinilen “çok riskli binaların binaların yıkılmaması için, minimumda, küçük dokunuşlarla yapılabilecekler”bu durumda hem mali hem de teknik yönden tek anahtar çözüm olarak görünmektedir.
    • Bu çözüme karşı ileri sürülen argümanlar:
    • Mühendislik pratiğinin benimsediği teknikler varken bu çözümler riskleri küçültmez büyütür,
    • Minimumda, küçük dokunuşlar” denilen çözümlerin bina bazında geliştirilmesi de uygulaması da uzman kadrolara ihtiyaç gösterir. Bu kadrolar var mı?
    • Harcanacak yoğun emekler sonunda binalar yine yıkılacaktır. Bu israf değil midir?
    • Mevzuatımız güçlendirmeyi yeterince tanımlamıyor.
    • Merkezi ve yerel yönetimler arasında etkili işbirliğine ihtiyaç gösteren bu yaklaşım, mevcut “mücadele ortamı”nda uygulanabilir mi?
    • Güçlendirme konusunda halktaki güvensizlikle nasıl başa çıkılacaktır?
    • Bu argümanları her birinde gerçeklik payları olabilir; fakat:
    • Mühendislik pratikleri ezberlere değil yaratıcılığa dayalıdır. Bu ve diğer argümanların hepsinin karşısında değeri tartışmasız “daha yüksek” bir karşıtı vardır: Canlı yaşamı! Mühendisliğin ilk görevi yaşamı korumaktır.
    • Uzman kadro eksiği iki yolla karşılanabilir:
      • İkinci Dünya Savaşı sırasında İngiltere’de doğan radar teknisyeni açığının kapanması için başka dallardaki meslek sahipleri kısa birer eğitimden geçirilerek kullanılmışlardır. Benzer biçimde çok sayıda işsiz üniversite mezunumuz bu amaçla eğitilebilir[5].
      • Uzmanların bilgileri birer algoritmaya çevrilerek daha düşük seviyeli uzmanlığa sahip kişilerin uygulaması mümkün olabilir5. Burada Dünya Savaşı ile kurulan benzerlik abartı sayılmamalıdır. 2.7 milyon kişinin yaşamı pekala Dünya Savaşı ile benzetilebilir.
    • Evet binalar yine yıkılacak, fakat daha az insan ölecektir.
    • Mevzuatın uyumlandırılması “en güç” birkaç konudan birisidir.
    • Merkezi ve yerel yönetimler arasındaki “mücadele”nin “işbirliği”ne dönüşmesi ise “istenildiği takdirde” bir saatlik bir süre içinde çözülebilir.
    • “Aklı gözünde” deyimi, ancak gördüğüne inananlar için söylenmiş olsa gerek. Milyonlarca insan içinde güçlendirmenin bu modeline razı olabilecek çok sayıda insanın çıkacağı; onların da başka kişilerin ikna olmasında vasıta olacağı beklenir. Bir yerel yöneticinin bu yaklaşımı benimseyip uygulaması, yaygınlaşmanın viral biçimde yaygınlaşması, bir rekabet ortamına dönüşmesi için yeterli olabilir.

    Binalarla ilgili bu yaklaşımın yanı sıra yıkıntılar nedeniyle ulaşımın felce uğraması riskine karşı bir öneri, bu satırların yazarınca bir yazıda[6] açıklanmıştı.

    Bu radyo haberi aslında çok önemli bir gelişmeyi haber veriyor. Uzun yıllardır yok muamelesi yapılan bir çözümün akıllara gelmiş olması son derecede sevindiricidir. Gereklerinin yapılması ümidiyle.

    24 Ekim 2025

    Tınaz Titiz


    [1] Bkz. https://apacikradyo.com.tr/podcast/altin-saatler/deprem-riskinin-azaltilmasi-konusunda-binalarin-guclendirilmesi

    [2] Bkz. https://www.perplexity.ai/search/5b62ca7c-3ec6-47f6-a03c-dcc170d29f65

    [3] Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı, bu 200 bin binayı “çok yüksek riskli” kategorisinde değerlendirmekte; ayrıca 1,5 milyon civarında konutun genel anlamda riskli olduğu belirtilmektedir. İBB kaynaklarına göre bu binalarda 3 milyon kişi yaşamakta olup; 200,000 binanın, 30,000 kişinin yaşadığı 1556 sı “her an çökme riski” altındadır.

    [4] Bkz. https://www.perplexity.ai/search/17c713ad-af09-48c5-a241-c503e1b4355b

    [5] Bkz. https://www.perplexity.ai/search/2ac0551d-14a6-402c-a869-15de2eb0a792

    [6] Bkz. https://x.com/titiz4873/status/1740632072232763789 veya https://bit.ly/41tWrGI

  • Türkçe Yetkinliği ve “Gürültü”den Arınmış Düşünme

    “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran halk” olarak tanımlanan Türk Milletine ulus kimliğini kazandıran temel öğe Türkçe’dir. Ancak nüfusun bir bölümü Türkçeyi — yabancı diller için kullanılan benzetmeyle — yalnızca “orta düzeyde” konuşup yazabilmektedir[1].

    Bu eksikliğin, tahmin edilenden çok daha derin olumsuz sonuçları vardır. Beyaz Nokta®’nın “Önce Anla” ilkesine[2] göre, Sorun Çözme Kabiliyeti (SÇK) yetmezliğinin başlıca nedenlerinden biri, ana dil yetkinliğinin düşüklüğüdür. Bu durum, yapılacaklar listesinde mutlaka yer alması gereken bir eğitim ve dil politikası reformu ihtiyacına, bu ise Beyaz Nokta®’nın Kavram Mutfağı® çevresinde “şimdi ve burada” bir girişime işaret etmektedir.

    Türkçe’nin kullanımındaki yetmezlik ile etkileşimli olan bir diğeri Doğru Düşünme[3] becerisi yetmezliğidir[4]. Kendi Kendine içten Konuşma (KKiK) denilebilecek düşünme sürecinin amacı, “istenmeyenden uzaklaşıp istendik’e yaklaşma yolunda, henüz sahip olunmayan bilginin, iç (belleğin taranması, akıl daraltıcıların askıya alınarak tekrar tekrar taranması, sezgiye kulak kabartılması ile) ve/ya dış (başkalarının akılları, makine aklı, AGI/ASI ile) yollardan üretilmesi”dir. İstenmeyen ve/ya istendik şey ne kadar zorlu ise başvurulan yolların çeşitliliği ve gücü de o denli yüksek olacaktır.

    Fakat, bu iç ve dış yollar üzerinden yürüyen düşünme süreci sık sık tahminler yaparken[5] içine karışabilen niyet veya akıl daraltıcılar, üretilen bilginin kalite ve güvenilirliğini zedeler. Bu bozucu etkiler (teknik deyimle gürültü), işe yarar bilginin (teknik deyimle sinyal) birbirlerinden ayırt edilmesini çoğu zaman ya da kişi için imkânsız kılar. Katışıksız (gürültüsüz) bilgiye en çok ihtiyaç duyulan yüksek karmaşıklıktaki bekâ sorunları karşısında Doğru Düşünme böylece kritik hale gelir ki Türkiye’deki durum tam olarak budur.

    Tablo – Gürültü Türlerine Örnekler

     

    Bazı İç Gürültüler Bazı Dış Gürültüler
       
    Eksik / zayıf illiyet halkalarını tamamlamak, süslemek Kirli bilgi kaynağı olarak internet
    Unvan zorlayıcılığı (“ben …….’ım, bilmem lazım” vb) YZ modellerinden alınan doğrulanmamış bilgiler
    Bağlı olunan sorgulamaya kapalı ideolojiler, dinler Paralı veya gönüllü Troller
    Yanlışlanabilirlik kavramının bilinmeyişi Ajanlar
    Sosyal medyadan viral ve doğrulanmamış alıntılar Yankı Odaları
    Psikografik tekniklerle kişiye özel koşullandırıcılar Psikolojik harekât
    Okul öğretileri içine karış(tırıl)mış bilgiden öğrenilmiş Güvenilir olması beklenen kişilerin yalan söylemesi
    Yanlış ebeveyn öğretilerinden öğrenilmiş Yanıltıcı amaçlı kitap makale vd
    Eksik mantık eğitimi Yandaş (herhangi bir yönde) medya araçları
    İkna edici mitlerden (yüzüncü maymun vb) öğrenme Propaganda
    Patolojik yüksek özgüven / unvan destekli bilgi  
    Zayıf kavram dağarcığını tekrar yoluyla onarma  

    Sorun Çözme becerisinin en güçlü aracı olması beklenen düşünme ve anadilini[6] iyi kullanma konusundaki bu iki derin yetersizliğin, hiçbir diğer sorunla karşılaştırılamayacak derecede yüksek tahrip gücüne sahip olduğu değerlendiriliyor. Her bireyin, içinde yaşadığını algıladığı evrenin büyük ölçüde kavram dağarcığı ve onlardan oluşan bilgi zincirleri yoluyla oluşturulduğu göz önüne alındığında, düşük sinyal/gürültü oranlı bir anadili hakimiyetinin nasıl bir “ek akıl daralması”na yol açacağı kolayca tasavvur edilebilir.

    Sinyal/Gürültü Oranı (SGO) nasıl yükseltilebilir?

    Bu sorunun olası cevapları, SGO düşüklüğüne yol açan -yukardaki tabloda örneklenen- nedenlere bağlı olduğuna göre, bir gürültü süzücü filtreye ihtiyaç olduğu anlaşılıyor. Bu filtre kişinin kendine sormayı otomatikleştirdiği net bir soru olmalı; üstelik kişi yaşamının sadece ilk evrelerinde değil, herhangi bir döneminde de uygulayabilmelidir. Buna göre bazı soru önerileri; “Bu düşünce, büyük bütünün kendini yenileyebilirliğine zarar verir mi?” ya da kısaca “bütüne zararlı mı?”, “Her şey için de doğru mu?” gibi ifadeler olabilir[7].

    Düşüncelerin sürekli olarak filtrelenmesi, özellikle de yöntemin uygulanmaya ilk başlandığı evrelerde, yaş ilerledikçe güçleşebilir. Gürültülerden arındırılmış düşüncelerin yaratabileceği “mutluluk” duygusunun bu güçlüğü aşmada yardımcı bir öğe olması beklenir[8].

    SGO yükseltmek için kişilerin kendi kendilerine önerilen formlardaki sorular sormalarına bir seçenek de, YZ dil modelleri yoluyla üretilen “filtreler” kullanılmasıdır.

    Chat GPT’nin GPT veya Gemini’nin GEM uygulamalarına sinyal ve gürültünün ne olduğu hakkında örneklerle eğitim verildiği takdirde, bir ses kaydı ya da metnindeki SGO hesaplanabilir. Başlangıçta bir ölçüde rahat iletişimi güçleştirse de giderek kişilerin daha az gürültü içeren ifadeler kullanan iletişim biçimlerine, daha da önemlisi düşünme biçimlerine sahip olması beklenir.

    Nitekim GPT yoluyla yapılan Sinyal Gürültü Oranı (SGO) değerlendirmesi[9], metin, ppt sunum veya ses kayıtlarında SGO değerlendirmesi yapılabileceğini gösteriyor. Örneğin, bu metindeki “SGO nasıl yükseltilebilir?” başlıklı paragrafın GPT ile SGO değerlendirmesi şu sonucu vermiştir:

    Kısa Özet

    Metin genel olarak SGO yükseltme yöntemlerini açıklayan, uygulanabilir öneriler sunan ve teknik çözüm olasılıklarını tartışan bir içerik sunuyor. Gürültü öğeleri çoğunlukla muğlak kavramlar (“büyük bütün”, “mutluluk”) ve sezgi/varsayıma dayalı ifadelerden kaynaklanıyor. Yine de cümlelerin çoğu somut öneri ve mantıklı açıklama niteliğinde olduğundan SGO yüksek sayılabilir.

    Hesap: SGO = S / (S + G) = 10 / (10 + 4) = 0.714 (%71.4) ✅

    Yapılan değerlendirme[10] bu paragraftaki ifadelerin %70+ oranında anlamlı (sinyal), %30’unun ise (gürültü) niteliğinde olduğunu gösteriyor. ChatGPT’ye öğretilmiş[11] bu algoritma kolayca Gemini’nin benzer GEM uygulamasına da öğretilebilir.

    Bu imkânın, yüksek SGO’lu yazılı ve sözel iletişime olumlu etkilerde bulunurken, daha da çok düşünme süreçlerindeki iç ve dış gürültüleri azaltıcı etkilerde bulunması; bunun ise çeşitli durum iyileştirici eylem girişimlerinin “düşünülmesi süreçleri”nde, hatalardan koruyucu ve amaçlara hizmet edici işlevler yapması beklenir.

    Beyhan T. Maybach, L. Başar Titiz, M. Tınaz Titiz

    5 Eylül 2025, Rev 0

    [1] Bkz. https://chatgpt.com/share/68b2a443-b714-800c-a500-9588e39f0ce3 

    [2] Bkz. “Önce Anla”, https://bit.ly/4lrjTxr No 95

    [3] Doğru düşünme; olgulara, kanıtlara ve mantık kurallarına dayanarak, bilişsel çarpıtmalardan ve duygusal önyargılardan mümkün olduğunca arınmış, amacına uygun, tutarlı ve geçerli sonuçlara ulaşma sürecidir. Doğru düşünme mutlak kesinliğe ulaşmak değil, yanılma ihtimalini en aza indirgemek için sürekli ve disiplinli bir çaba göstermektir. Bir varış noktası değil, bir yolculuktur. “Yolculuk” kavramı aslında içinde çeşitli doğruluk tonlarını da barındırdığı için, Etkili Düşünme deyimi de kullanılabilir.

    [4] Bkz. https://www.perplexity.ai/search/f0cec6fe-03a6-4cb7-937b-ed43e2807889 

    [5] İhtiyaca uygun bilgi üretme süreci olan düşünme sırasında beyin sık sık tahminlerde bulunur. Beynin bir Tahmin Makinesi (prediction machine) olduğu ile ilgili bir TEDx konuşması için: https://go.ted.com/eU5WZ  

    [6] Anneden öğrenilen dil (anadili) ile resmi dil anlamındaki (ana dil) sıklıkla karıştırılıyor. Bu metinde ayrık ve bitişik yazılarak ayırdediş, başka dillerde iki ayrı karşılıkla sağlanmıştır. Bkz. https://bit.ly/4lS6vSu ve https://bit.ly/3VqEZk8 

    [7] Soru’nun bu hali ister istemez “bütüne yararlı mı?” formunun daha pozitif olması nedeniyle daha doğru olabileceğini akla getirecektir. Yarar ve zarar kavramları hakkındaki şu yazı (www.tinaztitiz.com/15504) bağımsız olarak bir yarar’dan söz edilemeyeceğini, yarar denilen kavramın “zarar vermemek”ten başka bir şey olamayacağı açıklanmaktadır.

    [8] Tam olarak doğrulanmasa da “Mutluluk Anlamaktır” sözünün Stephan Hawking’e ait olduğu söylenir ve hemen herkesin bu tür mutluluklara şahit olduğu da bir gerçektir.

    [9] Öznel öğelerin ağırlıklı olduğu durumlar için “ölçme” yerine “değerlendirme” terimi; ayrımın belirsiz olduğu durumlarda ise “ölçme ve değerlendirme” ifadesi kullanılmıştır.

    [10] SGO değerlendirme metnin her cümlesi için ayrı ayrı yapılıp sonra genel ortalaması kullanıcıya sunuluyor. Cümleler itibariyle değerlendirmeler için bkz. https://chatgpt.com/share/68ba7843-82f0-800c-b32b-8d0c7b48263b 

    [11] YZ modellerine “öğretme” örnekler yoluyla yapılmakta olup, SGO kavramı da bu metindeki SGO tanımı ve örnekler tablosu yoluyla eğitilmiştir. Bu yolda örnekler arttıkça değerlendirmelerin daha da işlevsel olacağı beklenir.

     

  • Toprağımız, dilimiz, dinimiz ve Atatürk

    İnsan kendini beğenmezse çatlarmış” ya da “Kişi kendini över, işi meydana çıkar” gibi deyimler, övünmenin insan -dolayısıyla insan topluluklarına- özgü genel bir nitelik olduğunu söylese de bunun herkes ya da her toplumda eşit olduğu anlamına gelmeyeceği de bellidir.

    Ulusal övünç bazı toplumlarda daha fazla açıkça ifade edilir ve teşvik edilirken, bazı kültürlerde kolektif tevazu ve bireysel övgüye mesafe yerleşmiş bir normdur. Örneğin, ABD, Hindistan, Türkiye, Çin gibi ülkelerde “ülkemle gurur duyuyorum” diyenlerin oranı genellikle çok yüksek iken, Almanya, Japonya, Birleşik Krallık gibi ülkelerde toplumsal gurur oranı görece daha düşüktür ve bu, kolektif tevazu kültüründen kaynaklanmaktadır

    Bu konuda uluslar ölçeğinde bir sıralama olup olmadığını biraz araştırınca ilginç bazı bilgilere eriştim. Bunlardan birisi de “Janteloven”[1] (ya da Jante Yasası).

    Janteloven, toplumsal uyumu, eşitliği ve alçakgönüllülüğü vurgulayan; bireysel sivrilmeyi, gösterişi ve övünmeyi hoş karşılamayan bir yaşam ve düşünce biçimini ifade eder. İskandinav toplumlarında mütevazı, sade yaşamın, düşük gösteriş ve yüksek eşitlik idealinin temelinde bu normların etkisinin olduğu kabul edilir. Janteloven (veya Jante Yasası), İskandinav ülkelerinde (özellikle Danimarka, Norveç ve İsveç’te) kişisel başarı ve bireysel öne çıkmanın hoş görülmediği, alçakgönüllülük ve toplumsal eşitliğin yüceltildiği sosyal bir normlar bütünüdür. 1933’te Aksel Sandemose’nin bir romanında on kural olarak formüle edilen Janteloven özetle şunu der: 

    • Özel olduğunu sanma.

    • Bizden iyi, zeki, önemli veya üstün olduğunu düşünme.

    • Bir konuda iyi olduğunu ya da başkalarına bir şey öğretebileceğini varsayma.

    Bu kültürel yaklaşım, İskandinav ülkelerinde övünçten uzak, mütevazı ve eşitlikçi bir toplumsal düzenin temel öğelerindendir.

    Toplumumuzun en çok övündüğü özelliklerimizin başında ise, bu yazının başlığındaki -bir önceliklendirme îmâ etmeksizin- dörtlü sayılabilir.

    Bu açıklamadan sonra, demek istediğimi paylaşayım: Oluşumunda katkınız olmayan üstünlüklerinizle övünmeyiniz ya da aksine neden olmadığınız eksiklerinizden yüksünmeyiniz. Üstünlüklerinize lâyık olmaya, eksiklerinizi ise gidermeye çalışınız.

    Gerçekten dört mevsimi bir anda yaşayabilen, nadir elementler dahil doğal zenginliklerle dolu, stratejik konumu nedeniyle herkesin ele geçirmek istediği topraklarımıza lâyık tutum ve davranışlar içinde miyiz, yoksa aksi mi?

    Matematiksel yapısı nedeniyle tek sözcük içinde çeşitli anlamlarda farklı sözcükler üretebilme yeteneğine sahip Türkçeyi -ancak bir kursun başlangıç düzeyindeki kadar yetkinlikle kullanabildiğimiz için- PISA testlerinde çocuklarımız okuduklarını anlayamayıp hep son sıralarda yer alıyorlar.

    Tüm âleme benimsetmek için uğraşılan İslâm dininin evrensel yol gösterici olabilecek “Kul Hakkı” ilkesindeki “kul” sözcüğünün anlamını dahi merak etmemiş olup, insan dışındaki tüm varlıkları “insana hizmet için yaratılmış” zannetmek acaba ne anlama geliyor?

    Ve yabancıların “yüzyılda bir gelen bir dahinin Türklere nasip olduğu” şikayetlerine konu olan M.K.Atatürk’ü sürekli birbirimize övüp, ama onun, zamanının imkânlarını nasıl kullandığından[2] hiç mi hiç ders almadan salt övmeyi yeter sanmak.

    Türkçemiz bugünkü kullanım düzeyimiz açısından, üzerine nasıl katma değer ekleyeceğimizi bilemeyip ancak ham olarak satabildiğimiz; üstüne üstlük bir de bu kaynaklara sahip olmak isteyenlerin düşmanlıklarına sebep olan yeraltındaki toryum ya da bor cevherleri[3] kadar değerlidir. 

    Türkçenin korunması, her yabancı sözcüğe bir Türkçe karşılık üretilmesinden ibaret değildir; hattâ karşılık üretmek sorunun en küçük parçasıdır. Sorun, dilimizin bir sorun çözme aracı olan “yetkin akıl” ile bağlantısını[4] fark edip etmemektir.

    Çocuklarımızın ve erişkinlerimizin kalem ve ağızlarından çıkanların kökenlerini bilmeleri[5]; sırf anlamlı görünmesi için ifadelerini süsleyip bir “gürültü”[6] haline getirmeden düşünüp ifade edebilmeleri, dilimize karşı birincil görevimizdir. 

    28 Eylül 2025

    Tınaz Titiz

    [1] Janteloven kelimesi Norveççe ve Danca kökenli olup, “Jante Yasası” anlamına gelir. Etimolojik olarak iki öğeden oluşur: “Jante” ve “loven.” “Jante”, Danimarkalı-Norveçli yazar Aksel Sandemose’nin 1933’teki romanında hayali bir kasaba adı olarak geçer ve toplumun kurallarını temsil eder. “Loven” ise bu dillerde “yasa” veya “kanun” anlamındadır.

    [2] Bkz. Telgrafı Atatürk gibi kullanmak, https://tinaztitiz.com/15268 

    [3] Bkz. Trilyon dolarlık kaynaklar, eyvah! https://tinaztitiz.com/3724 

    [4] Bkz. https://tinaztitiz.com/yetkin-akil-ve-bilesenleri/ 

    [5] Bkz. Ağzından, kaleminden çıkanın kökenini bilmek konulu eBeyin Fırtınası: https://bit.ly/3pesyIJ 

    [6] Bkz. “Türkçe Yetkinliği ve “Gürültü”den Arınmış Düşünme”. https://bit.ly/46aKad8 

  • Cesaret: Deli Zamanlarda Doğruyu Seçmek!

    Türkiye’nin içinden geçtiği bu zor dönemde “cesaret” kavramı sıklıkla gündeme geliyor. Çoğunluk için cesaret, güce karşı açık ve sert tutumlar sergileyebilmektir. Toplum yaşamının çeşitli kesimlerini zorlaştıran hukuk, özgürlükler, ekonomi gibi uygulamalardan pek etkilenmeyip sessiz kalarak durumunu sürdürebilenler içinse cesaretin pek bir anlamı yok. Hepsinden ufak bir kesim ise ne olup bittiğini -yaşam güçlüklerinin hemen eylem talep eden çekiciliğine  aldırmadan- anlayıp, bu çetrefil içinden çıkabilme aklını üretmeye çalışanlar olabilir ki onlar için cesaret -hattâ hiç adlandırmadan- sadece “gereğini anlayıp yapmak”tan ibarettir.

    Yaşamın hemen her kesiti ayrı bir cesaret türü tanımlıyor. Savaşta cesaret, kumarda, girişimcilikte, akıl daraltıcıları ile yüzleşmede, kendini değiştirmede, yaşam konforundan vazgeçmede ve daha onlarca türde cesaret. İlginç olan bir nokta bu çeşitlilikteki her cesaret türünün -genellikle- birbirinden bağımsız olması; birinden çok cesur olabilen kişilerin diğer alanlarda aynı cesarete sahip olamayışıdır. Aynı ilginçlikte bir diğer nokta ise, bir alandaki cesareti yüksek olan -ya da öyle olduğuna inanan- bir kişinin, diğer alanlardaki çekinikliğini gizlemek için her fırsatta ilkini sergileme eğilimidir.

    Aynı anda çeşitli cesaret türlerine birlikte sahip olunması gereken -örneğin yüksek karmaşıklık düzeyli bekâ sorunları gibi- durumlar ise karmaşık ve zahmetli bir cesaret yolculuğunu gerektirebilir. Bunun böyle olup olmadığı, mevcut karmaşık durumun tüm katmanlarıyla ortaya konulmasına bağlı. Bu zahmete katlanmadan sadece bireysel duygu ve/ya inançlarımıza aykırı görünen olgulara bakılarak girişilecek eylemler -bireysel tatmin sağlasa da-  en azından yarar getirmeyecektir.

    Bütün yaşam kesitleri için farklı cesaret tanımları yapılsa da en derinde bu tanımları birbirine bağlayabilecek bazı işaretler bulunabilir, bulunmalıdır da. Herhangi bir tür cesaretin içinde mutlaka bulunması gereken öğe ‘risk’ kavramıdır. Buna göre en kaba tarifle ‘cesaret risk alabilmektir’ denilebilir. Ancak bu haliyle tanım ‘deli cesareti’ denilen kavramla karışabileceği için ‘katlanılabilir risk[1] denilmesi daha doğru olabilecektir.

    Cesaret Sorgulamakla Başlar

    Cesaretin ‘katlanılabilir (hesaplanmış) bir riski üstlenmek’ olduğu oldukça iyi bir tanım olsa da bileşik risklerin bir arada bulunması ve bazı risklerin daha katlanılabilir iken bazı risk bileşenlerinin katlanılamaz (sürdürülebilirliği bozabilecek) olduğu haller için yetersizdir. Böyle bir durumda kişilerin, içinde bulunulan duruma ne genişlikte bir sistem olarak baktıkları belirleyici olacaktır. Bekâ sorunları bu tür çok bileşenli riskler içerir ve bireysel cesaret gösterileri için bir çeşit yasak bölge’dir. Bu durumda farklı kişilerin üstlenmeleri gereken katlanılabilir riskleri birbirleriyle uyumlu hale getirebilmek için ‘hangi sürdürülebilir bir geleceğe varmak istiyorsunuz?’ sorusuna cevap üretilmesi gerekir[2]. Bu soruya farklı cevaplar veren iki cesur kişiden (dar bir çerçevede bakan) birisi hemen gözüne çarpan bir eğriliğe tepki gösterip cesaret sergilerken, (uluslararası ilişkileri daha geniş çerçeve içinde gören kişilerden destek alan) bir diğeri, stratejik davranıp daha sürdürülebilir bir gelecek için çaba gösterebilir. Buradaki esas sakınılması gereken risk, farklı gelecek tasavvurlarına sahip gruplar içindeki uyumsuzluğun yaratabileceği sorunlardır.

    Hakiki cesaret “neyin, niçin ve nasıl olduğunu” derinlemesine sorgulamakla başlar. Ama ne yazık ki sorgulamanın başarısı sorgulayanın nesnelliğine (objektiflik), o ise akıl daraltıcıları hakkındaki öz farkındalığına; ayrıca da sorgulanacak alanlar ile ilgili bilgisine bağlıdır. Sorgulama sürecinin bu zorlukları yetmezmiş gibi hemen her alandaki belirsizlikler, mevcut durumun tanımında geniş karanlıklar yaratacaktır.

    Bu belirsizlik ağırlıklı sorun ortamında, ölümü bu denli kutsamış[3] bir toplumun, çözümü bireysel cesaretler ve onun ayrılmaz ikizi ‘alkışlanabilir imkânsızlar’a[4] ya da arkasında uygulanabilir kozlar bulunmayan girişimlere[5] bağlayıp geçici bir rahatlamadan öteye geçemeyişi kaçınılmaz görünüyor.

    Gerçek cesaret, sorunların kökenine inip bunları açıkça ifade edebilmektir. Bu, bazen iktidara, bazen muhalefete, bazen de kendi çevremize karşı durmayı gerektirir. Cesaret, aynı zamanda bu duruşu yaygınlaştıracak yaratıcı yolları bulmayı da içerir.

    “Deli Zamanlarda Doğru Düşünme”den, “Deli Zamanlarda Cesaret”e!

    1930’ların, Nazi işgali altındaki Viyana’da, The Vienna Circle (Viyana Çevresi) adlı ve hepsi ünlü bilim insanlarından oluşan bir aydınlar topluluğu, “Exact Thinking in Demented Times” (Deli Zamanlarda Doğru Düşünme) başlıklı bir eserle tarihe geçti. Onlar, aklın karanlığa yenik düştüğü bir dönemde, bilimin ve mantığın ışığını taşıma cesaretini gösterdiler. Bugün Türkiye’de ihtiyaç duyduğumuz şey de tam olarak bu: “The Courage in Demented Times” – Deli Zamanlarda Cesaret.

    Viyana Çevresi’nin faşizmin yükselişi karşısında gösterdiği direnç, sadece siyasi bir tavır değil, aynı zamanda epistemolojik bir duruştu. Onlar, “deli zamanlar”ın yarattığı kafa karışıklığına ve korkuya rağmen, “doğru düşünme”nin metodolojisinden taviz vermediler. Bugün Türkiye’de de benzer bir cesarete ihtiyacımız var: duygusal tepkilerin ve kutuplaşmış söylemlerin kolaycılığına kapılmadan, sorunları soğukkanlılıkla analiz etme ve rasyonel çözümler üretme cesareti.

    Sonuç: Deli Zamanlarda Cesaret Bir Varoluş Biçimidir

    Cesaret, sadece belirli anlarda gösterilen bir tavır değil, sürdürülebilir bir varoluş biçimidir. Sürekli öğrenmeyi, değişimi kabullenmeyi, diyaloğa açık olmayı ve en önemlisi – her koşulda – hakikati savunmayı gerektirir.

    Tıpkı Viyana Çevresi’nin “deli zamanlarda doğru düşünme“yi seçmesi gibi, bizim de “deli zamanlarda cesaret” göstermemiz gerekiyor. Bu cesaret, korkuya ve belirsizliğe rağmen, aklı, erdemi ve adaleti rehber edinmektir.

    Türkiye’yi bugünlere getiren nedenleri anlamadan, sistemsel analiz yapmadan, uzun erimli ve kapsayıcı çözümler üretmeden sadece suçlamak, cesaret değil aslında entelektüel bir tembelliktir.

    Gerçek cesaret, kolay olanı değil, doğru olanı; popüler olanı değil, hakikati; kısa vadeli kazanımları değil, uzun vadeli iyiyi seçmektir. Ve bu cesaret, Türkiye’nin geleceği için en çok ihtiyaç duyduğumuz şeydir.

    6 Eylül 2025

    Tınaz Titiz


    [1] Bkz. https://kavrammutfagi.com/kavram/katlanilabilir-risk

    [2] Bu soru çevresinde düzenlenen bir eBeyin Fırtınasına gösterilen ilginin azlığı anlamlıdır. https://bit.ly/4n1ZUWn

    [3] Bkz. tinaztitiz.com/7306

    [4] ‘Alkışlanabilir Ama imkânsız’ (tinaztitiz.com/7094) başlıklı yazıdaki örnekler kastediliyor.

    [5] Bkz. https://kavrammutfagi.com/kavram/kozsuz-meydan-okuma

  • Uzlaşmak Niçin Bu Kadar Zor?

    Enflasyonun nasıl düşürülebileceği ya da uluslararası bağımlılıklarımızda nasıl denge sağlanacağı gibi konulara girmeden önce, çok daha basit bir konuda -meselâ 11×11 kaç eder?- uzlaşıp, sonra da oluşacak uzlaşı ilmeğini genişletmek isteyen iki kişi, bu basit işlem için birisi 121 diğeri ise 16 gibi iki farklı sonuç üzerinde ısrar etse ne olur? Karakolluk dahi olabilecek kişileri dinleyen memur “ikiniz de haklısınız” dese bu kişiler bir ortak sayı tabanı üzerinde uzlaşmadan iddialarından[1] vazgeçerler mi?

    Karikatürize edilmiş gibi görünse de TV kanallarında, tezlerini ölesiye savunan, karşı görüşleri de hainlik ve/ya aptallıkla suçlayan tartışmacıların durumu  benzer değil midir?

    Psikologlar bu durumu “yankı odası” kavramıyla açıklıyorlar. Benzer bir durum, küçük çocukların tek doğrulara koşullandırılmalarıyla oluşan süzgeç[2] mekanizmasında da var. Zihne sorgulamaya kapalı olarak yerleşen her kavram, daha sonra gelecekleri süzüp dur-geç komutları üretiyor.

    Peki ya erişkinleri kim koşullandırıyor?

    Adı üstünde onların kimseye ihtiyaçları yok; onlar kendi kendilerini koşullandırabiliyorlar. Bir düşünsenize, uzun düşünce zincirleri kuruyorsunuz. Sizi kimin niçin yarattığından girip, tüm rastladığınız olayları ne kadar karmaşık olursa olsun hiç kopuksuz açıklaya açıklaya sona kadar geliyor, onu da öbür dünyaya bağlayıp “her şeyi açıklamışlığın keyfini” sürüyorsunuz.

    Bu zincirde açıklanmamış bir şeye yer yok ise de ister istemez sık sık boşluklar doğuyor. “Madem öyle bu niye böyle” gibisinden sevimsizlikler kaçınılmaz. Bu defa zihinsel virüsler[3] imdada yetişiyor. Onların çözemeyeceği bir açmaz olacağını sanmam ama yedekteki “hamaset silahı”nı da ihmal etmemek lâzım.

    Öyle ya da böyle. Yuvarlanıp gidiyoruz işte.

    Gerçekten de durum bundan ibaret bir kişisel tatminse pek de mesele değil; yeter ki daha ciddi bir sonuç doğurmasın. Ama maalesef durum öyle değil. Üzerinde yaşadığımız topraklar ne hamaset ne de kozsuz meydan okumalar[4] ile elde tutulabilsin.

    İnce nokta tam da burası!

    Akla gelebilecek -en basitten en karmaşığa kadar- tüm karar ve eylemler “tüm etkenleri bir bütün içinde dikkate alan” mevcut durum tanımına (durum muhakemesi) dayanmalıdır. Bu altın kurala uyulmadığında, bizim Nasrettin Hoca, tüm dünyanın ise “âkîl (wise) Nasreddin” dediği bilgenin verdiği mizahi örnekteki[5] durum ortaya çıkabilir. O halde mevcut durumu –üstelik hem çeşitli boyutları ile hem de sürekli değişim içindeki haliyle– tanımlamaya çalışmaktan; bunun için de şu iki daraltıcıdan kurtulabilmemiz gerekiyor:

    • Daraltıcı 1: İğne ile kuyu kazmaya benzeyen bu süreç için yeterli “kaliteli zaman”ı[6] ayır(a)mamak,
    • Daraltıcı 2: Okullarda öğrendiklerimizin ancak ve yalnız öğrenmeye hazırlık olduğunu unutup, “yeniden ve yeniden öğrenme”ye giriş(e)memek.

    Bu çetin görevin ancak multi-disipliner takımların sürekli çalışması ile yapılabilecek bir iş olduğu; Hollanda, Çin, ABD gibi ülkelerin böyle yaptıkları anlaşılıyor. Bu ülkelerin bu süreçte uyguladığı stratejilerin bileşenleri -alt kırılımları ayrıca açıklandığı üzere[7]– şu başlıklar altında özetlenebilir:

    • Çok Disiplinli ve Kurumsallaşmış Analiz Mekanizmaları
    • Veriye Dayalı ve Yapay Zeka Destekli Tahminler
    • Senaryo Tabanlı Planlama ve Stratejik Esneklik
    • Farklı Perspektifleri Dahil Etme (Şeytan Avukatı)
    • Hızlı Düzeltme ve Öğrenme Kültürü
    • Önyargıları Kırmak İçin Kullanılan Araçlar

    Böyle yapılmaz ise n’olur?

    Yazının girişinde şaka yollu açıklanmaya çalışıldığı gibi, ülkenin gidişatını kendi “gidişat tabanı”na göre değerlendiren yurtsever ve birikimli insanlar bir türlü dayanışma içine giremez; bununla da bitmez, bu iletişim kargaşası içine her tür niyet ve nitelik sahibinin de doluşmasına uygun bir ortam oluşur.

    İyi de ne yapalım?

    Oluşmuş iletişim kargaşasının kök nedeni olarak önerilen, “görüşlerimizi oluşturan temel kavramların tanımsızlığı” tanısı doğru ise bir başlama noktası da belli demektir: Bazı temel kavramlar seçip onların tanımlarını süratle müzakere edip uzlaşmak. Bu konuda bir örnek, bir vakıf tarafından yapılan çalışmada ortaya konulmuş olup[8] gerek onun üzerinde çalışılarak gerekse yenisi geliştirilerek bir ortak kavram tabanı oluşturulabilir.

    Bu ilk adım şöyle bir imkânın da önünü açabilir: Türkiye içinde ve yurtdışında yurttaşlarımızca kurulmuş çok sayıda düşünce üreten oluşum var. Bir bölümü WhatsApp grubu şeklinde örgütlenmiş olanların büyük çoğunluğu, bir mevcut durum analizinden yola çıkmadığı için, üzerinde gerçekten durulması gereken noktalardan “çok uzaklarda” şimdi ve burada[9] sonuçlar elde etmeye çalışıyor.

    Bunlar arasında oluşabilecek dayanışma ağlarının[10] önü bu yolla açılabilir.

    Bu yolun çekici bir yanı görünmese de W.Churchill’in bu gibi durumlardaki tutumu bana çok ümit verici geliyor: “Evet biraz uzun yol ama daha garantili“!

    25 Temmuz 2025 / https://tinaztitiz.com/15857


    [1] 3 ve 10 tabanlı sayı sistemlerinde 113=410   ve 1213=1610

    [2] Bkz. Süzgeç kavramlar.  https://tinaztitiz.com/8011

    [3] Bkz. Zihinsel Virüsler. https://tinaztitiz.com/7475

    [4] Bkz. Kozsuz Meydan Okuma. https://kavrammutfagi.com/kavram/kozsuz-meydan-okuma

    [5] Çatıda mahsur kalan kişiyi, beline bağlattığı ip ile çekip yere çaktırdıktan sonra söylediği: “geçenlerde yine birisini böyle kurtarmıştım ama galiba o kuyudaydı” sözü.

    [6] Kaliteli Zaman için bkz. https://www.kavrammutfagi.com/kavram/kaliteli-zaman

    [7] Bkz. Altı strateji bileşeninin alt kırılımları: https://bit.ly/3UrJJWb 

    [8] Bkz. http://bit.ly/3ME15vc

    [9] “Şimdi ve Burada: Kısa Vade Tuzağı”. Bkz. https://tinaztitiz.com/dostlara-acik-mektup-kisa-vade-tuzagi/

    [10] 2017 yılında oluşturulan Birleşik Akıl Ağı (www.BirlesikAkilAgi.com) bu tür etkileşim ağlarının oluşumuna yardım amaçlıdır. Çalışmaları için bkz: https://bit.ly/4fUYoCA

  • Nelson’un Huni Deneyi (bir kere daha)

    Sn. Devlet Bahçeli’nin yeni Cumhurbaşkanı için biri Kürt biri Alevi olmak üzere iki yardımcı yoluyla sorunlarımızı çözüme kavuşturma çözümünü; ardından da bu güzel çözüme ince ayar ya da alternatif olabilecek çeşitli sivil ve askeri çözüm önerilerini duyunca, ilki 1996da yazılıp, 2001 ve 2008 de tekrar yayınladığım “Nelson’un Huni Deneyi” adlı yazımı -günümüz için gereken birkaç eklemeyle- tekrar hatırlatmanın yararlı olacağını düşündüm. Lütfen tıklayınız.

    Eklemek istediklerim birkaç başlık halinde şunlar:

    • Hangi hâl ve şerait içinde olursa olsun “durum”, çıkış için mümkün “seçenekler” ve o seçeneklerin “gerçekleştirilebilirlikleri” en kritik ama en az ciddiyetle ele alınan yol göstericiler.

    Her gün TVlerde elinde ders sopası, öğretmen edası ve kuşkusuzluk[1] ile “durum”un en üst katmanının kendine en uygun mikro parçasını verisiz tahminler ve kozsuz meydan okumalar[2] eşliğinde açıklayan kişiler, söz konusu yol göstericilerin önündeki engellerdir.

    • “Bütün-parça ilişkisi” klasik felsefede ve bilimde uzun süredir tartışılan bir konu; kimi yaklaşımlar bütünü oluşturan parçalar olduğunu (indirgemecilik), kimileri ise bütünün, parçaların ötesinde bir gerçeklik taşıdığını (bütüncülük/holizm) savunur. Ancak çağdaş bilim ve felsefede, özellikle sistem teorisi, kuantum fiziği ve karmaşıklık teorisi gibi alanlarda, hem bütünün hem parçaların karşılıklı ve dinamik bir etkileşim içinde sürekli olarak birbirini etkilediği, hatta birbirini “yarattığı” anlayışı benimsendi. Yani, bütün ve parçalar sabit yapılar değil; bağlama, ilişkiye ve zamana göre sürekli yeniden oluşuyor ve birbirine dönüşüyor ve bir süreç oluşturuyorlar.

    Bu basit gerçeğin kavranması, hergün ayrı bir formda önümüze çıkan sorunları tek tek ele alıp çözmek gibi bir seçeneğin bulunmadığını, sadece ilgilenilen yere çöken bileşik gerçekliğin (bütün) değişik görüntüleriyle boğuşulmaya çalışıldığının kavranmasını sağlayacaktır.

    • Siyaset silâhın aracı değil, silâh siyasetin binbir aracından biridir. Bu basit ama güçlü kuralın dikkate alınmayışını defalarca deneyip henüz öğrenmemiş toplumlardan biriyiz.

    Yazının adresi yoktur; postrestant’dır[3].

    20 Temmuz 2025

    6:30 dak’lık podcast özeti için: https://bit.ly/3NnhBDy

    [1] Bkz. https://kavrammutfagi.com/kavram/kusku-suzluk–ezber–sorgulanamazlik

    [2] Bkz. https://kavrammutfagi.com/kavram/kozsuz-meydan-okuma

    [3] Bkz. https://en.wikipedia.org/wiki/Poste_restante

  • Otobiyografi kesiti-18: Kartalkaya, İliç, Soma ve Rasim Usta!

    Yıl 1964, yer Ereğli Kömürleri İşletmesi Karadon Bölgesi. Yeni mezun bir mühendis olarak bu ilk işim; bazı yerüstü ve yeraltı elektrik donanımının bakım ve onarımından sorumluyum. Bana bağlı, çok deneyimli (30 yıl kadar) bir şef (Rasim Akbostancı usta) ve 20 kadar da eleman.

    Rasim Usta, kömür madenlerinin millileştirilmesinden önce[1] uzunca süre Fransızlar ile birlikte çalışmış ve o çalışma terbiyesini almış bir kişi; kendisinden çok şey öğrendim.

    Sık sık birlikte yeraltı donanımının arızaları ya da bakımları için yer altına iniyoruz. Benim için olağanüstü bir ortam. Gördüğüm her şey neredeyse ömrümde ilk defa gördüğüm şeyler.

    Dikkatimi çeken bir şey!

    Bütün bu “ilginçlikler” içinde dikkatimi çeken şey, Rasim Usta’nın başını hiç kaldırmayıp sürekli yere bakışı ve zaman zaman da yerde bir şey görüp, eğilip alarak cebine atmasıydı. Önceleri çok takılmasam da giderek sıklaşan bu hareketinin nedenini birgün sorunca (mealen) şöyle dediğini bugün gibi hatırlıyorum: “Tınaz bey, mösyö Löfebr (mühendis monsieur Lefebvre) bize yerdeki bir civatanın aslında göründüğünden çok farklı olduğunu, 10 kWh enerji, 2 saat işçilik, 10 dakika tezgah süresi, 1 ay depolama masrafı, … kadar iş kazası gibi şeylerin toplamı demek olduğunu öğretti. Yerdeki ekmek parçası sizin kültürünüzde ne ise bir demir parçası da bizde odur derdi. Bu nedenle görmeden basıp geçmemek için sürekli yere bakıyorum.”

    Aradan 60 yıl geçtikten sonra bugün kazanmaya çalıştığımız çevre bilincinin bu denli somut bir karşılığını şimdilerde çok daha derinden anlıyorum.

    İyi de Kartalkaya vd ne alâka?

    Rasim Usta yoluyla öğrendiğim bu “şeyleri tüm bileşenler ile görme” dersinin sadece nesneler için değil, tüm olaylar (Kartalkaya, İliç, Soma, deprem, sel vd) için de geçerli olduğunu vurgulayıp, oradan da “günümüz sorunları karşısındaki çaresizlik tavrı” ile bağlamak istiyorum. Böylelikle sorunların çözümü yolunda en önemli aşama olan “anlama, kavrama aşaması” için kullandığımız takım çantasına bir alet daha eklenebilecek.

    Toplumumuzu derinden sarsan büyük iş felaketleri (kaza dememek için) sonrasında gerek yetkililer gerekse halkımız çoklukla bir soru’nun peşine düşer: Kim? Nitekim verilen ilk beyanat da bu soruyu cevaplar niteliktedir: “Olay çok yönlü olarak araştırılmakta olup, sorumlular en şiddetli şekilde (demek ki hafif de olabilir) cezalandırılacaktır.”

    Fakat, hemen tüm olaylar sonunda görüldüğü gibi o “kim” bulunamaz, ama bulunmak gerektiği için de bir temsili kişi bulunup bir süre hapse atılır. Kamuoyu çoğunluğu ise siyasi görüşlerine göre iktidar ya da muhalefeti suçlayarak, olayın anlaşılmasını iyiden iyiye güçleştirir.

    Aslında bu açıklanamazlığın nedeni açıktır:

     

    • Olaylar tek sebepli değildir. En basit görünüşlü olana bile dikkatli bakıldığında, ona yol açan çok sayıda neden görülebilir.
    • Bu bakış derinliği bir alışkanlık haline getirilirse herkes edinebilir. Nitekim zeytin ağacına ya da deresine sahip çıkan az eğitimli yurttaşımız bu derinliğe sahipken, daha çok eğitimlilerde bulunmayabiliyor.
    • Birisi çok boyutlu diğeri ise tek boyutlu bakış farkı, olayların nedenlerini anlamayışın sebebidir. Örneğin deprem afeti zararlarının nasıl oluştuğunu gösteren şu grafik (tıklayınız) nedenleri ve aralarındaki ilişkileri ortaya koyuyor. Çeşitli olaylara bu yolla bakılırsa, hemen hepsinin kolektif birer cürüm olduğu görülecektir.

    Peki bu demek? Herkesi mi tutuklayalım?

    Eğer eldeki tek araç “ters kelepçeli tutuklamak” ve sonra da “yeni felaketlerin gelmesini sabırla beklemek” ise iştirak halinde işlenen bu tür suçlar karşısında “herkesi tutuklamak” bir yol olabilir. Kısa süre içinde tutuklanacak kimse kalmayacağı için oldukça radikal biçimde sorunlar da çözülmüş olur.

    Ama eğer daha medeni bir yol aranılıyor ise, toplumun sürekli olarak el birlikleri ile suç işlemeyi bir yaşam biçimi haline getirmiş olmasındaki tuhaflığa teslim olmayıp, aptallık-bilgisizlik-özensizlik-ahlâksızlık-kasıt merdiveninin ilk üç basamağını eğitim, son iki basamağını da cezalandırma yoluyla küçültmeye; buna paralel olarak da görevi mazeret üretmek değil sorun çözmek olan insanlara da “çok boyutlu olgular az boyut ile anlaşılamaz” ilkesini belletmeye çalışmak iyi olur.

    6 Temmuz 2025 / https://tinaztitiz.com/15796

     


    [1] Millileştirmenin kısa tarihçesi şöyle: Millileştirme süreci şu şekilde gerçekleşmiştir: 1936 yılında, Cumhuriyet Hükümeti, Fransız sermayeli Ereğli Şirketinin elindeki imtiyazları 3.500.000 Türk Lirası karşılığında satın alarak millileştirme yolunda ilk büyük adımı attı. Bu satın alma ile birlikte Zonguldak ve İstanbul’daki kömür varlıkları devletin eline geçti. 1937’de, Ereğli kömür tesisleri, 11 Haziran 1937’de yayımlanan 3241 sayılı kanun ile Etibank’a devredildi ve 3 Ocak 1938’de “Ereğli Kömürleri İşletme Müessesesi” (EKİ) kuruldu. 1940 yılında çıkarılan bir dizi kanunla, havzadaki diğer tüm ocaklar da devletleştirilerek EKİ’ye devredildi ve böylece kömür havzasının tamamı devlet kontrolüne geçti. Bu süreç, devletin kömür üretiminde tam tekel kurmasını sağladı.

  • Parmak İzi, Retina Taraması, Yüz Tanıma….

    Bunların her biri, bir kişiyi diğerlerinden ayırt etmeye yarıyor ve genelde de adli amaçlarla kullanılıyor. Tümüne verilen isim ise Biyometrik Tanımlayıcı.

    Peki acaba başka bir “tanımlayıcı” var mıdır ki, kişilerin çeşitli Akıl Daraltıcı’larını[1]isteyerek askıya alabilme becerileri”nin göstergesi olsun ve de kişinin beyanından bağımsız ölçülebilsin. (Örneğin, orta ve işaret parmağı uzunluklarının oranı, kanındaki magnezyum ve çinkonun oranı vbg. Bu göstergeye de farklı bir ad vermek gerekirse Fizyo-biyolojik Tanımlayıcı (FT) denilebilir.

    Bunu niye merak ediyorum?

    Yapay Zekânın büyük babası denilen Geoffrey Hinton’un bir söyleşisinde[2] değindiği “Yapay Süper Zekâ” desteği alan bir kişinin  oluşturabileceği ya da Alex Pentland’ın peşinde olduğu, çok sayıda insanın beyinlerini aynen bir beynin içindeki nöronların birbirleriyle etkileşimine benzer şekilde birleştirerek oluşacak “Doğal Süper Zekâ[3]gibi bir Yetkin Akıl üreterek, “ben / biz ne yapabiliriz ki…” engelini aşabilme sürecinin neresindeyiz acaba?.

    Ya da daha mütevazı bir hedef olarak, şu anda sahip olduğumuz doğal (insan) ve yapay (makine) zekâlarından yararlanarak, halen harekete geçirebildiğimiz Birleşik Akıl’dan daha yetkinini[4] nasıl üretebiliriz?

    Bu iki uzmanın yaklaşımlarına bir ön koşul eklemek istiyorum..

    Sözü geçen iki uzmanın dile getirdikleri yetkin akılların bileşiminde yer alacak insan öğesinin -deneyimlerimizle gerekliliği görülmüş- bir özelliğe sahip olması gerekiyor: Akıl Daraltıcılarını[5] askıya alabilme yeteneklerinin ölçüsü olan Fizyo-biyolojik Tanımlayıcı’nın gerekli eşiği aşabilmesi. Ancak bu durumda ortaya çıkabilecek akla Yetkin Akıl denilebilir.

    Ses Duvarı ve Akıl Daraltıcılar arasındaki benzerlik!

    Ses hızını aşana kadar duyulan sesleri, aşıldıktan hemen sonra birdenbire oluşan derin sessizliğe benzer şekilde, Akıl Daraltıcılar askıya alındıktan sonra birdenbire oluşan zihinsel duruluğa tek kelimeyle muhteşem denilebilir.

    Böylesi bir ortamda, o ana kadar “gürültü” formlarında ortaya çıkmış bulunan suçlaşma, yakınma, başkalarına ihale, vasatlıkta eşitlik gibi Yetkin Akıl aşındırıcılar artık söz konusu değildir. Sonsuz çözüm seçeneklerini gizleyen, herkesi sadece kendini savunma konumuna iten gürültü perdesi ortadan kalkmıştır.

    O ana kadar görünür olamayan saf merak, arayış, adanmışlık, yardımlaşma, başkalarının başarılarından kıvanç duyma gibi duygular ortaya çıkmıştır.

    Bütün bunlar ancak başlangıçta değindiğim Fizyo-biyolojik Tanımlayıcı’nın icat edilmesine ya da o icat gelene kadar yaklaşık olarak bir fikir verebilecek olan bir dolaylı başarım ölçütünün (PI)[6] geliştirilebilmesine bağlıdır. Böylece bir yandan bu ölçüte uygun paydaşlar aranırken, bir yandan da herkes kendi öz değerlendirmesini bu ölçütler yoluyla yaparak daraltıcılarını fark edip onlarla baş etmeyi deneyebilir.

    Yani..

    Dünyanın, ister istemez de Türkiye’nin içinde bulunduğu, düşük sorun çözme kabiliyeti ile geçen  kaotik ortamın “ben / biz ne yapabiliriz ki” bölümündeki kolektif yalnızlık ve umutsuzluk ortamında böyle bir akla sahip olmaya çalışmak, gerçek bir ümit ya da Çoban Ateşi olabilir.

    2 Tem 2025, https://tinaztitiz.com/15789


    [1] https://bit.ly/3A4bv0C

    [2]  https://youtu.be/giT0ytynSqg?si=TJgY8egAxMF35oD3

    [3] The Human Strateji (İng ve Türkçe): https://bit.ly/3XgWWSL

    [4] Adım adım yetkin akıl üretimi: https://bit.ly/3FYMNFy

    [5] Akıl Daraltıcılar: bit.ly/3A4bv0C  ve bit.ly/3ZUzn4w

    [6] Başarım Ölçütü (performance indicator), bir alandaki başarıyı ölçmek için geliştirilen göstergelerdir. Özellikle birden fazla konuyu -hele sosyal konuları- birlikte değerlendirebilen ölçütlerin geliştirilmesi teknik olmanın yanında bir sanat da sayılabilir.

  • Ateş olmayan yerden duman çıkabilir mi?

    Bu konuda geçen yıl yazdığım bir yazıdan[1] alıntı yaparak başlayım: “Bir sorun çözülemiyor ise, muhtemelen anlaşılmasını kolaylaştırabilecek kavramlar -toplumun kavram dağarcığında- mevcut değildir.”

    Bu defa bu savımı destekleyecek birkaç örnek vererek yine o yazıdaki “Toplumlar kavram dağarcıklarının zenginliği ve bunun paylaşımındaki yaygınlık nispetinde varlıklarını sürdürebilir ve de gelişebilirler!” iddiamı yineleyeceğim.

    Bu defa bu iki sava ek olarak bir üçüncüyü öneriyorum: “Dağarcıkta bulunan her kavram doğru düşünmeye yardımcı olurken, eksik olan her kavramın yeri mutlaka -eksik olanla ilgili- ama doğru düşünmeye zarar veren bir kavramla dolar”.

    Bu yazı bu savla ilgili, doğru düşünmeye yardımcı birkaç örnek verip, olası eksiklikleri halinde doğacak boşluğu dolduracak zarar verici alternatifleri ortaya koymayı amaçlıyor.

     

    1. Korkmama Özgürlüğü (korkusuzluk hakkı)[2]

    Bu kavram, ne ölçekte ve hangi tür bir rejim altında olursa olsun tüm idare biçimlerinde, idare edilenlere verilecek en temel ve vazgeçilemez güvenceyi ifade eder. Bu kavramı benimseyip yaygın biçimde toplum dağarcığına yerleştirmiş bir toplumda korkutma, gözdağı verme, ibret gösterme vb yollar kullanılamaz; kullanmaya kalkan şiddetli kamuoyu tepkisini görerek zarar göreceğini idrak edip vazgeçer.

    Alternatifi

    Korkmama Özgürlüğü kavramının dağarcıkta bulunmayışı halinde korkutarak yönetmek bir normdur. Ailede çocuk, iş yerinde çalışan, idarede vatandaş yaşamının her adımında korkutularak yola getirilir. Toplumumuzda Korkmama Özgürlüğü’nün alternatifi “kızını dövmeyen dizini döver”, “öğretmenin vurduğu yerde gül biter”, “karnından sıpa sırtından sopayı eksik etme” vb atasözlerimiz(!) ile veciz ve yol gösterici biçimde ifade edilmiştir.

    Korkmama Özgürlüğü konusunun toplum dağarcığına katılması yolunda ciddi girişimde bulunacak bir STK nın bulunmayışı alternatifin gücü hakkında bir ölçüdür.  

     

    1. Tutukluluğa Karşı Yargı Koruması (habeas corpus)[3]

    Habeas corpus, Latince kökenli bir terim olup kelime anlamı olarak “vücudu hazır et” veya “kişiyi huzura çıkar” anlamına gelir. Hukuki olarak ise, bir kişinin hukuka aykırı veya keyfi biçimde özgürlüğünden mahrum edilmesini engelleyen, bireyin tutukluluğunun veya gözaltının yasal olup olmadığının yargı tarafından denetlenmesini sağlayan temel bir hukuk ilkesidir. 1679 tarihli İngiltere’de çıkarılan “Habeas Corpus Act” ile yasal çerçeveye kavuşmuştur. Bu yasa, idarenin keyfi tutuklama yetkisini sınırlandırmış ve tutuklanan kişinin kısa sürede yargıç önüne çıkarılmasını zorunlu kılmıştır.

    Alternatifi

    T.C. Anayasası ve ilgili yasalar içinde bulunmasına karşın, veciz ve her an hatırlanabilir bir ifadeye kavuşturulmadığı; dahası alternatifinin kültürümüze daha uygun düşmesi nedenleriyle toplumumuzun kavram dağarcığında bulunmayan bu kavramın alternatifi “Ateş Olmayan Yerden Duman Çıkmaz”dır. Bu mükemmel(!) atasözümüz, yaygın linç kültürümüze çok uygun düşmenin yanında herhangi bir kişiden yapay duman çıkararak pasifize edilmesi için de çok yarayışlıdır.

    Kamuoyunda 19 Mart darbesi olarak anılan süreçte çok sayıda kişi, savcı talimatı ve kolluk güçleri eliyle tutuklandı. Muhalif kesimde oldukça şiddetli protestolar yer aldı ve halen de devam ediyor. Tüm protestoların temel savı “tutuklananların mahkeme kararı olmadan tutuklanmaları” değil, “suçsuz yere tutuklandıkları”dır.  Kitlelerin vardıkları yargı ile tutuklama yapanların ortak noktaları yeterli veriye sahip olmamaları, bunun yerine dumandan ateşe bağlantı kurmaları, niyet ve/ya kuşkularını “usul esastan önce gelir” ilkesi altında değerlendirmeyişleridir. Usulün esastan önce geldiği ya da habeas corpus ilkesi kavram dağarcığında bulunsaydı, bu denli büyük kalabalıkların sesleri duymazdan gelinebilir miydi!

    Hukuk dernekleri ve baroların hakim kararı olmadan yapılan tutuklamalara karşı bu iki ilkeyi çok cılız biçimde dile getirmeleri, dağarcık zafiyeti ile yakından bağlantılı değil midir?

     

    1. Kirli Çıkar Çatışması[4] (conflict of interest)

    Bir konudaki çıkarın korunması görevini üstlenen birisi, aynı konuda kendisine  çıkar sağlayamaz” şeklinde tanımlanabilir.

    Alternatifi   

    Kirli çıkar çatışması’nın genel kabul görmüş alternatifi “bal tutan parmak yalar”dır.

    Yakın geçmişte bir bakanın kendi bakanlığına eşinin şirketinden dezenfektan satmasından daha vahimi, kamuoyunda hakim tepkinin “bakan olması ailesinin ticaret yapmasına engel midir!” anlayışıdır. Bu trajedinin nedeni yine dağarcık zafiyetidir.

    Uzatmaya gerek yok. Sonuç.

    Kişiler, kurumlar ve toplumlar için kavram dağarcığı zenginliğinin önemini daha fazla örneklemek gereksizdir. Uzun yıllar boyunca süren yabancı dil öğretme serüvenimiz boyunca şu temel soruyu soramayışımız ile kavram dağarcığı zenginliğinin önemini merak etmeyişimiz sıkı bağlantılıdır: Yabancı dili niçin öğretiyoruz?

    2010 tarihli bir yazıda[5] bu soru epey kurcalanmış ve şöyle bir değerlendirme yapılmıştı: “Bir dil, ait olduğu kültürün  üretim ve yayım aracıdır. Bir dilin bilinmesi aslında o kültürün bilinmesi demektir ve her kültürün de kendine özgü yüksek ve düşük değerleri olması da doğaldır. Bir dili öğrenmenin stratejisi buna göre, o kültüre ilişkin çerçöp değerlerin, gelgeç deyimlerin değil, yüksek düzeyli, medeniyet yolunu açıcı değerlerin -ve onlara ait kavram ve sözcüklerin- alınıp öğrenilmesi olmalıdır.”

    Buradan varacağım sonuç, halen süren İran-İsrail savaşı sonrası “sıranın Türkiye’ye geleceği” yolundaki tahminlerle ilgilidir. Bu tahminin doğruluğu-yanlışlığı konusunda yargıda bulunmak zordur. Kuantum Süperpozisyonu’nun ne şekilde çökeceği çeşitli olasılıklara bağlıdır. Ama hangi ihtimal olursa olsun şimdiden belli olanlar çeşitli olası sonuçlara hakim rengi verecektir:

     

    • Daha zengin ve yaygınlaştırılabilmiş kavram dağarcığına sahip isek daha iyi sonuçlar içinde yer alabiliriz.
    • Harekete geçirebileceğimiz akıl ne kadar yetkin ise o kadar iyi sonuçlar içinde yer alabiliriz
    • Bu iki yol gösterici yerine “şimdi yangın var, önce sönsün sonra bakarız” diyenlere kulak vermek isteyenler ise Pascal’ın ünlü sözünü hatırlamalıdır: “Tecrübe pahalı ve zor bir okuldur; ama aklını kullanmasını bilmeyenlerin gidebileceği başka okul da yoktur.”

    16 Haziran 2025

    https://tinaztitiz.com/15782

     


    [1] Bkz. https://tinaztitiz.com/dusunme-ve-kavramlar/

    [2] Bkz. https://kavrammutfagi.com/kavram/korkmama-ozgurlugu–korkusuzluk-hakki

    [3] Bkz. https://kavrammutfagi.com/kavram/haksiz-tutukluluga-karsi-yargi-korumasi–habeas-corpus-

    [4] Bkz. https://kavrammutfagi.com/kavram/kirli-cikar-catismasi–conflict-of-interest–cikar-celiskisi

    [5] Bkz. https://tinaztitiz.com/yabanci-dilkargasasi-2/