-
Nis 16 2012 BİLİM MERAKTIR!
BİLİM MERAKTIR!
Bilim ve/ya teknoloji konusunda yazılıp söylenenlerin, bu alanlardaki gelişmeler, gelecek tahminleri ya da bir gelişme gösterebilmemiz için yapılması gerekenler gibi noktalara yöneltilmesi alıştığımız üsluptur. Bu yaklaşımın yaygınlığı dahi tek başına, bizim bilim ve teknolojiden niçin istenilen düzeyde yararlanamadığımızın bir işaretidir.
Bir eksikliği, “o eksiklik olmasaydı neler olurdu ?” şeklinde iştah kabartarak gidermeye çalışmak pek ilkel bir çıkmaz yoldur. Refah ya da mutluluk düzeyine erişmeyi özlediğimiz insan topluluklarının sorunlara yaklaşım yolu ise “iştah kabartma” biçiminde değil, “neden arama” şeklindedir. O halde doğru sorular şunlar olabilmeliydi;
-
“Bireysel ve de toplumsal yaşamımıza bilimin yol göstericiliği ne ölçüde egemendir ?”, “bilim yerine egemen olan yaklaşımlar nelerdir ?”
-
“Bilimin yol göstericiliğini saptıran faktör(ler) nelerdir?”
-
“Bu faktör(ler) ortadan kaldırılabilir ya da yönleri değiştirilebilir mi, nasıl ?”
Bilim ile inancı birbirinden ayıran en önemli fark, hükümlere varmak için kanıt aramak ya da inancı kanıt saymaktır. Kanıt aramadan sahip olunan ya da bir başka deyişle bilimin süzgecinden geçirmeden sahiplenilen inanca “kör inanç” (taklidi iman), bilimle sürekli olarak test edilip, olabildiğince dogmalardan arındırılan inanca da “sağlam inanç” (tahkiki iman) denilmelidir.
Böylece, bilim ve inancın “özerklik içinde bütünlüğü” gibi, geleneksel “bilim ve inancın bütünleşemezliği” görüşünden farklı bir noktaya varılmaktadır.
Üçüncü bin yıla girerken dinsel akımlardaki gelişmeyi bu yaklaşım açıklayabilmekte, ayrıca da köktencilik ile “super fundamentalism” adı verilen akımları da net olarak ayırabilmeye yaramaktadır.
Toplumumuz, bilimin yol göstericiliğini redderek yalnız dünyevi yaşamını ilkelliğe terketmemiş, dinsel inançlarının da “taklidi iman” sınırını aşamamasına yol açmıştır.
Yukarıdaki doğru soruların hiç olmazsa birincisi nadir de olsa sorulmuyor değildir. Ama, bilimi dahi “kör inançlar”a dayalı hale getirebilen insanımız, yeterli kanıt aramadan, kendine göre kanıt saydığı “kör inanç baklaları”nı birbirine ekleyerek sözde bir “açıklama zinciri” üretmektedir.
Bilim birçok işe yarayabilir, ama herhalde en vazgeçilmezi, “bilimin yol göstericiliğinden niçin yararlan(a)madığımız” sorusunun cevaplarının verilmesindeki yol göstericiliğidir.
Bilim, temel olarak “neden ?”, teknoloji ise “nasıl ?” sorularını yanıtlar. Teknolojinin sloganı olan (know-how) deyimi de, “nasıl” ın bilinmesini işaret etmektedir.
Bugüne kadar, bu soru yeterince ağırlıkla sorulmadığına göre, “bilim”in yapı taşı olan “neden” sorusunun sorulma geleneğimizin zayıflığı, bilimdeki geri kalmışlığımız ile aynı anlama gelmektedir.
Yıllardır binlerce defa bir araya gelip, bilim ya da teknoloji konuşan insanlarımızın bu soruları sormadığı, her türlü kanıtıyla ortadadır. İnsanlarımız sormamaktadır, çünkü soruların yanıtlarını bildiğine ilişkin “kör inançlar”a sahiptir. Ama bu “kör inançlar”ına bilim adını koyduğu için, herhangi bir bilimsel kuşkuya da düşmemektedir.
Gerek (neden) gerek (nasıl) sorusunu sorma geleneğimizin zayıflığı ise tek kavrama indirgenebilir: Merak eksikliği ! O halde bilim ve teknolojide arzu ettiğimiz gelişmeyi gösterebilmemizi engelleyen başlıca neden, “insanımızın meraksızlığı” dır.
Bundan sonra birkaç soru daha sorulmalıdır. Bunlardan birisi, bu merakın doğuştan mı bulunmadığı, sonra dan mı azaldığı, yoksa her iki durumun birden mi var olduğudur.
Her sorunu, kör inançlarına göre kestirme biçimde tanımlayıp çözmeye meraklı insanımız, merak azlığının nedenini eğitim verme konusundaki yetersizliğimize bağlamaktadır. Bunun nedeninin ise okullarımızın yetersizliği, onun da nedeninin, ayrılan bütçe paylarının azlığı olduğuna “inanmakta”dır.
Ama bu tanıyı bütünüyle geçersiz kılan acı gerçek, eğitilmiş insanlarımızın da (çoğunun) meraksız oluşudur.
Bir toplumun meraklılık düzeyini doğrudan ölçen “merakmetre” gibi bir alet olmasa da dolaylı bir çok ölçüt vardır:
-
Acaba kaç anne-baba, çocuklarına aldıkları bir oyuncağı parçalayıp içindekileri görmek isteyen çocuğunu hoş görür, dahası, kırması için özendirir?
-
Acaba, kaç milletvekili veya belediye başkan adayından vaat olarak, bir “Bilim Merkezi” kurması istenmiştir?
-
Acaba kaç kışi Van gölünün niçin yükseldiğini merak etmektedir?
-
Acaba kaç öğrenci, Yeni Çağ’ın niçin İstanbul’un fethi ile başladığını merak etmiştir?
-
Acaba kaç vatandaşımız, niçin herkesin bize düşman olduğunu merak etmektedir ?
-
Ve acaba kaç kişi niçin meraksız olduğumuzu merak etmektedir?
Bunlar, olası ölçütlerden sadece birkaçıdır. Bilimin popüler hale getirilmesi, özellikle çocuklardaki merakı uyarabilacek güçlü bir yaklaşımdır. Bilim merkezleri- bilim sirki vb adlarla da anılmaktadır- ise yaklaşımın hayata geçirilmesi için iyi yollardır.
Ama daha da iyi bir yol, meraksızlığımızın nedenini merak etmek, ama onu “kör inaçla” yanıtlamayıp, kanıt arayarak -ve de her an tekrar kuşkulanmaya hazır ve razı olarak- cevaplamaya çalışmaktır. Bu yol ucuz, hızlı ve de güvenlidir !
Cumartesi, 13 Temmuz 1996
-
-
Nis 16 2012 ETKİLEŞEBİLME KABİLİYETİ : UYGARLIĞIN ANAHTARI!
ETKİLEŞEBİLME KABİLİYETİ : UYGARLIĞIN ANAHTARI!
Semantik olarak bakılırsa teknoloji(1) dokunulabilirler (tangibles) ile uğraşır. Bunun dışında kalan alandakilere ise genelde metodoloji denilmesi uzun süre yeterli olmuştu.
Iki alanı ayıran çizgi ise sonuçta ortaya çıkanın tek başına işe yarar bir ürün olup olmadığı idi. Metodoloji, ürünlerin dokusu içine yerleşmekle birlikte, uzun süre tek başına alınıp satılan bir değer sayılmamıştır.
Gerek yerel, gerekse küresel ölçekte rekabet baskın bir parametre olmaya başladıkça, know-how da tek başına alınıp satılır ürün muamelesi görmeye başlamıştır.
Hele bilişim yazılımlarındaki patlamadan sonra teknoloji kavramına yüklenmiş olan geleneksel `dokunulabilirlik’ (tangibility) tamamen anlam yitirmiştir.
Soft teknolojiler
Bugün hala dokunulabilir (tangible) ve dokunulamaz (intangible) ürünlerle ilgili, teknolojileri ayırmak için yer yer soft teknoloji deyimi kullanılıyor ise de artık tümüne birden teknoloji diyebiliyoruz.
Şimdi bir kaç soruya yanıt aramalıyız örneğin,
-
Bir insan topluluğunu medeni bir toplumdan ayıran temel özellik(ler) ne(ler)dir?
Kullandıkları araç gereçlerin çeşitliliği ve kullanım yaygınlığı bir ölçüt olabilir mi?
-
Çağdaş uygarlık düzeyi ile arasında geniş bir açıklık bulunan bir topluluğun, çağdaş uygarlık düzeyini yakalayabilmesi için hangi teknolojilere -en geniş anlamı ile- ihtiyacı vardır?
Yetişmek istediği toplumların kullanmakta olduğu son teknolojileri kullanarak yetişebilir mi?
Bu iki sorudan birincisine verilebilecek yanıt şudur: bir insan topluluğunun kullanmakta olduğu araç gerecin çeşitliliği gelir düzeyinin, yaygınlığı ise gelir dağılımının düzgünlüğünü gösterir.
Ama bu, gelir düzeyi ve dağılımının sürdürülebilirliğini göstermez. Yani bugün var olan ve belki de düzgün dağılımlı olan bir gelir yarın böyle olmayabilir.
Uygarlık ölçütlerinin başlıcası ise içinde bulunduğu çevrelere -fizik, toplumsal, spirutual- net katkılarda bulunabilmektir. Topluluğun kullandığı araç-gereçler bununla ilgili değildir. Hatta, kullandığı araç-gereçlerle, çeşitli çevreleri bozacak şekilde dahi davranabilir.
Ikinci soru ise özellikle Türkiye açısından geçerlidir. Çağdaş uygarlık düzeyi ile arasında önemli bir açıklık bulunan toplulumumuz bunu nasıl kapatabilir?
Uygarlık, uygar toplumların tüketim kalıplarını benimsemek midir?
Toplumumuzda genel kabul görmüş yol, uygar toplumların tükettiklerini tüketmek ve onların kullanmakta oldukları son teknolojileri kritiik teknolojiler olarak benimsemektir.
Bu genel kabul gören yolla bir süre yol alındıktan ve özellikle de bu yöntemi benimsemiş bilim sınıfı belirli bir genişliğe ve sözü dinlenilirliğe eriştikten sonra artık geri dönüş güçleşmektedir.
Günümüz Türkiye’sinde en son teknolojilerin benimsenmesinin çağdaş uygarlık düzeyine erişmede bir işe yaramayacağı, hatta açıklığın giderek artmasına yol açacağını -ve de açtığını- tartışmak mümkün müdür?
Çağdaş uygarlık, her an için yeni teknolojiler üretebilen bir olgu olduğuna göre, onun herhangi bir durağan anında kullanılmakta olduğu teknolojileri benimseyerek aynı üretkenliğe erişmek mümkün olabilir mi?
O halde bu üretkenliğin arkasındaki itici güç, kullanılan ürünler ya da dokunulabilir teknolojiler olamaz.
Bu itici gücü çok iyi anlamak zorundayız.
Bunun için de örneğin `eğitim’ gibi içeriği, amaçları, çıktıları herkese göre değişik olabilecek kılıf sözcüklerden ve onlara dayalı tanılardan uzak kalmayı becerebilmeliyiz.
Bu itici güç tek odaklı bir şey olamaz. Yalnızca sanatçılardan, yalnız üniversite mensuplarından, yalnız askerler, bürokratlar , sanayiciler yqa da politikacılardan kaynaklanan bir güç, toplumun tüm kesimlerini harekete geçirebilir mi? en ceberrut yönetimler en parlak zamanlarında dahi böylesine tek odaklı bir gelişmeyi başaramamışlardır.
İtici güç nedir?
Bu itici güç `etkileşebilme kabiliyeti’ denilebilecek bir özelliktir.
Bir şirketin veye bir derneğin yönetim kurulunda, bir sempozyumda ya da bir TV açık oturumundaki katılımcılar uygar ülkelerde etkileşmek, uygar olmayan ülkelerde ise önceden belirlenmiş bir kişi veya kişilerce, yine onlarca, belirlenen sonuçlara göre etkilenmek üzere bir araya gelirler.
Etkileşebilme kabiliyeti şu bir kaç konuya bağlıdır:
-
Herhangi bir amaçla bir araya gelenlerin, etkileşime kapalı olmalarına yol açabilecek özellikler taşımamaları (ünvan, uzmanlık, arogance, yetki sahipliği, vb),
-
Etkileşimi kolaylaştırıcı yöntem ve araçlar konusunda donanımlı olmaları,
-
Ortak aklın değerinin farkında olmaları,
Etkileşime kapalılık çeşitli formlar altında ortaya çıkabilir.
Bunların hepsinin kökü aynıdır ve bu durumlar içinde bulunabilecek katılımcıların birbirleriyle etkileşmeleri mümkün olmayıp, yalnızca etkilenmeleri ve onaylamaları için katılımcı olarak seçilmişlerdir:
Örneğin;
-
Soru sormak (her soru yanıtının büyük bölümünü kendi içinde taşır),
-
Üzerinde konuşulacakları kategorize edip sınırlamak,
-
Katılımcıları belirlemek,
-
Sonuç bildirgesi taslağı hazırlamak,
-
Küçük icra grupları oluşturmak,
-
Danışma kurulu oluşturmak,
-
Farklılıkları yönetmenin güçlükleri arkasına saklanmak,
-
Kamu çıkarları argümanı kullanmak
-
Ve benzer formlar
Ister bir şirket ya da derneğin yönetim kurulunda isterse bir açık oturumda, isterse bilimsel bir toplantıda olsun, bu birliktelikleri düzenleyenler eğer gerçekten işe yarar çıktılar bekliyorlarsa ilk ve de tek göz önünde tutacakları ölçütler şunlar olmalıdır:
-
Ilgilendiğimiz süreç(ler)in tüm paydaşları çağrılı mı?
-
Paydaşlar içinde etkileşimden hoşnut olmayacaklar var mı?
-
Var ise bunlar nasıl kontrol edilecekler?
-
Paydaşlar, etkileşimin öneminin farkındalar mı?
-
Etkileşim kolaylaştırıcı araçlar mevcut mu?
Etkileşim ne değildir?
Bir toplantı sırasında ya da bir masa çevresinde oturan, söz alıp konuşan, hattâ itiraz eden insanların varlığı orada bir ortak akıl süreci bulunduğuna, katılımcıların birbirleriyle etkileştiklerine kesinlikle işaret etmez.
Uygarlık yarışı bir anlamda etkileşimleri kolaylaştırabilme yarışıdır.
Etkileşime kapanmanın sonuçları nelerdir?
Etkileşime kapalı olmanın sonuçları tahmin edilemeyecek kadar dramatiktir. Bunlardan en önemlisi ise “süreç parçalanması” denilebilecek olaydır. Öğeleri arasında etkileşim olması gereken süreçlerin bölünüp her birinin ayrı birer amaç haline gelmesi..
Bunun en yaygın örneği, herhangi bir konudaki “düşünce üretimi” ile “uygulama”nın ayrılmasıdır. Burada zımnen kastedilen, birilerinin düşüneceği, birilerinin de o düşünülenleri uygulayacağıdır. Gerçekte ise böyle olmaz. Düşünenler uygulamadığı için uygulama kabiliyeti düşük düşünceler üretirlerken, uygulayanlar da başkalarından düşünce almayı reddedeceği için sadece görünür sonuçlar peşinde koşmaya başlarlar. Sonuçta her iki süreç adımı içinde yer alanlar da çaba harcarlar, yorulurlar, kaynak harcarlar, çevresindekilere ümit saçarlar ve fakat sonuçta bir şey üretemezler.
Ülkemizde süreç parçalanması kadar yaygın bir başka hastalık yoktur. Acı olan, herhangi bir sorunu çözmek durumunda olanların ilk aklına gelen, parçalanmışlıkları bütünleştirmek değil, daha da parçalamaktır.
Bunun en dramatik örneklerinden birisi de, akıl ve inancın parçalanmasıdır. Aracı bilim olan akıl ile, aracı sezgi olan inanç, bir ve parçalanmaması gereken bir bütün iken parçalanmış, her ikisinin de yandaşları -laikler ve dinciler- oluşmuş ve bunlar kıyasıya çatışmaya girişmişlerdir.
Etkileşime kapanmanın nedenleri nelerdir?
Peki bu olgunun nedenleri nelerdir? Bu nedenler bulunabilirse, sinerji denilen sihirli ürün elde edilebilir. Bu nedenler çeşitli olabilir. Ama içlerinden biri diğerlerinden daha etkilidir: sorunların kökleri yerine görüntülerine kilitlenmek ve bu yüzden de “çabuk çözüm”lerin çekiciliğine kapılmak.
Bunda bir miktar haklılık payı da vardır. Sorunların köklerine ilişkin teşhisler, o teşhislere yönelik olarak önerilen çözümlerin geçerliği, o çözümlerin uygulanmasındaki beceriklilik, gözle görülüp elle tutulabilir somutlukta değildir. Teşhisleri, çözümleri, uygulamaları kimlerin önerip üstlendiğine bağlı olarak kuşkuları içerirler.
Ama sorunları çözmek için maalesef başka yol da yoktur. J.F. Kennedy, bunu şöyle özetliyor: Bir başkana gelen önerilerin içinden işe yarayan azını bulabilmek, iyi ve kötü başkan arasındaki farkı oluşturur. Yoksa bütün başkanlar dış görünüşleriyle benzerlerdir.
Grekçe tekhnë, el ile çalışma, zenaat anlamına gelmektedir. (Origins, Eric Partridge, Greenwich House, 1983)
Macintosh HD:Desktop Folder:etkilesebilme_kabiliyeti.dot, M. Tinaz Titiz Page 1 6/10/01
-
-
Nis 16 2012 TAKSİ PLAKALARI SERBEST OLMALI AMA….
TAKSİ PLAKALARI SERBEST OLMALI AMA….
Büyük kentlerin hemen hepsinde uygulanan ve taksi sayılarının, yol kapasitelerinin üstüne çıkması tehlikesine karşı bir önlem olarak kullanılan “taksi plakası sınırlaması” uygulaması, kasdini aşan bir uygulamadır.
İşsizliğin ve herhangi aranan bir beceriye sahip olmayan insan sayısının yüksek olduğu ülkelerde benzer uygulamalar yapıldığı bilinmektedir.
Plaka sınırlamasının boyutları, alternatif taşıma sistemlerinin varlığı, nüfus, gelir düzeyi gibi faktörlere bağlıdır. Bütün bu değişkenlikler saklı kalmak kaydıyla, ülkemizde uygulanan sınırlamaların gereğinden çok fazla olduğu, bunun kabul edilemez bir haksız rekabet oluşturduğu, astronomik fiyatlara satılan plakaların bir “plaka mafyası” yarattığı, bunun, “şoför esnafının geleceklerinin sigortası” vs gibi bir konuyla yakın ya da uzak bir ilgisinin bulunmadığı cümle alem tarafından bilinmektedir.
“Plakalardaki sınırlamalar kaldırılırsa taksi sayısı ne kadar artar?” sorusunun bir- iki ayrı cevabı vardır:
-
Yurt içinde üretilmekte bulunan, dört teker ve bir direksiyondan ibaret, rekabet gücü düşük arabalar, çok sayıdaki işsiz, kuralsız trafik sistemi ve şoförlerden hemen hemen hiçbir bilgi-beceri ve davranış beklenmediği dikkate alınırsa, plakaların serbest bırakıldığı ay içinde taksi sayısının 10-15’e katlanacağını tahmin etmek güç değildir.
-
Taksi olarak kullanılacak arabalardan istenilen özellikler çağdaş düzeye yükseltilir, buna paralel olarak şöforlerden de harita ve plan okumak, 50 kelime civarında yabancı dil bilmek, belirli davranış normlarını benimsemiş olmak gibi bilgi-beceri ve davranışlar istenilirse taksi sayısı yukardaki kadar artmaz.
-
Buna ek olarak trafik şikayet sistemi oluşturulur, puan sistemiyle ehliyet iptaline gidilir, araçların peryodik bakımları izlenir ve bakımsız araçlar da trafikten men edilirse, taksi sayısı, ilk seçeneği göre daha artmak bir yana, bugünkünden daha aza iner. Belki bu koşullara uygun araba ve şoför ithal etmek gerekebilir.
Plakaların bu üç seçenek altında serbestleştirilmesi yalnız yeni iş alanları açmakla kalmayacak, plaka mafyası ortadan kalkacak ve bu mafyanın elinde birikip de nerelere aktığı belli olmayan (ya da pek belli olan) fonlar kesilecektir.
-
-
Nis 16 2012 İNSAN ŞAKASI-EŞEK ŞAKASI !
İNSAN ŞAKASI-EŞEK ŞAKASI !
Dikkatli gazete okuyucuları bilirler, sık sık basınçlı hava ile çalışılan yerlerde bir kısım aklıevvel insanımızın, insanlar üzerinde yaptığı geleneksel bir deney vardır: içi basınçlı hava doldurulan bir insanın ne olacağı, mesela uçup uçmayacağı ya da top gibi olup olmayacağı daima merak edilir ve aynı tür meraka düşmüş bir grup arkadaş(!)ın yardımı (!) ile deneğin uygun bir yerine hortum sokulur ve sonuçları gözlenir.
Bu deneyler bilimsel bir karanlılıkla daima aynı sonucu verir ve deneğin barsağı patlar. Ne kadar zeki olduğu konusunda zaman zaman tartışmalar çıkan ve Atatürk tarafından da işaret edilmek zorunluğu duyulmuş insanımızın içinde bu tür sapık merak sahiplerinin bulunmasını pek yadırgamamak gerekir.
Yadırganması gereken başka iki konu vardır: Birincisi bu tür insanlara verilen cezalar olup TCK’na göre “kasten yaralama” hükümlerine göre kovuşturma yapılır, yasada yazılı 1-2 aylık ve tecil edileceği şüphesiz olan ceza çok yersizdir.
Bence bu insanlara verilen cezanın böyle değil, mesela görünür bir yerlerine çıkmaz boya ya da dövme vs gibi bir teknikle yazılmış ve ömür boyu taşıyacağı, “ben gerizekalıyım, ben ve benim gibilerden uzak durun” şeklinde bir belirtimin markalanması olmalıdır.
İkinci ve daha da garip olan yan, bütün bir toplumu aşağılayan böyle bir gerzekliğin “şaka”, üstelik de “eşek şakası” olarak olarak anlaşılıp topluma benimsetilmeye kalkışılmasıdır.
Buna şaka demek, şaka diyenlere sesini çıkarmamak, “şaka duygusu” denilen yetenekten hiç nasibini almamış olmak demektir. “Şaka duygusu”nun bir toplumun gelişmişliğinin en şaşmaz göstergelerinden birisi olduğu düşünülürse, neyin şaka olduğunun ayırt edilemeyişine ciddi bir toplum sorunu olarak eğilmek gerektiği sonucuna varmak gerekir.
“Eşek şakası” deyimi ise toplumumuz açışından birinciden daha da aşağılayıcı bir mesaj taşımaktadır.
Acaba evren yaratıldığından bu yana hiç bir eşek ya da insan dışı bir yaratık, böyle bir şaka(!) yapmaya kalkışmışmıdır?
Bir canlıya basınçlı hava veya elektrik vererek ne olacağını gözlemlemiş tek bir insandışı yaratık görülmüş, duyulmuş ya da hayal edilmiş midir?
İnsan dışı canlıların tümü şaşmaz biçimde tek amaca yöneliktir: doğayla uyum halinde yaşamını sürdürmek!
En yüce dinlerin dahi eriştirmeyi amaçladığı bu yalın ve güzel amacı tek ilke edinmiş bu yaratıkları böyle bir suçla aşağılamanın anlamı, o varlıkların engin dünyasını hiç ama hiç anlamamış olmak demektir.
Bir insan olarak bu ayrımın farkında olmayan, birbirine hala hayvan adları kullanarak hakaret eden hemcinslerimden utanıyorum. Buna mutlaka bir ad vermek gerekirse, “insan şakası” demek daha yerindedir!
-
Nis 16 2012 TRAFİK CANAVARI
TRAFİK CANAVARI
Medyanın her organında hiç değişmeyen bir haber türü ve bu haberlerin bir veriliş biçimi var: trafik canavarı’nın iş başında olduğu!
Özellikle TV spikerlerine dikkat edilirse, örneğin trajik bir kitlesel ölüm haberini dahi verirken hafifçe gülen yüzlerinin, bu trafik canavarından söz ederken birdenbire ciddileştiği yakalanacaktır.
Çok küçük yaşlarda TV izlemeye başlayan milyonlarca çocuğun, günde üç öğün sözü edilen bu “canavar”ın varlığından giderek emin olmaları, bunu yaşamın bir olgusu olarak kabul ettiklerinden kuşku yoktur. Aralarında bu işin bir canavar işi olmadığını anlayabilenler ya da anne babaları tarafından uyarılarak bunun haber organlarının densizliği olduğunu bilenler olsa dahi, başka alanlarda da canavarlar bulunduğunu gözümüze baka baka söyleyen güvenilir kişilerin çokluğu, çocuklardaki bu kuşkuyu giderecektir.
Küçük yaşlarda bu tür bir beyin yıkamayla yetişen bir genç, ne denli uyanık ne denli iyi eğitim görürse görsün, her istenmeyen olgunun mutlaka “o şeyin canavarı” tarafından meydana getirildiğine inanacaktır. Enflasyon canavarı, terör canavarı, kollu canavar vs gibi.
Bu canavar merakının pek öyle bir sözgelimi olduğunu sanmıyorum. Eğer öyle olsaydı, bunlar söylenir geçilir, canavarın kolu, bacağının ayrıntılı tanımlarına girişilmezdi.
Örneğin, “enflasyon, yedi başlı bir canavar olup..” gibisinden bilimsel içerikli tanımlar en yetkili sayılan ağızlardan yapıldığına göre, bu canavar işi pek öyle hafife alınabilecek bir konu değildir.
Toplum bilimciler bu işin tarihi, kültürel ve sosyolojik nedenlerini incelemeli, hangi bilinç altı korkuların “canavar” biçiminde sembolize edildiğini bulmalı ve sonra da toplu terapi seanslarıyla bunu giderip toplumu rahatlatmanın çaresini bulmalıdırlar.
Hatta bu işi daha da ciddiye almalı ve mesela “Canavarlar ve Canavarlıkla Mücadele Daire Başkanlığı” -ki ileride ödenek bulunabilirse Bakanlık dahi yapılabilir- kurmak gerekir diye düşünüyorum.
Benim çok kısıtlı sosyolojik bilgim, bu canavar tutkusunun, birbiriyle ilişkili iki kaynaktan geldiğini göstermektedir. Birinci kaynak, çocukluğumuzda bol bol okuyup büyüyünce de dinleye dinleye yaşlandığımız masallar olup, orada her başa çıkılamaz belanın yedi başlı, on kollu, ateş dilli bir canavara benzetilmesi geleneği vardır.
Bu masalların çok etkisinde kalan yöneticilerimiz, sorunlarla nasıl başa çıkılabileceğini genellikle bilmedikleri için bu idol’ü icadederek hem kendilerini hem de vatandaşları rahatlatabilecek bir açıklama bulmuşlardır. (Bilindiği gibi, açıklanamayan sorunlar deliliğe yol açmakta olup, insanlar her sorun için mutlaka bir açıklama bulmak eğilimindedirler)..
İkinci neden ise, bu tür canavarlarla daima olağanüstü güçlere sahip prenslerin (ve prenseslerin) başa çıkabildiği, onun dışındakilerin yapabileceği tek şeyin öyle bir prens (veya prenses) beklemekten ibaret olduğudur.
Elinde tuttuğu okunup üflenmiş kılıcını, canavarın can alıcı bir noktasına -ama dikkat sadece bir noktasına- batıran masal kahramanlarını bekleyen insanları, kollektif akıl kullanarak belalarla başa çıkmak yerine, kurtarıcılar (babalar, analar, bacılar) beklerler ve de beklerler.
Bu yolla sorunları açıklamak rahatına alışmış bir toplumda hangi sorunun hangi nedenlerden kaynaklandığını, bunlar arasındaki bağlantıların ne olduğunu, dolayısıyla hangi kaynak sorunlar çözülürse hangi sorunların kısmen ya da tamamen çözüleceğini düşünebilen insanlar çıkmasına, çıksa da dinlenmesine imkan var mıdır?
İş bununla bitmemektedir. Çünkü toplumun karşılaştığı kaza belanın tümünün o alanlara özgü canavarlara yüklenmesine imkan yoktur. Örneğin trafik, terör, kumar canavarları ile idare edilirken mesela bir sel baskını olsa, bu felaketin bu görevlilere yüklenmesi imkanı yoktur. Hem insanlar inanmaz hem canavarlar itiraz ederler.
“Enflasyon canavarı dün filanca yeri sel altında bırakmıştır” gibisinden bir haberi kimse ciddiye almaz ve tüm canavarlar hakkında kuşku doğar. Nitekim çok Tanrılı dinlerin iflas etmesinin nedeni de bu gelişi güzel olayların gelişi güzel Tanrılara yüklenmesinden doğmuş, uyanık kişiler bu aldatmacanın farkına varmışlardır.
İşte bu nedenle, birçok kaza belanın da o alanla ilgili canavara değil, doğrudan doğruya Tanrıya yüklenmesi usulü geliştirilmiştir.
Böylece açıklamasız kalan bir sorun kalmamakta, her sorun ya o alanla ilgili canavar ya da bizzat Tanrı tarafından yaratılmış olmaktadır. Bu durumda insanlara düşen görev de ya canavara lanet okumak ya da boyun eğmektir.
İşte canavar merakımızın altında yatan nedenler ve sorunlarımızı, onların nedenlerini arayarak çözemeyişimizin nedeni budur. Yeni canavarlar doğdukça daha çok gözlem yapıp daha iyi açıklamalar bulacağız. Bulacağız yoksa delirebiliriz..
Pazartesi, 31 Temmuz 1995
-
Nis 16 2012 “KAVRAM TABANI” ÜZERİNDE UZLAŞI GİRİŞİMİNİ KİM ÜSTLENEBİLİR?
“KAVRAM TABANI” ÜZERİNDE UZLAŞI GİRİŞİMİNİ KİM ÜSTLENEBİLİR?
Gündelik sorunlar, yanıltıcı reçeteler, sahteci rehberlerden oluşan ortamlarda, sorunların köklerini aramak ve onları tedavi edecek sabrı göstermek, toplumumuz açısından pek gerçekçi bir beklenti olarak görünmüyor.
Hangi siyasi parti, hangi devlet adamı ya da hangi sivil toplum örgütü çıkıp da enflasyonun, terörün, ekolojik yıkımın, değer yozlaşısının ve benzer sorunların kökünde az sayıda “kök neden” bulunduğunu, bunlar tedavi edilmedikçe, bunlardan üreyen sorunların çözülemeyeceğini, bu kök sorunların hemen hepsinin ancak zaman içinde çözülebileceğini, hatta yalnız zamanın dahi tek başına yeterli olmadığını, toplumda –seçkin tavır sahipleri başta olmak üzere- bu yaklaşım çevresinde bir farkındalık yaratılmadıkça, bu karmaşık yaşam sistemleri içinde hangi ipi çekince hangi parçanın oynayacağı konusunda bir “bütüncül bakış” paylaşılır hale gelmedikçe bu karabasandan kurtulmanın mümkün olmadığını söyleyecektir? Ve de söylense kim dinleyecektir?
İşte, bu az sayıdaki kök nedenden birisi, “toplumun, bazı temel kavramlardan oluşan kavram tabanı üzerinde uzlaşıya varamamış olması”dır.
Demokrasi, laiklik, inanç, bilim, teknoloji, yaratıcılık, eğitim, ezber, kuşku, merak, yeniden yapılanma, özgürlük, hak, sorumluluk ve benzeri anahtar kavramlar üzerinde bir uzlaşma girişimi Türkiyenin önünü açacak bir adımdır.
Böyle bir girişimin tek ön-koşulu, beyin fırtınası tekniğinin temel ilkelerinden birisi olan “geciktirilmiş yargı” (deferred judgement) kavramının benimsenmesidir. Bir diğer deyimle, bu girişime katılacak olanlar, anahtar kavramlar konusunda kendi doğrularını -geçici bir süre için- terkedecekler, başkalarının doğrularını dinlemeye -ama gerektiğinde benimsemek üzere dinlemeye- hazır hale geleceklerdir.
Girişimi kolaylaştıracak bir taktik olarak da, üzerinde uzlaşı aranacak olan ilk kavramların, toplumda kutuplaşmanın bulunduğu kavramlar (laiklik, milliyetçilik, inanç vb) değil, daha somut -mesela masa, sandalye gibi- deyimlerin seçilmesi iyi olur. Görülecektir ki, herkes tarafından aynı algılandığı sanılan birçok kavrama herkes değişik anlamlar yüklemekte, bu değişiklik bazen çatışmalara yol açabilmektedir. Böylece ilk adımda, bir uzlaşı sağlamak değil ama, böyle bir sorunun varlığı konusunda farkındalık sağlamak mümkün olabilecektir.
Bu girişimi hangi kurum yapabilir? Herhalde bunu değil, kredi faizlerinin yüksekliğini bir numaralı sorun olarak görenler değil. Peki kim? Bir öneriniz var mı?
-
Nis 16 2012 TRAFİK CANAVARININ TAM ŞEKLİ!
TRAFİK CANAVARININ TAM ŞEKLİ!
Gazetelerin pazar eklerinde ya da çocuk dergilerinde rastlanan, “noktaları birleştirin bakalım ne çıkacak?” türünden bulmacaları bilirsiniz. Bir sürü karışık noktayı, numara sırasına göre birleştirdikçe, baştan hiç tahmin edilemeyecek şekiller ortaya çıkar. Tek yapılması gereken, sırayı şaşırmadan, sıkılıp bırakmadan noktaları birleştirmektir.
İşte bu yöntemle, yıllardır yüzbinlerce insanımızı öldüren, milyonlarca insanımızı sakat bırakan, onca mal kaybına yol açan “trafik canavarı”nın tam şeklini çıkarmak mümkün olmaktadır. Her ne kadar yol boylarındaki panolarda canavarın resimleri yer alıyorsa da, bu resimlerin söylentilere dayalı birer tasvir olduğu, canavarın gerçek şeklini yansıtmadığı unutulmamalıdır. Bu yeni yöntemle ise neredeyse aslına tam uygun bir görüntü elde edilebilecektir.
Yıllardır canavar diye bir şeyin olmadığını ve de olamayacağını iddia eden her kim varsa bu şekli çerçeveletip evlerine asmaları, bir daha da diğer canavarlar (enflasyon, terör, gönüllü bağış, medya, kollu canavar ve diğerleri) için ileri geri konuşmamaları tavsiye olunur.
Şimdi tek yapacağınız, aşağıdaki sayılara karşı gelen noktaları sırayla -bu çok önemlidir, lütfen sıra atlamayınız- birleştirmekten ibarettir. İşte size canavarın gerçek şeklini oluşturan noktalar:
-
Yollarda meydana geldiği ve taraflardan biri daima bir araç olduğu için, olaylara “trafik kazası” adını vermekte bir sakınca görmeyen, kaza ile cinayet arasında fark gözetmeyen herkes,
-
Okullarda, nedenini bilmediği binlerce kalıbı kafalara sokmayı eğitim sanan, bunu yıllarca yapmakla övünen, ama yaşam için gereken en basit fizik kurallarının öğrenilmesini sağlayamayan öğretmenler,
-
Eğitimle ilgisi olmayan bu beyhude işe kafa yormayan ya da yoramayan ama illa ki eğitimi yönlendirme iddiası taşıyan bürokrat ve politikacılar,
-
Saygının çeşitli türleri olup bunların hepsinin de aynı kökten türediğinin, bunlardan birinin de trafikte araç kullanılırken ortaya çıkan “başkalarının mal ve canına saygı” göstermek olduğunun farkında olmayan yaratıklar,
-
Bu yaratıklarla başa çıkabilmenin dünyada bilinen en etkin yolunun, herkesin gördüğü eğrilikleri şikayet etmesi ve şikayetinin sonuçlarını izlemesi olduğunun farkında olmayan trafik ilgilileri,
-
Şikayet etmenin kabadayılığa yakışmadığını savunan, ama gerçekte bunu korktuğu için yapamayan ve demokrasiye layık olmayanlar,
-
Aracının camına çeşitli kuruluşların amblemlerini yapıştırıp bunları başkalarının haklarını çiğnemek için kullananlar,
-
Trafikle ilgili örgüt kurup, bunu polislerle içli dışlı olmak için kullanan sahtekarlar,
-
Karayollarını işaretlemeyen, taşaronlarına güvenlik önlemi aldıramayan TCK ilgilileri,
-
Sürücü hatalarının trafik teröründeki payının farkında olmayıp hala kavşak tasarımlarıyla açıklamaya çalışan üniversitelerde çalışanlar,
-
Bu ve benzeri sorunların, mutlaka bir kurtarıcı tarafından çözülmesini bekleye bekleye ömür dolduranlar,
-
Kendisinin bir hiç olduğunu, bu dünyaya güdülmek üzere geldiğini sananlar,
-
Bu işlere ayıracak zamanı olmayan, zamanını sadece para kazanmak için harcayıp, kazandığı parasını tekrar para kazanmaya harcayanlar,
-
Bu konuda yapılan uyarıları kulak arkasına atanlar,
-
Hurda araçlara rüşvet karşılığında sağlam raporu verenler, bunları görüp bir şey demeyen polisler, bu polisleri bilip sesini çıkarmayan amirler,
-
Sorunları anlama ve buna göre çözüm geliştirme durumunda olup da “sorun çözme aletleri çantası” bomboş olanlar,
-
Bilimsel, ticari, yönetsel vs tafrasından yanına yanaşılmayan, koca dağlara doğurta doğurta fare doğurtan, “trafik sorunları çözülmelidir” cinsinden incileri, soruna katkı diye ortaya atanlar,
-
Değerlerimiz içinde bulunan, “başkası yapmasın ben de yapmam”, “sana ne” gibi virüslerin yok edilmeden de sorunun çözüleceğini uman saflar.
Bunlar, canavarın resminin ana çizgilerini ortaya çıkarmaya yeterlidir. Ana şekil bir defa belirdi mi sonrası kolaydır. İçini doldurmak için daha onlarca nokta bulunabilir.
Şimdi bir de canavarın gözünün bulunduğu noktanın işaretlenmesi gerekir. Ondan sonra şekil eksiksiz tamamdır: “Bir sorunu, bütünlüğünü kaybetmeden bileşenleriyle göremeyen, ama görmek zorunda olanlar”.
-
-
Nis 16 2012 KÖKÜ DERİNDE BİR HASTALIK!
KÖKÜ DERİNDE BİR HASTALIK!
Ülkemizde 35 milyon erişkin var. Bunların yalnızca 10 milyonunun, her gün 1 saat Türkiye sorunları üzerinde konuşup kafa yorduğunu varsaysak, harcanan toplam kaynak her yıl 150 milyon adam.gün eder. Bu müthiş bir rakamdır. Bir kişinin yarım milyon yıl, ya da yarım milyon kişinin bir yıllık beyin enerjisine karşılık gelir.
Ülke sorunlarına kafa patlatan bu insanların bir bölümünün konuşmalarının dedikodu düzeyini aşmadığı varsayılsa dahi mertebe o denli büyüktür ki, yararlanılabilir beyin erejisi yine de muazzamdır.
Ama, bu büyük potansiyel çeşitli nedenlerle pek işe yaramaz. Çünkü bir defa, bu enerjiyi harcayan akıllar bir “ortak akıl” durumunda değildir. İnsanlar, toplu halde -örneğin toplantı, panel, seminer gibi- bir konu üzerinde çalışsalar dahi, ortak akıl üretemeyebilirler. Herkes tek tek, bir diğerinin ürettiği bir fikri daha ileri götürebilecek biçimde fikir üretmediği sürece iki kişinin ortak çalışmasından, iki kişilik akıldan daha büyük bir “ortak akıl” ortaya çıkmaz.
Harcanan beyin enerjisinin önemli bir yarar sağlayamamasının bir diğer nedeni ise, düşünme biçimimizin neden-sonuç ilişkilerine değil, evvelce belirlenmiş bulunan kalıplara dayalı oluşudur.
Ama bütün bunlardan başka bir neden daha vardır ki işte o, üretilen düşüncelerin büyük ölçüde kirlenip işe yaramaz hale gelmesine neden olmaktadır. Düşünceleri enfekte eden bu neden, değer ölçülerimiz içindeki “virütik değerler”dir. Bunlar, ilk anda farkedilmeyen, fakat birlikte kullanıldığı “sağlam” değerleri bozup dejenere eden değer ölçüleridir.
“Bana ne”, “sana ne”, “hele önce … düzelsin”, “ama o benim hemşehrim – okuldaşım – meslekdaşım – partilim”, “idare ediver”, “bu defalık oluversin”, “esas mesele”, bu tip değer ölçülerine birkaç örnektir.
Bunların ortak özelliklerinden birisi, düzgün değer ölçüleri kümesine göre imkansız olanı mümkün kılmalarıdır. İkinci ortak özellikleri ise, düzgün değer ölçülerinden, hiçbir yolla türetilemeyişleridir.
Bu virüsler düşünce sistemimize nasıl girmiştir? Bunları temizlemesi gerekirken bunu yapamayan sistem(ler) hangileridir? Bunların düşünsel kirleticilik yaratma derecesi nedir? Bunlardan nasıl kurtuluruz? Bu ve bunlar gibi bir dizi soru yanıtlanmalıdır.
Değer ölçülerimiz içine bulaşmış olan bu virüsler yalnızca düşünsel enerjilerimizi emen, onlardan, daha yüksek düşünce ürünleri üremesine engel olan ögeler değildir. Bunlar, gündelik yaşamımızdan devlet idaresine kadar geniş bir alana etkileri olan, çoğu olumsuzluğun içine ana ya da yardımcı madde olarak karışmış unsurlardır.
Resmi bir bayram tatili ile hafta tatili arasına sıkışmış 1 günlük bir çalışma gününü “idari izin” saymayı makul gören binlerce memur ve idare, “idare et” adlı düşünsel virüsün yaşamı kolaylaştırıcılığından yararlanmaktadır.
Tüm ülke hizmeti için kullanması gereken kaynakları, seçilmiş olduğu il için kullanan bir bakan ve o ildeki yurttaşlar bu defa “ama o bizim hemşehrimiz” virüsünü kullanmaktadır. Sabancı cinayeti içinde rol alan kızın güvenlik açısından fazla irdelenmeden işe alınmasındaki neden de yine bu “ama o bizim hemşehrimiz” değeridir.
Sorunlarımızı çözmeye başlamamız, değer ölçülerimizi berraklaştırmaya, sonra da onları kirleten virüsleri farketmeye (ve daha sonra da ayıklamaya) başlamakla mümkündür.
Salı, 16 Ocak 1996
-
Nis 16 2012 TRAFİK KATLİAMINI DURDURABİLİRİZ. GELİNİZ BUNU BAŞARALIM!
TRAFİK KATLİAMINI DURDURABİLİRİZ. GELİNİZ BUNU BAŞARALIM!
Gazete ve dergilerde yazı yazmaya başladığımdan bu yana 4 yıl geçti. Bir bilgisayar dergisinde başladığım yazılara şimdi düzenli olarak 4 gazete ve 1 dergide devam ediyorum. Ayrıca da düzenli olmamakla birlikte bazı gazete ve dergilerde konuk yazar olarak fikir pazarlamaya çalışıyorum.
Bu 4 yıl içinde hiç yapmadığım birşey, aynı bir yazıyı iki yere birden vermekti. Bu defa bunu ilk defa (ve muhtemelen son defa) bozuyorum ve aynı yazıyı, bütün bu yayın organlarına birden yolluyor ve konunun önemi nedeniyle hem okurlarımın hem de yayın organı yöneticilerinin beni bağışlayacaklarını umuyorum.
Kelimenin tam anlamıyla bir katliam haline gelen trafik kazalarının (ki büyük çoğunluğu kaza değil, kör kör parmağım gözüne olaylardır) büyük ölçüde önlenmesi için bir öneriyi yetkililerin ve kamuoyunun gündemine getirmek istiyorum. Ayrıca, bu öneriyi, konuyla ilgili olan tüm mercilere de yazılı olarak gönderiyorum.
Trafik kazalarının çeşitli nedenlerinin herbirini ortadan kaldırmaya yönelik bir paket’in tanımlanıp, üst düzey bir yetkilinin (bir devlet bakanı) bunu koordine etmesi, meselenin orta vadeli çözümüdür.
Ama sorun o boyutlara gelmiştir ki, bu orta vadeli programa ek olarak uygulanması gereken ACİL BİR ÖNLEM’e gerek vardır. Bu acil önlem, bir TRAFİK ŞİKAYET SİSTEMİ KURULMASI’dır.
Nitekim, Emniyet Genel Müdürü, “Alo Trafik” adlı bir uygulamayı düşündüklerini gazetelerde ilan etti. Ancak, bunun tam olarak bir ŞİKAYET SİSTEMİ niteliğinde (yaygınlığı, sürekliliği ve sonuçların izlenmesindeki ciddiyeti açılarından) olup olmadığını bilmediğimiz için, ben hem o düşünceyi desteklemek ve hem de olası farklılıklarına dikkat çekmek için önerimi dile getireceğim.
Trafik konusunda bir şikayeti olup da bunu, etkin olabilecek biryerlere duyuramamış herkes iyi bilir ki, hiçbir ilimizde bu tür şikayetlerin iletilip peşinden de sonucunun izlenebileceği basit ama etkin bir sistem yoktur.
(155 Polis İmdat) telefonunun dahi ne denli etkin olduğu gözönüne alınırsa, bir Trafik Şikayet Sistemi’ nin önemi daha iyi anlaşılacaktır. Her ne kadar hemen her yerde bazı telefon numaraları mevcutsa da :
Bu numaraları çoğu kimse bilmez,
Bu numaralar, 24365 modeli hizmet vermezler (24365modeli, 24 saat ve 365 gün sürekli hizmet demektir)
Bu telefonlara yapılan şikayetlerin ne sonuç verdiğini kimse bilmez,
ve nihayet yapılan şikayetler pek bir işe yaramaz.
İşte bu 4 nedenden dolayı da vatandaş, yardım etmek istemesine rağmen suskun kalmayı yeğler. Yöneticiler de halkın desteğinin azlığından yakınır dururlar.
Önerim, Emniyet Genel Müdürlüğü’nün trafikle ilgili biriminin merkezde ve her ilçede, kolay hatırlanabilir bir telefon numarası edinmesi ve 24365 modeline göre buralarda birer kişi (ya da bazı saatlerde birer telesekreter) bulundurmasıdır. Trafik konusunda herhangi bir şikayeti bulunanlar bu numaralara başvururlar ve sonuç da yine telefonla kendilerine iletilebilir.
Yapılacak ikinci iş, bir kart sistemi (ya da daha iyisi bir bilgisayar) yardımıyla, araçlar için bir sicil tutulmasıdır. Hele bilgisayar sistemiyle, kısa süre içinde, sürekli kural çiğneyenler ve çiğneme şekilleri hakkında değerli bilgiler edinilecektir .
Ancak bir noktaya dikkat çekmeliyim: kendini kuralların dışında görmeye alışmış insanlarımız (varsa), onlar bu sistemi bozmaya kalkmasınlar ve ilgililer de buna pabuç bırakmasınlar. Sistem ayrıcalıksız uygulansın.
Sistem çok kısa bir süre içinde bu katliamı büyük ölçüde azaltacaktır. Bunu iddia ediyorum ve hatta daha ileri gidiyorum: Toplumun yardımı olmaksızın hiçbir büyük bela ile başa çıkılamaz. Benzer sistemler yoluyla başka bela alanlarında da iyileşmeler derhal görülebilecektir.
Bunun muhbirlik vs ile yakın-uzak bir ilgisi yoktur.
Ruhsal bozukluklarını, gelişmemiş, baskı altına alınmış duygularını milletin canı ile ödetmek isteyen geri zekalılara karşı sessiz kalmak fazilet değil korkaklıktır. Korkak toplumlar ise her türlü belaya müstahaktırlar.
Şimdi, bu sistemi derhal kuramamanın iki izahı kalmaktadır: Ya mevcut katliamın farkında değiliz ya da korkak ve beceriksiz. İsteyen istediğini beğensin!
-
Nis 16 2012 KURAL TANIMAZLIĞIN SINIRLARI NERESİDİR?
KURAL TANIMAZLIĞIN SINIRLARI NERESİDİR?
Yasalarımızın hiç olmazsa bir bölümünün günümüz koşullarına uymadığı bir gerçektir. Diğer yandan, günün koşullarına uyan kuralların da milletimizin tüm bireylerini tek tek memnun etmediği de bir gerçektir.
Bu iki gerçek biraraya geldiğinde, insanlarımızın büyük çoğunluğunun, mevcut kurallardan (anayasa, yasalar, tüzükler vb) memnun olmadığı anlaşılacaktır.
Bir kuraldan memnun olmayan bir vatandaşın yapması gereken, bir yandan o kuralı değiştirmek yönünde kendi çapında çaba harcarken, bir yandan da o kurala uymaya devam etmektir.
Ama günümüz Türkiye’sindeki pratik böyle değildir. Kişiler, beğenmedikleri kurallara uymamakta, bunu da o kuralların eskimişliği ve yanlışlığıyla açıklamakta, Dünya’daki büyük değişimin, mevcut kurum ve kuralların bütünüyle reddi ve bir kaos ortamının yaratılması olduğunu sanmaktadırlar.
Kural tanımazlığın doğal sınırı orman kanunlarıdır. Gücü yetenin zayıfı hakladığı bir ilkel topluma ancak, “yanlış kurala uyulmayabilinir” ilkesiyle varılabilir.
Kural tanımazlığı savunanlar şunu bilmelidir: kendilerinin varlığını ve özgürlüklerini de beğenmeyenler çıkabilir ve onlar biraz daha güçlü ve daha kural tanımaz olabilirler. O zaman ne olacak?
