-
Nis 16 2012 ZAMANA SAYGI VE İNSAN HAKLARI
ZAMANA SAYGI VE İNSAN HAKLARI
Türkiye’de yaklaşık 40 milyon erişkin, hergün ortalama olarak bir yerlere 15’er dakika gecikse, bu ne demektir? Bu, yılda yaklaşık yarım milyar (evet yanlış okumadınız, beşyüz milyon) gün kaybı demektir.
Bir başka hesapla, ulusal gelirimizin oluşması için mevcut bulunan net zamandan çalınmış yaklaşık %3’lük bir pay demektir. Bunun maddi karşılığı ise yılda 3 milyar dolar civarındadır.
Hangi sistemde olursa olsun ceza yasalarına dikkat edilirse, cezaların, mağdurların kayıplarını telafiye yönelik olduğu görülür. En büyük cezalar da, «insan ömürlerinden çalma» suçlarına verilmektedir. Örneğin, çoğu ülkede kasıtlı adam öldürmenin cezası yine ölüm olmaktadır. Bu haklı değildir ama günümüzün katı gerçeği budur.
«Öldürme» eyleminin bir anlamı da kişi ömrünün (yani zamanının) bütünüyle yok edilmesidir. Pekiyi, zamanın (yani ömrün) bütünüyle yok edilmesi yerine mesela 1 dakikası yok edilse ne olur?
Aslında 1 dakikayla pek de bir şey olmaz. Ama bu bir defa olacak bir «gasp» olgusuysa bir şey olmaz. Her önüne gelen 1 dakikanızı çalarsa ne olur?
Bu hesap herkes için değişir. İnsanlarla ilişkisini kesip inzivaya çekilmiş bir kişi için bir kayıp söz konusu değildir. Diğer yandan, her gün ortalama 30 kişiyle ilişkisi olan bir insan içinse mesela 40 yıllık bir süre içinde yaklaşık 3.5 yıllık bir kayıp demektir.
Ümitsiz hastalıklarda bir hastayı 2 ay daha yaşatabilmek için harcanan onca çaba dikkate alınırsa, 3.5 yılın ne demek olacağı daha iyi anlaşılacaktır.
«Zaman hırsızlığı» olgusu incelendiğinde bunun tek nedenden kaynaklanmadığı, ama önemli nedenlerden birisinin de «bir şey yapmamayı bilmemek» olduğu, en büyük hırsızlıkların da insanların kendileri tarafından gerçekleştirildiği görülecektir. Evet, bir şey yapmayı değil, yapmamayı bilmemek!
Çoğu insan için düşünmek bir külfettir. Bu nedenle bir an önce ondan kurtulmak için «eylem» içine kendini atar. Ama, karar verdiği eylemin gerçekte yapılması gereken eylem olup olmadığı belli değildir, çoğu zaman da yanlış eylemdir. Yanlış eylem ise zaman kaybı demektir.
«Bir an önce bir şeyler yapmak», öylesine sinsi bir dürtüdür ki, çoğu kimse, doğru olarak ne yapılması gerektiği konusunda bilgisinin, aklının tek başına yetmeyebileceği gerçeğini bir yana atıp eyleme geçer.
Tek kişilerin bilgi ve akıllarının yetmediği haller için geliştirilmiş yaklaşım olan «ortak akıl» üretme usulleri genellikle bilinmediği için kişiler, kendi akıllarına geleni ya doğrudan yaparlar ya da birilerine danışırlar.
Danışma, iyi bir «ortak akıl yaratma» yöntemi değildir. Çünkü tek tek yapılır. Ortak akıl ise, bir araya gelmiş insanların aynı anda düşünmeleriyle gerçekleşir.
İşte bu süreci bozan en önemli engel, «bir şey yapma eğilimi» ya da bir diğer deyimle «insanın kendini bir şey yapmaktan alıkoyamaması» ya da «bir şey yapmamayı bilmeme» dir.
İnsanlar bu yetmezlikleri nedeniyle hem kendi hem de başkalarının zamanlarını çalar, yapılabilecek yararlı işlerin yapılamamasına yol açarlar.
Herhangi bir işi yapmak üzere bir araya gelmiş bulunan insanların ilk (ve belki de tek) yapması gereken şey, benlikleri içindeki bu «ortak akıl eseri olmayan bir şeyleri hemen yapma» eğiliminin farkına varmaları ve onu gemlemeyi yani «bir şey yapmamayı» öğrenmeleridir.
Bir kavramın iyi özümlenip özümlenmediği için şöyle bir test yararlı olabilir: Eğer o şeyle benzer gibi görünen kavramlarla farklar, ya da aksine, benzemez gibi görünenlerle benzerlikler belirlenebiliyorsa, kavram iyice özümlenmiştir.
Bu asit testi yardımıyla «insan hakları» kavramına bakılırsa şu görülür: insan haklarından sürekli olarak söz eden onca insan, zaman hırsızlığı konusunda duyarsızdır. Halbuki, bu iki kavram çok yakından ilişkilidir. O halde insan hakları konusunda henüz yeterli duyarlık oluşmamıştır.
Pazar 27 Ağustos 1995
-
Nis 16 2012 AZ BİLİM !
AZ BİLİM !
Herşeyin azı-çoğu olabildiğine göre acaba bilimin de azı çoğu olamaz mı?
Önce bu abesle iştigal nereden aklıma geldi onu açıklayayım.
Bilimle ilgili konumumuzun ve de bunun gerçek nedenlerinin sorgulanması, en katı askeri yasaklardan daha da dokunulmazdır. Bu konuda yalnızca bilime ayırdığımız paranın GSMH’ya oranının ülkemizde az olduğu peryodik olarak dile getirilir ve bu kadar paraya bu kadar bilim denmek istenir.
Halbuki işin aslı farklıdır. Ayrılan paranın az olması sebep değil, sonuçlardan yalnızca birisidir.
Sadece bu teşhis dahi, sorunun hiç anlaşılmadığını göstermeye yeterlidir. Ama tartışılmak istenen bu değildir.
Osmanlı İmparatorluğunun enkazı üzerinde, bir dahinin harekete geçirebildiği “varlığını sürdürebilme silkinişi” ile kurulmuş bulunan Türkiye Cumhuriyeti’nin geleceği, kurumlarımızın göstereceği performansa bağlıdır. Bu kurumların içinde de bilim başta gelmektedir.
Burada bilim ile yalnızca laboratuvarlarda yapılan deneyleri değil, tüm toplum kurumlarının dokuları içine yerleşmiş bulunan “sorun çözme kaabiliyeti” kastedilmektedir.
Bir başka deyimle; politikaya, sanata, sanayiye, ticarete, eğitime ve bizzat bilime, bilimsel düşüncenin ne ölçüde hakim kılınabildiği kastedilmektedir.
Bunu ölçebilmek için ancak dolaylı ölçütlere sahibiz.
Bu ölçütlerden birisi, bilimsel yaklaşımın neredeyse hakarete varan bir aşağılayıcılıkla kullanılmasıdır.
“Bu yaklaşım bilimseldir ama işe yaramaz!”
“Bilimsel olarak iyi ama halk anlamaz!”
“İşin o tarafı bilim adamlarını ilgilendirir. Biz pratik(!) olmalıyız!” ya da
“Bilim, öyle adi gündelik sorunlarla ilgilenmez!” vs vs.
Bir başka dolaylı ölçüt, toplumumuzun çeşitli sorunlarının çözümünde ya da en azından çözümlerinin tartışılmasında bilimsel metodların ne denli kullanıldığıdır.
Bir sorunu incelemeyi, tartışmayı amaçlayan ortamlarda (kitap, makale, açık oturum, panel vs), o soruna yol açan nedenlerin hepsinin, bilinenlere dayalı olarak (bilimsel anlamda basitlik) ortaya konulduğuna şahit olan pek az kişi vardır.
İşte bu yüzden, “niçin hızlı çoğaldığımız” yerine köy hanımlarına koruyucu dağıtmak, “çevrenin niçin kirlendiği” yerine fabrika kapatmak, “enflasyonun nerelerden kaynaklandığı” yerine para basımının durdurulmasını temenni etmek gibi yanlış olmayan ama gerçeğin sadece bir bölümünü içeren konular üzerinde konuşulur ve de konuşulur.
İddiam odur ki, bunların sebebi “az bilim”dir. Ve yine iddiam odur ki “hiç bilim”, “az bilim” den daha iyidir.
Bu iddiaların dayandığı temel, sorunlarımızın yapısıyla ilgilidir.
Gündelik hayatta karşı karşıya bulunduğumuz ve hergün yüzyüze olduğumuz için de senli benli hale geldiğimiz sorunların hemen hepsi son derece karmaşık yapılıdır.
Hiç bir sorun, tek başına o sorun alanıyla ilgili bir bilimsel yöntemin kullanılması suretiyle çözülebilecek kadar yalın (katışıksız) değildir.
Sorunlar, birbirleriyle süratle birleşmek ve ilk yapılarına hiç benzemeyen yeni sorunlar oluşturmak eğilimindedirler.
Halbuki, bilimsel yöntemler genellikle yalın sorun alanları için geliştirilirler. Bu metodları kullanarak, karmaşık yapılı sorunların çözümüne uygulanacak hale getirenler teknolojistlerdir. Her teknoloji ise özgün ihtiyaçlar içindir.
Hindistan’daki ve Türkiye’deki hızlı nüfus artışının sebeplerinin büyük bir bölümü birbirinden farklıdır.
Bu yüzden, Hindistan için geliştirilmiş nüfus planlaması programı aynen Türkiye’de kullanılamaz, olsa olsa ondan yararlanılabilir.
Ya da İngiltere veya Kanada’daki yüksek enflasyona karşı uygulanan bir program, Türkiye’de sonuç vermeyebilir, hatta tersine sonuçlar dahi verebilir.
Sorunların bu karmaşık ve özgün yapıları, bilimin belirli bir yetkinlikle kullanımını zorunlu kılmaktadır.
Elemanter bir sorun alanı için geliştirilen bir yönteme hakim bir kişi, gündelik sorunların çoğunu çözemeyecek, hatta onları anlayamayacaktır.
Bu dönerek, bilimin bir işe yaramadığı, sorunların ancak inanç, itikat vb akılcılık dışı yollarla çözümlenebileceği gibi bir noktaya götürür ve de götürmektedir. (Yenilen futbol takımlarımızın yetkililerinin sonucu, sporcuların inançsızlığı ile açıkladığı alışılmış bir çözüm değil midir?)
Sokaktaki insanların bu yanlış kanısına karşılık bilimle uğraşanlar da, karşılaştıkları sorunların bilimi ilgilendirmeyen meseleler olduğu gibi aynı derecede yanlış bir kanıya varabilirler.
Bu durumun örnekleri sayılamıyacak kadar çoktur.
Örneğin, en önemli sorunlardan birisi olan işsizlik için ekonomi teorisinde verilen teşhis, yatırımların azlığının işsizliğe yol açtığı şeklindedir.
Bu, yanlış değil ama eksiktir. Eğer yenileşme (innovation), beceri kazandırma, iş kurma ortamının gelişmişliği gibi alt-yapılar tamam ise, yapılan her yatırım yeni işlerin doğmasına neden olur.
Bunların birisinde bir yetersizlik varsa, bu defa yapılan yatırımlar aksine iş kaybına yani işsizliğe yol açarlar.
Yıllardır işsizlikle ilgilenen bilim adamlarımızın ve onlardan kapma bilgilerle ülke yönetenlerin benimsedikleri “işsizlik yatırımla önlenir” şablonunun yanlışlığının altında, işte bu “az bilim” gerçeği yatmaktadır.
Benzer şekilde, işsizlikle enflasyonun ters ilişkili olduğu da ekonomi teorisinin öğretilerindendir. Ama bu öğretinin dayandığı bir varsayım, sistemin alt yapısı denilebilecek konularda her hangi bir çarpıklığın bulunmadığı, sistemin kararlı olarak çalışabildiğidir.
Bir başka deyimle, teorinin tanımladığı işsizlik, enflasyon vb semptomlar, bizim kullanageldiğimiz işsizlik ve enflasyon terimlerinden daha farklıdır.
Teoride işsizlik denilince, işgücü pazarının gerektirdiği becerilerle donanmış ve pazarın biçtiği ücretten emeğini satmaya hazır bir kişinin iş bulamaması anlaşılır.
Ülkemizde ise işsizlik denilince, herhangi geçerli bir beceriye sahip olmayan ama bazen elinde bir takım kağıtlar (diploma) bulunduran bir kişinin iş bulamayışı anlaşılmaktadır.
Birinci durumdaki işsizlik, gerçekten de yatırımla giderilebilirken, bizim durumumuzda sorunun çözümü yatırımda değil beceri kazandırmadadır.
Aynı çelişkili tanımlama enflasyon için de geçerlidir.
Ülkemizde enflasyon ve işsizlik adı verilen olguların kaynak nedenlerine yakından bakıldığında, her ikisinde de çok sayıda ortak sebebin bulunduğu görülecektir.
Yani birisini azaltan nedenler diğerini de azaltacaktır.
Ünlü siyasi ekonomistlerimizin birisinin katıldığı bir konferansta, enflasyonu hızlı azaltmanın, işsizliği artıracağı şüphecilikten uzak bir tavırla ortaya konulduğunda, bu konferansı izleyenlerin bilime güvenlerinin sarsılacağından endişelenmemek elde değildi.
İşte bu eksik teşhislerin altında da “az bilim” gizlidir.
Bu duruma katlanmak söz konusu olamıyacağına göre çare nedir?
Çare iki bileşenlidir: Birincisi, sorunu bu şekilde anlamak, ikincisi ise sorunlarımıza teşhis koymak durumunda olanları, bilimsel yaklaşımları tam kullanmak yolunda yönlendirmektir.
Daha da önemlisi, bilimin, sadece bilim adamlarının üniversite ve araştırma kuruluşlarının duvarları içinde meşgul oldukları bir iş değil, sokaktaki insanın dahi günlük yaşamında kullanabileceği “kullanışlı bir araç” olduğu bilincinin geliştirilmesidir.
Bu ise herkesin, kim tarafından söylenirse söylensin tüm beyanlarına “niçin” sorusunu bıkıp usanmadan sormasına bağlıdır.
Yasağın her türlüsü sevimsizdir. Ama bir tanesine izin verilmek gerekirse o da, “niçin” sorularının karşılığında verilmesi adet olmuş “bu böyledir, çünkü biz böyle söylüyoruz” cevaplarının yasaklanmasıdır.
-
Nis 16 2012 İNSANIN EN ÖNEMLİ YETENEĞİNİ PAS GEÇEN YAKLAŞIM: PARÇA PARÇA ÖĞRETME!
İNSANIN EN ÖNEMLİ YETENEĞİNİ PAS GEÇEN YAKLAŞIM: PARÇA PARÇA ÖĞRETME!
Gelecekte sosyal antropologlarca ortaya çıkarılacağı kuşkusuz olan bir olgu, ihtiyaç duyduğu “bütün”leri büyük bir yetenekle öğrenebilen insanın, öğrenme yeteneğini neredeyse sıfıra indiren parça parça öğretme usulünün kimlerce ve niçin icat edildiğidir.
Resmi veya ticari kurumlar, aile ortamı ya da kitle iletişim araçlarıyla yapılan her türlü öğretme girişimi, “bütünleri parçalama” ve de “öğretme”ye dayalıdır.
Sonuçsuz çabalar!
Karşındakinin ihtiyacı olduğu -ya da olması gerektiği- varsayımına dayalı olarak, onun öğrenme profilini, ilgi ve ihtiyaç alanlarını hiçe sayan bu saygısızca yaklaşım harcanan tüm çabalara karşın ancak -o da bazen- tek sonuç verebilmektedir: ad belleme!
“Liderlik 3’e ayrılır, birinci tip: vs. vs.dir”, “motivasyon, çalışanların güdülenmesi olup beşe ayrılır”, “süreç odaklı yaklaşım iyidir” ya da bunlar gibi kalıpları, zihinde tutma tekniklerinin de yardımıyla zihnine tıkıştırmış insanlar, bu geleneksel “parçalı öğretme” yönteminin kurbanlarıdır.
“Süregiden her etki kendini sürdürebileceği bir ekolojiyi de yaratır”!
“Parçalı öğretme” etkisi, şeylerin adlarını bellemişlerin rekabet ettiği, en çok şey adı bilenlerin diğerlerinden üstün, bunları öğretebilenlerin de daha üstün sayıldığı bir ekoloji yaratmıştır.
Böylece, bir durumu değiştirmek isteyen insanların önünde, bu ekolojinin değerli saydığı “parçalı öğretme” aletinden başka bir alet bulunmuyor. Bu alet ise lafazanlığın, bilmişlik gösterisinin dışında birşey kazandırmıyor.
Felaketler tek gelmez!
İş bununla bitmiyor. Parçalanmış şeylerin adlarının bellenmesi üzerine kurulu paradigma, bellediklerinden başkaca bir varlığa sahip olmayan insanlar yaratıyor. İnsanlar bu tek değerli sayılan varlıklarına, yani kendilerine belletilen doğrulara sahip çıkıyor ve kendilerini daha güvende hissebilmek için bunları başkalarına da dayatıyorlar. Böylece tek doğrulu, buyurgan insanlardan meydana gelen bir toplum ortaya çıkıyor. Bu da ikinci felakettir.
Şimdi insanı yeniden keşfetmeliyiz!
İnsanı ve diğer canlıları ayırmak geleneğimizi terketmeli, her varlığın özgün yetenekleri olduğunun ve bunların ayrılmaz bir bütün olduğunu farketmeliyiz.
İnsanlara bir şey öğretmek yerine, ihtiyaç kümeleri içinde yer alanları öğrenmesine yardımcı olmak ilkesini benimsemeliyiz.
İnsanlara yapabileceğimiz en büyük iyilik, yetersiz olduğuna, kendi başına bir şey öğrenemeyeceğine koşulandırılmış olan kendinin aslında böyle olamadığını, doğuştan sahip olduğu birtakım yeteneklerin bir süre için kullandırılamadığını ona anlatabilmektir.
Lider kimdir?
İnsanı böyle tanımlayan, ama bu gerçeği karşındakilere tekrar keşfettirebilecek becerilere sahip olan kimseler gerçek liderlerdir. İnsanın bu yeteneklerinin farkında olmayan, bu yeteneklere inanmayan, ama liderlerin özelliklerini parçalı olarak öğrenebileceklerini sanan kimseler ise liderliğe en uzak olanlardır.
-
Nis 16 2012 “SORUMLU SÜRÜCÜ”
“SORUMLU SÜRÜCÜ”
Sürekli olarak birşeylerden yakınıp sonra da birilerini suçlamak en kolay rahatlama yolu olsa gerektir. Adına “trafik canavarı” denile denile çoğu kimsenin varlığına artık inanmaya başladığı nedenler dizisinden oluşan sorun alanı, bu sakinleştiricinin en çok kullanıldığı daldır.
Birçok doğruyu, hatta doğrudan doğruya trafik katliamlarına yol açan kök nedenleri sıralamak, bununla da yetinmeyip yetkililere yol göstermek, şekilde de görüldüğü gibi bir işe yaramamaktadır.
İşe yaramayışının bir nedeni, sorunlara kök-türev ilişkisi içinde bakılarak hangi kök sorun(lar)ın hangi türev(ler)i ürettiğinin ve de üretebileceğinin -ki bunlar da henüz ortaya çıkmamış potansiyel sorunlardır- görülemeyişidir. Yani doğrudan doğruya, genelde toplumumuzun özelde de politikacı-bürokrat-danışman kesiminin düşünme biçimiyle ilgilidir.
Sorun kaynaklarını anlamaya, sonra da onları ortadan kaldırmaya değil, doğrudan sorunun yarattığı sıkıntıları gidermeye yönelik düşünme biçimi, denilebilir ki ulusça en büyük sorunumuzdur. Ama bunu da kısa süre içinde değiştirmeye imkan yoktur.
Buna göre, trafik anarşisiyle başa çıkabilmek için, sürekli olarak …meli/..malı ile biten öneriler üretmek yerine, devlete dayalı olmayan örgütlenmelere gitmek tek çözüm yolu olarak görünmektedir.
Bu tür örgütlenmelerden birisi şu olabilir: Son derece somut bir ya da iki konuda taahhütte bulunmayı kabul eden ve bunu, aracının görünür bir yerine koyacağı bir yapışan (stiker) ile ilan eden sürücüleri örgütlemek!
Örneğin,
“Emniyet Şeridini Kullanmıyorum!”
“Başkalarının Önünü Kesmiyorum!”
“Kuyruklarda Sıramı Bekliyorum!”
“Bakımsız Araçla Yola Çıkmıyorum!”
“Alkollü Araç Kullanmıyorum!”
gibi taahhütlerin her birini ayrı ayrı yapışanlarla aracında ilan etmeyi kabul eden sürücüleri organize etmek, yapışanları bastırıp dağıtmak, bu taahhütte bulunacak olanların aksine tutumlarının bildirilebileceği telefon numaraları oluşturmak, bu gibi durumlarda bu yapışanları kullanabilme hakkını geriye almak, bir sivil girişim olarak mükemmel bir örnektir.
Bu model, çeşitli sivil toplum kuruluşlarınca uygulanabilir. Bir kuruluş alkolsüz araç kullanma konusunu, bir diğeri güvenlik şeridi kullanmama işini organize edebilir ve her kuruluş, bunları ihlal eden sürücülerin bildirilebileceği ortak bir telefon numarası verebilir.
“Gönüllü, somut bir taahhüt ve onun denetimi” olarak özetlenebilecek olan bu “SORUMLU SÜRÜCÜ” sistemi yalnız sivil toplum kuruluşlarınca değil, ticari kuruluşlarca da -ve hatta reklam amacıyla- oluşturulabilir. A sanayi topluluğu bir taahhüt sistemini, B topluluğu ise kendince önemli saydığı bir başka taahhüdü sistemleştirebilir.
Çeşitli ihlalleri yapanların bir bölümünün bu toplumsal baskı nedeniyle kötü huylarından vazgeçmeleri beklenir. Bir bölümü ise bu defa daha bariz olarak ortaya çıkacaktır. Çünkü, genellikle bir ihlal hemen çoğunluk tarafından benimsenmekte ve kısa süre içinde ayıplanmayı ortadan kaldıracak kadar çok taraftar bulmaktadır. Bu gibi durumlarda ihlalleri yapanların kendilerini savunmaları kolaylaşmaktadır: “N’apim herkes yapıyor!”..
Başlamak ve de şimdi başlamak için iyi bir nokta değil mi?
-
Nis 16 2012 İNSANLAR NİÇİN BAĞIRIR?
İNSANLAR NİÇİN BAĞIRIR?
Bilmem hiç düsündünüz mü insanlar niçin bağırırlar? Bir kaç olası neden görünüyor: Birincisi ve en mantıklı olanı sesini duyurmak içindir. Mesafe uzaklığı veya çevre gürültüsü gibi nedenlerle, insanlar bağırır o da yetmezse haykırırlar.
İkinci neden çok insanın dikkatini çekmek içindir. Vapurda jilet ve tesbih satanlar bağırmasalar kimse ilgilenmez. Onlar da bunu bildikleri için kuyruğuna basılmış kedi gibi bağırıp herkesi kendilerine baktırır ve ondan sonra bir sürü şakrabanlıklar yapıp biraz da yalan söyleyerek ilgiyi devam ettirirler.
Üçüncü neden korkudur. Korkan insan başkalarının yardımını çekebilmek için bağırır.
Dördüncü neden ise korkutma isteğidir. Tüy kabartma, kol kabartma, bağırma gibi yöntemler, hem karşısındaki olası tehdit ögelerini caydırabilir hem de canlının kendine olan güvenini artırır. Ayrıca, toplu olarak birarada duran insanlara (okulda, mitinglerde vs) bağrılınca, herkeste bir korku oluşur “ya şimdi özel olarak bana da bağırırsa” endişesine kapılarak daha bir süklüm püklüm olurlar.
Pekiyi meydan mitinglerinde, “biiiz, demokrasiyiii, Sinop içinnn, Ardahan içinnn, ülkemiz içinnn istiyoruzzz!” şeklinde bağıran politikacılar niye bağırır? Yukarıdakilerden hangi(ler)i bu feryadın nedenidir?
-
Nis 16 2012 TAFRA VE YAKA-PAÇA!
TAFRA VE YAKA-PAÇA!
Osmanlıca kökenli tafra “yukarıya sıçramak” anlamından çok “yukarıdan bakmak” anlamında kullanılıyor.
Televizyonların haber programlarında sıksık rastlanan ve trafik kazası ya da benzeri olaylarda henüz ölmemiş kişilere uygulanan “hastaneye yetiştirme” çabaları sırasında hasta ya da yaralının sakat kalmasına ya da morga kaldırılmasına yol açan tutma ve taşıma eylemlerine ise “yaka-paça” denilebilir ve bu eylemin “tafra” deyimiyle sözlük açısından bir ilişkisi bulunmamaktadır.
Bu iki deyim bizim insanlarımız tarafından ilişkiye sokulmakta ve her “yaka-paça”nın söz konusu olduğu durumda “tafra” da orada bulunmaktadır.
Bir trafik kazasında yaralananlara yardım etmeye çalışan insanların ve özellikle de resmi görevlilerin, bir hastaneye getirilen yaralının olmayacak yerlerinden “yaka-paça” taşımaya çalışan sağlık görevlilerinin, zaman zaman kaza yapan uçaklardan yolcu tahliye etmeye çalışan görevlilerin ortak yanları hep tafralarıdır. Eğitimsiz ve tafralı!
Birçok eksiğimiz söz konusu olduğunda bir karış dille ücretinin ya da ödeneğin yetersizliğini öne süren insanlarımıza sormak gerekir. Yaralı insanları taşımanın eğitimi de ücretinizin düşüklüğü ya da ödenek yokluğu ile mi ilgilidir?
Kendi reklamını yaptırmak için televizyonlara her fırsatta çıkanlar acaba 1-2 ay süreyle bu konuyu işleyip halkı bilinçlendiremezler mi?
Birçok yaralının, yara-beresinden değil kendisine bilgisizce yardım etmeye çalışanların yaka-paça tutuşlarından öldüğünü ya da sakat kaldığını insanlarımıza anlatmanın bütçesi neredeyse sıfırdır.
Yangın söndürmek için gerekli organizasyonu kurmak yerine kalabalıkla birlikte koşuşturanların, kaza anında uçakların nasıl tahliye edileceğinin öğretimini yaptırmak yerine bizzat bavul taşıyanların, görevlerinin bunlar olmadığını, bunları yapacak insanları eğitmek ve o sistemleri kurmak olduğunu acaba ne zaman idrak edebilecekler, kamuoyu da bu tür yanlışlara ne zaman pirim vermekten vazgeçecek?
Pazar, 18 Eylül 1994
-
Nis 16 2012 İNSAN HAKLARI, İNSAN HAKKI İHLALLERİNİN BAŞLICA NEDENİDİR!
İNSAN HAKLARI, İNSAN HAKKI İHLALLERİNİN BAŞLICA NEDENİDİR!
Üzerinde tartışma olmayan, herkesin hep birlikte uzlaşı içinde olduğu konular oldum olası dikkatimi çekmiş, bu “fazla uzlaşı”nın, konuların doğruluğunun tartışılmazlığından mı, yoksa üzerinde kafa yormaya değer bulunmadığından mı olduğunu bir türlü anlayamamışımdır.
“İnsan hakları” kavramı da bu “tartışılmazlar”dan birisidir. Birbirinin her söylediğine karşı çıkıp mutlaka bir yanlışını bulan kişiler dahi, insan hakları denilince seslerini çıkaramıyor, uzlaşmak zorunda kalıyorlar.
Şimdi bu uzlaşıya karşı ortaya şöyle bir sav atmak istiyorum:
“İnsan, “büyük sistem”in bir parçası olarak kuşkusuz çok önemlidir. Onun hakları da, insanın uzantısı olduğu için çok önemlidir. Ancak, insan haklarının hemen her yerde ihlal edilmesinin nedeni de, hakların “insan hakları” ile sınırlı sayılması, bir başka deyişle, “büyük sistem” içinde insanın ayrıcalıklı bir yerinin olduğunun sanılmasıdır.”
Fizik Dünya’da tüm sorunlar, nesnelerin süreksizlik noktalarında doğar. Bir cam -eğer kırılacaksa- içindeki mikro çatlağın bulunduğu yerden kırılır. Camcılar da bunu bildikleri için, kesmek istedikleri cam üzerinde sert bir uçla yapay bir çizik (süreksizlik) yaratırlar ve o çatlak boyunca camı “kırarlar”.
Sosyal oluşumlar da çatlak noktalarında sorun yaratır. Mezhep, dil, kültür farklılığı gibi “sosyal çatlaklar”, sistemlerin süreksizlik noktalarıdır. Sorunlar genellikle buralarda doğar. Bunu bilenler, sistemleri bozmak ve yıkmak için bu “doğal çatlaklar”a yönelir, oraları genişletmeye çalışırlar. Aynen, odun parçalamaya çalışanların, doğal çatlakları baltayla genişletmeye çalışması gibi.
Yasalar da süreksizlik noktalarında sorun yaratırlar. Bu yüzden iyi yasalar, derin olmayan ve az sayıda süreksizlik noktası yaratan -çünkü hiç süreksizlik yaratmayan yasa olamaz-, ilkesel kural koyan yasalardır.
Değer ölçülerimizin süreksizlik noktaları ise, hiç tartışılmayan ama çok derin sorunları içinde barındıran noktalardır.
Bütün bunları birleştirerek denilebilir ki, “nerede bir süreksizlik, bir istisna varsa orada bir yanlış olması olasılığı çok yüksektir” !.
İnsanın, doğanın en yüce yaratığı olduğu, her şeyin ona hizmet için var olduğu anlayışı, yalnız bizim değil çoğu toplumların genel kabul görmüş bir varsayımıdır.
Dikkat edilirse, burada çok belirgin bir süreksizlik yaratılmakta, ancak büyük bir çoğunluğun işine geldiği ve kimse itiraz etmediği için -ki itiraz eden örneğin Kızılderili yerliler yok edilmişlerdir-, bu süreksizlik genel kabul görmekte ve medeniyetin temel ilkesi olarak ilan edilmektedir.
Bu varsayım aslında şunu demektedir: “bütün şeyler büyük sistemin birer parçasıdırlar. Ama insan, bütün o şeylerden farklı bir yere sahiptir. Bu nedenle, eğer insana hizmet edecekse o şeylerden fedakarlık yapılabilir ve de yapılmalıdır.”
Bu öylesine masum görünüşlü bir icazettir ki, buna dayanarak insan dışındaki tüm canlıları sömürebilir, öldürebilir, tüm ormanları kesebilir, doğanın altını üstüne getirebilirsiniz.
Gözümüzün görme, kulağımızın duyma aralığının -ki ne kadar dardır- dışında kalanları, dokunup tadamadıklarımızı ya da kokusunu alamadıklarımızı yok saymaya, ama bu muhteşem zenginlik içinde ki gariban insan türünü, bilmediği görmediği, duymadığı her şeyin hakimi ilan eden insan, bu haliyle hem komik hem acınacak durumda değil midir?
Hak ihlali bir şeyin “yok sayılması” demektir. Değer ölçülerimiz içine, böyle bir yetkimiz bulunmamasına karşın “yok sayma” kavramını dahil ettiğimiz anda, bunun doğal bir uzantısı olarak “hak ihlali”ni de katmış olmaktayız.
“Konut yapma” hakkını kendimize tanıdığımız anda, karınca ya da bir başka hayvan türünün barınaklarını “yok sayma”, yani onların konutlarını yıkma hakkını otomatik olarak edinmiş oluyoruz. Böylece, kendimize ait bir hakkı tesis ederken başka şeylerin haklarını ihlal etme ve de bunu hoş görme süreci başlatılmış olmaktadır.
Ancak yanılıdığımız nokta, bu başlayan sürecin insanlara zarar vermeyeceği, insana gelince sürecin duracağıdır. Bu, sadece başlangıçta böyledir. Süreç insanlar tarafından ahlaki olarak onaylanıp yürürlüğe girince, yeni bir sürecin de önü açılmaya başlıyor. Bu yeni süreç, insanların (bazılarının) hakları için, yine insanların (ama bazılarının) haklarının ihlal edilebilmesinin “normal” karşılanmasıdır.!
İnsan hakları ihlalleri, doğal çevrelerimizin yıkımları ve daha onlarca sorunun kaynağında bu, “insanı ayrıcalıklı saymak” varsayımı yatmaktadır.
İnsanlara tek öğretilmesi gereken -eğer mutlaka bir şey öğretilecekse-, insan, hayvan, bitki, taş, toprak ve de görüp göremediğimiz her ne varsa, bunların bir bütün ve de ayrıcalıksız bir bütün olduğu ve tek ahlak ilkesinin “zarar vermemek” (herhangi bir şeye) olduğudur.
İnsanın en yüce yaratık olup, bütün diğer şeylerin ona hizmet için var edildiğini, bugüne kadar yalnız insanlar söylemiş, milyarlarca tür varlık içinden hiçbirisince de onaylanmamıştır.
Büyük bir olasılıkla pireler, begonya çiçekleri, kuvartz kristalleri ve hidrojen atomları içindeki bazı akılsızlar da benzer iddialar içindedirler.
Tüm sistemlerimizi bu ahlak ilkesine göre gözden geçirmeye başladığımızda, apartmanda köpek beslemenin değil, zarar verecek herhangi bir şeyi yapmanın (çocuk tepinmesi, yüksek sesle müzik dinlenmesi ya da alt kata akacak şekilde çiçek sulanması) olduğu idrak edilecektir.
İnsan hakları, doğal ve sosyal çevreler böyle korunabilir. Aksine, bunları ayrıcalıklı korumaya kalkışmak, önce bizzat bunlara zarar verilmesine yol açacaktır. İnsan hakları gibi..
26 Eylül 2001
-
Nis 16 2012 TAKSİ PLAKALARI SERBEST OLMALI AMA….
TAKSİ PLAKALARI SERBEST OLMALI AMA….
Büyük kentlerin hemen hepsinde uygulanan ve taksi sayılarının, yol kapasitelerinin üstüne çıkması tehlikesine karşı bir önlem olarak kullanılan “taksi plakası sınırlaması” uygulaması, kasdini aşan bir uygulamadır.
İşsizliğin ve herhangi aranan bir beceriye sahip olmayan insan sayısının yüksek olduğu ülkelerde benzer uygulamalar yapıldığı bilinmektedir.
Plaka sınırlamasının boyutları, alternatif taşıma sistemlerinin varlığı, nüfus, gelir düzeyi gibi faktörlere bağlıdır. Bütün bu değişkenlikler saklı kalmak kaydıyla, ülkemizde uygulanan sınırlamaların gereğinden çok fazla olduğu, bunun kabul edilemez bir haksız rekabet oluşturduğu, astronomik fiyatlara satılan plakaların bir “plaka mafyası” yarattığı, bunun, “şoför esnafının geleceklerinin sigortası” vs gibi bir konuyla yakın ya da uzak bir ilgisinin bulunmadığı cümle alem tarafından bilinmektedir.
“Plakalardaki sınırlamalar kaldırılırsa taksi sayısı ne kadar artar?” sorusunun bir- iki ayrı cevabı vardır:
-
Yurt içinde üretilmekte bulunan, dört teker ve bir direksiyondan ibaret, rekabet gücü düşük arabalar, çok sayıdaki işsiz, kuralsız trafik sistemi ve şoförlerden hemen hemen hiçbir bilgi-beceri ve davranış beklenmediği dikkate alınırsa, plakaların serbest bırakıldığı ay içinde taksi sayısının 10-15’e katlanacağını tahmin etmek güç değildir.
-
Taksi olarak kullanılacak arabalardan istenilen özellikler çağdaş düzeye yükseltilir, buna paralel olarak şöforlerden de harita ve plan okumak, 50 kelime civarında yabancı dil bilmek, belirli davranış normlarını benimsemiş olmak gibi bilgi-beceri ve davranışlar istenilirse taksi sayısı yukardaki kadar artmaz.
-
Buna ek olarak trafik şikayet sistemi oluşturulur, puan sistemiyle ehliyet iptaline gidilir, araçların peryodik bakımları izlenir ve bakımsız araçlar da trafikten men edilirse, taksi sayısı, ilk seçeneği göre daha artmak bir yana, bugünkünden daha aza iner. Belki bu koşullara uygun araba ve şoför ithal etmek gerekebilir.
Plakaların bu üç seçenek altında serbestleştirilmesi yalnız yeni iş alanları açmakla kalmayacak, plaka mafyası ortadan kalkacak ve bu mafyanın elinde birikip de nerelere aktığı belli olmayan (ya da pek belli olan) fonlar kesilecektir.
-
-
Nis 16 2012 İNSAN ŞAKASI-EŞEK ŞAKASI !
İNSAN ŞAKASI-EŞEK ŞAKASI !
Dikkatli gazete okuyucuları bilirler, sık sık basınçlı hava ile çalışılan yerlerde bir kısım aklıevvel insanımızın, insanlar üzerinde yaptığı geleneksel bir deney vardır: içi basınçlı hava doldurulan bir insanın ne olacağı, mesela uçup uçmayacağı ya da top gibi olup olmayacağı daima merak edilir ve aynı tür meraka düşmüş bir grup arkadaş(!)ın yardımı (!) ile deneğin uygun bir yerine hortum sokulur ve sonuçları gözlenir.
Bu deneyler bilimsel bir karanlılıkla daima aynı sonucu verir ve deneğin barsağı patlar. Ne kadar zeki olduğu konusunda zaman zaman tartışmalar çıkan ve Atatürk tarafından da işaret edilmek zorunluğu duyulmuş insanımızın içinde bu tür sapık merak sahiplerinin bulunmasını pek yadırgamamak gerekir.
Yadırganması gereken başka iki konu vardır: Birincisi bu tür insanlara verilen cezalar olup TCK’na göre “kasten yaralama” hükümlerine göre kovuşturma yapılır, yasada yazılı 1-2 aylık ve tecil edileceği şüphesiz olan ceza çok yersizdir.
Bence bu insanlara verilen cezanın böyle değil, mesela görünür bir yerlerine çıkmaz boya ya da dövme vs gibi bir teknikle yazılmış ve ömür boyu taşıyacağı, “ben gerizekalıyım, ben ve benim gibilerden uzak durun” şeklinde bir belirtimin markalanması olmalıdır.
İkinci ve daha da garip olan yan, bütün bir toplumu aşağılayan böyle bir gerzekliğin “şaka”, üstelik de “eşek şakası” olarak olarak anlaşılıp topluma benimsetilmeye kalkışılmasıdır.
Buna şaka demek, şaka diyenlere sesini çıkarmamak, “şaka duygusu” denilen yetenekten hiç nasibini almamış olmak demektir. “Şaka duygusu”nun bir toplumun gelişmişliğinin en şaşmaz göstergelerinden birisi olduğu düşünülürse, neyin şaka olduğunun ayırt edilemeyişine ciddi bir toplum sorunu olarak eğilmek gerektiği sonucuna varmak gerekir.
“Eşek şakası” deyimi ise toplumumuz açışından birinciden daha da aşağılayıcı bir mesaj taşımaktadır.
Acaba evren yaratıldığından bu yana hiç bir eşek ya da insan dışı bir yaratık, böyle bir şaka(!) yapmaya kalkışmışmıdır?
Bir canlıya basınçlı hava veya elektrik vererek ne olacağını gözlemlemiş tek bir insandışı yaratık görülmüş, duyulmuş ya da hayal edilmiş midir?
İnsan dışı canlıların tümü şaşmaz biçimde tek amaca yöneliktir: doğayla uyum halinde yaşamını sürdürmek!
En yüce dinlerin dahi eriştirmeyi amaçladığı bu yalın ve güzel amacı tek ilke edinmiş bu yaratıkları böyle bir suçla aşağılamanın anlamı, o varlıkların engin dünyasını hiç ama hiç anlamamış olmak demektir.
Bir insan olarak bu ayrımın farkında olmayan, birbirine hala hayvan adları kullanarak hakaret eden hemcinslerimden utanıyorum. Buna mutlaka bir ad vermek gerekirse, “insan şakası” demek daha yerindedir!
-
Nis 16 2012 TRAFİK CANAVARI
TRAFİK CANAVARI
Medyanın her organında hiç değişmeyen bir haber türü ve bu haberlerin bir veriliş biçimi var: trafik canavarı’nın iş başında olduğu!
Özellikle TV spikerlerine dikkat edilirse, örneğin trajik bir kitlesel ölüm haberini dahi verirken hafifçe gülen yüzlerinin, bu trafik canavarından söz ederken birdenbire ciddileştiği yakalanacaktır.
Çok küçük yaşlarda TV izlemeye başlayan milyonlarca çocuğun, günde üç öğün sözü edilen bu “canavar”ın varlığından giderek emin olmaları, bunu yaşamın bir olgusu olarak kabul ettiklerinden kuşku yoktur. Aralarında bu işin bir canavar işi olmadığını anlayabilenler ya da anne babaları tarafından uyarılarak bunun haber organlarının densizliği olduğunu bilenler olsa dahi, başka alanlarda da canavarlar bulunduğunu gözümüze baka baka söyleyen güvenilir kişilerin çokluğu, çocuklardaki bu kuşkuyu giderecektir.
Küçük yaşlarda bu tür bir beyin yıkamayla yetişen bir genç, ne denli uyanık ne denli iyi eğitim görürse görsün, her istenmeyen olgunun mutlaka “o şeyin canavarı” tarafından meydana getirildiğine inanacaktır. Enflasyon canavarı, terör canavarı, kollu canavar vs gibi.
Bu canavar merakının pek öyle bir sözgelimi olduğunu sanmıyorum. Eğer öyle olsaydı, bunlar söylenir geçilir, canavarın kolu, bacağının ayrıntılı tanımlarına girişilmezdi.
Örneğin, “enflasyon, yedi başlı bir canavar olup..” gibisinden bilimsel içerikli tanımlar en yetkili sayılan ağızlardan yapıldığına göre, bu canavar işi pek öyle hafife alınabilecek bir konu değildir.
Toplum bilimciler bu işin tarihi, kültürel ve sosyolojik nedenlerini incelemeli, hangi bilinç altı korkuların “canavar” biçiminde sembolize edildiğini bulmalı ve sonra da toplu terapi seanslarıyla bunu giderip toplumu rahatlatmanın çaresini bulmalıdırlar.
Hatta bu işi daha da ciddiye almalı ve mesela “Canavarlar ve Canavarlıkla Mücadele Daire Başkanlığı” -ki ileride ödenek bulunabilirse Bakanlık dahi yapılabilir- kurmak gerekir diye düşünüyorum.
Benim çok kısıtlı sosyolojik bilgim, bu canavar tutkusunun, birbiriyle ilişkili iki kaynaktan geldiğini göstermektedir. Birinci kaynak, çocukluğumuzda bol bol okuyup büyüyünce de dinleye dinleye yaşlandığımız masallar olup, orada her başa çıkılamaz belanın yedi başlı, on kollu, ateş dilli bir canavara benzetilmesi geleneği vardır.
Bu masalların çok etkisinde kalan yöneticilerimiz, sorunlarla nasıl başa çıkılabileceğini genellikle bilmedikleri için bu idol’ü icadederek hem kendilerini hem de vatandaşları rahatlatabilecek bir açıklama bulmuşlardır. (Bilindiği gibi, açıklanamayan sorunlar deliliğe yol açmakta olup, insanlar her sorun için mutlaka bir açıklama bulmak eğilimindedirler)..
İkinci neden ise, bu tür canavarlarla daima olağanüstü güçlere sahip prenslerin (ve prenseslerin) başa çıkabildiği, onun dışındakilerin yapabileceği tek şeyin öyle bir prens (veya prenses) beklemekten ibaret olduğudur.
Elinde tuttuğu okunup üflenmiş kılıcını, canavarın can alıcı bir noktasına -ama dikkat sadece bir noktasına- batıran masal kahramanlarını bekleyen insanları, kollektif akıl kullanarak belalarla başa çıkmak yerine, kurtarıcılar (babalar, analar, bacılar) beklerler ve de beklerler.
Bu yolla sorunları açıklamak rahatına alışmış bir toplumda hangi sorunun hangi nedenlerden kaynaklandığını, bunlar arasındaki bağlantıların ne olduğunu, dolayısıyla hangi kaynak sorunlar çözülürse hangi sorunların kısmen ya da tamamen çözüleceğini düşünebilen insanlar çıkmasına, çıksa da dinlenmesine imkan var mıdır?
İş bununla bitmemektedir. Çünkü toplumun karşılaştığı kaza belanın tümünün o alanlara özgü canavarlara yüklenmesine imkan yoktur. Örneğin trafik, terör, kumar canavarları ile idare edilirken mesela bir sel baskını olsa, bu felaketin bu görevlilere yüklenmesi imkanı yoktur. Hem insanlar inanmaz hem canavarlar itiraz ederler.
“Enflasyon canavarı dün filanca yeri sel altında bırakmıştır” gibisinden bir haberi kimse ciddiye almaz ve tüm canavarlar hakkında kuşku doğar. Nitekim çok Tanrılı dinlerin iflas etmesinin nedeni de bu gelişi güzel olayların gelişi güzel Tanrılara yüklenmesinden doğmuş, uyanık kişiler bu aldatmacanın farkına varmışlardır.
İşte bu nedenle, birçok kaza belanın da o alanla ilgili canavara değil, doğrudan doğruya Tanrıya yüklenmesi usulü geliştirilmiştir.
Böylece açıklamasız kalan bir sorun kalmamakta, her sorun ya o alanla ilgili canavar ya da bizzat Tanrı tarafından yaratılmış olmaktadır. Bu durumda insanlara düşen görev de ya canavara lanet okumak ya da boyun eğmektir.
İşte canavar merakımızın altında yatan nedenler ve sorunlarımızı, onların nedenlerini arayarak çözemeyişimizin nedeni budur. Yeni canavarlar doğdukça daha çok gözlem yapıp daha iyi açıklamalar bulacağız. Bulacağız yoksa delirebiliriz..
Pazartesi, 31 Temmuz 1995
