• Demokrasinin kırılganlığı

    Çoğu üst-kurumda olduğu gibi demokrasi de toplumumuza dışarıdan, hazır elbise gibi ithal edilmiştir.

    Tüm alt-kurumlarıyla birlikte tam bir otokrasi toplumuyken, “haydi, artık demokrat olalım” denilerek, demokrasi denilen üst-kurum “ilan” edilmiş ve mevcut tüm alt-kurumların da bu ilana göre hizaya girip kendilerini yenileyecekleri zannedilmiştir.

    Ama, aradan geçen yaklaşık 50 yıl, bunun olmadığını göstermiş bulunuyor. Bugün, tüm sorunlarımızın demokrasiyi yerleştiremediğimizden doğduğu bilinmekte, fakat demokrasinin, kanunları değiştirerek yerleştirilebileceği sanılmaktadır.

    Demokrasi kırılgan (fragile) bir yönetim biçimidir. Onun somut girdilerini oluşturan yüksek nitelikli (zeka-bilgi ve beceri-ruh sağlığı ve ahlak bileşkesi) “insan dokusu”nun yanısıra, onu dejenere edebilecek etkenlerden korunmuş olmasına ihtiyaç gösterir. Bunların başında da, demokrasinin getirdiği özgürlükleri birer silah olarak kullanan küçük militan gruplar yer almaktadır.

    Kendini koruyabilecek alt-kurumlarını –ki buna iç bağışıklık sistemi denilebilir– oluşturmuş bir demokrasi, onu dejenere hatta yok etmek isteyebilecek küçük militan gruplar’a karşı dahi direnç gösterebilir ve o durumda bu küçük gruplar demokrasiyi -net sonuç olarak- güçlendiren bir rol oynayabilirler.

    Ama, bu bağışıklık kurumlarını -ki hemen hepsi insan nitelik dokusuyla ilgilidir- kuramamış bir demokrasi adayı rejimin demokratikleşmesine imkan yoktur.

    Her sorunun çözümünün salt demokraside ve daha çok demokraside görüp, onun alt-kurumlarını ısrarla göz ardı edenler, net sonuç olarak demokrasinin gelişmesine değil, bu kırılgan rejimin daha da dejenere olmasına hizmet etmektedirler. Niyetleri bu değildir ama sonuç budur.

    Pazar, 05 Şubat 1995

  • Kısır döngüler birer avantaja çevrilebilir mi?

    İki veya daha çok olay, bir kapalı çevrim halinde birbirlerini üretiyorlarsa buna “Kısır Döngü” ya da eskilerin deyimiyle “Fâsit Daire” adı veriliyor. Ancak bu tür kapalı çevrimler her zaman fesat üretimine (fâsit) sebep olmazlar. Bir bölümü son derece yararlı işlevler de görürler. Tavuk ve yumurta döngüsü gibi. Bunlara çeşitli örnekler vererek döngülerin neler ürettiğine daha iyi karar verilebilir. İşte birkaç örnek:

    • Yumurta > Tavuk > Yumurta
    • Kalabalık kamu kadroları > Personel için ayrılabilecek bütçenin daha çok kişiye bölünmesi > Düşük ücret > Düşük ücrete, ancak düşük nitelikli çalışanların istihdam edilebilmesi > Beklenen görevlerin standartının düşmesi > Düşük standartlı görevlere, çok sayıda düşük nitelikli işsizin talep yaratması > Taleplerin siyasi baskıya dönüşmesi > Kamu kadrolarının daha da kalabalıklaşması.
    • Gelişmiş bir demokratik ortam > İnsanların nitelik dokularının gelişmesi > Yüksek nitelikli insanların demokratik ortamı daha da geliştirmeleri.
    • İnsanların nitelik dokularının yetersizliği > Demokrasinin yarattığı özgürlük ortamının, karşılıklı hakların çiğnenmesine yol açması > Demokrasinin yozlaşması > İnsanların nitelik dokularının daha da bozulması.
    • Eğitim sisteminin çarpıklığı > Yetersiz nitelikli insan yetiştirilmesi > Yetersiz nitelikli insanların “oyun kurucu” durumuna yükselmesi > Yetersiz sistemlerin kurulması ve/ya mevcut sistemlerin kötü işletimi (eğitim sistemi de dahil) > Eğitim sisteminin daha da bozulması
    • Terör > Devlete güven ortamının zedelenmesi > Kamu görevlilerinin hizmetten kaçışı > Yetersiz hizmet sunumu >   Halkın şikayet ve reaksiyonları > Terörün bu reaksiyonları istismarı >Terörün daha da güçlenmesi.
    • Yüksek enflasyon > Küçük ölçekli işlerin batması   > üretimin azalması > Artan enflasyon.
    • Kendi işini kuranların sayısının artışı > Daha çok insanın bundan haberdar oluşu > Daha çok kişinin cesaretlenmesi > İşini kuranların daha da artması.

    Bu tür “kendini besleyen döngü”lerin büyük bir bölümüne dikkat edilirse, başlanan nokta yerine ya daha geri (ya da ileri) bir noktaya varıldığı görülecektir, aynen açılan ya da kapanan bir spiral gibi. Eğer döngü “iyi” birşeyler üretiyorsa bu spiral giderek daha iyi sonuçlara; aksine “kötü” birşeyler üretiyorsa bu defa giderek daha kötü şeyler doğmasına yol açacaktır.

    Toplumu yönlendirenler (politikacılar, bürokratlar, bilim adamı, düşünür, yazar) her ikisine de duyarlı olmak zorundadırlar. Olumlu spiralleri daha kuvvetlendirmeye, olumsuzların genişleme hızlarını durdurarak, önce onu kapalı bir çevrime, sonra da mümkünse olumluya dönüştürmeye çalışmalıdırlar.

    Peki ama bu nasıl olacak?

    Bunu yapabilmek, döngülerin bu haliyle mümkün değildir. Çünkü, döngüyü oluşturan baklalar birbirine o denli sağlam bağlıdır ki, döngünün bir başka sonuç üretmesine imkan yoktur. O halde döngü içine yeni bir element sokulmalı ve o yeni element, döngünün ürettiği sonuçları olumluya çevirebilmelidir. Teknik deyimle bir “evirici”ye (inverter) ihtiyaç vardır.

    Bu yeni elementin durumu, yukarıdaki örneklerden birisiyle açıklanmaya çalışılırsa, bunun nasıl mümkün olabileceği daha iyi anlaşılacaktır. Örneğin, “Kalabalık Kamu Kadroları” ele alınırsa:

    Kalabalık kamu kadroları > (yeni element)   > (seyrelmeye yönelen kadrolar)   > Ayrılan bütçe payının daha seyrek bir kadroya bölünmesi > Yükselen ücretler > Personel niteliklerinin yükselmesi > Personelden beklenen görevlerin standartlarının yükselmesi   > Standartı yükselen görevlere, ancak daha yüksek nitelikli elemanların talepte bulunabilmesi > Siyasi baskıların azalması   > Kamu kadrolarının daha da seyrelme eğilimine girmesi.

    Görüldüğü gibi, olumsuz spiral olumluya dönüşme sürecine girmiştir. Bunun yapılabilmesi, zincire eklenen “yeni element” sayesinde olabilmektedir.

    Böyle bir “yeni element” geliştirilebilir mi?

    Evet, bazı durumlarda bu mümkündür. Bu özel durumda aranan “yeni element”, örneğin iç girişimcilik (intrapreneurship) olabilir. Yani, kamuda çalışanlara, kendi işlerini kurma desteği yaratılarak (örneğin Girişim Destekleme Şirketleri yoluyla) kadrolar seyreltilebilir.

    Bir diğer örnek, “Eğitim Sisteminin Çarpıklığı” kısır döngüsü üzerinden verilebilir. Bu döngünün olumluya dönüştürülebilmesi için gereken “yeni element”, mevcut eğitim sistemine dokunmaksızın (zaten kimse dokunamaz), Dağıtık Öğrenme Ortamları adı verilebilecek bir yeni kavramı (Bkz. “Farzedin ki Hindiyiz”, M.Tınaz Titiz, Sah. 48, “Dağılmış Öğrenme Ortamı”, V Yayınları, 1991) hayata geçirmek olabilir.

    Buna göre, mevcut eğitim kargaşası sürerken, onun dışında, bilgisayar destekli bir sistem oluşturup, sayıları yaklaşık 70,000 olan yerleşim birimlerindeki bilgi ihtiyacı tatmin edilmeye çalışılır. Bilginin bu şekilde somutlaştırılıp insanlarımızın hayatlarına girmesiyle, bir yana bırakılmış eğitim sistemini yönetenler de bu yeni olguya göre sistemi düzenlemeye çalışacaklardır. Bunu yapabildikleri ölçüde resmi eğitim sistemi kabul görecek, yapıl(a)madığı takdirde ise Dağıtık Öğrenme Ortamlarının rekabetine dayanamayarak silinecektir.

    Dikkat edilirse Dağıtık Öğrenme Ortamlarının hayata geçebilme şansı, mevcut eğitim sisteminin çarpıklığından gelmektedir. Yani bir kısır döngü bu defa bir avantaja dönüşmektedir.

    Bunun çok kolay olmadığı şüphesizdir..

    Ancak burada işaret edilmek istenen de işin zorluğu ya da kolaylığı değildir. Açıklanana benzer bir yaklaşım kullanılmaksızın döngüler değiştirilmeye çalışılırsa, harcanacak zaman ve çabanın beyhude olacağına işaret edilmek istenmiştir.

    İcatçılık genellikle elle tutulabilir dünyaya özgü sayılır, en azından bizim kültürümzde böyledir. Ama burada ihtiyaç olan ‘sosyal yenilikçilik” ya da “sosyal icat”tır.

    İcat sözcüğünü aşağılama -Prof. Zihni Sinir- içerecek şekilde kullanmayı bırakıp, aynen yukarıdaki “yeni element” gibi yaşam döngümüze sokabildiğimizde içinde bulunduğumuz kısır döngü avantaja dönmeye başlayacaktır.

    (Ekim 12, 1992’de yazılmış bir yazı gözden geçirildi)

    Ekim 7, 2005

  • Ağ tipi yapılanma..

    Birbirinden farklı yapı, statü ve çalışma alışkanlıklarına sahip kuruluşları -ve hatta kişileri-, bir dizi ortak amaçlar çevresinde bir araya getirmek gereken projelerde, bu kuruluşları tek merkeze bağlamak ve öylece koordine etmek şeklindeki geleneksel yaklaşım işlemiyor.

    Geniş bir alanda ancak “ağ tipi” bir yaklaşım geçerlidir. Ekonomik, sosyal ve kültürel alanlardaki aktörlerin tamamını içine alan ve hiyerarşik olmayan bir yapılanma, böylesine karmaşık ilişkileri gerektiren durumlar için neredeyse tek çözüm olarak görünüyor.

    Bir yapılanma ancak bir dizi sorunun cevaplanması halinde açıklığa kavuşabilir. Örneğin şu sorular yanıtlanmalıdır:

    o      Ağ’ın amaçları nelerdir?

    o      Ağ’ı oluşturacak olan düğüm noktaları bağlamında:

    –        Ağ’a dahil olma ya da dışında kalma ilkeleri neler olmalı?

    –        Ağ’ın düğümleri arasında ilişkiler hangi kurallar uyarınca yürütülmeli?

    –        Ağ’ın yönetimi nasıl olmalı?

    –        Ağı oluşturan düğüm noktaları arasındaki ikili, üçlü , çoklu ilişkileri tanımlayacak olan Alanlar Arası İlişkiler Protokolu-AAİP Neler İçermelidir?

    o      Ağlar-arası ilişkiler nasıl yürütülmeli?

    o      Ağa dahil kişi ve kuruluşların sorumluluk ve ayrıcalıkları neler olmalı?

    o      Ağ amaçlarını gerçekleştirme araçları neler olmalı?

    o      Ağ işletiminin maliyet öğeleri nelerdir ve bu maliyet kimlerce, nasıl (sponsorluk, reklam, aidat, kar bölüşümü vbg) finanse edilecektir?

    o      Düğümler ve/ya ağlar arasıında doğabilecek anlaşmazlıklar, sürtüşmeler ve çatışmalar nasıl çözümlenecek?

    Bu yapılanmanın nasıl yönetilmesi gerektiği konusundaki düşünceler ise şunlardır: Ağı oluşturacak katılımcılar grubundan kabul edenler -genişlemeye ve belli bir model uyarınca değişmeye tabi olmak üzere- bu yapılanmanın yönetim sistemi içinde yer alabilirler ve böylece ilk hareket temin edilmiş olur.

    Bu ilk grubun bir vakıf, dernek ya da benzeri bir kimlik altında bir araya gelmemesi, ağı oluşturan kişi ve kuruluşlara bir hiyerarşi ima etmeyen bir kimliksizlikte olmaları -ve de kalmaları- çok önemlidir. Ağın, katılımlı olarak koyacağı kurallar içinde kendi kendini yönetmesinde katalizör rolü oynayacak olan bu gruba, nötr bir ad olarak AĞ ODAĞI (relay center) denilebilir. Aynen, bir merceğin odak noktası gibi, gerçekte mevcut olmayan, ama bütün kırılan ışınlar aynı noktadan geçtikleri için “varmış gibi” kabul edilen sanal bir nokta!

    AĞ ODAĞI’nın işlevi, ağı oluşturan düğüm noktalarının aralarında yaptıkları ikili -veya çoklu- anlaşmalara -bir noter gibi kimliksiz olarak- şahit olmak ve anlaşmaların ihlalleri halinde, yine tarafların baştan öngördükleri yaptırımları onların öngördükleri biçimde uygulamaktan ibarettir.

    Akla gelebilecek ilk soru, bu ağa hangi aktörlerin ve de nereye kadar katılmayı kabul edecekleridir. Ağ, başlangıçta ona katılmayı kabul eden ve katılma sınırları konusunda birbiriyle uzlaşabilen aktörlerden oluşmalı, daha sonra giderek genişlemeyi hedef edinmelidir. Bunu somutlaştırmak için, katılımcılardan neler isteneceği belirlenmelidir. İddiasız ama güvenli ve doğurgan bir başlangıç olarak şunlar talep edilebilir:

    (1)      Ağın saptanacak amaçlarını benimsediğini beyan etmek,

    (2)      AĞ ODAĞI’nın işletme giderlerine ve denetimine gücü oranında katılmayı kabul etmek,

    (3)      Diğer düğüm noktaları ve AĞ ODAĞI ile yapacağı protokollara uymak ve birincisi için AĞ ODAĞI’nın, ikincisi için bağımsız bir gözlemcinin gözetim işlevini kabul etmek.

    Düğüm noktaları içinde kişiler, özel sektör kuruluşları, gönüllü kuruluşlar, meslek örgütleri ve devlet birimleri bulunabilir, ama yönetim biçimi bunların herhangi birinin egemenliği altında değildir. Bu kesin bir kuraldır.

    Temmuz 24, 2004

  • Toplum yaşamının ana denklemleri..

    Her bilim dalında çok sayıda formül bulunur. Ancak, bu formüller genellikle çok az sayıdaki “ana denklemler” den türetilir.Bu az sayıdaki denklem yerine çok sayıda formülün kullanılması pratik zorunluklar nedeniyledir. Örneğin, tüm fiziksel hareketlerin ana denklemi olan (kuvvet eşittir kütle çarpı ivme) bağıntısı, yüzlerce değişik form altında kullanılır  ve herbiri ayrı bir formülle ifade edilir.Bir alanda yeni bir formül türetmenin koşulu, türetilecek formülün, o alanın ana denklemlerine uygun olması, onlarla çelişmemesidir.

    Toplum yaşamının da benzer “ana denklemleri”  vardır. Örneğin, maddenin sakınımı prensibi diye bilinen, “hiçbir madde yok olmaz, ya da yoktan varolmaz, ancak yer veya şekil değiştirir”  kuralının aynısı ekonomi ve sosyal yaşam için de doğrudur.

    İşte bu ana denklemlerden birisi, (toplumun ortalama refahı (Ro) eşittir ortalama nitelik düzeyi (NDo) bölü toplumun yaşam düzeyi beklentisi (YDB) çarpı nüfus (N)) şeklinde ifade edilebilir. Yani:

    Ro = NDo  / (YDB . N)

    Burada “nitelik düzeyi”  deyimiyle, zeka-bilgi beceri-ahlak-ruh sağlığı dörtlüsü kastedilmektedir.

    ND>> Œ zeka, bilgi-beceri, ahlak, ruh sağlığı

    Bu basit denklem, birçok sorunun açıklanmasına yaradığı gibi, sorunlara önerilen çözümlerin geçerliğini de test etmeye yarar.

    Bu denkleme göre, toplumumuzun nitelik düzeyi değişmediği takdirde, nüfus arttıkça refah düşer.

    Yine aynı denkleme göre, refah beklentileri pompalanan ama nitelik düzeyi ona paralel olarak artırılamayan toplumların refah düzeyi azalır.

    Diğer yandan, beklentileri (YDB) ile gerçek refahı (Ro)  arasındaki fark artan bir toplumdaki bu tatmin olmamış fark, çeşitli tepkilerin kaynağını (TEP) oluşturur ve o toplumu yönetmek giderek güçleşir.

    TEP ≈ (YDB – Ro)

    O halde toplumların beklentilerini artırırken son derece bilinçle davranmak gerekir.

    Bu durumda örneğin, refahı artırmak için onlara devlet eliyle yardım yapmanın yararı olamaz. Çünkü denklemde böyle bir parametre yoktur.

    Toplumları yönetenler ve de onlara yön verenler, toplum yaşamının ana denklemlerini bilmek ve ürettikleri görüşlerin bu denklemlere uygunluğunu sürekli olarak kontrol etmek zorundadırlar.

    Benzer şekilde, bu denklemlerin uygun dillerle toplum kesimlerine de anlatılıp, nitelik düzeyi yükseltilemeyen bir topluma hiç kimse veya  hiçbir devletin ilave bir hak, refah vs veremeyeceği bilinci yerleştirilmelidir. Böylelikle, refahını daima kendi dışından bekleme alışkanlıkları içine girmiş bulunan kitlelere yalan söylenmemiş olur.

    Topluma yapılabilecek en büyük hizmet, onlara birkaç ana denklemi açıklamaktır.

    ( 1994 yılında yazılmış, Kasım.2000 tarihinde tekrar edit edilmiştir

  • Bir test: Laikçi misiniz dinci mi?

    Birçok toplumda ortak konu..

    Uzunca yıllardan bu yana toplumumuz -hattâ giderek diğer toplumlar- laiklik konusuyla meşgul. Öyle görünüyor ki bu yoğunluk azalmayacak, aksine artacak ve belki de küresel ısınmadan daha ön sıralara oturacak.

    Bu işin bu denli yaygınlık kazanmasının çeşitli nedenleri içinde bir tanesi de tanımlar konusundaki belirsizliklerdir. Laik, laikçi, dindar, dinci kimdir? Hangisi nerede başlar nerede biter?  Acaba laik dindar olabilir mi? Bunlar siyah-beyaz kadar net çizgilerle ayrılabilir mi? Ve daha buna benzer nice sorular.

    Bir test önerisi..

    Bu konularda kısa ve belirsizliği -nisbeten- az bir test olabilse ne kadar işe yarardı. Bu kadar iddialı olmasa da, en azından daha iyilerini geliştirecek olanlara malzeme oluşturabilecek bir test önerisi şöyle olabilir:

    Testin hareket noktası, neyi saptamak istediğimizdir. Madem ki düşünce ve inançlar dışa vurulmadıkça kimse tarafından bilinemiyor, en keskin düşünce sahiplerinin dahi “dışa vurulmamış inançlara”  laf etmesi söz konusu değildir.  Sorun, düşünce ve inançta değil bunların dışavurumlarında başlıyor.

    Şimdi bir adım ileri gidip, yalnız din konusunun taraflarını değil, diğer ideolojik konuların -örneğin siyasal veya ekonomik ideolojiler- taraflarını da test geliştirme çabamızın içine katalım. Serbest ve düzenlenmiş piyasa yanlıları, globalizm yandaş ve karşıtları, androposentrik yaklaşım ve bütüncül yaklaşım yandaşları gibi yüzlerce karşıtlığın hangi açı(lar)dan sorun yarattığına bakalım.

    Bu düşünce ve inançların dışavurumları çeşitli biçimlerde olabilir.  Bu dışavurumların hangi biçim(ler)i konusunda sorun olduğuna göz atalım. Düşünce ve inançlarını örneğin saçlarını kısa ya da uzun kestirerek ya da renkli gözlük takarak ifade etmek isteyenler ne zaman sorun yaratırlar?

    Pratikte görünen odur ki, sorun, ifade edilen eğilimlerin başkalarınca da benimsenmesi isteğinin kabul ya da reddinden geliyor. Eğilimlerini örneğin renkli gözlük takarak dile getiren bir kişi, bir anlamda bunu bir meydan okuma olarak dışavurmuş sayılıyor ve bir anlamda “benim eğilimlerimi onaylamayanları onaylamıyorum” demek istiyor; daha da trajik olanı belki böyle demek istemiyor fakat böyle anlamlandırılıyor.

    Taraflara dışarıdan bakan kişiler -örneğin toplumsal düzeni sağlamak durumunda olanlar- tarafların ne düşünerek bu dışavurum stillerini seçtiklerini bilemeyecekleri için bu defa dışavurum stillerine ait normlar ortaya koymaya başlıyorlar. Ama ikinci büyük sorun da burada başlıyor: Bu kişiler bizzat bir ideolojinin tarafı durumunda iseler bu defa kavga doğrudan taraflar arası kavgaya dönüşüyor.

    Uygulamak istediğimiz testin ipuçları burada yatıyor. Düşünce ve inançların dışavurumundaki niyetin ne olduğu bilinebilse mesele çok kolaylaşacak. Bunu ise doğrudan gösterebilecek bir gösterge bilmiyoruz.

    Ama bir çözüm yolu var. Gerek pozitif bilimlerde gerekse sosyal bilimlerde, doğrudan ölçülemeyen olgular dolaylı yollarla bilinir kılınabiliyor.

    Uzak bir yıldızda yaşam olup olmadığı oradakilerin seslerini dinlerek ya da resimlerini çekerek doğrudan belirlenemiyor, ama o yıldızda su olup olmadığı gibi dolaylı bir ölçütle tahmin edilebiliyor (tabii su bulunması orada yaşam olduğuna mutlaka kanıt olmayabilir).

    Benzer biçimde, yönetim biliminde kurumların performansları çok sayıda dolaylı ölçüte bakarak değerlendirilebiliyor. Yeter ki neyi ölçmek istediğimizi iyi bilelim.

    Düşünce ve inançların dışavurumları konusunda da bilmek istediğimiz, amaçların ne olduğudur. Kişi, seçtiği dışavurum stilini (gözlük, saç, türban, açık göbek vs) sadece “ben böyle düşünüyor ve/ya inanıyorum; hoşuma böyle gidiyor” amacıyla mı yapıyor, yoksa “ben böyle yapıyorum ve ifade aracımı sizin de böyle yapmanız için size bir çeşit manevi -ve fırsatını bulursam maddi- baskı yapma aracı olarak kullanıyorum” amacıyla mı? Doğrudan ölçemeyip de dolaylı olarak ölçmek -değerlendirme demek daha doğrudur- istediğimiz tam olarak budur.

    İfadeciler ve benimseticiler..

    İşi kolaylaştırmak için yukarıdaki iki farklı eğilime birer sembolik isim de verilebilir. Birincisine -salt ifade amaçlı olanlara- “ifadeciler“; ikincilere -başkalarına da benimsetmeye çalışanlara- ise “benimseticiler” diyelim.

    Bu durumda aradığımız test, laik ve dindar adlandırması gibi tanımı gri  tonlar içeren, içtenlikli dindar ile din simsarının ve/ya içtenlikli laik ile laikliği istismar edenlerin karışmasına yol açan sakıncaları da ortadan kaldırabilecektir.

    Bunu dolaylı değerlendirmeyi becerebilir isek, sadece kendisi için bir dışavurum stili seçenlere (ifadeciler) şapka çıkarıp başkalarına baskı yapmayı amaçlayanlara ise (benimseticiler) bir yolla engel olur ve böylece insanların en önemli özgürlükleri sayılması gereken “koşullanmama özgürlükleri“ni savunmuş oluruz.

    Evet, kavramlar konusunda bir netleştirmeye gidince testin ne olması gerektiği de ortaya çıktı: Kendi doğrularınınızın (akıl alanı), iyilerininizin (ahlâk alanı) ve güzellerininizin (estetik alanı) mutlak olduğuna ve başkalarınca da benimsenmesi gerektiğine inanıyor -ve uyguluyor- iseniz size “benimsetici” denilebilir.

    Bunların göreceli olabileceğini, kendi doğru-iyi-güzellerinizi içeren bir yaşam alanı içinde yaşayabilmeniz için başkalarının yaşam alanları ile kesişen yaşam kesitlerinde -ki gerçek kamusal alan- üzerinde uzlaşılan ve uzlaşanların bütününe yarar sağlayan -ki gerçek kamusal yarar- doğrular, iyiler ve güzeller bulmak gerektiğine inanıyor -ve uyguluyor- iseniz size “ifadeci” denilebilir.

    Kendisine laikçi veya dinci denilen kimselerin gerçekte kendi doğru, iyi ve güzellerini başkalarına dayatmaktan başka düşünceleri olmayan kimseler oldukları, her iki kesimin ne kadar birbirinin içine geçmiş olduğu, bunun da altında “kendi fikrini başkalarına benimsetme” denilen masum görünüşlü melânetin yattığı daha iyi anlaşılmıyor mu?

    Tek ve mutlak doğru-iyi-güzel’lerin sadece kendisininkiler olduğuna ve bunun mümkün olduğunca yayılmasının şart olduğuna inanmış/inandırılmış yığınların bu kafa ile niçin bir adım ileri gidemeyecekleri ve bunun günahının kendi doğru-iyi-güzellerini ezberleyen (yani sorgulamayan) ama kendisine de aydın diyen kesimlerimiz olduğu daha iyi görülebiliyor mu?

    Esas savaş açılması gerekenin dindarlık ya da laiklik olmadığını, en büyük insanlık suçunun “başkalarını koşullandırmak” olduğunu, Tanrının -bütün diğer varlıklar gibi- kendi doğru, iyi ve güzellerini bulma genetik kodu ile donattığı insana bir şeyleri ezbere belletip bunları sorgulama dışı bırakmanın, üstüne üstlük bir de bunları başkalarına dayatmanın ne din ne bilimle bağdaşmayacağını, bunun günahının bu dünyada geri kalınarak başka boyutlarda başka cezalarla mutlaka tecziye edileceğini akıl etmek gerekmez miydi?

    Bu zihinsel katliama yüzyıllar boyunca maruz kalmış bir toplumda üremiş her düzeydeki ve unvandaki “benimsetici” ile şimdi ne yapacağız? Toplumun hemen tüm kurumlarına egemen olmuş bu “benimseticilik” kültürünün bir “toplu yok olma” kültürü olduğunu idrak edip edememek. İşte bütün mesele budur!

    Mart 14, 2004

  • Çoğu “okullar” kapatılmalıdır..

    Ulemamız her ne sorun varsa çözümünü getirip getirip eğitime bağlayarak okulları adres göstermiş oluyor. Devlet ise müfredatı bu sorunların çözümleriyle şişiriyor ve sonunda bu kadar çözümün bellenmesi ancak ezberle mümkün olabileceği için de “sormayan, sorgulamayan, sadece itaat eden ve kendisine -her yönden- bakılmasını bekleyen” özel bir merinos türü yetişiyor.

    Adına “yüksek katma değer üretme yarışı çağı” denilebilecek zamanımızda kendisine yer olmayan, muhtaç, yakınıcı, tüketici, -her yönden- saygısız bir toplumsal tümör böylece ortaya çıkmaya başlıyor. “AB Türkiye’yi niçin istemiyor?” sorusunun yanıtını bu tarafta aramak daha yapıcı sonuçlara götürebilir.

    Toplumun kolektif mizah duygusu, “eğitim şart” iğnelemesini yakalamış, “hah işte söylemek istediğim buydu” demeye getirmiştir.

    Her sorunun en önemli bileşenlerinin başında “eğitim”in yer aldığı kolayca kanıtlanabilir. Ancak bu “eğitim”in hangi eğitim olduğu sorgulanmadığı için, sokaktaki insanımızın geleneksel adres olarak gördüğü okul, bu eğitimin doğal -ve sorgulama dışı kalmış- adresi olarak kabul edilegelmiştir.

    Halbuki okul, özellikle de günümüzün etkileşim araçları karşısında, “eğitim kaynakları kümesi” içindekilerden yalnızca bir tanesi, üstelik de pek etkili olmayanlardan birisidir.

    Artık bir tane okul değil bir dizi okul vardır:

    –        Milli Eğitim Bakanlığı’nca yönetilen bildik kurumlar okuldur,

    –        Aile okuldur,

    –        Stadyumlar okuldur,

    –        Sokaklar okuldur,

    –        Gazete ve dergiler okuldur,

    –        İnternet okuldur,

    –        Ve TV’ler:

    o      Geri zekalılık taklidi (taklit midir gerçek midir bilinmez) yoğunluklu dizileriyle,

    o      Cinsel açlık giderici-çoğaltıcı-pazarlayıcı programlarıyla,

    o      Cehalet timsali para ve/ya şöhret şımarıklarının sergilendiği magazinlerle

    başlı başına birer okuldur.

    Bütün bu okullar iki yolla etki yaratıyorlar: (1) Sistemlerinin gereği olarak sevdirme, kısmi zorlama, koşullandırma gibi yöntemlere dayalı “açık (resmi) içerikler” yoluyla, (2) rol modelleri üzerinden verdikleri “saklı içerikler” yoluyla (https://www.tinaztitiz.com/yazi.php?id=653, https://www.tinaztitiz.com/yazi.php?id=659, https://www.tinaztitiz.com/yazi.php?id=577) .

    Bu ikinci bileşen, bütün bu okullardaki eğitim süreçlerinin can alıcı noktasıdır. Hele, bilgi-beceri bileşenlerinin büyük ölçüde ezber ve koşullandırmalı bellemeye dayalı olduğu dikkate alınırsa ne denli az önem taşıdıkları, esas önemli etkinin “rol modeli” bileşenlerinden geldiği daha iyi görülebilecektir. Nitekim hemen herkes, yaşamını şekillendiren kişiliğinin, değerlerinin, böylesine rol modeli kişilerden etkilendiğini deneyimlemiştir.

    O halde önce yozlaştırıcı rol modeli okullara dikkat!

    2005 mali yılı bütçesine göre gerekli derslik sayısının sağlanabilmesi için 10 katrilyon TL (yaklaşık 7 milyar dolar) kaynak gerektiği biliniyor. Bu para -hattâ daha fazlası- bulunsa dahi, sağlanacak olumlu etkiyi tek başına yokedebilecek yozlaştırıcı rol modellerinden yüzlercesi hergün gözümüze kulağımıza sokulmaktadır.

    24 saat süreyle abazan yurttaşlarımıza tekstil sanayiinin ürünlerini(!) sunan bu işe tahsisli bir TV kanalı, diğer programların aralarına serpiştirilerek yayın yaparak gizli hayat kadınlarının -ki bu işi açık yapanların haklarını ihlal etmektedirler- pazarlamasını yapan TV’ler, yarışma adı altında dilenciliğe, onursuzluğa koşullandıran programlar, haber adı altında dahi kadınların sadece tek işe yaradığı saklı içeriğini işleyen -Asena olayında bir kadının sadece dansöz kimliğini tek kimlik olarak sunan- yayınlar bunlardan sadece birkaçıdır.

    Bu okulların büyük çoğunluğu, “eğitimin şart olduğu” konusunda boyuna ahkâm kesen, yol gösteren, akıl öğreten medya organlarınca işletilmektedir. Bu olgunun ardındaki gerçek dürtü ise -ne yolla olursa olsun- para kazanmak, savunulan neden ise “halkın böyle istediği“dir.

    Halk gerçekten istiyor mu ya da hangi halk?

    Halkın bir bölümünün bu tür muhabbet pazarlamasını istediği doğru olabilir. Ayrıca da bazı hallerde sunu ile arzın birbirini artırdığı da (pozitif geri besleme) bilinmektedir. Cinsellik konusu bunlardan birisidir. Cinselliği tanımamış genç nüfus çoğunluğu, başlıca motifi cinsellik olan dedikodu, mizah, haber gibi konulara doğal olarak eğilimlidir.

    Ama halkın bir bölümü de -belki sayıca daha az- bu tür yoz yayınlardan şikayetçidir ve hattâ nefret etmektedir; ama sesi de çıkmamaktadır.

    Çözüm bu noktadadır!

    Çözüm, sesi çıkmayan bu “diğer halk”ın sesinin çıkması, daha Türkçesi bu tür yayınları bütünüyle boykot etmesi ve de bunu bir yolla (izlemeyerek, reklâm vermeyerek ve bu eylemlerini yayarak) duyurmasıdır. Örneğin, telefon, faks, e-posta, mektup, makale ve diğer herhangi yollarla şöyle sesler çıkmasından başka çözüm görünmüyor:

    –       “Yayınlarınızda muhabbet tellâllığı görmek istemiyoruz“,

    –       “Mankenlerin, hangi futbolcuları nasıl avlamaya çalıştığını görmek, bilmek istemiyoruz, bunlara ilgi duymuyoruz“,

    –       “Nasıl kazanıldığı belli olmayan (olan) paralarını nasıl harcadığını milyonların gözüne sokarak, jipiyle, eviyle, masrafıyla onları tahrik eden, bir çeşit aşağılayan görgüsüzleri izlemek zorunda değiliz“,

    –       “Kadınları cinsel obje olarak sunmayı cinsel özgürlük olarak onlara yutturmaya çalışmanıza, onları enayi yerine koymanıza razı değiliz“,

    –       “Kimin kimle yattığını merak etmiyoruz, izlemek istemiyoruz“,

    –       “Mizah programı adı altında sürekli olarak geri zekâlılık taklidi yaparak gizlenen geri zekâlıları izlemek istemiyoruz“,

    –       “Yarışma programı adı altında halkın dilenciliğe özendirilmesini istemiyoruz“,

    –       “Yarışma programlaına katılanlara yapılan kaba-saba, açık-saçık tacizlerin şaka olarak sunulmasını istemiyoruz“,

    –       “Çeşitli vesilelerle TV’ye çıkarılan kişilere, sunucuların yaptıkları hakaretleri onların kişiliklerine uygun buluyoruz, ama bu hakaretleri çoluk çocuğumuza izletmek zorunda kalmak istemiyoruz“,

    –       “Reklam Öz Denetim Kurulu olarak kendini adlandıran kurulun, dili yozlaştırıcı reklamları görmezden gelmesini hazmedemiyoruz“,

    –       “RTÜK’ün bütün bunlara karşı kalabalık lâf üretiminden başka ne gibi önlemler aldığını merak ediyoruz ve vergilerimizle maaşlarını verdiğimiz bu insanlardan işlerini doğru yapmalarını bekliyoruz“,

    –       “İstemeyen seyretmesin kabadayılığına katlanmak zorunda olmadığımızın bilinmesini, çoğunluğun bu argümanı kullanması halinde -ki durum şimdilerde budur- izlenecek medya organı bulunamayacağının idrak edilmesini ve bu dayatmadan vazgeçilmesini istiyoruz“,

    –       “Ve üstüne üstlük, bütün bu düzeysizlikleri yapan, kurgulayan, oynayan, organize eden, finanse eden, bunlar yoluyla para kazanan ve bunlara akıl hocalığı yapanların gözümüze baka baka cumhuriyeti, laikliği, erdemleri savunmasını hazmedemiyor ve bunu hem kendimize hem de bu kavramlara ağır bir hakaret olarak algılıyoruz“.

    Türkiye mankenlerden, görgüsüzlerden, birbirini aldatan insanlardan, kabadayılardan ve bunları seyrettiren tellâllardan ibaret değildir. Bilim adamıyla, sanatçısıyla, yazarıyla, çizeriyle bir “öteki halk” vardır.

    Gelecek nesillere rol modeli olarak bu ikincileri sunmak tüm toplumun görevidir. Bu, bir numaralı insan haklarındandır.

    Bu yoz okullar bu yolla kapatılmalıdır. Yoksa çare, çocuk ve gençlerimizin zamanlarının ancak %9 kadarını geçirdikleri okullara, bu pisliklerin temizlenmesi görevini vermek değildir.

    Okullardan istenecek olanlardan başlıcası ise, okul dışı okulların ürettiği yozluklardan kısmen de olsa korunabilmek için veli-okul-öğrenci arasında sözleşmeler yapılması, bunun gevşek bir seçenek değil bir numaralı zorunluk haline getirilmesidir (https://www.tinaztitiz.com/yazi.php?id=692).

    Pazartesi, Kasım 8, 2004

     

     

     

  • Bir matematik sorusu!

    Bir öğretmen arkadaşımın bana ilettiği aşağıdaki küçük olayı yorumsuz sizlere aktarıyorum. Lise son sınıf matematik dersinde limit konusu işleniyor ve öğretmen aşağıdaki örneği tahtada çözüyor:

    lim 1 / (x-8) = ∞

    x → 8

    Sonra da öğrencilerin alıştırma yapmaları için aşağıdaki soruları soruyor:

    lim 1 / (x-5) = ?

    x → 5

    lim 1 / (x-3) = ?

    x → 3

    Tüm sınıf -muhtemelen bir kısmı da kopya çekerek- aşağıdaki cevapları veriyorlar:

    lim 1 / (x-5) = yan yatmış 5

    x → 5

    lim 1 / (x-3) = yan yatmış 3

    x → 3

    İşte ezberin limiti budur!

    22 Kasım 2004

  • Hastaneler birleşti, neler birleşmedi?

    SSK hastanelerinin Sağlık Bakanlığına devri yıllardır konuşulurdu, nihayet devredildi, SSK ve devlet hastaneleri birleşmiş oldu.

    Birleşmeden yana olanların savunusu “farklı bakanlıklara bağlı kurumların farklı tellerden çalacağı, aynı telden çalmaları için aynı bakanlığa bağlanmalarının zorunluğu” mealindedir.

    Birleşmeye karşı olanlar ise SSK hastanelerinin işçilere ait olduğunu (ne demekse), işçilerden yapılagelen kesintilerle kurulan bu hastanelerin onların ellerinden (!) alınamayacağını savunmaktadırlar.

    Her iki tarafın savunuları da temelsizdir. Bu ikinci dayanağın çürütülmesi çok kolaydır. Birincisi SSK hastanelerinin -bir kısmının- kuruluşunda işçilerden kesilen SSK pirimlerinin payı vardır, ama gerek geri kalanların kurulması gerekse işletmesi daima bütçeden karşılanmıştır.

    İkincisi, toplumun her kesiminden yapılan özel kesintiler karşılığında oluşturulan kurumların o kesimlere ait olması diye bir saçmalık olamaz. Bu takdirde her kesim kendinin olduğunu iddia edeceği kurum -hattâ inşaata- sahip çıkmaya kalkar.

    Üçüncüsü, SSK da bir kamu kuruluşudur ve devletin bir bakanlığına bağlıdır. Bakanlıklar toplum kesimlerine tahsisli olarak değil, genel idari ihtiyaçlara göre kurulurlar. Çalışma Bakanlığı (uzuncası Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı) işçilere ait olmadığı gibi Sağlık Bakanlığı da memurlara ait değildir.

    Dördüncüsü, SSK hastanelerinin devlet hastanelerine göre daha iyi hizmet verdiği gibi bir iddia ya da gerçek varsa, israr edilmesi gereken herhalde o iyi sistemin devlet hastanelerine de yaygınlaştırılmasını istemektir.

    Daha başka olmazlar da bulunabilir ama vakit kaybından başka bir işe yaramaz.

    Gelelim birleşmeyi savunanların gerekçelerine: Önce basit bir soru: Birleşme ne demektir? SSK hastanelerinin Sağlık Bakanlığına bağlanması ise “bağlanma” ne demektir?

    Bunun, “SSK hastanelerinin personelinin -maaş, tayin, terfi vbg- özlük işlemlerinin Çalışma Bakanlığınca değil Sağlık Bakanlığınca yapılacağı” demek olduğunu, yoksa ameliyatların bundan böyle Sağlık Bakanlığının ideolojik tercihlerine göre yapılacağı anlamını çıkarmanın -hem de koalisyon dönemi olmadığına göre- pek doğru olmayacağını anlıyoruz.

    Peki şimdi yine akla ziyan gibi görünebilecek bir soru: iki grup hastaneyi aynı bakanlığa bağlamanın ne gibi yararları olabilir?

    Herhalde en güçlü iddia “havuz sistemi” oluşturulacağıdır. Yani, çok sayıda hastaya, toplam açısından kısıtlı imkânların tahsisinde aynı bir merkezden yönetilen sistemin daha yüksek verimle cevap verebileceği iddiası.

    İşte, işin püf noktası buradadır. İki grup hastanenin aynı bakanlığa bağlanması, bu “ihtiyaçlara daha yüksek verimle cevap vermesi” amacını gerçekleştirebilecek bir araç değildir. Bambaşka araçlara gerek vardır.

    Nitekim, hergün TV’lerde izlediğimiz saatlerce ambulans bekleme olayları da göstermektedir ki, aynı merkeze (örneğin Sağlık Bakanlığı, Çalışma Bakanlığı, Belediye ya da bir başka merkezi kurum) bağlı ambulanslar arasında -yukarılarda anılan- “bağ” yoktur. Neredeyse her ambulans ayrı bir merkezden yönetilmektedir.

    Sık sık, bir kurumda -hatta özel kurumlarda- kaybolan evraklarımız için, “öbür arkadaş şey yapmış benim haberim yoktu” şeklinde cevaplar alırız. Ambulans gecikmesi ve evrak kaybolması arasındaki bağlantı, SSK ve Devlet Hastaneleri açısından ve de tüm kamu ve özel kurumlarımız -ve şirketlerimiz- için geçerlidir.

    Bir yarar elde edebilmek için önce sorunu doğru tariflemek gerekir. Sorun, çeşitli amaçlarla (yani ihtiyaçlarla) kurulmuş kurumlar, hattâ aynı kurumlar bünyesindeki birimler arasında işlevsel bir işbirliğinin kurulamayışıdır.

    Eğer bir hastaya hangi SSK hastanesinde uygun yer ve tedavi imkânları olduğunu, o hastaneleri tek tek dolaşmadan ve de yetkilileri ile mecelleşmeden bildirebilecek bir koordinasyon ağı yok ise -ki yoktur-, bu hastaneleri Sağlık Bakanlığına “bağlayarak” bu sorun çözülebilir mi?

    İhtiyaç olan, bir koordinasyon ağı sistemi tanımlayıp hayata geçirmek, yapılan ise iki ayrı hastane grubunun aynı bakanlığa bağlamaktır. İhtiyaç ile yapılan arasında bir bağ yoktur.

    Benzer sorun cankurtaranlar için de geçerlidir. Aynı bir kurumun farklı hastanelerinde bulunan cankurtaranları ihtiyaçlara göre yönetebilen bir ağ sisteminiz yoksa o kurumu sağlık bakanlığına bağlayarak sorunu çözebilir misiniz?

    Bu şekilde düşünülerek şu noktaya gelinebilir: Mesele hangi hastanenin hangi bakanlığa bağlı olması değildir. Hattâ, hastanelerin bakanlıklara bağlı olması da değildir. Çeşitli kurumların -belediyeler, özel idareler, sendikalar, özel hastaneler, şirketler, vakıflar vd- ellerinde çeşitli nitelik ve nicelikte tedavi imkânları vardır. Bunları aynı bir bakanlığa bağlamak hem mümkün değildir hem de son derece gereksizdir.

    Yapılması gereken, her imkânı yerinde muhafaza etmek, fakat:

    (1)Tüm tedavi imkanlarının belirli tıbbi ve işletmecilik standartlarında hizmet üretmesini sağlamak,

    (2)Bu imkânların ihtiyaçlara tahsisinde akılcı ve verimli bir “tahsis algoritması” çevresinde tüm bu kurumlarla uzlaşı sağlamak,

    (3)Bu algoritmanın işleyişini denetlemektir.

    Sağlık Bakanlığının teknik otoritesi sayılan bu 3 gereklilik için de gerek ve yeter koşuldur. Sağlık Bakanlığının tam olarak işi budur.

    Böylece ister kamu ister özel, ister SSK isterse Devlet hastanesi ya da bir yerel idarenin küçük kapasiteli sağlık tesisi olsun tüm imkânlar bir yerlere “bağlanmadan” tek elden yönetiliyormuş “gibi” koordinasyon içinde ihtiyaçlara tahsis edilebilir.

    Aksi halde, her kurum başkalarıyla imkân paylaşmaya yanaşmadan vergilerden aldığı paylarla kendi kesimine en iyi hizmeti vermeye kalkar ki bu Türkiye değil en zengin ülkelerin dahi katlanamayacağı bir israf olur.

    Sonuç: Hiyerarşik “bağlama”lara gitmeksizin -ki bir işe yaramazlar- ağ sistemleri kurmayı, bu sistemlerin gerektirdiği etkileşim anlayışını (https://tinaztitiz.com/3302/biz-icatci-insanlariz/) içimize sindirmeyi öğrenmek zorundayız.

    Çarşamba, Mart 16, 2005

  • Çıkarma Gemisi..

    Heybeliada’da neredeyse bir mahalleninyanmasına yol açan yangından sonra bir yayın kanalı belediye başkanı ile görüşüyor:

    –        Sn. Başkan, bu ve bundan evvelki yangınlarda hep itfaiyenin yetersizliği ve geç gelişinden şikayet ediliyor. Ne diyeceksiniz?

    –        İlk olarak şu var. Bu evlerin çoğu tahta, yani odundan; ahşap deniliyor. Birincisi, evler tahta olduğu için çabuk yanıyor.

    –        İkincisi; mevcut itfai takımı böyle büyük yangınlarda yetersiz kalıyor. Bu defa Anadolu yakasından yardım istiyoruz, onlar da ancak geliyorlar. Bizim çıkarma gemimiz olsa daha çabuk gelebilirler; dolayısıyla çözüm çıkarma gemisi almaktır.

    Özet olarak aktarılan bu görüşmede küçük bazı farklılıklar olabilir ama anlam aynen böyledir. Yani;

    –        Evler tahta(!)dır, tahta yanar,

    –        İtfai ekibimiz iyidir ama yangın büyüktür,

    –        Yardımsız olmaz, yardım ise çıkarma gemisiz olmaz,

    –        Ve sonuç: ne kadar çıkarma gemisi o kadar çabuk sönen yangın.

    Bu görüşme mümkünse hiç değiştirilmeden, band çözümlemesi olarak basılmalı, çoğaltılmalı ve ilköğretim okullarından üniversitelere kadar tüm eğitim kurumlarında okutulmalı ve okutulması -mümkünse- bu bir devlet politikası haline getirilmelidir.

    Bu görüşmenin kayıtlarının ardına şu aşağıdakilerin de eklenmesi gerekmeyebilir; çünkü kafası karışık olmayan normal insanlar şu birkaç maddeyi doğal izanlarıyla akıl edebilirler:

    a)     Yangın bombası veya alev makinesi kullanımı ile, LPG tankı patlaması, uzun süre için için yanıp birdenbire parlayan pamuk, hububat, tütün deposu gibi yangınlar birden çıkarlar ve çıktıkları anda ‘büyük’türler. Heybeliada’da ise yangınlar ev veya küçük iş yerlerinde çıktığı için ‘küçük’ başlar, çıkarma gemisi beklerken(!) büyür.

    b)     Küçük yangınların çıkarma gemisi olmadan söndürülmesi için ilk çağlardan bu yana geliştirilmiş yöntemler vardır.

    c)     Yangın söndürme tüpü bulundurmanın zorunlu kılınması; belirli yerlerde belediyeye ait büyük kapasiteli söndürücülerin bulundurulması,

    d)     Bu tüplerin kullanımları için sık sık (bıkmadan) eğitimler düzenlenmesi,

    e)     Halkın yangın konusunda bilinçlendirilmesi,

    f)      Adaların muhtelif yerlerine denizden su çekip basabilecek sabit ve seyyar yangın pompalarının tesis edilmesi,

    g)     Tahta ve odundan(!) yapılmış bina sakinlerinin yangın söndürme önlemleri almaya zorlanması,

    h)     Orman Genel Müdürlüğü ile anlaşma yapılarak söndürme helikopterlerinin süratli müdahale edebilecek hale getirilmesi,

    i)       Yangın riski yüksek bölgelerde (adaların hepsi), yangın gönüllülerinin özendirilmesi ve desteklenmesi (550 yıl önce İstanbulda vardı, şimdi ABD’de de var),

    j)       Bu tür yangınlarla mücadelenin aynı zamanda beklenen deprem açısından da zorunlu bir önlem olduğunun idrak edilmesi.

    k)     Adalarda mevcut itfai ekiplerinin eğitimlerinin tazelenmesi, eğitimlerinin çekirdekten yetişmiş itfai erleri yerine bu konuda taze bilgilere sahip kişi ve kurumlarca (üniversite, TÜBİTAK vbg) yapılması; kısacası bilimden yararlanılması,

    l)       Bu güne kadar adalardaki yangınların, çıkış yerleri, nedenleri, tahribat düzeyleri, müdahale gecikmeleri vb açılardan analiz edilmesi,

    m)    Adalar ile İstanbul arasındaki denizin, hava koşullarına bağlı olarak değişkenlik gösterdiğinin hiç olmazsa balıkçılara sorulması ve çıkarma gemilerinin özellikle fırtınalı havalarda -ki yangın için en uygun zamanlar- erişimlerinin imkansız olabileceğinin bu yolla idrak edilmesi,

    n)     Halkın, cahil belediye başkanlarından korunması için sık sık Tanrıya yakarmaları.

    1 Nisan 2005

     

  • Düğmeler ülkesi..

    Ülke adlarının anlamları

    Thailand (Özgür Ülke), Netherland (Çukur Ülke), Iceland (Buz Ülkesi), Greenland (Yeşil Ülke) ve Türkiye: (Düğmeler Ülkesi)

    Türkiye ne zaman sıkışsa birilerinin düğmeye bastığı ileri sürülür.

    Bu yazı bu iddianın kısmen doğru olduğunu, ama tam doğru olmadığını savunmaktadır.

    İlişkilerde temel ilke: Koz!

    Artan dünya nüfusu, kıtalan kaynaklar, vahşileşen rekabet karşısında günümüzde uluslararası ilişkilere egemen olan temel ilke, “doğrudan ve/ya dolaylı kozların yönetimi; daha da Türkçesi koz üstünlüğünü elde etmek“tir. Bir ülkenin bir diğerine karşı “koz”u, birincinin herhangi bir üstünlüğü ve/ya diğerinin herhangi bir zafiyetidir.

    Doğrudan koz, bir ülkenin topyekün ya da bir kesimiyle (ticari, politik, askeri, sektörel, kurumsal vd) , bir diğer ülkenin mütekabil yanına karşı isteklerini yaptırabilme imkanlarıdır. Bu bir tarafın üstünlüğü ya da diğer kesimin zafiyeti biçiminde olabilir. Nitekim geleneksel mücadele (power strugle) ‘doğrudan koz’ anlayışına dayalıdır.

    Dolaylı koz ise, bir ülkenin bir diğerine karşı bir veya daha çok ülke üzerinden isteklerini yaptırabilme yeteneği olarak anlaşılmalıdır. Bunun için ise, aralarında doğrudan koz bağlantısı bulunan ülkeler, birbiri peşisıra dizilerek kesintisiz bir zincir oluşturabilmelidirler.

    Bu durumda zincirin başındaki ülke diğer ucundakine karşı bir koz üstünlüğü elde etmiş demektir ki bu da dolaylı koz adı verilebilecek kavramdır. Bu kozların aynı türden (aynı bir üstünlük ya da zafiyet türü) olması gerekmez.

    Yoğun ilişki -ki dostluk, düşmanlık, ittifak ilişkileri olabilir- içindeki ülkelerin birbirlerine karşı sahip oldukları doğrudan kozlar -normal olarak- bilinir. Ancak, ‘koz AR-GE’ si denilebilecek bir yöntemi geliştirmiş olan ülkeler, diğerinden daima bir adım önde bulunacaktır.

    Bu karşılıklı bilinirlik bir doğal denge oluşturur ve her iki taraf için yaşam çevresini oluşturur, bozulmadığı sürece de ‘barışık ülkeler’ olarak kalırlar (kalmak zorundadırlar).

    Ama ülkelerden birisi, diğerinin ilişkide bulunduğu ülkelerle olan koz dengeleri hakkında bilgi sahibi ise durum değişir. Bu defa bu ülke, karşı tarafa yalnız doğrudan kozlarla değil, diğer ülkelere karşı sahip olabileceği dolaylı kozlar üzerinden de üstünlük sağlayabilir. Hatta bu yeni koz aritmetiğini iyi anlamışsa, sahip olmadığı kozları dahi üretmeye girişebilir.

    İhtiyaç halinde koz üretimi..

    Canlı bir örnek Fransa’nın, zaten sahip olduğu seçimlik bir yetkiyi, zorunlu hale getirmesidir. Bugüne kadar cumhurbaşkanının referanduma başvurma yetkisi, bu defa da bir anayasa hükmü olarak zorunlu hale getirilmiştir. Türkiye’nin AB üyeliğini önlemek için başvurulan bu yöntem, mevcut olmayan bir kozun üretimine iyi bir örnektir.

    Türkiye, dolaylı koz konseptine yabancıdır. İlişkide bulunduğu ülkelerle koz ilişkileri doğrudan kozlarla sınırlıdır ve onlar da Türkiye açısından daha ileri götürülemez durumdadır. Yeni koz üretme konusunda ise diğer alanlardaki icatçılığı kadar yaratıcıdır.

    Koz yerine düğme!

    Dolaylı koz konsepti henüz gündeminde değildir. İlişkide bulunduğu ülkeler ise bu konuda bir uzmandır ve Türkiye’nin çok sayıda noktası ‘düğmeler’ ile donatılmıştır.

    Hangi düğmeye basılırsa o taraftan canı yanmaktadır.

    Bu nedenle ‘birilerinin düğmeye basması’ deyimi yerine, ilişkide bulunduğumuz tüm ülkelerin tüm kesimlerinin (ticaret, diplomasi, siyaset, askeri) istedikleri anda gereken düğmelere basabilmesi söz konusudur.

    Türkiye bir ‘düğmeler ülkesi’dir. İlişkilerimizi ‘koz’ ve ‘dolaylı kozların yönetimi’ kavramlarına oturt(a)madığımız, bunu anlamamakta direndiğimiz ya da ayak sürüdüğümüz sürece, her yanımızdaki düğmelere basıldıkça oynatılacağız.

    Ama biz oynamak istediğimiz şekilde değil, başkalarının işine nasıl geliyorsa öyle!

    Nisan 9, 2005