-
Nis 16 2012 TEKNOLOJİ “CEHALETİ”
TEKNOLOJİ “CEHALETİ”
Toplumumuzun kavram dağarcığına girmemiş kavramları yabancı dillerden aktarınca bir tuhaf oluyor.
“Kapı”, “pencere”, “yemek”, “içmek”, “anlamak” gibi sözcüklerin yabancı dil karşılıklarını kullanma merakına yakalanmış bir kişi sanılmak tehlikesi insanı çok utandırıyor.
“Cehalet” sözcüğü, gelişmiş ülke dillerinde sık kullanılan, ama dilimizden biraz daha farklı anlamda kullanılan bir sözcüktür.
Karşınızdakine “cahil” demeniz, yerine göre tazminat ödemeniz ya da kafanızın kırılmasıyla sonuçlanabilir.
Ama yabancıların bu sözcüğe yükledikleri anlam, bu “kullanımı riskli” anlamdan daha farklıdır.
“Illeteracy” sözcüğü daha çok, bir konuya yabancılık anlamında kullanılıyor. Örneğin, diplomalı- ünvanlı insanların, bir işe yarar bilgiye sahip olmayışına “işlevsel cehalet” (functional illeteracy) deniliyor.
A.B.D.’de kolej mezunlarının yarıya yakınının işlevsel cahil olduğu, bunların, okuma-yazma, basit aritmetik işlem becerilerinin bulunmadığı belirtiliyor.
Bu durum ülkemiz için daha farklı olup, üniversite mezunları arasında bu becerilere sahip olanlar bulunmaktadır.
Bu sözcük çeşitli alan adlarıyla birlikte kullanılmakta ve o alandaki yetersiz bilgi ve/ya beceriyi anlatmaktadır. “Bilgisayar Cehaleti”, “Spor Cehaleti” gibi.
Ülkemiz için önemli sayılması gereken cehalet türleri arasında “teknoloji cehaleti” önemli bir yer tutmaktadır. Bir benzin veya elektrik motorunun kabaca nasıl işlediğini, bir bilgisayarın neyi, nasıl saydığını, bir robotun kaşlı gözlü makine-adam (veya hanım) olmadığını, araştırma-geliştirmenin rekabet dünyasındaki önemini bilmeyen bir insan, günümüz Türkiye’sinde bulunmamalıdır.
Ama bu insanlar, toplumu yöneten ve/ya yönlendirenler içinde hiç olmamalıdır. Ama bu vardır.
Bunun önemli bir nedeni, lise sistemimizdeki bir anlayış çarpıklığıdır. Liselerde belli bir sınıfa gelenler fen ve sosyal bilimlerdeki yeteneklerine göre ayrılmakta, fene ilgi duyanlar mühendislik ve benzeri dallara yönelmektedirler.
Bu grubun malzemesi taş, toprak, demir, su vs.dir. Yapabilecekleri yanlışların bedeli genellikle maddidir.
Sosyal bilimlere ilgi duyanların -ki aslında ayrım, fene ilgi duyup duymama anahtarına göredir ve bu ince fark çok ama çok önemlidir- fen ile ilişkileri derhal kesilmekte ve onlar hukuk, kamu yönetimi gibi alanlara yöneltilmektedir.
Büyük facia işte buradaki masum görünüşlü varsayımda yatmaktadır: “Hukuğun ve kamu yönetiminin matemetik ve fizikle ilgisi yoktur” varsayımı bir saatli bombadır.
Yaklaşık 5-6 yıl sonraya kurulmuş, daha ileri yıllarda tahribatı daha da artabilecek bir saatli bomba!
Çünkü bu formasyonla yetişen insanlar yıllar ilerledikçe üst mevkilere tırmanmakta ve mesela kaymakam ya da vali olabilmektedirler.
Sosyal bilim dallarını gereksiz gören bir mühendislik eğitimi nasıl ki “sosyal çevreyi dikkate alamayan insanlar” yetiştiriyorsa, fen eğitimini dışlamış bir sosyal alan mezunu da benzer şekilde Dünya’nın önemli bir boyutundan (teknoloji) habersiz ve hatta ona düşman kişiler olarak yetişebilmektedir.
Muğla-Bodrum’da, kendi imkanlarıyla bir araştırma denizaltısı inşa edildiğini gazeteler yazdılar.
Bu haberi okuyunca içim cız etti. Zavallı adam, yukarıda açıkladığım ikinci kategorideki yerel yöneticilerce nasıl hırpalanacağını bilseydi böyle bir işe kalkışır mıydı?
T.C. devleti tüm imkanlarıyla bu denizaltıyı tasarlayan ve inşa eden insan(lar)ı mutlaka cezalandıracaktır.
Nitekim cezalandırma süreci işlemeye başlamıştır. Denizaltının ne maksatla yapıldığının araştırılmasından başlayıp, onu kullanmak için sürücü ehliyetine sahip olunup olunmadığı ile devam eden ve denizaltının denize indirildiği yerin kıyı kanunu kapsamına girip girmediğini merak eden bir “cahil” ler ordusu adamın peşine düşmüşlerdir.
İnsanımız şu evrensel gerçeğin farkında değildir: Bir toplum ancak yeni ürünler, yeni düşünceler geliştiren insanları varsa varlığını sürdürüp yüceltebilir, yoksa bir aşiretten farkı kalmaz.
Bu denizaltıyı tasarlayan, yapan, yardımcı olan insanların önlerinde eğiliyor, onları saygı ile selamlıyorum.
Onların önlerine çıkan, kanunların insanlar için değil, insanların kanunlar için var olduğunu sananları ise kınıyor, bu insanlardan kurtulmamızı diliyorum.
“Teknolojik Cehaletlerini”, kanunların ne anlama geldiğini anlamaya çalışmadan, kendi insanını huzursuz ederek örtmeye çalışan yöneticilerin ise (kadın ya da erkek), Türkiye’nin gerçek birer talihsizliği olduğunu düşünüyorum.
Osmanlı imparatorluğunu duraklama devrine getiren, orada da tutunamayıp gerileme dönemine iten, onunla da yetinmeyip genç Türkiye Cumhuriyeti’nin çeşitli mevzuatına icat, icatçılık, yenilikçilik gibi hayati kavramları caydırıcı hükümleri sokuşturan, böyle hükümlerin bulunmadığı hallerde ise yorum yaparak onları var kılan kafa, işte bu kafadır.
Çeşitli kamu dairelerine “müteşebbisler giremez” (zenciler ve köpekler giremez gibi) yazan kafa da aynı kafadır.
Elindeki tüm imkanları, inisiyatifinin tamamını kullanıp, şu ülkede bir çivi çakmaya çalışan insanları desteklemek yerine, yarım akıllarıyla bunları önlemeye çalışanlar geri kalmışlığımızın gerçek sorumlularıdırlar.
***
-
Nis 16 2012 TEKNOLOJİ TRANSFERİ
TEKNOLOJİ TRANSFERİ
Edward De Bono’nun “Sözcüklerin Gücü” adlı kitabına benzer bir kitabın Türkçe’sini yazacak kişinin, kimsenin şüphesi olmasın ileride heykeli dikilecektir.
Herkesin, kullandığı sözcüklere kendisinin anlam yüklediği ülkemizde yaklaşık 60 milyon ayrı dil kullanılmaktadır. Herkes, aynı sözcüklerle aynı şeyleri kasdettiğini zannettiğinden dolayı da kimse kimseden şüphelenmemekte ama anlaşmazlıkların nedeni de bir türlü anlaşılamamaktadır.
Bir anlamda ulusal kültürün de “ortak anlayışlara sahip olma” demek olduğu düşünülürse, bu sorunun, ulusal bütünlük sorunlarımız da dahil birçok önemli sonuca yol açtığı hayretle görülecektir.
Genel olarak kavram tanımsızlığı denilebilecek bu olgunun içinde bir de kavramlara, Dünya’ca kabul edilmiş karşılıklarından farklı anlamlar yüklenmesi olarak adlandırılabilecek ayrı bir sorunumuz vardır.
Örneğin her yerde aynı uzunlukta anlaşılan 1 metrenin daha uzun ya da daha kısa kabul edilmesi nasıl ki içinden çıkılmaz sorunlar yaratırsa, kavramlara da genel kabulün dışında anlamlar yüklenmesi böyle açmazlara neden olmaktadır.
Buna somut örneklerden birisi de Teknoloji Transferi kavramıdır. Bu kavramın genel kabul görmüş anlamı, “bir sektör için geliştirilen bir teknolojinin, bir başka sektörde de kullanılmak üzere aynen ya da değişikliğe uğratılarak aktarılması” dır.
Örneğin, uzay araçlarındaki çekimsiz ortamlarda kullanılmak üzere geliştirilmiş tükenmez kalem teknolojisinin su altı çalışmalarında kullanılabilecek şekle dönüştürülmesi bir teknoloji transferi’ dir. Ya da, metalleri kesmek üzere geliştirilen laser kesme teknolojisinin tıpta ameliyatlar için de kullanımı yine bir teknoloji transferi’dir. Örnekler çoğaltılabilir.
Ama, bir ülkede bir amaçla geliştirilmiş bir teknolojinin, çalarak, bilgilere erişerek ya da geliştirene para ödeyerek bir başka ülkeye getirilmesi teknoloji transferi değildir. Bu işleme herhangi bir ad verilebilir ama, teknoloji transferi kavramının kabul görmüş anlamını deforme edeceği, insanları yanıltacağı için teknoloji transferi denilemez.
Ülkemizde bu kavram bir öğünme aracı olarak kullanılmaktadır. Teknoloji üretimi için hiçbir çaba sarfetmeyen bir kuruluş, para ödeyerek kullanım hakkını aldığı teknolojiyi ülkeye getirdiğinde, bunun bir işe yarayacağını, kuruluşuna bir rekabet gücü kazandıracağını sanmaktadır.
Bunun böyle olmadığını gördüğünde ise kurtuluşu gümrük korumasında aramaktadır. Teknolojiyi satan ülke kuruluşu ise lisans, know-how vs gibi bir ad altında zaten karını aldığı için bu gümrük korumasına bakıp kıs kıs gülmektedir.
AT ile gümrük birliği konusunda ortalığın toz duman olduğu günümüzde, her üretim yerinin kapısına şu sözün yazılmasını öneririm: “Teknoloji, ancak üretildiği takdirde onu üretene bir rekabet gücü sağlar”. Ayrıca sabah işe gelişlerde ve akşam eve gidişlerde birer defa yüksek sesle bu sözün tekrarında da büyük yarar olabilir !
-
Nis 16 2012 TOPLUMSAL GELİŞME VE TEKNOLOJİ
TOPLUMSAL GELİŞME VE TEKNOLOJİ
Gelişmiş ve gelişmemiş toplumlar arasında, teknolojinin tüketimi açısından pek az fark varken, büyük uçurum, üretimi bakımındandır. Bir yandan açlık çeken ilkel toplumlarda dahi, ileri teknoloji ürünü silahların, iletişim ve ulaşım araçlarının kullanılması olağan bir durumdur.
Toplum ihtiyaçları ister fiziki, isterse sosyal alanlarda olsun, o alanlardaki bilgi birikimini kullanarak geliştirilecek olan “ihtiyaç gidericiler”e birer teknoloji olarak bakılmak gerekir. Buna göre, üretilen her teknoloji toplumun bir ihtiyacını giderir ve toplumu, gelişmişlik basamaklarında daha yukarılara taşır. Ayrıca da, bu üretim sırasında toplum yeni bazı beceriler kazanır. Bu becerilerin kendileri de toplumsal gelişme açısından birer katma değerdir. Bu nedenle, toplumsal gelişmenin başlıca ölçütü gibi görülen teknoloji tüketimi yerine teknoloji üretimi kavramını geçirmek gerekir.
Teknoloji tüketimi, toplumun organize bir çabası sonucunda oluşmayabilir. Çeşitli teknolojileri üretmiş olanlar bunları pazarlamak zorundadırlar. Rekabet güçlerini yüksek düzeyde tutabilmek için daha ileri teknolojileri geliştirmek zorunlukları vardır. Bu ise daha az gelişkin teknolojilerin pazarlanmasına bağlıdır. Fiziki teknolojilerin tüketimlerinde gelişmiş-gelişmemiş farkının bu denli az olmasının nedeni budur.
Diğer yandan, toplumların gelişiminde en önemli olanlar ise “soft teknolojiler” adı verilebilecek olanlardır. Bunlar, anılan bu pazarlama süreçlerinin dışında tutulurlar. Bu da, teknolojileri ithal ederek tüketmek eğiliminde olan toplumların gelişebilmeleri için gereksindikleri beceri birikiminin oluşamaması demektir.
Soft teknolojiler üretme becerilerini kazanabilmiş toplumlar, bunları kullanarak fiziki teknolojileri daha kolay üretebilir ve de satın aldıkları teknolojileri daha etkinlikle kullanabilirler. Buna göre, ekonomik gelişmenin temelinde fiziki teknolojilerin üretimi, onların temelinde ise soft teknolojiler vardır.
Soft Teknolojiler
Bir kişinin, toplum kesiminin ya da toplumun sorun çözme kabiliyetini oluşturan ögelerin her biri birer “teknoloji”dir. Karmaşık bir sorunun nedenlerini ve onların nedenlerini kavrayabilmek, bunları birer avantaja dönüştürebilecek çözümler geliştirebilmek, toplum kesimlerine bunları anlatabilmek, bunları yaşama geçirmek üzere çeşitli ağlar kurmak, gerekli kaynakları sağlayabilecek yaratıcı çözümler bulabilmek, doğabilecek dirençleri aşabilmek gibi çok sayıda becerinin her biri, birer soft teknoloji’dir.
Fiziki teknolojiler ancak soft teknolojiler’den oluşan bir taban üzerinde gelişebilir. Böyle bir tabana sahip olmayan bir toplum iyi bir teknoloji tüketicisi olabilir, ama teknoloji üretemez.
Fiziki teknolojilerin pazarlanması için büyük kaynak harcayan toplumlar, soft teknolojilerin pazarlanması için bir çaba harcamazlar. Hatta, fiziki teknolojilere olan talebin sürdürülebilirliğinin sağlanmasının, soft teknoloji tabanına sahip bulunmamaktan geçtiği bilindiği için, bu yöndeki çabaların caydırılması dahi gerekebilir. Bunu da doğal karşılamak gerekir.
Ne Yapılmalı?
Bu köşede geçen yıl yazdığım “Sosyal İcatlar Enstitüsü” konulu yazı, gelişmiş toplumların, soft teknoloji tabanı geliştirmek için nasıl bir çaba içinde olduklarını, 7 yaşındaki çocukların sorun çözme kabiliyetlerini geliştirmek için neler yaptıklarını anlatıyordu. Tüm okullarımızı kapsayan de-facto bir norm durumunda olan ezber, yaratıcı sorun çözme kabiliyetimizin gelişiminin, dolayısıyla da soft teknoloji tabanı oluşumunun önündeki bir numaralı engeldir. Eğitimin, çocuk ve gençlerin kafalarını bilgiyle doldurmak olmadığını, onların sorun çözme kabiliyetlerini geliştirme süreci olduğunu anlamış bir eğitim sınıfına sahip olduğumuz gün en büyük adım atılmış olacaktır.
Ama ondan da önde gelen neden, teknolojinin salt transfer edilebilir bir olgu sanılmasıdır. “Parayı bastırır teknolojiyi transfer ederim” anlayışı, teknoloji alanında işlemediği gibi futbolcu transferinde dahi kalıcı performans artışlarına yol açamamaktadır. Büyük sanayi kuruluşlarımızın en tepelerine kadar yayılmış bulunan bu yanlış anlıyışın terki ise bir diğer yapılması gerekendir.
Fiziki teknolojilerin geliştirilmesine önem veren, bunlarla övünen insanımızın, aslında bu teknolojileri geliştirmenin övünülesi bir şey olduğunu anlaması bu yolda önemli bir kilometre taşı olacaktır.
Sorun çözme çantasına yeni araçlar ekleyen insanımız, sorun çözme kabiliyeti yüksek bir toplum oluşturacaktır. Böylece oluşan soft teknoloji tabanı, fiziki teknoloji üretimine, o da ekonomik gelişmeye yol açacaktır.
-
Nis 16 2012 BİLİM MERAKTIR!
BİLİM MERAKTIR!
Bilim ve/ya teknoloji konusunda yazılıp söylenenlerin, bu alanlardaki gelişmeler, gelecek tahminleri ya da bir gelişme gösterebilmemiz için yapılması gerekenler gibi noktalara yöneltilmesi alıştığımız üsluptur. Bu yaklaşımın yaygınlığı dahi tek başına, bizim bilim ve teknolojiden niçin istenilen düzeyde yararlanamadığımızın bir işaretidir.
Bir eksikliği, “o eksiklik olmasaydı neler olurdu ?” şeklinde iştah kabartarak gidermeye çalışmak pek ilkel bir çıkmaz yoldur. Refah ya da mutluluk düzeyine erişmeyi özlediğimiz insan topluluklarının sorunlara yaklaşım yolu ise “iştah kabartma” biçiminde değil, “neden arama” şeklindedir. O halde doğru sorular şunlar olabilmeliydi;
-
“Bireysel ve de toplumsal yaşamımıza bilimin yol göstericiliği ne ölçüde egemendir ?”, “bilim yerine egemen olan yaklaşımlar nelerdir ?”
-
“Bilimin yol göstericiliğini saptıran faktör(ler) nelerdir?”
-
“Bu faktör(ler) ortadan kaldırılabilir ya da yönleri değiştirilebilir mi, nasıl ?”
Bilim ile inancı birbirinden ayıran en önemli fark, hükümlere varmak için kanıt aramak ya da inancı kanıt saymaktır. Kanıt aramadan sahip olunan ya da bir başka deyişle bilimin süzgecinden geçirmeden sahiplenilen inanca “kör inanç” (taklidi iman), bilimle sürekli olarak test edilip, olabildiğince dogmalardan arındırılan inanca da “sağlam inanç” (tahkiki iman) denilmelidir.
Böylece, bilim ve inancın “özerklik içinde bütünlüğü” gibi, geleneksel “bilim ve inancın bütünleşemezliği” görüşünden farklı bir noktaya varılmaktadır.
Üçüncü bin yıla girerken dinsel akımlardaki gelişmeyi bu yaklaşım açıklayabilmekte, ayrıca da köktencilik ile “super fundamentalism” adı verilen akımları da net olarak ayırabilmeye yaramaktadır.
Toplumumuz, bilimin yol göstericiliğini redderek yalnız dünyevi yaşamını ilkelliğe terketmemiş, dinsel inançlarının da “taklidi iman” sınırını aşamamasına yol açmıştır.
Yukarıdaki doğru soruların hiç olmazsa birincisi nadir de olsa sorulmuyor değildir. Ama, bilimi dahi “kör inançlar”a dayalı hale getirebilen insanımız, yeterli kanıt aramadan, kendine göre kanıt saydığı “kör inanç baklaları”nı birbirine ekleyerek sözde bir “açıklama zinciri” üretmektedir.
Bilim birçok işe yarayabilir, ama herhalde en vazgeçilmezi, “bilimin yol göstericiliğinden niçin yararlan(a)madığımız” sorusunun cevaplarının verilmesindeki yol göstericiliğidir.
Bilim, temel olarak “neden ?”, teknoloji ise “nasıl ?” sorularını yanıtlar. Teknolojinin sloganı olan (know-how) deyimi de, “nasıl” ın bilinmesini işaret etmektedir.
Bugüne kadar, bu soru yeterince ağırlıkla sorulmadığına göre, “bilim”in yapı taşı olan “neden” sorusunun sorulma geleneğimizin zayıflığı, bilimdeki geri kalmışlığımız ile aynı anlama gelmektedir.
Yıllardır binlerce defa bir araya gelip, bilim ya da teknoloji konuşan insanlarımızın bu soruları sormadığı, her türlü kanıtıyla ortadadır. İnsanlarımız sormamaktadır, çünkü soruların yanıtlarını bildiğine ilişkin “kör inançlar”a sahiptir. Ama bu “kör inançlar”ına bilim adını koyduğu için, herhangi bir bilimsel kuşkuya da düşmemektedir.
Gerek (neden) gerek (nasıl) sorusunu sorma geleneğimizin zayıflığı ise tek kavrama indirgenebilir: Merak eksikliği ! O halde bilim ve teknolojide arzu ettiğimiz gelişmeyi gösterebilmemizi engelleyen başlıca neden, “insanımızın meraksızlığı” dır.
Bundan sonra birkaç soru daha sorulmalıdır. Bunlardan birisi, bu merakın doğuştan mı bulunmadığı, sonra dan mı azaldığı, yoksa her iki durumun birden mi var olduğudur.
Her sorunu, kör inançlarına göre kestirme biçimde tanımlayıp çözmeye meraklı insanımız, merak azlığının nedenini eğitim verme konusundaki yetersizliğimize bağlamaktadır. Bunun nedeninin ise okullarımızın yetersizliği, onun da nedeninin, ayrılan bütçe paylarının azlığı olduğuna “inanmakta”dır.
Ama bu tanıyı bütünüyle geçersiz kılan acı gerçek, eğitilmiş insanlarımızın da (çoğunun) meraksız oluşudur.
Bir toplumun meraklılık düzeyini doğrudan ölçen “merakmetre” gibi bir alet olmasa da dolaylı bir çok ölçüt vardır:
-
Acaba kaç anne-baba, çocuklarına aldıkları bir oyuncağı parçalayıp içindekileri görmek isteyen çocuğunu hoş görür, dahası, kırması için özendirir?
-
Acaba, kaç milletvekili veya belediye başkan adayından vaat olarak, bir “Bilim Merkezi” kurması istenmiştir?
-
Acaba kaç kışi Van gölünün niçin yükseldiğini merak etmektedir?
-
Acaba kaç öğrenci, Yeni Çağ’ın niçin İstanbul’un fethi ile başladığını merak etmiştir?
-
Acaba kaç vatandaşımız, niçin herkesin bize düşman olduğunu merak etmektedir ?
-
Ve acaba kaç kişi niçin meraksız olduğumuzu merak etmektedir?
Bunlar, olası ölçütlerden sadece birkaçıdır. Bilimin popüler hale getirilmesi, özellikle çocuklardaki merakı uyarabilacek güçlü bir yaklaşımdır. Bilim merkezleri- bilim sirki vb adlarla da anılmaktadır- ise yaklaşımın hayata geçirilmesi için iyi yollardır.
Ama daha da iyi bir yol, meraksızlığımızın nedenini merak etmek, ama onu “kör inaçla” yanıtlamayıp, kanıt arayarak -ve de her an tekrar kuşkulanmaya hazır ve razı olarak- cevaplamaya çalışmaktır. Bu yol ucuz, hızlı ve de güvenlidir !
Cumartesi, 13 Temmuz 1996
-
-
Nis 16 2012 ETKİLEŞEBİLME KABİLİYETİ : UYGARLIĞIN ANAHTARI!
ETKİLEŞEBİLME KABİLİYETİ : UYGARLIĞIN ANAHTARI!
Semantik olarak bakılırsa teknoloji(1) dokunulabilirler (tangibles) ile uğraşır. Bunun dışında kalan alandakilere ise genelde metodoloji denilmesi uzun süre yeterli olmuştu.
Iki alanı ayıran çizgi ise sonuçta ortaya çıkanın tek başına işe yarar bir ürün olup olmadığı idi. Metodoloji, ürünlerin dokusu içine yerleşmekle birlikte, uzun süre tek başına alınıp satılan bir değer sayılmamıştır.
Gerek yerel, gerekse küresel ölçekte rekabet baskın bir parametre olmaya başladıkça, know-how da tek başına alınıp satılır ürün muamelesi görmeye başlamıştır.
Hele bilişim yazılımlarındaki patlamadan sonra teknoloji kavramına yüklenmiş olan geleneksel `dokunulabilirlik’ (tangibility) tamamen anlam yitirmiştir.
Soft teknolojiler
Bugün hala dokunulabilir (tangible) ve dokunulamaz (intangible) ürünlerle ilgili, teknolojileri ayırmak için yer yer soft teknoloji deyimi kullanılıyor ise de artık tümüne birden teknoloji diyebiliyoruz.
Şimdi bir kaç soruya yanıt aramalıyız örneğin,
-
Bir insan topluluğunu medeni bir toplumdan ayıran temel özellik(ler) ne(ler)dir?
Kullandıkları araç gereçlerin çeşitliliği ve kullanım yaygınlığı bir ölçüt olabilir mi?
-
Çağdaş uygarlık düzeyi ile arasında geniş bir açıklık bulunan bir topluluğun, çağdaş uygarlık düzeyini yakalayabilmesi için hangi teknolojilere -en geniş anlamı ile- ihtiyacı vardır?
Yetişmek istediği toplumların kullanmakta olduğu son teknolojileri kullanarak yetişebilir mi?
Bu iki sorudan birincisine verilebilecek yanıt şudur: bir insan topluluğunun kullanmakta olduğu araç gerecin çeşitliliği gelir düzeyinin, yaygınlığı ise gelir dağılımının düzgünlüğünü gösterir.
Ama bu, gelir düzeyi ve dağılımının sürdürülebilirliğini göstermez. Yani bugün var olan ve belki de düzgün dağılımlı olan bir gelir yarın böyle olmayabilir.
Uygarlık ölçütlerinin başlıcası ise içinde bulunduğu çevrelere -fizik, toplumsal, spirutual- net katkılarda bulunabilmektir. Topluluğun kullandığı araç-gereçler bununla ilgili değildir. Hatta, kullandığı araç-gereçlerle, çeşitli çevreleri bozacak şekilde dahi davranabilir.
Ikinci soru ise özellikle Türkiye açısından geçerlidir. Çağdaş uygarlık düzeyi ile arasında önemli bir açıklık bulunan toplulumumuz bunu nasıl kapatabilir?
Uygarlık, uygar toplumların tüketim kalıplarını benimsemek midir?
Toplumumuzda genel kabul görmüş yol, uygar toplumların tükettiklerini tüketmek ve onların kullanmakta oldukları son teknolojileri kritiik teknolojiler olarak benimsemektir.
Bu genel kabul gören yolla bir süre yol alındıktan ve özellikle de bu yöntemi benimsemiş bilim sınıfı belirli bir genişliğe ve sözü dinlenilirliğe eriştikten sonra artık geri dönüş güçleşmektedir.
Günümüz Türkiye’sinde en son teknolojilerin benimsenmesinin çağdaş uygarlık düzeyine erişmede bir işe yaramayacağı, hatta açıklığın giderek artmasına yol açacağını -ve de açtığını- tartışmak mümkün müdür?
Çağdaş uygarlık, her an için yeni teknolojiler üretebilen bir olgu olduğuna göre, onun herhangi bir durağan anında kullanılmakta olduğu teknolojileri benimseyerek aynı üretkenliğe erişmek mümkün olabilir mi?
O halde bu üretkenliğin arkasındaki itici güç, kullanılan ürünler ya da dokunulabilir teknolojiler olamaz.
Bu itici gücü çok iyi anlamak zorundayız.
Bunun için de örneğin `eğitim’ gibi içeriği, amaçları, çıktıları herkese göre değişik olabilecek kılıf sözcüklerden ve onlara dayalı tanılardan uzak kalmayı becerebilmeliyiz.
Bu itici güç tek odaklı bir şey olamaz. Yalnızca sanatçılardan, yalnız üniversite mensuplarından, yalnız askerler, bürokratlar , sanayiciler yqa da politikacılardan kaynaklanan bir güç, toplumun tüm kesimlerini harekete geçirebilir mi? en ceberrut yönetimler en parlak zamanlarında dahi böylesine tek odaklı bir gelişmeyi başaramamışlardır.
İtici güç nedir?
Bu itici güç `etkileşebilme kabiliyeti’ denilebilecek bir özelliktir.
Bir şirketin veye bir derneğin yönetim kurulunda, bir sempozyumda ya da bir TV açık oturumundaki katılımcılar uygar ülkelerde etkileşmek, uygar olmayan ülkelerde ise önceden belirlenmiş bir kişi veya kişilerce, yine onlarca, belirlenen sonuçlara göre etkilenmek üzere bir araya gelirler.
Etkileşebilme kabiliyeti şu bir kaç konuya bağlıdır:
-
Herhangi bir amaçla bir araya gelenlerin, etkileşime kapalı olmalarına yol açabilecek özellikler taşımamaları (ünvan, uzmanlık, arogance, yetki sahipliği, vb),
-
Etkileşimi kolaylaştırıcı yöntem ve araçlar konusunda donanımlı olmaları,
-
Ortak aklın değerinin farkında olmaları,
Etkileşime kapalılık çeşitli formlar altında ortaya çıkabilir.
Bunların hepsinin kökü aynıdır ve bu durumlar içinde bulunabilecek katılımcıların birbirleriyle etkileşmeleri mümkün olmayıp, yalnızca etkilenmeleri ve onaylamaları için katılımcı olarak seçilmişlerdir:
Örneğin;
-
Soru sormak (her soru yanıtının büyük bölümünü kendi içinde taşır),
-
Üzerinde konuşulacakları kategorize edip sınırlamak,
-
Katılımcıları belirlemek,
-
Sonuç bildirgesi taslağı hazırlamak,
-
Küçük icra grupları oluşturmak,
-
Danışma kurulu oluşturmak,
-
Farklılıkları yönetmenin güçlükleri arkasına saklanmak,
-
Kamu çıkarları argümanı kullanmak
-
Ve benzer formlar
Ister bir şirket ya da derneğin yönetim kurulunda isterse bir açık oturumda, isterse bilimsel bir toplantıda olsun, bu birliktelikleri düzenleyenler eğer gerçekten işe yarar çıktılar bekliyorlarsa ilk ve de tek göz önünde tutacakları ölçütler şunlar olmalıdır:
-
Ilgilendiğimiz süreç(ler)in tüm paydaşları çağrılı mı?
-
Paydaşlar içinde etkileşimden hoşnut olmayacaklar var mı?
-
Var ise bunlar nasıl kontrol edilecekler?
-
Paydaşlar, etkileşimin öneminin farkındalar mı?
-
Etkileşim kolaylaştırıcı araçlar mevcut mu?
Etkileşim ne değildir?
Bir toplantı sırasında ya da bir masa çevresinde oturan, söz alıp konuşan, hattâ itiraz eden insanların varlığı orada bir ortak akıl süreci bulunduğuna, katılımcıların birbirleriyle etkileştiklerine kesinlikle işaret etmez.
Uygarlık yarışı bir anlamda etkileşimleri kolaylaştırabilme yarışıdır.
Etkileşime kapanmanın sonuçları nelerdir?
Etkileşime kapalı olmanın sonuçları tahmin edilemeyecek kadar dramatiktir. Bunlardan en önemlisi ise “süreç parçalanması” denilebilecek olaydır. Öğeleri arasında etkileşim olması gereken süreçlerin bölünüp her birinin ayrı birer amaç haline gelmesi..
Bunun en yaygın örneği, herhangi bir konudaki “düşünce üretimi” ile “uygulama”nın ayrılmasıdır. Burada zımnen kastedilen, birilerinin düşüneceği, birilerinin de o düşünülenleri uygulayacağıdır. Gerçekte ise böyle olmaz. Düşünenler uygulamadığı için uygulama kabiliyeti düşük düşünceler üretirlerken, uygulayanlar da başkalarından düşünce almayı reddedeceği için sadece görünür sonuçlar peşinde koşmaya başlarlar. Sonuçta her iki süreç adımı içinde yer alanlar da çaba harcarlar, yorulurlar, kaynak harcarlar, çevresindekilere ümit saçarlar ve fakat sonuçta bir şey üretemezler.
Ülkemizde süreç parçalanması kadar yaygın bir başka hastalık yoktur. Acı olan, herhangi bir sorunu çözmek durumunda olanların ilk aklına gelen, parçalanmışlıkları bütünleştirmek değil, daha da parçalamaktır.
Bunun en dramatik örneklerinden birisi de, akıl ve inancın parçalanmasıdır. Aracı bilim olan akıl ile, aracı sezgi olan inanç, bir ve parçalanmaması gereken bir bütün iken parçalanmış, her ikisinin de yandaşları -laikler ve dinciler- oluşmuş ve bunlar kıyasıya çatışmaya girişmişlerdir.
Etkileşime kapanmanın nedenleri nelerdir?
Peki bu olgunun nedenleri nelerdir? Bu nedenler bulunabilirse, sinerji denilen sihirli ürün elde edilebilir. Bu nedenler çeşitli olabilir. Ama içlerinden biri diğerlerinden daha etkilidir: sorunların kökleri yerine görüntülerine kilitlenmek ve bu yüzden de “çabuk çözüm”lerin çekiciliğine kapılmak.
Bunda bir miktar haklılık payı da vardır. Sorunların köklerine ilişkin teşhisler, o teşhislere yönelik olarak önerilen çözümlerin geçerliği, o çözümlerin uygulanmasındaki beceriklilik, gözle görülüp elle tutulabilir somutlukta değildir. Teşhisleri, çözümleri, uygulamaları kimlerin önerip üstlendiğine bağlı olarak kuşkuları içerirler.
Ama sorunları çözmek için maalesef başka yol da yoktur. J.F. Kennedy, bunu şöyle özetliyor: Bir başkana gelen önerilerin içinden işe yarayan azını bulabilmek, iyi ve kötü başkan arasındaki farkı oluşturur. Yoksa bütün başkanlar dış görünüşleriyle benzerlerdir.
Grekçe tekhnë, el ile çalışma, zenaat anlamına gelmektedir. (Origins, Eric Partridge, Greenwich House, 1983)
Macintosh HD:Desktop Folder:etkilesebilme_kabiliyeti.dot, M. Tinaz Titiz Page 1 6/10/01
-
-
Nis 16 2012 BİLİM, TÜM EMİN OLDUKLARIMIZI TERKETMEYE HAZIR OLMA TAVRIDIR!
BİLİM, TÜM EMİN OLDUKLARIMIZI TERKETMEYE HAZIR OLMA TAVRIDIR!
Bilim, “bilinmeyenleri bilinir kılma çabasıdır” denilebilir. Bu yalın bir tanımdır. Bu tanım nedeniyle akla gelebilecek bir çok ikincil soruya yanıt vermemektedir. Örneğin, falcılık da aynı amaca yönelik olduğuna göre acaba bilim ve falcılık aynı şeyler midir?
Bu gibi spekülasyonlar insanlık tarihiyle yaşıttır. Hemen bütün düşünürler, bilgi ve bilim ile ilgili birşeyler söylemişlerdir.
Hemen her konuda uzmanlaşmanın oluştuğu çağımızda bilim de kendisiyle ilgili bir sınıf yaratmış ve “bilim adamı” (kadınlar ne olacak bilmiyorum), kavram dağarcığımıza girmiştir.
Herşeyi somutlaştırmak eğiliminde olan halk, bilim adamını da kalın gözlüklü, dalgın bakışlı, hafif göbekli, gülmeyen bir tipe indirgemiştir. Einstein’in objektife dilini çıkararak çektirdiği resim bir istisna sayılmak gerekir. Zaten kendisi de “bilim adamı” değil çok meraklı ve kuşkucu birisi olduğunu söylemektedir.
Bunlar bilim adamının karikatürize edilmiş özellikleridir ve bilim açısından hiçbir tehlikesi yoktur. Hatta bilimi sevimli hale getirdiği dahi söylenebilir.
Bilim insanlarının çoğunlukla akademi çevrelerinde çalıştıkları, araştırdıkları ve/ya bildiklerini öğrettikleri düşünülürse, akademik unvanlarla bilim arasında zamanla oluşmuş organik bağın nedeni de anlaşılmış olur. Zamanla akademik unvan, doğrudan bilimi çağrıştırır, hatta onun tartışılmaz bir kanıtı olur hale gelmiştir.
İşte bilim adına ve dolayısıyla toplum adına tehlike de burada başlamaktadır. Akademik unvan, edinilebilir bir özelliktir. Yani birileri isterse birilerine unvan verebilir. Örneğin, bir okulda çaycılık yaparken -ki çaycılığı ya da diğer uğraş alanlarını çok önemsiyorum-, oradaki müdürün gözüne girip doktora, sonra da daha ileri dereceler alınabilir. Ya da ideolojik nedenlerle birbirine akademik unvan veren bilim kurumları olabilir.
Bunların hiçbiri, o unvana sahip kişilerin bilimle bir ilişkileri olduğu anlamına gelemez.
Daha da büyük tehlike, unvanlarını bu yollarla değil doğru yöntemlerle edinmiş olanların zamanla, bildiklerinden (daha doğrusu bildiğini zannetikleri bilgilerden) emin hale gelmeleri, bunu bilmedikleri ya da tam emin olmadıkları alanlara da taşımalarıdır.
Unvanların halk üzerindeki etkisi belli olduğuna göre, bunun ne denli sahtekarlıklara yol açabileceği kolayca düşünülebilir.
Bilimin saygı gördüğü toplumlarda akademik unvanların ne kadar az kullanıldığı, insanların, söylediklerine kanıt olarak unvanlarını kullanmayışları ne kadar yüksek bir davranıştır.
Bilim, tüm bildiklerinin tamamının yanlış olabileceğini içtenlikle kabul edebilme tavrıdır. Bilim insanının tek emin olduğu, hiçbirşeyden çok emin olamadığıdır.
Yobazlık genellikle -hatta daima-, bilgilerinin mutlak, tartışılmaz ve tek olduğunu düşünenler arasında yaygın bir tavırdır. İrtica, inançlılık, laiklik ve yobazlık konularına bu açıdan bir daha bakılmalı ve bu “mutlak doğru” alışkanlığının nerelerde edinildiğine dikkat edilmelidir. O zaman, sorunlar çok daha kolay anlaşılacak ve de çözülebilecektir.
-
Nis 16 2012 “BİZ İCATÇI İNSANLARIZ”
“BİZ İCATÇI İNSANLARIZ”
Bir zaman, İsviçre turizm örgütünün, ülkelerine gelen turistlere, turistin dilinde İsviçre’yi tanıtmak üzere hazırlattığı bir yayınlar vardı. Bir harita büyüklüğündeki bu yayının bir yüzünde bir göl ve dağ manzarası, diğer yüzünde ise İsviçre ve İsviçreli’leri tanıtan yazılı bilgiler bulunuyordu.
Birçok dil arasında Türkçe’nin de kullanıldığı bu depliyandaki bilgiler arasında bir cümle aynen şöyleydi: “biz İsviçreli’ler çok icatçı insanlarızdır…..”. Ve daha sonra, icatçılığın o toplumun yaşamında ne gibi somut değişimlere yol açtığı sıralanıyordu.
Bu yayın Turizm Bakanlığımızda pek beğenilmiş, hatta aynısının Türkiye için çeşitli dillerde hazırlanması kararı verilmişti. Çünkü metinlerin tasarımı çok emek harcanarak yapılmış, bir ülkeye gelen bir yabancıya verilmesi gereken ne bilgi varsa onlar verilmiş, ama lüzumsuz bir tek sözcük konulmamıştı. Tam, “kanonik ifade” denilebilecek bir güzellikte!
Gerçekten de fotoğraf ve bilgilerdeki Türkiye uyarlamaları hariç tıpatıp aynı hazırlanmış ve pek de güzel olmuştu. Yalnız dikkatle inceleyince, sadece bir cümlenin metinlerden çıkarıldığı görülüyordu: “Biz Türkler çok icatçı insanlarızdır”..
Bütün metinlerin aynen korunup niçin sadece bu cümlenin çıkarıldığı sorulduğunda, böylesine alışılmamış bir övünmenin bize hiç yakışmayacağı söylenmişti. Ve bu ne yazık ki doğruydu.
Bu olayın geçtiği tarihten yaklaşık 10 yıl geçmiş bulunuyor. Bugün Dünyanın geldiği noktada, milletlere artık tek şey zenginlik sağlayabiliyor: buluşçuluk! Sanayide, ticarette, bürokraside, politikada, hatta sanatta buluşçuluk.
Bilgi toplumlarının ne ürettiğine, onlara zenginliği neyin sağladığına dikkatle bakarsanız, altında yine buluşçuluğu görüyoruz. Son 120 yılda buluşlara alınan patent sayısı yaklaşık 6 milyondur. Bugün ise A.B.D.’de her hafta 6000 ila 9000 arasında patent başvurusu yapılmakta, bunun hemen hemen yarısı tescil edilmektedir. Ama esas patlama, bilgi üretimindedir.
Günümüzde, bilimsel ve teknik rapor olarak 1 yılda 60 milyon sayfa rapor yayımlanmaktadır. Bunun büyük bölümü, mevcutlardan üretilmiş (icad edilmiş) bilgilerdir.
Artık ulusların övünebilecekleri tek şey, ne kadar icatçı olduklarıdır. Çünkü bunu yapamayanın yeri bellidir ve o yer beşinci sınıf işleri yapacak olanların arasıdır.
Birçok sorunumuzun çözümü aslında bu gerçeği ne kadar kavrayabileceğimize bağlıdır. Enflasyon mücadelesinde başarılı olup olamayacağımız, Dünya ölçeğinde ürünler üretip üretemeyeceğimiz, rekabet gücümüzü artırıp artıramayacağımızın başlıca göstergesi her alandaki buluşçuluğumuz olacaktır.
On yıl önce söylemekten utandığımız bu deyim, bugün kurtuluşumuzun reçetesi haline gelmiştir. Evet artık “eski köye yeni adet getirmeli”, “icat çıkarmalı”, ayıplarımız içinden “icat” kavramını çıkarıp, onun yerine “ezber”i yani kuşkusuzluğu koymalıyız.
-
Nis 16 2012 BÜYÜCÜLER VE SİSTEM TIKANMASI!
BÜYÜCÜLER VE SİSTEM TIKANMASI!
Olayları “açıklayabilmek”, herhalde insanlık tarihi kadar eskidir. İnsanoğlunun başına gelen irili ufaklı her kaza bela, onun açıklama dürtüsünü harekete geçirmiş, başlangıçta kalıplara sonra da nedenlere dayalı bir düşünce biçimi böylece gelişmiştir. Denilebilir ki, bilimin iki temel kaynağı insanların başına gelen istenmeyen olaylar ve onun, bu olayları açıklayabilme merakıdır.
Başlangıçta çok pratik bir yol bulup, her olayın o olay grubuyla ilgili Tanrı tarafından meydana getirildiğini düşünen insan, giderek başka “açıklama araçları” bulmak gerektiğini idrak etmiştir. İşte medeni toplumların “sorunları açıklama ve çözme kültürleri” bu yolla gelişmiştir.
Ancak bu dağarcıktaki birikim insanlık ailesinin tüm bireyleri tarafından paylaşılmamakta, bir bölüm toplum bu dağarcığa ne bir şey eklemekte ve ne de birikimden yararlanmaktadır.
Dünya’nın çeşitli yerlerindeki bir çok ilkel toplum, zelzelenin, koleranın ya da kıtlığın kötü ruhların eseri olduğuna inanmakta, büyücüleri kanalıyla onları lanetleyerek sorunu çözmeye çalışmaktadırlar.
Çoğumuza pek anlamsız hatta komik görünen büyücü, o toplumlar için su ve hava kadar gereklidir. İnsanlar su ve havasız yaşayabilirler -ki İstanbul’da bu deney yapılmış ve olabildiği görülmüştür- ama olayları açıklayamadan yaşayamaz. Nitekim “çılgınlık” denilen olgunun, olayları kendi kendine açıklayamamanın sonucunda doğan bir “özel uyum durumu” olduğunu biliyoruz.
Büyücüler, insanları rahatsız eden her ne varsa onları açıklayarak ve ardından da bir çözüm uygulayarak -ki önemli olan birinci safhadır- onları rahatlatırlar. Aynen bilimde olduğu gibi onlar da çeşitli açıklama kategorileri geliştirirler ve zamanla hangi kaza belanın hangi açıklama kategorisine girdiğini şıp diye söylerler. Kendilerine duyulan güven de bu “kendilerine duydukları güvenden” kaynaklanır. (Nitekim bugün de bilim bir çeşit büyücülük yapmakta, bir kısım bilim insanı da ikna edici konuşmalarıyla kaza belayı açıklamaktadır!)
Büyücünün ana işlevlerinden birisi bu noktadan sonra ortaya çıkmaktadır. Bazı durumlarda ortaya çıkan sorunlar, mevcut açıklama kategorilerinin hiç birisince açıklanamamakta, insanlar telaşa kapılarak büyücüyü görevden almak hatta yargılamak gibi yollara tevessül etmektedirler.
İşte, yetenekli büyücüler bu gibi durumlarda kendilerini hemen göstermekte, anında geliştirdiği yeni bir “açıklama kategorisi” yardımıyla olayı açıklayıp kendisine umut bağlamış kişileri çıldırmaktan korumaktadırlar.
Örneğin, bir kadını (veya erkeği) dört keçi karşılığında alarak yaşamını rahatça sürdüren insanlar bir sabah kalkıp da artık dört keçinin yeterli olmadığını görünce bu yüksek enflasyon karşısında derhal büyücüye başvurmakta ve ikna olmak istemekteydiler.
İyi büyücüler bu gibi durumlarda derhal kafasını işletmekte ve yeni bir açıklama kategorisi yaratarak, “saygıdeğer kabile mensupları, bu durum aslında çok iyi bir durumdur, daha da kötü olabilirdi, dolayısıyla nankörlük etmeyin” gibi fevkalade ikna edici bir açıklama yapmaktaydılar.
Ancak kabile toplumu da olsa oralarda da kafası işleyen bir takım kimseler bulunmakta ve bu palavraları yutmadığı için itiraz etmekteydiler. İşte bu gibi durumlarda büyücünün prestijinin tehlikeye düşmesi riski doğduğu için büyücüler fevkalade şiddetli tepkiler gösterirler, bağırır çağırır, itiraz sahibine hakaretler ederlerdi. Hatta bazı büyücülerin daha da ileri gidip itiraz sahibini bizzat cezalardırdığı da görülmüştür. Bütün bunlardan görüldüğü gibi, büyücülük çok kritik bir kamu görevidir.
Büyücülüğün evrimle gelişerek bilim halini alması, bir anlamda açıklama araçlarının gelişmesi, ama ondan da önemlisi tüm büyücülerin aynı araçları kullanmaları ve de her büyücünün aklına geldiği, tebasına yedirebildiği araçları icat edememesi geleneğinden kaynaklanmaktadır. Her büyücü, kullandığı açıklama aracının sertifikasını -her sorulduğu zaman- ibraz etmek zorundadır. Oyunun temel kuralı budur.
Ülkemiz bir kabile toplumu değildir. Medeniyet skalasındaki yerini göstebilecek “doğrudan ölçme cihazları” da henüz yapılmadığı için tam yerini bilemiyoruz.
Ama dolaylı bazı göstergelere bakarak, büyücülükten bilime ne denli geçtiğimizi belirleyebiliriz. Madem ki büyücülüğün temel göstergesi, “tutarlılık kaygusu olmadan yerine göre açıklama icad etmek” tir, buna göre kolay kolay hiç bir kabilenin büyücüsü bizimle başa çıkamaz.
Ülkemiz sorunlarının çoğalması ve idarelerin bunları çözmede yetersiz kalışları, açıklanması gereken bir durumdur. Ama bu açıklamanın, büyücününki gibi değil biliminki gibi olmalıdır.
“Sistem tıkanmıştır, dolayısıyla sorunlarımız çözülemiyor” gibisinden bir büyücü açıklaması günümüzün yeni modasıdır.
“Sistem tıkanması” diye bir deyim bilimde var mıdır? Tıkanma ne demektir? Bu bir kanalizasyon borusudur da o mu tıkanmıştır? Bu “açıklama”ları hangi büyücüler icad etmektedirler?
TV’lerdeki tartışma programlarında sürekli olarak yeni “açıklama kategorileri” izliyoruz. Bunlar yetmezse “bağırma çağırma, hakaret etme hatta üzerine yürüme gibi “açıklama destekleyici önlemler” yer almaktadır. İşin ilginç yanı, bu yeni kategorilerin önemli bir bölümünün, bilim adına icad edilmesidir ve işte üzülmemiz gereken nokta budur.
Pazar, 8 Ocak 1995
-
Nis 16 2012 “ÇEVRE SORUNLARI” MI, YOKSA “ÇEVRE’DE KRİSTALLEŞEN SORUNLAR” MI?
“ÇEVRE SORUNLARI” MI, YOKSA “ÇEVRE’DE KRİSTALLEŞEN SORUNLAR” MI?
Değerli okurlar,
Daha yazımın hemen başında kalkıp da “Türkiye’mizin çevre sorunları diye bir meselesi yoktur” desem, yazımı okumayı muhtemelen hemen bırakır, “bu adam deli olmuş saçmalıyor” derdiniz. Bu nedenle “şimdilik” böyle bir şey söylemeyeceğim.
Ama, akıllarınıza, “acaba gerçekten de çevre sorunları diye bir meselemiz yok mu?” diye bir kuşku düşürmeyi istemiyor da değilim.
“Çevre sorunları” olsun, onun bir parçası olan “erozyon sorunu” olsun, ya da gündemimizin ilk sırasını yıllardır işgal eden “Güneydoğu sorunu” olsun, bu konularda işe yarar önerilerde bulunabilmek için (çünkü işe yaramaz öneride bulunmak için gerekli değildir), adına “Sorun Kimyası” denilebilecek bir kavramı anlamamız ve irdelemelerimizi bu “kimya” nın kanunlarına uygun olarak yapmamız gerekir.
“Sorun Kimyası” Nedir?
“Madde Kimyası”, çeşitli maddelerin hangi elementlerden oluştuğu, bunların aralarında nasıl bileşikler yapıp ayrıştığı, sıcak, soğuk, basınç gibi dış etkenlerin bunları nasıl etkilediği gibi soruları açıklar ve bu yolla da insanoğlunun gereksindiği yeni maddeleri nasıl yapabileceği konusunda ona yol gösterir.
“Madde Kimyası” bütün bunları, maddeleri oluşturan “elementler” ve bu elementlerin birleşip ayrışmalarını düzenleyen “kanunlar” yoluyla yapar.
“Sorun Kimyası” da benzer şekilde sorunların hangi elementlerden oluştuğuna, aralarında nasıl yeni bileşikler yaptığına, mevcut bir sorun bileşiğinin onu oluşturan elementlerine nasıl ayrıştırılabileceğine, bir sorunun bileşik mi yoksa temel element mi olduğuna nasıl karar verileceğine ilişkin konularla uğraşır.
“Madde Kimyası”nda olduğu gibi o da bütün bu işleri, sorunları oluşturan “sorun elementleri” ve bu elementlerin birleşip ayrışmalarını düzenleyen “kanunlar” yoluyla yapar.
Uygulamalı bilimlerde bir alan için geliştirilen tekniklerin bir başka alana uyarlanması pek kullanılan yaygın bir yöntemdir. Örneğin, elektrik akımı için geliştirilen analiz yöntemleri, su ve hava akımlarının tahlili için, hatta trafik akımlarının çözümlenmesi için kullanılır.
Sosyal bilimlerle uğraşanlar genellikle bu yalınlıktan rahatsız olurlar ve “içine insan öğesi giren olaylar kolay anlaşılmaz” diyerek kendilerine biraz pay çıkarırlar. İçinde insan davranışı bulunan olayların çözümlenmesinin güç olduğu doğru ama o tür olayların da kendine özgü kurallarının bulunmadığı ve bulmaya çalışmanın boş iş olduğu da bir o kadar yanlıştır.
“Sorun Kimyası” Kimin İşine Yarar?
Her bilim dalı ve her yeni metot bir ihtiyaçtan doğmuştur.
“-75 derecede yorgandan dışarı çıkan ayağın nasıl üşümeyeceği” eskimoların sorunudur. Eskimoların yapmaları gereken rasyonel davranış, başka kimseyi ilgilendirmeyen bu sorunu anlamaya ve sonra da çözmeye çalışmaktır.
“Sorun Kimyası” ise, yukarıdaki gibi bir sorunu bulunan ve çağdaşlaşma konusunda pek bir iddiası bulunmayan toplumların değil, bizim gibi sorunu çok ve özellikle de onları çözmekte yetersiz kalan toplumların meselesidir. O halde diğer bilim dallarının geliştiği ülkelerin değil bizim, sorunlarla ilgilenen bir bilim alanı tanımlamaya çalışmamız gerekmektedir.
Çağdaş toplumlar, sorunları bulunmayan değil onları çözebilen toplumlardır. Toplumumuz da çağdaş olma arzusundaysa onları çözmek, çözmek için anlamak, anlamak için anladığını sanmaktan vazgeçmek ve bunun için de onları anlayabilmek için bir metotlar dizisi (adına bilim diyemesek de) geliştirmek zorundayız.
“Sorun Kimyası” ‘nın Temel Kanunları!
“Madde Kimyası”nın temel yasası Lavoisier Kanunu’dur: “Hiçbir madde yok olmaz, yoktan da var olmaz, ancak şekil değiştirir” biçiminde ifade edilebilecek bu kanunun “Sorun Kimyası” ‘ndaki üç karşılığı şöyledir:
Kanun 1- Sorunlar yoktan var edilebilir. Her akılsızca davranış en az bir sorun üretir.
Kanun 2- Hiç bir sorun onu meydana getiren nedenler ortadan kaldırılmadıkça çözülemez, ancak şekil değiştirir.
Nedenleri yok etmeye dayalı olmayan her çözüm girişimi yeni sorunların üremesine yol açar.
Kanun 3- Bir sorun çözülmediği sürece doğurma ve başka sorunlarla birleşme yoluyla çoğalma eğilimindedir.
Görüldüğü gibi iki kimya arasındaki başlıca fark “yoktan var etme” konusundadır. O da, işin içine insanın (insanın akılsızca davranışlarının) girmesi nedeniyledir.
Bu yeni kavramı ve onun kanunlarını öğrenmek zorundayız. Sorunlar ağırlaştıkça, ortaya çok sayıda kurtarıcının çıkması geleneksel bir eğilimdir. Bu yeni kimyayı öğrenmekten ve böylece sorun çözme kabiliyetimizi geliştirerek onlardan kurtulmaktan başka çıkış yolu yoktur.
Bu yaklaşımın ışığı altında bir adım daha atarak, sorunların nasıl formüle edilmesi gerektiğine ilişkin bazı düşünceler üretilebilir.
Sorunlar “doğru” adlandırılmalıdır!
“Adlandırma”, bilimin en temel yöntemidir. Bilinmeyenlerin bilinir hale getirilme çabası demek olan bilim, onları önce adlandırır sonra gruplar ve sonra da inceleyerek “bilgi” türetmeye çalışır. Eğer böyle yapmasaydı, evrenin tüm bilinmezleri ile karşı karşıya bulunan insanoğlu onları tek tek incelemeye kalkardı ki herhalde pösteki saymak onun yanında hiç kalırdı.
Toplumsal sorunlar da ait olduğu toplumlar için “bilinmezler” olduğuna göre, bu sorunların adlandırılması da bilimin yukarıda anılan değişmez yaklaşımı nedeniyle büyük önem taşımaktadır. Yine bu yapılmazsa sorunları birbirine karıştırıp, örneğin kamyon üstünden kayan konteyner’in yanından geçen araç içindekileri ezmesinin “trafik kazası”, milletvekillerinin meclise devamsızlığının “tembellik”, eğitimdeki nicelik ve nitelik sorunlarının “parasızlık” gruplarına konulması ve öylece çözüm aranması tehlikesi doğar.
Hücre zarının işlevlerinin astronomi kavramlarıyla incelenmeye çalışılması nasıl bir “gruplama” hatasıysa bu sorunların da bu adlar altında incelenmesi o denli yanlıştır.
Araç üzerinden konteyner kayması bir boyutuyla trafiği, meclise devamsızlık bir boyutuyla çalışkanlığı ve eğitim sorunları da bir boyutuyla mali kaynakları ilgilendirirse de yanlış, sorunların hangi ana grup(lar) ve hangi tali grup(lar)a girdiğinin belirlenmesindedir.
Nitekim araç üzerinden yük kayması sorununun içine dahil olacağı tali gruplar, konteynerlerin taşıma usulleri standartı nedeniyle “standartlar” ; karayollarında yük taşımacılığı usulleri nedeniyle “taşımacılık” ; virajlarda doğan merkezkaç kuvvetler hakkında herkesin bilmesi gereken genel bilgiler nedeniyle “fen okur-yazarlığı”; hasar nedeniyle de “sigortacılık” ile ilgilidir. Ana gruplar ise “halkın kurallara uyma bilinci” ile “otoritelerin kural yaptırımı” dır.
Basit gibi görünen bir adlandırma yanlışı, trafikle pek az ilgisi bulunan bir sorunu trafik polislerinin çözmeye çalışması ve diğer alanlardakilerin “bu işin benimle ilgisi yok” diyerek kulaklarının üzerine yatmalarına yol açar.
Yanlış adlandırma bir dilbilim sorunu değildir. Toplumun tüm kaynaklarının sorun çözmek için kullandığı düşünülürse, yanlış adlandırmanın kaynaklarının yanlış tahsisine, bunun da, hiç akla gelmeyen sorunların üremesine yol açacağı kolayca görülecektir. Bunları görüp de şaşmamak hatta üzülmemek elde değildir.
Ülkemizde her fırsatta bilime ve teknolojiye yeterince kaynak ayrılmadığı söylenir. Bir tali grup, daha doğrusu doğan sonuçlardan birisi olarak bu tanı doğrudur. Ama bilimden beklememiz gereken bir numaralı işlev, sorunların doğru adlandırılması konusunda duyarlık kazanılması olmalıdır.
Ülkemizde bilimden beklenen işlevin bu hedefe yönlendirilmeyip, yalnizca AR-GE’ye ayrılan payın artırılmasının doğal sonucu, “ana grup” taki sorunun bir kenarda kalması ve “sorun kimyası” kanunlarına göre durduğu yerde yeni sorunlar üretmesidir. Bir başka deyimle parasıyla başına dert almaktır.
Dünya da sorunlarını para harcayarak çözmeye çalışan çok toplum vardır. Ama para harcayarak sorun üreten herhalde yalnız biziz.
İşte bu nedenle, hemen herkesin adına “çevre sorunları” dediği sorunların doğru adlandırılması büyük önem taşımaktadır.
Sorunları “doğru” ifade etme kuralları!
Şu 3 kurala uyulduğu sürece, sorulacak bir sorun genellikle doğru formda ifade edilmiş olacaktır:
Kural 1– Belirsiz (muğlak) kavramlar kullanmamak,
Kural 2– Gereksiz söz / sözcük kullanmamak
Kural 3– Tüm sorunu tek soru ile tanımlamaya çalışmak yerine, kısa adımlı ardışık sorular sormak.
Belirsiz kavramlar birkaç biçimde olabilmektedir. Bir türü, “iyi tanımlanmamış kavramlar” nedeniyle doğan belirsizliklerdir.
Örneğin, “çevre kirliliğinin önlenmesi”, hem türev ve hem de belirsizlik içeren bir kavramdır. Dünya yüzünde sapıklar ve bu işi belirli bir amaçla -mesela bir başka ülkeye zarar vermek gibi- yapan profesyoneller dışında çevreyi kirletmek için kirleten kimse yoktur. Çevre kirliliği, başka faaliyetlerin birer türevi olarak ortaya çıkmakta olup ve burada üzerine gidilmesi gereken “çevre kirliliği” değil, “kendi çıkarını, başkalarının çıkarlarını çiğneyerek sağlamak” olgusudur. Bu eğilim ise yalnız çevreyi değil birçok başka sosyal kurumu da tahrip etmektedir.
Ayrıca da buradaki “çevre” ve “kirlilik” kavramları da iyi tanımlanmış deyimler değildir. Dünyayı kirletmemek için nükleer atıkların uzaya yollanması halinde kirletilen bir “çevre” var mıdır, varsa hangisidir? Kirlilik de en az çevre kadar belirsizdir. Birisi için kirlilik sayılan bir eylem -mesela rüşvet- bir başkası için uyanıklık, bir diğeri içinse zorunluk olarak değerlendirilebilmektedir.
`Belirsiz’ (muğlak) hedefler koymak, fazla düşünmekten kaçarak her şeyi (yani hiç bir şeyi) ifade etme kurnazlığının ya da yalın, kavramları birbirine karıştırmadan düşünememenin, çoğu zaman da bu iki nedenin bir karışımının sonucudur.
Toplumumuzun kavramlar dağarcığında bulunan önemli kavramların çoğu iyi tanımlanmamış olup bu, bir çok yeni sorunun ortaya çıkmasında bir “kaynak” rolü oynamaktadır.
Yine bu sınıfa girebilecek bir alışkanlık da ne olduğu pek belli olmayan ama kulağa hoş gelen ya da söyleyenin belirli bir entellektüel ve/ya ideolojik sınıfa ait olduğunu çağrıştıran kalıp söz ve/ya kavramlar kullanmaktır.
İkinci kural kapsamına girenler ise çeşitli nedenlerle kullanılan, ama sorunu ortaya koymada herhangi bir yararı bulunmayan söz ve sözcüklerdir. Bu gereksiz kullanımın nedenlerinden birisi güzel konuşma isteği, bir diğeri ne söyleyeceğini bil(e)meme, sonuncusu ise uyarılma, kendini belli etme gibi kişisel gereksinimlerdir. Süslenmiş, dışı hoş içi boş uzun sözlerin ardında muhtemelen bu nedenlerden birkaçı birden bulunmaktadır.
Yanlış formda soru sormanın üçüncü grup nedeni ise, uzun atlama merakı denilebilecek bir arzudan doğmaktadır. Aile-okul-çevre üçlüsünün öğrettiği soru sorma ve yanıtlama biçimi, doğru yanıtların bir defada bulunmasına ya da bulunamayıp yanılmasına dayalıdır. Bir sorunu, birbirine yakın gibi görünen, ama her defasında küçük bir bilinmez eklenerek geliştirilen bir dizi soru’dan oluşturma usulü, doğru soru sormanın üçüncü kuralıdır.
Şimdi, şöyle bir itiraz giderek daha anlamlı hale gelmektedir: “çevre sorunları” biçiminde dile getirilegelen sorunlar, aslında, bazı yapı taşlarından oluşmaktadır ve bu yapı taşları yalnız “çevre sorunları”nı değil, birçok başka sorunları da oluşturmaktadırlar.
Bu ise iki önemli somut sonuç doğurmaktadır:
-
“Çevre sorunları”, iletişim kolaylığı sağlayan bir adlandırma ise de, gerçekte bağımsız olarak var olmayan yani görüntüsel (phantom) sorunlardır. Dolayısıyla bu halleriyle “halledilebilir” sorunlar değillerdir.
-
“Çevre sorunları”nı oluşturan “yapıtaşı sorunlar” halledildiği takdirde, bambaşka “görüntülerdeki” sorunlar da halledilmiş olacaktır.
“Çevre sorunları”nı oluşturan “yapıtaşı sorunlar” nelerdir?
İnsanı, hayvanı, bitkisi ve taşı-toprağı ile tüm varlıkları içinde bulunduran eko-sistemin, bu ögelere “sürdürülebilir bir yaşam” sağlayamaması şeklinde ifade edilebilecek “çevre sorunları”nı oluşturan yapıtaşları şunlardır:
-
Toplumumuzda insanların, eko-sistem bilincinin yetersizliği,
-
Kullanılagelen sosyo-ekonomik kalkınma teknolojilerinin, eko-sistemin kendini yenileyebilirliğine uygun olmayışları,
-
Bireysel ya da toplumsal ölçeklerde kullanılagelen sosyo-ekonomik kalkınma süreçlerinin, eko-sistemin kendini yenileyebilirliğine izin vermeyecek biçimde kullanılması.
Bu ana başlıklarda dile getirilen sorunlara yol açan ikincil, üçüncül ilh. sorunlar ardışık olarak* şöyle değerlendirilmektedir:
-
Toplumumuzda insanların, eko-sistem bilincinin yetersizliği:
-
Sorunların “görüntüleri” ile “kaynakları”nın ayrılamayıp, görünen nedenlere ağırlık verilerek çözümlenebileceğinin sanılması (ve çoğu halde de, giderilen bir görüntünün başka ve daha derinde yeni sorunlar yaratması ve bu durumun, sorunun, çözüldüğü biçiminde algılanarak kaynaktaki nedenlerin gözardı edilmesi).Bu yanlış algılama, “bilinç yaratma”nın öneminin anlaşılmayışına yol açmaktadır:
-
Toplumumuzun düşünme biçiminde “nedensellik bileşeni” nin yeterince yer almayışı.
-
Herhangi bir sorunun çözümü sürecinde, vazgeçilemez koşulun, “çözümlerin üzerine oturacağı bir bilinç temelinin oluşturulması” olduğu gerçeğinin önemsenmeyişi:
-
Çözümlerin genellikle anti-demokratik biçimlerde (tepeden inme) bulunup uygulanması geleneğimiz.
-
Eko-sistemin hassas dengeleri konusunda bilgisizlik:
-
Okul müfredatlarında bu konuların yetersizliği,
-
Öğretmen ve velilerin -ki toplumun birer kesiti oldukları için böyle olması doğaldır- bu konulardaki bilgi yetersizlikleri,
-
Medya araçlarının bu konulardaki ilgisizlikleri,
-
Ekolojiyle uğraşan bilim kuruluşlarının, bu konulardaki gelişmeleri yeterince izlemeyişleri ve/ya topluma aktaramayışları,
-
Sanatçıların, eko-sistem bilincini geliştirebilecek etkinliklere yer vermeyişleri
-
Çevre konusunda faaliyette bulunmak üzere örgütlenmiş gönüllü kuruluşların, sorunların kaynakları yerine görüntüleriyle meşgul olmaları,
-
İdarenin çevre konusunda çalışan birimlerinin, bilinçlendirme yerine kural koyma yöntemini tercih etmeleri,
-
Adına “29ncu gün sendromu”* denilebilecek olgu hakkında bilgisizlik.
-
Eko-sistem bilincini geliştirebilecek pratiklerin yerleşmemişliği:
-
Ev hayvanı besleme alışkanlığının yaygın olmayışı,
-
Hayvanları yalnız ekonomik değerleri kadar önemseyen kırsal kesim tutumunun baskınlığı
-
Kurban adetinin, hayvanların öldürülebilirliği konusunda bir anlayışa, tartışmaya kapalı bir zemin yaratması,
-
Avcılık adı verilen ve yaşamak için ihtiyaçların karşılandığı çağlardaki anlamını tamamen değiştirip, “hayvan katletme eğlencesi” haline dönüşmüş tutumun toplum tarafından hoş görülebilmesi ve bunun doğayı koruma adı altında maskelenebilmesine seyirci kalınması,
-
Dinin, insan, hayvan, bitki ve diğer doğa ögelerine karşı insan tutumu konusundaki bütünsel yaklaşımının -ki eko-sistem yaklaşımıı ile tamamen özdeştir- dikkate alınmayışı.
-
Kullanılagelen sosyal ve ekonomik kalkınma teknolojilerinin, eko-sistemin kendini yenileyebilirliğine uygun olmayışları:
-
Bu teknolojilerin geliştirildiği geçmiş yıllarda, nüfus azlığı, harcanabilir gelir düşüklüğü, tüketim ahlakı yüksekliği gibi nedenlerle, çevre kirlenmesi sorunlarının, farkedilebilir düzeylerin altında kalmış olması
-
Bu teknolojilerin geliştirildiği geçmiş yıllardaki bilim ve teknoloji genel düzeyinin, eko-sistem yenilenebilirliğine izin verecek teknolojileri geliştirememiş oluşu.
-
Bireysel ya da toplumsal ölçeklerde kullanılagelen sosyal ve ekonomik kalkınma süreçlerinin, eko-sistemin kendini yenileyebilirliğine izin vermeyecek biçimde kullanılması:
-
Tüketim ahlakı yetersizliği,
-
Ülkeler ve ülkelerin çeşitli bölgeleri arasındaki gelişmişlik farkları, eko-sistem dengelerinin göz ardı edilmesine yol açmaktadır.
-
Tüm ahlak öğretilerinin dayanağı ve kendine, başkalarına, doğaya saygı kavramlarının da kaynağı olan “zarar vermemek” ilkesinin toplum yaşantımızda egemen olmayışı:
-
Bu ilkenin hayata geçirilmesinde en etkin araç olan dinin, bu işlevinin gözardı edilip siyasal bir araç haline getirilmesi,
-
Sivil toplum örgütlerinin, sınır tanımayan, “zarar vermeme” ilkesini hiçe sayan tek yanlı çıkar sağlama eğilimlerini dengeleyebilecek etkinlikte olmayışı:
-
Devletin işlevini yapamayışı:
-
Devletin, “katalitik” bir rol dışında işlev yüklenmemesi** gerektiği bilincinin kamu yöneticilerinde yerleşmeyişi,
-
Çevre Bakanlığı örgütlenme felsefesinin, diğer bakanlıklar arasında koordinasyon sağlamaya değil, icraat yapmaya yönelik olması
-
“kirleten öder” ilkesi. Bu ilke, çevre kirletmenin, bedeli ödenerek telafi edilebilecek bir kusur olduğunu, dolayısıyla ödeme gücü bulunanın çevreyi kirletebileceğini varsaymaktadır. Halbuki doğru ilke “kirletmemek” olmalıdır
-
Birbiriyle çatışan çeşitli gerçekleri uzlaştırabilecek bir “Türkiye çevre konsepti” nin ve buna dayalı Çevre Stratejik Planı’nın geliştirilmemiş oluşu.
-
İnsanlarımızın, sosyal ve ekonomik ürünleri tüketme arzularını karşılıyabilecek üretimi yapamayışları:
-
Buluşculuk yetersizliği:
-
Eğitimdeki ezber uygulamaları,
-
Sanayinin, rekabet gücü kazanmasına izin vermeyen “korumacılık”,
-
I.A.a
-
Buluşculuğu destekleyecek önlemlerin yetersizliği
-
Beceri yetersizliği,
-
“Üretmeden tüketmenin mümkün olamayacağı” doğrusunun gözardı edilmesi:
-
Politikacıların vaat karşılığı oy sağlama eğilimleri,
-
Vatandaşların oyları karşılığında çıkar sağlama eğilimleri
-
Kavramların içlerinin boş olup isteğe göre anlamla yüklenebilmeleri, toplum yaşamının ana denklemleri denilebilecek “doğrular” konusunda akıl karışıklığına yol açmıştır,
-
Tüketme eğilimlerini tatmin edebilecek bir ölçüde ve nitelikte üretim yapamayan bir toplumun bunu enflasyon ve sosyal çalkantılarla ödeyeceği “doğru” sunun politikacı, bilim adamı ve bürokrat kesimlerce topluma anlatılıp, bir “bilinç temeli” oluşturulamayışı.
-
Erişkinlerin, gelecek için bugünlerinden fedakarlık yapmayışları:
-
Toplumumuzun erdem değerleri konusundaki sorunları
-
Gelecek için yapılması istenen özverilerin, o amaçla kullanılmayışının yarattığı hayal kırıklığı.
Eko-sistemin kendini yeniliyebilirlik sınırlarının dışına çıkmasına yol açan, nedenlerin dışında bazı bireysel nedenler de kuşkusuz vardır. Ama “80/20 kuralı” da denilen “Pareto Kuralı” uyarınca, bir olgunun %80’i, ona yol açan nedenlerin %20’since oluşturulduğuna göre, yukarıdaki analizde sıralanan nedenler, bozulan çevrelerin en az %80’ininden fazlasına yol açmaktadır.
Dikkat edilirse bu “yapıtaşı sorunları” yalnız eko-sistem sorunlarına yol açmamaktadır. Bu sorunlardan; I A a, III A,
III Eb, III Ec3, IIIFa, bütün toplum sorunlarımızın oluşumuna giren 5 temel “Sorun Kimyası Elementi” dir*.
SONUÇ
Bu “yapı taşı soruinlar” ın her biri için yaratıcı çözümlerden oluşan bir paket, çevre sorunlarının olduğu kadar, bu yapıtaşlarını girdi olarak alan başka sorunların da çözümüdür.
Türkiye’mizin sorunlarına böyle bir “kimya” yoluyla yaklaşmak zorundayız. Bu “Yeni Bakış”ı benimseyen politikalar, politikacılar ve siyasi partiler 2000’li yılların Türkiye’sini kuracaklardır.Bu “Yeni Bakış”a dayalı olmayan söylemler ise insanlarımızın enerjilerini emen, umutlarını yok eden beyhude çabalar olarak anılacaklardır.
Tarih, yalnız başarıların değil, hatta daha da çok başarısızlıkların tarihidir. Toplumsal olarak hastalanmış uluslar ancak bu yeni “kimya” yı benimseyebildikleri takdirde kendilerini kurtarabileceklerdir.
-
-
Nis 16 2012 MÜNASEBETSİZ HEDİYELER
MÜNASEBETSİZ HEDİYELER
İnsanları, çeşitli kesimlerin varlığından, sorunlarından haberli kılmak amacıyla düşünülmüş özel günler, bu amacına uygun kullanıldığı sürece yararlı bir araçtır.
Bu günlerde ilgilenilen kesimdeki insanlara onların unutulmadığını hatırlatmak, toplumsal özgüven açısından da son derece önemlidir.
Bu hatırlatma araçları uygun seçildiği takdirde ne denli yararlı ise münasebetsiz seçilen araçlar da o kadar moral bozucu, sinirlendirici olabilir.
Örneğin sağırların hatırlanacağı bir günde bir sağıra bir el radyosu hediye etmek ne kadar yersizse, bedensel özürlüler gününde sağlamlar arasında düzenlenebilecek bir dans yarışması da o denli münasebetsizcedir.
Bizde bu tür günlerde, ilgili kesime kalın yağ yapmak adet olmuştur.
Öğretmenler gününde öğretmenlerimizin ücretlerinin düşük olduğunu hatırlatan büyüklerimizin, özürlüler gününde yurdumuzdaki 7 milyon özürlünün çeşitli sorununu dile getirip …melidir’li nutuk veren yetkilililerimizin, bu kesimlerden epey hayır dua (!) aldıkları şüphesizdir.
Askerlik yapanlara düzenlenen aç aç seansları işlevsel açıdan ne kadar ters etki yapıyorsa, günlere konu kesimlerin sorunlarıyla ilgili doğru kararlar verilip bunların uygulamaya konulduğunu belirtmek yerine -ilgisiz- programlar düzenleyip kendi propagandasını yapmaya çalışmak da o kadar münasebetsizliktir.
3 Aralık Dünya Özürlüler Gününde Özürlülere konser düzenlemek, özürlülerin sorunlarını sayıp döküp güya “biz sizin durumunuzu sizden iyi biliriz” ukalalığını yapmak da böyle bir münasebetsizlik örneğidir.
Özürlülerin devletten beklentileri bellidir. Özürlülerin topluma entegrasyonunu sağlayabilecek bir Özürlüler Kanunu, bu kesimin uzun süredir beklediği bir iştir. Onlara verilebilecek en güzel hediye böyle bir yasanın hazırlanmış olduğunu ve takipcisi olunacağını belirtmektir, daha doğrusu belirtmek idi.
Popülist yağcılığın sosyal politika olarak anlaşılmaktan vazgeçildiği günü gerçek bayram ilan etmeliyiz.
