• BİREYSEL VE TOPLUMSAL AKIL!

    Bir artı bir’in her zaman iki etmediğini, daha doğrusu çok nadir hallerde iki ettiğini ancak biraz düşünerek kabul edebiliyoruz.

    Aynı birimle ölçülemeyen iki ayrı bir, toplanamaz, dolayısıyla iki de etmez.

    Ama aynı birime sahip gibi görünen iki ayrı ‘bir’ dahi her zaman iki etmez. Örneğin 1 litre su ile 1litre alkol karıştırılırsa 2 litre etmez, biraz büzüşür ve daha az eder. Böyle düşününce nadir denebilecek hallerde iki edebildiğini anlıyoruz.

    Çok zeki bireylerden oluşan grupların da benzer bir davranış gösterdiği gözlenmiştir. Apollo uzay aracı projesi sırasında oluşturulan yüzlerce proje grubu içinde en başarısızları, en yüksek IQ’lu bireylerin biraraya getirilmesinden oluşanlar olmuş ve bu olaya “Apollo Sendromu” adı verilmiştir.

    Bütün bunlar “birey aklı” ile “grup aklı” nın farklı olabileceği gerçeğine işaret etmektedir.

    Örneğin, akıldan hesap yapmada çok yetenekli olan birisiyle, hesap makinesi kullanmada olağanüstü becerisi olan bir diğeri birlikte hesap yapmayı gerektiren bir iş içinde uyum sağlayamayacak ve aralarında sürtüşmeler doğacaktır.

    Bu örnekler ilerletilir ve gruptaki birey sayısı daha artırılırsa bu defa bir “toplum”a varılabilir ve şu iddiada bununulabilir: “bir toplumun kollektif aklı,onu oluşturan bireylerin tek tek akıllarından bağımsızdır. Uygun koşullar yaratılabilirse bireysel akıllardan daha yüksek bir kollektif akıl, aksi halde daha düşük bir kollektif akıl ortaya çıkar. Bunu yönetmesini beceren uluslar gelişir, beceremeyenler ise geri kalırlar.”

    Bu yaklaşımın ışığında toplumumuza bakılır ve diğer ulusların bireyleri ile karşılaştırılırsa ortalama bireyimizin farkedilir biçimde “akıllı” , ama bu bireylerden oluşan toplumumuzun ise yine farkedilir biçimde “akılsız” olduğu sonucuna varılacaktır.

    Akılsız bir bireyi akıllı hale getirmek güç hatta imkansızdır. Ama “akılsız toplum ” öyle değildir. Çünkü, toplumu akıllı ya da akılsız kılan ögeler, bireyleri akıllı ya da akılsız kılan ögelerden tamamen farklıdır.

    Bu gerçeğin bilinip kabullenilmesi ise akıllı bir topluma varabilmenin ilk, ama oldukça güç bir adımıdır.

    Pazar, 18 Aralık 1994

  • FARKLI MALZEMELERİN BİRLEŞTİRİLMESİ MÜZİKSİZ OLMAZ!

    Her nerede “ek” varsa oraya dikkat ediniz. Büyük ihtimalle, “ek” kaçırıyordur. Daha doğrusu, genellemeden söylenecek olursa, “ülkemizdeki ek’lerin çoğu kaçırıyordur!”..

    Su, elektrik, gaz, kanalizasyon ve benzeri bilumum borular, ek yerlerinden -yurdumuzda- kaçırırlar. Tesisat işleriyle uğraşan ustalar bu ek yerlerine “keten” denilen lifleri sarıp üzerine de “ilaç” dedikleri yapıştırıcı-doldurucu malzemeyi sıvarlar ve böylece bir süre için kaçağı önlerler. Keten ve ilaç kuruyup esnekliğini kaybedince ek yerleri tekrar kaçırmaya başlar.

    Bazı uyanık ustalar ise bu tür ekleri ekmek kapısı yapabilmek için bilerek uyduruk iş yaparlar.

    Yeni yetme mimarların pek meraklı olduğu kiremitsiz düz çatıların birleşim yerleri de -yurdumuzda- kaçırır ve alt katlarda oturanları hayatlarından bezdirir.

    Çekomastik denilen ve icat edildiği ülkeden çok daha fazlası yurdumuzda satılan dolgu macunu, bu kaçağı önlemek için inşaat ustalarımızca tonlarca kullanılır.

    Hava alanlarında uçakların “taksi”yaptıkları beton yolların ek yerleri, viyadüklerin birleşme yerler -yurdumuzda-birer zıplama noktasıdır ve bunlar da birer kaçak türüdür.

    Daha genel bir ifadeyle camların çerçevelerle, fayansların döşemelerle, ıslak hacimlerin kurularla birleştiği ek yerleri -yurdumuzda- kaçırırlar.

    El becerisinin eksikliğini (Çetin Altan’ın deyimiyle mesleksizliği) gösteren bu örneklerin dışındaki “ek” yerleri de kaçırırlar. Bir yasaya göre çıkarılması gereken, yani yasa ile ek yapacak olan kararnameler, anayasa ile ek yapması gereken yasalar yine eklendikleri noktalardan kaçırırlar ve Anayasa Mahkemesi keten ve ilacı ile onarılmaya çalışılırlar.

    Dindarlarla olmayanlar, alevilerle sünniler, kürtlerle Türkler, çalışanlarla işverenler, devletle vatandaşlar daima ek yerlerinde sorunludurlar.

    Bu değişik örneklerden çıkarılabilecek sonuç, toplumumuzun teknik ve sosyal alanlardaki “ek” işlerini beceremediğidir. Becerememekte ve doğan kaçakları gidermek için kaynaklarını harcamakta, başka iş yapmaya imkanı kalmamaktadır.

    İşçisi, ustası, mühendisi, hukukçusu, bürokratı ve politikacısı, sürekli olarak ek yerlerinin kaçaklarını önlemeye çalışmakta, bol bol keten ve ilaç tüketmektedirler.

    Pekiyi, bu bizim beceremeyip başkalarının becerdiği bu “ekleme” işinin sırrı nedir? Bizim neyimiz eksik olduğu için yaptığımız ekler hep kaçırmaktadır?

    Bunu anlayabilmek için, “ek” denilen olguya daha yakından bakılmalıdır. Ekleme işlemi, iki farklı nesneyi yanyana getirip arasına, ikisiyle de iyi birleşebilen bir “arakesit malzemesi” koymakla yapılır. “Arakesit Malzemesi” nin bir özelliğİ, her iki nesneyle de tam birleşip bir “bütünlük” sağlamasıdır. Bir diğer özelliği ise zamanla bozulmaması, esneklik ve bu gibi niteliklerini kaybetmemesidir.

    Ekleme işleminin başarılı olabilmesinin bir diğer koşulu ise, eklenecek her iki malzemenin de, ekleme işlemine hazır hale getirilmesi, bir diğer deyimle ek noktasındaki farklılığı farkedebilecek duyarlıkta olmasıdır.

    İşte, bizim beceremeyip başkalarının yapabildiği bunlardır. Bizim arakesit malzemelerimiz, sayıca az ve özellikleri de yetersizdir. Ayrıca, eklenecek malzemeler, ekleme işlemi için yeterli duyarlığa -esnekliğe- sahip değildir.

    Teknikte olduğu gibi sosyal alanlardaki ekleme işlemleri için de Dünya’da her gün yeni arakesit malzemeleri geliştirilmektedir. Bunlar, tarafımızdan da benimsenip uyarlanıp kullanılabilir. Bu, nisbeten “yapılabilir” bir iştir.

    Güç olan, birleştirilecek farklı malzemelerin, eklemenin gerektirdiği duyarlığa sahip kılınmasıdır. Bu ise doğrudan insan malzememizin nitelikleriyle ilgilidir ve ne ithal ne de transfer yoluyla sağlanamaz.

    İnsanları bu duyarlığa kavuşturan araç müziktir. Sesler arasındaki ince farkları ayırdetmeyi öğrenmiş, bu farklılıklara tepki üretebilen insan, yaptığı boru ekleme, viyadük birleştirme, kararname hazırlama ya da farklı düşünceleri birlikte yaşatabilme işlerini kaçaksız yapabilir.

    Bu ayırdetme özelliğini kazanmış dindar, dindar olmayanla, alevi sünniyle, kürt Türk ile ve işçi işverenle kaçaksız arızasız yaşayabilir.

    Ne tek sesli geleneksel müziğin mesajlarını, ne de çok sesli müziğin çok boyutlu algılanmasını beceremeyen insanlar ise sürekli olarak keten ve ilaç kullanırlar.

    Salı, 09 Mayıs 1995

  • “BİRŞEYLER” YAPMAK LAZIM!

    Nasıl ki insanları bazen küçücük bir söz ele verirse, toplumları da ele veren deyimler oluyor. “Birşeyler yapmak” deyimi de bunlardan birisidir. Bu deyim, “yapılması gereken bazı şeyler var. Fakat ben o şeylerin ne olduğunu bilmiyorum. Bu şekilde boş durmak da ayıp oluyor. İşe yarasa da yaramasa da “birşeyler” yapayım da bu ayıp pek belli olmasın” demektir.

    Ortaya çıkmasaydı toplum içinde herkese dürüstlük ve işbilirlik hocalığı yapacak kimselerin yolsuzlukları ortaya çıkınca, kamuoyundan sesler yükseliyor: “bu ne rezalettir, bu kadar da çalınır mı?” (demek ki daha az çalınabilirmiş!), “milletvekilleri işe el koysun” (merak edilmesin, işlere zaten el koyulmuş durumdadır), “müsebbipler meydana çıkarılsın” (o kadar geniş bir meydan var mı?) gibi..

    Düz vatandaşın tepkisini anlamak kolaydır ve o gayet haklıdır. Anlaşılmaz olan, toplumu yönetmek veya yönlendirmek sevdasında olanların yaklaşımlarıdır.

    Toplumu yöneten veya yönlendiren kesimlere girebilmek için inanılmaz çaba harcayan insanlar, emellerine ulaştıktan sonra, asli ilgi alanı sayılabilecek karmaşık sorunlar karşısında, “birşeyler yapmak lazım” ın dışında bir marifet sergileyemezler.

    Son olarak ortaya çıkan ve toplumumuzun kirlilikler portföyünün “küçük ve orta ölçekli yolsuzluklar” sınıfına giren bir kamu bankası soygunundan sonra yine bu tür yaklaşımlar ortalığı kapladı.

    Fazla şüpheci bir senaryoya göre, bu “kim çaldı, kim vurdu, kim vurdurdu?” gibi magazin soruları ve cevaplar, sorunların mekanizması açısından hiç bir işe yaramaz, ama kamuoyundaki tepki birikimini deşarj etmek açısından birebirdir. Bu nedenle bu tür sorular bilinçli olarak tartıştırılmaktadır.

    Bir rüşvet hesaplaşmasında son olarak tetiği çeken gariban kişi, bir paratoner gibi, insanların tepkilerini toprağa akıtır ve yeni yolsuzluklar için gereken “tepkisiz toplum” şartının ilk taşını yerine koyar.

    Evet, “temiz toplum”a erişmek için “birşeyler” yapmak lazım. Ama o “birşeyler”in, hangi nedenleri ortadan kaldırmaya yönelik birşeyler olduğu acaba hiç merak edilir mi?

    Bu tür sorunlar karşısında pratik reçetelere pek meraklı insanlar vardır (yani otuz-kırk milyon kadar). Üç-dört (tercihan tek) ve basit (ama çok basit) ve de kimseye (özellikle de kendisine) zararı dokunmayacak bir çare (sihir gibi “birşeyler”) bulunmalıdır!

    Düşünce tembelliğinin ve kalıpçılığın tam bir örneği olan bu yaklaşımlardan nefret etmekle birlikte, bu denli yaygın bir arzuyu es geçmek de doğru değildir. Buna göre, yolsuzluklarla mücadele etmek isteyenler için şöyle bir reçete önerilebilir:

    1. “Temiz toplum”u arzu edenler arasında bir araştırma yapıldığında, hemen herkesin ayrı bir temizlik tanımı bulunduğu görülecektir. Kimi, çalmayana; kimi, çalıp da ortaya çıkarmayana; kimi, hem çalıp hem iş yapana temiz demekte, bir kısmı ise “benim dışımdakilerin temiz olması gerekir, ben yüksek ideallere sahibim, ne yapsam yeridir” şeklinde bir sava sahiptir.

    Bu nedenle önce, “temiz toplum” ve “yolsuzluk” tan ne anlaşılması gerektiği konusunda bir uzlaşıya ihtiyaç vardır.

    Toplumumuzun yüzlerce sorununa kaynaklık eden az sayıdaki Kaynak Sorun’dan* birisinin, “kavramların içlerinin boşluğu” olduğu dikkate alınırsa, bu tanım birliği işinin önemi daha iyi anlaşılacaktır.

    1. “Temizlik” konusundaki bu tanımsal uzlaşmadan sonra derhal görülecektir ki, temiz toplum yandaşlarının sayıları zannedildiği kadar çok değildir. Ama bu yine de bu amaç doğrultusunda uğraşmayı gereksiz kılamaz.
    2. Toplumdaki kirlenmenin, küçük bir kesimin işi olmadığının, en saygın, en tartışılmaz kesimlerin bile boğazına kadar pisliğin içine batmış olduğunun bilincine varıldığı bu ikinci adımdan sonraki sağlam adım, adına “yolsuzluklar ağı” denilebilecek mekanizmanın TAM anlaşılmasıdır.

    Toplumumuzun bir özelliği, sorunların nedenleri yerine doğrudan doğruya çözümleriyle uğraşmasıdır. Ve, sorunların bir türlü çözümlenemeyişinin başlıca nedenlerinden birisi de bu “çözüm merakı”dır.

    Örneğin, kamu bankalarının soyulmasına dayalı yolsuzlukların “nedenleri” üzerinde tek kelime edilmeden derhal “çözüm” üretilmiştir: Kamu bankaları özelleştirilirse yolsuzluklar da bitecektir!

    Ama, ülkemizde yalnız kamu bankası soyan özel bir hırsız türü bulunmadığını, kamu bankaları özelleşince bu kişilerin bu defa başka yerleri soyacakları, bu nedenle özelleştirmenin yanında mutlaka, “soygunlara yol açan diğer nedenleri” yoketmeye yönelik diğer önlemlerin de gerektiği nedense düşünülemez!

    İşte bu nedenle, “yolsuzluklar ağı” nın bir plan gibi çizilip bir resim gibi görülmesi çok önemlidir. Bu önemli adımın atılmasını önleyen başlıca engel ise “çözüm merakı”dır. Bu meraka yenilmeyip önce mekanizmanın tam anlaşılması gerekir

    “Yolsuzluk” adı altında tek sözcükte toplanan her tür melanetin tüm olası kaynaklarını “bu önemlidir, şu önemsizdir” gibisinden peşin yargılardan uzak durarak ortaya koymak, işin güç ama can alıcı noktasıdır. Bu yapıldığında, toplumun, üzerinde hiç konuşmadığı örneğin “Kalabalık Kamu Kadroları” ya da “Mali Sistemimizin Belgeye Dayalı Olmayışı” gibi nedenlerin ne inanılmaz sonuçlara yol açtığı, milyon dolarlık rüşvetlerin bu ve benzeri masum yapı taşlarından nasıl örüldüğü hayretle görülecektir.

    1. Bu adımlar atılırken geçecek süreye tahammülü olmayan acilciler, yolsuzlukların önemli desteklerinden birisidirler. Acilciler ikiye ayrılır: Yolsuzlukların “hemen” önlenebileceğini, bunların küçük fakat henüz bilinmeyen bir kesim tarafından yapıldığını, bunlar bulunup etkisiz kılınırlarsa toplumun temiz olacağını düşünen saf vatandaşlar ile, mekanizma’nın anlaşılmasını bilinçli olarak önlemeyi amaçlamış ve bunun için de toplumsal tepkileri kısa vadeli -ve kendileri için bir zarar veremeyecek- önlemlere yönlendirmeye çalışan uyanıklar..

    Ancak, çözümü, kamuoyunun desteğine mutlak ihtiyaç gösteren yolsuzluk sorunları için “çabuk” sonuç bekleyen kesimleri de ihmal etmemek gerekir.

    Bu nedenle, “yolsuzluklar ağı”nın analizinin yanısıra, “Temiz Siyaset Yasası” adlı bir “şemsiye yasa” nın çıkarılması gerekmektedir.

    Altında, “Kamu Alımları Yasası”, “ombudsman”, “Gün Işığında Yönetim Yasası”, “delegesiz siyasi parti”, “siyasi parti gelir ve giderlerinin saydamlığı” gibi yasal düzenlemelerin bulunacağı bu şemsiye yasa’nın TBMM’nden çıkarılabilmesi, yolsuzluklar konusunda bu denli sığ görüşlere sahip bir “yöneten ve yönlendirenler” topluluğu karşısında hemen hemen imkansızdır.

    İSKİ, İLKSAN, CİVAN gibi olaylar, bu sığ bakışların işe yaramadığını göstermesi açısından son derece yararlıdır. Hatta, henüz bilinmeyen ve dokunulması düşünülmeyen yolsuzlukların, -çeşitli pazarlık anlaşmazlıkları nedeniyle- ortaya çıkması, bu bilinçlenme açısından zorunludur denilebilir.

    İşte ancak o durumda böyle bir yasa destek bulur ve de “yolsuzluklar ağı”nın önemi ve analizinin gereği anlaşılır.

    Lütfen ne yolsuzlukların ne de diğer sorunların nasıl çözümleneceği ile uğraşmayalım. Bunların “niçin” ve “nasıl” olduklarını anlamaya çalışalım. Göreceğiz ki bu nedenler bütünü aranılan çözümün ta kendisidir.

    Pazar, 25 Eylül 1994

    (*) Bu yazının yazıldığı tarihte kök-sorun yerine kaynak-sorun deyimini (sorunlara kaynaklık eden anlamında) kullanıyordum. Fakat 1989 seçimlerine MV adayı olarak katılırken hemen hepsi akademisyen olan bir gruba yaptığım “beni seçerseniz, bilim-teknoloji ortamını olumsuz hale getiren kaynak sorunları ele alan şöyle bir bilim-teknoloji politikası uygulayacağım” konuşması sonunda S/C kısmına geçince söz alan bir kişi şöyle bir konuşma yapmıştı (mealen): “Sn. Titiz, ben sizin partinize bir sempati duymuyorum. Fakat bugünkü konuşmanızı dinleyince fikrim tamamen değişti. İlk defa bir politikacıdan, B/T ortamının gelişemeyişinin nedeninin kaynak yetmezliği olduğunu duyuyorum. Oyum sizindir, sizi kutlarım“. Esas ilginç olan nokta salonun neredeyse tamamının bu konuşmaya katıldığını alkışlarıyla göstermesiydi. O günden itibaren bir daha Kaynak Sorun ifadesini kullanmadım, yabancı dilden tercüme kök-sorun deyip yazmaya başladım. 27 Kasım 2025

  • BU KONU UZUN BİR DİZİ OLABİLİR: “SAYGISIZLAR”!

    Eskiden sinemalarda şimdilerde ise televizyonlarda çok tutulan dizilerin bir ortak yanı vardır. Bu yerli yapımlar kadar yabancı yapımlar için de geçerlidir. Ödül kazanmış filmlerin hemen tümü, bu ortak yanı konu almış olanlardır. Bu ortaklık, “konunun, toplum yaşamındaki gerçek olayları ne ölçüde yansıttığı ” alanındadır.

    Yaşamımızı oluşturan kesitler, bir sosyal tomogram gibi ince dilimler biçiminde gözden geçirildiğinde, bunlara temel rengi veren ögenin “saygı eksiği” olduğu kolayca görülebilir.

    Trafik kurallarını hiçe sayarak araç kullananlar, kurallardan önce başkalarının haklarını çiğnemektedir. Bakımsız araçla yola çıkan sürücü, aracın bakımı için gereken masraftan kaçan araç sahibi, aracı doğru dürüst kontrol etmeyen trafik görevlisinin niteliği yine “saygısız”dır.

    Apartmanlarda toplu yaşam kurallarını hiçe sayan kişiler, trafik kurallarını hiçe sayanlarla aynı kişilerdir. Kendi inançlarını -her ne ise- başkalarına zorla benimsetmeye çalışanlar, ticarete hile karıştırarak bundan çıkar sağlayanlar, sokak hayvanlarını katledenler, bunlara emir veren ya da göz yumanlar, binlerce konuda torpil arayanlar ve bunlara torpil yapanlar yine aynı kişilerdir ve bunlar da “saygısız”dırlar.

    “Saygısız” yüzlerce değişik kılığa girer. Bilim adamı (kılığında), sanatçı (kılığında), medya patronu (kılığında), politikacı (kılığında) ya da başka bir kılıkta!

    Bu kılıktakiler, toplum yaşamımızın büyük bir bölümünü derinden etkileyecek kadar kalabalıktırlar.

    Her konuda konuşan Türkiye her ne hikmetse bu konuda konuşmamakta, yüzlerce çeşit saygısızlığı sergileyerek, bu konuda bir bilinçlenme oluşmasına imkan yaratamamaktadır.

    Yapımcılar, karikatüristler, yazarlar için tükenmez bir kaynak olan saygısızlık, “bizimkiler”, “sizinkiler”, “aşağıdakiler-yukarıdakiler”, “bizim-city” gibi dizilerin bir-iki bin katı kadar potansiyel içermektedir.

    Saygısızlığın temelinde, kişinin kendine zarar vermeme konusundaki eksiği, kendine zarar vermemenin yolunun başkalarına zarar vermemekten geçtiği bilincinin eksiği yatmaktadır. İlginçtir ki, herkesin hakkına tecavüz eder görünen “saygısızlar”, aslında kendi çıkarını korumaktan aciz zavallılardır.

    Bu konunun işlenmesi, hem saygısızlara hem de onlardan zarar göreceklere yarar sağlayacaktır.

    Salı, 12 Kasım 1996

  • ÇALIŞAN KADINLARIN ÜCRETİ % 15 YÜKSEK OLSUN!

    Bir gazete haberine göre Türkiye’de, çalışan kadınların ücretleri Japonya’ya göre neredeyse bir misli yüksekmiş. Gazete bunu övünebileceğimiz bir nokta yakalamış olmanın gururuyla haber veriyor.

    Malta’lı ünlü düşünür E.De Bono, feministlerin bir toplantısında hazır bulunan kadın dinleyicilere hitaben verdiği bir konferansta şöyle bir öneride bulunur: “Kadınların ücretleri, aynı işi yapan erkeklere göre %15 daha yüksek olmalıdır.”

    Salon alkıştan yıkılır. Kadınlardan daha fazla kadınları düşünen bir kişi, dinleyicileri çok mutlu etmiştir. Ancak, ön sırada, hiç alkışlamadan oturan ve sert bakışlarla De Bono’yu süzen bir hanım vardır.

    De Bono, yaptığı önerinin gerçek anlamını anlayan bu tek kadını görmüş ve bazı çok açık gerçeklerin çoğu zaman geniş kitlelerce nasıl olup da anlaşılamadığını dehşetle o zaman anlamıştır.

    Alkışlar durulunca konuşmacı, önerisinin ne anlama geldiğini açıklar: İşgücü piyasasında kadınların ücretleri erkeklere göre yükselince, herkes kadın çalışan istihdam etmekten uzaklaşacak ve böylece çoğu kadınlar işlerini kaybedeceklerdir. Dolayısıyla böyle bir öneri kadınların gönüllerini fetheder ve de işlerini kaybettirir.

    Gazete haberine konu olan Japonya’da işsizlik oranı ortalama %1-2 civarında olup, bu oran kadınlar için %4-5 civarındadır.

    Türkiye’de ise ortalama işsizlik %15 civarında olup, kadınlar için %50’den daha yüksektir.

    Japonya’da kadınların ücretleri erkeklerin yarısı, Türkiye’de ise erkeklerinkine eşittir. Yani Türk kadınları daha yüksek ücretli ve de işsizdir.

    Bu düşündürücü haber (haberin içeriği değil kendisi düşündürücüdür) ve onun altında yatan acı gerçek, zaman zaman tartışılan yüksek ücret zamlarının nelere yol açtığını göstermek bakımından ilginçtir.

    Çeşitli toplu sözleşme görüşmelerinin sürdüğü ve çoğunun uyuşmazlığa gittiği bu günlerde, bu olaydan gerekli dersin çıkarılabileceğini ve suların yukarı akıtılamayacağının anlaşılabileceğini umarım.

  • GÜÇ DURUMDAKİ KURULUŞLAR İÇİN BİR ÖNERİ !

    Dünya’da genel olarak yaşanan ekonomik çalkantı ve özelde ülkemizdeki ekonomik kararsızlık (instability), hemen hemen tüm şirketleri “güç durum”a sokmuştur.

    Bu genel fırtına içinde ülkemize özgü niteliklerden birisi de, çarelerin daima devletten beklenmesidir. Bu olguyu yalnızca bizim işadamlarımıza özgü bir kusur olarak yorumlamak doğru değildir. Ekonomik hayata bu denli yersiz müdahalelerde bulunagelmiş kamu yönetimi anlayışları sonunda, herşeyin devletten beklendiği bir ortam yaratmıştır.

    Bu anlayış, halen içinde bulunulan durumu daha da dramatik hale getirebilir ve kuruluşlarımız çareleri devletten bekleye bekleye batabilirler. Çünkü devlet de, birçok sorunun kuruluşlarca çözümlenebileceğini sanmaktadır. Böylece, her iki taraf da birbirinden birşeyler bekleye bekleye batabilirler.

    Bu spiral’i kırmak için yeni bir yaklaşıma ihtiyaç vardır. Bu yaklaşım, güç durumdaki kuruluşlarla, onların batmasına göz yumması halinde kendileri de güç duruma düşebilecek kuruluşlar arasındaki bir işbirliği ile aşılabilir.

    Yaklaşımın özü, devletin birşey yapacağını ümit ederek beklemeden -ki yapacağa benzemiyor- bu iki grup arasında konsolidasyon anlaşmaları’ na gitmektir.

    Sanayi kuruluşları, bu kuruluşlara borçlu olanlar ve bunlardan alacaklı olanların (başta bankalar) oluşturacağı kümeler, kendi aralarında birer “belirli süreli anlaşma” yaparak, borç ve alacaklarını dondurmalıdırlar.

    Ayrıca, sanayi kuruluşları sendikalarıyla ya da yoksa doğrudan doğruya çalışanlarıyla benzer şekilde “belirli süreli anlaşma”lar yaparak ücret ve fiyat artış oranlarını dondurmalı ve böylece bir ölçüde de olsa kriz ortamının sıcaklığının yükselmesini durdurmalıdırlar.

    Bu formülün karşısındaki en büyük engel kamu bankalarıdır. Kamu bankalarının, kendilerine borçlu olan kuruluşlarla konsolidasyon anlaşmalarına girmesine yasalar engel değildir. Herhangi bir siyasi yandaşlık gütmeden yapılabilecek erteleme anlaşmaları kamuoyunda da anlayışla karşılanacaktır. Kamu bankalarının sağduyularına güvenerek bunu ummaktan başka çare yoktur. Özel bankalar ise siyasi yandaşlık yerine hesaplarıyla hareket edecekleri için bu tür anlaşmalara yanaşacaklardır.

    Zincirleme iflasları önlemenin başka çareleri maalesef işlemez görünmektedir.

  • ÇALIŞMADAN PARA KAZANILMAZ!

    Kamuoyuna Titan olayı adıyla yansıyan para toplama usulünü uygulayan kişiye gazeteci soruyor: “Sizin, insanları kandırdığınız, saadet zinciriyle para topladığınız söyleniyor. Titanzedeleri çıldırmaya kadar götüren bu iddialar doğru mu?”..

    Kişi cevap veriyor: “Hayır katiyen doğru değildir. Ayrıca Titanzede diye kimse yoktur. Yalnızca çalışmadan para kazanmak isteyen kişiler çıkmıştır. Tabii ki beleş, çalışmadan para kazanılmaz. Gayret etmek, çalışmak lazımdır”..

    Kimilerinin saadet zinciri olarak adlandırdığı sistemin bilindiği üzere iki esası vardır: Birisi matematiksel esası olup, geometrik dizi denilen sayı dizisinin şaşırtıcı artışıyla ilgilidir. Gazete kağıdının 50 defa katlanması, satranç tahtasının her karesine bir öncekinin 2 katı buğday koyulması gibi örnekler hep geometrik dizi örnekleridir. Ancak, şaşırtıcı sonuçların görülebilmesi için dizi elemanlarının sayısının bir miktar çok olması lazımdır. Aksi halde, mesela satranç tahtasının sadece 10 karesi bulunsaydı herhangi şaşırtıcı bir sonuç elde edilemeyecekti.

    İkinci esas, bu sistem kullanılarak paraları toplanacak olan kişilerin akıl ve fikir düzeylerinin iyice düşük olması gereğidir. Fakat bu yeterli olmayıp, bu tür kişilerin sayılarının, birinci kuralın gerektirdiği kadar “çok” olması da şarttır.

    Titan olayının bence ilgi çekmesi gereken kısmı, uyanık bir kişinin çıkıp tarih kadar eskiden bu yana bilinen bir metotla para toplaması değildir. Çünkü aynı yöntem, temizlik malzemelerinin ve kozmetik ürünlerinin pazarlanması için de halen kullanılmaktadır ve gerek yasalara gerekse ahlaka aykırı bir tarafı da yoktur. Pirimle çalışan pazarlamacılar hemen her sektörde son derece yaygındır.

    Bu tür pazarlama zincirlerinde görev alan kişiler, gerçekten de çok çaba harcarlarsa çok para kazanabilmektedirler. Ayrıca zincire giren herkes, kazanabileceği söylenen paranın kaynağını görmekte, bu paraların yapılabilecek satışların bir bölüm gelirinden kaynaklandığını bilmektedirler.

    Titan konusunda ilginç olan, kaynağı sadece ahmaklık olan bir paradan pay almak isteyebilecek bu kadar çok kişinin varlığıdır.

    Bilim ve teknolojiyle uğraşan kişi ve kuruluşlar, fen dersleri okutan okullar, ülkemizin geleceğinin bilimle ilgili olduğunu düşünenlere, Titan olayından daha iyi bir inceleme konusu olamaz.

    Bu kadar çok insanın ahlaksız olduğuna, “ben senden alırım, sen de başkasından al” gibi bir mantığın, hırsızlık denilen olgunun mantığıyla tamamen aynı olduğunu bilmediklerine katiyen inanmıyorum. Bu zincire giren insanlar ahlaksız değillerdir.

    Bu insanlar ahlaksız değillerdir ama, “yoktan bir şey var olamayacağı” temel yasasını bilemeyecek kadar bilgisiz; durup duruken bu kadar para kazanılamayacağını akıl edemeyecek kadar da akılsızdırlar.

    “Hiçbir şey yoktan var olmaz” kuralını gerçekten anlamış (farkına varmış) bir kişinin, “patron kar etmese de verebilir”, “devlet, vergi almasa da memuruna zam verebilir”, “enflasyonu telafi edici ücret zamları yapsak da kararlı bir politikayla enflasyon düşürülebilir”, “medeni insanlar gibi katma değiri yüksek ürünler üretemesek de, insanca yaşamak hakkımız vardır” ve daha onlarca biçimde dile getirilen “yoktan var etmek mümkündür” hülyasına kapılması mümkün değildir.

    Bilim, yalnızca evrenin sırlarını anlamak değil, o sırlar arasındaki bağları kurmak için de gereklidir. Lavoisier yasasını bir bilim yasası olarak bilen (hatta dersini veren), ama yukarıdaki örneklerdeki yaşam olgularıyla bunu bağlayamamış bir kişi, ünvanı, mesleği, şöhreti ne olursa olsun bilim cahili konumundadır.

    Titan olayını toplum olarak iyi anlamalıyız. Dünyanın her yerinde saf insanları kandıran uyanıklar olmuştur ve olacaktır. Zaten Titan da bir yabancı kuruluştan sağlanan teknoloji (!) ile çalışmaktadır. Ama Türkiye’deki olay kandırma – kandırılma boyutunun dışında değerlendirilmelidir. Bu kadar çok insan, dinlerin “yoktan var etmek Tanrıya özgüdür” ve bilimin “hiçbir şey yoktan var olmaz, var olan da yok olmaz, ancak yer ve şekil değiştirir” temel yasasıyla boğuşarak para kazanmaya çalışmaktadır.

    Titan zincir(ler)ini yasaklamak için yasa çıkarılmasının düşünüldüğü gibi haberlerin doğru olmaması temenni edilir. Hatta eğer yasa çıkarılacaksa bu tür “yoktan var etme girişimleri”ni özendirmek üzere çıkarılmalıdır. Ayrıca bir yasa da bunu akıl edip yaşama geçiren uyanık kişileri ulusal hizmet ödülüyle ödüllendirmek de gerekir. Çünkü, doğal seçim yoluyla bu ve benzeri işlerin peşinde koşanların ayıklanması (çıldırma, intihar ve benzeri yollarla) sonunda geriye düzgün bir nüfus kalacaktır.

    Tabii ki Türkiye gibi geniş toprakları olan bir ülke için kalacak olan nüfus çok az olacaktır. Ama ziyanı yok nasıl olsa çok çoğalıyoruz!

  • AIDS BİR HASTALIK DEĞİLDİR !

    Daha doğru bir başlık muhtemelen şöyle olmalıydı: “AIDS, yalnızca bir hastalık değildir”.

    AIDS bir kısa-ad’dır. (Kazanılmış Bağışıklık Sistemi Bozukluğu İlleti) anlamına gelen İngilizce sözcüklerin baş harflerinden oluşmuştur.

    Ama AIDS aynı zamanda bir “toplumsal nitelikler süzgeci”dir. Öyle bir süzgeç ki, düşük nitelikli olanları tutan ve ancak yüksek niteliklere sahip toplumların geçip yaşamlarını sürdürebilmelerine imkan tanıyan bir süzgeç.

    Hemen her filtre sisteminde olduğu gibi bunda da çeşitli süzme katmanları vardır. “Cinsel yaşamını düzene sokmuş olup olmamak” bir katmandır. Bu tabakadan, bu konularda yeterli bilgiler ve doğru alışkanlıklara sahip olanlar geçebilmektedir. Çocukluğundan itibaren cinselliği bir ayıp olarak tanıyıp, bir dizi saplantı içinde erişkinleşerek karşı cinsle tanışan kadın ve erkekler ise, hemen bu ilk katmanda dışarı atılmaktadırlar.

    Bir diğer katman, “basit görünüşlü bir ihmalin nelere yol açabileceği konusundaki toplumsal uyanıklık” tır. Ancak güzel sanatlar yoluyla farkları farkedebilme duyarlığı keskinleştirilebilecek olan insanlar, aksi halde, ayrıntıların önemi yerine kaza, şanssızlık gibi uyuşturucu kavramların tuzağına düşmektedirler.

    “Temizlik ve hijyen arasındaki farkın” ya da “zincirleme çoğalmaların sırrı olan üssel artışların” bilincinde olup olmama, “sorunların görüntüleriyle kaynaklarını birbirinden ayırıp ayıramama”, “gerçekleri korkmadan insanların yüzüne söylemek ya da saklamak arasındaki ahlaki alanın neresinde durulduğu” gibi daha onlarca katman, süzme görevini yapmaktadır.

    Bütün bu katmanlardan geçebilecek olan bireyler kuşkusuz ki toplum içinde vardır. Ama söz konusu bu ayıklama sistemi bireylerin niteliklerine değil, toplumun bir bütün olarak niteliğine göre süzme yapmaktadır. Toplumun nitelik ortalaması bu testlerden geçemiyorsa, o toplum bir bütün olarak yaşamını sürdürebilme hakkını yitirmektedir.

    Benzer durum trafik için de geçerlidir. AIDS için söz konusu olan süzme katmanlarının çoğu, trafik için de çalışmaktadır. Nitelikleri, trafik süzgecinden geçmeye yeterli toplumlar her yıl 20,000 ölü vermeden yaşamlarını sürdürebilmektedirler.

    Köyünde çift sürerken otoyollarda araç sürmeye atlayan sürücüler ya da benzer işleri yapabilecek durumdayken trafiği düzene sokmak, yönetmek gibi görevleri üstlenmek durumunda kalan kişiler için, kazasız bir trafik düzeninin ne denli çok faktörün eşzamanlı olarak yanyana gelmesi ve de sürmesinin gerekliliğini anlamak imkansızdır.

    Hiç bir mekanik kültürü olmayan insanların çoğunluğundan oluşan bir toplumda, her biri birer “olmak üzere bulunan kaza” demek olan hurda araçlar hiçbir şey ifade edemez.

    Kültürel farklılıkları bir zenginlik olarak algılamak yerine, yumurta gibi birbirine benzer insanlar yetiştirmeyi hedefleyen ve bunun için de insanların yaratıcılıklarını ezberle donduran bir toplum için, bir başka süzme sistemi de bu “zenginlik kaynağı farklılıklar” dır.

    Kısacası, yüksek nitelikli bireylerden oluşan yüksek nitelikli toplumlar için refah ve mutluluk kaynağı olabilen şeyler, daha az nitelikli olanlar için birer süzgeç rolü oynamaktadır.

    AIDS’in, düşük nitelikli toplumların kendi kendilerini yoketmeleri için yapay olarak üretilip ortaya salınmış bir virüs olduğu gibisinden iddialar vardır. Gerçek ise böyle bir komplo senaryosuna uygun olmayabilir. Ama her ne olursa olsun, gerek AIDS gerek diğer medeniyet araçları, “yetersiz nitelikli toplumları ayıklama aracı” olarak işlemektedir.

    Teknolojinin gelişimi, toplumlar arası ilişkilerin karmaşıklaşması, kaynakların azalması, çevrenin bozulması ve belki daha başka faktörler nedeniyle, önümüze giderek daha çok ayıklama süzgeci çıkacağından ya da çıkarılacağından kuşku duyulmamalıdır. Beğenelim ya da beğenmeyelim katı gerçek budur.

    AIDS ile mücadele eden epey kişi ve kuruluşumuz var. Sivil toplum kavramının gelişmesiyle bunun daha da artacağı doğaldır ve de iyidir. Gerek bu, gerekse resmi kuruluşların başlarını çevirmeleri gereken nokta ise, AIDS’in yayılma hızının üssel olduğu ve sorunun çözümünün AIDS tedavisinde yatmadığıdır.

    Bu konudaki en etkili ilaç soru sormaktır: “AIDS Türkiye’de niçin yayılıyor? Hangi yetersiz niteliklerimiz bu yayılmaya yol açıyor? Bunları nasıl geliştirebiliriz?”

    Pazar, 12 Mayıs 1996

  • ALTINCI KAPLAN!

    Birleşmiş Milletler tarafından 17-21 Nisan tarihleri arasında Manila’da düzenlenen İnsan Hakları konulu toplantıya katılmak için gittiğim Filipinler konusundaki izlenimlerimi siz okurlarımla paylaşmak istiyorum.

    Dilimizde kullandığımız, “bizi eşkiya soymadı!” deyimi, sanırım ki bu ülkeyi en kısa biçimde anlatmaya yeterlidir. Bu ülkeyi eşkiya soymuş. Aksi halde, karşımızda bir G.Kore, Hong-Kong, Taiwan ya da bir Singapur görmemiz işten bile değilmiş. Marcos ailesi tarafından `doğrudan’ kaçırılan paranın $30 milyar olduğu sanılıyor. Buna, ailelerin çevresinde bulunması adetten olan “el öpücüler”in götürdükleri de katılırsa “eşkiya”nın bu ülkeye maliyeti tahmin edilebilir.

    Ancak, bu durumun yalnızca bir zaman kaybına yol açtığını, bu insanların kısa sürede Asya’nın altıncı kaplan’ı olabileceklerini tahmin etmek güç değildir.

    Çalışkan, uyumlu, terbiyeli, alçak gönüllü ve yetenekli insan malzemesi açısından oldukça zengin olduğu hemen göze çarpıyor. Fiziksel açıdan ise hemen hepsi düzgün, ince yapılı bu insanlar müziğe karşı da olağanüstü yetenekliler. Filipinler İnsan Hakları Komisyonu’nca verilen bir akşam yemeği sırasında, çok sesli bir müzik şöleni sunan kadın-erkek karışık bir koro yalnız şarkı söylemekle kalmadı, usta bir koreografın düzenlediği anlaşılan bir de gösteri yaptı. Profesyonel olduklarından emin olduğumuz bu grubun, bu komisyonun çalışan memurları olduğunu ve 2 haftalık bir birlikte çalışmayla bu işi becerdiklerini hayretler içinde öğrendik.

    Sokaktaki insanının dahi derdini anlatabilecek düzeyde İngilizce konuşabildiği, okuyup yazabildiği bu ülke, medeni Dünya ile en önemli bağlarından birini kurmuş durumda.

    Senatör ve yerel idarecileri seçmek için yürütülen kampanyaların tam ortasına nastlayan seyahatimiz sırasında gözlediğim en büyük eksiklik ise politikacıların yetersizliği idi. TV kanallarından sürekli yayınlanan konuşmalarında hiçbir politikacının “nurlu ufuk” edebiyatı yapamadığını, hiç kimseye bir şey vadedilmediğini üzülerek gördüm.

    Asya’nın bu uzak köşesinde bu denli rasyonel bir akla sahip insanların nasıl varolabildiği, özellikle bizler tarafından çok düşünülmesi gereken bir sorudur.

    Zenginle fakir arasındaki uçurum ise bu ülkenin en büyük zafiyetidir. Gelir dağılımı bozukluğuna olumlu bir gözlükle bakabilmenin tek yolu, yaklaşık 300 Filipinli ailenin bu bozuk dağılımdan yararlanarak sermaye birikimine katkıda bulunmaları olasılığıdır.

    Tropik iklimi, yaklaşık 7000 adadan, katolik ve müslüman nüfustan oluşan bu ülkenin görünürdeki en önemli potansiyeli, gelişmeyi kendisine bir hedef edinmiş insan potansiyelinden geliyor.

    Sanat faaliyetleri de dahil özel girişimciliğin yaygın olduğu bu ülke, her sorununun çözümünü devletten bekleyen, vermeden almak peşinde olan tüm toplumlara -bu arada bize de- örnek olacak niteliktedir.

    Çarşamba, 26 Nisan 1995

  • BAL TUTAN PARMAK YALAR!

    Tam yarım sayfalık bir gazete haberi:

    Van’ın Edremit ilçesinde geçirdiği bir trafik kazasında yaralanan hemşire Hilal Akkaya, kaldırıldığı Van Yüzüncüyıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Araştırma Hastanesi’nde acil serviste 8 saat bekletildikten sonra öldü. Hastane önünde toplanan meslektaşları olayı protesto ederek, “bu bize yapılırsa vatandaşa ne yapılmaz” dediler. Devlet hastanesi başhekimi Nesrin Asut da, “bir sağlık personeli bu kadar basit bir ihmal sonucu ölüyorsa ayıptır” dedi. Tabipler odası başkanı Figen Polat, “Hilal hemşirenin ölümünde ihmal olup olmadığını araştıracağız, varsa görevli doktorlardan hesap soracağız” dedi…..

    Merd-i kıpti şecaat arzederken sirkatin söyler”, süzüle süzüle gelmiş bir atasözümüzdür. Yeni Türkçeye çevrilince “Mert çingene övünürken suçunu söyler” denilebilir.

    Hergün birçok vatandaşımız benzer ilgisizlikten dolayı aynı akıbete uğrarken bu durumu özel varsayıp yarım sayfa haber yapan gazete de dahil olmak üzere başhekim, tabip odası başkanı, protesto eden hemşireler ve belki daha yüzlerce kişi aslında şunu söylüyor:

    Her kamu görevlisi, elindeki imkanları önce kendi, sonra yakınları ve en sonra da -eğer kullanılabilecek bir imkan kaldıysa- vatandaşlar için kullanır. Meslektaşlık yakınlık demek olduğuna göre tüm hastane personeli imkanlarını Hilal hemşire için kullanmalıydı. (Çünkü bu yarın başka bir sağlık personelinin başına da gelebilir).

    Bu olgunun yalnız sağlık personeli için söz konusu olmadığına, örneğin elindeki imkanları seçim bölgesi için kullanan bakanlarımızın da pek az kimse tarafından ayıplandığına dikkat edilmelidir.

    Maliyede çalışan vergisini kolay yatırır ama hastanede geriye düşer; hastane personeli ise maliyede geriye düşer. Daha da genelleştirilerek, her kamu görevlisinin, elindeki imkanları kendisi ve yakınları için kullanıp, başkalarının ellerindeki imkanlar açısından daha ön sıralara geçme mücadelesi verdiği, bunun için de ülkemizde kimin kimi tanıdığının büyük önem taşıdığı söylenebilir. Bütün mesele, vatandaşlıktan yakınlığa terfi edebilmektir.

    Değer sistemimiz açısından son derece kabul görmüş olan bu ayıp, ne yasa, ne yatırımla önlenebilir. Önce farkına varmak, sonra da “ben yakınlarıma imkan dağıtmak için bu görevde değilim” diyebilenlerin, kendi aralarında örgütlenerek bir “seçkin tavır ağı” oluşturabilmeleri tek çıkar yoldur.