• ELİNE SAĞLIK KOÇUM!

    ELİNE SAĞLIK KOÇUM!

    Hiçbir kazanım bedelsiz değildir. Pazılarını, içinde yumurta varmış gibi şişirenler onları yalnız arzularıyla değil, çile çeker gibi çalışmalarıyla yapabilmişlerdir. Tüm sporcular böyledir. Onların göz kamaştıran başarılarının altında ter, sıkıntı, mahrumiyet hatta zaman zaman gözyaşı vardır.

    Bireysel kazanımların bu bedelleri gibi toplumlar da çeşitli faturalar ödeyerek bir şeyleri elde ederler. Örneğin bağımsızlık böyledir. Binlerce evladını kaybetmeden bağımsızlığını kazanabilmiş toplum var mıdır?

    Genelleştirerek denilebilir ki her beceri, onun bedelini mutlaka ödemeyi gerektirir. Bu tartışılmaz doğrulukta bir yargıdır. Ama bu bedelin ne kadar olması gerektiği kişiden kişiye, toplumdan topluma değişir. Eğer söz konusu olan kişiyse bu onun “bireysel aklı”na, böyle değil de bir toplum söz konusu ise onun “kollektif aklı”na bağlıdır.

    Bireysel aklı çok gelişkin kişilerden oluşan bir toplumun kollektif aklı da gelişmiş olabileceği gibi, hiç gelişmemiş de olabilir. Bunları bir kenara yazalım.

    Diğer yandan, bir gazetemiz tüm okurlarına bedava TV vereceğini vaadetmişti. Aradan bir süre geçtikten sonra veremeyeceği anlaşılınca da diğer gazetelerde büyük bir gürültü koptu. Vatandaşın kandırıldığı, baştan gazete fiyatının artmayacağı söylenip arkasından kırkbin liraya çıkarmanın ahlaksızlık olduğu filan yazılıp söylendi.

    Birçok vatandaşımızın bu olaydan üzüntü duyduğu, devletin bu işe el koyması gerektiğini düşündüğü, özellikle de bedava TV bekleyen uyanık vatandaşlarımızın daha da bir kızgın oldukları gibi haberler basına yansıdı. Hatta savcıları göreve çağırıp bu gazetenin cezalandırılmasını isteyenler oldu.

    Önce şu iyi bilinmelidir ki, bu işi kim düşündüyse o kişiye ulusça minnettar olunmalıdır. Ancak, 60 milyon nüfusa sahip kalabalık bir ülke için böyle bir kişiler yetmez. Her ne kadar diğer alanlarda da bazı bireysel girişimler varsa da, ülkemizde böyle toplu bir eğitim ikinci defa yapılmaktadır. Daha önceleri bankerlerimiz aracılığıyla benzer bir eğitimden geçmiş olan toplumumuz, eğitimin sürekli olması ilkesi gözardı edildiği için kazandığı beceriyi sürdürememiştir.

    Evet, bu bedava TV işini düşünen vatan evladına minnet duyulmalıdır. Nitekim, büyük bir olasılıkla bir süre sonra kendisi de kamuoyuna bu vicdan borcunu hatırlatacak ve yaptığının bir sahtekarlık değil bir “toplumu üçkağıtçılara karşı uyandırma eğitimi” olduğunu açıklayarak belki de bir ücret talep edecektir

    Günde onbin liradan bir yılda yaklaşık üçbuçuk milyon liralık bir ödemenin, gazete basımı ve dağıtımı için gereken masraflar çıktıktan sonra geriye kalabilecek yaklaşık iki milyon lirasıyla bedava TV alabileceğini düşünen yaklaşık 1 milyon vatandaşımızın bulunduğu bilinmektedir.

    Ülkemizdeki okur-yazarlık oranının her ne kadar %90’lar dolayında olduğu söylenirse de bunun doğru olmadığı bu olaydan anlaşılmaktadır.

    Buna göre, 1 milyon vatandaşımızın üstelik de parasını kendileri vererek bir eğitimden geçirilmeleri, geleceğimizin ne kadar aydınlık olduğunu göstermektedir. Her fırsatta her şeyi devletten beklediğini gösteren toplumumuzun artık yavaş yavaş bedava yemek olmadığını anlaması ve kendi eğitiminin parasını kendisinin vermesi ve üstelik bunu gönüllü olarak yapması fevkalade sevindirici bir olaydır.

    Artık hiç kimse bu 1 milyon vatandaşımızı bedava TV yoluyla kandıramaz. Ama geriye 59 milyon vatandaşımız daha kalmaktadır. Onların da aşılanarak bağışıklık kazanmaları iyi olur. İşte bunun için de karalanmayı, sahtekar damgası yemeyi göze alabilecek fedakar vatan çocuklarına ihtiyaç vardır.

    Ama merak edilmesin, bu toplum daha nice eğitmenleri içinden çıkarabilecektir. Yeter ki biz eğitime hazır olalım.

    Bu hızda ve bu azimle devam edilirse, mesela 2500 yılındaki Türkiye’yi göz önüne getiriniz. Bedava TV yoluyla toplum eğitimi yapanlardan daha kimbilir kaç yüzlercesi Dünya’nın dört bir yanına dağılacaklar ve ülkemizin şöhretini nasıl yayacaklardır. Daha şimdiden gurur duymamak mümkün mü?

    Pazartesi, 13 Kasım 1995

  • ABİ N’OLUR BİRAZ İPUCU VER !

    ABİ N’OLUR BİRAZ İPUCU VER !

    Televizyonlarımızın zeka geliştirici yarışma programlarından birisinde, telefonla erişilen hanıma bir soru(!) soruluyor: “3’ü mü açayım 6’yı mı?”.

    Öbür taraftaki ses, ağlamaklı yanıt veriyor: “Abi n’olur biraz ipucu ver!”. Arkasından da, bu yakarışının gerekçesini açıklıyor: “Bilsen ne güç durumdayız. Bu paraya mutlaka ihtiyacımız var!”.

    Yaklaşık 15 saniye kadar süren bu konuşma, tüm utançları sırtınıza yüklemeye yeterlidir.

    Bu program nedir? Seyirciye ne vermeyi amaçlamaktadır? Adi bir barbut oyunundan farkı var mıdır? Bu kadını milyonların önünde böylesine aşağılanmış bir duruma düşürmekten utanılmamakta mıdır? Fakir ama onurlu olmayı unutup onursuz para sahibi olmayı bir toplumsal histeri haline getirmek eğlence midir?

    Bir topluma uzun vade içinde kurulabilecek en melun tuzak, onun bireylerini aptallaştırmak, zevklerini adileştirmek, kainatın bir parçası olan insanı, o sisteme aykırı olan yaltaklanma, yalvarma gibi davranışlara alıştırmaktır.

    Bunun adı özgürlük, iletişim devrimi, demokrasi ya da medya egemenliği olamaz. Bu, başka birşeydir. Ve yalnız insan değil hiçbir canlı böyle bir muameleye muhatap olamaz, olmamalıdır.

    Buna karşı tek yapılabilecek olan, bu programları seyretmemek, bunları hazırlayanları, sunanları tek başlarına bu çirkinliklerle başbaşa bırakarak onları cezalandırmaktır.

  • İşte kanıt!

    İşte kanıt!

    Birkaç örnek..

    Bir TV programında genç bir kişi elinde Piri Reis adlı kitabı tutuyor ve -mealen- şöyle diyor: “Piri Reis haritalarının insan işi olmadığını şimdi size kanıtlayacağım. Bu kanıt öyle ‘şu söyledi, bu söyledi, şurada burada yazıyor gibisinden değil, tam olarak kaynağından kanıttır’. Bakınız xx sayfasında bizzat Piri Reis ne diyor: Bu haritalar ermiş işidir!.

    Ayrıca, haritalara bakınız, dünyanın çeşitli bölgelerine hayvan figürleri serpiştirilmiş. Süleyman peygamberin hayvanlarla konuşabildiğini bildiğimize göre, Süleyman peygamberle de bir ilişki kurulmuş demektir. Bütün bunlar, haritanın doğrudan ermişler tarafından yaptırılmış olduğunun kanıtıdır“.

    Bir gazete köşe yazısında ünlü bir sanatçı -aynen- şöyle diyor: “?..Türkiye, dünyada ırkçılık yapılabilecek en son ülkedir.Ben, değişik kimlikler tanındıkça, onlara saygı gösterildikçe, demokrasi arttıkça bölünme tehlikesinin azalacağına inanan bir insanım. Kanıtım da var.

    Bir zamanlar cephede kan dökerek bu ülkeyi birlikte kuran insanlar şimdi niye bölmek istesin ki! Otuz yıldır her türlü tahrikin, her türlü provokasyonun denendiği Türkiye’de bir Türk-Kürt iç savaşı çıkmamış olması bunun delili değil mi?Milyonlarca Türk-Kürt evliliği, bir arada yaşama iradesine örnek oluşturmuyor mu?

    Bırakın insanlar nefes alsın, kimliğiyle, soyu sopuyla, kültürüyle ve demokratik ülkesiyle, hukuk devletiyle onur duysun. Haksızlığa uğramayacağına, eşit olduğuna inansın. Korkmayalım: Bunca uğraşa rağmen, Türk’le Kürt’ü emperyalizm bile bölememiş, bundan sonra da bölünmeyiz.”

    Bir TV oturumunda iki hekim ve bir moderatör evrim kuramını (yanlışlığını) tartışıyorlar ve doktor olduğu söylenen kişi -mealen- şöyle diyor: “Big-bang Darwinizm denilen allahsızlığın çöktüğünün kanıtıdır. Madem ki, tüm evren büyük bir patlamayla bir hiçten yaratıldı, bu yaratılışın en güçlü kanıtıdır. Şu bardak kendiliğinden olamayacağına, bir yapan gerektiğine göre evrenin de bir yaratıcısı olması gerekir.”

    Bu “kanıt sayılamayacak şeyleri kanıt olarak göstermek” hastalığının bu üç olaya özgü olduğu sanılmamalıdır. Kendinde güç, bilgi, para vb gören veya vehmeden insanların önemli bir bölümünün görüşlerini ifade ederken gösterdikleri kanıtlara bakınız:

    –          Korkmayın enflasyon yükselmez,

    –          Korkmayın cari açıktan bir şey olmaz,

    –          Korkmayın radyasyon bir şey yapmaz,

    –          Korkmayın böcek ilacı bir şey yapmaz,

    –          Korkmayın deprem olmaz,

    –          Korkmayın Kürtler bölünmek istemez,

    –          Korkmayın Türkiye’de ırkçılık olmaz vs vs.

    Niyetin aldatmak olmadığı belli.

    İdeolojileri açısından birbirlerinden farklı olan bu üç kişinin, savundukları görüşlerle okurları aldatmak gibi bir niyetleri olmadığı kesindir. Büyük olasılıkla kendi inançlarını başkalarına kanıt olarak göstererek onları da ikna etmeye çalışmaktadırlar.

    Üçünün ortak noktası ise “kanıt”ın ne anlama geldiğini bilmedikleridir. Şöyle ki:

    v      Piri Reis haritasının kendisine ermişlerce yaptırıldığının kanıtı bizzat haritayı yapan kişinin sözleri -o da tam öyle mi belli değil- olamaz.

    v      Bir kişinin bir ülkenin bölünüp bölünmeyeceği konusundaki -hiç olmazsa istatistiki kanıtı- evvelce bölünen veya bölünmeyen ülkeler konusunda yaptığı tahminlerin tutmuş olmasıdır. Bunun dışındaki güvenceleri kendinden menkuldür ve kanıt değildir.

    v      Big-bang öncesi hakkında bilim hiçbir şey söylememekte, bir şey söyleyebilecek bir kanıtın olmadığı ifade etmekle yetinmektedir. Dolayısıyla big-bang’in yoktan mı meydana geldiği, yoksa var olan bir şeylerin bir evresi mi olduğu bilinmemektedir. Tek bilinen -ya da şu an için bilindiği zannedilen- patlama anından sonrasıdır. Böyle bir süreç olsa olsa “bilinemezliğin kanıtı” olabilir.

    TV’de program yapan, köşe yazılarında fikirlerini duyurmak isteyen kişilerin hepsinin bilim insanı olması kuşkusuz beklenmez. Ama bu insanların bir asgari “bilim kültürü“ne, o da olmazsa en azından bir “eleştirel düşünme becerisi“ne sahip olmalarını beklemek çok şey istemek midir?

    Bu insanlar yüzbinlerce kişiye hitap ediyor, onların düşüncelerini şekillendiriyorlar. Bu büyük bir sorumluluk değil mi?

    Bu farklı gibi görünen kişiler aslında aynı -ve çok geniş- bir familyanın, farklı elbiseli üyeleri değil midir? Ben de kanıt olarak bunu göstereyim bari J.

    Ağustos 20, 2009

  • SoruKonferansı®

    Soru Konferansı®

    Soru” ve “konferans

    Bu bileşimdeki “konferans”, ortaçağ Fransızcasından gelen “bir araya getirmek, danışmak” anlamları taşıyan bir sözcük[1].

    Soru Konferansı da buna göre, soru sormak ve cevaplamak, birbirlerine danışmak üzere bir araya gelmiş kişiler anlamına gelmektedir. Tescil başvurusunda kullanılan tanımıyla ise şöyledir:

    Çözülmek istenilen bir sorun ve/ya gerçekleştirilmek istenilen bir tasarım konusunda önce onu en iyi ifade edebilecek soruları üretmek, sonra da bu soruları paydaşların ortak akıllarıyla yanıtlamak üzere tasarımlanmış bir yöntemdir.”

    Soru Konferansı® yöntemini diğer benzer metotlardan (arama konferansı, gelecek taraması gibi) ayıran başlıca fark, sorunun bir dizi soruya çevrilmesi (Bkz. Doğru Sorular –  http://tinyurl.com/n82xa6 ve bu soruların Doğru Soru Sorma usullerine göre sorulması zorunluğudur.

    Sorular, paydaşların beyin fırtınası yoluyla üretecekleri çok sayıda aday soru içinden, çalışma gruplarınca kademeli olarak en iyilerini seçmeleri yoluyla belirlenir. Böylece belirlenen sorular o denli belirli ve nettirler ki cevapları büyük ölçüde içlerinde gizlidir.”

    Yöntem basittir ama..

    İstenmeyen bir durumun ortadan kaldırılması veya verdiği rahatsızlığın katlanılabilir düzeylere indirilmesi ya da istenen bir durumun gerçekleşmesinin önündeki engellerin azaltılması şeklinde tanımlanabilecek “sorun çözümü”, özellikle de çok sayıda tarafı varsa kolay bir süreç değildir.

    Hatta çözüm bir yana sorun’un anlaşılması bile neredeyse imkansızdır; çünkü sorun, her paydaş tarafından farklı tanımlanabilir ve herkes kendi tanımına göre en “mantıklı” çözüm üzerinde diretir.

    İşte bu gibi durumlarda sorun’un önce ne olduğunun anlaşılıp tanımlanması için bir dizi “doğru soruya” çevrilmesi gerekir. Eğer bu yapılabilirse ancak bundan sonra uzlaşı[2] yoluyla sorun çözümü mümkün olabilir. Bu yöntem Soru Konferansı® adı verilen yaklaşımdır.

    Çetrefil, çok taraflı sorunlar ancak bu şekilde çözülebilir.

    Bunun yerine, sorun’un taraflarına sırayla söz vererek uzun uzun argümanlarının anlattırılması görünüşte pek tatminkar olmasına karşın gerçekte bir işe yaramaz. Çünkü her argüman kendi içinde çeşitli iddiaları içerir ve diğer paydaşların bu kadar çeşitli iddia konusunda ikna olmalarını beklemek imkansızdır.

    İster kurumsal ister toplumsal düzeyde olsun sorunların çoğuna yaklaşım, bu son tanımlandığı şekilde yapıldığı sürece sorunların çözümü bir yana, yeni sorunların ortaya çıkması kaçınılmazdır (https://www.tinaztitiz.com/yazi.php?id=236).

    26 Ağustos 2009 Çarşamba

  • FARKLILIKLARIN BÜTÜNLÜĞÜ

    FARKLILIKLARIN BÜTÜNLÜĞÜ

    Sözlüklerde “birlik” yine kendisi kullanılarak açıklanmaktadır. Örneğin TDK sözlüğünde birlik, “birleşmiş, bir arada olma durumu, vahdet, Türk milletinin birliği” gibisinden ne olduğu değil nerelerde kullanıldığı belirtilerek açıklanmıştır.

    Buralardan zorlamayla da olsa çıkarılan anlam, “farklılıkların bulunmayışı, var ise yokedilmesi” olabilir. Çünkü “bir”in en belirgin özelliği “çokluk” olmayışıdır. Çokluk farklılık demek olduğuna göre, demek ki birbirinden “farksızlık”, “birlik” anlamına gelmektedir.

    Farklılık kavramından korkulmasının olası nedeni, farklılıkların yönetiminin güç olması, beceriye ihtiyaç göstermesidir. Hangi düzeyde bir işi yönetmek olursa olsun, farklılıklar daima ince düşünmeyi, uzlaşmayı, çaba harcamayı gerektirir.

    Günümüzde terkedilmeye başlanan ve sanayi üretiminin yıllarca temel felsefesini oluşturmuş bir yaklaşım, müşteri istekleri ne olursa olsun onlara aynı ürünleri sunmak’tır.  Bugün artık neredeyse her müşterinin özel isteklerine göre ürün üretme yöntemi geçerlidir.  Pekiyi, tek tip ürün üretmek yerine  yüzlerce farklı tip  ürün üretmek güç değil midir?

    Farklı ürün üretmenin güçlüğü parçaların çokluğundan değil, bu iş için gereken yönetim becerisinin eksikliğinden kaynaklanır. Nitekim tek ürün üretiminin ya da parçalanmamış bir ideolojinin de pekala (ve hatta daha çoklukla) sorunlarla baş edememesi mümkündür. Aslolan, birbirinden farklı olanları teke indirgemek değil, o farklılıklardan bir bütünlük elde edebilmektir.

    Bir ulusu oluşturan kimlikler, bir ideolojiyi oluşturan partiler, bunların bir “bütün” teşkil etmesini sağlayabilecek platformlar’a -yani, aralarındaki iletişimi sağlayabilecek ortamlara- sahipseler, bu farklılıklar zarar değil yarar getirir. Bu platformlar yok ise hiçbir “birlik” olma çabası farklılıkları gidererek istenilen uyumu  sağlayamaz.

    Farklılıkların ayrılığı ya da bütünlüğü olgusunun en somut örneği “akıl” ve “inanç” alanlarındadır. Kendilerini laikler ve inananlar olarak iki kampa ayırmış ve bir diğerini  karşıt olarak değerlendiren toplum kesimleri, kendi tek-doğrulu anlayışları uyarınca çatışmakta ve her iki kesim de doğruyu savunduğuna inanmaktadır. Bu ayrışmaya neden olan ise, akıl ve inanç’ın farklılığı sanısıdır.

    Gerçekte ise, mantıksal yargılarımızı üreten akıl ile, sezgilerimizin ürettiği inanç, birbirleriyle sürekli olarak etkileşimde  bulunması gereken iki kavramdır.

    Akıl yoluyla kavranamayacakların sezgilerle kavranması ve bunların da tekrar akıl yoluyla değerlendirilmesi ve bunun tekrarlanması, insanı bir spiral biçiminde daha yüksek kavrayış düzeylerine, daha yetkin zihinsel becerilere ve daha derin sezgisel yeteneklere yükseltebilecektir.

    İnançlar sorgulanamaz, sorgulanana inanç denilemez” kalıplarının nereden doğduğu bilinmez, ama bunun, akıl ve inanç bütünlüğü gibi yüksek bir kavrayış yolundan yoksun bıraktığı; bu yetmezmiş gibi toplumu düşman kamplara böldüğü de bir gerçektir.

    Cuma, Aralık 16, 2005

  • Otobiyografi kesiti-2: Bilişimle ilk tanışıklıklar!

    Otobiyografi kesiti-2: Bilişimle ilk tanışıklıklar!

    Erişkinlikteki yaşamıma bir etkisi olup olmadığını, varsa ne olduğunu bilmiyorum, ama ilk çocukluk yıllarımdan hatırladığım garip bir şeyi anlatarak başlamak istiyorum.

    O zamanlar 4-5 yaşında olduğumu hatırladığıma göre yıl 1946 filan. Fatih’te bir apartman dairesinin 4ncü katında oturuyoruz. Arada şimdiki Fevzipaşa caddesi – o zamanlar birkaçyüz metre genişliğinde görünürdü- ve caddenin öbür tarafında yüksekte, “taşmektep” (şimdi de aynen duruyor).

    Evdekiler sık sık bu okula gideceğimi söylüyorlar ve “sınıf geçme” diye bir şeyden bahsediyorlar. Sınıfın nasıl “geçileceğini” sorunca da, oturduğumuz dairenin penceresinden okula bir kalas uzatılacağını, benim bunun üzerinden yürüyerek “geçeceğimi” açıklıyorlar. Okula gitmek değil ama bu beni çok korkutuyor. Çünkü yerden en az 15 metre yükseklikten karşıya geçmek gerçekten de çok korkutucu. Ama yine de okula gitmek istiyorum.

    Henüz okuma-yazma bilmiyorum. O zamanlar okula gitmeyen bir çocuğa bir şey öğretmenin pek doğru olmadığı gibi bir inançları vardı herhalde.

    Okul denilen şey hakkında pek bir fikrim yok ve okul denilince aklıma tek şey geliyor: kaymak gibi beyaz kağıtlar!

    Bu bende o denli bir takıntı ki, ara sıra annemden yüz para (2 ½ kuruş) alıp evin karşısındaki kırtasiyeciden 5 tane dosya kağıdı alıp eve getiriyorum; sonra oturup büyük bir keyifle her bir sayfayı su ile ıslatıp bir diğerine yapıştırıyorum. Bu operasyon bitince -ki evdekilerin bundan pek hoşlanmadıklarını da demek ki biliyorum- yapışık ve ıslak kağıtları hemen hemen arkasına hiç bakılmayan yüklük gibi bir yere atıyorum.

    Bu iş böyle ne kadar sürdü bilmiyorum, ama bir gün her ne sebepleyse o yüklük gibi yerin temizlenmesi gibi bir ihtiyaç doğunca yüzlerce sayfa buruşuk kağıt deposu ortaya çıkıyor.

    Bu yaşlardaki hemen her çocuğun, erişkin aklının ermeyeceği böyle işleri olmuştur sanırım. Bunu anlatmamın nedeni, yıllar geçip mühendis olduktan sonraki benzer bir deneyim.

    Bu defa yıl 1970. Bir yıl kadar önce, çalıştığım kurum (Ereğli Kömürleri İşletmesi) beni Ankara’da 2 haftalık bir kursa yollamış. FORTRAN-IV programlama dilinin öğretildiği bu kursu tamamlamışım ama, işimle ilgili olarak doğrusu neye yarayacağı konusunda pek de bir fikrim yok.

    O yıllarda çalışanlar bilirler, 10195 sayılı bir ücret kararnamesine göre maaş alıyoruz ve o günün şartlarında iyi bir paradır (1964 yılında işe ilk başladığımda aylık 1600 lira alıyorum ve 1$ yaklaşık 9 TL).

    Eşimle -meslektaşım- benzer ücretleri aldığımız için eve iyi de para giriyor ve bunun düzenli olarak her ay birkaçyüz liralık bölümünü kitap almaya harcıyorum. Kömür işletmesi genel müdürlüğü (o zamanki TKİ) Ankara’da olduğu için sık sık Ankara’ya seyahat ediyorum ve her defasında da Sakarya çarşısının girişinde o zamanki adı Merkez Kitabevi olan kitapçıya uğruyorum. Burası teknik kitaplar satıyor ve çok ilginç kitapları yurt dışından getiriyor.

    Bir defasında rafta bir kitap görüyorum: Simulation with GASP II, A Fortran Based Simulation Language. (demin etiketine baktım 131.20 lira).

    İçini şöyle bir karıştırıp ne olduğunu anlamaya çalışıyorum; FORTRAN kursunda öğrendiklerimize benzer bir takım program kodları var. Ne işe yaradığını anlamıyorum ama kitabın kalınlığı, kağıdının kalitesi, kabının görüntüsü çok hoşuma gidiyor ve satın alıyorum.

    İnsan bir şeye çok para verince onun mutlaka bir işe yaramasını istiyor. Bu nedenle derhal eve gelince kitabı elime alıp giriş bölümünü okumaya başlıyorum. Birkaç paragraf sonra benim hiç ilgilenmediğim, o zamanki işim olan şantiye mühendisliği ile de pek ilgili olmadığı belli olan “simulation” diye bir tekniğe ait bir dil olduğunu anlıyor ve kütüphaneye koyuyorum. En azından satın alma sırasında duyduğum -neye yaradığını bilmeden almanın yol açtığı- huzursuzluğu bir ölçüde tatmin etmiş oluyorum; çünkü “okudum ama anlamadım!”.

    Aylar geçiyor, kitap almaya devam ediyorum ve kütüphanede yer sorunu başlayınca, bir bölüm dergi vs gibi şeyleri ya başkasına veriyor ya da atıyorum. Her defasında GASP kitabına elim gidiyor; atılmaya iyi bir aday, çünkü kimsenin de işine yaramayacağı belli. Ama atamıyorum, çünkü hem kabı güzel, hem kalın ve kağıdı da çok iyi. İçten içe bunun değerli bir şey olabileceği, dolayısıyla da (yüklüğün ardına) atılmaması gerektiğini “seziyorum”.

    Yıl 1972. Maden ocaklarının havalandırma sorunu konusunda bir İngiliz uzman geliyor. Peter Cundall. Bir münasebetle karşılaştığımızda Peter, 2 adet 80 kolonluk kartı (daha disket keşfedilmemişti) üstüste koyup güneşe doğru tutuyor ve bundan bir şeyler anlıyor (sonraları, kopyalanan bir kartın diğeriyle tamamen aynı olup olmadığının göz kontrolunun böyle yapıldığını öğrendim).

    Yaşamımda bu denli büyük bir aşağılık duygusuna kapıldığımı hatırlamıyorum. O da elektrik mühendisi ve benimle aynı yaşta ama ben ne yaptığını dahi anlamıyorum. Belli ki bu GASP ve Peter’in becerisi arasında gizemli bir bağlantı var.

    Bunun üzerine -ilaç içmeye mecbur bir kişinin mantık-duygu çatışmasına benzer biçimde-, GASP kitabını okumaya karar veriyorum. Belli ki Peter gibi olmanın yolu bu.

    Bu defa birkaç sayfa okuyorum ama daha fazla gidemiyorum; kitaptaki konular, şantiyedeki ihtiyaçlarımdan çok kopuk ve tekrar kitabı yerine koyuyorum. Belli ki iyi bir süs eşyası olarak kalacak. Peter’in beceri ve üstünlüğünü de kabulleniyorum: demek ki bunlar böyleymiş!

    Bir taraftan da şantiye işlerinde bazı ihtiyaçlar var. Örneğin, kıt kaynak durumunda olan donanım, bazı özel becerili ustalar gibi. Bunların kullanımını planlayabilmek için neler yapılabileceğini ararken, Milli Prodüktivite Merkezi’nin 3-4 yapraklı bir kitapçığı elime geçti: Kritik Yol Metodu! Meğer aradığım yöntem -hemen hemen- bu imiş.

    Bu arada bir arkadaşım (Dr. İrfan Ergün) aracılığıyla, o zaman işletmemizde mevcut olan IBM 360/20 bilgisayarı -ki o zamanki adı muhasebe makinesi- için yazılmış bir bilgisayar programının mevcut olduğunu öğreniyorum. (Meraklılar için belirteyim; bu bilgisayar 16 Kbyte belleğe sahipti).

    Fred Komrush adında bir kişi oturup bu bilgisayar için 8K büyüklüğünde bir Kritik Yol Metodu (CPM) programı yazmış. Programı temin ediyoruz ve şantiyedeki gereksinimlerimiz için işe yarayacağı belli oluyor.

    Bu defa -hiç umulmayan- bir sorun çıkıyor: O güne kadar sadece bordro hesapları için muhasebeciler tarafından kullanılan “makine”nin mühendislerce kullanımına karşı çıkan bürokratlar, makinenin ne idüğü belirsiz işlerde kullanımı sonunda makinenin bozulabileceğini -ki aylık kirası $5500 olan makinenin bir de yedeği var-, dolayısıyla da başkaca işler için kullanımının caiz olmadığı fetvasını veriyorlar.

    Allahtan işletme yönetimi hep mühendislerin (maden mühendislerinin) elinde olduğu için, diğer mühendisler de birazcık daha “beyaz” sayılıyor ve “siyahlara” (mühendis dışı varlıklar) karşı korunuyoruz. Ama bir koşulla: Makine ancak sabahları 04.30 ile 8.30 arasında kullanılabilecek, çünkü 9.00’da esas iş (bordro işleri) başlayacak.

    O günlerde en büyük arzum bir araba sahibi olabilmekti. Çünkü sabahları yaya olarak bilgisayar merkezine giderken -özellikle kışın- çok üşüyordum.

    Neyse böyle böyle, bazen sabah erken, bazen geceleri 24.00den sonra makineyi CPM için kullanmaya başladım. Artık ben de kart kopyalıyor ve ışıkta kontrol edebiliyorum. Demek ki Peter öyle sandığım kadar da muazzam bir adam değilmiş!

    Hatta işi biraz daha ilerletip, FORTRAN kursunda öğrendiklerimi kullanıp, kıt kaynakları optimal dağıtabilecek bir CPM programı yazabilmeyi beceriyorum.

    Bir süre sonra CPM’in olasılıklara da yer veren türünü keşfedince benzetim (simulation) denilen şeyin pekala işime yarayabileceği ortaya çıkıyor. Hoş geldin yöneylem araştırması!

    Tam bu sırada, bir yazılım (yine 80 kolonluk kart desteleri halinde) ithal etmek gerekiyor. İngiltere’den ithal edilecek yazılım yaklaşık £10,000 civarında. Gümrük verigisi de o zamanlar %30 civarında. Zar zor gerekli bütçeyi onaylatıyoruz ve yazılım gümrüğe geliyor.

    Bir heyecanla gümrüğe gidiyorum ve gerekli işlemleri yapıp, üzerine program kodlarının delindiği kartları alacağım. İşlemler bitiyor ve sıra imza atmama geliyor.

    O da ne: toplam ücret sadece yazılımın fiyatından ibaret. Gümrük yok. Hemen itiraz ediyorum ve ileride başımıza gelecekleri -ki devletin bir süre sonra pardon deyip gecikme faizi ve cezasıyla birlikte tahsil edilmesi sehven unutulmuş gümrük verigisini isteyeceğini- tahmin edip hemen itiraz ediyorum: Sayın memur bey bunun gümrük vergisi de olacak!

    Yetkili, “sen bu işlerden anlamazsın” edasıyla göz kapaklarını yarım perde aşağı indirip tok bir sesle cevaplıyor: Hayır unutmadık ama bunlar kullanılmış kart, bak hepsi delikli!.

    Ben de ikna olup kartları alıp sevinçle geri geliyorum.

    Bilişimle ilgim böyle başladı.

    Hala düşünürüm: Yapıştırdığım kaymak kağıtlarla GASP arasında bir ilişki varmı? Bir de acaba şu aralar yine kağıt yapıştırıyor muyum?

    M.Tınaz Titiz

    27 Aralık 2008 Cumartesi

  • OYNAMAYA İSTEKSİZ AYI!

    OYNAMAYA İSTEKSİZ AYI!

    Gün geçmez ki hayvanlara karşı bir cinayet işlenmesin. Bu defa da, Antalya’da 5 aylık bir ayı yavrusu işkenceyle öldürülmüş.

    Her keresinde bu tür olayların komik(!) yanlarını bulup çıkaran yazılı basınımız bu defa -herhalde daha komik olaylar olduğu için- bunu yorumsuz olarak duyurdu. Yalnızca, çenesi parçalanıp ayağından kurşunlanan yavrunun fotoğrafıyla beraber bir haber..

    Ama başka bir şey oldu: Mevcut sözlü, yazılı ve görüntülü tüm basın ve yayın organları içinde kaliteli yayın açısından en üst sıraya konulabilecek bir radyonun, dinlemekten zevk duyduğumuz iki yorumcusu bu olayı, “zoolojik bir vaka; herhalde hayvanın canı dans etmek istemedi, ama sahipleri hayvanın bu arzusunu dikkate almadı” biçiminde ve alaycı bir ses tonuyla -hafifçe gülüşerek- verip geçtiler.

    Bu olaydan bazı sonuçlar çıkarmak mümkündür.

    Her sorunumuzu ya ekonomik yetersizliklere, ya eğitimsizliğe, ya da görgüsüzlüğe bağlıyoruz. Alın bakalım, bu üç -ve belki daha çok sayıda- açıdan da süper denilebilecek iki kişinin davranışını açıklayın.

    Bir yanda, hemen her türlü kaynağın kendi kullanımı için sunulduğunu varsayan, tüm kurumları kendi çıkarlarını korumak için oluşturan androposantrik insanoğlu; diğer tarafta, birkaç canlı-dostu derneğin cılız gücü… Sonuç: çenesi parçalanıp ayağından kurşunlanan -dikkat, doğrudan değil işkenceyle yavaş yavaş öldürülüyor- bir zavallı yavru.

    Bunu yapanların hiçbir canlı türüne ait olamayacak kadar bozuk genli, bozuk ruh yapılı yaratıklar olduğu gerçeği, olayın en önemsiz ayrıntısıdır. Bu birincisi kadar önemsiz bir diğer ayrıntı da, zaman zaman bu tür olayları komik haber yapan, yarı cahil, yarı tok, yarı görgülü bir kısım muhabirin varlığıdır.

    Önemli nokta, tüm ümitlerimizi bağladığımız “eğitim”, “görgü” ve “ekonomik tatmin olmuşluk” öğelerinin, bu noktada bir işe yaramadığıdır. Ve, işe yaramayan bu nokta bir ayrıntı değil, var oluşumuzun belki de tek gerçeğidir.

    Bitkisi, hayvanı, insanı, taş ve toprağıyla tüm varlıkların tam bir bütün olduğu gerçeği kavranmamışsa, başka hangi bilgi, beceri, davranış ya da yeteneğin bir değeri olabilir?

    Bu olay, bütün doğrularımızı masa üzerine korkmadan koyup tekrar tekrar bakmayı gerektiriyor. Özellikle de hiç kuşkulanmadığımız “en doğrularımız”ı !

    Kızılderili Şef’in Büyük Beyaz Şef’e, topraklarının satın alınmak istenmesiyle ilgili olarak yazdığı mektuptaki, “peki, kuşların cıvıltısını, rüzgarın esişini nasıl satın alacaksınız?” biçimindeki sorusu, bu işin, bizim “önemli” saydığımız kurumlarla -eğitim gibi- ilgisi olmadığını göstermiyor mu?

    Bütün’ün ayrılmaz doğal parçası “ olmaktan, “yapay değerler makinesinin dişlileri” olmaya gittikçe, yaradılıştan en duyarlı, en iyi eğitimli, en görgülü insanların dahi bu cinayetleri komik ya da en azından önemsiz bulmasını önleyemeyeceğiz.

    “Canlıya saygı” herhangi bir eğitimle kazandırılamaz. Buna bel bağlayıp okullara doğa bilgisi vs gibi dersler koymak ya da hayvanları koruma yasaları çıkarmak beyhudedir; hatta ümit zayiatına yol açtığı için zararlıdır da.

    Diğer yandan, hayvan dostları da, küçük örgütlenmeler, üzüntü dışavurumları ve benzeri eylemleriyle bu trajedileri önleyemezler. Büyük sistem bunun hesabını soracaktır, muhtemelen halen sormaktadır da!

    Tek çıkar görünen yol -ne denli güç olursa olsun-, insanları bu “yaşamları birbirlerine bağlı olma” konusundaki katı ve soğuk gerçeklerle yüzyüze getirmektir. Bu ise, insanın zamanı algılama ölçeklerine göre biraz uzun zamana ihtiyaç gösteriyor.

  • Kök-sorun İstanbul’a göç müdür?

    Kök-sorun İstanbul’a göç müdür?

    Yerel seçimler yaklaştıkça yörelerin sorunları hakkında siyasi partilerin tanıları da ortaya çıkıyor. Bu, demokrasimizin gelişimi açısından iyidir. Herkes sorunlarla ilgili tanılarını, sorunlara yol açan nedenleri ve öngördükleri çözümleri halkın önüne koyacak, halk da aklının en çok yattığına oy verecek.

    Kuşkusuz siyasi parti ve bağımsız adayların çeşit çeşit ideolojileri vardır, ama kimi konulardaki teşhisleri de ortaktır. İşte bu ortak teşhislerin başında, İstanbul -ve benzeri metropollerin- başlıca kök sorunu’nun “kırsaldan kentlere göç” olgusu olduğu geliyor.

    Herkesin gözü önünde meydana geldiğine göre göç olgusunu reddedecek kimse herhalde yoktur; rakamlar da bu gerçeği doğrulamaktadır.

    Şimdi birkaç rakam; Eurostat verilerine göre:

    ·       İngiltere’de nüfusun %5’i,

    ·       Fransa……%6

    ·       Almanya….%9

    ·       İtalya ……. %2

    ·       Hollanda …%4

    ·       İspanya ….%7’si

    başka ülkelerden göçmüş kişilerdir.

    ABD her yıl 55,000 , Kanada ise 200,000 kişiyi düzenli olarak göçmen kabul ediyor. Yeni Zelanda, Avustralya vb gelişkin ülkelerdeki rakamlar da benzer.

    Peki nasıl oluyor da bu göçmenler o ülkeleri altüst etmiyorlar, tam aksine onlara refah getiriyorlar?

    Bunun cevabını hemen herkes biliyor: Bu ülkelerin hiçbirisi, yatağını yorganını kapıp, alışkanlıklarını da bavuluna koyup bu ülkelere getiremiyor. Getirenle de mücadele ediliyor.

    O halde bir ülke ya da kentin düzenini bozan öğe “göç” değil, “kontrolsuz göç“tür. (https://www.tinaztitiz.com/yazi.php?id=434)

    Kontrolsuz göç’ün temel niteliği “kuralsızlık”tır. Göç alan gelişmiş ülkelere refah katkısı getiren de göçün kurallarıdır.

    İstanbul’un en belirgin özelliği kuralsızlık olup, bundan sadece göç değil, akla gelebilecek tüm olgular olumsuz etkileniyor.

    Örneğin ticaret, gelişmenin başlıca anahtarlarından biri iken, kuralsız ticaret insanların soyulmasına yol açıyor. Benzer biçimde, kurallara bağlı olarak yapıldığı zaman insanların yaşamlarını kolaylaştıran taşımacılık, konut inşaatı, hizmet sektörünün çeşitli alanlarının her biri işkence haline gelebiliyor.

    Yerel seçimlerde -özellikle metropol kentlere- başkan adayı olacakların yapabilecekleri en olumlu vaat, “kentte kural egemenliğini sağlamak” olmalıdır.

    Belediyelerimizin geleneksel hizmet alanları olarak gördükleri alt-yapı inşaatı, ancak kurallı bir ortamda yüksek yaşam kalitesine dönüşebilir. Aksine, kuralsızlık ortamında yapılacak her yaşam kolaylaştırıcı alt-yapı, kuralsız yaşamak isteyen daha çok sayıda insanı kente çekecek ve aynı miktardaki kural yandaşı insan ya kentten göç edecek ya da giderek daha büyük sıkıntılarla karşı karşıya bırakacaktır.

    Bu tür bir kuralsız kent -aynen bir kara delik gibi- giderek daha çok ve azılı kuralsızı kendine çekecek ve daha az “azılı” kuralsızın ise kentten kaçmasına yol açacaktır.

    Bu süreç, en azılı kuralsızların aralarında bir dehşet dengesi oluşana kadar gidecek ve sonunda tüm ülkenin kurallarını belirler hale gelene kadar sürecektir. Sürecin ondan sonrasını, karadeliklerin içlerine göçmesi konusunda uzman kozmologlara sormak gerekir.

    Bu ölümcül süreci önce yavaşlatmaya sonra durdurmaya talip olabilecek adayları ne gibi kaza belanın bekleyebileceğini tahmin etmek güç değildir. Ama hizmet aşkıyla yanıp tutuştuklarını ilan edenler içinde herhalde bu riski de göze alabilecek kişiler çıkacaktır.

    Son söz: Başkan adaylarımız, seçildikleri takdirde ne gibi alt-yapı hizmetleri yapacaklarını ilan ederek yarışıyorlar.

    Kuralsızlığın zirvelerine doğru ilerleyen metropollerde çakılacak her çivinin, bu süreci bir çivi boyu kadar artıracağını idrak edebilen adaylara kavuşmak dileğiyle..

    13 Şubat 2009

  • Bu aralar mutlaka okunmalı

    Bu aralar mutlaka okunmalı

    Bu hafta bir kitap yayımlandı: “Kolay Matematik[i]“. Adına bakıp sadece matematikle ilgilenenler ve öğrenciler için olduğunu sanabilirsiniz.

    Ne demek istediğimi daha iyi anlatmak için önsözünü (ben yazdımJ) aynen aşağı alıyorum:

    “Günümüz bilgi çağı. Bilgisayarın bir tıklaması bilgi gereksinmelerimizi giderebiliyor. Harika! Ancak çağımız kuşkusuzluğun derinleşmesine de yol açtı. Arama motorlarındaki yanıtlar o denli çok ve rahatlatıcı ki, bunların doğruluklarından ya da geçerlilik sınırlarından kuşkulanmak kimin aklına gelir?

    İşte böyle kuşkusuzluk konusunda sorunlu bir toplumda, matematiği eğlendirici bir boya ile boyayıp doğrularımızdan kuşkulandıracak hale getirmek çok zekice bir ‘buluş’tur.

    Kitabın taslağını ilk gördüğümde birçok yerini düzeltmek istedim. Eksik tanımlanmış, dolayısıyla cevaplanması olanaksız, yanıtları aşikarmış gibi duran sorular vs. Daha sonra cevaplara bakınca doğrularıma ne denli sarılmış olduğumu utanarak gördüm. Ezber (kuşkusuzluk) ile nasıl mücadele edilmesi gerektiğini 15 yıldır düşünen biri olarak, bunun en iyi yolunun insanları çok doğru sandıkları hakkında kuşkuya düşürmek olduğunu bana bu kitap gösterdi.”

    İnsanın doğrularından şüpheye düşmesi konusunda bugüne kadar çok kişiyle konuştum, konuşuyorum. Çoğu kimse, bilimin temelinin kuşku olduğunu, kuşku olmasaydı hala taş devrinde yaşayacağımızı, tüm keşif ve icatların kuşku konusunda gerçekleştiğini vs uzun uzadıya ve örneklerle anlatıyor.

    Ve ondan sonra da, doğruluğundan kuşkulanılmaması gereken bir takım “gerçekler” olduğunu, bu gerçekleri doğrulayan çok sayıda “kanıt” bulunduğunu, bunlara inanmamanın bir başka tür bağnazlık olduğunu anlatmaya çalışıyorlar.

    Hele konu çocuklara gelince, o “gerçekliğinden kuşku duyulmaması gereken doğrular” konusunda da kuşkuya düşürülecek çocukların nasıl birer nihilist olup çıkacakları bir kabus gibi görülüyor.

    Ben, her kim ki savunduğu, başkalarına tebliğ etmekle kendini sorumlu saydığı doğruları bulunan kişi varsa bu kitabı okumasını öneriyorum.

    Kişinin özgürleşmesi önce, kendi değer yargıları konusunda iyiden iyiye kafasının karışmasına bağlı. Değer yargılarının doğruluğuyla, dolayısıyla da kendiyle gurur duyan kişilerin birer tutsak olduğunu düşünüyorum.

    Kitabı, özgürleşmeye adım atmak isteyenlere öneriyorum.

    Şubat 20, 2009

  • “Evrim” ve “yaratılış” için mahkeme kararı!

    “Evrim” ve “yaratılış” için mahkeme kararı!

    (On 5 January 1982 U.S. District Court Judge
    William R. Overton enjoined the Arkansas Board of Education from
    implementing the “Balanced Treatment for Creation-Science and
    Evolution-Science Act” of the state legislature. This is the
    complete text of his judgment, injunction, and opinion in the
    case.)


    https://www.tinaztitiz.com/dosyalar/Cesitli_konular/evrim_vs._yaratilis.pdf

    ?????.The application and
    content of First Amendment principles are not determined by public
    opinion polls or by a majority vote.

    Whether the proponents of
    Act 590 constitute the majority or the minority is quite irrelevant
    under a constitutional system of government.

    No group, no matter how
    large or small, may use the organs of government, of which the
    public schools are the most conspicuous and influential, to foist
    its religious beliefs on others.

    (5 Ocak 1982’de A.B.D. Bölge Mahkemesi (Ç.N.
    11 adet federal ceza mahkemesinden birisi) yargıcı William R.
    Overton, Arkansas eyaleti yasama organının çıkarmış olduğu
    “Yaratılış Bilimi” ve “Evrim Bilimi”nin Dengeli İşlem Görmesi
    Yasası’nın, Eyalet Eğitim Kurulu’nca uygulanmasını yasakladı. Bu
    (belge) onun muhakemesinin, verdiği hükmün ve olayla ilgili
    düşüncesinin tam metnidir.)


    https://www.tinaztitiz.com/dosyalar/Cesitli_konular/evrim_vs._yaratilis.pdf

    ????(A.B.D. anayasasının)
    Birinci Değişiklik İlkeleri’nin uygulama ve içeriği kamuoyu
    araştırma anketleri veya bir çoğunluk oyunca
    yorumlanamaz.

    590 sayılı yasayı
    savunanların çoğunluk ya da azınlık olmaları, anayasal idare
    sistemi bakımından tamamen ilgisiz bir konudur.

    Hiçbir grup ne büyüklükte
    olursa olsun idare organlarını -ki kamu okulları onun en açık ve
    etkili parçasıdır-, kendi dini inançlarını başkalarına benimsetmek
    için kullanamaz.



    Vakti olanların, 10 sayfa
    tutarındaki bu mahkeme kararını yukarıda verilen internet
    adresinden okumaları önerilir. Demokrasisi örnek olarak gösterilen
    bu ülkenin bir yargıcının, bir müsbet bilim uzmanlık tezini andırır
    kararını okuyunca -değerli dost Dr. Necati Saygılı vasıtasıyla elde
    ettim- karışık duygular içinde kaldım.

    Bir yanda, yaratılış
    yanlılarının kendilerini tanrı kuvvetleri, evrim yanlılarını ise anti-tanrı kuvvetleri
    olarak tanımlayabilecek kadar toplumu bölmeyi
    düşünebilmeleri; ama diğer yanda da kendi yandaşlarını uyararak
    yaratılışı bir dini inanç olarak değil yaratılış
    bilimi
    olarak adlandırarak
    kullanmaları ve böylece evrim yandaşları ile eşit koşullar
    sağlamaya çalışacak kadar da kurnaz olabilmeleri.

    Ama esas ilginç olan,
    yaratılışçıların inanılmaz örgütlenme ve çabalarına karşın, yargı
    sisteminin sahip olduğu zihinsel netlik‘tir. 10 sayfalık karar, yukardaki kısa çevirinin son
    paragrafında köşeli biçimde dile getirilen ilke üzerine kuruludur:
    Hiç kimse kendi dini inançlarını başkalarına benimsetmek için
    toplum bütününe (kamu) ait olan organları
    kullanamaz
    “.

    Bu o denli sağlam bir
    ilkedir ki, evrim karşıtları buna karşı çıkmak yerine, yaratılışın
    bir dini inanç olmadığını, onun da bir bilim olduğunu savunmak
    zorunda kalmaktadır. Bu noktada ise, kendilerinin de ister istemez
    benimsedikleri bilimin temel nitelikleri[1] karşılarına
    çıkmaktadır.

    Türkiye, Osmanlı
    İmparatorluğu’nun kuruluşundan bu yana 700 yılı aşkın süredir din
    referanslı yaşam kuralları ile içiçedir. Cumhuriyet dönemi -ki
    toplam süre içinde kabili ihmal kısalıktadır- bu içiçeliği bir
    ölçüde -o da yasal zeminde- azaltmış, ama gündelik yaşam
    pratiklerine çok az nüfuz edebilmiştir.

    Bu içiçeliğin dışavurumu
    kılık-kıyafet ya da öğretim birliği bağlamında değildir. Öğretim
    birliği, dini ve seküler öğretilerin çatışmasını önlemek amacıyla
    tasarlanmış, ama kolay değişmeyen değerler sistemi kısa süre içinde
    seküler eğitim dokusu içine din eğitiminin en vazgeçilmez öğesini
    -ezber (sorgulamaya kapalılık)- yerleştirmiştir.

    Günümüzde, seküler sanılan
    eğitim, çağdaş söylemler altında, çağdaş kıyafetlerle ve de dini
    eğitime karşıtlık “görüntüsü” içinde, ama dini eğitimin temel
    öğesini içinde tam olarak barındırarak yapılmaktadır. İşin tuhaf
    yanı, bu uygulamanın en büyük destekçilerinin seküler eğitim
    yandaşlarının olmasıdır.

    Bu satırların yazarının
    bizzat uygulayıcı olarak içinde yer aldığı “ezbersiz eğitim”
    uygulamalarına karşı çıkanların başlıca savunuları, “her şeyi
    sorgulayan çocukların nereye gideceklerinin belli
    olmayacağı
    ” derin inancı olmuştur. Bu
    inanç 700 yıllık din referanslı değer ölçülerinin bir sonucudur.
    Bunu abartılı bulanlar, “soran sorgulayan çocuk
    yetiştirmek
    ” şablon sınırının,
    ailelerin -ve tabii ki onların temsilcilerinin- kendi doğrularının
    sorgulanması olduğunu bizzat deneyimleyerek test
    edebilirler.

    Bir deyişle, seküler
    “görünüşlü” eğitim düzeni, temelde dayanması gereken “bilim”in
    değil, kendini laik sayan kesimlerin, bizzat dini referans alan
    kesimlerin inançları karşısına koydukları başka inançlara “göre”
    tanımlayıp savundukları bir “inanç sistemi“dir.

    M.Kemal Atatürk’ün “en
    hakiki mürşit
    ” olarak israrla bilimi
    işaret etmesinin nedeni muhtemelen bu tehlikeyi sezmiş olmasıdır.
    Değerlerin kolay kolay değişmeyeceğini bilen M.Kemal, laikliğin
    anlaşılmayıp aynen din gibi inanca dayandırılacağını görmüş
    olmalı.

    Bunun iyi anlaşılabilmesi,
    Türkiye’de yaşanmakta bulunan laik anti-laik çatışmasının aslında
    çeşitli inanç sistemleri arasındaki bir çatışma olduğunun
    kavranması açısından önem taşıyor. Türkiye, inanç ve bilim
    arasındaki çatışmayı yaşamıyor. Ekli mahkeme kararı ise inanç ve
    bilim arasındaki çatışmaya ilişkin bir belgedir.

    Çatışmaları çözmek için,
    uzlaşma, hoşgörü, birer adım geri gitmek gibi meselenin yüzeyiyle ilgili yaklaşımlar yerine bir
    ilkeyi kendimize rehber edinebiliriz: Önce anla!

    Nisan 10, 2008

     


    [1]
    https://www.tinaztitiz.com/dosyalar/Cesitli_konular/evrim_vs._yaratilis.pdf

    belgesi Sh.938’de bir
    iddianın bilimselliğini belirleyebilecek bu nitelikler şöyle dile
    getiriliyor: (1) Doğa yasalarının sonucu olmalı, (2) Doğa
    yasalarına referans verilerek açıklanabilmeli, (3) Gözlem ve
    deneylerle test edilebilmeli, (4) Çıkarımları mutlak değil
    değişebilir olarak kabul edilmeli, (5) Yanlışlanabilir
    olmalı.