-
Nis 16 2012 YABAN KIRCI’NIN “DİKKATSİZLİĞİ”!
YABAN KIRCI’NIN “DİKKATSİZLİĞİ”!
TV Haberler’inde, Muğla’da anız yakmak isteyen Yaban KIRCI adında bir vatandaşımızın, “dikkatsizlik yüzünden” 10 dekar kızılçam ormanını yaktığı duyuruldu.
Bu haberin yanıltıcı, olaylar hakkında doğru bilgilenme özgürlüğünü zedeleyici olduğunu, bilgi toplumu oluşturma yolunda uğraş verenlerden birisi olarak ilan ediyor ve ayrıca durumu protesto ediyorum.
Vatandaş Yaban KIRCI, yanıltıcı bir habere karşı ne yapılması gerektiğini tam bilmediği için bu haberi dinlemiş, ama elinden birşey gelmemiş olabilir.
Ama biz mürekkep yalamış kişiler olarak gerektiğinde hemen işe müdahale etmeli yanlışları düzeltmeliyiz. Bu tekzip metnini Yaban KIRCI’nın gönüllü avukatı olarak, bilgi toplumu idealine gönül vermiş, ülkemizin dört bir yanını bilgisayarlarla donatmayı bir ülkü edinmiş kesimimize ithaf ediyorum:
……tarihinde çeşitli TV’lerde verilen ve müvekkilim Yaban KIRCI’nın anız yakmak isterken dikkatsizlik yüzünden 10 dekar kızılçam ormanını yaktığı haberini, kişilik haklarına ve onuruna saldırı sayıyor ve şiddetle protesto ediyorum.
Müvekkilim Sayın KIRCI, bu şekilde imaen de olsa dikkatsizlikle suçlanmakta; hatta, “Bu adam yalnızca bu konuda değil her konuda dikkatsizlik yapabilir. Dolayısıyla potansiyel bir felakettir” denilmeye getirilmektedir.
Konunun yalnızca Sayın KIRCI ile sınırlı olmadığı, her yıl binlerce vatandaşımızın aynı nedenden ötürü ormanlarımızı yaktığı bilgi toplumumuzun malumlarıdır. Buna, sadece anız yakımını değil, piknik yapmak, cam şişe veya sigara atmak gibi nedenleri katar ve benzer nedenlerle benzin istasyonu, likitgaz dolum atölyeleri gibi yerlerde de felaketler olduğunu katarsak, anılan TV, toplumumuzun büyük bir bölümünü suçlamakta, herkese birden “siz hepiniz birer Yaban KIRCI’sınız” demek istemektedir. Bunu kesinlikle kabul etmiyoruz. Her ne kadar insan insana benzerse de, müvekkilim türü içinde nadir örneklerden birisidir. Benzin istasyonunda sigara içen, otoyolda güvenlik şeridinden giden, boş tankerde kaynak yapan ahmaklara benzetilmeyi katiyen haketmemiş, pırıl pırıl saf bir vatan çocuğumuzdur.
Sayın KIRCI, gerek özel gerek meslek yaşamında son derece dikkatli bir kişidir. Bunu sayısız örneklerle kanıtlayabiliriz. Bu olay, Sayın KIRCI’nın, yanma denilen olay hakkında yeterince bilgisi olmamasından kaynaklanmıştır.
Buna karşı, “Mağara insanları dahi yanma olayı hakkında bilgi sahibidir. Hatta bütün canlılar genetik belleklerinde yanma ile ilgili gerçekleri nesilden nesile taşırlar. Nasıl olur da Sayın KIRCI böyle bir genetik mirastan mahrum kalmış olabilir?” savı ileri sürülebilir.
Doğrudur. En eğitilmemiş kişi bile, yaşam sürdürmeye yönelik bu bilgi ve becerilere doğuştan sahiptir. Müvekkilim de doğuşunda bunlara sahipti. Bunu, şu anda hayatta bulunan süt annesi doğrulayacaktır. Yanan sigarayı eline yaklaştırınca daha 2 aylıkken Sayın KIRCI bas bas bağırmıştır.
Ama, müvekkilim bugün bu beceriye sahip değildir. Çünkü, müvekkilim ilk okulu bitirmiş ve üstelik bütün derslerden pekiyi notlar alarak bitirmiştir.
İşte bu süreç sırasında, doğuştan sahip olduğu sağduyuyu kaybetmiş, öğretmeninin ders yetiştirme telaşı içinde kenarda kalmış, yalnızca bellemesi istenilenleri geriye kusmuş, işine yarar hiç bir şey öğrenememiştir.
Bildiğimize göre yalnız ilkokulda değil, orta, lise ve hatta yüksek öğrenimde de aynı şeyler olmakta, bir çok şeyin adını bilen lafazan kişiler, örneğin benzin istasyonunda sigara içilmeyeceğini idrak edememektedirler.
Açıklamaya çalıştığımız nedenlerle, müvekkilim suçlu değil mağdurdur ve kitlesel bir olgunun mağdurları arasıdadır.
Buna dayanarak, söz konusu haberin düzeltilmesini ve;
-
Eğitim sistemimizdeki ezber faciasını yeterince anlamaya çalışmayanların,
-
Öğrenciyi dikkate almadan hala öğretmen merkezli eğitim yapmakta israr edenlerin,
-
Ders programlarını zamanında yetiştirmeyi öğrencilerin öğrenmesinden daha önemli sayanların,
-
Bu yanlışları gören, anlayan, ama “önce başkası yapsın” ilkelliğinden kendini kurtaramayan
-
Eğitim sorununu hala tuğla, sıra, öğretmen maaşı ve bilgisayar sayanların,
müvekkilim Sayın Yaban KIRCI’ya reva görüldüğü gibi kamuoyuna teşhir edilmelerini arz ediyor, sevgi ve saygılarımın kabulünü bilvesile arz ediyorum.
Yaban KIRCI avukatı M.Tınaz Titiz
-
-
Nis 16 2012 YENİLİKLERE DİRENMEK İSTEYENLERE ÖĞÜTLER!
YENİLİKLERE DİRENMEK İSTEYENLERE ÖĞÜTLER!
“Değişim Yönetimi” son on yılın en gözde kavramlarındandır. Değişimi gerçekleştirmek, ona karşı doğan dirençleri enaza indirmek amaçlarıyla bir bilim dalı gelişmektedir. İleride, bir reçetenin ayrıntı düzeyinde “Değişim Gerçekleştirme Kılavuzları” nın ortaya çıkması kaçınılmazdır.
Şirketler, sivil toplum örgütleri hatta hükümetler değişim programları yapmakta, bunları uygulamaya çalışmaktadırlar. Kısaca bir değişim çağına adım atmış bulunmaktayız.
Bu büyük güçlü akım – her akımda olduğu gibi- bazı mağdurlar yaratmış olup bunlar hiçbir şekilde kendilerini savunamamakta, değişimden yana olanlarca neredeyse ezilmektedirler.
Bu büyük bir haksızlık, bir insan hakları ihlalidir.
Her ne kadar evrensel insan hak ve özgürlükleri içinde, “her birey, elinden geldiğince değişime direnmek hakkına sahiptir” gibisinden bir hüküm yok ise de, biz bunu kendimize görev edinmiş bulunmaktayız.
Gorbaçov’un Türkiye ziyareti sırasında her ne kadar önemli bir “değişime direnç” gösterisi yapabildikse de, bunun daha kökten, daha sistemli olması ulusumuzun geleceği açısından fevkalade büyük önem taşımaktadır. Aşağıda, değişime direnmek isteyenler için böyle sistematik bir yöntem önerilmektedir. Öneriler işkembe -i kübra’dan atılmış olmayıp etkinliği tecrübelerle sabittir:
Kural 1 – Hiç bir değişime hayır demeyiniz!
Hayır demenin yararı yoktur, aksine karşınızdakileri daha ısrarcı kılar.
Aksine, değişime evet deyiniz hatta değişimi önerenden bir iki adım öne geçip, daha kökten evet deyiniz. Hatta mümkünse değişim önerenleri “gerici” durumunda bırakacak kadar evet deyiniz.
Bu ilk adım, karşınızdakilerin kolunu kanadını kıracak, ne şöyleyeceklerini bilemez bir şaşkınlığa düşürecektir.
Kural 2 – “Biz zaten öyle yapıyoruz” deyiniz!
Önerilen değişimi kökünden geçersiz kılmanın, onu önereni avanak, Dünya’dan habersiz duruma düşürmenin bilinen en etkin yolu “zaten biz onu öyle yapıyoruz!” demektir.
İtiraz edip, yapılmadığını ileri sürmeye, kanıtlamaya kalkanlara karşı kanun ve kararname numaralarıyla, meydan savaşı tarihleri ve milli takımın puan durumunu ileri sürüp karşınızdakileri aptallaştırmaya çalışınız. Yine de pes etmeyenler olursa, “sen birlik bütünlüğümüze dil mi uzatıyorsun?” gibisinden etkin bir saldırı yapınız.
Kural 3 – Değişim önerisini sulandırınız!
Önerilen değişimin içine, onunla yakın-uzak ilgisi olmayan birşeyler katınız. Bu adım yüksek ölçüde yaratıcılık ister.
Kural 4- Söylediğinizin tam tersini yapınız!
Tecrübeler, ilk üç adımı başarıyla atmış olsa dahi bu son adımı atmayıp, yahut da yarım yamalak atmış kişilerin değişimin gücüne direnemediklerini göstermiştir. Bu nedenle, bir yandan değişime evet derken, öte yandan söylediğinizin tam tersini -dikkat tam tersini- yapmalısınız.
Bu, şunun için geçerlidir:Eğer yaptıklarınızda zaman zaman bazı zigzaglar olduğu görülürse, ilk üç adımda kamuoyunda sağlamış olduğunuz sempati bir anda tersine dönebilir. Bunun için, hiç bir sapma göstermeden söylediklerinizin tam tersini yapmalısınız. Bu takdirde hiç kimsenin aklına bu denli iki yüzlü olabileceğiniz gelmeyeceği için, bir suçlu arandığında o, sizi suçlayanlar, sizin değişimden yana değil ona karşı eylem içinde bulunduğunuzu söyleyenler olacaktır. Böylelikle bir taşla iki kuş vurmuş olacaksınız.
Kural 5- Nihayet son adım: bir de suçlu bulunuz!
Bu işler olurken, çevrenizdekilerin hiç olmazsa küçük bir bölümü ne olup bittiğini anlayıp, değişime direnenin siz olduğu, ya da beceriksizliğiniz nedeniyle gerçekleştiremediğiniz şüphesine kapılabilir. Bu çok küçük bir olasılık olmasına karşın mutlaka önlem alınmalıdır. Bunun için de değişimin niçin bir türlü gerçekleştirilemediği konusunda somut hedefler bulup göstermeniz gerekecektir. Böylece, bir yandan değişim çığırtkanlığı yapar, öbür yandan direnir ve hep birlikte suçluya yüklenirsiniz.
Bu yöntemin başarısı garantidir. En azından yurdumuzda garantidir. Memnun kalmayanlara daha özel teknikler öğretilir ve ücret talep edilmez.
Cumartesi, 29 Nisan 1995
-
Nis 16 2012 FIKRA ANLATTIRIN!
FIKRA ANLATTIRIN!
Bence, cevaplanması istenebilecek en güç soru, cenaze namazı kıldıran hocanın, “ey ahali, rahmetliyi nasıl bilirsiniz?” sorusudur.
Buna dürüst cevap verebilmek için önce, hocanın “nasıl bilirsiniz?” sorusuyla, meftanın hangi yönü hakkındaki düşüncemizi öğrenmek istediğini bilmemiz, sonra da kişinin o yönü hakkında yeterli bilgi sahibi olmamız gerekmektedir.
Örneğin, hoca finansal konulara meraklı ve ölenin insider trading yaparak mı para yaptığını öğrenmek istiyorsa durum bir türlü, açığa repo yapıp yapmadığını sorgulamak istiyorsa daha değişiktir.
Bu zor soruyu daha da güçleştirebilecek bir olasılık, hocanın böyle özel sorulara yanıt aramadığı, “canım, öylesine genel olarak nasıl bilirsiniz?” diye sormuş olmasıdır. Bu takdirde, rahmetlinin tüm yönleri hakkındaki değerlendirmelerin subjektif bir bileşkesini almak gerekir ki bu göründüğü kadar basit bir iş değildir..
Örneğin, aptal, çalışkan ve ahlaksız ya da zeki, tembel ve namuslu iki ayrı mefta için bu bileşkelerin hesaplanması ne kadar güçtür!
İşte, bu gibi zor durumlara düşmemek için herkesin, cenaze namazına gidilmesi ihtimali bulunan kişiler hakkında doğru bir kanaat edinmesi şarttır. Ancak bu, söylendiği kadar basit olmayıp ciddi yapılmaya kalkışıldığı takdirde bir istihbarat örgütü gibi çalışmayı gerektirebilir.
Pratik olarak mümkün olmayabilecek bu tür çözümlere muhtaç olmamak için uygulanması kolay ve güvenilir bir yönteme ihtiyaç vardır. Ben düşüne düşüne böyle bir yöntem geliştirmiş bulunuyorum.
Bu yöntem, kişilere, en sevdikleri fıkrayı anlattırmaktır. (Bu, tabii ki kişinin sağlığında yapılmalı cenaze namazının telaşına bırakılmamalıdır).
Dış görünüşü, eğitimi ve bilhassa ünvanı ne olursa olsun, fıkra anlatan kişi kimliğini gizleyemez. Akıl fikir düzeyi, bilinç altına ittiği fantezileri, Dünyaya bakış açısı gibi özellikleri bu yolla ortaya çıkar. İnanmayanlar deneyebilirler!
Pazartesi, 13 Haziran 1994
-
Nis 16 2012 İFADE ÖZGÜRLÜĞÜNÜN SINIRLARI
İFADE ÖZGÜRLÜĞÜNÜN SINIRLARI
Hayvan Sevenler Derneğinde, “hayvanlar üzerinde deney yapma özgürlüğünün artırılması” düşüncesi tartışılamaz mı?
veya
Kilisede “müslümanlık propagandası” yapılır ya da camide “hristiyanlığın faziletleri konulu hutbe” okunamaz mı?
Şöyle sorular da sorulabilir:
Tıbbi Deneyleri Geliştirme Derneğinde, “hayvanlar üzerinde deney yapma özgürlüğünün artırılması” düşüncesi tartışılamaz mı?
veya
Camide “müslümanlık”, kilisede “hristiyanlık” propagandası yapılamaz mı?
Birinci gruptakilere `hayır’, ikincilere ise `evet’ denilmesi doğrudur. Pekiyi nasıl oluyor da aynı bir eylem hem doğru hem yanlış olabiliyor? Doğru olan, hangi düşünce olursa olsun özgürce ifade edebilmek değil midir?
Hayır, değildir. Soru’nun cevabı şudur: Düşünceleri ifade edebilme özgürlüğü, üzerinizde hangi elbisenin bulunduğu ile sınırlı bir özgürlüktür (her özgürlüğün sınırları olduğu gibi).
Temel hak ve özgürlüklerin başında gelen ifade özgürlüğü, “çıplak insan” için, yani üzerinde bir elbise taşımayan insan için geçerlidir. Üzerine bir kurumun elbisesini yani o kurumun hak ve ödevlerini giyen kişi, ancak o kurumun oluşum amaçları çerçevesinde düşünce üretip ifade edebilir. Bu kural, ifade özgürlüğünü sınırlayan değil tam aksine onu kolaylaştıran bir altın kuraldır.
T.B.M.M., belirli ilkeler çerçevesinde oluşturulmuş bir kurum olup ilkeleri anayasa ile çizilmiştir. Bu ilkelerin başlıcaları da ülkenin ve milletin bölünmez bütünlüğü ile laik ve demokratik sosyal hukuk devleti oluşudur. Oraya gelenler bunu kabul ve ilan etmişlerdir. Aslında kabul ve ilan etmiş olmaları dahi pek önemli değildir. Gönülsüz olarak kabul ve ilan etmiş olsalar dahi, o kurumun görevi bu niteliklere sadık kalmaktır. Çünkü o kurumun amacı tek ve bellidir.
Çerçeve böyle çizilince, o çatı altında, ülkenin veya milletin bölünmesi ya da anti laik bir düzen kurulması düşünceleri ifade edilemez. İfade edilmeye kalkılırsa, aynen yukarıdaki ilk grup örnekte olduğu gibi yanlış yerde yanlış düşünce ifade edilmeye kalkışılmış olur.
Pekiyi, bu düşünceleri ifade etmek isteyen bir milletvekili ise ne yapmalıdır?
Çözüm basittir: O çatının dışında ve T.B.M.M. elbisesinin verdiği koruma (dokunulmazlık) zırhı çıkarılarak başka bir elbise giyilir ve ne isteniyorsa ifade edilir. Ancak, bu zırhın dışında olunduğu açıkça ifade edilir, arkasına saklanılmaz ve sonuçlarına razı olunduğu kabul ve ilan edilir. İfade edilenleri sınırlayan başka çerçeveler yok ise özgürce konuşulur, yazılır. İfade özgürlüğü budur.
Bu “çok elbise” konsepti genellikle unutulmakta ya da görmezlikten gelinmekte, bir elbise altında ifade edilemeyecek düşüncelerin dile getirilmesi fikir özgürlüğü (ifade özgürlüğü denmek isteniyor) sanılmaktadır.
Bu saptırmayı bilmeden ya da bilerek yapanlar bir yana, birçok aydınımız da düşünce özgürlüğü adı altında bu yanlışı savunabilmektedirler. Acı olan da budur.
Bazı temel kavramların yeterince açık olarak özümlenmemiş oluşu, birçok sorunumuza kaynaklık etmektedir. İşte bunlardan birisi de genel olarak özgürlükler, özelde ise ifade özgürlüğüdür. Her nerede bir özgürlük varsa mutlaka onun bir sınırı da olmalıdır. O sınır, başkalarının başka özgürlükleridir. Sınırsız olan bir şey için ise zaten özgürlük deyimi kullanılamaz.
Bölücü ya da anti-laik düşünce sahipleriyle, düşünce özgürlüğü konusunda duyarlığa sahip herkesin oyunu bu kurallar içinde oynamaları gerekir.
Aksi halde kısa süre içinde oyun oynanamaz hale gelir. Ve mutlak gelir.
-
Nis 16 2012 İFADE ÖZGÜRLÜGÜ YALNIZ YASAKLA MI KISITLANIR?
İFADE ÖZGÜRLÜGÜ YALNIZ YASAKLA MI KISITLANIR?
İnsanların düşündüklerini ifade etmeleri tarih boyunca yönetimleri hep rahatsız etmiştir. Önceleri, bütünüyle yasaklama, daha sonraları belirli konulardaki belirtimleri yasaklama derken günümüze kadar gelinmiştir.
Bugün artık böyle metodlar kullanılmamakta, daha doğrusu kullanılamamaktadır. Bu nedenle daha “ince” yöntemler geliştirilmiştir. İnsanoğlunun yaratıcılığı her engeli aşabilen çözümler geliştiriyor.
Bu yeni yöntem, ifade edilecekler ile uğraşmayı bir yana bırakıp, daha radikal biçimde meselenin kaynağına inmekte ve “zaman”ı kontrol etmektedir.
Elli kişiyi biraraya getirir ve dersiniz ki; “arkadaşlar, fişmanca konu hakkındaki görüşlerinizi tam olarak ve hiç çekinmeden söyleyin. Söyleyin ki biz de değerli düşüncelerinizden yararlanalım.”
Bunu duyanlar da sevinir ve saf saf “oh ne güzel, ifade özgürlüğü ne iyi bir şeymiş” diyebilirler. Halbuki durum hiç de sanıldığı gibi değildir. Uzun bir açış konuşmasından sonra (uzun konuşmanın da kendine özgü yöntemleri olup sanıldığı gibi allah vergisi değildir) isteyenler söz alır ve iki üç kişi hayat hikayelerini anlatır ve de süre dolacağı için özgür(!) toplantı biter.
İşin daha da inandırıcı olmasını isterseniz, katılımcılara hafiften tarizde de bulunup, “değerli görüşlerinizden bizi yararlandırmamış bulunuyorsunuz. Neyse bir daha ki sefere mutlaka sizleri de dinlemeliyiz” diyerek insanları bir de suçlu duruma düşürebilirsiniz.
İnsanımız uzun konuşmasını sevmektedir. Her uzun konuşan -eğer kasıtlı yapmıyorsa-, başkalarının ifade özgürlüğüne tecavüz ettiğini bilmelidir.
-
Nis 16 2012 İNSANIN EN ÖNEMLİ YETENEĞİNİ PAS GEÇEN YAKLAŞIM: PARÇA PARÇA ÖĞRETME!
İNSANIN EN ÖNEMLİ YETENEĞİNİ PAS GEÇEN YAKLAŞIM: PARÇA PARÇA ÖĞRETME!
Gelecekte sosyal antropologlarca ortaya çıkarılacağı kuşkusuz olan bir olgu, ihtiyaç duyduğu “bütün”leri büyük bir yetenekle öğrenebilen insanın, öğrenme yeteneğini neredeyse sıfıra indiren parça parça öğretme usulünün kimlerce ve niçin icat edildiğidir.
Resmi veya ticari kurumlar, aile ortamı ya da kitle iletişim araçlarıyla yapılan her türlü öğretme girişimi, “bütünleri parçalama” ve de “öğretme”ye dayalıdır.
Sonuçsuz çabalar!
Karşındakinin ihtiyacı olduğu -ya da olması gerektiği- varsayımına dayalı olarak, onun öğrenme profilini, ilgi ve ihtiyaç alanlarını hiçe sayan bu saygısızca yaklaşım harcanan tüm çabalara karşın ancak -o da bazen- tek sonuç verebilmektedir: ad belleme!
“Liderlik 3’e ayrılır, birinci tip: vs. vs.dir”, “motivasyon, çalışanların güdülenmesi olup beşe ayrılır”, “süreç odaklı yaklaşım iyidir” ya da bunlar gibi kalıpları, zihinde tutma tekniklerinin de yardımıyla zihnine tıkıştırmış insanlar, bu geleneksel “parçalı öğretme” yönteminin kurbanlarıdır.
“Süregiden her etki kendini sürdürebileceği bir ekolojiyi de yaratır”!
“Parçalı öğretme” etkisi, şeylerin adlarını bellemişlerin rekabet ettiği, en çok şey adı bilenlerin diğerlerinden üstün, bunları öğretebilenlerin de daha üstün sayıldığı bir ekoloji yaratmıştır.
Böylece, bir durumu değiştirmek isteyen insanların önünde, bu ekolojinin değerli saydığı “parçalı öğretme” aletinden başka bir alet bulunmuyor. Bu alet ise lafazanlığın, bilmişlik gösterisinin dışında birşey kazandırmıyor.
Felaketler tek gelmez!
İş bununla bitmiyor. Parçalanmış şeylerin adlarının bellenmesi üzerine kurulu paradigma, bellediklerinden başkaca bir varlığa sahip olmayan insanlar yaratıyor. İnsanlar bu tek değerli sayılan varlıklarına, yani kendilerine belletilen doğrulara sahip çıkıyor ve kendilerini daha güvende hissebilmek için bunları başkalarına da dayatıyorlar. Böylece tek doğrulu, buyurgan insanlardan meydana gelen bir toplum ortaya çıkıyor. Bu da ikinci felakettir.
Şimdi insanı yeniden keşfetmeliyiz!
İnsanı ve diğer canlıları ayırmak geleneğimizi terketmeli, her varlığın özgün yetenekleri olduğunun ve bunların ayrılmaz bir bütün olduğunu farketmeliyiz.
İnsanlara bir şey öğretmek yerine, ihtiyaç kümeleri içinde yer alanları öğrenmesine yardımcı olmak ilkesini benimsemeliyiz.
İnsanlara yapabileceğimiz en büyük iyilik, yetersiz olduğuna, kendi başına bir şey öğrenemeyeceğine koşulandırılmış olan kendinin aslında böyle olamadığını, doğuştan sahip olduğu birtakım yeteneklerin bir süre için kullandırılamadığını ona anlatabilmektir.
Lider kimdir?
İnsanı böyle tanımlayan, ama bu gerçeği karşındakilere tekrar keşfettirebilecek becerilere sahip olan kimseler gerçek liderlerdir. İnsanın bu yeteneklerinin farkında olmayan, bu yeteneklere inanmayan, ama liderlerin özelliklerini parçalı olarak öğrenebileceklerini sanan kimseler ise liderliğe en uzak olanlardır.
-
Nis 16 2012 “SORUMLU SÜRÜCÜ”
“SORUMLU SÜRÜCÜ”
Sürekli olarak birşeylerden yakınıp sonra da birilerini suçlamak en kolay rahatlama yolu olsa gerektir. Adına “trafik canavarı” denile denile çoğu kimsenin varlığına artık inanmaya başladığı nedenler dizisinden oluşan sorun alanı, bu sakinleştiricinin en çok kullanıldığı daldır.
Birçok doğruyu, hatta doğrudan doğruya trafik katliamlarına yol açan kök nedenleri sıralamak, bununla da yetinmeyip yetkililere yol göstermek, şekilde de görüldüğü gibi bir işe yaramamaktadır.
İşe yaramayışının bir nedeni, sorunlara kök-türev ilişkisi içinde bakılarak hangi kök sorun(lar)ın hangi türev(ler)i ürettiğinin ve de üretebileceğinin -ki bunlar da henüz ortaya çıkmamış potansiyel sorunlardır- görülemeyişidir. Yani doğrudan doğruya, genelde toplumumuzun özelde de politikacı-bürokrat-danışman kesiminin düşünme biçimiyle ilgilidir.
Sorun kaynaklarını anlamaya, sonra da onları ortadan kaldırmaya değil, doğrudan sorunun yarattığı sıkıntıları gidermeye yönelik düşünme biçimi, denilebilir ki ulusça en büyük sorunumuzdur. Ama bunu da kısa süre içinde değiştirmeye imkan yoktur.
Buna göre, trafik anarşisiyle başa çıkabilmek için, sürekli olarak …meli/..malı ile biten öneriler üretmek yerine, devlete dayalı olmayan örgütlenmelere gitmek tek çözüm yolu olarak görünmektedir.
Bu tür örgütlenmelerden birisi şu olabilir: Son derece somut bir ya da iki konuda taahhütte bulunmayı kabul eden ve bunu, aracının görünür bir yerine koyacağı bir yapışan (stiker) ile ilan eden sürücüleri örgütlemek!
Örneğin,
“Emniyet Şeridini Kullanmıyorum!”
“Başkalarının Önünü Kesmiyorum!”
“Kuyruklarda Sıramı Bekliyorum!”
“Bakımsız Araçla Yola Çıkmıyorum!”
“Alkollü Araç Kullanmıyorum!”
gibi taahhütlerin her birini ayrı ayrı yapışanlarla aracında ilan etmeyi kabul eden sürücüleri organize etmek, yapışanları bastırıp dağıtmak, bu taahhütte bulunacak olanların aksine tutumlarının bildirilebileceği telefon numaraları oluşturmak, bu gibi durumlarda bu yapışanları kullanabilme hakkını geriye almak, bir sivil girişim olarak mükemmel bir örnektir.
Bu model, çeşitli sivil toplum kuruluşlarınca uygulanabilir. Bir kuruluş alkolsüz araç kullanma konusunu, bir diğeri güvenlik şeridi kullanmama işini organize edebilir ve her kuruluş, bunları ihlal eden sürücülerin bildirilebileceği ortak bir telefon numarası verebilir.
“Gönüllü, somut bir taahhüt ve onun denetimi” olarak özetlenebilecek olan bu “SORUMLU SÜRÜCÜ” sistemi yalnız sivil toplum kuruluşlarınca değil, ticari kuruluşlarca da -ve hatta reklam amacıyla- oluşturulabilir. A sanayi topluluğu bir taahhüt sistemini, B topluluğu ise kendince önemli saydığı bir başka taahhüdü sistemleştirebilir.
Çeşitli ihlalleri yapanların bir bölümünün bu toplumsal baskı nedeniyle kötü huylarından vazgeçmeleri beklenir. Bir bölümü ise bu defa daha bariz olarak ortaya çıkacaktır. Çünkü, genellikle bir ihlal hemen çoğunluk tarafından benimsenmekte ve kısa süre içinde ayıplanmayı ortadan kaldıracak kadar çok taraftar bulmaktadır. Bu gibi durumlarda ihlalleri yapanların kendilerini savunmaları kolaylaşmaktadır: “N’apim herkes yapıyor!”..
Başlamak ve de şimdi başlamak için iyi bir nokta değil mi?
-
Nis 16 2012 İNSANLAR NİÇİN BAĞIRIR?
İNSANLAR NİÇİN BAĞIRIR?
Bilmem hiç düsündünüz mü insanlar niçin bağırırlar? Bir kaç olası neden görünüyor: Birincisi ve en mantıklı olanı sesini duyurmak içindir. Mesafe uzaklığı veya çevre gürültüsü gibi nedenlerle, insanlar bağırır o da yetmezse haykırırlar.
İkinci neden çok insanın dikkatini çekmek içindir. Vapurda jilet ve tesbih satanlar bağırmasalar kimse ilgilenmez. Onlar da bunu bildikleri için kuyruğuna basılmış kedi gibi bağırıp herkesi kendilerine baktırır ve ondan sonra bir sürü şakrabanlıklar yapıp biraz da yalan söyleyerek ilgiyi devam ettirirler.
Üçüncü neden korkudur. Korkan insan başkalarının yardımını çekebilmek için bağırır.
Dördüncü neden ise korkutma isteğidir. Tüy kabartma, kol kabartma, bağırma gibi yöntemler, hem karşısındaki olası tehdit ögelerini caydırabilir hem de canlının kendine olan güvenini artırır. Ayrıca, toplu olarak birarada duran insanlara (okulda, mitinglerde vs) bağrılınca, herkeste bir korku oluşur “ya şimdi özel olarak bana da bağırırsa” endişesine kapılarak daha bir süklüm püklüm olurlar.
Pekiyi meydan mitinglerinde, “biiiz, demokrasiyiii, Sinop içinnn, Ardahan içinnn, ülkemiz içinnn istiyoruzzz!” şeklinde bağıran politikacılar niye bağırır? Yukarıdakilerden hangi(ler)i bu feryadın nedenidir?
-
Nis 16 2012 TAFRA VE YAKA-PAÇA!
TAFRA VE YAKA-PAÇA!
Osmanlıca kökenli tafra “yukarıya sıçramak” anlamından çok “yukarıdan bakmak” anlamında kullanılıyor.
Televizyonların haber programlarında sıksık rastlanan ve trafik kazası ya da benzeri olaylarda henüz ölmemiş kişilere uygulanan “hastaneye yetiştirme” çabaları sırasında hasta ya da yaralının sakat kalmasına ya da morga kaldırılmasına yol açan tutma ve taşıma eylemlerine ise “yaka-paça” denilebilir ve bu eylemin “tafra” deyimiyle sözlük açısından bir ilişkisi bulunmamaktadır.
Bu iki deyim bizim insanlarımız tarafından ilişkiye sokulmakta ve her “yaka-paça”nın söz konusu olduğu durumda “tafra” da orada bulunmaktadır.
Bir trafik kazasında yaralananlara yardım etmeye çalışan insanların ve özellikle de resmi görevlilerin, bir hastaneye getirilen yaralının olmayacak yerlerinden “yaka-paça” taşımaya çalışan sağlık görevlilerinin, zaman zaman kaza yapan uçaklardan yolcu tahliye etmeye çalışan görevlilerin ortak yanları hep tafralarıdır. Eğitimsiz ve tafralı!
Birçok eksiğimiz söz konusu olduğunda bir karış dille ücretinin ya da ödeneğin yetersizliğini öne süren insanlarımıza sormak gerekir. Yaralı insanları taşımanın eğitimi de ücretinizin düşüklüğü ya da ödenek yokluğu ile mi ilgilidir?
Kendi reklamını yaptırmak için televizyonlara her fırsatta çıkanlar acaba 1-2 ay süreyle bu konuyu işleyip halkı bilinçlendiremezler mi?
Birçok yaralının, yara-beresinden değil kendisine bilgisizce yardım etmeye çalışanların yaka-paça tutuşlarından öldüğünü ya da sakat kaldığını insanlarımıza anlatmanın bütçesi neredeyse sıfırdır.
Yangın söndürmek için gerekli organizasyonu kurmak yerine kalabalıkla birlikte koşuşturanların, kaza anında uçakların nasıl tahliye edileceğinin öğretimini yaptırmak yerine bizzat bavul taşıyanların, görevlerinin bunlar olmadığını, bunları yapacak insanları eğitmek ve o sistemleri kurmak olduğunu acaba ne zaman idrak edebilecekler, kamuoyu da bu tür yanlışlara ne zaman pirim vermekten vazgeçecek?
Pazar, 18 Eylül 1994
-
Nis 16 2012 İNSAN HAKLARI, İNSAN HAKKI İHLALLERİNİN BAŞLICA NEDENİDİR!
İNSAN HAKLARI, İNSAN HAKKI İHLALLERİNİN BAŞLICA NEDENİDİR!
Üzerinde tartışma olmayan, herkesin hep birlikte uzlaşı içinde olduğu konular oldum olası dikkatimi çekmiş, bu “fazla uzlaşı”nın, konuların doğruluğunun tartışılmazlığından mı, yoksa üzerinde kafa yormaya değer bulunmadığından mı olduğunu bir türlü anlayamamışımdır.
“İnsan hakları” kavramı da bu “tartışılmazlar”dan birisidir. Birbirinin her söylediğine karşı çıkıp mutlaka bir yanlışını bulan kişiler dahi, insan hakları denilince seslerini çıkaramıyor, uzlaşmak zorunda kalıyorlar.
Şimdi bu uzlaşıya karşı ortaya şöyle bir sav atmak istiyorum:
“İnsan, “büyük sistem”in bir parçası olarak kuşkusuz çok önemlidir. Onun hakları da, insanın uzantısı olduğu için çok önemlidir. Ancak, insan haklarının hemen her yerde ihlal edilmesinin nedeni de, hakların “insan hakları” ile sınırlı sayılması, bir başka deyişle, “büyük sistem” içinde insanın ayrıcalıklı bir yerinin olduğunun sanılmasıdır.”
Fizik Dünya’da tüm sorunlar, nesnelerin süreksizlik noktalarında doğar. Bir cam -eğer kırılacaksa- içindeki mikro çatlağın bulunduğu yerden kırılır. Camcılar da bunu bildikleri için, kesmek istedikleri cam üzerinde sert bir uçla yapay bir çizik (süreksizlik) yaratırlar ve o çatlak boyunca camı “kırarlar”.
Sosyal oluşumlar da çatlak noktalarında sorun yaratır. Mezhep, dil, kültür farklılığı gibi “sosyal çatlaklar”, sistemlerin süreksizlik noktalarıdır. Sorunlar genellikle buralarda doğar. Bunu bilenler, sistemleri bozmak ve yıkmak için bu “doğal çatlaklar”a yönelir, oraları genişletmeye çalışırlar. Aynen, odun parçalamaya çalışanların, doğal çatlakları baltayla genişletmeye çalışması gibi.
Yasalar da süreksizlik noktalarında sorun yaratırlar. Bu yüzden iyi yasalar, derin olmayan ve az sayıda süreksizlik noktası yaratan -çünkü hiç süreksizlik yaratmayan yasa olamaz-, ilkesel kural koyan yasalardır.
Değer ölçülerimizin süreksizlik noktaları ise, hiç tartışılmayan ama çok derin sorunları içinde barındıran noktalardır.
Bütün bunları birleştirerek denilebilir ki, “nerede bir süreksizlik, bir istisna varsa orada bir yanlış olması olasılığı çok yüksektir” !.
İnsanın, doğanın en yüce yaratığı olduğu, her şeyin ona hizmet için var olduğu anlayışı, yalnız bizim değil çoğu toplumların genel kabul görmüş bir varsayımıdır.
Dikkat edilirse, burada çok belirgin bir süreksizlik yaratılmakta, ancak büyük bir çoğunluğun işine geldiği ve kimse itiraz etmediği için -ki itiraz eden örneğin Kızılderili yerliler yok edilmişlerdir-, bu süreksizlik genel kabul görmekte ve medeniyetin temel ilkesi olarak ilan edilmektedir.
Bu varsayım aslında şunu demektedir: “bütün şeyler büyük sistemin birer parçasıdırlar. Ama insan, bütün o şeylerden farklı bir yere sahiptir. Bu nedenle, eğer insana hizmet edecekse o şeylerden fedakarlık yapılabilir ve de yapılmalıdır.”
Bu öylesine masum görünüşlü bir icazettir ki, buna dayanarak insan dışındaki tüm canlıları sömürebilir, öldürebilir, tüm ormanları kesebilir, doğanın altını üstüne getirebilirsiniz.
Gözümüzün görme, kulağımızın duyma aralığının -ki ne kadar dardır- dışında kalanları, dokunup tadamadıklarımızı ya da kokusunu alamadıklarımızı yok saymaya, ama bu muhteşem zenginlik içinde ki gariban insan türünü, bilmediği görmediği, duymadığı her şeyin hakimi ilan eden insan, bu haliyle hem komik hem acınacak durumda değil midir?
Hak ihlali bir şeyin “yok sayılması” demektir. Değer ölçülerimiz içine, böyle bir yetkimiz bulunmamasına karşın “yok sayma” kavramını dahil ettiğimiz anda, bunun doğal bir uzantısı olarak “hak ihlali”ni de katmış olmaktayız.
“Konut yapma” hakkını kendimize tanıdığımız anda, karınca ya da bir başka hayvan türünün barınaklarını “yok sayma”, yani onların konutlarını yıkma hakkını otomatik olarak edinmiş oluyoruz. Böylece, kendimize ait bir hakkı tesis ederken başka şeylerin haklarını ihlal etme ve de bunu hoş görme süreci başlatılmış olmaktadır.
Ancak yanılıdığımız nokta, bu başlayan sürecin insanlara zarar vermeyeceği, insana gelince sürecin duracağıdır. Bu, sadece başlangıçta böyledir. Süreç insanlar tarafından ahlaki olarak onaylanıp yürürlüğe girince, yeni bir sürecin de önü açılmaya başlıyor. Bu yeni süreç, insanların (bazılarının) hakları için, yine insanların (ama bazılarının) haklarının ihlal edilebilmesinin “normal” karşılanmasıdır.!
İnsan hakları ihlalleri, doğal çevrelerimizin yıkımları ve daha onlarca sorunun kaynağında bu, “insanı ayrıcalıklı saymak” varsayımı yatmaktadır.
İnsanlara tek öğretilmesi gereken -eğer mutlaka bir şey öğretilecekse-, insan, hayvan, bitki, taş, toprak ve de görüp göremediğimiz her ne varsa, bunların bir bütün ve de ayrıcalıksız bir bütün olduğu ve tek ahlak ilkesinin “zarar vermemek” (herhangi bir şeye) olduğudur.
İnsanın en yüce yaratık olup, bütün diğer şeylerin ona hizmet için var edildiğini, bugüne kadar yalnız insanlar söylemiş, milyarlarca tür varlık içinden hiçbirisince de onaylanmamıştır.
Büyük bir olasılıkla pireler, begonya çiçekleri, kuvartz kristalleri ve hidrojen atomları içindeki bazı akılsızlar da benzer iddialar içindedirler.
Tüm sistemlerimizi bu ahlak ilkesine göre gözden geçirmeye başladığımızda, apartmanda köpek beslemenin değil, zarar verecek herhangi bir şeyi yapmanın (çocuk tepinmesi, yüksek sesle müzik dinlenmesi ya da alt kata akacak şekilde çiçek sulanması) olduğu idrak edilecektir.
İnsan hakları, doğal ve sosyal çevreler böyle korunabilir. Aksine, bunları ayrıcalıklı korumaya kalkışmak, önce bizzat bunlara zarar verilmesine yol açacaktır. İnsan hakları gibi..
26 Eylül 2001
