• Eksiklerin Yerleri Doldurulur; ama!

    Eksiklerin Yerleri Doldurulur; ama!

    Merak edilebilecek bir soru..

    Boşlukların -öyle ya da böyle- dolması bir kural sayılır, hem de fizik dünya kadar sosyal konularda da. İyi de bu “dolma” olgusu sonunda acaba o bir şekilde dolmuş bulunan boşluğu içeren “sistem”in davranışlarında bir değişiklik olur mu?

    Soru biraz soyut oldu; haydi birkaç örnek..

    Örnek 1.  Kalem pille çalışan bir aletin pili çıkarılırsa bir “boşluk” doğar. Bu boşluk eğer aynı voltajda ama hacimce daha küçük bir pille “doldurulur” ise, alet yine çalışır; fakat eskisine göre daha kısa sürede pil biter. Doğan fark, pilin tükenme süresi olup, bu fark bazı hallerde önemli sonuçlar doğursa da genellikle kabul edilebilir bir sonuçtur.

    Örnek 2.  Asgari öğrenimi ihtiyacı endüstri meslek lisesi mezuniyeti olması gereken bir işte, bu niteliklere uygun bir işçi çalışırken ayrılsa bir boşluk doğar. Boşalan bu kadro, ilkokul mezunu ve pratikten yetişmiş bir kişi ile “doldurulur” ise, ortaya çıkacak işlerin kalitesi önemli ölçüde etkilenebilir ki bu, pek istenmeyen bir sonuçtur.

    Örnek 3.  İlkokul eğitimi sırasında -bir nedenle- elle bölme işlemi yapmayı öğrenememiş olmak bir “boşluk” sayılır. Eğer işi yoğun biçimde elle bölme işlemi yapmak olan bir kişi, çare olarak bunun yerine ardışık çıkarma‘yı kullanarak boşluğu dolduruyor ise, önemli bir zaman kaybedeceği için bu kabul edilemez.

    Örnek 4.  Aile eğitimi ve okul eğitimi sırasında bir toplumun büyük çoğunluğunun rasyonel düşünme, sorunları neden-sonuç ilişkilerine göre çözümleme alışkanlığı edinmemiş olması bir “boşluk“tur.

    Eğer bu insanların bir bölümü, belirli alanlarda (terör, dış politika, ekonomi, rekabet gücü, demokrasi, anayasa, kurum yönetimi gibi) uzmanlaşmış ve ancak rasyonel düşünme yoluyla anlaşılabilecek ve çözüm geliştirilebilecek hallerle karşılaşıyorlarsa, bu defa alternatif araçlar ile boşlukları “doldurmak” zorunda kalırlar. Şimdi soru, bu alternatif araçların ne(ler) olabileceği ve de kullanımlarının ne gibi yıkıcı sonuçlar doğurabileceğidir.

    Olası cevap şunlar olabilir mi?

    Olası Cevap (1)        Hiç bişicik olmaz.

    Olası Cevap (2)        Ancak rasyonel düşünme ile doldurulabilecek boşluk, herhangi alternatif bir yaklaşımla dolamayacağı ve bunun da, onu kullanacak -ve aptal olmayıp sadece eksik donanımlı oldukları varsayılan- kişilerce farkında olunacağına göre, çözüm olarak hiçbir şekilde sonu gelmeyecek uzunluk ve karışıklıktaki açıklamalar, gerekçelendirmeler, kanıtlar, suçlamalar, savunmalar, benzetmeler gibi dolgu malzemeleri kullanılacaktır. Bu malzeme arasında, sorunların “öz”lerine ulaşılabilmesi için tutulabilecek herhangi bir “uç”un olmayışı en belirgin özellik olacaktır.

    Böylece zaman içinde, özlerle ilgili olmayan, dolgu malzemeleri ağırlıklı bir “yeni dil” ortaya çıkacak, tüm bireysel, kurumsal ve toplumsal sorunlar artık bu yeni dil aracılığıyla anlaşılmaya ve çözüm geliştirilmeye başlanacaktır.

    dilbert.jpgBir yandan da, bu yeni dili daha ustalıkla kullanabilen gazete ve/ya TV köşeci makulesi üreyecek ve onları da kılavuz olarak benimseyen çeşitli alan ilgililerinin katılımıyla güçlü bir kesim ortaya çıkacaktır. büyütmek için tıklayınız!

    Birinci cevap zaten tedavisini de içinde barındırmaktadır. Bu cevap sahiplerine uygulanabilecek önleyici ya da tedavi edici bir ilaç henüz keşfedilmemiştir.

    İkinci cevap ise, olabilecek yıkımın ne denli ciddi olduğuna işaret ediyor. Böylece Sorun Çözme Kabiliyeti (toplumsal bağışıklık sistemi) göçen bir toplumun ise tek kullanabileceği ilaç “sorunun farkına varmak” olabilir.

    25 Ağustos 11 Perşembe

     

     

  •  

    Aşağıda, Çorum’lu bir öğrenci yurttaşımızdan gelen bir mektup var. Benzer düşünceler binlerce yurttaşımızda ortaktır, ama bu genç arkadaşımız az sayıda “yazarak dile getirenler”den..

    Önce mektup:

    Merhaba,

    Ben çorum ilinde yaşamaktayım. Sokak hayvanları için ailemle beraber savaş vermekteyiz. Hayvan haklarıyla ilgili mücadele içinde olduğunuzu bildiğim için dün yaşadığım bir olayı size aktarmak istiyorum.

    Ailemle bağ evimizin bulunduğu çevredeki sokak köpeklerini hertürlü bakım ve beslenme işlerini elimizden geldğince gerçekleştirmeye çalısıyoruz. Diğer bağ sahiplerinden bazıları bu köpeklerden çok şikayetçi, sürekli belediyeyi arayacağız diye tehdit ediyorlar (Çorum belediyesi önceki yaptığımızı mücadelelerle tam olmasada belli bir bilince ulaştı ama yeterli değil).

    Bağ yolunda yürüyüşe çıkan bir grup kadın evin önündeki köpeklerin yanından geçerken köpeğin biri SADECE havladı; kadın korkusundan kendini dikenli tellerin üstüne attı. Yardım etmeye çalıştık ancak kadın “siz insan mısınız? köpeklerinizi bağlasaydınız” gibi kelimeler kullandı. Karşılıklı bağırmalar sonucunda kadın belediyeyi arayıp köpekleri öldürtceğim diye bağırdı.

    Daha sonra annem, kadının nasıl oldğunu sormaya yanına gitti; kadın polisi aramış; evimizin önüne jandarma+polis ekibi evi basar gibi geldiler, suçlu gibi kortej eşliğinde karakola gittik, köpekleri beslediğimiz için suçlandık.

    İşin can alıcı noktası bu suçlamaları yapan uzman doktor xxxx ve eşidir. Güç gösterisinde bulunarak aileme ve bana hiç görmediğim karakolu göstermiş oldular. Bunu sizinle paylasmak istedim çünkü bu gelinen son nokta beni şaşkınlık içinde bıraktı artık.

    Sizden özellikle rica ediyoruz Çorum’daki az sayıda bulunan hayvansever olduğumuz sesimizi duyurmamızda bize yardım edin.

    (adı soyadı)

    Önce insan“, öyle mi al sana!

    Çok sayıda siyasetçi -ister slogan, ister lafın gelişi- sık sık “önce insan” diye bir övüntü tutturmuştur. Düz Türkçe’ye çevirince bu şu demek olur: “İnsanı hayvanı, bitkisi ile canlıları ve taşı toprağı, suyu, havası ile aralarındaki -birlikte yaşamayı zorunlu kılan- muhteşem denge bizi ilgilendirmez. Bizi ilgilendiren sadece insan -hatta doğrusu sadece “ben”im.”

    Yukarıdaki mektupta anılan kadın ve milyonlarca benzeri, “köpeğin mekruh olduğu“, “kedi köpek giren eve melek girmeyeceği“, “insanın tüm canlılar içinde en üstünü olduğu” gibi propaganda ile yetişmiş, şimdilerde de “önce insan”  safsatasıyla yaşamaktadır.

    Bu insanlara, insanın en üstün olduğu, o üstünlük varsayımının ona kendi dışındakilere her türlü işkenceyi yapma hakkını verdiği yargılarını nereden bildiğini hiç soran olmuş mudur? Ben çok sordum. Aldığım cevaplar hemen hemen aynıdır ve bu konudaki ezbere bellediklerini hiç mi hiç sorgulamamışlardır.

    https://www.tinaztitiz.com/film.php?id=’Yunuslar.wmv‘  

    Bu nedenle onlara ve onların başkanlarına kızmak yersizdir. Onlar da en az hayvan dostlarımız kadar “kurban”dırlar. Canlı dostlarına düşen görevlerden birisi de “insanı, hayvanı, bitkisi, taşı toprağı, havası suyuyla tümünün birlikte yaşayabilecek bir ebedi programa sahip oldukları“na onları ikna etmektir.

    Bir yandan da hayvanseverlerin ilk seçimlerde hayvan düşmanı kişileri seçmemek için bir inisyatif geliştirmeleri de gerekiyor. Bu amaçla şu 2 belgenin incelenmesini öneririm:

    https://www.tinaztitiz.com/dosyalar/Hayvan_Haklari_Politika_Belgesi/HHPB_taahhut.pdf

    https://www.tinaztitiz.com/dosyalar/Hayvan_Haklari_Politika_Belgesi/HHPB_rev2.2.pdf

    Temmuz 25, 2010

  • MEDİAKRASİ VE MEDİOKRASİ !

    MEDİAKRASİ VE MEDİOKRASİ !

    Bütün Dünya’da medyanın giderek güçlenmesi ve toplum yaşamını yönlendirmesi, “medya demokrasisi (mediakrasi)” deyiminin doğmasına yol açtı. Bu eğilimin önümüzdeki yıllarda daha da güçleneceği ve özellikle TV’nin etkileşimli (interactive) hale gelmesiyle, doğrudan demokrasi yöntemlerinin gündeme geleceği bellidir. Örneğin, çıkarılması öngörülen bir yasa hakkında vatandaşların neler düşündüğü, çok büyük bir doğruluk ve hızla saptanabilecektir. Daha şimdiden buna ilişkin uygulamalar Dünya’da başlamıştır (Fransa’daki Mini-Tel uygulaması gibi).

    Bunun sayısız faydalarının yanısıra temsili demokrasiye yeni boyutlar getireceği, parlamenterlerin geleneksel ‘arabuluculuk’ rollerini zayıflatacağı beklenmektedir.

    Bu ümit verici gelişmelerin tam aksine bir gelişme ise halen ülkemizde yaşanmaktadır. Medyanın bilgilendirdiği vatandaşlar ve onların temsilcilerinin yararlı etkileşimi yerine, medyanın manipüle ettiği bir demokrasi türü giderek etkin hale gelmektedir. Buna, manipülatif demokrasi de denilebilir.

    Ticari kuruluşların sahip oldukları ve doğal olarak ana amaçları, ticari çıkarlarını kollamak olan medya organları, çeşitli bilgileri ticari çıkarları doğrultusunda süzmekte, yani toplumu manipüle etmektedirler. Bu yolla örneğin Dünyanın aslında düz olduğu dahi propaganda edilebilir ve epeyce insan da inandırılabilir.

    Demokrasi açısından son derece kaygı verici olan bu gidişin temelinde, “birbiriyle bağdaşmayan” işlerin aynı kişi ve kuruluşlar eliyle yapılması yatmaktadır. Bunların birleştirilmesi, ayrıca bunun toplum tarafından da bilinmeyişi, demokrasimizin bir ortaçağ demokrasisine (mediokrasi) dönüşmesine yol açabilir.

    Bunu önlemenin yollarından en etkini, bu tür bağdaşmayan işlerin yasalarla caydırılmasıdır. Ya da her medya organı, doğrudan veya dolaylı olarak kontrol ettiği kuruluşların bir listesini görünür biçimde ilan edip gözönünde bulundurmalıdır. Böylece vatandaşlar, çeşitli haberlerle bu ticari ilişkiler arasındaki bağlantıları hiç olmazsa karine yoluyla çıkarabilirler ve doğru bilgilenmeyi önleyen bu sakınca kısmen de olsa giderilmiş olur.

  • Bir mezuniyet töreni için konuşma metni

    Bir mezuniyet töreni için konuşma metni

    Saygıdeğer bayanlar ve baylar, hepinizi bu sevinçli gecenizde selamlıyor ve gençlerimizin başarılı mezuniyetleri adına kutluyorum.

    Size bu akşam, iki iyi bir de kötü haber içeren bir konuşma hazırladım. Ama kötü haberi duyunca aslında onun da “iyiliklere yol açabilecek” (moda deyimle hayırlara vesile olabilecek) bir haber olduğunu göreceksiniz.

    Önce birinci iyi haberim:

    Bu bir buluşile ilgili. Öğrenme konusunda yapılan çalışmalar sonunda bir mikroçip ve ona yüklenen bir yazılım geliştirildi. Bu buluşun heyecan verici yanı, insan beyni ile organik bağlantısının sağlanmış olması. Biliyorsunuz ki bu henüz yapılamamıştı.

    Bu çip ve üzerine yüklenmiş yazılımın bir işlevi, çip yerleştirilmiş bir kişinin -yaş, cinsiyet, zeka düzeyi, bilgi düzeyi ne olursa olsun- ihtiyacı olan bilgileri tam bir doğrulukla belirlemek.

    Bunun ardından daha da önemlisi, bu bilgilerin edinilebileceği tüm imkanlar arasından en uygun erişilebilir olanları buluyor ve onları kullanarak kalıcı biçimde öğrenilmesini sağlıyor.

    Tahmin edebileceğiniz gibi bütün bu süreç, kişinin herhangi bir çaba harcamasına gerek kalmaksızın  gerçekleşiyor. Aynen, soluma, sindirme, boşalma, üreme vd doğal işlevlerimiz gibi.

    Yapılan açıklamalar, bu buluşta anahtar rolün bir kavramda saklı olduğunu gösteriyor. Bu, demin değindiğim “ihtiyacı olan bilgiler” kavramı.

    Bu kavramın üzerinde bir miktar durmakta yarar var; çünkü eğer bugün olduğu gibi, kişi tarafından ihtiyaç olarak algılanmayan, ama kişi adına karar verenlerce -aile, çevre, okul, devlet gibi- ihtiyaç olarak ileri sürülen bilgiler söz konusu olduğunda bu çip ve yazılım işlevsiz kalıyor.

    İhtiyacın, gerçekten, varoluş amacına, yani varlığını ve türünün devamını sürdürmek amacına yönelik olması halinde ise çip ve yazılım, birkaç milyon yıllık evrim birikiminin hemen hemen aynı tepkiyi göstermekte ve bilgi ihtiyacı öğrenilebilmektedir. Sevgili konuklar,

    Bu gelişmenin ne gibi somut ve önemli sonuçları olabileceğini tahmin edebilirsiniz. Bununla beraber kısaca özetlemek gerekirse kısa bir süre içinde şunları bekleyebiliriz:

    ü       İlk öğretimden yüksek öğrenime kadarki tüm seviyelerde halen, “varsayılan öğrenme ihtiyaçları” kavramına dayalı içerik mimarisi tamamen değişecektir. Bunun yerine, çip ve yazılım, kişinin gerçek öğrenme ihtiyaçlarını belirleyecek ve kişi -neredeyse- farkında olmadan bunları öğrenecektir.

    ü       Öğrenme konusundaki bu kolaylık en büyük etkisini işgücü piyasasında gösterecektir. Halen kendini “yanlış karşılaşma” olarak gösteren bir olgu var. Belirli bir bilgi-beceri kazanmış olmasına rağmen iş bulamayan insanlar bir yanda, farklı beceriye sahip insanlar arayıp da onları bulamayanlar diğer yandadır. Adına öğrenme devrimi  denilebilecek bu değişim, yanlış karşılışma olgusunu sıfıra indirebilecektir.

    ü       Bir ümitle yüksek öğrenim diploması peşinde koşanlar ve bunun için de dersanelere koşan çocuk ve gençlerimiz buna ihtiyaç duymayacaklardır. Çünkü artık iş = ihtiyaç altın kuralı gereğince, ihtiyaçların yol açtığı öğrenme ihtiyaçlarını kendileri kolayca edinebileceklerdir.

    ü       Öğrenme devriminin diğer beklenebilir sonuçlarını saymayacağım; ama şu kadarını söyleyebilirim ki insanlık tarihine endüstri ve enformasyon devrimlerinden daha derin izler bırakacaktır. Bunların neler olabileceklerini sizler kolayca tahmin edebilirsiniz.

    Gelelim ikinci iyi haberime: Yapılan sürpriz bir açıklamaya göre, bilim insanları, geliştirilen çipe gerek olmadığını, çünkü bundan daha gelişkin bir sistemin dünyaya gelirken yanımızda beraber getirdiğimizi, hatta bunu ilk okul ilk sınıflarına kadar kullanımda olup, ondan sonra birdenbire kapatılıp devreden çıkarıldığını bildiriyorlar.

    Birkaç milyon yıllık evrim sürecinin her bir saniyesinde insanoğlunun çevresinde oluşan ve onu tehdit edebilen etkenlere karşı  sürekli öğrenerek bugünlere gelen insan türü bu sürecin muhteşem bir yan ürününü bedeninde taşıyor.

    Şimdi yapılması gereken, herkesin bu doğuştan gelen öğrenme sistemini tekrar ON konumuna getirmesinden ibarettir. Bunun öğrenilmesi ise -öğretme’nin yasak olduğu- birer günlük kurslarla yapılabilecekmiş.

    Ve bu iki iyi haberden sonra sıra kötü haberde:

    Bu büyük imkanın farkına varan kimi toplumlar, büyük bir hızla çalışıp gelecek yüzyılların insanına bu doğuştan gelen hediyesini geri verme sürecini başlatmışlar. Öğrenme Devrimi adını verdikleri bu büyük devrime kayıtsız kalan toplumlar ise, eski öğretme paradigması’nın orasına burasına yamalar yapmakla meşguller.

    Yarının dünyasında öğrenme paradigmasınış anlamamış ya da anlayıp da direnmiş olanlara da yeni roller biçiliyor. Bu roller, tahmin edebileceğiniz gibi yeni üstün insanın yapmaktan hoşlanmayacağı işleri boğaz tokluğuna yapan bir alt-türe görev olarak verilecek. Bunu da reddedenler ise iç karışıklıklar, iç savaşlar vs yoluyla yok edilecek.

    Yeri devrimi kabullendiğini, onun gereklerini yerine getirdiğini sürekli olarak söyleyip de gereklerini yerine getirmeyenler için uzay hapishane kolonileri geliştiriliyormuş. Ama bu sadece bir söylenti. Şimdilik.. J

    16 Haziran 2010

     

  • Doğrusal Mantık

    Doğrusal Mantık

    Uzun süredir medyada -konuşma veya yazı olarak- gözlemlediğim iki alışkanlığa dikkatinizi çekmek istiyorum. Bunlardan birisi, yazının başlığındaki doğrusal mantık alışkanlığıdır. Önce bir örnek verip ardından diyeceğimi açıklayayım.

    Kadın ve çocuklara yönelik olarak artan şiddet olaylarını önlemek için özel bir yasa çıkarılarak cezaların artırılması gerekir / düşünülüyor. Böylece, karısını, sevgilisini ya da şekerle kandırdığı çocukları parçalara ayırarak buzdolabında saklayıp, sonra uygun bir zamanda farklı illere götürerek parça parça gömen caniler cezaların ağırlığını düşünerek vazgeçeceklerdir.”

    Bu örnekteki akıl yürütme biçimi bir doğrusal mantık örneğidir; sebep (cezaların azlığı), sonucu (şiddet) üretmektedir. O halde cezalar artırılırsa şiddet azalacaktır.

    Gerçekte de, sonuçları caydırmak için -nedenlerine bakılmaksızın- cezalar artırıldıkça sonuçlarda bir miktar -o da bazen- azalma olabilmektedir. Örneğin alkollü araç kullanımı ile cezalar arasındaki ilinti epey yüksektir. Üstelik işlenen suçu ölçmek çok da kolaydır; bir alete üflemek ve nesnel olarak cezayı hakedip etmediğini anlamak mümkündür.

    Bu mantığın doğruluğunu kaybettiği sınır çizgisinin bir tarafında, vazgeçilebilecek çıkarlar  (örneğin kafa çekip zevklenmek) varken, çizginin diğer yanında vazgeçilemeyecek çıkarlar (yakınını gece yarısı hastaneye yetiştirmek veya banka soygunu yapmadan önce kafa çekip rahatlamak gibi) yer alıyor.

    Polisin bir miktar rica ile vazgeçebileceği ya da kesesinin gücü vereceği cezadan etkilenmeyecek durumda olan kişiler, “parayı bastrır içerim” diyebilir; ama eğer katlanılamayacak kadar ağır ceza varsa araç kullanmaktan vazgeçip taksi veya kiralık şoför kullanır. Bu durumda ceza ağırlaştırmasının sonuçlarını ortadan kaldırmaya yeter.

    Ama eğer kişi, evinde kafayı çekerken bir anda bir yakınını hastaneye yetiştirmek zorunda kaldığındaysa ağır ceza vs onu durduramaz; üstelik de bu insani bir davranış olur.

    Gerçek yaşam olayları farklı bir mantığa göre işliyor. Sonuca yol açan nedenler iyi saptanamadığı takdirde, sonucun engellenmesi bir yana, başka istenmeyen sonuçlar ortaya çıkabilir. Örneğin;

    ·       Cezaların giderek şiddetlendirilmesi, hatta kısas uygulanmasına (hırsızlık yapanın elinin kesilmesi gibi) doğru bir kamuoyu isteği ortaya çıkar ve bu giderek toplu faşizan bir tutum haline gelebilir,

    ·       Cezaların ağırlığından ürken ama onu suç işlemeye iten güçlü nedenleri aşamadığı için suç işlemeye devam eden insanlar daha sofistike metotlarla işe devam ederler (eminim ki bundan sonra tecavüz ve şiddet olayları daha zor ortaya çıkacak, çoğu kişi de bunu artan cezaların suçları azaltmasına bağlayacaktır),

    ·       Ve en önemlisi, aslında bir çeşit mağdur olan kişiler -ki bu kesip biçen kişilerin çoğu daha büyük ama yaygın suçların kurbanlarıdırlar- tedavi edilmek hakkından mahrum olacaklardır. Böylece, toplumsal histeri daha  ağır bir şiddet uygulamış olacaktır.

    Kadın ve çocuklara uygulanan caniyane görünüşlü şiddet olaylarını önlemenin yolu, çabucak önlemeyi bir kenara bırakıp anlamaya çalışmaktan geçiyor. Bir şey yapmak isteyenler önce bir şey yapmamayı öğrenmelidirler!

    Gözlemlediğim ikinci bir alışkanlık, döngüsel mantığın dikkate alınmayışıyla ilgilidir. Bunu da -yine şiddet konusu ile- örnekledikten sonra açıklamaya çalışayım:

    Önemli bir bölümü cinsel istismara uğramışlık kaynaklı ve kronik hale gelmiş ruhsal sorunları bulunan kişilerin uyguladığı şiddet olayları halinde doğan toplumsal histeri, bu tür hasta kişilerdeki kurban psikolojisini (Psychology of Victimhood) muhtemelen daha da azdırıp toplumdan intikam almaya yönlendiriyor.

    Bu örnekteki mantık doğrusal mantıkla açıklanamaz; burada döngüsel mantık yürürlüktedir. Yani bir neden (istismara uğramışlık) bir sonuca (başkalarına şiddet uygulamak) yol açmakta, bu caniyane -ki değildir- olaya toplumun gösterdiği tepki, kurban tarafından yeni bir istismar / haksızlığa uğramışlık duygusu üretmekte ve bunun öcünü almak için tekrar şiddete yönelmektedir. Yani (sebep) > (sonuç) > (tepki) > (sebep) > ………..> (sonuç) > …. şeklinde bir  döngü (pozitif geri besleme).

    Toplum, aklısıra sorunu ceza veya nefret yoluyla çözmeye(!) çalışırken farkında olmadan neden-sonuç döngüsüne yakıt taşımaktadır.

    Çözüm, tahmin edilebileceği gibi yine ne olup bittiğini anlamaya çalışıp kök-nedenleri gidermeye çalışmaktan, bir yandan da döngüsel mantık mekaniğinin nasıl işlediğini unutmaksızın cezai uygulamalardan geçiyor.

    Şöyle bir sloganı her yere asmak ne iyi olurdu: Önce anla!

    2 Nisan 2011

     

  • KAŞ YAPMAK-GÖZ ÇIKARMAK !

    KAŞ YAPMAK-GÖZ ÇIKARMAK !

    Çeşitli TV kanallarının bulunması ve bunların çoğunun devletin resmi yayın organı durumunda bulunmayışı, şüphesiz ki çoğulcu demokrasinin yerleşme süreci açısından büyük bir nimettir.

    Çeşitli konuları, en aykırı bakış açıları dahil didiklemek, zamanla insanımıza çok yönlü bakma yeteneği ve bakış derinliği kazandıracaktır.

    Bu madalyonun öbür yüzünde ise epey olumsuzluklar vardır. Her türlü yayıncılığın, halkı doğru bilgilendirme olan ana amacı ile bağdaşmayan, kendi ticari çıkarlarını savunma için TV kurma konusu, henüz toplumumuzun sorun portföyü içinde yer almamaktadır. Ama bir süre sonra mutlaka birinci sıradaki bir sorun olarak o portföye girecektir.

    Henüz o portföye girdiğinden şüphe bulunan -çünkü pek şikayet yok gibi görünmekte ya da geleneksel sessizliğimiz nedeniyle öyle zannedilmektedir- bir diğer önemli sorun da, kaliteli program konusudur.

    Bir saat süreyle şivesi bozuk bir kadının, vapurlardaki jilet satıcısı edasıyla “telefondaki sesten fal bakma” sı, halk arasında küfürleşme aracı olarak kullanılan bir “buluşturma” mesleğinin alenen yapılması, o inanılmaz ilkellikteki yarışma (!) programları, hayat kadınlarının müşteri çekme ilanları, çeşitli sapıklık sahiplerinin birer marifet gibi uzun uzun tanıtılması, kara cahil ama ünlü bir sürü dangalağın yaptıkları sözüm ona sunuşlar gibi gerçekte acınası bir zavallılık kokan vakit doldurma yöntemlerinin yanısıra bir de toplum hizmeti olarak sunulan (gerçekte de o niyetle) açık oturumlar var..

    Bunları sunanların (çoğu), kendileri ya da yöneticilerinin doğru saydıkları düşünceleri bir taraf olarak savunma çabası içinde kaş yapmaya çalışırken göz çıkarmaktadırlar.

    Taraf tuttuğu konuda, sokaktaki adamın düz kızgınlığı dışında herhangi bir bilgisi bulunmayan “kızgın sunucu” ların pratikte hizmet ettikleri yan ise tamamen terstir. Yani, aşağılamak istedikleri tarafa -ki böyle bir görevleri olmaması gerekir- öyle çanaklar tutmaktadırlar ki, sonunda istemeden aşağılamak istediği düşüncenin destekçiliğini yapmaktadırlar. Aptal dost yerine akıllı düşman sözü herhalde bu gibi durumlar için söylenmiştir.

    Yerel seçimler öncesi, başkan adaylarıyla yapılan bir açık oturumda oturum yöneticisi, hırpalamak istediği bir adaya, “peki ama siz gelince meyhaneleri ve genelevleri kapatacağınız söyleniyor, doğru mu?” deyince, aday da “beyefendi, sizin bu şehrin sorunlarıyla ilginiz meyhane ve genelevlerden mi ibaret, başka sorununuz yok mu?” yanıtını yapıştırıvermişti.

    Halbuki o adaya sorulabilecek yüzlerce soru bulunabilir ve mesela, “sizin şeriata dayalı toplum düzeni hedefiniz, mevcut laik düzene göre şekillenmiş belediyecilik anlayışına nasıl yansıyacak?” gibi bir soru sorulabilirdi.

    Seçimlerden sonra yine bir TV programında büyükşehir belediye başkanlarına yöneltilen “peki şu anda takiyye yapıyor musunuz?” sorusu ise tam evlere şenlik bir soruydu. Sunucunun beklediği cevap herhalde, “evet, sayın sunucu, yüksek zekanızla beni fena sıkıştırdınız. Maalesef takiyye yapmış bulunuyorum. Tüm söylediklerim izleyenleri aldatmak içindi. Arzeder özür dilerim” şeklindeydi.

    Ancak, bu zavallı yaklaşımların sadece açık oturum yöneticilerine ait olduğu sanılmamalıdır. Kamuoyunda laiklik savunucusu olarak ün yapmış pek kültürlü bir hanımefendi, bir saat boyunca tartıştığı şeriat yanlısı bir yazara, bütün savlarını dayandırdığı %99’u müslüman olan bir toplum deyimiyle, islamın inançlara ilişkin yanını benimseyen insanları mı yoksa kamu düzenine ilişkin yanını da benimseyen insanları mı kasdettiğini ya da, bireysel inançlara dayalı milyonlarca farklı görüşün ortak bir toplum yaşamına nasıl temel teşkil edeceğini sormak yerine, onu küçümser tavırlarla gardırop laikliği yaptı durdu.

    Her akşam nelerin doğru nelerin yanlış olduğunu bizlere anlatan pek ünlü bir TV yorumcumuz ise laikliği “din ve devlet işlerinin ayrılığı” şeklinde açıklayarak, şeriata dayalı toplum yaşamı yandaşlarının ilk adım olarak pek arzuladıkları “önce, toplum yaşamının çeşitli kesitlerinde, en sonra da devlet düzeninde şeriat” stratejisini bilmeden savundu.

    Bu insanların kötü niyetli olmadıkları kesin. Ama savunmak istedikleri konularda bilgisiz oldukları da öyle.. Ayrıca TV sunucularından, açık oturum yöneticilerinden böyle bir görev de beklenmemeli. Tek yapmaları gereken, o konularda görüş bildirme yetkinliğine (dikkat, ünvanına değil!) sahip insanları bulup, onların toplumu doğru bilgilendirmelerine aracılık etmek. (Aracılığın böylesine kimse bir şey diyemez!).

    Yoksa kendi bilgileriyle kimsenin kaşını yapmaya kalkmasınlar çünkü göz çıkarıyorlar..

    Pazar, 10 Nisan 1994

  • Sorunların İntikamı

    Sorunların İntikamı

    sorunlarin_intikami.jpg“Antropolog ve tarihçi Joseph A. Tainter (Complexity, problem solving and sustainable societies) başlıklı makalesinde, bir toplumda çeşitli sorunları çözmekle görevli kurumların başarı ya da başarısızlıklarının, o toplumun sürdürülebilirlik ya da çöküşünü belirlediğini; sosyal karmaşıklık ve o karmaşıklığın enerji yoluyla sübvansiyonu arasındaki azalan getiri ilişkisinin negatife dönmesi halinde karmaşıklığın yönetilemez hale gelip çöküş sürecinin başladığını tartışmakta, Roma İmparatorluğu gibi birkaç toplumun çöküşlerini de örnek olarak vermektedir. 

    Osmanlı İmparatorluğunun çöküşünde de benzer motifler bulunduğunu, ama çöküşün küllerinden doğan cumhuriyetin kültürel karmaşıklığı yönetebilme –bir diğer deyimle Sorun Çözme Kabiliyeti- genlerinin de Tainter’in teşhisinin izlerini taşıdığı kuşkusu yersiz sayılmamalıdır.

    Bu yaklaşım, bir damla petrol = bir damla kan ilkesinin geçerli olduğu günümüzde, enerjinin niçin bu denli önemsendiği, mevcut ve potansiyel enerji kaynağı -Türkiye gibi- ülkelerin büyük satranç tahtası’nda niçin önemli taşlar sayıldığını anlatıyor; ilk bakışta zor farkedilse de, gelişmiş ülkelerin aslında yüksek karmaşıklık düzeyindeki yaşamlarını sürdürebilmelerinin ancak enerji ile mümkün olabildiği, giderek artan karmaşıklığın ise yeni enerji kaynaklarına ihtiyaç demek olduğu anlaşılabiliyor.

    Bununla eşit önemdeki ikinci nokta, genetik evrim açısından değil, ama kültürel evrim açısından anlamlı süreler boyunca itaat-biat kültürüyle yaşamış toplumlarda oluşmuş karmaşıklığı yönetebilme (sorun çözme) kabiliyeti yetmezliğinin bir genetik yazgıya dönüşüp dönüşmediğidir ki İkili Kalıtım Kuramı bunun göz ardı edilmemesini söylüyor.

    Bu yaşamsal konu üzerinde başlatılabilecek odaklanmanın toplum gündemine taşınarak, gündelik çekişmelerin dışında bir “derinden iyileşme” sürecini başlatabileceği ümit edilebilir.”

    Yukarıdaki satırlar, birkaç hafta evvel yayımlanan Sorunların İntikamı: Çözemeyeni Çözerler[1] adlı kitabımın arka kapağından alınmış, kitabın bir çeşit özetidir.

    Duyururum.

    Sunday, May 8, 2011

     

  • Otobiyografi kesiti-3: Annenin El Kitabı

    Yıl 1970; Zonguldak’ta Ereğli Kömürleri İşletmesi’nde  -o tarihte EKİ (okunuşuyla ekai) 1983’ten bu yana ise TTK- çalışıyorum. Yeni yatırımların planlanıp uygulandığı Etüd-Tesis şubesinde elektrik mühendisiyim.

    Türkiye henüz sanayileşmenin başlarında olduğu için kömür işletmeciliği gibi çok girdili bir işletmenin tüm ihtiyaçlarını kendi içinden karşılamak zorunda. Kendi limanı, römorkörleri, demiryolları, lokomotifleri, büyük bakım-onarım atelyeleri (atelye dedimse büyük fabrikalar), eğitim, kurtarma vb organizasyonları, ulaştırma imkanları ve sosyal tesisleri var.

    Yeraltındaki galerileri deniz seviyesinin 200 metre üstünden deniz seviyesi altında 600 metrelere kadar -50şer m aralıkla-  dağılmış ve toplam uzunluğu 160 km.

    İşçi sayısı yaklaşık 40,000, mühendis ise -çeşitli branşlarda- 500 dolayında. Bu sayının 400 kadarı maden mühendisi, geri kalanı ise mimar da dahil olmak üzere çeşitli dallardaki mühendislerden ibaret.

    İşletmede maden mühendislerinin tam bir egemenliği var. Neredeyse hukuk işleri, sağlık işleri birimlerine bile atanacaklar.

    İki de dernekleri var: Maden Mühendisleri Derneği ve Yüksek Maden Mühendisleri Derneği.

    Bu kısa bilgileri, işletmenin o günkü boyutlarını kabaca da olsa tanıtmak için verdim.

    İşte bu tablo içinde, işletme faaliyetlerine büyük katkısı olmasına karşın ikinci sınıf sayılan madenci dışı elemanları örgütlemek üzere bir dernek kurma fikri oluştu: EKİ Mühendis ve Mimarlar Derneği.

    Derneğin ilk yönetim kurulunda ben de varım. Derneğin varlığını kol güreşi yoluyla kanıtlaması mümkün olamayacağı ve biraz da diğer derneklerin işe yarar bir iş yapmadıklarını vurgulamak üzere ortaya bir fikir attım: Çeşitli mühendislik işlerinin yapılmasında çok ihtiyacı duyulan bir el kitabı hazırlamak!

    O tarihlerde bu ihtiyaç, yabancı dili yeterli olanlar için Almanca Hütte, İngilizce Peele gibi el kitaplarından karşılanır, ama çoğunluk bunlardan yararlanamazdı. Bu nedenle Türkçe el kitabı fikri bana bir icat kadar heyecan verici gelmişti (bugün de öyle geliyor).

    Bunun nasıl gerçekleştirilebileceği ise -derneğin amaçları açısından- daha da yapıcı görünüyordu. Diğer el kitaplarında da olduğu gibi, bir editör kitapta bulunacak konuları, o konuların yazım biçimleriyle ilgili standart formatları vbg çerçeveyi hazırlayacak, sonra da o konuları hazırlayabilecek olanlar içerikleri hazırlayacaktı. Her konu, hazırlayanın adı altında kitapta yer aldığı için bir de motivasyon ve prestij kaynağı olacaktı. Bu birlikte iş başarma girişimi ise derneğin ihtiyacı olan dayanışmayı sağlayacaktı (yani ben öyle düşünüyordum :-)).

    Fikrin gerçekleşmesini kolaylaştırmak üzere elektrik mühendisliği ile ilgili epey konuyu üstlendim. Bir bölümünü diğer el kitaplarından çevirir, belki birkaç tanesini de kendim hazırlayabilirdim. Standart formatları da hazırladıktan sonra artık mesele konuların sahiplenilmesine gelmişti. Kanımca en kolay konu buydu. Hatta aynı bir konuyu birden fazla kişi sahiplenmek isterse kimseyi kırmadan nasıl çözümleneceği sorununu dahi düşünmüştüm. O kişileri bir küçük komite haline getirip yazdıklarını birleştirmelerini istemek gibi!

    Saflık başa dert..

    Meğer böyle planlar kurarken bir kısım arkadaşımız da işin olmazlığını alaya almak için mutasevver el kitabına bir isim takmışlar: Annenin El Kitabı! O tarihlerde Prof. İhsan Doğramacı’nın çocuk bakımı ile ilgili kitabı bizim girişim için isim oluşturmuş.

    Hemen hiç kimseden konu paylaşımı açısından talep gelmeyip bir taraftan da böyle alaya alınınca -ki Annenin El Kitabı adını bir kişi koymuştu ama benimseyen çoktu- bir süre bir kırgınlık yaşadım, fikirden soğudum.

    Ama bir süre sonra tekrar kıvılcımlanınca bu defa, sadece elektrik mühendisliği için bir el kitabı hazırlamayı ve bunu da kendim yapmaya karar verdim.

    Şimdi tam hatırlamıyorum ama yaklaşık 150 sayfalık bir hacimde, maden işletmelerinde çalışan elektrik mühendisleri için bir el kitabını hazırladım. Kitabı bastıramadık, ama o tarihlerde bir proje için işbirliği yaptığımız İstanbul Teknik Üniversitesi Maden Fakültesi doçentlerinden Süha Nizamoğlu’nun öğrencilerine ders vermek için yararlandığını kendisi söylemişti.

    El kitabı hazırlama girişimi böyle biraz buruk bitti, ama demek ki tam sönmemiş.

    Devlet bakanı olunca!

    1980 sonunda EKİ’den ayrılıp İstanbul’a yerleşince, özel sektörde çalışmaya başladım. El kitabı filan artık aklımda yok.

    1983 seçimlerinde milletvekili, 1985’te de bakan olunca ilk aklıma gelenlerden birisi yine bu el kitabı oldu. Ama bu defa eskisi gibi değil. Çünkü ETİBANK bana bağlı ve genel müdür olarak da başında Doç.Dr. Süha Nizamoğlu var. Yani el kitabı macerasını en iyi bilenlerden birisi.

    ETİBANK’a talimat vererek, tüm masraflarının karşılanması kaydıyla İTÜ maden fakültesine böyle bir el kitabı hazırlatılmasını, gerekirse Hütte, Peele gibi birisinin çevirilerek hizmete sokulmasını istedim. Artık eminim bu iş yapılacak.

    Sen öyle zannet!

    Uzunca bir süre bekledikten sonra, bu kitabın niçin hazırlanamayacağını, çünkü bizim madencilik koşullarımızın farklı olduğunu, ölçü birimlerinin bile farklı olduğunu, böyle bir kitabın çeviri yoluyla yapılamayacağını ancak uzun çalışmaları gerektirdiği, o uzun zamanın da bulunmadığını uzun uzun açıkladıktan sonra yapılamayacağını bildirdiler.

    (Bu vesileyle şunu gördüm ki insan DNA’ları nasıl kimi özellikleri -ne yaparsan yap- nesilden nesile taşıyorsa, kurumları kuran kişilerin kültürel DNA’ları da o kurumlara geçiyor ve de sürüyor.)

    Epey ağır eleştirsem de, diğer öncelikli konulara dalınca bu el kitabı macerası bu defa gerçekten bitti. Birkaç yıl sonra, bu eleştirilerden utanan bir öğretim üyesi, kömür madenciliğinin tarihini vs anlatan bir kitap hazırladı, ama bunun bizim el kitabı ile bir ilgisi yoktu tabii.

    Bir sürpriz hediye!

    Geçenlerde Trakya Üniversitesi Hühendislik Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Ahmet Can bir e-posta yoluyla adresimi istedi ve bir kitap yollamak istediğini belirtti.

    Dün kargodan hediye kitabı geldi.

    25 yıl sonra gerçek bir sürpriz. Hütte’nin mükemmel bir Türkçe çevirisi ve mükemmel bir basımı.

    Ne demeliyim bilmiyorum.

    Bu ülkede Ahmet Can’lar olduğunu bilmek, bendeki eski kabus gibi “niçin yapılamayacağı” cevabını sildi.

    Aydınlık bir Türkiye bekleyebiliriz. Demek ki farklı DNA’lar da varmış.

    Teşekkürler sevgili Ahmet Can.

    Çarşamba, Ağustos 11, 2010

  • Eldeki telsiz neyin göstergesidir?

    Eldeki telsiz neyin göstergesidir?

    ::Users:ibook:Desktop:telsizsiz_olmaz.jpgYandaki fotoğraf VATAN Gazetesinin 4 Eylül tarihli nüshasında çıktı. Nişanlısından ayrıldığı için intihar etmek isteyen bir kız ve onu kurtarmak üzere en az onun kadar risk altına giren iki polisi gösteriyor. Neyseki kız kendini boşluğa bırakınca aşağıdaki hava yastığının üzerine düşüp kurtulmuş.

    Polislerden birinin elindeki telsiz açıkça görünüyor; diğeri de polis olduğuna ve telsiz de üniformanın mütemmim cüzü olduğuna göre muhtemelen onun da elinde bedeninin ayrılmaz parçası “telsiz” var.

    Bu fotoğraf karesini inceleyenler (büyütmek için tıklayınız!), müdahalede bulunmayan polis için kuşkusuz farklı yorumlar yapacaktır. Örneğin:

    ·         Ya aldırmıyor ya da aşağıdaki hava yastığına güveniyor,

    ·         “İntihar eden bir kişi için canımı niye tehlikeye atayım” diye düşünüyor,

    ·         Polisin böyle bir görevi olmaması gerektiğini düşünüyor,

    ·         “Bu maaşa bu tehlike çekilir mi” diyor,

    ·         “Bu tür kişiler kararlıdır, ne yaparsan yap atlar” diyor,

    ·         Bu kadar yüksekten atlamakla ancak sakat kalınır, daha yüksek bir bina seçmeliydi,

    ·         Diğer.

    Bence bu yorumların herhangi bir(kaç)ının da payları olabilmesine karşın, eylemsiz polisin, birisi çok gerçekçi, birisi bilinçaltı ile ilgili, sonuncusu da toplumumuzla ilgili 3 somut nedeni var:

    Neden 1.   Telsiz polisin üzerine zimmetlidir, kırılıp döküldüğü ya da kaybolduğu takdirde başı derde girer. Bu anda telsiz mi kızın hayatı mı tercihinde tereddüt etmeden “tabii ki telsiz” demiş ve kendini korumuştur. (Kendini korumak bir polisin 1 numaralı önceliği ise de özellikle adliye önlerinde sürekli olarak davalı ya da davacı yakınlarından dayak yiyen polisler bu önceliğe uyamazlar),

    Neden 2.   Nasıl işlediği belli olmayan her türlü elle tutulur ya da tutulmaz obje ve olaylar bizim insanımızda derin bir korku (ve korkuya dayalı saygı) yaratır. Özellikle hareketli parçası olan aletler (motor gibi), korkuyla karışık bir tapınma duygusu olarak bilinçaltımıza işlemiştir. (Karnı aç insanlarımızın en az ikişer cep telefonu edinmesi biraz bu duyguyla belki biraz da kendini ifade edebilecek bir iletişim yolu bulmuş olmakla açıklanabilir.)

    Neden 3.   Polis teşkilatı, filmler, yurtdışı geziler vb yollarla dünyada bu işlerin nasıl yapıldığını görmek fırsatını binlerce defa elde etmesine karşın, polislerin iki ellerinin boş kalması gerekliliği gibi ilkokul öğrencilerinin dahi akıl edebileceği bir zorunluğu idrak edememekte, bununla ilgili basit düzenlemeyi becerememektedir.

    Ama ne yazık ki bu beceriksizlik sadece polise özgü olmayıp daha derin bir toplumsal yetmezliğin (Sorun Çözme Kabiliyeti yetmezliği) türevlerinden birisidir. (Örneğin, tekstil ülkesi olmakla sürekli övünen insanlarımızın 60 yıldır bir güreşçi mayosu tasarlayamaması)

    4 Eylül 2010

  • Sorulması zor -imkansız- soru: Nerede yanlış yapıyoruz?

    Sorulması zor -imkansız- soru: Nerede yanlış yapıyoruz?

    Değerli dostumuz Dr.Necati Saygılı‘nın Hollanda(lıar) hakkında bir yazısı üzerine kimi düşüncelerimi yazmak istiyorum. Ama önce, Dr.Saygılı’nın -içinde Simon McKenzie’den alıntılar içeren- yazısından kimi paragraflar:

    Makalenin yazarı Simon McKenzie yazısına, “Tanrı Dünyayı yarattı, fakat Dutch Milleti Hollanda’yı yarattı” diye başlamış. “Hollanda, kimi avrupa dillerinde basık/alçak toprak anlamında, Netherlands, Pays-Bas gibi isimlerle adlandırılmakta; bu adlandırmaya hak kazandıran gerçek, ülke topraklarının 2/3’ünün deniz basacak kadar düşük rakımlı olması ve ülke nüfusunun %60’ının deniz seviyesinin altındaki topraklarda yaşıyor olmasıdır” diye devam etmiş.

    Söz konusu makalede yine bir Hollandalı olan Han van der Horst’un, Low Sky-Understanding the Dutch adlı kitabından şu cümleler nakledilmektedir:

    “Ülkeyi ve toplumu deniz şekillendirmiştir. Su, hem bir arkadaş, hem de varlıklarını tehdit eden bir tehlikedir. Yabancılar, Hollandalılar için, su ile mücadele ediyorlar ve kazanıyorlar diye düşünse de; deniz olsun, nehir olsun suyu yenmek mümkün değildir; çünkü o çok daha güçlüdür. O nedenle insan için, onunla birlikte yaşamanın bir yolunu bulmaktan başka çaresi yoktur.”

    “Hollandalılar için son 1000 yılın başlıca uğraşısı, Deniz ve Nehir suyu ile birlikte yaşamanın yolunu arayıp bulmak olmuş; su ile mücadelede kazandıkları uzmanlık, bu milletin karakterini silinmez şekilde biçimlendirmiştir.”

    “Suyla baş etmede başarının esası su, insan ve ekosistemin diğer canlı varlıkları arasındaki uyuşumu ve dengeyi gözetmek / korumaktır: Gücünüzü sergileyeceksiniz önce; sonra, sıra ötekine geldiğinde ona müsaade etmeniz gerektiğini bilmeli ve anlamalısınız ki, sonuç sizin için utandırıcı olmasın. Gerçekçi olmalı ve sağduyunuzu kullanmalısınız; duygularınıza esir olmamalı, bilhassa kızmamalısınız. Her zaman aşırılığa kaçmadan itidalli olmalısınız. Dikkatli ve hep tedbirli olmak zorundasınız; uykuya dalarsanız, ayaklarınız ıslanmış halde uyanmak zorunda kalırsınız. Bütün bu özellikler, ulusun karakterinde yer etmiş; varlığımızı sürdürme ve düşünme yollarımızın taşları olmuştur.” İlginç tesbitler!

    …….

    Bu alışkanlık o milletin politik hayatına da yansımış. Çok partili demokratik bir sistemin uygulandığı Hollanda’da hiçbir zaman tek parti hükümeti olmamış! Hep koalisyon hükümetleriyle yönetile gelmiş bu ülkede uzlaşı kültürü, günlük hayatın her alanında kendisini hissetirmekte imiş. Yazar şöyle diyor; “çelişen çıkarların masaya taşınacağı ve aralarında bir şekilde uzlaşının aranacağı bir komite teşkil etmeksizin karara bağlanmış önemli bir konu hemen hemen yok gibidir”!..

    Dr. Saygılı buradan sonra şu soruyla yazısını bitiriyor: “Bu kadar bol nimetin bulunduğu bir ülkede yaşayan insanlarımızın, yaşam koşullarındaki doğal zorluklara rağmen Hollandalıların dünyanın sayılı denizci milletlerinden olmalarına; sanayileşmiş-gelişmiş ülkelerinden biri olabilmelerine; kişi başına milli gelirlerinin bizimkinden 3.5-4 misli daha yüksek olmasına bakarak; kendilerini sorgulamalarını ve nerede yanlış yapıyoruz sorusunu sormalarını-cevabını aramalarını beklemek çok şey beklemek midir?..”

    Evet çok şey beklemektir!

    Çok şeydir, hem de her şeydir. Bireysel ya da kesimsel olarak kendisine ezbere belletilen[1] doğrularından başka doğru tanımayan insanımızın çoğunluğu için -hangi ideolojik kampa dahil olursa olsun- “neyi yanlış yapıyorum” sorusu anlamsız, dolayısıyla da imkansız bir sorudur. Doğruyu yapan kendisi / kendileri, yanlış olanlar ise dışındaki(ler)dir.

    Yukardaki alıntı içindeki bir cümle (kırmızı), toplumumuzun bugünkü Sorun Çözme Kabiliyeti açısından yol göstericidir.

    Toplumların karakterlerinde  de -aynen onu oluşturan bireylerde olduğu gibi-, içinde bulunduğu koşulların etkisi büyük oluyor.

    Bizim son 1000 yılımıza damgasını vuran başat kültürel öğe nedir diye bakıldığında, ezber-itaat-biat üçlemesi dikkat çekiyor.

    Sorunlarının çözümünü onu yönetenlere ihale etmiş, yöneticileri ise bu ihaleyi Tanrıya devrederek başarısızlık karşısındaki olası sorgulama ve/ya hoşnutsuzluğu kesin olarak bitirmiştir.  Suyla uğraşan su sorunları hakkındaki becerilerini ve oradan yola çıkarak diğer sorun alanlarındaki becerilerini -yani Sorun Çözme Kabiliyetini– geliştirirken, sorunlarını ihale etme konusunda uzmanlaşan toplumumuz da kurtarıcı arama -ve bulma- becerisini geliştirmiştir.

    Ayak sesleri -eğitim sınıfımızın dışındaki- herkesçe duyulan Öğrenme Devrimi iki anahtar ilke çevresinde örgüleniyor[2]:

    İki anahtar ilke: akıl-beden bağlantısı ve akıl-beyin bağlantısı..

    1.       Birinci ilke, öğrenmenin akademik bir süreç olmadığını, bebeklikten itibaren yapılan her türlü bedensel eylemin aklı geliştirdiğidir.

    2.       İkinci ilke ise, gelişen aklın beyinde yeni bağlantılar oluşturduğunu, bunun da yeni bedeni ve akli eylemleri tetiklediğini, bu sürecin kendi kendini beslediğini söylüyor.

    Eğer bu ilkeler doğru ise -ki hergün doğruluğunu deneyip doğruluyoruz-, sorun çözme konusundaki uğraşlarımız aklımızı geliştirecek, gelişen aklımız yeni sorun çözme girişimlerini tetikleyecektir.

    Buna göre yapılması gereken nedir?

    Ortak akıl bu soru’nun ayrıntıları konusunda en iyi cevapları bulacaktır. Hollandalı yazarın ifadesini tekrarda yarar var: “çelişen çıkarların masaya taşınacağı ve aralarında bir şekilde uzlaşının aranacağı bir komite teşkil etmeksizin karara bağlanmış önemli bir konu hemen hemen yok gibidir”

    Ayrıntıları ortak akla bırakmadan önce bizim yapmamız gereken tek şey, Sorun Çözme Kabiliyeti’mizin yüzyıllar içinde dümura uğradığını ve bu yetmezliğin tüm karar ve eylemlerimize -bir parmak izi gibi- yansıdığını kabul etmek, bu sorunu gündemimize alarak tartışmaya başlamak.

    19 Eylül 2010 Pazar