-
May 25 2012 Güneş ve ay tanık istemedi..
Acaba durum nedir?
“Herkes hazır, o büyüleyici anı yaşamak, hissetmek istiyor. Yöre halkı yerli ve yabancı konukları izliyor. Ay yavaşça güneşi örtüyor. Etraf karardı. Onlar, kısa beraberlikleri için tanık istemediler, yalnızlığı seçtiler diyorum kendi kendime..”
“ Sonra.. sonra büyü bitti. Ayrılık zamanı gelmişti. Ay bir veda busesi kondurup hüzünle uzaklaşmaya, sevgilisinin o büyüleyici ışığına yeniden geçit vermeye başladı…”
“Sevgili izleyiciler..müthiş bir an. Evet şimdi ay güneşle öpüştü, iki sevgili gibi tamamen örtüştüler..”
Meğer güneş tutulmasıymış..
Bunlar, gazete ve TV’lerimizde, yüzyılımızın son güneş tutulması nedeniyle yayımlanan yazı ve sözlerden alıntılar. Bilim adamlarımızla yapılan röportajlarımızın içeriği de pek farklı değil. Bir de güneşe gözlüksüz bakılmaması konusunda inanılmaz yoğunlukta bir uyarı kampanyası . Aynı akşam CNN Teknoloji Koordinatörü -ki böyle bir pozisyon var- genç ve hoş bir hanım aynı haber için şöyle yorum yapıyor:
“Güneşin korona kısmındaki sıcaklığın yüzeyinkinden daha yüksek olduğu biliniyor, fakat bunun nedeni bilinmiyor. Bunun nedeni anlaşılabilirse, muhtemelen bütün bildiklerimizde bazı köklü değişiklikler olacak. İşte, bütün bilim adamlarının konuya bu denli ilgi göstermelerinin nedeni budur”..
Bu iki yorum stili arasındaki fark açıkça bellidir. Peki acaba bunun nedenleri neler olabilir?
Bir nedenin okullarımız olduğu neredeyse kesindir. Ne kendi bedeni, ne çevresi ne de gökyüzü konusunda hiçbir merak aşılanmadan yalnızca bazı adları -o da anlamadığı dillerden olmak üzere- ezbere belleyen çocuklarımızın ve o çocuklardan olma erişkinlerimizin, böylesine bir doğa olayına merak boyutundan yaklaşmaması normaldir.
İkinci olası neden, karşı cins konusundaki toplumsal baskıların, hemen her fırsatta ortaya dökülmesidir. Nitekim tüm mizah, hatta şov programlarının ana temasının yoğun biçimde cinsellik motifleri içermesi, çeşitli TV programlarında travesti kılıklı kişilerin cinsel taciz sayılabilecek söz ve hareketlerinin dahi kadın erkek hemen herkes tarafından yadırganmayışı da -hatta onaylanışı- bunu göstermektedir.
“Sınıfını geçersen sana bir teleskop alacağım” diyen anne ve babalar herhalde vardır, ama sayıları az olsa gerekir. Bunların sayısı arttıkça, doğa olaylarına belden yukarı ilgi gösterenlerin sayısı da artacaktır.
Eylül 2001
-
May 25 2012 Mikrofonlu büyük salonlar..
TV’de zaman zaman yurt içi ve dışında, devlet yönetimleriyle ilgili çeşitli toplantılarına ait salonlar gösterilir. Bakanlar Kurulu, Milli Güvenlik Kurulu gibi organların çalışmalarının yapıldığı salonlar.
Bir ara şöyle bir gözlemim oldu: Yüzölçümü küçük ülkelerin bu tür toplantılarının yapıldığı salonları da küçük oluyor. Örneğin İsrail Bakanlar Kurulu toplantıları öyle küçük bir salonda yapılıyor ki oturanlar neredeyse birbirine değiyor, karşılıklı oturanlar ellerini uzatsalar birbirlerine değiyor…
Bir zamanlar Türkiye’de de Bakanlar Kurulu salonu öyleymiş. Ama herhalde o ülkenin küçüklüğünden ziyade parasızlığı ile ilgiliydi, büyük salon yapacak para yoktu.
Krallık İngiltere’sinde karşılıklı oturanlar zaman zaman birbirlerine kılıçla saldırdıkları için masa genişliği iki kılıç boyu kadar yapılmış.
Sonunda, gelişmiş ülkelerin, bu tür “etkili iletişim ve etkileşim[1]” gerektiren toplantılarını küçücük salonlarda yaptıklarına karar verdim.
Artık, birbirinden neredeyse birer metre ara ile oturmuş, karşılıklı olarak aralarında yaklaşık beş metre bulunan, dolayısıyla da birbirini ancak mikrofon ve hoparlör sistemiyle duyabilen toplantı salonlarının, gerek “böcek güvenliği” gerekse “katılımcıların özgür fikir beyan etme motivasyonlarını yoketme” açılarından son derece yanlış olduğunu akıl edebilecek bir kişi arıyorum.
Niye mi? TV haberlerindeki toplantılara bakınız anlarsınız.
Cumartesi, Aralık 30, 2006
-
May 25 2012 “Büyük Sopa”
Uçak gemisinin lakabı..
Geçtiğimiz aylarda Marmarisi ziyaret eden ABD uçak gemisi Theodore Roosevelt de, o kıtada yaşayan insanlar gibi bir lâkap (kolay çağırmak için kullanılan, kişinin bir huyunu, bir özelliğini yansıtan bir adlandırma) taşıyor: “büyük sopa“.
Bir gemiye verilmesi düşünülebilecekler içinde en son akla gelebilecek bu lâkap acaba neyin nesidir?
T.Rooosvelt (1858-1919), ABD’nin 26. başkanı olup ABD siyasi tarihi açısından en önemli özelliği, başkan seçildiği 1901 yılına kadarki geleneksel dış politika paradigması olan (karışmam-karışmasınlar) politikasını değiştirip (karışırım-karıştırmam) ilkesini yerleştirmesidir.
Bu dış politika ilkesini herkesin kolayca anlayabilmesini teminen söylediği ünlü sözü yukarıda adı geçen uçak gemisine bu nedenle lâkap olarak verilmiştir: “yumuşak konuş fakat büyükçe bir sopa taşı; daha uzağa gidersin“!
Böyle bakılınca geminin adı tam yerine oturmuyor mu?
Dünya toplumlarını gelişmiş-gelişmemiş, ileri-geri gibi tanımlamak yerine, kendini koruyabilenler–koruyamayanlar skalasında konumlandırmak daha doğru gibi görünüyor. Bu çizgide Türkiye’yi skalanın “koruyamayanlar” ucuna yakın bir yerlere yerleştirmek her halde pek yanlış olmaz.
Toplum kendini hırsızlara, gaspçılara, provakatörlere, işbirlikçilere, kısacası iç ve dış tehdit öğelerine karşı koruyamıyor.
Diyarbakır’da uç veren olayların nedeni olarak uzlaşılan nokta “provokasyon” oldu. Türkçe bir sözcüğün değil de ne anlama geldiğini belki epey kimsenin bilmediği bir sözcüğün benimsemesi de ilginçtir.
Böyle sözcükler kullanarak sorunları kitlelere açıklamak çoğu zaman işe yarayabilir: Toplumsal kargaşaların nedeni provokasyon, hayat pahalılığının nedeni enflasyon, ihracat güçlüklerinin nedeni deflasyon, medya yozlaşmasının nedeni sansasyon, işsizliğin nedeni otomasyon, kanserin nedeni radyasyon, doktor eksiğinin nedeni rotasyon ve bütün bunların nedenlerinin nedeni ise globalizasyon sonucu oluşan transformasyon!
Peki bu provokasyon denilen şey neyin nesidir de hemen her hangi bir kanalla bize eriştiğinde çoluk çocuk ayağa kalkıyor? Bilmem ne TV Danimarka’dan yayın yapıyor bizimkiler yakıp yıkıyor; filan belediye başkanı kaşını kaldırıyor bankalar yakılıyor; hapisteki avukatıyla haber yolluyor bombalar patlıyor, bayram oluyor, cenaze oluyor kalkışma!
Belli ki sorun iki uçlu: birisi provoke edilmeye teşne kitleler, diğeri ve çok daha önemlisi provokatörleri caydırabilecek olan ve TR’in “büyük sopa” ile sembolize ettiği, teknik adlandırmayla “koz” denilebilecek olan “yaptırım gücü” eksiğinde.
Kadınla teması kültürel olarak kesik kesimlerde erkekler nasıl ki her ne görseler “cinsel açıdan provoke olma” nedeni sayarlar, bizde de her vesileyle kalkışan kesimler de belli ki bir şeylerin açlığı içinde kolaylıkla şiddete provoke olabiliyorlar.
Birer canlı organizma olan insanlar gibi onların oluşturduğu toplumlar da gayet doğal olarak iç ve dış provokatörler tarafından sürekli tehdit altındadırlar. Bunu anormal bir durum olarak algılayıp boyuna Danimarka’lılara, Belçika’lılara, Amerika’lılara vs diş gıcırdatmak, kafalarına çuval geçirmek gibi -aptalca- hayallerle avunmak yerine, hangi yetersizliklerimizin bizi bu denli “tahrik edilmeye uygun” hale getirdiğini anlamaya çalışmalıyız.
Medyada ve özellikle internette, çeşitli grup ve kişiler -bir bölümü de arkadaşlarım- uğradığımızı düşündükleri haksızlıklar karşısında köpürüyor, esip gürlüyor ve hattâ kendileri gibi esip gürlemeyenleri duyarsızlıkla (belki de kimbilir işbirlikçilikle) suçluyorlar. Ama bu “koz” konusunu (http://tinyurl.com/cssjbd2, http://tinyurl.com/brz2lv3, http://tinyurl.com/d3ac4dz, http://tinyurl.com/bvu3yw5) anlamaya, anlaşılmasını sağlamak için çaba harcamaya da yanaşmıyorlar. Bunların içinde çok önemli ve bu işi gerçekten anlaması gerekenler de var, hem de çok.
Öz-savunma (bağışıklık) sistemi bu denli zayıf olarak yaşayamayız!
Sonuçta bu topraklarda yaşayan hiç kimsenin çıkarına olmayacak bir çatışmanın ve ardından da göçüşün içine doğru sistemik biçimde ilerliyoruz. Yapılmaması ve yapılması gereken birer şey aransa herhalde şunlar ilk sıraya oturtulmalıdır:
- Neyin niçin olduğunu anlamaya çalışmalı ve “zaten” bildiğimiz kuruntusundan vazgeçmeliyiz.
- Mikro-yaklaşımlarla (kepenk açma kapama, belediye başkanlarının abuk sabuk narsizm gösterileri vs) vakit kaybetmeyi bırakıp, büyük resmi görmeye ve bir yandan da bağışıklık sistemimizi oluşturacak omurgayı yani “koz yaklaşımı”nı anlayıp gerçekleştirebilmeliyiz.
Sonuç..
Sorunların “kim” tarafı ile uğraşmayı bırakıp, “nasıl” tarafına yönelmeli ve sorun çözme araçlarımızın kabiliyetini yükseltmenin çarelerini bulmalıyız. Bunun karşısındaki en büyük engel okur-yazar kesimimizin “kim” tarafına takılıp kalmasıdır.
Nisan 1, 2006
-
May 25 2012 Bu yolun dönüşü var mı?
Bu sabiti unutmayalım
İTÜ’ye davet edilen dünyaca ünlü bir bilim adamını dinlemeye 4 (yazıyla dört), aynı saatte üniversiteye konferans vermesi için çağrılan şarkıcı Hülya Avşar’ı izlemeye ise 600 (yazıyla altıyüz) öğrenci gittiğini gazetelerde okuduk.
Değerli bilim adamımız Prof. Celal Şengör ise bu olayın ardından üniversiteden ayrılma kararı vermiş ve gerekçe olarak da bu 4/600 oranını göstermiş.
Bu yazıyı, bu kararın gerekçesi olarak gösterilen ve büyük bir olasılıkla bu tarihten sonra bilim dünyasında avşar sabiti olarak anılacak olan 0.00666666.. oranına karşı yapılan yanlış muameleyi eleştirmek için yazıyorum.
İki ayrı haksızlık
İlk söylenmesi gereken, şarkıcıya karşı -örtülü de olsa- yöneltilen eleştirinin haksızlığıdır, hem de birkaç yönden. Vatan Gazetesi yazarlarından Selahattin Duman’ın da gazetedeki köşesinde yaptığı mükemmel analizde belirttiği gibi, Hülya Avşar yerine Müslüm Gürses ya da Gamze Özçelik de “davet edilmiş” olsaydı yine aynı şey olur, hatta bu 0.00666’lık oran da tutturulamayabilirdi. Dolayısıyla Hülya Avşar’a haksızlık edilmiştir.
İkincisi ve çok daha önemlisi, teşekkür edilmesi gereken bir kişinin aşağılanması meselesidir. Bir an için, 0.00666 yerine mesela 1’den büyük bir başka oranın gerçekleştiği varsayılsın; olmayacağını ben de biliyorum ama bir an için olabileceği düşünülsün. Bu takdirde bilim dünyamız ve okur-yazar kesimimiz ne düşünecekti?
Düşünülecek olan bellidir: “aman ne iyi, bilim adamına gösterilen ilgi şarkıcıya gösterilen ilgiden daha büyükmüş; o halde bilimde önemli bir mesafe almışız; o halde muasır medeniyet düzeyine erişilmiş bulunmaktadır” filan. Bunun ne kadar yanıltıcı olacağını bırakınız bilim dünyasını sokaktaki insanlar bile anlayabilir.
Hülya Avşar -bilerek bilmeyerek- bilimde geri kalmışlığımızın nedenlerini doğru dürüst analiz etmemiz için mükemmel bir fırsat yaratmıştır. Kendisine müteşekkir olmak varken aşağılanıyor. Bu da iki.
Göstergeleri kırmayınız
Herhangi nedenlerle kontrolunu kaybetmiş sürekli irtifa kaybeden bir uçak düşününüz. Pilotlar seferber olmuş, düşüşü durdurmaya çalışıyorlar. Bu arada yardımcı pilot eline bir parça kağıt ve biraz seloteyp alıp altimetre cihazının üzerini kapatıyor, böylece artık ne kadar hızla düştüklerini görmüyorlar ve kısa bir süre için huzura kavuşuyorlar. Sürekli huzurdan (!) önceki birkaç dakika.
Lütfen size durumunuzu gösteren göstergeleri örtmeyiniz, kırmayınız ya da aşağılamayınız, onlar bizim en kıymetli yol göstericilerimizdir. Hatta mümkünse -gösterge yanlışlıklarından korunabilmek için- yanlarına ikinci, üçüncü göstergeleri de koyunuz. Mesela şimdi aynı deneyi tekrarlayıp bu defa da S.Hawking-M.Gürses ikilisini davet edin.
Hatta -şimdi aklıma geldi- bunu sürekli bir izleme sistemine dönüştürüp citation index yerine kullanmak üzere her ay benzer bir ikiliyi “davet” edelim. (Bunu diğer gelişmiş ülkeler yapamazlar, çünkü bilim adamlarıyla eşleştirecek sayıda “diğer”lerinden bulamazlar).
Peki n’oluyor da böyle oluyor?
Sorun çözme araçları içine tarafımızdan katıldığına kuşku olmayan bir araç var: “bir soruna daha büyük sorunla çözüm önerme” yöntemi. Örneğin, “tinerci çocuklar” sorunu için önerilen çözümlerden birisi, “ailelerin çocuklarına sahip çıkması“dır. Halbuki, ailelerin çocuklarına sahip çık(a)mayışları, tinerci çocuklar da dahil birçok sorunu üreten daha büyük bir sorun kümesidir.
Ciddi görüntülü birçok yetkili bu tür sorunları “anlıyormuş gibi” yapmak amacıyla bu yöntemi kullanırlar.
“Trafik kazaları önemli bir sorundur. Bunun için vatandaşın kurallara uyması gerekir“, “enflasyon haksız bir vergidir. Bu nedenle mutlaka düşürülmesi gerekir” gibisinden.
Beş parmak bir olamaz ama..
Toplum bileşimi içinde tüm bireylerin zeki, bilgili, ahlaklı ve ruh sağlığı yerinde olmasını beklemek bir hayaldir. Ama, bu tür az sayıda kişinin bulunacağını ve özellikle de onların sağlam bir kültür tabanı oluşturarak toplumun geri kalanı için özgür ama istismar edilemeyecek bir yaşam alanı oluşturmalarını ummak da en doğal beklenti sayılmak gerekmez mi?
Bu kişiler toplumun çeşitli ilgi alanları içinde kuşkusuz vardır. Ama bu kesimlerden birisi vardır ki o, bu sihirli gelişim sürecinin anahtarı demek olan “elit ağları”nın önderliğini yapacak olan “seçkin bilim insanları ağı” olmalıdır (https://www.tinaztitiz.com/yazi.php?id=457).
Birbirine akademik ünvan dağıta dağıta “elit” niteliğini çoktan yitirmiş, aydınlanmanın biricik aracı olan akıl-sezgi etkileşim sarmalını ıskalamış bulunan toplum kesimimiz, içinde var olan elitlerini bir ağ içinde dayanışma içine sokamadıkça, bu eksiğin sonsuz sayıdaki sonucuna katlanmak zorunda kalacaktır.
$50,000 karşılığında, incileri dinlenmek üzere konferansına gidilen futbolcular bugün şarkıcılarla yer değiştirmiştir. Bu süreçte en ufak günahı bulunmayan kişiler bu konferansları vermek üzere “davet edilen” kişilerdir. Kimi davet etseniz -haklı olarak- kendinde bir şeyler vehmedecektir.
Sorunu bu kişilere indirgelemek, kültürel yozlaşmadan sürekli yakınmak kişisel rahatlama sağlayabilir, ama süreci tersine çeviremez.
Beğenmeyen kim varsa düzgün insanlardan ağlar oluşturmalıdır
Rüşvet vermeyen iş sahibi, rüşvet almayan görevli, kopya çekmeyen öğrenci, sınavda gözetim yapmayan ya da ezber yaptırmayan öğretmen, yetkilerini seçim bölgesine aktarmayan bakan, trafik kurallarını çiğnemeyen sürücü, hayvanlara eziyeti önlemek isteyen hayvansayar ya da velileri ile sözleşme yapabilen okullar ve de benzer elit tavırlı kişi ve kurumlar.
Her kim ki gidişattan memnun değildir, kendi gibilerini arayıp bulup aralarında birer dayanışma ağı kurabilmelidirler.
Bunu yapmak yerine, ağ oluşturabilecek kişi ve kurumların kusurunu aramakla meşgul olanlardan ibaret toplumlar ise şimdi mezarlıklardadır.
Salı, Mayıs 2, 2006
-
May 25 2012 Ben bunlara inanmıyorum!
Din temelli tehdit yoktur!
İrtica, teokratik devlet, çağdaş hukuk yerine şeriat ve bu tür tehdit iddiaları doğru değildir, olamaz da.
Türkiye birkaç milyon nüfuslu, okumuşluk oranı düşük, birkaç kıytırık üniversitesi bulunan bir ülke olsaydı, bu tür tehditlerin kaynağını arayacak kişi ve kurum bulunabilme olasılığı çok düşük olurdu. Halbuki öyle değildir.
70 milyon nüfusu, 80 üniversitesi, 83 yıllık cumhuriyet geleneği olan, Avrupa ülkelerindeki toplam vatandaşlarının varlığı birkaç Avrupa ülkesinden daha büyük Türkiye’de altını çizerek ifade ediyorum ki din temelli bir tehdit söz konusu değildir, olmamıştır, olamaz.
Olmaz çünkü..
Eğer böyle bir tehdit olmuş olsaydı, ilâç için birkaç kişi çıkar, ne yapar yapar sesini duyurur, bu tehditin kaynağının ancak ve yalnız tek olabileceğini mantıksal olarak gösterirdi.
Böyle bir tehdit ancak tüm bireylerin düşünce sistemleri içinden -ya da beyinlerinin içinden bir yerlerin- “kuşku, sorgulama” bölgelerinin çıkarılması veya işlemez hale getirilmesiyle mümkün olabilirdi.
Yani öyle olacak ki insanlar, önlerine tek ve mutlak doğru olarak her ne konulursa onun dışında gerçek olmadığına inanacaklar ve soru sormayacaklar. Böyle bir şey olur mu, olmaz.
Kaldı ki çok çok küçük bir ihtimal olmasın!
Öncelikle, bu küçük ihtimal bütün bu nüfusun -spreysiz filan- düz ahmak olmasıdır ki bu da -pek- düşünülemez.
Meşum olasılıklardan birisi tüm ülkenin üzerine akılları kör eden bir sprey sıkılmış olmasıdır. Bu durumda uyanık kimse kalması ihtimali neredeyse sıfırdır.
İkinci ihtimal bir “üstün akıl” ile karşı karşıya olmamızdır. Yani, bütün insanların akıl gözlerini kör edebilecek bir soft teknolojiye sahip bir kişi -ki ikinci bir kişi daha bulunamaz- vardır ve tüm melaneti o kişi planlamakta ve kör ettiği kişiler de sormaksızın bu melaneti uygulamak için çalışmaktadırlar. Bu durumda gerçekten bir şey yapılamayabilir.
Peki din temelli devlete karşı olduğunu iddia edenlere ne demeli?
Ben onların -en azından- samimi olmadıklarını düşünüyorum. Akıl fikir düzeylerini değerlendirme yetkisini kendimde görmüyor, dolayısıyla onlara böyle sıfatlar yapıştıramıyorum. Ama en azından içtenlikli değiller.
Çünkü eğer içtenlikli olsalardı:
Eğer bu tehdit algılamasında samimi olsalardı, din temelli eğilimlerin yaygınlaşabilmesinin vazgeçilmez tek koşulu olduğunu idrak ederler ve onun üzerine giderlerdi.
O tek koşul, “kendisine söylenenleri sorgulamadan mutlak doğrular olarak kabul etmek ve herkesi o doğrulara zorlamayı görev edinmek“tir. Bu kabulden türetilemeyecek olan bir eğrilik gösterilebilir mi?
Bu kavramın adı “ezber”dir. Türkçe olmayan bu sözcük (yürektenlik, sorgulanamazlık) olarak çevrilebilir. İngilizce’de by heart, Fransızca’da par coeur, Farsça’da ezber; yani yürekten (ez=..den, ber= yürek, göğüs).
Anlam kaymasıdenilen olgu nedeniyle mi yoksa bilinçli mi yapıldığı belli olmayan, dilimizde (bellemek) olarak karşılığı bulunan ve sorgulamamak ile bir ilgisi bulunmayan kavramın yerine sorgulamaya kapalı olan (ezber)in nasıl geçtiğidir.
Tüm okul, aile ve toplum kurumlarının sıkı sıkıya sarıldığı, eğitim sınıfımızın İSTİSNASIZ anlamadığı, en çağdaş görünümlü okullarımızın en etkili biçimde uyguladığı ezber kavramı, herhangi bir konuda radikal militan yetiştirmenin en etkili yöntemidir. İster etnik, ister dini, isterse siyasal ideolojiler olsun, ihtiyaç gösterdiği insan tipi tektir ve o da “sorgulamayan insan”dır.
Yığınlar -hemen bütün toplumlarda- tembeldirler, özellikle de zihinsel olarak. Onların sorgulayabilecek bilgileri, esneklikleri, enerjileri yoktur. Onlar lider olarak bellediklerinin arkasından giderler. Faşizmi tek başına Mussolini, nazizmi tek başına Hitler uygulamamış milyonlarca insan gönüllü ve sorgulamadan bu rejimler için canlarını vermişlerdir. İran’daki molla rejimi de Humeyni tarafından değil yığınların desteğiyle kurulmuştur. Bu -sosyolojik olarak- anlaşılabilirdir, yani normaldir.
Anormal olan aydın geçinenlerin aymazlığıdır..
Hiçbir bilimsel inceleme yapmadan çevresinde rastgele kesimlerden birkaç on kişiyle konuşan, ilköğretim ve üniversitelerin birkaç dersine girip dinleyen, TV’da haber ya da tartışma dinleyen herkes kolayca şunu görebilir: En dogmatik öğretileri savunan “işte gerici budur” diyebildiklerinizden, ağzından çağdaş sözler eksik olmayanlara dek geniş bir kesimin en ortak yanı bu “doğrularından kuşku duymama” özelliğidir.
Akıldan yana olduğunu savunanlar sadece kendi aklından; inançtan yana olduğunu savunanlar da sadece kendi inançlarının tekliğine ve mutlaklığına inanmaktadırlar. Bu bağlamda her ikisi de fanatik birer dincidir.
Şunu anlamamız için ne lâzım?
Türkiye, kendisine söylenenlere kolay inanan, onları sorgulamayı akıl edemeyen tek doğrulular ülkesidir.
Eğitim fakültelerimiz seri imalat biçiminde -iki farklı modelden- tek doğrulu öğretmen yetiştirmekte, onların içinden en keskin tek doğrulular seçilerek diğerlerini eğitecek olan akademisyenler üretilmektedirler. Ondan sonra kendilerine ezbere belletilen doğruları yaygınlaştırmak üzere kendi kesimlerinin okullarına (ilköğretim, lise, yüksek okul) gönderilmektedir.
Bu iddianın ağır olduğunun farkındayım. Ama kanıtı açıktır. Yirmi yıla yakın süredir, ezberin ne olduğunu gerçekten anlamış sadece 1 (yazıyla bir) kişiye rastladım. “Rakibini yenmek için önce silahını iyi anlayacaksın” sözü demek ki boşuna değilmiş.
Ama ezbersiz eğitim lafını eden binlerce kişiyle tanıştım. Bunların tamamı (1 kişi hariç) ezberin ne olduğu, ne güçlü -ve yıkıcı- bir araç olduğunun farkında değildi. Ama sözel olarak cumhuriyetin bekçileri olduğunu söylüyor, belki kendileri de buna inanıyorlardı.
Sorun ideolojik iddia sahiplerinde değildir..
Her toplumda her tür ideolojinin savunucuları, liderleri, kadroları, sempatizanları bulunabilir. Sürekli olarak bunları konuşmak, tehlikelerden söz etmek, soyut uyanmaya davetiyeleri yayımlamak aptalcadır, zavallıcadır.
Gerçekten bir şeylerin farkında olanlar, bu toplumu sürekli geriye götürenin de, bilimden hiç nasibimizi alamamanın altında da aynı şeyin bulunduğunu idrak etmek zorundadırlar. Bu şey kuşkusuzluk (yani yürektenlik, sorgulamamak, söylenene inanmak), dilimize sokuşturulan sözcükle (ezber)dir.
Körpe beyinlere mutlak doğruları sokuşturup toplumun bölünmesine yol açanlar ile, bunu anlamaya çalışmayanlar, anlayıp da dile getirmeyenler arasında bir fark yoktur.
Cuma, Mayıs 5, 2006
-
May 25 2012 Dalgalı kur!
Yakınanlar ve memnunlar
Son 5 yıldır uygulanan kur politikasına verilen “dalgalı” benzetmesi bir benzetme olmaktan çıkıp bir kanıt haline geldi; ekonomik konularda eleştiri yapanlara karşı, karşıt görüştekilerce sık sık “karşı argüman” olarak dile getirildi, şimdilerde de getiriliyor.
Döviz kurlarındaki yükselmelerden memnun olanlar (ihracat yapanlar) ile memnun olmayanlar (ithalat yapanlar) arasındaki çekişmeler akla, bilinen bir fıkrayı getiriyor.
Bir yönetici sabah işe geç gelenlerle akşam erken terkedenlerden bizar olup bir genelge yayınlamış. No 1 Genelge adını verdiği duyuruya biraz da mizah katarak şöyle demiş: “sabah geç gelenler akşam erken çıkanlarla koridorlarda sürekli çarpışıyorlar. Bu yüzden koridor sağı erken çıkanlara, sol yanı ise geç gelenlere tahsis edilmiştir“.
Bir süre sonra No 2 genelgesini yayımlar: “No 1 Genelge yürürlükten kaldırılmıştır. Geç gelerlerle erken çıkanların aynı kişiler olduğu belirlenmiş bulunmaktadır!”
Döviz kurlarından memnun olanlar ve olmayanlar (ihracatçı ve ithalatçılar) aynı kişiler olduğu için bunun ortasını bulmak zor olabilir.
Deniz dalgasından şikayet olur mu?
Burada dikkat edilmesi gereken şikayet ya da memnuniyet ortamı değil, her ikisine de karşı kullanılan argümandır: “Kur dalgalanmaktadır, bundan yakınmak deniz dalgalarindan yakinmak gibidir yani boşunadır. Bu rejimde kur yükselir de alçalır da.”
Türkçe ve biraz da aritmetik bilmemek yararlı mıdır?
Bazı hallerde olabilir. Eğer çoğunluk da bilmiyor ve siz de onların bu sorunundan yararlanarak bir konuyu savunmak zorunda kalıyorsanız yararlıdır.
Döviz kurundaki değişimlerin baskın özelliği “sabit”, “yükselen” ya da “alçalan” olabilir ve buna “kurun eğilimi” denilebilir. Kur değişimlerinin bir diğer ayırıcı özelliği ise bu “eğilimler” çevresindeki değişimleri karakterize edebilecek sıfatlar olmalıdır. Bu da “durağan ya da “dalgalı” olarak adlandırılabilir.
Kur değişimlerin karakterini tam olarak belirleyebilecek üçüncü özellik “eğilimin eğimi” ve nihayet dördüncüsü de “dalgalanmanın ortalamadan sapması“dır.
Bütün bunların üzerine bir de zaman boyutu eklenmelidir. Sayılan bu özellikler belirli bir zaman aralığında belirli bir şekilde sıralanmışken, daha uzun bir süre içinde karakter değiştirerek farklı nitelikler alabilir. Dolayısıyla adlandırmada bu da belirtilmelidir.
Buna göre, sabit ya da dagalı / alçalan ya da yükselen / küçük – orta -büyük dalgalı eğlim niteliklerinin çeşitli bileşimlerden söz edilebilir.
Kur rejimini ya da gerçekleşen durumları adlandırırken bu özellikleri baskınlık sıralamasına tabi tutup öyle adlandırmak gerekir.
Örneğin gözlüklü ve 6 parmaklı bir insan tanımlanırken 6 parmaklı oluşu baskın göz bozukluğu çekinik özelliğidir. Bu kişiyi gözlüklü olarak değil 6 parmaklı olarak tanımlamak gerekir. Tabii ki daha da doğrusu 6 parmaklı ve gözlüklü demektir.
Kur rejimini ya da fiili durumu adlandırırken de bu kurala uyulmalı, baskın vasıf geriye çekinik vasıf -bilerek ya da bilmeyerek- öne koyulmamalıdır.
Kur politikası sabit eğilimli, küçük dalgalı olarak tasarımlandı; gerçekleşen ise yükselen eğilimli, orta düzeyde dalgalı ise bu ikinciye verilecek sıfat “dalgalı” değil “yükselen”dir. “Dalga” nitelemesinin temel özelliği “tekrar eski seviyesine inmesi”dir; aynen deniz dalgalanmasında olduğu gibi. Milyonlarca yıldır sayısız dalgalanma olmuş ama hepsi de eski düzeylerine geri dönmüşlerdir. Dalga hareketinin temel fiziği budur.
Son kur dalgalanmalarının bu tanıma göre doğru adlandırması, “düşük eğimle yükselen eğilimli, küçük dalgalı kur” olabilir. Zaman boyutu ise şimdilik belirsizdir.
Sokaktaki insanlar için normaldir!
Baskın ve çekinik karakterler arasında kafa karışıklığı sokaktaki insanlar için normal sayılmak gerekir. Ama bu karışıklık ekonomi konusunda ahkam kesmek (hüküm vermek anlamında) durumunda olan ünvan -her türlüsü- sahiplerince yapılıyorsa farklı anlamlar taşıyabilir ki en hafif olanı Türkçe bilmemektir.
Cuma, Aralık 16, 2005
-
May 25 2012 Keneler nereden çıktı, başka çıkacak(lar) da var mı?
Dayak yerlileri dayak yedi!
DDT adresinde verilen şema, Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) Borneo’da yürüttüğü bir projenin sonuçlarını gösteriyor.
Ve aynı zamanda, son günlerde Türkiye’de ortaya çıkan kene sorununun kaynağına da işaret ediyor.
Borneo yerli halkında (Dayak) çeşitli böceklerden bulaşan hastalıklarla başa çıkabilmek için DDT kullanmaya karar veriliyor. Sonrası ise şemada görülüyor. (Son aşamada doğal düşmanı yok edilen farelerle başa çıkabilmek için bu defa adaya dışarıdan kedi getiriliyor. Fakat çoğalıp irileşen farelerle başa çıkamayan kediler de ölüyorlar.
Kuş gribi ile mücadele sırasında yaktığımız, diri diri gömdüğümüz kanatlıların ahı olmasın!
Birçok kimseye şaka gibi gelebilir. Ama bu “ah”ı nasıl yorumlayacağınıza bağlıdır.
Sorun sadece kenelerle sınırlı değildir!
Yukarıdaki örnek, kene ve benzeri “az zararlı” hayvanlarla ilgilidir. Benzer -ve daha dramatik- durum, çeşitli sorunları çözebilmek için DDT benzeri araçlara sıkça başvuran ülkemizde sosyal ve ekonomik alanlarda da vardır.
Sonuç
Lütfen DDT -ve benzerlerini- kullanmadan önce prospektüsünü okuyup olası sonuçlarını düşününüz; önlemleri -ardışık sonuçlarını düşünerek- aldığınızda zararın en az olacağı garantidir.
Düşünmeyenler için de keneler ve yarın gelecek diğer -ve daha başa çıkılamaz- canlı ve sosyal sorunlar bekleme durumundadır..
Haziran 28, 06
-
May 25 2012 Farzedin ki Hindiyiz..
Türkiye’nin hindi olmadığının kanıtlanması kampanyasının giderek daha fazla konuşulmaya başlaması üzerine bu konudaki düşüncelerimi siz okuyucularıma iletmeyi düşündüm.
Son söyleneceği baştan söyleyeyim: Bu iş gerçekten komiktir ve sonunda olsa olsa Türkiyenin hindiliğinin tescili gibi can sıkıcı bir noktaya varır.
Yanılmıyorsam kırallık dönemi Fransa’sında bir hatip parlamentoda konuşurken ipin ucunu kaçırıp “bu parlamentonun yarısı ahlaksızdır” gibi bir laf eder. Ertesi gün, aldığı ağır tepkiler nedeniyle kürsüye çıkıp özür dilemek zorunda kalır ve “özür dilerim, sözlerimi geri alıyorum, parlamentonun yarısı ahlaksız değildir” şeklinde düzeltir(!).
Eğer söz konusu kampanya için yeterince para harcanır ve kampanya yaygın olarak yürütülebilirse, Dünyada İngilizceyi ana dili olarak konuşmayan ve Turkey-hindi çağrışımına konu olmayan yaklaşık 3 milyar insanın daha aklına, hindiliğimiz konusunda az da olsa bir şüphe yerleşeceğinden eminim, bu bir.
Diğer yandan, hayvanlara karşı olan tutumumuzun -ki kedileri yakıp, ayıların burunlarına halka geçirip işkence etmemiz ve bunu da “bakın oyun oynuyorlar” diye satmaya kalkışmamızla tescillidir-, hindilik çağrışımından gocunmamızla yakın bir ilişkisi vardır.
Uzun zamandan beri, rastladığım yabancılara dillerinde “hayvan herif“in tam olarak nasıl söylendiğini sorarım. Bugüne kadar bilenine rastlamadım. Ama merakla soru soran çok oldu. Hiçbiri, iki farklı yaratık cinsinin adlarını niçin birleştirdiğimizi, bununla hayvanın mı yoksa insanın mı aşağılanmak istendiğini anlayamadı ve genellikle vardıkları yargı: “Siz hayvanları tanımıyor ve sevmiyorsunuz. Aslında, birbirinizi de sevmeyişinizin altındaki kaynak sebep, bu canlı sevgisizliğidir” oldu.
Bir zoologdan aldığım bilgiye göre hindiler tüylerini birkaç sebeple kabartırlarmış. Birincisi, üşüdüklerinde tüyleri arasında ki hava boşluklarını artırarak ısı dengesini kurmak, ikincisi ise bir tehdit karşısında daha büyük görünerek düşmanını caydırmak imiş. Aslında bu ikincisi tüm canlılarda (insanlar dahil) vardır. Filmlerde silah çekmeye hazırlanan kovboyların kollarını kabartmalarının bir nedeni silaha davranırken kollarının bedenlerine sürtmemesi , ama daha önemlisi irice görünüp karşısındakinin gözünü korkutmaya çalışmak içindir. Dolayısıyla, hindiye benzetilmekten bu kadar korkmamızın altında hayvanlara karşı sevgisizliğimiz yatmaktadır. Bu da iki.
Üçüncüsü, eğer gülümsenecek bir yanımız varsa bu, ad değiştirmekle yok olmaz. Saçsızlıktan şikayet eden birisi (benim gibi) soyadını Gürsaç olarak değiştirse esas o zaman alay konusu olabilir.
Kağıt ve su ile yapılması gereken temizliğini eliyle yapıp ondan sonra da yabancıları pislikle suçlamak, evrensel hale gelmiş dilleri öğrenmek yerine bunları okullardan mecburi ders olmaktan çıkarıp başkalarına Türkçe öğretmeye kalkmak, mevcut nüfusuna refah yaratmaya çalışmak yerine çoğalmaya ve başka ülkelerdeki Türklerle birleşmeye kalkışmak gibi huylarımızdan vazgeçmeden ülkemizin adını mesela ÇAĞDAŞ olarak değiştirsek bir faydası olabilir mi?
Ya da, kedi-köpek itlaf ekiplerine öldürme yerine işin doğrusunu öğretmeden, okul çocuklarının öğretmenlerince ihbar edilip tutuklatılmalarından vazgeçmeden adımızı HUMANIA olarak değiştirmemiz, bize kızanların fikirlerini değiştirebilir mi?
“Türkiye Hindi Değildir” kampanyası için mesai sarfedenlerden bir ricam var; Lütfen bizi daha fazla alay konusu yapmayınız. Eğer gerçekten saygınlığımıza katkıda bulunmak istiyorsanız, çağdaş ülkelerdeki insanların bize niçin kızdıklarını, niçin kabarma taklidi yapmaya çalıştığımızı iddia ettiklerini anlamaya ve sonra da bu yanlış huylarımızı değiştirmeye çalışınız. Hoşça kalınız.
1990-Ankara
-
May 25 2012 Büyük yanılgı..
Öz
1nci düzey ayrıntı
2nci düzey ayrıntı
Muhteşem çabaBilim, bitki ve hayvanlar dünyasını anlayabilmek için sınıflandırarak işe başlamıştır Bu yaklaşım boyunca, temel özellikleri birbirine benzer olanları “aile (familya)”, aynı türler içinde benzer olanları “cins”, onların içindeki benzerleri “tür” ve sonra da “alt-tür”ler olarak sınıflandırmıştır Bu sınıflama hem inceleme kolaylığı, hem de farklı sınıfların “özgün ihtiyaçları”nı bilmemizi sağlamıştır.Örneğin kedi ve kaplan aynı familyaya ait-türler olduğu için birinin incelenmesinden sağlanan bilgiler diğeri için de yol gösterici olmuş, ama diğer yandan da kaplanın beslenme ihtiyaçlarının kedininkinden farklı olması nedeniyle birisi ormana salınırken diğeri evlerde beslenme yoluna gidilmiştir. (Bu yapılmasaydı neler olabileceğini bir zamanlar evinde kaplan besleyen bir mafya büyüğümüz uygulamalı olarak göstermiştir)Bu sınıflandırma sayesinde her bir hayvan türü –hatta alt-türü- için ayrı besleme, barınma, tedavi, eğitim, korunma, koruma vb pratikler ortaya çıkmış ve insanın da dahil olduğu tüm canlılar dünyasının birlikte yaşayabilmesi için kurallar bu pratiklerin üzerinde temellenmiştir. Tüm hayvanlar için yapılan bu sınıflama bitkiler için de mevcut olup, sınıflamanın ne denli iğne ile kuyu kazmak olduğu taksonomiye şöyle bir göz atan herhangi bir kimse tarafından hemen anlaşılabilir.Bilimin, evrenin anlaşılması ve türlerin uyum içinde birlikte yaşayabilmeleri yolundaki bu büyük çabası tek kelimeyle muhteşemdir. Fakat o da ne!Böcekler, küçük ve büyük tüm hayvanlar ve bitkiler için uygulanan bu yöntem ilginçtir ki insanlar için doğru dürüst uygulanmamış, uygulamaya kalkan birkaç sapık da kendi ideolojilerine destek amacıyla, üstelik de yanıltıcı şekilde uygulamışlar ve faturasını da milyonlarca insanın canı ile ödetmişlerdir.Daha sonraları çeştili etnik (zenciler gibi) ve/ya sosyal grupları (Hindistandaki kastlar gibi) diğerlerinden ayırmak biçiminde süregelen “uyduruk sınıflandırma” yaklaşımını da bu sapık uygulama kategorisinde düşünmek gerekir. İnsan dışındaki canlılar dünyasının ihtiyaç ve imkânlarının anlaşılmasını sağlayabilmiş sınıflandırma yönteminin insanlara uygulanmayıp, tüm insanların tek tür (homo-sapiens) olarak kabul edilmesinin altında temelsiz bir varsayım yatmakta,, insanların işine geldiği için ret de edilmemektedir. Bu basit varsayım şudur: insanlar bütün varlıklardan üstündür!Bu varsayım nereden çıktı?Sadece insanlarca –çoğunluğunca- kabullenilen bu varsayım gerçekten gülünçtür. Kendi dışındaki canlı dünyası hakkında hemen hiç bir şey bilmediği zamanlardan pek az şey bildiği günümüze gelene kadar bu iddiayı desteklemek için bulabildiği tek dayanak, kendisinde olup diğer sınıflarda olmadığını sandığı “zeka” özelliğidir. Şimdilerde durumun pek öyle olmadığı, çeşitli zeka türlerinin olabileceği, bunların bir bölümünün ise insanların idrak alanının dışında kalabileceği (yani zekasının onları kavramaya yetmeyeceği) anlaşılıyor. Yapay zeka ve insan zekası üzerindeki çalışmalar her bir yaşam deseni için ayrı bir zeka türünün olabileceğini ve o desen için “en zeki” sayılabileceğini gösteriyor.Her başarım ölçütü için farklı zekalar olabilir ve bu farklılıklar bir hiyerarşi içinde dizildiğinde en temeldeki ölçüt “varlığını sürdürebilme” olur. Şunun şurasında birkaç milyon yıldır varlığını sürdürebilen, bunu da tüm dışındaki dünyayı talan edip yok ederek sürdüren bir “tümör türü”nün en büyük yetersizliğinin o çok öğündüğü zekası olduğunu yavaş yavaş anlıyoruz. Bu, insan türünün milyon yıllık trajedisidir. İnsanın tüm varlıklardan üstün olduğu, dolayısıyla da onlara reva görebileceği her tür muameleyi uygulayabileceği yalanı, sonunda bu familyanın –belki de gezegenin- sonunu getirecek görünüyor.İnsan tek “tür” olamaz! İnsan, kendi dışındaki canlılar için mükemmelen uyguladığı sınıflamayı ilk çağlardan zamanımıza kadar işine geldiği gibi çarpıtmış, bazen ana amaç olarak köleliği almış ve insanları köleler ve sahipleri olarak, bazen siyahlar ve beyazlar, bazen Almanlar ve dışındakiler, bazen inananlar ve ötekiler gibi yüzlerce anahtar kullanmıştır. Kaplan ve kedi aynı familyanın aynı cinsine ait olmakla birlikte iki ayrı tür olarak sınıflanmıştır. Beslenme alışkanlıkları ve yaşam çevreleri bu türlerin nesnel farklılaşma anahtarları olmuştur.Böyle bakıldığında, benzer beslenme, giyinme, barınma gibi ihtiyaçlara sahip “insanlar”ı ayıran nesnel bazı farkların olduğu görülüyor. Bu farklılıklar belirli bir etnik, dini ya da coğrafi alanın ürünleri olarak değil, daha karmaşık fiziki ve sosyal farklılıklar olarak ortaya çıkıyor. Hangi kökene ve kültüre ait olursa olsun insanlar arasındaki çapraz ilişkiler, sonunda o köken ve kültürlere tam uymayan örnekler ortaya çıkarıyor.Kültürü nedeniyle çapraz ilişkilere daha sınırlı olarak açık bulunan kültürlerde ise bu “yabancı” örnekler daha az ortaya çıkıyor.İnsan dışındaki aile, cins ve türler açısından bu çaprazlama çeşitliliği –bu ölçüde- var mıdır?Bu nedenlerle insana, içinde çeşitli alt-türleri bulunduran bir “tür” olarak bakmak daha doğru değil midir? Bazı sınıflamalar yanlış ya da yararsızdır!Sahipler – köleler, aşağı ırk – arî ırk gibi sınıflamalar yanlıştır. Bir de doğru ama yararsız sınıflamalar vardır: eğitimli-cahil, köylü-kentli gibi sınıflamalar kimi sosyal olguları açıklamak için kullanılıyor. Örneğin kent dokusunu bozan gecekondu olgusu ya da trafik düzenine uyulmayış “köylülük” ya da “eğitimsizlik” olarak adlandırılıyor. Yani kentlileştikçe ve eğitim arttıkça bunlar azalacak denilmeye getiriliyor. Halbuki nesnel anahtar kentlilik ya da eğitim değil, “her şeyin ilişkili bir bütün olduğunu idrak edip etmemek”tir. Bunu idrak edebilenler içinde köylüler ve hiç eğitimsizler olduğu gibi idrak edemeyenler arasında en yüksek eğitsel derecelere sahip kentli burjuvalar da vardır. Ulusal ölçekte yayın yapan TV kanallarının birisinde, kurban için getirildiği pazardan can havliyle kaçan bir danayı döverek kaçmamaya razı etmeye çalışan “insan”lar köylü ve eğitimsiz, bu sahneleri ana haberlerde –dana güreşi alt yazısı ve bir oyun havası eşliğinde- gösterirken neşeyle açıklamalar yapan spiker bütünlüğü idrak edememiş bir eğitimli kentlidir.Medyanın çeşitli organlarında bu tür vahşetleri ya eğlence ya da AB’ye girerken yapılmaması gereken densizlikler olarak sunan kişiler de eğitimli kentlilerdir.Ama diğer yandan, ormanda bulduğu öksüz ayı yavrularını süt ve balla besleyerek adeta annelik yapan Trabzonun Sürmene ilçesine bağlı Kutlular köyünde yaşayan Mehmet Yılmaz ise “bütünlüğün farkında” bir eğitimsiz köylüdür. Topraklarını satmayı reddeden kızılderili şef de yine bütünlüğün farkındaolan bir eğitimsiz köylüydü.Kuş gribine karşı “kurban etinin cızbız değil kavurma yapılarak yenilmesi” dışında –ayağı ve postuyla enfeksiyon taşıma gibi- bir riskin bulunmadığını TV kanalına beyan eden bir eğitimli-kentli akademisyen ise bütünlüğün farkında değildir. Bu birkaç örnekten dahi görülebileceği gibi köylü-kentli, eğitimli-eğitimsiz anahtarları bu bağlamda yararsızdır. Bu tür kolaycı açıklamalar köylülere ve eğitimsizlere karşı haksız birer saldırı, ama daha da vahimi sorunları –bırakınız çözmeyi- anlayamamak demektir. Halbuki bunlar ayrı bir alt-tür’dür!Bu “bütünlüğün idraki” özelliğinin nasıl oluştuğu ya da eğer insan alt-türlerinin tamamında var iken neler olup da yok olduğu bilimin açıklayabileceği bir konudur. Ama şimdilik önemli olan, “bütünlüğün farkında olup olmama” özelliğinin tam bir ayırıcı özellik olduğu, sahip olanları ayrı bir alt-tür, sahip olmayanları ise ayrı bir alt-türün üyeleri haline getirdiğidir. Aynen Neanderthal’ler ve Cromagnon’ların aynı hominind familyasına ait olmakla birlikte ayrı türler olmaları gibi (https://www.tinaztitiz.com/yazi.php?id=649). Bu alt-türleri “insan” saymak onların haklarının ihlalidir!Karanfilleri, kaplanları ya da yunusları insan saymak onlar için tam bir işkence olurdu. İnsanlar için oluşturulan ortamlar onlar için “uygun” değildir. Ne yani daha ne istiyorsun seni insandan saydık diyerek bir kaplanın apartman dairesinde oturmak zorunda bırakıldığını, çişini pisuara yapmak zorunda kalışını, ev halkıyla şöyle doya doya bir oynaşmasına izin verilmeyişini bir düşünsenize. Danaları döverek kesilmeye razı ederek ibadet etmeye çalışanların da haklarını ihlal ediyoruz! Bu insanları sürekli aşağılayarak hem onların, hem de köylülerin ve eğitim imkanı bulamamış olanların haklarını ihlal ediyoruz. Sırf dış görünüşleri birbirine benzediği için bir arada yaşamalarına izin verilen alt-türler birbirleri için son derece tehlikeli olabilirler. Örneğin piranha ve sarı kanat denilen balıklar bir arada ancak birkaç saniye yaşayabilirler. Bir Pitbull ve fino için de ancak birkaç dakikalık bir birliktelik olabilir. Bir iguana ile timsah da oldukça benzerdir ama bir arada yaşayamazlar. Bunların hiç biri kötü diğerleri ise iyi değildir, sadece farklıdırlar.Benzer şekilde “bütünün farkında” olan ve olmayan insan alt-türleri de birbirleri için son derece tehlikelidir. Aynen diğer örnekte olduğu gibi “farkında olmamak” o insan alt-türünün bir kusuru değildir, sadece özelliğidir.Farkında olmak da diğerinin bir marifeti olmayıp sadece özelliğidir. Ama kesin olan, farkında olmayanın farkında olan için tehlike oluşturduğudur. Bu tehlike araç kullanırken, ibadet ederken, inşaat yaparken, belediye ya da devleti yönetirken, severken, nefret ederken, ticaret yaparken, futbol oynarken, öğretmenlik ya da öğrencilik yaparken, kariyer sahibi olurken kısacası yaşamın binlerce kesitinin herhangi birisinde doğabilir. Bu potansiyel bir risk değildir, mutlaka gerçekleşecek bir risktir. Deprem gibi de değildir. Zamanı da yerleri de bellidir.Demokrasi tüm insan alt-türlerine değil, sadece medeni insan alt-türüne uygundur! İşte sorun burada başlıyor. Solon –Atina’da demokrasi konusundaki sorunlar üzerine- ünlü ölçütünü ortaya koyuyor: demokrasi eşitler arasında mümkün olabilen bir rejimdir!İnsanların kendi kendilerini yönetmesi esasına dayalı demokrasi kavramının temelindeki ana öğe “sorumluluk bilinci”dir. Bu bilinç yok olduğunda demokrasinin başlıca elementi olan “katılım” da ortadan kalkacaktır. Böylece gerek kararlarda gerek kararların uygulanmasında ve gerekse uygulamanın denetiminde katılım kalmayacak, gücü eline geçiren haklı da olacaktır.“Farkında olmayan” insan alt-türü ise tanım itibariyle sorumsuzdur. Çünkü sorumluluk farkında olmanın bir diğer ifadesidir. O halde farkında olmayanların demokrasi ile yönetimi maddeten imkansızdır. Durumun kendini tamir etmesi de imkansızdır. Çünkü farkında olmayan alt-türün değer ölçüleri farkında olanları tahrip edecek, onları saf dışına itecek cinstendir. Hiçbir akli, ahlaki kurala uymak sorumluluğu olmadığı için her türlü çatışmanın peşin galibi farkında olmayan alt-türüdür. Farkında olanlar için bir nimet olan demokrasi rejimi farkında olmayanların elinde diğerlerine karşı öldürücü bir silaha dönüşmektedir. Depremle ya da kuş gribiyle birlikte yaşamaya çalışırken, yollarda araç kullanırken, AIDS’ten korunmaya çalışırken, ibadet ederken, sorun çözerken; her zaman her yerde. Her iki alt-tür bir şekilde birbirine karışmış ise ne olacak?Mevcut durum tam da budur.Bunun nasıl çözüleceğinden önce, farkında olanların bu tanı çevresinde uzlaşmaları önem taşıyor. Ondan sonraki adım ise yaşamın çeşitli alanlarındaki doğru tavır sahiplerinin dayanışması, hatta ondan da önce birbirlerinin varlığından haberdar olmalarıdır https://www.tinaztitiz.com/yazi.php?id=457
Bu onlara güç verecektir. Bu mücadelede farkında olanların en büyük üstünlüğü diğerlerinin ayırıcı özelliği olan “farkında olmamak”tır. Maalesef başkaca çözüm yolu görünmüyor. Perşembe, Ocak 12, 2006
Bu metin Değişken Derinlikli Yazım yöntemi (Patent Pending No: TPE 2005/03764) ile yazılmıştır. Ayrıntılar için Bkz .http://bit.ly/PhdrXn -
May 25 2012 İşsizlik ithali!
İthalat ne(ler) almak demektir?
Bireyler çeşitli ihtiyaçlarını kendi dışlarından temin ederken, toplumlar da benzer şekilde davranırlar. Bir kişi nasıl ki tüm ihtiyaçlarını kendi kendine temin edemez ise toplumlar için de akılcı yol bu değildir. Mesele -birey ya da toplum olarak- bir şeyleri satın almak / ithal etmek ya da kendi içine kapanmak değildir. Mesele, bu alımın sınırlarını çizebilmektir. Neleri satın alacak neleri kendi başına temin edecektir?
Nitekim işletmeciliğin temel konularından birisi de (buy or make decision) adı verilen (al veya yap kararı) kavramdır.
Bu kararı verebilmek için, satın alırken neler satın aldığımızı iyi bilmemiz gerekiyor. Örneğin, bir kasap ya da marketten et alırken gerçekte satın aldıklarımız şunlardır:
1. Et
1.1. Protein ihtiyacının karşılanması (refah)
1.2. Obezite (olasılığı)
1.2.1. Hastalık (fakirleşme)
2. Besleme, kesim, depolama, ulaşım vd zincirde harcanan işgücü
2.1. Bu kesimlerin geliri (refah)
3. Yatırım
3.1. Yatırımın getirisi (refah)
4. Kesimhane atıkları
4.1. Çevre kirliliği (git 6.2.3)
5. Artan et ihtiyacı
5.1. Et ihlali
5.1.1. İşsizlik, fakirleşme
6. Ambalaj malzemesi
6.1. Kağıt
6.1.1. Ağaç
6.1.1.1. Kuraklık (fakirleşme, işsizlik)
6.2. Plastik
6.2.1. Elektrik enerjisi
6.2.1.1. Doğal gaz, petrol ithali (git 6.2.2)
6.2.2. İthal petrol
6.2.2.1. İşgücü ithali (işsizlik, fakirleşme)
6.2.3. Çevre kirliliği
6.2.3.1. Fakirleşme, işsizlik
7. Kasabın hijyen eksiği (olasılığı)
7.1. Hepatit vb hastalık (olasılığı)
7.1.1. Fakirleşme
8. Diğer olasılıklar (vergi kaybı, sigortasız çalışma, iş güvenliği eksiği vd)
8.1. Fakirleşme, işsizlik
Yani et almayalım mı?
Bu örnek et ya da diğer bir malı alıp almamayı değil, her mal ve hizmetin bir “sırt çantası” taşıdığını açıklamak için verilmiştir. Ayrıca da, satın alınan mal/hizmet ürünü içine gömülü bulunan zenginlik, fakirlik, işsizlik gibi “nihai öğe”lerin daha ileri düzeyde ardışık sonuçları olabileceğine de (kelebek etkisi) dikkat edilmelidir.
Örneğin Çin mallarının olağanüstü düşük maliyetlerine bu mantıkla bakar ve hangi “nihai öğe”lerden oluştuğunu analiz edersek muhtemelen şöyle bir denklem çıkabilir:
Çin mallarının rekabet gücü= kalitesizlik + işgücü sömürüsü (iş güvenliği, işçi sağlığı, ücret düşüklüğü vd) + çevrenin tahribatı + ticaret kurallarının ihlali
Bir şeyin alıcısı varsa üretilir!
İktisatta birkaç temel kural varsa herhalde birisi, hatta birincisi budur. Yasal, ahlaki ya da herhangi bir diğer kurala bağlı olmaksızın, eğer bir mal veya hizmete bir ihtiyaç varsa onu gideren birileri mutlaka çıkacaktır. Bu süreç en şiddetli yasaklarla dahi -tarih boyunca- tersine çevrilememiştir.
Buna göre, bir mal veya hizmet ürününü satın aldığımızda ya da ithal ettiğimizde, sırt çantası içindekileri de birlikte aldığımızı bilmeliyiz. Biz bunları satın aldıkça onları üretenler daima bulunacaktır. Hatta bunları satın almakla onları tevik ettiğimizi dahi söyleyebiliriz.
İşsizlik ithal ediyoruz!
2005 yılında Türkiye ekonomisi umulanın üzerinde büyüdü. Fakat bir yandan da işsizlik azalmadı. Şimdi bunun nasıl olduğunu açıklamak için türlü zorlamalar üretiliyor. Halbuki meseleye “sırt çantası” benzetimiyle baktığımızda, büyümenin ithalattan kaynaklandığını, ithal edilen her mal ve hizmetin sırt çantasında bol miktarda iş gücü ithal ettiğimizi, bunun da bizim için “işsizlik ithali” anlamına geldiğini kolayca görebiliriz.
İthalat, ne ithal ettiğimizi bildiğimiz sürece son derece yararlıdır. Sorun, farkındalığın bittiği yerde başlar.
İstiklal caddesi kaldırımlarına bir de böyle bakalım.
Cumartesi, Ocak 28, 2006
