-
Nis 16 2012 Çocuklar Sorun Çözüyor!
Çocuklar Sorun Çözüyor!
Bir önerim var!
Edward De Bono’nun başlıktaki adlı bir kitabında[1], 5-14 yaş arası çocuklara 9 tasarım sorunu verilip çözmeleri isteniliyor. Bunların neler olduklarını ve çocukların ne gibi tasarımlar yaptıklarını https://www.tinaztitiz.com/dosyalar/Ogrenme_Evi/cocuklar_sorun_cozuyor.pdf adresine tıklayarak (pdf formatında) görebilirsiniz.
Çocukların bir bölümünün düşüncelerini yazıyla ifade edemeyecek kadar küçük olmaları nedeniyle, daha çok çizim şeklinde ifade etmeleri istenilmiş.
Önerim, buna benzer bir fikri yurdumuzda uygulayıp bizim çocuklarımızın ne gibi tasarımlar yapacaklarını görmek.
Bunun için, aşağıdaki basit şartnameyi, sizin veya yakınlarınızın ya da tanıdıklarınızın çocuklarına ulaştırıp, yapacakları tasarımları e-posta ekinde aşağıdaki e-posta adreslerinden birisine yollamalarını sağlamanızı rica ediyorum.
Bunları biraraya getirip, Beyaz Nokta® Gelişim Vakfı sitesinde (www.beyaznokta.org.tr), her tasarımı yapan çocuğumuzun adı altında yayımlayacağız.
Fikir bu kadar basit. Bakalım büyüklerimize örnek olabilecek tasarımlar gelecek mi?
(Belirtmeye gerek yok, çocukları yerine tasarım yapıp yollayacak ebeveynlere kapalıdır J ).
Basit şartname..
Ø Bu organizasyon 5-12 yaş arasındaki çocuklara açıktır. Büyüklerince yapıldığı izlenimi güçlü olan veya yasal sorunlar doğurabilecek tasarımlar başkaca neden gösterilmeden elenecektir (daha bu yaşlarda bu işlere girişmelerini özendirmemek için J),
Ø İstenilen tasarım konuları şunlar olup, mutlaka her birisi için birer tasarım yapma zorunluğu yoktur; bir tane dahi yeterlidir:
1. Sizin bir bireysel sorununuzu çözebilecek bir tasarım yapınız,
2. Oturmakta olduğunuz ev, apartman veya siteye ait bir sorunun çözümü için bir tasarım yapınız,
3. Yaşadığınız kentin bir sorununun çözümü için bir tasarım yapınız,
4. Ülkemizin bir sorununun çözümü için bir tasarım yapınız,
Ø Yapılacak tasarımlar bir adet A4 kağıdı üzerinde olacak ve bir tarayıcı ile taranarak jpg formatında bir e-postaya eklenerek yollanacaktır,
Ø Her tasarım kağıdının üst orta kısmına, tasarımı yapan kişinin adı ve soyadı, bitirmiş olduğu yaşı (2009-doğum yılı) ve halen yaşadığı il adı -gerekirse büyüklerince- yazılacaktır,
Ø Tasarımlar siyah-beyaz ya da renkli olabilir; herhangi bir çeşit kalem kullanılabilir,
Ø Yazı yazma konusunda henüz yeterli beceriyi edinmemiş çocuklar için dezavantaj olmaması için tüm tasarımlar çizim şeklinde olacak, çizimlere sadece çok kısa açıklalamalar yerleştirilebilecektir (bu amaçla başlangıçta değinilen örneğin incelenmesi önerilir),
Ø Tasarımlar tinaz@tinaztitiz.com adresine yollanacaktır,
Ø Gönderilecek tasarımların e-postada görülecek olan son tarihi 30 Ekim 2009’dur,
Ø Gönderilen tasarımlar özlerine dokunulmadan tasarımcının adı ile www.tinaztitiz.com ve www.beyaznokta.org.tr sitelerindeki birer klasörde yayımlanacaktır,
Ø Yollanacak tasarımların tüm yayın hakları Beyaz nokta® Gelişim Vakfı’na ait olacaktır.
Çocuklarımızın ne kadar yetenekli olduğunu hep beraber görmek ilginç olmayacak mı?
Kuşkusuz ne kadar çok çocuk katılırsa sonuçlar o denli öğretici olabiecektir. Bu nedenle lütfen olabildiğince çok çocuğun eline geçmesini sağlayınız. Şimdiden teşekkürler.
5 Eylül 2009
-
Nis 16 2012 Sorun Çözme Yeteneğimiz ve Kürt Sorunu (Nedir?)
31 Mayıs 2009
-
Nis 16 2012 BASILAN SANATÇIYA(!) SANATÇILAR KARŞI ÇIKMALI
BASILAN SANATÇIYA(!) SANATÇILAR KARŞI ÇIKMALI
Sık sık gazetelerde, geleneksel meslek sahibi hanımların işadamlarıyla basıldığı haberleri yeralır. Bunun ilginç bir yanı yoktur. Dünyanın her yerinde bu tür işleri yapan milyonlarca insan vardır ve bu yüzden de bu işe tarihin en eski mesleği denilmiştir.
Garip olan, bu kişilerin gerçek mesleklerini gizleyip ne hikmetse kendilerine daima sanatçı demeleridir.
“Filan sanatçı fişmanca kişiyle basıldı” haberlerinin en çok rahatsız etmesi gereken kesim ise çok az sayıdaki sanatçımız olup, onlardan hiç ses çıkmayışı ikinci garipliktir.
Sanatın, bir toplumun refah ve mutluluğuna yol açan az sayıdaki faktörden birisi (ve başlıcası) olduğunun bilincine henüz varamamış toplumumuzda, cinsellik sömürüsü yoluyla cinsel eğitimsiz kitleleri televizyonuyla, alo hatlarıyla, gazeteler yoluyla sömüren ve adına hayat kadını dahi denmesi doğru olmayan çok sayıda kadın, her kesimden önce kadınlarımızın sonra da sanatçılarımızın onurlarını çiğnemektedir. Buna hep beraber karşı çıkmalı, bu insanların kendilerine sanatçı denmesini şiddetle reddetmeliyiz.
Bu kesimlere karşı çıkması gereken bir başka kesim de vücudunu satmaktan başka çare bulamamış zavallı kadınlardır. Bu yaratıklar, onların mesleğini yapmakta ama mecbur olmadan ve değişik ad altında yapmaktadırlar.
Bu insancıklara verilebilecek en yerinde ceza, basının, televizyonların bunlarla ilgili haberlere yer vermemesidir.
-
Nis 16 2012 Ceket yoluyla hamilelik ve güneydoğuya sürgün cezası!
Ceket yoluyla hamilelik ve güneydoğuya sürgün cezası!
Bir gazete haberi..
Yıllar önce bir TV filminde, New York’ta bir gece yarısı ıssız sokakta işlenen bir cinayeti bir grup sokak çocuğu görüyor. Ertesi günkü gazetelerde maktülün bir trafik kazasında öldüğü yazıyor. Haberi okuyan çocuklar, aralarında tartışmaya başlıyorlar. Bir bölümü, gözlerinin önünde olan olayın trafik kazası olmadığına eminler. Diğerleri ise “gazete yazdığına göre doğrudur” yanlısı.
Nihayet epey tartışmadan sonra birinci grup iddiasından vazgeçip, gazetenin yalan yazamayacağına ikna olup trafik kazası haberine inanıyorlar.
18 Ekim 2009 tarihli gazetelerde bir haber var: Burdur Tarım İl Müdürünün, bir kadın çalışanı “hamile kalamıyorsun, çünkü bu işi bilmiyorsun; ben ceketimi üzerine örtsem hamile kalırsın” sözleriyle taciz ettiğini ve kadın çalışanın tokalaşırken “yeni gelin gibi” eline fazla sarıldığını ve de bütün bunları dairedeki diğer çalışanların gördüğü “yazıyor”.
Gazete yazdığına göre doğru mudur yoksa biraz gerçek biraz abartı-komplo kokan bir durum var mıdır bilinmez, o yön gazetelerin ombudsmanlarının işi olsa gerek.
Haberin bu kısmını geçelim..
İşyeri tacizleri külliyatına girebilir haberin devamında, kamuoyumuzu tatmin edecek bir ayrıntıya(!) yer veriliyor: Yapılan soruşturmadan bir sonuç çıkmayınca, bakanlıktan yollanan müfettişler, suçlanan müdürün Güneydoğu bölgesini kapsayan 6.Bölge’ye tayini yoluyla cezalandırılmasını istemişler.
Gerice yörelerimiz niçin geri kalmıştır?
Bu soru’nun yanıtının tek olmadığını, sadece ceket yoluyla hamile bıraktıranların yol açtığı bir sorun olmadığını herkes tahmin edebilir. Ama kritik sorular, çeşitli -ve de bir kısmı gerçek bir kısmı uydurma- gerekçelerle Doğu ve Güneydoğu’ya tayin olgusunun ne kadar yıldır sürdüğü ve bu gerekçelerle tayin olunanların (yani sürülenlerin) sayısının, oralardaki kamu görevlileri içindeki payının ne olduğu sorularıdır.
Soruna bu iki soru açısından bakıldığında net olarak görünen şu başlıklardır:
o Bir yörenin kalkınma ve gelişmesine etken öğeler tek değildir. Gelişme potansiyeli -ki çok sayıda alt bileşeni var- önemli bir etkendir. Ama en önemli etken, o yöredeki insan nitelik dokusu‘dur. Bu dokuyu tetikleyen birincil faktör (hatta yegane) ise oradaki kamu yönetimi kadrosu, daha da açığı “kamu yönetiminin nitelik dokusu“dur.
o Kamuoyunun uzun süreli belleği zayıf olduğu için, hangi yöreye giderseniz gidiniz, halkın kendisi ya da oradaki çeşitli örgütler, gelişmemişliğin nedeni olarak oralara yatırım yapılmaması vs gibi çok daha az etkili unsurları öne sürerler. Halbuki birincil neden, oralara niçin sürekli olarak şaibeli ve/ya küskün kamu görevlilerinin gönderilmiş oluşudur. Çünkü oraların yerel potansiyelleri açığa çıkaracak olanlar onlardır.
o Kelebek etkisi nedeniyle bazen bir defa yapılan bir yanlış bile olağandışı sonuçlar üretebilir. Gelişmemiş yörelerimiz açısından durum bu değildir. Bu yanlış sürekli olarak (asırlardır) tekrarlanmıştır. Küçük gibi görünen bu olgu o yörelerin geri kalmasının birinci derecede nedenidir. Nitekim, zaman zaman bilerek veya eğrisi doğrusuna denk gelerek ya da rahmetli Recep Yazıcıoğlu’nun tayininde olduğu gibi “sürelim ama sürmüş gibi de görünmesin” formülü ile tayin olunanların o yörelerin gelişimine -kısa sürelerde- ne kadar katkıda bulundukları biliniyor.
Bu bir kamu yönetimi geleneğimizdir ve asırlıktır..
Cezalandırılmak istenilen kamu görevlilerinin “burunlarının sürtüleceği” koşullara sahip yerlere gönderilmesi Osmanlı İmparatorluğu zamanından beri titizlikle korunan bir kültürel mirasımızdır.
Milletvekilliği ve bir süre bakanlık yapmış bir dostum, bakan olduğu ilk gün tüm teşkilatına yayımladığı ve sonradan da israrla izlediği bir genelgesinden söz etmişti: “Kusur işleyen için prosedür uygulansın, fakat kesinlikle gerice yörelere tayin edilmesin“.
Bunun ne denli önemli bir gelişim tetikleyici öğe olduğunu biraz düşünmeliyiz.
18 Ekim 2009 Pazar
-
Nis 16 2012 Cehalet nasıl özendirilir?
Cehalet nasıl özendirilir?
Çobanın oyu kaçtır?
Bir TV programında, saçının rengi nedeniyle zeka özürlü sayılan bir kişi “benim de çobanın da birer oyumuz var, bu haksızlık” deyince -haklı olarak- çok eleştirilmişti.
Demokrasinin olmazsa olmazlarından birisi olan “eşit oy hakkı” ilkesinin reddi çoğu kimsece eleştirilmiş, ama bir bölüm de, “çoban” sözcüğünde simgeleştirilen “cehalet”in demokrasi ile bağdaşmazlığına da hak vermişti. İki arada bir derede kalanların sayısının epey olduğunu da sanırım.
Alan okur-yazarlığı
Kuşkusuz bu çelişkinin çözümü, çobanlara oy hakkının kısıtlanması yoluyla olamaz. “??. okur yazarlığı” deyimiyle ifade edilen çeşitli alanlardaki cehaletlerin yok edilerek, her oy’a yüklenmiş bulunan bilinç düzeyinin eşitlenmeye çalışılması gerekir.
Örneğin, bilişim okur-yazarlığı düzeyi yükseltilemezse, bir kısım insanımızın ATM kartıyla emekli maaşını çekememesi hatta otobüse binememesi gibi durumlar ortaya çıkabilecek. Yarınlarda elektronik oy verme gerçekleştiğinde bu insanlar oy da kullanamayacaklar.
Herhangi bir alandaki okur-yazarlığı geliştirmek için en iyi yöntemin, bir dizi aracın birlikte, birbirini tamamlayacak şekilde kullanımı olduğunu biliyoruz. Sadece tek aracın, örneğin sadece okul kurumu olamayacağı, eğer buna bel bağlanırsa çok uzun yıllar beklemek gerekeceğini tahmin etmek güç değildir.
En etkili öğrenme “ihtiyaçlar” yoluyla sağlanır
Öğrenme devrimi adıyla -tabii ki sınırlarımızın dışında- gelişen akım olduğu dikkate alındığında, “alan okur-yazarlığı” konusundaki en etkili aracın da insanlarda ihtiyaç yaratmak olduğu kolayca görülebilir.
İhtiyaç ise “mecbur olmak”tır!
Hepimiz birbirimize -bireysel ve/ya kurumsal olarak- ihtiyaç yaratabiliriz.
Çocuğuna sorumluluk vermek isteyen anne babalar, onların harçlık ihtiyaçlarını bir takım sorumluluklar yükleyerek bunu gerçekleştirebilir.
Çalışanlarının yabancı dillerini geliştirmelerini isteyen kuruluşlar onlara yabancı dil öğrenmelerini mecbur kılacak sorumluluklar verebilirler.
Sınıfların kirletilmemesini sağlamak isteyen öğretmenler, sınıf temizliği konusunda öğrencilerinden yardım etmelerini isteyebilir. Ve daha yüzlerce örnek.
Şimdi size, bunların tam aksine, öğrenmeyi değil cahil kalmayı özendiren ve bunu sürekli yapan kurumlarımızdan üç örnek:
o Gazetelerimizde, şu tür haberler neredeyse kuraldır: “Marmaray kazısında 9 metre 40 santim derinlikte insan kemikleri bulundu“, “Dört kişilik bir ailenin mutfak masrafı bin 300 lira oldu” vs.
Niçin 9.40 m değil de 9 metre 40 santim? Niçin 1300 lira değil de bin 300 lira? Bunların nedeni bellidir: Bizim insanlarımız arasında 9.40 m’nin 9 metre 40 santimetre olduğunu bilmeyenler, 1300 sayısını okuyamayanlar vardır; biz hepsini kucaklamalıyız (bu “kucaklama” işi de neyin gizlenmişidir bilmem!)
o Profesör ünvanlı insanlar, en azı lise mezunu olan spikerler hava raporu veriyor: “Meteorolojik tahminlere göre önümüzdeki üç günde İstanbul’da ısı 20 derece olacak“
Bu insanlar ısı yerine sıcaklık denilmesi gerektiğini, ikisinin çok farklı olduğunu bilmiyorlar mı? Bilmiyenler olabilir ama çoğu biliyor fakat şu nedenle ısı diyorlar: Bizim insanlarımız arasında sıcaklık deyince soğuk havaların da bulunabileceğini anlamayanlar vardır; biz hepsini kucaklamalıyız.
o Seçimlerde kullanılan oy pusulalarının boyu yaklaşık 1 m. Halbuki basit bir form tasarımı ile, pusulalardaki tüm bilgileri -hatta arka yüzüne gereken yasal bilgileri de ekleyerek- A4’ten daha küçük bir yere sığdırmak, mühürleri de çok küçültmek mümkün.
YSK’nda hiç olmazsa bir kişi bunu akıl edemez mi? Etmesine eder ama gerekçe yine aynıdır: Bizim insanlarımız içinde öyleleri vardır ki bırakın ayrıntılara dikkat etmeyi, ancak eline ip veya şablon pusula verilirse[1] oy kullanabiliyor. Biz tüm yurttaşları kucaklamalıyız ki demokrasi olsun!
Bu birbirinden farklı örnekler çoğaltılabilir. Ama dikkat edilirse tümündeki felsefe aynıdır: Her ne sistem kurulacaksa, en aptal, en cahiline göre yapılmalı.
Böylece, insanlara “alan okur-yazarlığı” kazandırabilecek en etkili araç kenara itilmekte, giderek negatif seçim desteklenmektedir. Halbuki evrim ise bunları ayıklıyor.
Bir anlayış ki doğa kurallarının aksini zorlar, o sistemin yürümesi zordur.
Nisan 11, 2009
-
Nis 16 2012 “TÜRKİYE BAŞARIYA HAZIRDIR”!!
“TÜRKİYE BAŞARIYA HAZIRDIR”!!
HABİTAT konferansı bittikten bir hafta sonra gazetelerde tam sayfa bir teşekkür ilanı çıktı. Sayın Cumhurbaşkanının, katılımcılara teşekkür mesajını içeren bu reklamın başlığı, “Türkiye başarıya hazırdır” idi.
Ulusal bütünlüğün önemli bir simgesi olan bayrağın bir parti kongresinde indirilip yerine terör örgütü flamasının çekildiği bir günün ertesinde anlamlı bir slogan!
BM’in sağladığı fonlardan -ki kendi paramızdır- finanse edildiği ve sırf, “ne koparsam kardır” zihniyetiyle reklamcılarca harcandığı belli olan bu gecikmiş reklam, başarı ve başarısızlık değerlerimizin ne denli çarpıldığının canlı bir örneğidir.
HABİTAT’ı bir fırsat bilip sokak hayvanlarını katleden belediyeler, bu cinayete seyirci kalan milyonlarca insan ve “Türkiye başarıya hazırdır”diyebilen insanlar şu iki olaya dikkat etmelidirler: Birincisi, konferansa katılan yabancıların bu katliamı kınayan tokat gibi sözleridir.
İkincisi ise ağır bir şamardır. 9-10 yaşlarında küçük bir çocuğun, ilk defa TV kamerasına birşeyler söylemesinin ürkekliğiyle, titrek ama son derece kararlı bir sesle, düşüne düşüne söylediği “mahallemizdeki köpeği zehirleyenlerde insana saygı da olamaz , bunu niçin yaptıklarını bir türlü anlamıyorum” sözleridir.
Bu iki olay, birbirlerini kutlayan insanların yüzlerinde inmiş birer şamardır.
Toplumu oluşturan milyonlar sessiz kaldıkça, bu reklamı yayınlayana, onaylayana binlerce protesto telefonu, faksı, mektubu gitmeden, bir avuç insan aklına geleni yapacak, herşeyi kendine yontacaktır.
HABİTAT hazırlığını fırsat bilip kan içme duygularını kısmen tatmin edenler, bir avuç hayvan dostunun -onlara canlı dostu demek daha doğrudur- vicdanlarında mahkum olmuşlardır.
Ama kendilerinin kusuru da yok değildir. Oldukça çok sayıda hayvan koruma derneği ya da platformu bulunmasına karşın, aralarında bir “ağ” kuramamışlardır.
Böylece doğan vakum, ya belediye itlaf ekipleri ya da “apartmanda köpek beslenemez” kararına “evet” diyen Yargıtay üyelerince doldurulmuştur.
HABİTAT sırasındaki hayvan katliamı, canlı dostlarına bir uyarı olmalıdır.
Bir “Canlı Dostları Ağı” oluşturulması için bundan daha iyi bir neden olamaz.
Doğada ne varsa -ki hepsi canlıdır-, onlarla ilgili dernek, vakıf, platform ve de bireyler, kendi kimliklerini ve de örgütlerinin kimliğini kaybetmeden bir “ağ” oluşturabilir ve işbirliği yapabilecekleri alanları belirleyebilirler.
İlk bakışta bile görünen ortak bilgi “tüm canlılara saygı” değerinin toplumda yaygınlaştırılmasıdır.
Bu değer oluşturulmadan ne hayvanseverler, ne insan hakları savunucuları, ve ne de erozyonla mücadele edenlerin başarı kazanmalarına imkan yoktur.
Çarşamba, 26 Haziran 1996
-
Nis 16 2012 Şans bazen yaver gidiyor!
Şans bazen yaver gidiyor!
Bugün tarihli bir gazetede çıkan iddiasız görünümlü bir duyuru, bunca yıldır kafalarımızı kurcalayan eğitim sorunlarını -teknolojinin yardımıyla- çözdü. “Formülmatik” adı verilen ve içinde sayısız matematik, fizik, kimya vb formülü bulunduran bir avuç-içi-bilgisayar, hem de kupon karşılığı yurttaşların (çocuk ve gençlerinin) hizmetlerine sunulmaya başlıyor.
Devlet Üstün Hizmet Nişanı kimlere verilir bilmiyorum ama eğer ondan 1 tane bulunsaydı kime verildiyse geri alınıp bu aleti bu amaçla kullanmayı akıl eden kişiye verilmelidir.
Formülmatik, yıllardır çocuklarımızın iflahlarını kesen formül ezberleme derdini bir anda yok etmiştir. Bundan böyle, bir soru sorulduğunda, aletin fihrist bölümünden hangi formülle çözüleceği bulunup o formülün bulunduğu sayfaya tıklamak yeterli olacaktır.
Muhtemelen alet sadece formülü vermekle kalmayıp gerekli değerler girilerek sonucu da bildirecek, öğrenciye ise bunu sınav kağıdına yazmak kalacaktır. Kısa bir süre içinde Formülmatik’ten, doğrudan yazıcıya bağlantı yapılabieceği için çocuklarımız bu yazma yükünden de kurtulmuş olacaklardır. Gerçekten müthiş bir ilerlemedir bu.
Ne olduğunu anlamadan ezber de olsa formül ezberleyen çocuklarımız ve fen bilimleri konusunda eğitim gören yüksek öğrenim öğrencilerimizde son yıllarda ezbere karşı gelişmeye başlayan endişe verici gelişmeyi de bütünüyle durdurabilecek bu uygulamanın, bir yandan da ezbere dayalı öğretiler konusunda büyük bir şans getireceğini unutmamak gerek. Hatta denilebilir ki, birkaç yıldır o alanlarda kullanılmaya başlanılan “duamatik” vb araçlar bu son gelişmeyi tetiklemiştir. Buna dallar arası teknoloji transferi deniliyor.
Ama esas heyecan verici gelişme potansiyeli başka!
Eğitim sorunlarını bir çırpıda çözen Formülmatik’in çok kısa bir süre içinde toplumumuzun hemen hemen tüm sorunlarını çözebileceğini görebilmek lazım. Neredeyse hiçbir çaba harcamadan, bu alet -hatta adını bile değiştirmeden- bambaşka işlere yarayacaktır.
Bilindiği gibi demokrasi rejimlerinin en sakıncalı yanı herkesin ayrı ayrı fikirlere, çözümlere sahip olmasıdır. Nitekim ülkemiz sorunlarının bir türlü çözülemeyişinin nedeni, iddia edildiği gibi Sorun Çözme Kabiliyeti Yetmezliği adı verilen ve üzerinde çok çalışılması gereken bir sorun olması değildir.
Mesele, her sorun karşısındaki fikir ve çözüm dağınıklığıdır. Bu dağınıklığı giderebilecek -üstelik de elektronik- bir araç, milyonlarca üretileceği için de ucuz olacağı için herkese birer adet dağıtılabilecek ve her okuma yazma bilen kişi sorunu ne ise formülünü okuyup öğrenebilecektir.
Bu kadar da değil!
Bu çözüme karşı ileri sürülebilecek en ciddi iddia -çünkü başka itiraz olamaz-, değişen sorunlar ve çözümler karşısında sabit reçetelerin -başlangıçta ne denli doğru olursa olsunlar- bir süre sonra geçersiz olacağı, formülmatiklerin ise hala eski formülleri dayatıyor olacağıdır.
3G teknolojisi neye yarayacak sanılıyor!
Yaşamımızda büyük değişiklikler yapacağından emin olduğumuz 3G iletişim teknolojisi bu noktada devreye girecektir. Çoğu -ufku dar- kişinin sadece pizza sipariş etmeden önce neye benzediğini görmeye, kaçırılan golleri tekrar izlemeye ya da sinemaya gitmeden önce fragmanlarını önizlemeye yarayacağını sandığı bu teknoloji, her gece biz uyurken Formülmatik’lerin belleğine -tabii ki ücreti karşılığı- kablosuz olarak yeni çözümleri indirecek, ertesi sabah hangi sorunun çözümünün ne olduğu, hatta kişiye özel olarak neler yapması gerektiğinin listesi hazır olacaktır.
Hayal etmesi bile güzel!
Bu çözümü düşünenlere -ki son kısmının pirimi bana ait olmalıdır- ne kadar teşekkür etsek azdır. Benjamin Disraeli ve Mevlana Celalettin Rumi neredeyse aynı sözcüklerle söylenmesi gerekeni yıllar, yüzyıllar öncesinde söylemişlerdir: İnsanlar ve toplumlar layık oldukları şekilde yaşarlar.
29 Kasım 2008 Cumartesi
-
Nis 16 2012 Otobiyografi kesiti-2: Bilişimle ilk tanışıklıklar!
Otobiyografi kesiti-2: Bilişimle ilk tanışıklıklar!
Erişkinlikteki yaşamıma bir etkisi olup olmadığını, varsa ne olduğunu bilmiyorum, ama ilk çocukluk yıllarımdan hatırladığım garip bir şeyi anlatarak başlamak istiyorum.
O zamanlar 4-5 yaşında olduğumu hatırladığıma göre yıl 1946 filan. Fatih’te bir apartman dairesinin 4ncü katında oturuyoruz. Arada şimdiki Fevzipaşa caddesi – o zamanlar birkaçyüz metre genişliğinde görünürdü- ve caddenin öbür tarafında yüksekte, “taşmektep” (şimdi de aynen duruyor).
Evdekiler sık sık bu okula gideceğimi söylüyorlar ve “sınıf geçme” diye bir şeyden bahsediyorlar. Sınıfın nasıl “geçileceğini” sorunca da, oturduğumuz dairenin penceresinden okula bir kalas uzatılacağını, benim bunun üzerinden yürüyerek “geçeceğimi” açıklıyorlar. Okula gitmek değil ama bu beni çok korkutuyor. Çünkü yerden en az 15 metre yükseklikten karşıya geçmek gerçekten de çok korkutucu. Ama yine de okula gitmek istiyorum.
Henüz okuma-yazma bilmiyorum. O zamanlar okula gitmeyen bir çocuğa bir şey öğretmenin pek doğru olmadığı gibi bir inançları vardı herhalde.
Okul denilen şey hakkında pek bir fikrim yok ve okul denilince aklıma tek şey geliyor: kaymak gibi beyaz kağıtlar!
Bu bende o denli bir takıntı ki, ara sıra annemden yüz para (2 ½ kuruş) alıp evin karşısındaki kırtasiyeciden 5 tane dosya kağıdı alıp eve getiriyorum; sonra oturup büyük bir keyifle her bir sayfayı su ile ıslatıp bir diğerine yapıştırıyorum. Bu operasyon bitince -ki evdekilerin bundan pek hoşlanmadıklarını da demek ki biliyorum- yapışık ve ıslak kağıtları hemen hemen arkasına hiç bakılmayan yüklük gibi bir yere atıyorum.
Bu iş böyle ne kadar sürdü bilmiyorum, ama bir gün her ne sebepleyse o yüklük gibi yerin temizlenmesi gibi bir ihtiyaç doğunca yüzlerce sayfa buruşuk kağıt deposu ortaya çıkıyor.
Bu yaşlardaki hemen her çocuğun, erişkin aklının ermeyeceği böyle işleri olmuştur sanırım. Bunu anlatmamın nedeni, yıllar geçip mühendis olduktan sonraki benzer bir deneyim.
Bu defa yıl 1970. Bir yıl kadar önce, çalıştığım kurum (Ereğli Kömürleri İşletmesi) beni Ankara’da 2 haftalık bir kursa yollamış. FORTRAN-IV programlama dilinin öğretildiği bu kursu tamamlamışım ama, işimle ilgili olarak doğrusu neye yarayacağı konusunda pek de bir fikrim yok.
O yıllarda çalışanlar bilirler, 10195 sayılı bir ücret kararnamesine göre maaş alıyoruz ve o günün şartlarında iyi bir paradır (1964 yılında işe ilk başladığımda aylık 1600 lira alıyorum ve 1$ yaklaşık 1 TL).
Eşimle -meslektaşım- benzer ücretleri aldığımız için eve iyi de para giriyor ve bunun düzenli olarak her ay birkaçyüz liralık bölümünü kitap almaya harcıyorum. Kömür işletmesi genel müdürlüğü (o zamanki TKİ) Ankara’da olduğu için sık sık Ankara’ya seyahat ediyorum ve her defasında da Sakarya çarşısının girişinde o zamanki adı Merkez Kitabevi olan kitapçıya uğruyorum. Burası teknik kitaplar satıyor ve çok ilginç kitapları yurt dışından getiriyor.
Bir defasında rafta bir kitap görüyorum: Simulation with GASP II, A Fortran Based Simulation Language. (demin etiketine baktım 131.20 lira).
İçini şöyle bir karıştırıp ne olduğunu anlamaya çalışıyorum; FORTRAN kursunda öğrendiklerimize benzer bir takım program kodları var. Ne işe yaradığını anlamıyorum ama kitabın kalınlığı, kağıdının kalitesi, kabının görüntüsü çok hoşuma gidiyor ve satın alıyorum.
İnsan bir şeye çok para verince onun mutlaka bir işe yaramasını istiyor. Bu nedenle derhal eve gelince kitabı elime alıp giriş bölümünü okumaya başlıyorum. Birkaç paragraf sonra benim hiç ilgilenmediğim, o zamanki işim olan şantiye mühendisliği ile de pek ilgili olmadığı belli olan “simulation” diye bir tekniğe ait bir dil olduğunu anlıyor ve kütüphaneye koyuyorum. En azından satın alma sırasında duyduğum -neye yaradığını bilmeden almanın yol açtığı- huzursuzluğu bir ölçüde tatmin etmiş oluyorum; çünkü “okudum ama anlamadım!”.
Aylar geçiyor, kitap almaya devam ediyorum ve kütüphanede yer sorunu başlayınca, bir bölüm dergi vs gibi şeyleri ya başkasına veriyor ya da atıyorum. Her defasında GASP kitabına elim gidiyor; atılmaya iyi bir aday, çünkü kimsenin de işine yaramayacağı belli. Ama atamıyorum, çünkü hem kabı güzel, hem kalın ve kağıdı da çok iyi. İçten içe bunun değerli bir şey olabileceği, dolayısıyla da (yüklüğün ardına) atılmaması gerektiğini “seziyorum”.
Yıl 1972. Maden ocaklarının havalandırma sorunu konusunda bir İngiliz uzman geliyor. Peter Cundall. Bir münasebetle karşılaştığımızda Peter, 2 adet 80 kolonluk kartı (daha disket keşfedilmemişti) üstüste koyup güneşe doğru tutuyor ve bundan bir şeyler anlıyor (sonraları, kopyalanan bir kartın diğeriyle tamamen aynı olup olmadığının göz kontrolunun böyle yapıldığını öğrendim).
Yaşamımda bu denli büyük bir aşağılık duygusuna kapıldığımı hatırlamıyorum. O da elektrik mühendisi ve benimle aynı yaşta ama ben ne yaptığını dahi anlamıyorum. Belli ki bu GASP ve Peter’in becerisi arasında gizemli bir bağlantı var.
Bunun üzerine -ilaç içmeye mecbur bir kişinin mantık-duygu çatışmasına benzer biçimde-, GASP kitabını okumaya karar veriyorum. Belli ki Peter gibi olmanın yolu bu.
Bu defa birkaç sayfa okuyorum ama daha fazla gidemiyorum; kitaptaki konular, şantiyedeki ihtiyaçlarımdan çok kopuk ve tekrar kitabı yerine koyuyorum. Belli ki iyi bir süs eşyası olarak kalacak. Peter’in beceri ve üstünlüğünü de kabulleniyorum: demek ki bunlar böyleymiş!
Bir taraftan da şantiye işlerinde bazı ihtiyaçlar var. Örneğin, kıt kaynak durumunda olan donanım, bazı özel becerili ustalar gibi. Bunların kullanımını planlayabilmek için neler yapılabileceğini ararken, Milli Prodüktivite Merkezi’nin 3-4 yapraklı bir kitapçığı elime geçti: Kritik Yol Metodu! Meğer aradığım yöntem -hemen hemen- bu imiş.
Bu arada bir arkadaşım (Dr.İrfan Ergün) aracılığıyla, o zaman işletmemizde mevcut olan IBM 360/20 bilgisayarı -ki o zamanki adı muhasebe makinesi- için yazılmış bir bilgisayar programının mevcut olduğunu öğreniyorum. (Meraklılar için belirteyim; bu bilgisayar 16Kbyte belleğe sahipti).
Fred Komrush adında bir kişi oturup bu bilgisayar için 8K büyüklüğünde bir Kritik Yol Metodu (CPM) programı yazmış. Programı temin ediyoruz ve şantiyedeki gereksinimlerimiz için işe yarayacağı belli oluyor.
Bu defa -hiç umulmayan- bir sorun çıkıyor: O güne kadar sadece bordro hesapları için muhasebeciler tarafından kullanılan “makine”nin mühendislerce kullanımına karşı çıkan bürokratlar, makinenin ne idüğü belirsiz işlerde kullanımı sonunda makinenin bozulabileceğini -ki aylık kirası $5500 olan makinenin bir de yedeği var-, dolayısıyla da başkaca işler için kullanımının caiz olmadığı fetvasını veriyorlar.
Allahtan işletme yönetimi hep mühendislerin (maden mühendislerinin) elinde olduğu için, diğer mühendisler de birazcık daha “beyaz” sayılıyor ve “siyahlara” (mühendis dışı varlıklar) karşı korunuyoruz. Ama bir koşulla: Makine ancak sabahları 04.30 ile 8.30 arasında kullanılabilecek, çünkü 9.00’da esas iş (bordro işleri) başlayacak.
O günlerde en büyük arzum bir araba sahibi olabilmekti. Çünkü sabahları yaya olarak bilgisayar merkezine giderken -özellikle kışın- çok üşüyordum.
Neyse böyle böyle, bazen sabah erken, bazen geceleri 24.00den sonra makineyi CPM için kullanmaya başladım. Artık ben de kart kopyalıyor ve ışıkta kontrol edebiliyorum. Demek ki Peter öyle sandığım kadar da muazzam bir adam değilmiş!
Hatta işi biraz daha ilerletip, FORTRAN kursunda öğrendiklerimi kullanıp, kıt kaynakları optimal dağıtabilecek bir CPM programı yazabilmeyi beceriyorum.
Bir süre sonra CPM’in olasılıklara da yer veren türünü keşfedince benzetim (simulation) denilen şeyin pekala işime yarayabileceği ortaya çıkıyor. Hoş geldin yöneylem araştırması!
Tam bu sırada, bir yazılım (yine 80 kolonluk kart desteleri halinde) ithal etmek gerekiyor. İngiltere’den ithal edilecek yazılım yaklaşık £10,000 civarında. Gümrük verigisi de o zamanlar %30 civarında. Zar zor gerekli bütçeyi onaylatıyoruz ve yazılım gümrüğe geliyor.
Bir heyecanla gümrüğe gidiyorum ve gerekli işlemleri yapıp, üzerine program kodlarının delindiği kartları alacağım. İşlemler bitiyor ve sıra imza atmama geliyor.
O da ne: toplam ücret sadece yazılımın fiyatından ibaret. Gümrük yok. Hemen itiraz ediyorum ve ileride başımıza gelecekleri -ki devletin bir süre sonra pardon deyip gecikme faizi ve cezasıyla birlikte tahsil edilmesi sehven unutulmuş gümrük verigisini isteyeceğini- tahmin edip hemen itiraz ediyorum: Sayın memur bey bunun gümrük vergisi de olacak!
Yetkili, “sen bu işlerden anlamazsın” edasıyla göz kapaklarını yarım perde aşağı indirip tok bir sesle cevaplıyor: Hayır unutmadık ama bunlar kullanılmış kart, bak hepsi delikli!.
Ben de ikna olup kartları alıp sevinçle geri geliyorum.
Bilişimle ilgim böyle başladı.
Hala düşünürüm: Yapıştırdığım kaymak kağıtlarla GASP arasında bir ilişki varmı? Bir de acaba şu aralar yine kağıt yapıştırıyor muyum?
M.Tınaz Titiz
27 Aralık 2008 Cumartesi
-
Nis 16 2012 OYNAMAYA İSTEKSİZ AYI!
OYNAMAYA İSTEKSİZ AYI!
Gün geçmez ki hayvanlara karşı bir cinayet işlenmesin. Bu defa da, Antalya’da 5 aylık bir ayı yavrusu işkenceyle öldürülmüş.
Her keresinde bu tür olayların komik(!) yanlarını bulup çıkaran yazılı basınımız bu defa -herhalde daha komik olaylar olduğu için- bunu yorumsuz olarak duyurdu. Yalnızca, çenesi parçalanıp ayağından kurşunlanan yavrunun fotoğrafıyla beraber bir haber..
Ama başka bir şey oldu: Mevcut sözlü, yazılı ve görüntülü tüm basın ve yayın organları içinde kaliteli yayın açısından en üst sıraya konulabilecek bir radyonun, dinlemekten zevk duyduğumuz iki yorumcusu bu olayı, “zoolojik bir vaka; herhalde hayvanın canı dans etmek istemedi, ama sahipleri hayvanın bu arzusunu dikkate almadı” biçiminde ve alaycı bir ses tonuyla -hafifçe gülüşerek- verip geçtiler.
Bu olaydan bazı sonuçlar çıkarmak mümkündür.
Her sorunumuzu ya ekonomik yetersizliklere, ya eğitimsizliğe, ya da görgüsüzlüğe bağlıyoruz. Alın bakalım, bu üç -ve belki daha çok sayıda- açıdan da süper denilebilecek iki kişinin davranışını açıklayın.
Bir yanda, hemen her türlü kaynağın kendi kullanımı için sunulduğunu varsayan, tüm kurumları kendi çıkarlarını korumak için oluşturan androposantrik insanoğlu; diğer tarafta, birkaç canlı-dostu derneğin cılız gücü… Sonuç: çenesi parçalanıp ayağından kurşunlanan -dikkat, doğrudan değil işkenceyle yavaş yavaş öldürülüyor- bir zavallı yavru.
Bunu yapanların hiçbir canlı türüne ait olamayacak kadar bozuk genli, bozuk ruh yapılı yaratıklar olduğu gerçeği, olayın en önemsiz ayrıntısıdır. Bu birincisi kadar önemsiz bir diğer ayrıntı da, zaman zaman bu tür olayları komik haber yapan, yarı cahil, yarı tok, yarı görgülü bir kısım muhabirin varlığıdır.
Önemli nokta, tüm ümitlerimizi bağladığımız “eğitim”, “görgü” ve “ekonomik tatmin olmuşluk” öğelerinin, bu noktada bir işe yaramadığıdır. Ve, işe yaramayan bu nokta bir ayrıntı değil, var oluşumuzun belki de tek gerçeğidir.
Bitkisi, hayvanı, insanı, taş ve toprağıyla tüm varlıkların tam bir bütün olduğu gerçeği kavranmamışsa, başka hangi bilgi, beceri, davranış ya da yeteneğin bir değeri olabilir?
Bu olay, bütün doğrularımızı masa üzerine korkmadan koyup tekrar tekrar bakmayı gerektiriyor. Özellikle de hiç kuşkulanmadığımız “en doğrularımız”ı !
Kızılderili Şef’in Büyük Beyaz Şef’e, topraklarının satın alınmak istenmesiyle ilgili olarak yazdığı mektuptaki, “peki, kuşların cıvıltısını, rüzgarın esişini nasıl satın alacaksınız?” biçimindeki sorusu, bu işin, bizim “önemli” saydığımız kurumlarla -eğitim gibi- ilgisi olmadığını göstermiyor mu?
“Bütün’ün ayrılmaz doğal parçası “ olmaktan, “yapay değerler makinesinin dişlileri” olmaya gittikçe, yaradılıştan en duyarlı, en iyi eğitimli, en görgülü insanların dahi bu cinayetleri komik ya da en azından önemsiz bulmasını önleyemeyeceğiz.
“Canlıya saygı” herhangi bir eğitimle kazandırılamaz. Buna bel bağlayıp okullara doğa bilgisi vs gibi dersler koymak ya da hayvanları koruma yasaları çıkarmak beyhudedir; hatta ümit zayiatına yol açtığı için zararlıdır da.
Diğer yandan, hayvan dostları da, küçük örgütlenmeler, üzüntü dışavurumları ve benzeri eylemleriyle bu trajedileri önleyemezler. Büyük sistem bunun hesabını soracaktır, muhtemelen halen sormaktadır da!
Tek çıkar görünen yol -ne denli güç olursa olsun-, insanları bu “yaşamları birbirlerine bağlı olma” konusundaki katı ve soğuk gerçeklerle yüzyüze getirmektir. Bu ise, insanın zamanı algılama ölçeklerine göre biraz uzun zamana ihtiyaç gösteriyor.
-
Nis 16 2012 Kök-sorun İstanbul’a göç müdür?
Kök-sorun İstanbul’a göç müdür?
Yerel seçimler yaklaştıkça yörelerin sorunları hakkında siyasi partilerin tanıları da ortaya çıkıyor. Bu, demokrasimizin gelişimi açısından iyidir. Herkes sorunlarla ilgili tanılarını, sorunlara yol açan nedenleri ve öngördükleri çözümleri halkın önüne koyacak, halk da aklının en çok yattığına oy verecek.
Kuşkusuz siyasi parti ve bağımsız adayların çeşit çeşit ideolojileri vardır, ama kimi konulardaki teşhisleri de ortaktır. İşte bu ortak teşhislerin başında, İstanbul -ve benzeri metropollerin- başlıca kök sorunu’nun “kırsaldan kentlere göç” olgusu olduğu geliyor.
Herkesin gözü önünde meydana geldiğine göre göç olgusunu reddedecek kimse herhalde yoktur; rakamlar da bu gerçeği doğrulamaktadır.
Şimdi birkaç rakam; Eurostat verilerine göre:
· İngiltere’de nüfusun %5’i,
· Fransa……%6
· Almanya….%9
· İtalya ……. %2
· Hollanda …%4
· İspanya ….%7’si
başka ülkelerden göçmüş kişilerdir.
ABD her yıl 55,000 , Kanada ise 200,000 kişiyi düzenli olarak göçmen kabul ediyor. Yeni Zelanda, Avustralya vb gelişkin ülkelerdeki rakamlar da benzer.
Peki nasıl oluyor da bu göçmenler o ülkeleri altüst etmiyorlar, tam aksine onlara refah getiriyorlar?
Bunun cevabını hemen herkes biliyor: Bu ülkelerin hiçbirisi, yatağını yorganını kapıp, alışkanlıklarını da bavuluna koyup bu ülkelere getiremiyor. Getirenle de mücadele ediliyor.
O halde bir ülke ya da kentin düzenini bozan öğe “göç” değil, “kontrolsuz göç“tür. (https://www.tinaztitiz.com/yazi.php?id=434)
Kontrolsuz göç’ün temel niteliği “kuralsızlık”tır. Göç alan gelişmiş ülkelere refah katkısı getiren de göçün kurallarıdır.
İstanbul’un en belirgin özelliği kuralsızlık olup, bundan sadece göç değil, akla gelebilecek tüm olgular olumsuz etkileniyor.
Örneğin ticaret, gelişmenin başlıca anahtarlarından biri iken, kuralsız ticaret insanların soyulmasına yol açıyor. Benzer biçimde, kurallara bağlı olarak yapıldığı zaman insanların yaşamlarını kolaylaştıran taşımacılık, konut inşaatı, hizmet sektörünün çeşitli alanlarının her biri işkence haline gelebiliyor.
Yerel seçimlerde -özellikle metropol kentlere- başkan adayı olacakların yapabilecekleri en olumlu vaat, “kentte kural egemenliğini sağlamak” olmalıdır.
Belediyelerimizin geleneksel hizmet alanları olarak gördükleri alt-yapı inşaatı, ancak kurallı bir ortamda yüksek yaşam kalitesine dönüşebilir. Aksine, kuralsızlık ortamında yapılacak her yaşam kolaylaştırıcı alt-yapı, kuralsız yaşamak isteyen daha çok sayıda insanı kente çekecek ve aynı miktardaki kural yandaşı insan ya kentten göç edecek ya da giderek daha büyük sıkıntılarla karşı karşıya bırakacaktır.
Bu tür bir kuralsız kent -aynen bir kara delik gibi- giderek daha çok ve azılı kuralsızı kendine çekecek ve daha az “azılı” kuralsızın ise kentten kaçmasına yol açacaktır.
Bu süreç, en azılı kuralsızların aralarında bir dehşet dengesi oluşana kadar gidecek ve sonunda tüm ülkenin kurallarını belirler hale gelene kadar sürecektir. Sürecin ondan sonrasını, karadeliklerin içlerine göçmesi konusunda uzman kozmologlara sormak gerekir.
Bu ölümcül süreci önce yavaşlatmaya sonra durdurmaya talip olabilecek adayları ne gibi kaza belanın bekleyebileceğini tahmin etmek güç değildir. Ama hizmet aşkıyla yanıp tutuştuklarını ilan edenler içinde herhalde bu riski de göze alabilecek kişiler çıkacaktır.
Son söz: Başkan adaylarımız, seçildikleri takdirde ne gibi alt-yapı hizmetleri yapacaklarını ilan ederek yarışıyorlar.
Kuralsızlığın zirvelerine doğru ilerleyen metropollerde çakılacak her çivinin, bu süreci bir çivi boyu kadar artıracağını idrak edebilen adaylara kavuşmak dileğiyle..
13 Şubat 2009
