• BU KONU UZUN BİR DİZİ OLABİLİR: “SAYGISIZLAR”!

    Eskiden sinemalarda şimdilerde ise televizyonlarda çok tutulan dizilerin bir ortak yanı vardır. Bu yerli yapımlar kadar yabancı yapımlar için de geçerlidir. Ödül kazanmış filmlerin hemen tümü, bu ortak yanı konu almış olanlardır. Bu ortaklık, “konunun, toplum yaşamındaki gerçek olayları ne ölçüde yansıttığı ” alanındadır.

    Yaşamımızı oluşturan kesitler, bir sosyal tomogram gibi ince dilimler biçiminde gözden geçirildiğinde, bunlara temel rengi veren ögenin “saygı eksiği” olduğu kolayca görülebilir.

    Trafik kurallarını hiçe sayarak araç kullananlar, kurallardan önce başkalarının haklarını çiğnemektedir. Bakımsız araçla yola çıkan sürücü, aracın bakımı için gereken masraftan kaçan araç sahibi, aracı doğru dürüst kontrol etmeyen trafik görevlisinin niteliği yine “saygısız”dır.

    Apartmanlarda toplu yaşam kurallarını hiçe sayan kişiler, trafik kurallarını hiçe sayanlarla aynı kişilerdir. Kendi inançlarını -her ne ise- başkalarına zorla benimsetmeye çalışanlar, ticarete hile karıştırarak bundan çıkar sağlayanlar, sokak hayvanlarını katledenler, bunlara emir veren ya da göz yumanlar, binlerce konuda torpil arayanlar ve bunlara torpil yapanlar yine aynı kişilerdir ve bunlar da “saygısız”dırlar.

    “Saygısız” yüzlerce değişik kılığa girer. Bilim adamı (kılığında), sanatçı (kılığında), medya patronu (kılığında), politikacı (kılığında) ya da başka bir kılıkta!

    Bu kılıktakiler, toplum yaşamımızın büyük bir bölümünü derinden etkileyecek kadar kalabalıktırlar.

    Her konuda konuşan Türkiye her ne hikmetse bu konuda konuşmamakta, yüzlerce çeşit saygısızlığı sergileyerek, bu konuda bir bilinçlenme oluşmasına imkan yaratamamaktadır.

    Yapımcılar, karikatüristler, yazarlar için tükenmez bir kaynak olan saygısızlık, “bizimkiler”, “sizinkiler”, “aşağıdakiler-yukarıdakiler”, “bizim-city” gibi dizilerin bir-iki bin katı kadar potansiyel içermektedir.

    Saygısızlığın temelinde, kişinin kendine zarar vermeme konusundaki eksiği, kendine zarar vermemenin yolunun başkalarına zarar vermemekten geçtiği bilincinin eksiği yatmaktadır. İlginçtir ki, herkesin hakkına tecavüz eder görünen “saygısızlar”, aslında kendi çıkarını korumaktan aciz zavallılardır.

    Bu konunun işlenmesi, hem saygısızlara hem de onlardan zarar göreceklere yarar sağlayacaktır.

    Salı, 12 Kasım 1996

  • ÇALIŞAN KADINLARIN ÜCRETİ % 15 YÜKSEK OLSUN!

    Bir gazete haberine göre Türkiye’de, çalışan kadınların ücretleri Japonya’ya göre neredeyse bir misli yüksekmiş. Gazete bunu övünebileceğimiz bir nokta yakalamış olmanın gururuyla haber veriyor.

    Malta’lı ünlü düşünür E.De Bono, feministlerin bir toplantısında hazır bulunan kadın dinleyicilere hitaben verdiği bir konferansta şöyle bir öneride bulunur: “Kadınların ücretleri, aynı işi yapan erkeklere göre %15 daha yüksek olmalıdır.”

    Salon alkıştan yıkılır. Kadınlardan daha fazla kadınları düşünen bir kişi, dinleyicileri çok mutlu etmiştir. Ancak, ön sırada, hiç alkışlamadan oturan ve sert bakışlarla De Bono’yu süzen bir hanım vardır.

    De Bono, yaptığı önerinin gerçek anlamını anlayan bu tek kadını görmüş ve bazı çok açık gerçeklerin çoğu zaman geniş kitlelerce nasıl olup da anlaşılamadığını dehşetle o zaman anlamıştır.

    Alkışlar durulunca konuşmacı, önerisinin ne anlama geldiğini açıklar: İşgücü piyasasında kadınların ücretleri erkeklere göre yükselince, herkes kadın çalışan istihdam etmekten uzaklaşacak ve böylece çoğu kadınlar işlerini kaybedeceklerdir. Dolayısıyla böyle bir öneri kadınların gönüllerini fetheder ve de işlerini kaybettirir.

    Gazete haberine konu olan Japonya’da işsizlik oranı ortalama %1-2 civarında olup, bu oran kadınlar için %4-5 civarındadır.

    Türkiye’de ise ortalama işsizlik %15 civarında olup, kadınlar için %50’den daha yüksektir.

    Japonya’da kadınların ücretleri erkeklerin yarısı, Türkiye’de ise erkeklerinkine eşittir. Yani Türk kadınları daha yüksek ücretli ve de işsizdir.

    Bu düşündürücü haber (haberin içeriği değil kendisi düşündürücüdür) ve onun altında yatan acı gerçek, zaman zaman tartışılan yüksek ücret zamlarının nelere yol açtığını göstermek bakımından ilginçtir.

    Çeşitli toplu sözleşme görüşmelerinin sürdüğü ve çoğunun uyuşmazlığa gittiği bu günlerde, bu olaydan gerekli dersin çıkarılabileceğini ve suların yukarı akıtılamayacağının anlaşılabileceğini umarım.

  • GÜÇ DURUMDAKİ KURULUŞLAR İÇİN BİR ÖNERİ !

    Dünya’da genel olarak yaşanan ekonomik çalkantı ve özelde ülkemizdeki ekonomik kararsızlık (instability), hemen hemen tüm şirketleri “güç durum”a sokmuştur.

    Bu genel fırtına içinde ülkemize özgü niteliklerden birisi de, çarelerin daima devletten beklenmesidir. Bu olguyu yalnızca bizim işadamlarımıza özgü bir kusur olarak yorumlamak doğru değildir. Ekonomik hayata bu denli yersiz müdahalelerde bulunagelmiş kamu yönetimi anlayışları sonunda, herşeyin devletten beklendiği bir ortam yaratmıştır.

    Bu anlayış, halen içinde bulunulan durumu daha da dramatik hale getirebilir ve kuruluşlarımız çareleri devletten bekleye bekleye batabilirler. Çünkü devlet de, birçok sorunun kuruluşlarca çözümlenebileceğini sanmaktadır. Böylece, her iki taraf da birbirinden birşeyler bekleye bekleye batabilirler.

    Bu spiral’i kırmak için yeni bir yaklaşıma ihtiyaç vardır. Bu yaklaşım, güç durumdaki kuruluşlarla, onların batmasına göz yumması halinde kendileri de güç duruma düşebilecek kuruluşlar arasındaki bir işbirliği ile aşılabilir.

    Yaklaşımın özü, devletin birşey yapacağını ümit ederek beklemeden -ki yapacağa benzemiyor- bu iki grup arasında konsolidasyon anlaşmaları’ na gitmektir.

    Sanayi kuruluşları, bu kuruluşlara borçlu olanlar ve bunlardan alacaklı olanların (başta bankalar) oluşturacağı kümeler, kendi aralarında birer “belirli süreli anlaşma” yaparak, borç ve alacaklarını dondurmalıdırlar.

    Ayrıca, sanayi kuruluşları sendikalarıyla ya da yoksa doğrudan doğruya çalışanlarıyla benzer şekilde “belirli süreli anlaşma”lar yaparak ücret ve fiyat artış oranlarını dondurmalı ve böylece bir ölçüde de olsa kriz ortamının sıcaklığının yükselmesini durdurmalıdırlar.

    Bu formülün karşısındaki en büyük engel kamu bankalarıdır. Kamu bankalarının, kendilerine borçlu olan kuruluşlarla konsolidasyon anlaşmalarına girmesine yasalar engel değildir. Herhangi bir siyasi yandaşlık gütmeden yapılabilecek erteleme anlaşmaları kamuoyunda da anlayışla karşılanacaktır. Kamu bankalarının sağduyularına güvenerek bunu ummaktan başka çare yoktur. Özel bankalar ise siyasi yandaşlık yerine hesaplarıyla hareket edecekleri için bu tür anlaşmalara yanaşacaklardır.

    Zincirleme iflasları önlemenin başka çareleri maalesef işlemez görünmektedir.

  • ÇALIŞMADAN PARA KAZANILMAZ!

    Kamuoyuna Titan olayı adıyla yansıyan para toplama usulünü uygulayan kişiye gazeteci soruyor: “Sizin, insanları kandırdığınız, saadet zinciriyle para topladığınız söyleniyor. Titanzedeleri çıldırmaya kadar götüren bu iddialar doğru mu?”..

    Kişi cevap veriyor: “Hayır katiyen doğru değildir. Ayrıca Titanzede diye kimse yoktur. Yalnızca çalışmadan para kazanmak isteyen kişiler çıkmıştır. Tabii ki beleş, çalışmadan para kazanılmaz. Gayret etmek, çalışmak lazımdır”..

    Kimilerinin saadet zinciri olarak adlandırdığı sistemin bilindiği üzere iki esası vardır: Birisi matematiksel esası olup, geometrik dizi denilen sayı dizisinin şaşırtıcı artışıyla ilgilidir. Gazete kağıdının 50 defa katlanması, satranç tahtasının her karesine bir öncekinin 2 katı buğday koyulması gibi örnekler hep geometrik dizi örnekleridir. Ancak, şaşırtıcı sonuçların görülebilmesi için dizi elemanlarının sayısının bir miktar çok olması lazımdır. Aksi halde, mesela satranç tahtasının sadece 10 karesi bulunsaydı herhangi şaşırtıcı bir sonuç elde edilemeyecekti.

    İkinci esas, bu sistem kullanılarak paraları toplanacak olan kişilerin akıl ve fikir düzeylerinin iyice düşük olması gereğidir. Fakat bu yeterli olmayıp, bu tür kişilerin sayılarının, birinci kuralın gerektirdiği kadar “çok” olması da şarttır.

    Titan olayının bence ilgi çekmesi gereken kısmı, uyanık bir kişinin çıkıp tarih kadar eskiden bu yana bilinen bir metotla para toplaması değildir. Çünkü aynı yöntem, temizlik malzemelerinin ve kozmetik ürünlerinin pazarlanması için de halen kullanılmaktadır ve gerek yasalara gerekse ahlaka aykırı bir tarafı da yoktur. Pirimle çalışan pazarlamacılar hemen her sektörde son derece yaygındır.

    Bu tür pazarlama zincirlerinde görev alan kişiler, gerçekten de çok çaba harcarlarsa çok para kazanabilmektedirler. Ayrıca zincire giren herkes, kazanabileceği söylenen paranın kaynağını görmekte, bu paraların yapılabilecek satışların bir bölüm gelirinden kaynaklandığını bilmektedirler.

    Titan konusunda ilginç olan, kaynağı sadece ahmaklık olan bir paradan pay almak isteyebilecek bu kadar çok kişinin varlığıdır.

    Bilim ve teknolojiyle uğraşan kişi ve kuruluşlar, fen dersleri okutan okullar, ülkemizin geleceğinin bilimle ilgili olduğunu düşünenlere, Titan olayından daha iyi bir inceleme konusu olamaz.

    Bu kadar çok insanın ahlaksız olduğuna, “ben senden alırım, sen de başkasından al” gibi bir mantığın, hırsızlık denilen olgunun mantığıyla tamamen aynı olduğunu bilmediklerine katiyen inanmıyorum. Bu zincire giren insanlar ahlaksız değillerdir.

    Bu insanlar ahlaksız değillerdir ama, “yoktan bir şey var olamayacağı” temel yasasını bilemeyecek kadar bilgisiz; durup duruken bu kadar para kazanılamayacağını akıl edemeyecek kadar da akılsızdırlar.

    “Hiçbir şey yoktan var olmaz” kuralını gerçekten anlamış (farkına varmış) bir kişinin, “patron kar etmese de verebilir”, “devlet, vergi almasa da memuruna zam verebilir”, “enflasyonu telafi edici ücret zamları yapsak da kararlı bir politikayla enflasyon düşürülebilir”, “medeni insanlar gibi katma değiri yüksek ürünler üretemesek de, insanca yaşamak hakkımız vardır” ve daha onlarca biçimde dile getirilen “yoktan var etmek mümkündür” hülyasına kapılması mümkün değildir.

    Bilim, yalnızca evrenin sırlarını anlamak değil, o sırlar arasındaki bağları kurmak için de gereklidir. Lavoisier yasasını bir bilim yasası olarak bilen (hatta dersini veren), ama yukarıdaki örneklerdeki yaşam olgularıyla bunu bağlayamamış bir kişi, ünvanı, mesleği, şöhreti ne olursa olsun bilim cahili konumundadır.

    Titan olayını toplum olarak iyi anlamalıyız. Dünyanın her yerinde saf insanları kandıran uyanıklar olmuştur ve olacaktır. Zaten Titan da bir yabancı kuruluştan sağlanan teknoloji (!) ile çalışmaktadır. Ama Türkiye’deki olay kandırma – kandırılma boyutunun dışında değerlendirilmelidir. Bu kadar çok insan, dinlerin “yoktan var etmek Tanrıya özgüdür” ve bilimin “hiçbir şey yoktan var olmaz, var olan da yok olmaz, ancak yer ve şekil değiştirir” temel yasasıyla boğuşarak para kazanmaya çalışmaktadır.

    Titan zincir(ler)ini yasaklamak için yasa çıkarılmasının düşünüldüğü gibi haberlerin doğru olmaması temenni edilir. Hatta eğer yasa çıkarılacaksa bu tür “yoktan var etme girişimleri”ni özendirmek üzere çıkarılmalıdır. Ayrıca bir yasa da bunu akıl edip yaşama geçiren uyanık kişileri ulusal hizmet ödülüyle ödüllendirmek de gerekir. Çünkü, doğal seçim yoluyla bu ve benzeri işlerin peşinde koşanların ayıklanması (çıldırma, intihar ve benzeri yollarla) sonunda geriye düzgün bir nüfus kalacaktır.

    Tabii ki Türkiye gibi geniş toprakları olan bir ülke için kalacak olan nüfus çok az olacaktır. Ama ziyanı yok nasıl olsa çok çoğalıyoruz!

  • ÇALKANTILAR MUTLAKA İYİ SONUÇLAR DOĞURUR MU?

    Siyasal, ekonomik ve sosyal açılardan “çok boyutlu çalkantı ortamı” denilebilecek bir ortam içindeyiz. Çoğu kimse, “birşeyler”in olup bu ortamın “birdenbire” değişeceğine inanıyor. Buna gerekçe olarak da insanların, belirli bir çizgiye kadar dolup, “böyle geldi ama böyle gitmemeli” diye düşüneceklerini gösteriyorlar.

    Bu varsayım gerçekten de insana huzur ve güven veren bir tahmindir. Çünkü, içinde bulunulan ve insanı rahatsız eden koşulların değişeceği bir “taşma çizgisi”nin var olduğunu söylemektedir.

    O halde, binlerce sorun, birdenbire tek soruna indirgenmiş olmaktadır: “henüz taşma çizgisine erişilmemiş olmak!”.. En güçlü sakinleştirici ilaç bile bu denli rahatlatıcı bir etki yapamaz!

    Ama acaba gerçek böyle midir? Acaba kaç insan ya da toplum, yaşamlarını bu “taşma çizgisi”ne ulaşmayı bekleye bekleye yitirmişlerdir?

    Acaba bu insanlar, “taşma çizgisi”nin sabit olmadığını, sorunlar arttıkça o çizginin de yavaş yavaş daha yukarılara kaydığını bilseler bu denli rahat olabilirler miydi?

    Tarihe bir göz atıldığında, bu tür çizgilere çok nadir olarak erişildiği, onların da çok azının da -Fransız ihtilali gibi- mutlu sonuçlara yol açtığı görülecektir.

    İnsanlığın yaşam tarihi evrimsel bir süreçtir. Aslında fizik Dünya da öyledir. En keskin gibi görünen çentikler dahi yakından incelendiğinde tedrici geçişlerden oluştuğu görülecektir.

    İçinde bulunulmaktan şikayetçi olunan bir “durum”dan, daha özlenir bir başka “durum”a geçmek isteyenlerin bilmeleri gereken birinci kural budur.

    İkinci yanlış kanı, çalkantıların mutlaka iyi sonuçlar doğuracağıdır. Çalkantıların doğası, düzensizliğin azalacağını değil aksine artacağını emretmektedir. Çevremizdeki herhangi bir “düzenli nesne ya da olay”a (benzin motoru, vergi sistemi ya da bir başkası) bakıldığında, “düzen”in ne denli seyrek, düzensizliğin ne kadar yaygın olduğu kolayca görülebilir.

    Bir düzensiz “durum”un, çalkalana çalkalana düzenli bir “durum”a dönüşmesi, bir daktilonun tuşları üzerinde gezinen bir farenin tesadüfen bir şiir yazmasından daha büyük bir olasılık değildir. Hatırda tutulması gereken ikinci kural da budur.

    Bu iki basit kuraldan çıkarılabilecek bazı somut sonuçlar da vardır: Mevcut toplumsal sorunların derinleşip, insanları bir taşma çizgisi’ne getireceğini, bunun ise bu sorunların çözümüne yol açacak iklimleri yaratacağını, bunun da dönüp bu çözüm söylemlerine sahip kişi ya da kurumları öne çıkaracağını beklemenin boşunalığı, bu sonuçlardan birisidir. Bu boşunalığın nedeni, sorunlar derinleştikçe bunların çevresinde yeni anlayış iklimlerinin de oluşması, böylece taşma çizgisinin yukarılara kaymasıdır.

    Sorunlara ilişkin söylem sahibi kişi ve kurumlar bu gerçeği gözardı etmeksizin “iğneyle kuyu kazmaya” hazır olmalı, kendilerini birdenbire “aranır” yapacak bir sihirin bulunmadığını kabul etmelidirler.

    Kaynar suya atılan kurbağanın derhal dışarı fırlaması, ama içinde bulunduğu su yavaş yavaş ısıtılan kurbağanın ise buna alıştığı ve bir süre sonra haşlanarak öldüğü deney, toplumsal sorunların rahatsız ediciliğine alışıp sonunda da yok olmanın çok güzel bir örneğidir.

    Cuma, 03 Kasım 1995

  • ÇATIŞMA, KENDİNİN SEBEPLERİNDEN BİRİSİDİR!

    Kişiler ya da onlardan oluşan toplum kesimleri arasındaki çatışmaların çeşitli nedenleri olabilir. Bu nedenlerin bir bölümü süreklilik arzederken bir bölümü de bir ateşleyici (başlatıcı) rolü oynar ve sonra yok olabilir.

    Burada ilginç olan hal ikinci durum olup, ateşleyici neden yok olsa dahi çatışmanın sürebilmesi, hatta şiddetlenerek sürebilmesidir. Denilebilir ki her ateşleyici neden, kişi ya da toplum kesimlerinin yeni bir paradigma sahibi olmalarına ve olayları eskisi gibi değil de bu yeni paradigma ile değerlendirmelerine yol açar. Bu durum aynen bir çakmak ile yakılan ateşin, çakmak söndükten sonra kendi kendini sürdürmesi olayına benzemektedir. Çakmak, başlangıçta ateşin nedeni ise de daha sonra ateşin nedeni bizzat kendisidir.

    Halk arasında “gıcık kapmak” diye adlandırılan bu olguya göre bir kişi herhangi bir nedenle bir diğer kişiye karşı duyarlık kazanmışsa, artık onun tüm davranışları diğerine “batmaya” başlar ve sonunda incir çekirdeğini doldurmaz bir nedenle taraflar çatışmaya başlayabilirler.

    Çatışma bir defa başladıktan sonra taraflar yeni gözlükler takacakları için, birbirlerinin olağan tutum ve davranışlarını dahi eskisinden farklı değerlendirmeye, bunları çatışmanın tırmandırılması için gerekçe olarak kullanmaya başlarlar. Yani, çatışma çatışmanın bir nedeni -hatta en etkin nedeni- olmaya başlar.

    Ülkemizde, çeşitli toplum kesimleri birbirlerine karşı duyarlık kazanmışlardır. Bu kesimleri çevreleyen sosyal ve ekonomik koşullar ise kesimler arasındaki çatışmaları kolaylaştırabilecek niteliktedir. Toplumumuzun sorun çözebilme, çatışma önleyebilme gibi konulardaki birikimsizliği ise çatışma iklimini daha bir hazır hale getirmektedir. Bunların üzerine bir de iç ve/ya dış kaynaklı kasdi “ateşlemeler” binince çatışma süreci başlayabilmektedir. Çeşitli zamanlarda bu mekanizma aynen böyle işlemiştir.

    Bu basit mekanizma, çatışmaların azaltılması ya da mümkünse yok edilmesi için çok önemli bir araç olarak kullanılabilir. Çatışan taraflar, çatışmanın bu dinamiği konusunda bilinçlendirilebilirlerse, kendi kendini sürdüren bu yanma olayı sönmeye dönüşebilir.

    Bu mekanizmanın bir diğer önemi idareler açısındandır. Haklı ya da haksız nedenlerle ortaya çıkan ve önlenemeyen küçük çatışmalar, daha büyük çatışmalar için çakmak görevi görebilir. Bu nedenle idarelerin bir numaralı görevi, çatışmaları önlemek, iki numaralı görevi ise potansiyel çatışma süreçlerini erken algılayıp sürecin başlamasına izin vermemektir.

    Çatışmaların önlenemeyişi, potansiyel çatışma ateşleyicilerine en büyük cesareti veren unsurdur. Örneğin, her aklına gelenin aklına geldiği biçimde sokaklara dökülmesine izin vermeyi demokrasi sanan çok insan vardır. İnsanların şikayetlerini dile getirmesi için kurallara göre gösteri yapmasıyla, aklına gelen yerleri basarak popülist pirim toplamaya çalışanların yapmaya çalıştıkları arasındaki benzerlik, fille bağımsızlık arasındaki benzerlik kadardır.

    Çatışma potansiyellerinin azaltılması için yapılması gerekenlerin en önemlisi ise çatışabilecek kesimler arasında iletişimi sağlayacak, bu kesimlerin kendi istekleriyle “çatışma önleyici araçlar” geliştirmelerini kolaylaştırabilecek, bunların uygulanma sonuçlarını birlikte izleyip değerlendirmeler yapabilecekleri platform(lar) geliştirilmesidir.

    Bu tür platformlar, çatışmanın, kendinin sebeplerinden birisi olduğu konusundaki bilincin gelişmesine de katkıda bulunacak araçlardır.

    Pazar, 09 Nisan 1995

  • “ÇETE” ANATOMİSİNİ İYİ ANLAMALIYIZ!

    Eski Yunan Tanrı sistemi durup dururken ortaya çıkmamıştır. İnsanlar çevrelerinde olup biten olayları açıklamak ihtiyacıyla sürekli teoriler geliştirmek, sonra da bunların olayları ne genişlikte açıklayabildiğini test etmek dürtüsüyle çeşitli Tanrılar tanımlamışlardır. Sonuç bu sistemin terkedilmesine varmışsa da, zamanında çok işe yaradığı, çok karmaşık bir çok olayı anında açıklayabilmiş olduğu da kuşkusuzdur.

    Günümüzde terkedilen bu “olayları açıklama” yöntemi ülkemizde halen geçerliğini korumakta, mühendislikten ekonomiye, tıptan sosyal bilimlere kadar birçok alanda başarıyla kullanılmaktadır.

    Karayollarında can ve mal kaybına neden olan olayları birçok gelişmiş ülke hala tam önleyemez ve bunlara gayet sofistike çözümler geliştirmeye gayret ederken, Türkiye’de sorun çözümlenmiş, eski Yunan Tanrılarının geliştirilmiş bir sürümü olan “canavar”lar yoluyla olay açıklanmıştır.

    “Çete” adıyla adlandırılan olgu da, canavar’ın özel durumundan başka bir şey değildir. Birçok karanlık olayı açıklayıp misyonunu tamamlayan “canavar” ile karşılaştırıldığında “çete”, abaküs ve mikroişlemci arasındaki kadar fark yaratmıştır.

    İşte bu nedenle, “çete” denilen olgu üzerinde daha dikkatli durulmak gereği vardır. Nasıl ki deprem felaketlerinden Yunan mitolojisi’ndeki Poseidon sorumlu tutulamazsa, çetelerin sorumlu olmadığı birçok sorun da onların üzerine yıkılıp kaçılamaz.

    Bulgarca “çeta” (orduya ait olmayan küçük ve silahlı birlik) sözcüğünden Türkçeye aktarılmış bulunan bu kavram orijinal anlamından epey sapmış, herhangi bir melanet alanında icrayı sanat etmek amacıyla bir araya gelmiş silahlı ya da silahsız küçük toplulukları ifade etmeye başlamıştır. Çete kavramının tam anlaşılabilmesi için ilk sorulması gereken soru, çete’nin nerede başladığı ve nerede bittiği, bir diğeri ise çete’nin eylemlerinde kullandığı metodolojidir.

    Gerek orijinal gerekse kaymış anlamına göre çete, mutlaka birden fazla kişiden oluşması gerekir. Bununla beraber bu kişilerin mutlaka el ele dolaşmaları gerektiğine ilişkin bir zorunluk yoktur. Hatta düşünülürse, böyle bir eleleliğin çeteyi derhal deşifre edeceği ve bu nedenle de birlikte bulunmaması gerektiği de hemen anlaşılacaktır.

    Aynı üniformayı giymek, benzer şivede konuşmak, daima benzer iddiaları savunmak gibi, “çetenin tanınmasına yol açabilecek” her türlü ipucundan kaçınmanın, çete olabilmenin olmazsa olmaz koşullarından olduğu da kısa bir akıl yürütmeyle bulunabilir.

    İyi bir çete, birbiriyle ilişkisi yokmuş gibi görünen, ama gerçekte aynı amaca hizmet eden tutum, davranış ve eylemlerde bulunan kişi ve kurumlardan oluşmalıdır. Hırsızlık, yol kesme ve benzeri alanlarda çalışan çetelerde çok önemli olan misyon, vizyon ve değer birliği, çete üyelerinin söylem birliği içine girmelerine ve dolayısıyla çabucak teşhis edilmelerine yol açar. İşte bu nedenle bu tür basit çeteler teşhis edilmemek için saklanmak zorundadırlar. Çete teşkili ve işletmecilginde ileri gitmiş toplumlarda ise tam aksine olarak tüm çete ögelerinin, çete misyonu, vizyonu ve değerlerinin benzemezliğinin temini çok önemlidir. Bunun için, takiyye gibi yöntemlerin yanısıra, çeteye dahil olduğunu bilmeyen kişi ve kurumların da çetelere katılması ve çağdaş örgütlenmenin bilinen metodu olan “sanal ağ” teşkil edilmesi yoluna gidilir. Bu nedenle de saklanmak gibi bir gereklilik olmadığı gibi, elini kolunu sallayarak ortalıkta dolaşmak neredeyse zorunludur. İşte, toplumumuzda hemen her olayı çetelerle açıklayan birçok vatandaşımızın bizzat birer çete üyesi olmalarının teorik temelleri böyledir.

    Çete oluşumlarıyla ilgili olarak sorulması gereken ikinci soru, çetenin oluşum koşullarıyla ilgilidir. Şu soru kritiktir: İsteyen bir ya da birkaç kişi, gönüllerinin çektiği bir konuda çete oluşturabilirler mi? İlk anda, “tabi kurabilirler, bunu düzenleyen bir yasa mı var?” diyenler çıkabilir. Ama kazın ayağı öyle değildir. Anayasa bile yorum cambazlığı gibi nedenlerle çiğnenebilir, ama çete teşkili ile ilgili yazılı olmayan kanunlar çiğnenemez.

    Bir çetenin oluşabileceği alanlar, toplumun onayına tabidir. Toplumun onayından geçmemiş bir alanda, ne denli gözü kara olursa olsun hiç kimse çete kuramaz. Kurmasına kurar ama birkaç günde dağılır gider, yani uzun ömürlü olamaz.

    Toplum, bir çetenin var olup olmamasına, benimsediği değerlerle onay verir ya da vermez.

    Nasıl ki bir evde üreyen böcekler, böceklerin arzusu yoluyla değil de o ev sahibinin pasaklılığı yoluyla oluşuyorsa, çeteler de toplumun çeşitli değerlerinin yarattığı iklim içinde var olabilir ya da olamazlar.

    Eğer bir çete var ise, orada bazı değerlerde sorunlar var demektir. Değerleri bozulmamış bir yerde kimse çete kuramaz. Buna “çete kurmanın altın kuralı” denilebilir!

    Türkiye’nin en büyük 4 üniversitesinden birisinin, içinde yaklaşık 100 kişinin görev yaptığı saray yavrusu rektörlük binasındaki tuvalet, yalnızca rektör tarafından kullanılabiliyor. Burada, bilgi toplumu ile ilgili olarak yapılan bir toplantıya çağrılan davetlilere ise yandaki bir binanın tuvaleti gösteriliyor. Orada ise kapının üzerinde şu yazıyor: sular akmadığından dolayı tuvalet kapalıdır! Bu basit görünüşlü olayın çetelerle ilişkisi ilk bakışta görülemeyebilir. Ama çok ilişkilidir.

    Her sorununun tek nedeni olarak okul eğitiminin yetersizliğini görüp kaynaklarını bu yolda mobilize etmiş olan ülkemizde, bu basit (!) olay çok değerli bir yol göstericidir. İnsanlarımızı okutup hepsini birer profesör yapsak, 59 üniversitemizi kurduğumuz illerimizin her birini birer İstanbul yapsak, sonuçta varacağımız yer, tuvaletin ve suyun önemini anlamamış ama beklentileri, iddiaları, tafraları, ihtirasları artmış bir sürü yardımcı çete üyesi oluşturmaktan ileri değildir.

    Çetelerin yok edilmesi, temizlenmesi gibi isteklerimizi gözden geçirmeli, hangi çetelerin üyeleri olduğumuzu keşfetmeye, ondan sonra da gerçek mücadele yöntemlerini bulmaya çalışmalıyız.

    28 Eylül 2001

  • NİTELİK DOKUSU KONUSUNDA DUYARLIĞIN GELİŞTİRİLMESİ

    Dünya ile aramızdaki duvarlar kalktıkça gelişmiş ülkelerle bizi ayıran değerler berrak olarak ortaya çıkıyor ve haklı olarak da biz bunlara sahip olamamanın üzüntüsünü, biraz da -haklı olarak- kıskançlığını duyuyourz. İnsan hakları, demokrasi, toplum kesimleri arasındaki uzlaşma, akılcılık gibi değerler bunlardan yalnızca birkaçı.

    Başta siyasi partiler olmak üzere toplumumuzu yönetip yönlendiren kuruluşlar, bu değerlere sahip olma konusunda kah özlemlerini, kah şikayetlerini dile getiriyorlar.

    Ama acaba bu özlemlerin gerçekleşmesi mümkün müdür? Ya da bugünkü şartlar altında mümkün müdür? Ya da bu değerlere sahip olmamızı önleyen nedir, nelerdir? Önce birincisine cevap: Hayır, bu şartlarda bu değerlere sahip olmamız maalesef mümkün değildir. İkinci sorunun cevabı ise “toplumumuzun nitelik dokusu” nun yetmezliğidir.

    “Nitelik” deyimi ile zeka, bilgi-beceri, ahlak, beden ve ruh sağlığı; “doku” ile de toplumu oluşturan bireylerin değişik niteliklerinin oluşturduğu örgü kastedilmektedir.

    Bu tanı nedeniyle zekası, bilgi-becerisi, ahlak ve akli-bedeni sağlığı yerinde olan bireyler alınganlık göstermemelidir. Burada sözü edilen ortalama dokudur.

    Bu yetersiz doku, özendiğimiz toplumlardaki herşeyi -evet herşeyi- burada çarpıtarak, kırparak, deforme ederek taklit etmektedir. Fayansları eğri döşeyen insanımız, karakolda polis, vergi dairesinde memur, lokantada garson ya da parlementoda milletvekili olarak yapması gereken işleri eğri yapmaktadır.

    Dolayısıyla sorunlarımızı çözmenin ilk adımı bu nitelik dokusunu düzeltmek olmalıdır.

    Bunu yapmaksızın, yeni yasalar, yeni yatırımlar, yeni kurumlar daima yeni eğrilikler üretmekten başka işe yaramamaktadır.

    Hangi geri kalmış yöremize gitseniz oralardaki insanların yeni göletler, yeni fabrikalar, yeni yatırımlar istemeleri ve politikacıların da kendilerini bu isteklere göre yönlendirmelerine demokrasi adı takılmış, gerçek demokrasinin ancak nitelik dokusu geliştirilmiş insanlar arasında var olabileceği ısrarla görmezlikten gelinmiştir.

    Burada güçlük, bu gerçeğin farkında olan az sayıdaki insanın dışındaki kitlelere bunu anlatabilmesindedir. Çünkü ilk bakışta, bütün sorunların ortak elementi durumunda bir faktörün varlığına inanmak ve bunun olağanüstü etkisini takdir etmek pek kolay değildir.

    Kitleleri yönetip yönlendirenlere bu gerçeği anlatabilmek kolay görünmüyor. Bunun için, kitle iletişim araçlarının toplumu uyandırmasından başka bir çare yok gibidir.

    Eğitim sistemimizin çarklarına kapılmamış (yanlış olarak cahil diyoruz) insanlarımız birşeylerin farkındadırlar.

    Yıllardır toplumumuza yol gösterdiğini iddia eden ve kendi kendine aydın adına takmış olan kesimin ikna edilmesi ise çok daha güçtür.

    Ruh sağlığı bozuk kişilerin toplumları nerelere götürebildiğinin tarihte ve günümüzde çok örneği vardır.

    Kitle iletişim araçları bunları sergilemeli, nitelik dokusunun bu bileşeninin etkisini gözler önüne sermelidir.

    Benzer şekilde, zekası, bilgi-becerisi ya da ahlakı bozuk kişilerin toplum yaşamında ne denli olumsuzluklara yol açtığı sergilenerek toplum duyarlığı geliştirilmelidir.

    İşin ikinci perdesi ondan sonra gelmektedir.

    Nitelik dokusunun nasıl geliştirileceği, bu önemli gerçeğin kavranmasından sonra yapılacak iştir.

    Ümit çocuklardadır.

    Abuk sabuk, karışık, sözüm ona milli hedefler yönünde laf ebesi insanlar yetiştirmeyi amaçlamış eğitim sistemimizin bir an önce terkedilmesi (yerine hiçbir şey konulmasa dahi) yapılması gereken ilk iştir.

    Nil nehrinin uzunluğunu, üçgenin alanını, Kadeş anlaşmasını gözünü kapatıp hatırlayabilen aydınlar yerine, yüzlerce soruna akılcı olarak bakıp, basit olarak “acaba bunlara neler yol açıyor?” diye sorabilen meraklı ortalama insanlar yetiştirmek güç değildir. Yeter ki eğitim sorunlarımızı, öğretmen maaşlarını artırarak çözmeye çalışan yaklaşımdan kurtulalım.

    Önce nitelik dokusu. Yanlış kapıları zorlamayalım.

    AT kapısını da, demokrasiyi de!

    Kasım – 1994

  • GİRİŞİM SERMAYESİ

    Ekonomik paket kapsamı içinde açıklanan Girişim Sermayesi (GS) hakkında dikkate alınması gereken bir seri gerçek bulunmaktadır. Bunların yeteri ağırlıkla dikkate alınması GS’nin başarısını sağlayacak, aksine bir ya da birkaç noktanın gözden kaçırılması, serbest piyasa sisteminin bu önemli aracının elden çıkmasına ve daha da kötüsü daha uzun bir süre, “denendi ve başarılı olmadı” gerekçesiyle kullanılamamasına neden olabilecektir.

    • GS kavramının ekonomik tedbirler içinde yer almış olması son derecede sevindiricidir. Sanayimizin ihtiyacı olan yeni bir momentum, ancak bu gibi çağdaş araçların kullanıma sokulmasıyla kazanılabilir. Bunu düşünenleri kutlamak gerekir.

    • GS sisteminin ne olduğunun, nasıl işlediğinin, nasıl başarılı kılınabileceğinin ve olası güçlüklerin neler olduklarının bilinmesi, sistemin başarısı açısından zorunludur.

    (A) Girişim Sermayesi (GS) Nedir?

    Başarıya ulaşmasında bir miktar risk bulunan ve fakat ulaşması halinde de kazanç beklentisi yüksek olan konulara (venture); venture (Türkçe’ye serüven olarak çevrilebilir) için gerekli sermayeye de (Venture Capital = Girişim Sermayesi) adı verilmektedir.

    Tanım itibariyle her girişim GS’ne konu olabilirse de genellikle yeni veya ileri teknolojiler GS’nin ilgi alanına girerler.

    Bilgisayar donanım ve yazılımı, elektronik, biyoteknoloji, optik, laser, nükleer mühendislik vb konular, GS’nin en çok kullanıldığı alanlardır.

    Özellikle A.B.D. de, uzay ve/ya savunma amacıyla geliştirilen teknolojilerin sivil hayata uygulanması, GS yoluyla olmaktadır.

    GS, bir yeni ve/ya ileri teknolojik fikri bulunan ve fakat bunu ticari hayata aktarabilecek sermayeye sahip olmayan kişi(ler) ile, parasını yüksek kar getiren bir işe yatırmak isteyen bir kişi veya kuruluşun geçici işbirliği demektir.

    GS’ni herhangi bir ticari ortaklıktan ayıran özellikler şunlardır;

    1. Başarıya ulaşmada yüksek risk, fakat başarı halinde yüksek kar beklentisi,

    2. Sermaye sahibinin, işin ticari veya teknik yönetimine karışmayıp yalnız sonucu ile ilgilenmesi.

    3. GS’ne konu olan bir işteki risk, genellikle işin teknolojisindeki belirsizliklerden doğar. Dolayısıyla GS’ne konu olan işler, bir araştırma sürecinin başarısına bağlıdır.

    Örneğin, talaşlı imalat yapan bir tezgah yerine laser ile kesme yapımı üzerinde bir araştırma yapılacak ve bunun sonucunda da çok karlı bir ürün ortaya çıkacaksa, gerek araştırma, gerekse araştırma sonuçlarına ticari anlam kazandırılması için gerekli finansman, GS yoluyla sağlanabilir.

    Geleneksel banka kredisi sistemi, tam garanti esasına dayandığı için bu tür işlerin finansmanında kullanılamamaktadır.

    Söz konusu risk, örneğin bir ürünün pazarlanıp pazarlanamayacağından (mesela mevcut pazarlama zincirlerinin gücü dolayısıyla) kaynaklanıyorsa, bu girişim GS’ne konu olmamaktadır. Tabii ki bu kesin bir kural değildir.

    (B)GS’nin Ön Koşulları Nelerdir?

    Bu kısa açıklamadan da anlaşılabileceği gibi, GS sisteminin konu edilebilmesi için şu ön koşullar gerekmektedir:

    1. Bir yeni veya ileri teknolojinin geliştirilmesine yol açabilecek araştırmaların mevcudiyeti,

    2. Bu araştırmalar sonunda ortaya çıkabilecek ürünleri ticarileştirebilecek ticari yetenek ve imkanlara sahip girişimciler,

    3. Bu girişimcilerin önlerinde engellerin bulunmaması,

    4. Sermaye sahiplerinin olası kayıplarını telafi edebilecekleri ölçüde zengin bir “teknoloji geliştirme kaynağı”. (Batı’daki deneyim, GS’ne konu olan işlerin ancak %10-30’unun başarılı olabildiğini göstermektedir.)

    (C)GS, Bir Araçlar Kümesinin Yalnızca Bir Parçasıdır

    GS, ekonomik gelişme denilen süreç içindeki bir çok parçadan yalnızca bir tanesidir. Dolayısıyla GS’ni, yeni işlerin yaratılmasında sihirli bir araç gibi görmek son derece yanıltıcıdır.

    Örneğin, mevcut bir teknolojiyi geliştirerek uygulamak veya kendi işini kurmak isteyen bir girişimcinin iş yapması için başka parçalara ihtiyaç vardır.

    Yeni iş kurmak isteyen bir kişinin ihtiyacı olan (ve genellikle kendisinin de iş işten geçtikten sonra farkına varabildiği) ögeler şunlardır:

    • Yaşayabilir bir iş fikri

    • Varlığı test edilip doğrulanmış bir pazar hacmi

    • Girişimcilik yeteneği

    • Girişimcinin, gereksinimini duyacağı Çok Yönlü Destek, yani;

      • Bilgi, beceri

      • işyeri (ortak kolaylıkları sağlanmış bir işyeri )

      • Uzman personel

      • Mevzuat bilgisi (hukuk, muhasebe vb)

      • Enformasyon kaynakları (kütüphane, bilgi ağları, danışma kurumları vbg)

      • Vergi kolaylıkları (bağışıklık, erteleme, taksitlendirme vb)

      • Finansman desteği çerçevesinde;

    1. Hibe (geri ödenmeyecek kısım)

    2. Düşük faizli kredi

    3. Girişim Sermayesi

    Bütün bu desteklere ek olarak, girişimcinin önündeki engellerin de asgariye indirilmiş olması gerekmektedir.

    Halen ülkemizde bir iş yapmak isteyenin önünde, onu caydırabilecek çok sayıda engel bulunmaktadır. Bunlara birkaç örnek vermek gerekirse;

    • İşyeri açma veya kapamadaki ağır mevzuat yükü

    • Belediyelerin yüklediği mevzuat yükü

    • Yasa ve/ya ahlak dışı talepler (yardım istekleri, rüşvet vbg)

    • Peşin vergi

    • Teşviklerin keyfiliği

    • Haksız rekabet

    Konu bununla da bitmemektedir. Kapitalist ülkelerde girişimcilerin en önemli desteği kamu alımlarıdır.

    Kamu alımlarının, serbest rekabet piyasası kurallarına göre yapılması, potansiyel girişimcileri iş yapmaya özendiren en önemli dürtüdür.

    Kamu alımlarının, nüfuzlu kişilerin yakınlarına avantaj sağlayacak şekilde yapılması ya da alımlarda rüşvet ve benzeri kanalların yaygınlığı, girişimciliği boğan en önemli nedendir.

    İşte bütün bu faktörlerin olumlu şekilde biraraya gelmesine uygun iş iklimi adı verilmektedir.

    Görülmektedir ki GS, bir buzdağının görünen kısmından küçük bir parçadır. Buzdağının altındaki büyük kısım dikkate alınmadan GS’ne bel bağlanması, buna çarpan gemiye yalnızca bir çeşit etki yapabilir; gemiyi batırır!

    Sonuç olarak, GS sisteminin gündeme getirilmesini, bütün bu ögelerin düzenleneceği anlamında almak gerekir.

    Aksi halde, bu karmaşık sistemin bilincinde olmamak, bir şeyin adı ile kendini aynı sanmak gibi bir ihtimal doğar ki durum herhalde bu değildir.

    ***

  • OKUL SİSTEMİNİN EN SAKINCALI YANI!

    Geleneksel okul sistemine yöneltilen birçok eleştiri var. Toptancılık anlayışı içinde bireysel özellikleri yeterince dikkate almayışı, öğrenme yeteneğini göz ardı edip öğretme esaslı oluşu ve ders denilen ve yaşamın soyut bir modeli olan bir araç yoluyla derslerin işlenmesi eleştirileri bunlardan yalnızca üçü -ve de bütününün reddedilmesine kadar gidebilecek üçü- dür.

    Bu üçüncüsü, özellikle bizim üzerinde daha dikkatle durmamız gereken bir noktadır. Yani, yaşamın kendini, onu iyice unutturacak ve ancak çok yüksek soyutlama becerisi kazanabilmiş erişkinlerce tekrar bir araya getirilerek anlaşılabilecek derecede parçalayarak “dersler” haline getirmek, ilkel çağlardan bugünlere erişebilmiş bir garabettir.

    17-18 Ekim tarihlerinde İstanbul’da bir seminer veren Prof. James J. Asher’in seminer sırasında verdiği bir örnek, derslerin gerçekleri nasıl çarpıtıp saçmalaştırdığını göstermesi bakımından ilginçtir. Ortaokul öğrencilerine cebir öğretmek için seçilen problem şudur: Ohio’lu bisiklet tamircisi olan Wright kardeşler (uçağın mucitleri), bir gün dükkandaki 2 ve 3 tekerlekli bisikletleri saymak isterler. Kardeşlerden birisi yalnızca pedalları sayar 18 sayısını bulurken, diğer kardeş tekerlekleri sayar ve toplam 46 sayısını belirler. Acaba dükkanda kaç adet 2 ve kaç adet de 3 tekerlekli bisiklet vardır?

    Buna benzer problemler, bizim orta ve lise kitaplarımızda bol miktarda mevcuttur.

    Ancak unutulan nokta, bu problemin saçmalığının göz ardı edilip, çocukların aptal yerine konulmasıdır. Doğrudan 2 ve 3 tekerlekli bisikletleri saymak varken hiç kimse pedal ve tekerleri ayrı ayrı sayıp sonra da 2 bilinmeyenli denklem kurarak 10 adet 3 ve 8 adet de 2 tekerlekli bisiklet olduğu sonucuna varmayı düşünmez.

    Çocukları ilgilendireceği düşünülen bu akılsızca problem formülasyonu aslında, çok farklı anlama gelmektedir: Çocukları çok az tanıdığımızı ve eğitim yaklaşımlarımızın onları gerçekten de aptallaştırdığının farkında olmadığımızı!

    Tüm fizik, kimya, matematik kitaplarındaki problemleri inceleyiniz. Şu iki kategoriden birine mutlaka girerler: ya hiç bir açıklaması olmayan problemler, ya da bisiklet probleminde olduğu gibi aptalca düzenlenmiş olanlar.

    Bu yaklaşımın muhakkak ki bir nedeni vardır: O da, öğrenmenin tek yöntemi olarak, değişik problem türlerinden olabildiğince fazla örneği “tekrarlayarak” farklı bir probleme rastlama olasılığını olabildiğince azaltmaktır.

    Bu tekrarlama işini iyi yapan ve de niçin tekrarlama gerektiğini sormayan öğrencilere “çalışkan” deniliyor ve bir fizik, kimya ya da matematik problemini çabucak çözebilen bu çocuklarda da “fen kafası” olduğu söyleniyor. Bu çocuklarımız derslerde sık sık sorular sorarak, değişik görüntülü (ama kökü aynı) problemleri nasıl çözeceklerini öğrenmeye çalıştıklarında, bu da “ezberin olmadığının kanıtı” olarak gösterilir.

    İşte, bu kadar tekrar için anlamlı problem tasarımlamak zor olacağı için de mecburen gerçek yaşamda rastlanması mümkün olmayan problemler ortaya atılır.

    Derslerin gerçek yaşamla birleşmesi ancak tekrarın ortadan kalkması ile mümkündür. Bu ise karmaşık problemleri -tekrarladığından ötürü- çözebilen kişilere değil, çocuklarımızın çok basit gerçekleri iyi anlamış olmalarına bağlıdır.

    Diferansiyel denklem çözebilen, ama gerçek problemlerle karşılaştığında birinci derece denklem bile kuramayan üniversite mezunları yerine, bayağı kesirlerin çarpım kuralının niçin öyle olduğunu bilen çocuklara ihtiyacımız var.

    Dersleri birbirinden kopararak vaziyeti kurtarmak (programı zamanında yetiştirmek) yerine, onları anlamlı senaryolar içine yerleştirebilen öğretmenlere, bu yapılmadığı takdirde neler olabildiğini ve de olabileceğini görebilen eğitim yöneticilerine (her düzeyde) ve elite ihtiyacımız var.