• Gedankenexperiment (Düşünce Deneyi)

    A.Einstein’ın değeri herkes için ayrı olabilir. Şimdilerde daha derinden anlamaya başladığım kadarıyla, benim için değerli sayılma nedenlerinin başında başlıktaki Almanca sözcük ile anlatılan düşünme yöntemini ustaca kullanması geliyor. 

    Yöntem hakkında biraz genel bilgi..

    <<Einstein’in ayırt edici özelliklerinden biri gerçekten de sistematik “zihinsel deney” (Gedankenexperiment) kullanabilmesidir; hem tarihçiler hem de fizik felsefecileri bunu özgün taraflarının başına yazar.  Zihinsel deney ise günümüzde hem bilim tarihi/felsefesi hem de psikoloji ve karar verme literatüründe bir düşünme tekniği olarak ayrıntılı biçimde incelenmiş durumdadır.

    Einstein ve zihinsel deney

    • Einstein, 16 yaşındayken “ışık huzmesini yakalamaya çalışsam ne görürdüm?” sorusuyla ünlü ışık demeti düşünce deneyini kurgulayıp özel görelilik yolunda ilk adımlarını atmıştır.
    • Daha sonra tren–peron–şimşek, serbest düşen ya da ivmelenen asansör gibi senaryoları kullanarak eşzamanlılık ve kütleçekim–ivme eşdeğerliği gibi kavramları kavramsal olarak netleştirmiştir.
    • Bilim tarihi çalışmalarında “Einstein’ın en belirleyici niteliklerinden biri karmaşık fikirleri zihninde canlandırılmış gerçek hayat sahneleriyle kavramlaştırabilmesiydi” diye özellikle vurgulanır.

    Bu yüzden, “özel olarak ayırt edici bir özelliği zihinsel deney kurma yeteneğiydi” demek, literatürle uyumlu bir genellemedir.

    Zihinsel deney bir düşünme tekniği mi?

    • “Gedankenexperiment / thought experiment” kavramının kökeni 19. yüzyıl Almanca geleneğe uzanır ve hem felsefe hem bilimde resmi bir yöntem sınıfı olarak tanımlanır.
    • Genel tanım: Gerçek bir deney yapmadan, yalnızca hayali bir senaryoda değişkenleri oynatarak bir hipotezin sonuçlarını mantıksal olarak sınama, sezgileri test etme ve teoriyi netleştirme sürecidir.

    Dolayısıyla, sadece Einstein’e özgü bir “kişisel numara” değil, sistematik bir akıl yürütme tekniği olarak ele alınır.

    Bilim felsefesinde incelemeler

    • Stanford Encyclopedia of Philosophy gibi temel kaynaklarda “thought experiment” başlığı, zihinsel deneylerin ne olduğu, hangi tür akıl yürütme sağladığı, nasıl bilgi ürettiği gibi soruları ayrıntılı biçimde tartışır.
    • Felsefeciler, “sadece hayal edilen bir senaryonun gerçekten yeni bilgi sağlayıp sağlamayacağı” ve zihinsel deneylerin sezgiye mi, teorik arka plana mı dayandığı gibi metodolojik problemleri analiz eder.

    Bu tartışmalar, zihinsel deneyi açıkça bir “düşünme yöntemi” ve “argüman kurma aracı” olarak ele alır.

    Psikoloji ve yaratıcı problem çözmede kullanımı

    • Zihinsel deneyler, karar verme ve problem çözme literatüründe “hipotetik senaryolar üzerinden sonuçları akıl yürütmeyle araştırma” biçiminde tanımlanır ve özellikle fiziksel, etik ya da ekonomik olarak yapılamayan deneyler için temel araçlardan kabul edilir.
    • Çağdaş yaratıcılık ve “Einstein gibi düşünme” temalı çalışmalar, Einstein’ın zihinsel deney kullanımını genel yaratıcı düşünme teknikleri (senaryo varyasyonu, kısıtları değiştirerek oynama, uç durumları düşünme) için model olarak sunar.

    Pratikte “Einstein tarzı” zihinsel deney nasıl görünür?

    Kısa ve basitleştirilmiş bir şema olarak:

    1. Durumu yalınlaştırma: Konuyu mümkün olan en az unsura indir. (Örn. sadece ışık, gözlemci, saat.)
    2. Hipotetik sahne kurma: Gerçekte yapamayacağın bir deneyi hayal et (ışık huzmesini kovalamak, ivmelenen kapalı oda vb.).
    3. Kuralları sabitleme: Geçerli olduğunu kabul ettiğin temel ilkeleri (örneğin ışık hızının sabitliği) zihinsel sahneye uygula.
    4. Tutarsızlık veya sürpriz arama: Senaryoda nerede çelişki, paradoks, sezgiye aykırılık çıktığına bak.
    5. Kavramı yeniden tanımlama: Gözlediğin çelişkiye göre tanım veya varsayımı değiştir (örneğin zaman ve eşzamanlılığı yeniden düşünmek).

    Bu anlamda, Einstein’in yaptığı şey hem tarihsel olarak özgün bir kullanım örneği, hem de bugün kuramsal bilim, felsefe ve karar verme alanlarında sistematik bir düşünme tekniği olarak öğretilen “zihinsel deney” yönteminin güçlü bir prototipidir.

    Kaynak: https://www.perplexity.ai/search/b5629c14-7f6b-4e1e-870d-33543ab89fd7>> 

    Zihinsel Deney”ciler (ZD) ve geri kalanlar..

    Tabii ki dünya salt ZD’cilerden ibaret değil. Çok büyük bir çoğunluk da başka yöntemlerle düşünüyor. Hattâ o çoğunluk içinde müthiş buluşlara imza atan bilim insanları da var. Onlar muhtemelen -en azından Einstein kadar gerçeğe erişme kabiliyeti yüksek- ZD yapmıyorlar; ama meselâ fiziki modellerle çalışıyorlar. Tabii ki fiziki modeller ile çalışmanın da ciddi kısıtları olsa da yine de büyük keşif ve icatlar yapabiliyorlar.

    Gelelim sıradan insanlar dünyasına..

    Sıradan insanlar dünyası da çok katmanlı. Sadece yaşamını sürdürme mücadelesi verenler gibi kalabalık bir çoğunluk ile, yaşam ihtiyaçlarını daha kolay giderebilen, geri kalanını da insanlar ve/ya canlı-cansızlardan oluşan büyük bütün’ün sorunlarıyla başa çıkmaya uğraşan nispeten daha küçük bir azınlık.

    Onlar nasıl düşünüyor?

    Yağız Kaan Erdoğmuş adlı henüz 14 yaşında bir genç satranççımız, dünya şampiyonu Gukesh Dommaraju ile berabere kalarak büyük bir başarı kazandı. Burada soru şu: belli ki Yağız Kaan’ın zihninde kurduğu model, peşpeşe bir dizi hamleyi “zihin gözüyle” görebilmesini sağlarken, -örneğin- benim zihin gözüm sadece satranç tahtasını imgeleyebiliyor ve geri kalan olasılıkları ancak bir süperpozisyon olarak hayal edebiliyorum.

    Olayları çok boyutlu modelleyebilen Yağız Kaan ya da meselâ Yağız gibi modelleme yeteneğine sahip bir YZ modeli ile benim, örneğin Türkiye’nin içinde bulunduğu kaotik sorun ortamına birlikte kafa yormamız halinde nasıl bir uyuşum ya da uyuşmazlık doğacaktır?

    Yağız’ın modeli, gedankenexperiment modelinde belirtildiği gibi “durumu yalınlaştırmak: Konuyu mümkün olan en az unsura indirmek” gibi sadece modelin omurgası ile ilgilenir ve bunlarla bir jonglör gibi oynarken, ben bu karmaşık durum içindeki yüzlerce engele -haklı olarak- takılıp, Yağız’ın yoğunlaştığı omurgaya “kör” kalacağım; Yağız’ın düşüncelerinin niçin olamayacağını -hem de mantıklı olarak- açıklayacağım.  

    Bir örnek de Einstein’dan: Tren–peron ve şimşek..

    Bir tren, peron ve her iki uca düşen şimşekleri kullandığı deneyde, trende ve peronda bulunan gözlemcilerin aynı olayların “eşzamanlı” olup olmadığı konusunda farklı karar vereceğini göstererek eşzamanlılığın görece olduğunu vurguladığı” zihinsel deney özel görelilik kuramının temellerini atmıştır. 

    Aynı deneyde benim itirazlarım, “tren ve perondaki gözlemciler arasındaki iletişimin olaylarla senkronize olmayabileceği”, “iki yıldırım’ın aynı anda düştüğünü ölçmenin imkânsızlığı”, “doğru bir ölçme için çok çok çok uzun bir tren gerektiği, bunun güçlüğü” gibi onlarca konu olurdu. Bu düşünme biçimi farklılığının birkaç nedeni olabilir: Birisi herkesin parmak izi kadar özgün olabilecek “düşünme izi” farklılığı iken, kanımca en önemlisi A.Einstein’in bu deneye başvurma nedeni (amaç) çok net iken, benim amacımın sadece “tuhaf görünümlü bir senaryonun olmazlarını bulmak”tan ibaret olmasıdır.

    31 Aralık 2025

  • Gri İcra Gücü

    Toplum sorunlarını anlamaya, çözümler üretmeye hattâ bu çözümleri uygulamayı düşünenlerin sıkça yakındıkları bir konu, icra gücüne sahip olmayışlarıdır. Açıkça vurgulanmasa da bu şikâyetlerin dayandığı bir varsayım, “icra gücü ya vardır ya yoktur; hükümet sistemi icra yetkisini bütünüyle elinde bulundurur”. Yani ya siyah (var) ya da beyaz (yok)!

    Hemen tüm siyah-beyaz skalasında ifade edilegelen kavramlarda olduğu gibi icra gücü de gri renktedir. Siyaha ya da beyaza yakın çeşitli gri tonlar içeren bir palet.

    Bir muhtar, yetkili olduğu mahalleye taşınan bir kişiye “ikametgâh belgesi” verirken, doğrudan -beyaza kaçan grilikte- bir icra gücü kullanır. O mahalledeki bir arsaya kat izni veren belediye başkanı ise biraz koyuca gri renkli yine bir icra gücü kullanmaktadır. Böyle ilerleyerek filânca ülkeye savaş ilânı da TBMM’nin kullandığı siyah renkli bir icra gücüdür.

    Siyah-beyaz paletine böyle bakıldığında hükümet ve TBMM’nin kullanabildiği salt siyah icra güçlerinin dışında ve -çeşitli tonlarda- geniş bir gri icra alanı mevcuttur.

    Buna göre, icra gücü eksikliğinden yakınanlar eğer bir yerlere savaş ilânı gibi niyetleri yoksa, kendileriyle benzer siyasi görüşlere sahip Gri İcra Gücü (GİG) sahiplerine erişimi deneyebilirler.

    Bu deneme imkânının büyük bir rahatlama yaratamayacağını hemen belirtmekte yarar var. Fakat önemli bir kapı açtığı da kesindir. Çünkü, icra gücünü S-B ölçeğinde değerlendirmeye alışmış insanımız, ortaya çıkan GİG alanındaki lâbirent benzeri yapının yaratabileceği güçlükleri baştan tahmin edemeyebilir. Buna inanmayanlar, oturdukları ilçenin meselâ belediye başkanına erişmeye  (hattâ doğrudan şahsına erişebilecek bir ePosta yollamaya) “kalkışarak” sonuçlarını bizzat deneyimleyebilirler.

    GİG’e erişim

    Bir sorunun çözümü bağlamında öneri iletmek ya da bir uyarıda bulunmak amacıyla GİG sahibi bir kişiye erişebilmedeki güçlükleri aşabilmek için öncelikle o güçlüklerin niçin doğduğunu anlamak gerekir. Bu metnin yazarı ve onun tanıdıklarının bu konudaki deneyimlerine göre, erişim güçlüklerinin bir nedeni GİG sahibinin zaman bütçesinin kısıtlı oluşudur. Yüzlerce kişinin çeşitli niyetlerle -ki bazılarının mevzuat dışı olma ihtimali yüksektir- zaman talebi baskısı ciddi ve makûl bir kısıttır.

    Erişimi güçleştiren esas neden ise farklıdır. OECD’nin ‘80li yıllarda yerel yöneticiler için hazırladığı ve her biri ayrı uzmanlık alanı olan yönetim kitapçıklarının önsöz bölümündeki bir ifade, söz konusu “esas neden”i açıklıyor. Cümle aşağı yukarı şöyleydi: “Seçimle iş başına gelen yöneticiler, seçildikleri günün ertesinde, o görev için sahip olmaları gereken tüm niteliklere Tanrı tarafından sahip kılınırlarsa da biz bu otomatik sürece yardımcı olmak için bu yayın dizisini hazırladık.”

    Kısaca “bize akıl mı öğreteceksin?” anlamındaki bu engelin aşılması için yer, zaman ve zemin koşulları dikkate alınarak önlemler geliştirilmesi gerektiği açıktır.

    Buraya kadar değinilen GİG sahipleri herkesin aşina olduğu resmî icra gücü basamaklandırmasına göredir. Bir de gayrıresmî hiyerarşi vardır ki hem labirentleri daha az hem de etkililiği daha yüksektir. Ama tek sakıncası işlerliği garantili olmayışı, bu kanaldan haberdar olan herkesin kullanabilir olmayışıdır.

    Dilimize bir deyim olarak sıkıca yerleşmiş etkili sorun çözme araçlarından birisi olan “adamını bulmak” (ya da bulamıyor iseniz “madam’ını bulmak”) işte bu kanalın dilimizdeki adıdır ve bir çeşit “yaşam becerisi kit’i (survival kit)” kadar olmazsa olmazdır.

    Bu yüksek etkili çözüm aracı olan kişiler nadirdir ve bir özellikleri nedeniyle tüm kapıları açabilirler. O özellik, ilişkide bulunduğu kişilerde -fikir satmaya çalışan kişilerin aksine-  en küçük bir rekabet duygusu yaratmayışları, aksine neredeyse hücresel bir çekim (afinite) denilebilecek kadar karşılarındakilere yakın hissettirmeleridir. Aslında sessiz olarak “siz kim olmamı istiyorsanız ben oyum” mesajı yayan bu tür kişiler tüm büyük örgütlerin (holdingler, devlet kurumları vbg) ihtiyacı olan kişilerdir. 

    Böylece aşılması mümkün olabilecek engellerden sonra, satılmak istenilen çözüm ipuçlarının son olarak da “biz onu zaten biliyoruz” ve/ya “bu koşullarda mümkün değil” engelleri üzerinden aşırılmasıyla mutlu sona erişilmesi ihtimali doğmuş olacaktır.

    19 Aralık 2025 (Rev1, 21.12.25)

  • Ters Eğimli Duvara Tırmanmak ve Çözüm Arayanlar

    TV spor kanallarını izleyenler başlıkta anlatılan  ve fotoğrafta görülen sahneleri hemen hatırlayacaklardır.

    Amacım, bu spor dalındaki ters eğimli duvar ve tırmanıcıyı, Türkiye’nin içinde bulunduğu kriz ortamı ve buna çözüm arayanları benzeştirerek kimi çıkarımlar yapmak.

    TV de izlerken dahi insanın avuçlarını terleten, ama yine de güvenlik halatı nedeniyle tırmanıcının yaşamsal tehlikede olmadığını bilme rahatlığı maalesef benzetmenin tek uymayan yanı. Bugüne kadar resmi tırmanma yarışlarında yaralanma veya ölüm olmuş mudur bilemem ama, Türkiye sorunlarına çözüm arayanlar için  -eğer bulunamaz ise- aynı rahatlık olamayabilir.

    Benzetmede normal değil de ters eğimli duvar seçilmesi anlatıya heyecan katmak için değil, gerçek durumun içerdiği “açmaz” (birbirine zıt çözümler) kilidi ile benzerliği anlatmak içindir.  Tırmanıcı (çözüm arayışçılar), içinde bulunduğu durumdan yine dengede olabileceği bir duruma ve böyle devam ederek en tepelere kadar gidebilir. Ama ne yazık ki içinde bulunduğu durum ile yenisinin, düşme riski yaratmadan eklenmesi gerekir ki işte bu mümkün değildir. Ters eğim ve yerçekimi ikilisi küçük bir geçiş anının dahi kullanıp tırmanıcıyı alaşağı eder.

    Duvarın fazladan güçlükleri varsa (aynen Türkiye sorunları gibi) bu defa iki veya daha fazla tırmanıcının (çözüm girişimcileri) bir takım halinde tırmanmalarını gerektirir ki, bunun  birbirlerine yardım amacını taşıdığı bellidir. Bu yardım bazen akıl vererek, bazen güvenliğini sağlayarak olabilir.

    Türkiye sorunlarının çözüm girişimlerinde,  -örneklerini yıllardır gördüğümüz gibi- krizin çeşitli yüzünü oluşturan sorunlar tek tek çözülebilir ama aynı anda çözülmeye kalkınca birbirine zıt çözümler nedeniyle kriz daha da derinleşir. Ve derinleştikçe “değer transferi” peşinde olan iç ve dış aktörler, tırmanma duvarının eğimini biraz daha (ters yönde) artırırlar.

    Bu uzunca benzetme, tırmanıcılardan beklenen birkaç olmazsa olmaz özelliği hatırlatmak içindi:

    Yaşamlarımız genellikle düz yollarda yürüyerek, zaman zaman da normal (ters olmayan) eğimli duvarlara çıkarak (merdiven ve asansör kullanarak) geçiyor. Buna alışkınız. Fakat bu defa durum farklı, alışık olduğumuz yöntemle çıkılamıyor. Merdiven vs de yok. Ayrıca ters eğimli duvar deneyimimiz de yok. O halde bu durumda tırmanıcılardan bazı ek özellikler beklemek gibi bir zorunluk doğuyor:

    1. Tırmanıcıların idareli kullanmaları gereken kaynakların başında “zaman” öğesi geliyor. Tutundukları yerde güç kullanarak durdukları için zaman yeni bir anlam kazanıyor. Buna “değerli zaman” denilebilir. Değerli Zaman’ın -hem kendi hem de paydaş tırmanıcı için- ayırt edici iki özelliği:
      1. Amaç birlikte veya tek olarak hedefe erişmektir. Ya kendi ya paydaşı ya da ikisi birlikte hedefe varmalıdır. Bu amaçlara hizmet etmeyen her şey “gürültü”den ibarettir. Tek başına hareket ancak başarısından tam emin olunan bir tırmanma stratejisi altında kabul edilebilir.
      2. Her saniye değerlidir. Sohbet, genel geçer öneri vb amaçla kullanılamaz. Mutlaka değer iletişimi amacıyla kullanılmalıdır.
    2. En kısa görünüşlü rota her zaman “mümkün rota” olmayabilir. Bu durumda daha uzun ve çok küçük çentiklere (crimp denirmiş) tutunup birkaç santim hareket etmek, bir sonraki hamleleri kolaylaştırabilir. Bu süreçte terki gereken paradigma “şimdi ve burada” hedefe ulaşma arzusudur. Tırmanıcılar, bu çentikleri görebilme ve paydaşını oraya sevk etmekle yükümlüdür.
    3. Her yarışmanın seyircileri gibi tırmanma yarışının da seyircileri vardır. Seyircilerin tezahüratı, tırmanmaya katkısı olmadığı gibi tırmanıcıların gönül güçlerini de azaltır. Ama yine de bütün seyirciler içinde işe yarar bir şey söyleyen birileri olabilir. İyi tırmanıcılar gürültü içindeki bu sinyalleri ayırt edebilirler.

    İyi tırmanış dileklerimle.

    3 Aralık 2025

     

  • TÜLBEK Mütevelli Heyeti 2025 yılı toplantısına mesaj

    Değerli Başkanım Sayın Osman İlhan ve değerli mütevelli heyet üyesi arkadaşlarım,

    Vakfımızın kurulduğu 1989 yılından bu yana geçen 36 yıl içindeki mütevelli heyet toplantılarının pek azına katılmış isem de vakfın eğitim hayatımıza ne denli katkılarda bulunduğunu sürekli gözlemişimdir.

    Bugün artık neredeyse tüm yerel yönetimlerin doğrudan veya dolaylı olarak “beceri kazandırma” kavramını kullanarak yörelerindeki gençlere altın bilezikler kazandırmaya devam ettiklerini görüyoruz.

    Nitekim, 6 Şubat 2023 depremleri sonrasında yörenin çocuk ve gençlerine yönelik Altın Bilezik eğitimlerinden sonra şimdilerde gençlere yönelik Yenileşim (inovasyon) Eğitimi girişimimiz de yine beceri kazandırma kavramının devamı sayılmalıdır. Sanırım böylesi bir onur çok az sayıda kuruma nasip olmuştur.

    Çinlilere atfedilen hem dua hem de beddua olarak kullandıkları “dilerim ilginç zamanlar yaşarsın” sözü sanırım içinde bulunduğumuz yıllar için söylenmiş olmalı.

    Her bakımdan belirsizlikler içeren bu yılların anahtarı da AGI ve ASI olarak belirtilen Yapay Genel Zekâ ve Yapay Süper Zekâ’dır. Bu kavramların olağanüstü gelişme hızı şu grafikte net olarak görülüyor.

     

    Düne kadar “aptal makineler” olarak nitelenen yapay zekâ, yazıştığı kişiyle 18 Kasım’da yukardaki gibi yazışıyor:

    Çok yakın gelecekte, YZ destekli arama motorlarına yazacağımız bir isteğe “bu isteğin yersiz onun yerine şunu sormalısın” gibi sinir bozucu cevaplarla karşılaşmak; hattâ biz istemeden bizim yerimize bir şeyler yapmaya kalkması hiç sürpriz olmayacaktır.

    Böylesi bir tablo TÜLBEK’e ne diyor?

    Sanırım buradan çıkarabileceğimiz net sonuç, TÜLBEK’in bu koşullara uygun yeni bir vizyon tanımlama zorunluğudur.

    Bu noktada, Roma Kulübü adlı ünlü örgütün 1970’li yıllarda yayımladığı “29’ncı Gün” adlı raporuyla ilgili bir hatırlatma yapmama izin veriniz.

    Rapor bir soru ile başlar: “Bir göl üzerindeki nilüferler her gün bir gün önceki kadar büyürse acaba gölün yarısı kaçıncı gün kaplanır?”

    Bu şaşırtmacanın cevabı 29ncu gün’dür ve çevre açısından “belki de bugün 29ncu gündür ve yarın çevre adına hiçbir şey kalmayacaktır” denilmektedir. İşte benzer biçimde ben de halâ geleneksel beceri alanları yoluyla yaşamlarını sürdüren insanlarımıza bakıp “acaba YZ açısından bugün kaçıncı gündür?” sorusunu gündemimize getirmek istiyorum.

    Bu durum karşısında ortaya çıkan yeni vizyon konusuna da kısaca değinmek istiyorum:

    Bu yeni varlık nedeninin gerçekleştirilebilmesi, sağlam bir eğitim felsefesine dayanmalı. Dünün -bugünlere de yansıyan- eğitim felsefesinin iki ayağı bulunuyor:

    1. Toplu yaşama uygun yurttaş yetiştirmek,
    2. Kapitalist sistemin İşgücü piyasasının ihtiyaç duyduğu bilgi ve becerilere sahip insan gücü yetiştirmek.

    Günümüzde bu iki ayakta, özellikle de işgücü piyasasının ihtiyaç duyduğu ve çoğu otomasyon ve robotik yolla karşılanan işgücü dışında, giderek kalabalıklaşan bir (NEET- Neither in Employment, Education or Training ya da ev genci) kitlesi ortaya çıktı. 

    Buna göre eğitim sistemlerinin temelini oluşturan ayaklar artık geçerliğini büyük ölçüde yitirdi. Yararsız Sınıf (useless class) adı verilen bu sınıf, tüm ülkelerde otokratik yönetimlerin temelini oluşturmaya başladı.

    Belki bir süre yerel ihtiyaçlar doğrultusunda bu sınıfın çok küçük bir bölümüne istihdam sağlamak mümkün ise de bunun kalıcı bir çözüm olamayacağı bellidir. Bu durumda, elinde herhangi bir eğitim kurumunun sertifikasını (diploma vb.) bulundurmak bir anlam ifade etmeyecektir.

    O tür kurumlar yapıları itibariyle hantal oldukları için -özellikle de çok değişiklikler içeren- ihtiyaçlara cevap üretemeyeceklerdir. Bu durumda esnekliği yüksek kurumlar çözüm aracı olarak ortaya çıkmaktadır.

    Halen dahi uluslararası ortamlarda “vekil savaşçı” olarak kullanılmakta olan genç insanların sayısının artacağını ve bu tür işler için belli ücret ve çalışma koşulları normları oluşacağını tahmin etmek zor değildir.

    Geri kalan ve artık uluslararası dolaşıma açık ihtiyaçlar için şu tür nitelikler aranır hale gelecektir:

    1. Ana dili hakimiyeti (YZ destekli çeviri araçları çok gelişmiş olacağı için ayrıca bir yabancı dil bilmek yerine, ana dilini derinlemesine bilmek bir avantaj olacaktır).
    2. Kendini -özellikle de soru formunda- ifade etme becerisi, İfadelerinin sinyal / gürültü oranının[1] yüksekliği muhtemelen herkesin önem verdiği bir kavram haline gelecektir.
    3. Uluslararası dolaşım kabiliyeti. Yani, kendi ayaklarının üzerinde durabilme; yeni beceriler edinebilme, bulunduğu topluma uyum gösterebilme esnekliği.
    4. Değer üretebilme kabiliyeti. Çevresindeki ihtiyaçları fark edebilme ve o doğrultuda değer üretimi sağlayabilme ve
    5. Zarar Vermeyen Dünya Vatandaşı[2] özelliklerine sahip olmak.

    Bu bağlamda hem bu çerçeveye uygun hem de gerçekleşebilir bir vizyon tanımını Mütevelli Heyetimizin değerli üyeleri arasında yapılabilecek katılımlı çalışmalar yoluyla belirlenmesini, konuşmamın son cümlesi olarak yüksek takdirlerinize sunuyorum.

    Teşekkür ederim.

    19 Kasım 2025

    [1] Bkz. https://kavrammutfagi.com/makaleler/turkce-yetkinligi/turkce-yetkinligi-ve–gurultu-den-arinmis-dusunme

    [2] Bkz. https://tinaztitiz.com/zarar-vermeyen-dunya-vatandasi-zvdv-i/

  • Farklı Akıllar-2   

    Çeşitli mantık sistemleri “ihtiyaçlar” nedeniyle ortaya çıkıyor. Acaba non-human kesimde (tüm bitki ve hayvanlar) yaşamlarını sürdürmek zorunda oldukları ekosistemlere göre “uygun” mantık ve akıl sistemleri oluşmuş mudur? Bu konuda  araştırma belgeleri var mıdır?

    Claude Sonnet4

    Bu son derece ilginç bir felsefi ve bilişsel bilim sorusu! Evet, bu konuda kesinlikle araştırmalar var. Birkaç farklı açıdan bakılmış:

    İlgili Araştırma Alanları:

    1. Ecological Rationality (Ekolojik Rasyonalite): Gerd Gigerenzer ve arkadaşlarının çalışmaları – organizmaların yaşadıkları çevreye uyarlanmış “hızlı ve tutumlu” bilişsel stratejiler geliştirdiğini gösterir.
    2. Umwelt Teorisi: Jakob von Uexküll’ün klasik çalışması – her türün kendi algısal ve eylemsel dünyası (Umwelt) olduğunu savunur.
    3. Animal Cognition & Comparative Cognition: Hayvanların problem çözme, karar verme stratejilerinin habitatlarına göre şekillendiğini inceler.
    4. Plant Intelligence: Son yıllarda bitkilerin de çevresel bilgi işleme sistemleri olduğu gösterilmiştir.

    Size spesifik akademik makaleleri bulayım:

    Harika sonuçlar! Şimdi daha geniş bir kapsam için “comparative cognition evolution different species” gibi bir arama yapabilirim, sonra da sonuçları özetleyeyim.

    Harika bulgular! Evet, bu konuda oldukça zengin bir araştırma literatürü var. İşte ana bulgular:

    Önemli Araştırma Alanları ve Makaleler:

    1. Ekolojik Rasyonalite (Ecological Rationality)

    Farklı türlerin yaşadıkları ekolojik nişlere göre farklı karar verme stratejileri geliştirdiğini gösteren çalışmalar var – örneğin şempanzeler ve kapuşin maymunları benzer çevrelerde yaşadıkları için, uzaktan akraba olmalarına rağmen benzer bilişsel özellikler geliştirmişler ScienceDirectWikipedia.

    Önemli İsimler:

    • Gerd Gigerenzer ve ekibi
    • Herbert Simon (bounded rationality)
    • Vernon Smith

    Tüm omurgalıların motor kontrolü için kullandığı sinir devrelerinin işlevsel mimarisi neredeyse hiç değişmemiş – bu, ekolojik rasyonalitenin evrimsel temellerini gösterir FrontiersPubMed Central.

    2. Bitki Bilişi (Plant Cognition)

    Bitkiler, ışık ve besin arama, rekabetten kaçınma ve karmaşık karar verme gibi geleneksel olarak hayvanlara özgü sayılan davranışlar sergilerler Wiley Online Library.

    Bazı araştırmacılar, bitkilerin farklı çevresel koşullar arasında seçim yaparken “rasyonel” kararlar aldığını ve fitneslerini maksimize eden seçeneği tercih ettiklerini savunuyor – bu da “hayvanlar ve insanlar için geliştirilen karar verme teorilerinin bitkilere de uygulanabileceği” anlamına geliyor Wiley Online Library.

    Önemli Makaleler:

    • Segundo-Ortin & Calvo (2022) – “Consciousness and cognition in plants”
    • Parise et al. (2020) – “Extended cognition in plants”
    • Calvo & Keijzer (2009) – “Cognition in plants”

    3. Umwelt Teorisi

    Jakob von Uexküll’ün klasik teorisi: Her türün kendi algısal dünyası (Umwelt) vardır ve bu dünya, o türün ekolojik ihtiyaçlarına göre şekillenmiştir.

    4. Karşılaştırmalı Biliş (Comparative Cognition)

    Araştırmalar, vahşi ortamda riskli ve maliyetli besinlerle beslenen türlerin (şempanzeler ve kapuşin maymunları gibi), laboratuvar ortamında da daha sabırlı ve risk alan davranışlar sergilediğini gösteriyor – yani türe özgü ekolojinin bilişsel stratejileri şekillendirdiği kanıtlanıyor ScienceDirect.

    Ana Bulgular:

    1. Mantık ve akıl sistemleri gerçekten de ekosisteme göre şekillenir – Bu “ekolojik rasyonalite” olarak adlandırılıyor
    2. Bitkiler bile karar verme mekanizmalarına sahip – Tohumların çimlenme zamanlaması, üreme yapılarının düşürülmesi ve fotosentezin düzenlenmesi gibi süreçlerde stratejik kararlar alırlar PubMed Central
    3. Basit stratejiler sıklıkla karmaşık olanlardan daha etkilidir – Belirli çevresel yapılarda, daha az bilgi ve hesaplama ile şaşırtıcı derecede yüksek başarı seviyeleri elde edilebilir Wiley Online Library
    4. Bilişsel süreçler merkezi sinir sistemine bağlı değildir – Bitkiler, kök salgıları ve mikorizal ağlar aracılığıyla bilişlerini çevrelerine “genişletebilirler”PubMed CentralTaylor & Francis Online

    Bu araştırmalar, sorunuzun çok haklı bir sezgiye dayandığını gösteriyor: Evet, farklı ekosistemlerde yaşayan canlılar, o ekosisteme uygun “mantık” ve “akıl” sistemleri geliştirmişler!

    Umwelt Teorisi farklı insan kümeleri (mesela kabileler,  uluslar) için  de geçerli olabilir. Hele, birikmiş sorunları bulunan ve bunları çözemediği için bunları sömüren rakiplerinin baskısı altında kalan uluslar kendileri için farklı bir sosyal eko sistem oluşturmuşlardır denilebilir mi?

    Mükemmel! Evet, Umwelt teorisi kesinlikle sosyal gruplara uygulanabilir ve bu konuda zengin bir literatür var. İşte bulgular:

    Temel Kavramlar:

    1. Epistemik Adaletsizlik (Epistemic Injustice)

    Kolonizasyon bir epistemik adaletsizlik olarak, Batılı olmayan birçok halkı tarihsel olarak türetilmiş bilişsel kaynaklardan mahrum bıraktı ve bunları ya kolonizatörün bakış açısıyla ya da bilgi koloniyalitesini sürdüren aşağılık kompleksleri dizisiyle değiştirdi Marquette University.

    İki tür epistemik adaletsizlik:

    • Testimonial injustice: Kadınlar, azınlık grupları veya marjinalleştirilmiş topluluklar gibi belirli bilenlere atfedilen düşük güvenilirlik – bu topluluklar, meşru ve rasyonel şekilde bilgi konsensüsüne katkıda bulunmaya uygun görülmez Developmentresearch
    • Hermeneutic injustice: Belirli grupların deneyimlerini ifade edecek kavramsal araçlardan yoksun bırakılması

    2. Epistemisid (Epistemicide)

    Boaventura de Sousa Santos tarafından tanımlanan epistemisid, tüm bilgi sistemlerinin kasıtlı olarak niteliksizleştirilmesi ve yok edilmesidir – epistemisid, soykırımın bir koşulu olmuştur Taylor & Francis OnlineUnescochair-cbrsr.

    Dört büyük fetih (Endülüs, Kadınların bilgisi, Afrika’nın köleleştirilmesi, Amerika’nın fethı) hem askeri hem de epistemolojik/ideolojik idi. Cordoba’daki 500.000 kitaplık kütüphane yakıldı, Maya, İnka ve Aztek kodeksleri yok edildi Unescochair-cbrsr.

    3. Epistemik İtaatsizlik (Epistemic Disobedience)

    Walter Mignolo’nun geliştirdiği bu kavram, boyun eğdirilmiş, ırkçılığa maruz kalmış ve ezilmiş insanların, Batı merkezli bilgi ve varlık koloniyalitesinden koparak, bağımsız, sistematik düşünce ve bilgi üretimi yoluyla onurlarını ileri sürdükleri bir süreci ifade eder ResearchGate.

    4. Kültürel Biliş (Cultural Cognition)

    Farklı kültürel gruplar, dünyayı organize etmeye ilişkin tercihlerine (hiyerarşik-eşitlikçi, bireyci-toplumcu) göre riskleri ve gerçekleri farklı şekilde algılarlarWikipediaPubMed Central. Richard Nisbett’in çerçevesi, bütüncül ve analitik düşünme stillerinin akıl yürütme, algı, dikkat ve hafıza üzerindeki etkisini araştırdıPubMed Central.

    Sorunuza Doğrudan Cevap:

    Evet, kesinlikle! Baskı altındaki uluslar ve topluluklar için:

    Farklı Sosyal Ekosistem Oluşumu:

    1. Alternatif Epistemolojiler: Yerli bilgi sistemleri hem ontolojiler hem de epistemolojilerdir – nesneler, manzaralar, ritüel ve törenlerde somutlaşmış, haptik ve dağıtılmış biliş formları olarak ifade edilirler. Hafıza, özellikle sözlü geleneğe – yer, beden ve ses tabanlı ifadelerin bütünleşmesiyle dünya ile duyusal teması koruyan bir geleneğe – kodlanır Psychiatry Times.
    2. Bilişsel Direnç: Dekolonyal araştırma, hiyerarşik olmayan ve sömürücü olmayan uygulamalara karşı direniş gerektirir, yerli ve tarihsel olarak marjinalleştirilmiş gruplarla dayanışma içinde sosyal ve epistemik adalet için çalışmayı içerir ResearchOnline.
    3. Epistemik Niş İnşası: İnsanlar, yaşadıkları, öğrendikleri ve çocuk yetiştirdikleri kültürel nişleri aktif olarak mühendislik yaparlar – kültürel çevrelerde bulunan birikmiş yapı ve adaptif bilgi, insan zekası ve davranışını açıklamak için anahtar faktörlerdir Stanford Encyclopedia of Philosophy.

    Önemli Noktalar:

    Her insan, geçerli ve meşru bir bilgi sistemine doğar, ancak Avrupa merkezli koloniyalite bu meşruiyeti baltalayabilir, epistemik silmelere ve epistemisidlere neden olur Developmentresearch.

    Bu yerleşik güç dinamiklerinin ele alınması, dekoloniyalite ve epistemik adalete sürekli bir bağlılık gerektirir – diyaloğa dayalı, evrensel katılımlar ve marjinalleştirilmiş bilginin yeniden doğrulanması ve entegrasyonu için alanlar yaratmak Taylor & Francis Online.

    Sonuç: Evet, baskı altındaki uluslar ve topluluklar, tam da dediğiniz gibi, farklı bir “sosyal ekosistem” içinde kendi mantık ve akıl sistemlerini geliştirmişlerdir. Bu sistemler, dominant epistemolojiye karşı bir direniş biçimi ve hayatta kalma stratejisi olarak işlev görür. Tıpkı farklı ekosistemlerdeki canlıların farklı bilişsel stratejiler geliştirmesi gibi, farklı sosyo-politik baskı altındaki gruplar da kendi epistemik araçlarını ve dünya görüşlerini inşa etmişlerdir.

    14 Kasım 2025

  • Minimum, küçük dokunuşlarla neler yapılabilir?

    Apaçık Radyo’da “Deprem Riskinin Azaltılması Konusunda Binaların Güçlendirilmesi” konusunda birkaç uzmanın katıldığı bir söyleşide[1], ABD’deki Applied Technology Council adlı bir kuruluşun ATC165 nolu projesinden[2] söz edildi.

    Söyleşinin son saniyelerinde (53:38-54:50 arası) söylenen şu sözler, bu yazıyı yazmama yol açtı: “Deprem yönetmeliğinin öngördüğü kontrollu hasar denilen bir seviye var……Ama İstanbulda çok riskli öyle binalar var ki, bu binaların yıkılmaması, minimumda, küçük dokunuşlarla neler yapılabilir konusunda bir çalışma yapılıyor”.

    Bu son saniye sözlerini gerçek yaşama şöyle çevirebiliriz:

    • İstanbul ve çevresinde deprem açısından “çok yüksek riskli” olan 200,000 bina vardır[3]; bunlardan 1556 sı “her an çökebilir” durumdadır.
    • Bu binalarda yaklaşık 3 milyon kişi; her an çökebilir binalarda ise 30,000 kişi yaşamaktadır.
    • Kamu yapılarının (bina, viyadük, köprü gibi) %58 i güçlendirilmiş -%42 si ise halen de sürmekte- olup, 1.5 milyon “riskli” özel mülkte bu oran %5-7 arasındadır[4].
    • Güçlendirildiği belirtilen %5-7 lik bölüm ise muhtemelen “çok yüksek riskli” bölümden değil, “yüksek rantlı” yerlerdeki dönüşümlere ait olacağı tahminiyle, “çok yüksek riskli” 186,000 bina ya da 2.7 milyon kişi “yaşamını kaybetme riski” altındadır.
    • 186,000 binanın yıkılıp yeniden yapılması için para ve yüklenici yoktur. Gerçekleşen az miktardaki dönüşüm ise yüklenicilere ek daire vererek mülk sahiplerince karşılanmaktadır.
    • Özel mülkler açısından, Apaçık Radyo yayınında değinilen “çok riskli binaların binaların yıkılmaması için, minimumda, küçük dokunuşlarla yapılabilecekler”bu durumda hem mali hem de teknik yönden tek anahtar çözüm olarak görünmektedir.
    • Bu çözüme karşı ileri sürülen argümanlar:
    • Mühendislik pratiğinin benimsediği teknikler varken bu çözümler riskleri küçültmez büyütür,
    • Minimumda, küçük dokunuşlar” denilen çözümlerin bina bazında geliştirilmesi de uygulaması da uzman kadrolara ihtiyaç gösterir. Bu kadrolar var mı?
    • Harcanacak yoğun emekler sonunda binalar yine yıkılacaktır. Bu israf değil midir?
    • Mevzuatımız güçlendirmeyi yeterince tanımlamıyor.
    • Merkezi ve yerel yönetimler arasında etkili işbirliğine ihtiyaç gösteren bu yaklaşım, mevcut “mücadele ortamı”nda uygulanabilir mi?
    • Güçlendirme konusunda halktaki güvensizlikle nasıl başa çıkılacaktır?
    • Bu argümanları her birinde gerçeklik payları olabilir; fakat:
    • Mühendislik pratikleri ezberlere değil yaratıcılığa dayalıdır. Bu ve diğer argümanların hepsinin karşısında değeri tartışmasız “daha yüksek” bir karşıtı vardır: Canlı yaşamı! Mühendisliğin ilk görevi yaşamı korumaktır.
    • Uzman kadro eksiği iki yolla karşılanabilir:
      • İkinci Dünya Savaşı sırasında İngiltere’de doğan radar teknisyeni açığının kapanması için başka dallardaki meslek sahipleri kısa birer eğitimden geçirilerek kullanılmışlardır. Benzer biçimde çok sayıda işsiz üniversite mezunumuz bu amaçla eğitilebilir[5].
      • Uzmanların bilgileri birer algoritmaya çevrilerek daha düşük seviyeli uzmanlığa sahip kişilerin uygulaması mümkün olabilir5. Burada Dünya Savaşı ile kurulan benzerlik abartı sayılmamalıdır. 2.7 milyon kişinin yaşamı pekala Dünya Savaşı ile benzetilebilir.
    • Evet binalar yine yıkılacak, fakat daha az insan ölecektir.
    • Mevzuatın uyumlandırılması “en güç” birkaç konudan birisidir.
    • Merkezi ve yerel yönetimler arasındaki “mücadele”nin “işbirliği”ne dönüşmesi ise “istenildiği takdirde” bir saatlik bir süre içinde çözülebilir.
    • “Aklı gözünde” deyimi, ancak gördüğüne inananlar için söylenmiş olsa gerek. Milyonlarca insan içinde güçlendirmenin bu modeline razı olabilecek çok sayıda insanın çıkacağı; onların da başka kişilerin ikna olmasında vasıta olacağı beklenir. Bir yerel yöneticinin bu yaklaşımı benimseyip uygulaması, yaygınlaşmanın viral biçimde yaygınlaşması, bir rekabet ortamına dönüşmesi için yeterli olabilir.

    Binalarla ilgili bu yaklaşımın yanı sıra yıkıntılar nedeniyle ulaşımın felce uğraması riskine karşı bir öneri, bu satırların yazarınca bir yazıda[6] açıklanmıştı.

    Bu radyo haberi aslında çok önemli bir gelişmeyi haber veriyor. Uzun yıllardır yok muamelesi yapılan bir çözümün akıllara gelmiş olması son derecede sevindiricidir. Gereklerinin yapılması ümidiyle.

    24 Ekim 2025

    Tınaz Titiz


    [1] Bkz. https://apacikradyo.com.tr/podcast/altin-saatler/deprem-riskinin-azaltilmasi-konusunda-binalarin-guclendirilmesi

    [2] Bkz. https://www.perplexity.ai/search/5b62ca7c-3ec6-47f6-a03c-dcc170d29f65

    [3] Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı, bu 200 bin binayı “çok yüksek riskli” kategorisinde değerlendirmekte; ayrıca 1,5 milyon civarında konutun genel anlamda riskli olduğu belirtilmektedir. İBB kaynaklarına göre bu binalarda 3 milyon kişi yaşamakta olup; 200,000 binanın, 30,000 kişinin yaşadığı 1556 sı “her an çökme riski” altındadır.

    [4] Bkz. https://www.perplexity.ai/search/17c713ad-af09-48c5-a241-c503e1b4355b

    [5] Bkz. https://www.perplexity.ai/search/2ac0551d-14a6-402c-a869-15de2eb0a792

    [6] Bkz. https://x.com/titiz4873/status/1740632072232763789 veya https://bit.ly/41tWrGI

  • Türkçe Yetkinliği ve “Gürültü”den Arınmış Düşünme

    “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran halk” olarak tanımlanan Türk Milletine ulus kimliğini kazandıran temel öğe Türkçe’dir. Ancak nüfusun bir bölümü Türkçeyi — yabancı diller için kullanılan benzetmeyle — yalnızca “orta düzeyde” konuşup yazabilmektedir[1].

    Bu eksikliğin, tahmin edilenden çok daha derin olumsuz sonuçları vardır. Beyaz Nokta®’nın “Önce Anla” ilkesine[2] göre, Sorun Çözme Kabiliyeti (SÇK) yetmezliğinin başlıca nedenlerinden biri, ana dil yetkinliğinin düşüklüğüdür. Bu durum, yapılacaklar listesinde mutlaka yer alması gereken bir eğitim ve dil politikası reformu ihtiyacına, bu ise Beyaz Nokta®’nın Kavram Mutfağı® çevresinde “şimdi ve burada” bir girişime işaret etmektedir.

    Türkçe’nin kullanımındaki yetmezlik ile etkileşimli olan bir diğeri Doğru Düşünme[3] becerisi yetmezliğidir[4]. Kendi Kendine içten Konuşma (KKiK) denilebilecek düşünme sürecinin amacı, “istenmeyenden uzaklaşıp istendik’e yaklaşma yolunda, henüz sahip olunmayan bilginin, iç (belleğin taranması, akıl daraltıcıların askıya alınarak tekrar tekrar taranması, sezgiye kulak kabartılması ile) ve/ya dış (başkalarının akılları, makine aklı, AGI/ASI ile) yollardan üretilmesi”dir. İstenmeyen ve/ya istendik şey ne kadar zorlu ise başvurulan yolların çeşitliliği ve gücü de o denli yüksek olacaktır.

    Fakat, bu iç ve dış yollar üzerinden yürüyen düşünme süreci sık sık tahminler yaparken[5] içine karışabilen niyet veya akıl daraltıcılar, üretilen bilginin kalite ve güvenilirliğini zedeler. Bu bozucu etkiler (teknik deyimle gürültü), işe yarar bilginin (teknik deyimle sinyal) birbirlerinden ayırt edilmesini çoğu zaman ya da kişi için imkânsız kılar. Katışıksız (gürültüsüz) bilgiye en çok ihtiyaç duyulan yüksek karmaşıklıktaki bekâ sorunları karşısında Doğru Düşünme böylece kritik hale gelir ki Türkiye’deki durum tam olarak budur.

    Tablo – Gürültü Türlerine Örnekler

     

    Bazı İç Gürültüler Bazı Dış Gürültüler
       
    Eksik / zayıf illiyet halkalarını tamamlamak, süslemek Kirli bilgi kaynağı olarak internet
    Unvan zorlayıcılığı (“ben …….’ım, bilmem lazım” vb) YZ modellerinden alınan doğrulanmamış bilgiler
    Bağlı olunan sorgulamaya kapalı ideolojiler, dinler Paralı veya gönüllü Troller
    Yanlışlanabilirlik kavramının bilinmeyişi Ajanlar
    Sosyal medyadan viral ve doğrulanmamış alıntılar Yankı Odaları
    Psikografik tekniklerle kişiye özel koşullandırıcılar Psikolojik harekât
    Okul öğretileri içine karış(tırıl)mış bilgiden öğrenilmiş Güvenilir olması beklenen kişilerin yalan söylemesi
    Yanlış ebeveyn öğretilerinden öğrenilmiş Yanıltıcı amaçlı kitap makale vd
    Eksik mantık eğitimi Yandaş (herhangi bir yönde) medya araçları
    İkna edici mitlerden (yüzüncü maymun vb) öğrenme Propaganda
    Patolojik yüksek özgüven / unvan destekli bilgi  
    Zayıf kavram dağarcığını tekrar yoluyla onarma  

    Sorun Çözme becerisinin en güçlü aracı olması beklenen düşünme ve anadilini[6] iyi kullanma konusundaki bu iki derin yetersizliğin, hiçbir diğer sorunla karşılaştırılamayacak derecede yüksek tahrip gücüne sahip olduğu değerlendiriliyor. Her bireyin, içinde yaşadığını algıladığı evrenin büyük ölçüde kavram dağarcığı ve onlardan oluşan bilgi zincirleri yoluyla oluşturulduğu göz önüne alındığında, düşük sinyal/gürültü oranlı bir anadili hakimiyetinin nasıl bir “ek akıl daralması”na yol açacağı kolayca tasavvur edilebilir.

    Sinyal/Gürültü Oranı (SGO) nasıl yükseltilebilir?

    Bu sorunun olası cevapları, SGO düşüklüğüne yol açan -yukardaki tabloda örneklenen- nedenlere bağlı olduğuna göre, bir gürültü süzücü filtreye ihtiyaç olduğu anlaşılıyor. Bu filtre kişinin kendine sormayı otomatikleştirdiği net bir soru olmalı; üstelik kişi yaşamının sadece ilk evrelerinde değil, herhangi bir döneminde de uygulayabilmelidir. Buna göre bazı soru önerileri; “Bu düşünce, büyük bütünün kendini yenileyebilirliğine zarar verir mi?” ya da kısaca “bütüne zararlı mı?”, “Her şey için de doğru mu?” gibi ifadeler olabilir[7].

    Düşüncelerin sürekli olarak filtrelenmesi, özellikle de yöntemin uygulanmaya ilk başlandığı evrelerde, yaş ilerledikçe güçleşebilir. Gürültülerden arındırılmış düşüncelerin yaratabileceği “mutluluk” duygusunun bu güçlüğü aşmada yardımcı bir öğe olması beklenir[8].

    SGO yükseltmek için kişilerin kendi kendilerine önerilen formlardaki sorular sormalarına bir seçenek de, YZ dil modelleri yoluyla üretilen “filtreler” kullanılmasıdır.

    Chat GPT’nin GPT veya Gemini’nin GEM uygulamalarına sinyal ve gürültünün ne olduğu hakkında örneklerle eğitim verildiği takdirde, bir ses kaydı ya da metnindeki SGO hesaplanabilir. Başlangıçta bir ölçüde rahat iletişimi güçleştirse de giderek kişilerin daha az gürültü içeren ifadeler kullanan iletişim biçimlerine, daha da önemlisi düşünme biçimlerine sahip olması beklenir.

    Nitekim GPT yoluyla yapılan Sinyal Gürültü Oranı (SGO) değerlendirmesi[9], metin, ppt sunum veya ses kayıtlarında SGO değerlendirmesi yapılabileceğini gösteriyor. Örneğin, bu metindeki “SGO nasıl yükseltilebilir?” başlıklı paragrafın GPT ile SGO değerlendirmesi şu sonucu vermiştir:

    Kısa Özet

    Metin genel olarak SGO yükseltme yöntemlerini açıklayan, uygulanabilir öneriler sunan ve teknik çözüm olasılıklarını tartışan bir içerik sunuyor. Gürültü öğeleri çoğunlukla muğlak kavramlar (“büyük bütün”, “mutluluk”) ve sezgi/varsayıma dayalı ifadelerden kaynaklanıyor. Yine de cümlelerin çoğu somut öneri ve mantıklı açıklama niteliğinde olduğundan SGO yüksek sayılabilir.

    Hesap: SGO = S / (S + G) = 10 / (10 + 4) = 0.714 (%71.4) ✅

    Yapılan değerlendirme[10] bu paragraftaki ifadelerin %70+ oranında anlamlı (sinyal), %30’unun ise (gürültü) niteliğinde olduğunu gösteriyor. ChatGPT’ye öğretilmiş[11] bu algoritma kolayca Gemini’nin benzer GEM uygulamasına da öğretilebilir.

    Bu imkânın, yüksek SGO’lu yazılı ve sözel iletişime olumlu etkilerde bulunurken, daha da çok düşünme süreçlerindeki iç ve dış gürültüleri azaltıcı etkilerde bulunması; bunun ise çeşitli durum iyileştirici eylem girişimlerinin “düşünülmesi süreçleri”nde, hatalardan koruyucu ve amaçlara hizmet edici işlevler yapması beklenir.

    Beyhan T. Maybach, L. Başar Titiz, M. Tınaz Titiz

    5 Eylül 2025, Rev 0

    [1] Bkz. https://chatgpt.com/share/68b2a443-b714-800c-a500-9588e39f0ce3 

    [2] Bkz. “Önce Anla”, https://bit.ly/4lrjTxr No 95

    [3] Doğru düşünme; olgulara, kanıtlara ve mantık kurallarına dayanarak, bilişsel çarpıtmalardan ve duygusal önyargılardan mümkün olduğunca arınmış, amacına uygun, tutarlı ve geçerli sonuçlara ulaşma sürecidir. Doğru düşünme mutlak kesinliğe ulaşmak değil, yanılma ihtimalini en aza indirgemek için sürekli ve disiplinli bir çaba göstermektir. Bir varış noktası değil, bir yolculuktur. “Yolculuk” kavramı aslında içinde çeşitli doğruluk tonlarını da barındırdığı için, Etkili Düşünme deyimi de kullanılabilir.

    [4] Bkz. https://www.perplexity.ai/search/f0cec6fe-03a6-4cb7-937b-ed43e2807889 

    [5] İhtiyaca uygun bilgi üretme süreci olan düşünme sırasında beyin sık sık tahminlerde bulunur. Beynin bir Tahmin Makinesi (prediction machine) olduğu ile ilgili bir TEDx konuşması için: https://go.ted.com/eU5WZ  

    [6] Anneden öğrenilen dil (anadili) ile resmi dil anlamındaki (ana dil) sıklıkla karıştırılıyor. Bu metinde ayrık ve bitişik yazılarak ayırdediş, başka dillerde iki ayrı karşılıkla sağlanmıştır. Bkz. https://bit.ly/4lS6vSu ve https://bit.ly/3VqEZk8 

    [7] Soru’nun bu hali ister istemez “bütüne yararlı mı?” formunun daha pozitif olması nedeniyle daha doğru olabileceğini akla getirecektir. Yarar ve zarar kavramları hakkındaki şu yazı (www.tinaztitiz.com/15504) bağımsız olarak bir yarar’dan söz edilemeyeceğini, yarar denilen kavramın “zarar vermemek”ten başka bir şey olamayacağı açıklanmaktadır.

    [8] Tam olarak doğrulanmasa da “Mutluluk Anlamaktır” sözünün Stephan Hawking’e ait olduğu söylenir ve hemen herkesin bu tür mutluluklara şahit olduğu da bir gerçektir.

    [9] Öznel öğelerin ağırlıklı olduğu durumlar için “ölçme” yerine “değerlendirme” terimi; ayrımın belirsiz olduğu durumlarda ise “ölçme ve değerlendirme” ifadesi kullanılmıştır.

    [10] SGO değerlendirme metnin her cümlesi için ayrı ayrı yapılıp sonra genel ortalaması kullanıcıya sunuluyor. Cümleler itibariyle değerlendirmeler için bkz. https://chatgpt.com/share/68ba7843-82f0-800c-b32b-8d0c7b48263b 

    [11] YZ modellerine “öğretme” örnekler yoluyla yapılmakta olup, SGO kavramı da bu metindeki SGO tanımı ve örnekler tablosu yoluyla eğitilmiştir. Bu yolda örnekler arttıkça değerlendirmelerin daha da işlevsel olacağı beklenir.

     

  • Toprağımız, dilimiz, dinimiz ve Atatürk

    İnsan kendini beğenmezse çatlarmış” ya da “Kişi kendini över, işi meydana çıkar” gibi deyimler, övünmenin insan -dolayısıyla insan topluluklarına- özgü genel bir nitelik olduğunu söylese de bunun herkes ya da her toplumda eşit olduğu anlamına gelmeyeceği de bellidir.

    Ulusal övünç bazı toplumlarda daha fazla açıkça ifade edilir ve teşvik edilirken, bazı kültürlerde kolektif tevazu ve bireysel övgüye mesafe yerleşmiş bir normdur. Örneğin, ABD, Hindistan, Türkiye, Çin gibi ülkelerde “ülkemle gurur duyuyorum” diyenlerin oranı genellikle çok yüksek iken, Almanya, Japonya, Birleşik Krallık gibi ülkelerde toplumsal gurur oranı görece daha düşüktür ve bu, kolektif tevazu kültüründen kaynaklanmaktadır

    Bu konuda uluslar ölçeğinde bir sıralama olup olmadığını biraz araştırınca ilginç bazı bilgilere eriştim. Bunlardan birisi de “Janteloven”[1] (ya da Jante Yasası).

    Janteloven, toplumsal uyumu, eşitliği ve alçakgönüllülüğü vurgulayan; bireysel sivrilmeyi, gösterişi ve övünmeyi hoş karşılamayan bir yaşam ve düşünce biçimini ifade eder. İskandinav toplumlarında mütevazı, sade yaşamın, düşük gösteriş ve yüksek eşitlik idealinin temelinde bu normların etkisinin olduğu kabul edilir. Janteloven (veya Jante Yasası), İskandinav ülkelerinde (özellikle Danimarka, Norveç ve İsveç’te) kişisel başarı ve bireysel öne çıkmanın hoş görülmediği, alçakgönüllülük ve toplumsal eşitliğin yüceltildiği sosyal bir normlar bütünüdür. 1933’te Aksel Sandemose’nin bir romanında on kural olarak formüle edilen Janteloven özetle şunu der: 

    • Özel olduğunu sanma.

    • Bizden iyi, zeki, önemli veya üstün olduğunu düşünme.

    • Bir konuda iyi olduğunu ya da başkalarına bir şey öğretebileceğini varsayma.

    Bu kültürel yaklaşım, İskandinav ülkelerinde övünçten uzak, mütevazı ve eşitlikçi bir toplumsal düzenin temel öğelerindendir.

    Toplumumuzun en çok övündüğü özelliklerimizin başında ise, bu yazının başlığındaki -bir önceliklendirme îmâ etmeksizin- dörtlü sayılabilir.

    Bu açıklamadan sonra, demek istediğimi paylaşayım: Oluşumunda katkınız olmayan üstünlüklerinizle övünmeyiniz ya da aksine neden olmadığınız eksiklerinizden yüksünmeyiniz. Üstünlüklerinize lâyık olmaya, eksiklerinizi ise gidermeye çalışınız.

    Gerçekten dört mevsimi bir anda yaşayabilen, nadir elementler dahil doğal zenginliklerle dolu, stratejik konumu nedeniyle herkesin ele geçirmek istediği topraklarımıza lâyık tutum ve davranışlar içinde miyiz, yoksa aksi mi?

    Matematiksel yapısı nedeniyle tek sözcük içinde çeşitli anlamlarda farklı sözcükler üretebilme yeteneğine sahip Türkçeyi -ancak bir kursun başlangıç düzeyindeki kadar yetkinlikle kullanabildiğimiz için- PISA testlerinde çocuklarımız okuduklarını anlayamayıp hep son sıralarda yer alıyorlar.

    Tüm âleme benimsetmek için uğraşılan İslâm dininin evrensel yol gösterici olabilecek “Kul Hakkı” ilkesindeki “kul” sözcüğünün anlamını dahi merak etmemiş olup, insan dışındaki tüm varlıkları “insana hizmet için yaratılmış” zannetmek acaba ne anlama geliyor?

    Ve yabancıların “yüzyılda bir gelen bir dahinin Türklere nasip olduğu” şikayetlerine konu olan M.K.Atatürk’ü sürekli birbirimize övüp, ama onun, zamanının imkânlarını nasıl kullandığından[2] hiç mi hiç ders almadan salt övmeyi yeter sanmak.

    Türkçemiz bugünkü kullanım düzeyimiz açısından, üzerine nasıl katma değer ekleyeceğimizi bilemeyip ancak ham olarak satabildiğimiz; üstüne üstlük bir de bu kaynaklara sahip olmak isteyenlerin düşmanlıklarına sebep olan yeraltındaki toryum ya da bor cevherleri[3] kadar değerlidir. 

    Türkçenin korunması, her yabancı sözcüğe bir Türkçe karşılık üretilmesinden ibaret değildir; hattâ karşılık üretmek sorunun en küçük parçasıdır. Sorun, dilimizin bir sorun çözme aracı olan “yetkin akıl” ile bağlantısını[4] fark edip etmemektir.

    Çocuklarımızın ve erişkinlerimizin kalem ve ağızlarından çıkanların kökenlerini bilmeleri[5]; sırf anlamlı görünmesi için ifadelerini süsleyip bir “gürültü”[6] haline getirmeden düşünüp ifade edebilmeleri, dilimize karşı birincil görevimizdir. 

    28 Eylül 2025

    Tınaz Titiz

    [1] Janteloven kelimesi Norveççe ve Danca kökenli olup, “Jante Yasası” anlamına gelir. Etimolojik olarak iki öğeden oluşur: “Jante” ve “loven.” “Jante”, Danimarkalı-Norveçli yazar Aksel Sandemose’nin 1933’teki romanında hayali bir kasaba adı olarak geçer ve toplumun kurallarını temsil eder. “Loven” ise bu dillerde “yasa” veya “kanun” anlamındadır.

    [2] Bkz. Telgrafı Atatürk gibi kullanmak, https://tinaztitiz.com/15268 

    [3] Bkz. Trilyon dolarlık kaynaklar, eyvah! https://tinaztitiz.com/3724 

    [4] Bkz. https://tinaztitiz.com/yetkin-akil-ve-bilesenleri/ 

    [5] Bkz. Ağzından, kaleminden çıkanın kökenini bilmek konulu eBeyin Fırtınası: https://bit.ly/3pesyIJ 

    [6] Bkz. “Türkçe Yetkinliği ve “Gürültü”den Arınmış Düşünme”. https://bit.ly/46aKad8 

  • Cesaret: Deli Zamanlarda Doğruyu Seçmek!

    Türkiye’nin içinden geçtiği bu zor dönemde “cesaret” kavramı sıklıkla gündeme geliyor. Çoğunluk için cesaret, güce karşı açık ve sert tutumlar sergileyebilmektir. Toplum yaşamının çeşitli kesimlerini zorlaştıran hukuk, özgürlükler, ekonomi gibi uygulamalardan pek etkilenmeyip sessiz kalarak durumunu sürdürebilenler içinse cesaretin pek bir anlamı yok. Hepsinden ufak bir kesim ise ne olup bittiğini -yaşam güçlüklerinin hemen eylem talep eden çekiciliğine  aldırmadan- anlayıp, bu çetrefil içinden çıkabilme aklını üretmeye çalışanlar olabilir ki onlar için cesaret -hattâ hiç adlandırmadan- sadece “gereğini anlayıp yapmak”tan ibarettir.

    Yaşamın hemen her kesiti ayrı bir cesaret türü tanımlıyor. Savaşta cesaret, kumarda, girişimcilikte, akıl daraltıcıları ile yüzleşmede, kendini değiştirmede, yaşam konforundan vazgeçmede ve daha onlarca türde cesaret. İlginç olan bir nokta bu çeşitlilikteki her cesaret türünün -genellikle- birbirinden bağımsız olması; birinden çok cesur olabilen kişilerin diğer alanlarda aynı cesarete sahip olamayışıdır. Aynı ilginçlikte bir diğer nokta ise, bir alandaki cesareti yüksek olan -ya da öyle olduğuna inanan- bir kişinin, diğer alanlardaki çekinikliğini gizlemek için her fırsatta ilkini sergileme eğilimidir.

    Aynı anda çeşitli cesaret türlerine birlikte sahip olunması gereken -örneğin yüksek karmaşıklık düzeyli bekâ sorunları gibi- durumlar ise karmaşık ve zahmetli bir cesaret yolculuğunu gerektirebilir. Bunun böyle olup olmadığı, mevcut karmaşık durumun tüm katmanlarıyla ortaya konulmasına bağlı. Bu zahmete katlanmadan sadece bireysel duygu ve/ya inançlarımıza aykırı görünen olgulara bakılarak girişilecek eylemler -bireysel tatmin sağlasa da-  en azından yarar getirmeyecektir.

    Bütün yaşam kesitleri için farklı cesaret tanımları yapılsa da en derinde bu tanımları birbirine bağlayabilecek bazı işaretler bulunabilir, bulunmalıdır da. Herhangi bir tür cesaretin içinde mutlaka bulunması gereken öğe ‘risk’ kavramıdır. Buna göre en kaba tarifle ‘cesaret risk alabilmektir’ denilebilir. Ancak bu haliyle tanım ‘deli cesareti’ denilen kavramla karışabileceği için ‘katlanılabilir risk[1] denilmesi daha doğru olabilecektir.

    Cesaret Sorgulamakla Başlar

    Cesaretin ‘katlanılabilir (hesaplanmış) bir riski üstlenmek’ olduğu oldukça iyi bir tanım olsa da bileşik risklerin bir arada bulunması ve bazı risklerin daha katlanılabilir iken bazı risk bileşenlerinin katlanılamaz (sürdürülebilirliği bozabilecek) olduğu haller için yetersizdir. Böyle bir durumda kişilerin, içinde bulunulan duruma ne genişlikte bir sistem olarak baktıkları belirleyici olacaktır. Bekâ sorunları bu tür çok bileşenli riskler içerir ve bireysel cesaret gösterileri için bir çeşit yasak bölge’dir. Bu durumda farklı kişilerin üstlenmeleri gereken katlanılabilir riskleri birbirleriyle uyumlu hale getirebilmek için ‘hangi sürdürülebilir bir geleceğe varmak istiyorsunuz?’ sorusuna cevap üretilmesi gerekir[2]. Bu soruya farklı cevaplar veren iki cesur kişiden (dar bir çerçevede bakan) birisi hemen gözüne çarpan bir eğriliğe tepki gösterip cesaret sergilerken, (uluslararası ilişkileri daha geniş çerçeve içinde gören kişilerden destek alan) bir diğeri, stratejik davranıp daha sürdürülebilir bir gelecek için çaba gösterebilir. Buradaki esas sakınılması gereken risk, farklı gelecek tasavvurlarına sahip gruplar içindeki uyumsuzluğun yaratabileceği sorunlardır.

    Hakiki cesaret “neyin, niçin ve nasıl olduğunu” derinlemesine sorgulamakla başlar. Ama ne yazık ki sorgulamanın başarısı sorgulayanın nesnelliğine (objektiflik), o ise akıl daraltıcıları hakkındaki öz farkındalığına; ayrıca da sorgulanacak alanlar ile ilgili bilgisine bağlıdır. Sorgulama sürecinin bu zorlukları yetmezmiş gibi hemen her alandaki belirsizlikler, mevcut durumun tanımında geniş karanlıklar yaratacaktır.

    Bu belirsizlik ağırlıklı sorun ortamında, ölümü bu denli kutsamış[3] bir toplumun, çözümü bireysel cesaretler ve onun ayrılmaz ikizi ‘alkışlanabilir imkânsızlar’a[4] ya da arkasında uygulanabilir kozlar bulunmayan girişimlere[5] bağlayıp geçici bir rahatlamadan öteye geçemeyişi kaçınılmaz görünüyor.

    Gerçek cesaret, sorunların kökenine inip bunları açıkça ifade edebilmektir. Bu, bazen iktidara, bazen muhalefete, bazen de kendi çevremize karşı durmayı gerektirir. Cesaret, aynı zamanda bu duruşu yaygınlaştıracak yaratıcı yolları bulmayı da içerir.

    “Deli Zamanlarda Doğru Düşünme”den, “Deli Zamanlarda Cesaret”e!

    1930’ların, Nazi işgali altındaki Viyana’da, The Vienna Circle (Viyana Çevresi) adlı ve hepsi ünlü bilim insanlarından oluşan bir aydınlar topluluğu, “Exact Thinking in Demented Times” (Deli Zamanlarda Doğru Düşünme) başlıklı bir eserle tarihe geçti. Onlar, aklın karanlığa yenik düştüğü bir dönemde, bilimin ve mantığın ışığını taşıma cesaretini gösterdiler. Bugün Türkiye’de ihtiyaç duyduğumuz şey de tam olarak bu: “The Courage in Demented Times” – Deli Zamanlarda Cesaret.

    Viyana Çevresi’nin faşizmin yükselişi karşısında gösterdiği direnç, sadece siyasi bir tavır değil, aynı zamanda epistemolojik bir duruştu. Onlar, “deli zamanlar”ın yarattığı kafa karışıklığına ve korkuya rağmen, “doğru düşünme”nin metodolojisinden taviz vermediler. Bugün Türkiye’de de benzer bir cesarete ihtiyacımız var: duygusal tepkilerin ve kutuplaşmış söylemlerin kolaycılığına kapılmadan, sorunları soğukkanlılıkla analiz etme ve rasyonel çözümler üretme cesareti.

    Sonuç: Deli Zamanlarda Cesaret Bir Varoluş Biçimidir

    Cesaret, sadece belirli anlarda gösterilen bir tavır değil, sürdürülebilir bir varoluş biçimidir. Sürekli öğrenmeyi, değişimi kabullenmeyi, diyaloğa açık olmayı ve en önemlisi – her koşulda – hakikati savunmayı gerektirir.

    Tıpkı Viyana Çevresi’nin “deli zamanlarda doğru düşünme“yi seçmesi gibi, bizim de “deli zamanlarda cesaret” göstermemiz gerekiyor. Bu cesaret, korkuya ve belirsizliğe rağmen, aklı, erdemi ve adaleti rehber edinmektir.

    Türkiye’yi bugünlere getiren nedenleri anlamadan, sistemsel analiz yapmadan, uzun erimli ve kapsayıcı çözümler üretmeden sadece suçlamak, cesaret değil aslında entelektüel bir tembelliktir.

    Gerçek cesaret, kolay olanı değil, doğru olanı; popüler olanı değil, hakikati; kısa vadeli kazanımları değil, uzun vadeli iyiyi seçmektir. Ve bu cesaret, Türkiye’nin geleceği için en çok ihtiyaç duyduğumuz şeydir.

    6 Eylül 2025

    Tınaz Titiz


    [1] Bkz. https://kavrammutfagi.com/kavram/katlanilabilir-risk

    [2] Bu soru çevresinde düzenlenen bir eBeyin Fırtınasına gösterilen ilginin azlığı anlamlıdır. https://bit.ly/4n1ZUWn

    [3] Bkz. tinaztitiz.com/7306

    [4] ‘Alkışlanabilir Ama imkânsız’ (tinaztitiz.com/7094) başlıklı yazıdaki örnekler kastediliyor.

    [5] Bkz. https://kavrammutfagi.com/kavram/kozsuz-meydan-okuma

  • Uzlaşmak Niçin Bu Kadar Zor?

    Enflasyonun nasıl düşürülebileceği ya da uluslararası bağımlılıklarımızda nasıl denge sağlanacağı gibi konulara girmeden önce, çok daha basit bir konuda -meselâ 11×11 kaç eder?- uzlaşıp, sonra da oluşacak uzlaşı ilmeğini genişletmek isteyen iki kişi, bu basit işlem için birisi 121 diğeri ise 16 gibi iki farklı sonuç üzerinde ısrar etse ne olur? Karakolluk dahi olabilecek kişileri dinleyen memur “ikiniz de haklısınız” dese bu kişiler bir ortak sayı tabanı üzerinde uzlaşmadan iddialarından[1] vazgeçerler mi?

    Karikatürize edilmiş gibi görünse de TV kanallarında, tezlerini ölesiye savunan, karşı görüşleri de hainlik ve/ya aptallıkla suçlayan tartışmacıların durumu  benzer değil midir?

    Psikologlar bu durumu “yankı odası” kavramıyla açıklıyorlar. Benzer bir durum, küçük çocukların tek doğrulara koşullandırılmalarıyla oluşan süzgeç[2] mekanizmasında da var. Zihne sorgulamaya kapalı olarak yerleşen her kavram, daha sonra gelecekleri süzüp dur-geç komutları üretiyor.

    Peki ya erişkinleri kim koşullandırıyor?

    Adı üstünde onların kimseye ihtiyaçları yok; onlar kendi kendilerini koşullandırabiliyorlar. Bir düşünsenize, uzun düşünce zincirleri kuruyorsunuz. Sizi kimin niçin yarattığından girip, tüm rastladığınız olayları ne kadar karmaşık olursa olsun hiç kopuksuz açıklaya açıklaya sona kadar geliyor, onu da öbür dünyaya bağlayıp “her şeyi açıklamışlığın keyfini” sürüyorsunuz.

    Bu zincirde açıklanmamış bir şeye yer yok ise de ister istemez sık sık boşluklar doğuyor. “Madem öyle bu niye böyle” gibisinden sevimsizlikler kaçınılmaz. Bu defa zihinsel virüsler[3] imdada yetişiyor. Onların çözemeyeceği bir açmaz olacağını sanmam ama yedekteki “hamaset silahı”nı da ihmal etmemek lâzım.

    Öyle ya da böyle. Yuvarlanıp gidiyoruz işte.

    Gerçekten de durum bundan ibaret bir kişisel tatminse pek de mesele değil; yeter ki daha ciddi bir sonuç doğurmasın. Ama maalesef durum öyle değil. Üzerinde yaşadığımız topraklar ne hamaset ne de kozsuz meydan okumalar[4] ile elde tutulabilsin.

    İnce nokta tam da burası!

    Akla gelebilecek -en basitten en karmaşığa kadar- tüm karar ve eylemler “tüm etkenleri bir bütün içinde dikkate alan” mevcut durum tanımına (durum muhakemesi) dayanmalıdır. Bu altın kurala uyulmadığında, bizim Nasrettin Hoca, tüm dünyanın ise “âkîl (wise) Nasreddin” dediği bilgenin verdiği mizahi örnekteki[5] durum ortaya çıkabilir. O halde mevcut durumu –üstelik hem çeşitli boyutları ile hem de sürekli değişim içindeki haliyle– tanımlamaya çalışmaktan; bunun için de şu iki daraltıcıdan kurtulabilmemiz gerekiyor:

    • Daraltıcı 1: İğne ile kuyu kazmaya benzeyen bu süreç için yeterli “kaliteli zaman”ı[6] ayır(a)mamak,
    • Daraltıcı 2: Okullarda öğrendiklerimizin ancak ve yalnız öğrenmeye hazırlık olduğunu unutup, “yeniden ve yeniden öğrenme”ye giriş(e)memek.

    Bu çetin görevin ancak multi-disipliner takımların sürekli çalışması ile yapılabilecek bir iş olduğu; Hollanda, Çin, ABD gibi ülkelerin böyle yaptıkları anlaşılıyor. Bu ülkelerin bu süreçte uyguladığı stratejilerin bileşenleri -alt kırılımları ayrıca açıklandığı üzere[7]– şu başlıklar altında özetlenebilir:

    • Çok Disiplinli ve Kurumsallaşmış Analiz Mekanizmaları
    • Veriye Dayalı ve Yapay Zeka Destekli Tahminler
    • Senaryo Tabanlı Planlama ve Stratejik Esneklik
    • Farklı Perspektifleri Dahil Etme (Şeytan Avukatı)
    • Hızlı Düzeltme ve Öğrenme Kültürü
    • Önyargıları Kırmak İçin Kullanılan Araçlar

    Böyle yapılmaz ise n’olur?

    Yazının girişinde şaka yollu açıklanmaya çalışıldığı gibi, ülkenin gidişatını kendi “gidişat tabanı”na göre değerlendiren yurtsever ve birikimli insanlar bir türlü dayanışma içine giremez; bununla da bitmez, bu iletişim kargaşası içine her tür niyet ve nitelik sahibinin de doluşmasına uygun bir ortam oluşur.

    İyi de ne yapalım?

    Oluşmuş iletişim kargaşasının kök nedeni olarak önerilen, “görüşlerimizi oluşturan temel kavramların tanımsızlığı” tanısı doğru ise bir başlama noktası da belli demektir: Bazı temel kavramlar seçip onların tanımlarını süratle müzakere edip uzlaşmak. Bu konuda bir örnek, bir vakıf tarafından yapılan çalışmada ortaya konulmuş olup[8] gerek onun üzerinde çalışılarak gerekse yenisi geliştirilerek bir ortak kavram tabanı oluşturulabilir.

    Bu ilk adım şöyle bir imkânın da önünü açabilir: Türkiye içinde ve yurtdışında yurttaşlarımızca kurulmuş çok sayıda düşünce üreten oluşum var. Bir bölümü WhatsApp grubu şeklinde örgütlenmiş olanların büyük çoğunluğu, bir mevcut durum analizinden yola çıkmadığı için, üzerinde gerçekten durulması gereken noktalardan “çok uzaklarda” şimdi ve burada[9] sonuçlar elde etmeye çalışıyor.

    Bunlar arasında oluşabilecek dayanışma ağlarının[10] önü bu yolla açılabilir.

    Bu yolun çekici bir yanı görünmese de W.Churchill’in bu gibi durumlardaki tutumu bana çok ümit verici geliyor: “Evet biraz uzun yol ama daha garantili“!

    25 Temmuz 2025 / https://tinaztitiz.com/15857


    [1] 3 ve 10 tabanlı sayı sistemlerinde 113=410   ve 1213=1610

    [2] Bkz. Süzgeç kavramlar.  https://tinaztitiz.com/8011

    [3] Bkz. Zihinsel Virüsler. https://tinaztitiz.com/7475

    [4] Bkz. Kozsuz Meydan Okuma. https://kavrammutfagi.com/kavram/kozsuz-meydan-okuma

    [5] Çatıda mahsur kalan kişiyi, beline bağlattığı ip ile çekip yere çaktırdıktan sonra söylediği: “geçenlerde yine birisini böyle kurtarmıştım ama galiba o kuyudaydı” sözü.

    [6] Kaliteli Zaman için bkz. https://www.kavrammutfagi.com/kavram/kaliteli-zaman

    [7] Bkz. Altı strateji bileşeninin alt kırılımları: https://bit.ly/3UrJJWb 

    [8] Bkz. http://bit.ly/3ME15vc

    [9] “Şimdi ve Burada: Kısa Vade Tuzağı”. Bkz. https://tinaztitiz.com/dostlara-acik-mektup-kisa-vade-tuzagi/

    [10] 2017 yılında oluşturulan Birleşik Akıl Ağı (www.BirlesikAkilAgi.com) bu tür etkileşim ağlarının oluşumuna yardım amaçlıdır. Çalışmaları için bkz: https://bit.ly/4fUYoCA