• “YENİ EĞİTİM”!

    Geleneksel eğitimin tanımını en iyi yapanlardan birisi İngiliz düşünürü Alfred North Whitehead’dir. Ona göre eğitim, edinilen bilgilerin yaşam içinde kullanılabilme sanatının edinilmesi’dir.

    Bilgi üreme hızının düşük, daha da önemlisi insan ihtiyaçlarının daha sınırlı, insanın öğrenme yetereklerinin pek iyi bilinmediği yıllar için bu tanım dahice sayılmalıdır.

    Bugün durum değişmiştir. Artık hiçbir bilginin ne kadar süreyle geçerli olduğunu kimse bilmemektedir. En değişmez sanılan bilgiler değişmekte, paradigmalar yıkılmaktadır. Buna bağlı olarak düşünme sistemi de değişmekte, binlerce yıl kullanılabilmiş olan ikili mantık sistemi (binary logic) artık işe yaramamaya başlamıştır. İki karşıt seçenekten aynı anda yalnız ve ancak birinin geçerli olabileceğini savunan ikili mantık sistemi, yerini, bulanık mantık ilkelerine (fuzzy logic) bırakmaktadır.

    İkili mantığın dar kalıplarına göre yoğurulmuş, ayrıca da devletlerin, ideolojilerini geniş kitlelere benimsetmek üzere kullandıkları tek doğrululuğa dayalı eğitim sistemi artık iflas etmektedir. Bunun yerini çok doğrululuk, zıtlıkların aynı anda var olabilmesi gibi ilkelere dayalı yeni bir düşünme biçimi ve onun gerektirdiği eğitim sistemleri gündeme gelmektedir. Buna “Yeni Eğitim” diyebiliriz.

    Ve bir tanım olarak yeni eğitim şudur: “Eğitim, değişen durumların gerektirdiği bilgi ve becerileri yardımsız öğrenebilme ve bunları yaşamın özel durumlarına uygulayabilme sanatının kazanılmasıdır”! Şimdi sorun, sözle kolayca dile getirilebilen bu gerçeğin eğitim sınıfı tarafından benimsenmesi, alışkanlıkların değiştirilmesidir.

    Bu değişimin geleneksel yollarla -insanların akıllarına hitap etmek, ikna etmeye çalışmak, yapılmazsa neler olabileceğini anlatmaya çalışmak, emretmek, genelge yayımlamak ve benzeri yollar- gerçekleşeceğine katiyetle umut bağlamamak gerekir. Ayrıca da, bu değişim yalnızca, sayıları yaklaşık yarım milyonu bulan eğitim sınıfı mensuplarını değil, toplumumuzun neredeyse bütününü ilgilendirmektedir.

    Bu kadar geniş bir kitleyi bu denli derin bir anlayış değişikliğine uğratmak için mümkün görülebilecek tek yol, değişim ajanı adı verilen araçtan yararlanmaktır.

    Eğitim konusunda birinci derecede değişim ajanları, bu konuda çalışan gönüllü kuruluşlardır. Çünkü, herhangi bir görev gereği değil, eğitimin önemine inandıkları için bu alanda çalışmaktadırlar.

    Ancak bu, gerekli koşuldur ama yeterli koşul değildir. Yeterli koşul şudur: Eğitim alanında çaba gösteren gönüllü kuruluşların bir bölümü, okul yaptırmak, okullara yardım etmek gibi yararlı, ama radikal değişimlere yol açması mümkün olmayan alanlarda çalışmışlardır. Bu çalışmaların sürmesi, ayrıca da artarak sürmesi gereklidir. İhtiyaçların yalnız devlet eliyle karşılanamayacağı açıktır.

    Diğer yandan ise öyle bir alan vardır ki , ancak radikal “değişim hareketleri” yoluyla gerçekleştirilebilir. İşte, başlangıçtan bu yana sözü edilen değişim bu türdendir. Bunun içinse, bu gönüllü kuruluşların, bugüne kadarki bakış derinliklerinden daha fazlasına ihtiyaç vardır.

    Türkiye’de sürekli olarak eğitimden söz edilir. Hatta son zamanlarda eğitimin kalitesinden de söz edilir olmuştur. Ama hala, bu “kalite” denilen şeyin ne olduğu belli değildir. Ya da, kalite ile kastedilen, eğitimin temelde değişen niteliklerine cevap verebilecek özellikler değildir.

    Bugün iki noktada yoğunlaşılmaya ihtiyaç vardır:

    1. Eğitimde; kuşkusuzluğa, tek doğrululuğa , öğrenilenlerin o konudaki değişmez doğru olduklarına dayalı olan yaklaşım (yani ezber) ,

    2. Her canlının -yalnız insanlar değil- birer ayaklı öğrenme makinesi olduğunun anlaşılmayıp, hala öğretme yoluyla bilgi vermeye çalışılması.

    Bu iki illet, sayıları bir elin parmağını geçmeyen, eğitim alanında çalışan güçlü gönüllü kuruluşun, yoğunlaştıkları alanları bırakıp bu konulara eğilmeleriyle Türkiye’nin gündemine oturtulabilir.

    Gönüllülük, çalışılan konuda “gönlünün istediği biçimde” çalışabilme özgürlüğü demek değildir. O konuda yapılması gerekenleri düşünebilme ve uygulama sorumluluğu, gönüllü kuruluşlar açısından en yüksek düzeyde hissedilmesi gerekir.

    Hemen her konuda ilk akla gelen soru, yurtdışında bu konuda ne yapıldığıdır. Bu sorun izleyicilikle çözülemez. Dünya’da neler olup bittiğini izlemek, ama ondan bir adım da öne geçmek zorunluğu vardır.

    “Bu benim fikrim değil” sendromu, herhalde binlerce yıldır yüzlerce toplumu medeniyet dünyasından silmiştir. Bu sendroma kapılarak silinenlerden birisi de biz olmayalım.

  • “PIRIL PIRIL”LIK !

    “Ne zaman ki toplu halde Güney’e gidildiğini görsem, içimde Kuzey’e gitmek yönünde karşı konulmaz bir arzu duyuyorum”..

    Bu sözler, CDC bilgisayar firmasının kurucusu William C. Norris’e aittir. A.B.D. iş hayatına başlangıçta çok ters gelmiş bu misyoner – iş adamı hep bu bakışla yaşamış ve tek hedefi para kazanmak olarak yorumlanagelmiş iş hayatının, topluma da yararlı işlerle birleşebileceğini göstermiştir.

    Ülkemizde son on yıldır giderek daha çok dile getirilen ve herkesin paylaşır göründüğü bir düşünce, nüfusumuzun “pırıl pırıl, genç ve dinamik olduğu”, “bu pırıl pırıl insanların, yönetenlerin önünde olduğu”, “böyle bir potansiyelle nasıl olup da süper güç olamadığımızın bir türlü anlaşılamadığı” ve dolayısıyla da “birkaç basit önlemle bunun tersine çevrilebileceği” şeklinde özetlenebilir.

    Durum gerçekten böyleyse, çok ilginç, açıklanması çok güç bir gariplikle karşı karşıyayız demektir. Bu denli “pırıl pırıl” bir nüfus nasıl olup da “layık olduğu idare”yi bulamıyor?

    Bunun olası yanıtı, bazı güçlerin bu potansiyelin önünü tıkamış olduğu, bunlar yoldan çekilirse Türkiye’nin derhal kalkınıp, bir patlamayla süper güç haline gelivereceğidir!

    Bu durum, Norris’in “toplu halde Güney’e gitme” işini çağrıştırıyor. Acaba, nüfusumuzun “pırıl pırıllık profili” gerçekten böyle midir?

    Pırıl pırıllık ne demektir? Cep telefonu ve yazılarını daktilo yerine bilgisayarla yazan, seyahat ya da faks yoluyla dışarıyla temas kurmuş, birkaç finansal aracın adını öğrenmiş ve özel TV kanallarını izleme imkanına sahip insanların varlığı mı demektir?

    Bu anlamsız göstergeleri “Dünya ile bütünleşmek” sanan insanların ruh hallerini anlamak güç değildir. Uzun yıllar Dünya’dan yalıtılmış olarak yaşamış insanımız, çağın imkanlarıyla biraz temas haline gelince “çağı yakaladık”, “çağdaş olduk” zannetmektedir.

    İnsanlarımızı kim dolduruşa getiriyor? Bütün sorunlarımızın değişmez elementi durumunda olan, “niteliği, yaşamak istediği hayatın gereksinimlerine göre çok geride olan beşeri malzeme yetersizliği” sorununu, kimler görmezlikten geliyor ve de saklamaya çalışıyor? Bunu bilerik mi yoksa ahmaklığından mı yapıyor?

    Kendinden ve başkalarından gizlemek yoluyla iyileşen bir hastalık duyulmuş mudur? Hastalıkları tedavinin değişmez ilk adımı, onun varlığını kabul etmektir. Ama, hastalığı sağlık işareti saymak ayrı

    -ve daha tehlikeli- bir hastalıktır.

    İnsanlarımız ne yazık ki pırıl pırıl değildir. “Pırıl pırıl” olanlar -her toplumda olduğu gibi- bizde de vardır. Ama onların sayısı sandığımız kadar yüksek olmadığı gibi, pırıl pırıllığın işaretleri de, o pek övündüğümüz işaretler değildir.

    Bu “pırıl pırıllık” palavrasından vazgeçelim. Bizi bize övmekten -Çetin Altan’ın deyimiyle Türk’e Türk propagandası yapmaktan- vazgeçtiğimiz, yetmezliklerimizin kaynaklarını araştırmaya başladığımız gün, sorunlarımızı tanımlayabilecek, sonra da onları çözebilecek yola gerçekten giriyoruz demektir.

    Pazar, 06 Kasım 1994

  • $ 3000’LIK GELİR VE SİVİL TOPLUM !

    Birey başına ortalama gelirimiz, farklı usullere göre de olsa $3000 civarındadır. Gelişmiş ekonomilere sahip toplumlarda ise bu rakam on kat dolayındadır. Bu biçimde ifade edildiğinde kolayca içe sindirilebilen bu farkın, toplum yaşamının çeşitli kurumlarına yansıması bu denli kolay açıklanabilir değildir.

    İlk bakışta, bire onluk zenginlik farkının her kuruma aynı oranda yansıdığı akla gelebilirse de, belirli kurumların ancak belirli gelir düzeyleri aşıldıktan sonra gelişebildiği bir gerçektir.

    O kurumların mı zenginliği, yoksa zenginliğin mi o kurumları doğurduğu sorusu ise, bu iki olgunun dönüşümlü olarak birbirini desteklediği biçiminde açıklanabilir.

    Her toplumda, asgari yaşam sorunlarını çözmüş olan kişilerin gönüllü çalışmalara katıldığı düşünülürse, Türkiyede sivil toplum kuruluşlarına ayrılabilen kaynakların -başta zaman olmak üzere- niçin bu denli az olduğu da anlaşılmış olacaktır.

    Ayda bir veya birkaç defa toplanarak hiçbir sorunun çözümüne olumlu bir katkıda bulunulamayacağı açıktır. Ama ülkemizdeki sivil toplum kuruluşlarının büyük bir bölümünün durumu budur. Kendini toplum hizmetlerine katkıda bulunmayı bir yurttaşlık görevi sayan insanlar, bir yandan da yaşamlarını sürdürebilmek için zaman ve enerjilerinin büyük bölümünü kendi işlerine ayırmak zorundadırlar.

    O halde öyle bir yol bulunabilmelidir ki, gönüllü çalışmalara katılacak olanların ayırabildikleri kısıtlı sürelerin sınırlayıcılığı aşılabilsin.

    Bu yol, gönüllü hizmetlerin niteliğine daha yakından bakılarak bulunabilir. Gönüllü hizmetlerin gerektirdiği sürelerin büyük bölümü, üyeler, etkilenmek istenilen kesimler ve sivil toplum kuruluşlarının yönetimleri arasındaki iletişim için, daha da doğrusu bu iletişimi kurabilmek için kullanılır ve çoğu zaman da istenildiği gibi kurulamaz.

    O halde, kurulmak istenilen bu iletişimi kolaylaştırabilecek bir yöntem, bu çalışmalara katılan ya da katılmayı arzu etmekle birlikte vakit yetersizliğinden ötürü katılamayan gönüllüleri bu alanlara yöneltebilecektir.

    İNTERNET yeteri kadar desteklenip herkesin evine girebilmiş olsaydı, bu iş için mükemmel bir ortam olurdu. Ama böyle olmamış, birkaç bürokratın elinde oyuncak edilmiştir.

    İNTERNET kadar hızlı, pratik ve ucuz olmamakla beraber, eldeki bir imkan bu iletişimi sağlamak için kullanılabilir. Bu, bir “faks ağı”dır.

    Birkaç sivil toplum kuruluşunun ortaklaşa geliştirmekte oldukları bu proje muhtemelen yakında kamuoyu gündemine gelecektir.

    Faks Ağı, bir kuruluşun üyeleri arasında, bir aracı yardımıyla kurulan bir iletişim ağıdır. Üyelerden herhangi biri ya da kuruluşun yönetimi, herhangi bir konunun tartışılmasını, bir ortak akıl oluşturulmasını isterse, bu isteğini ağ üzerinde serbest dolaşım’a bırakmakta, konu üzerinde fikri olanlar sürece katılmaktadırlar.

    Çok sayıdaki üye arasındaki iletişim, bir aracı üzerinden sağlanmakta, tüm mesajlar bu aracıya gelmekte ve aracı tarafından birleştirilmekte ve tekrar üyelere dağıtılmaktadır. Brain writing (yazılı beyin fırtınası) denilen yönteme benzeyen bu süreç, birbirinden uzakta bulunan ve bir araya gelmekte güçlüğü bulunan kişiler arasındaki iletişimi sağlamakta yarar sağlayabilecektir.

    Faks Ağı’nın diğer ve belki de birinciden daha önemli işlevi, farklı sivil toplum kuruluşları arasındaki iletişimi sağlayabilmesidir.

    Zaman zaman, benzer amaca yönelik çalışmalar yapan kuruluşlar arasında bir güçbirliği yapılmaya çalışılır. Ama, bunun yolu olarak ancak bir üst kuruluş oluşturma ve diğerlerinin onun “altında” toplanması öngörüldüğü için bir türlü gerçekleşmez.

    Faks Ağı, bu hiyerarşi yaratma yoluyla işbirliği sağlama yöntemine, çok esnek bir alternatif getirmektedir. Özellikle, birbirinden farklı görüşlere sahip kuruluşlar arasında bu yolla bir uzlaşı ortamının temelleri de atılabilir.

    Gerek faks gerek diğer iletişim araçları üzerinden kurulan iletişim, hiçbir zaman bir araya gelmenin yerini tam olarak tutamaz. Ama, bir araya gelmenin amaçlarından çoğunu gerçekleştirebilir.

    Pazartesi, 09 Eylül 1996

  • AÇLIK GREVLERİ, ORMAN YANGINLARIYLA İLİŞKİLİ MİDİR?

    Bu soruyla, ilk bakışta sanılabileceği gibi, her ikisinin de terör amacı içerdiği gibi bir iddia ima edilmiyor. Hatta, açlık grevlerinin nedeni, bütünüyle, cezaevlerinin kötü koşullarını protesto; orman yangınlarının nedeni ise bütünüyle, köfte pişirmek isteyen vatandaşlarımızın dalgınlıkları dahi olabilir

    Ama yine de, açlık grevleri orman yangınlarıyla ilişkilidir. Hatta, bundan önceki orman yangınları, bundan sonra meydana gelecek açlık grevleriyle de ilgilidir.

    Yalnız bu ikisi değil, trafik terörü, korsan sokak gösterileri, otobüs yakma eylemleri, orman yangınları ve açlık grevleri birbirleriyle ilişkilidir.

    Hayır, ilişkili de değildir. Bunlar bütünüyle aynı bir şeyin değişik “görüntüleri”dirler. Bu aynı bir şey, sorunları anlamak ve sonra da çözmekle görevli insanlarımızın Sorun Çözme Becerileri’nin olağanüstü düşüklüğüdür.

    Ancak bu beceri yetmezliği yalnız bu görevlilerin değil, aydın dediğimiz insanlarımızın önemli bir bölümünün de ortak özellikleridir.

    Şunu görebilmemiz gerekiyor: Trafik işletmeciliği, cezaevi işletmeciliği ya da yurttaşların can ve mal güvenliklerinin sağlanması, kamu yönetimi dediğimiz bir genel işletmeciliğin alt-dallarıdır. Ve bizim insanımız bu işletmeciliği becerememekte, daha da kötüsü beceremediğinin farkına varamamaktadır.

    Bir cezaevi sistemi düşünülebilirmi ki, oraya cezaevi yönetimi değil hükümlüler hakimdir ve hükümlülerle yönetim oturup, hangi cezaevine kaç mahkumun yerleştirileceği konusunda protokol imzalamakta ve bu bir başarı sayılmaktadır.

    İnsanların ya da daha genel olarak bir varlığın ölmesi, ölmesine göz yumulması, kayıtsız kalınması, engel olmak için gereken çabanın azıcık dahi eksik gösterilmesi, tartışılmayacak bir insanlık ayıbıdır. Ve bu yalnız hükümlüler için değil herkes için böyledir.

    Ama konunun duygu yüklü bu boyutunu, akıl boyutunu örtecek şekilde kullanmak, ancak cehaletten ve/ya kasitten kaynaklanabilir.

    Açlık grevlerinin ilk gününden beri, insanlar derhal, iki kamptan birisini seçmeye zorlanmışlardır: Açlık grevlerindekilerin zaten suçlu olduklarını ve ölmelerinde bir sakınca olmadığını -hatta yarar olduğunu- savunanlarla, grevcilerin, haklı istekleri savunduklarını, bunları görmezden gelmenin faşist devlet terörü olduğuna inananlar..

    Aile, okul ve sosyal çevrenin koşullamalarıyla, bebeklikten itibaren başlayan bir alışkanlıkla donatılmışızdır: Herhangi bir durum karşısında derhal bir “yargı”yı sahiplenmek

    Yargı, bir giysi gereksinimi gibi olmuş, bir konuda bir yargı sahibi olmamak çıplak dolaşmakla özdeşmiştir.

    Yaratıcı düşünce üretim süreçlerinin (beyin fırtınası gibi) temel ilkelerinden birisi, “geciktirilmiş yargı” (deferred judgement) dir. Bir “durum” karşısında, aklımıza gelen ya da önümüze sürülen yargı seçeneklerinden -ki genellikle iki tanedir- birisini sahiplenmeden, bir süre, yargısız kalabilmek ve bu süre içinde yargıyla deforme olmamış düşünce üretebilmek, bu ilkenin özüdür.

    Bu durum özellikle karmaşık görünümlü sorunların anlaşılmasında çok yararlıdır. Hatta denilebilir ki, bu yöntem kullanılmaksızın hiç bir karmaşık sorun anlaşılamaz ve dolayısıyla da doğru çözümlere varılamaz.

    Bir yargıyı sahiplenmeden önce bir “nötr” zaman süresi bırakmak ve o aralıkta ne olduğunu anlamaya çalışmak için, ne olduğunu anlamaya yardımcı olabilecek bir sorun tanılama usulüne de gerek vardır.

    Bu usulün ilk adımı, “katı gerçekler” dediğimiz, öznel yargılamalara kapalı bir bilgilenmedir.

    Trafikte her yıl kaç kişinin hangi nedenlerle öldüğü, kaç trafik polisimizin mevcut olduğu, kaç tanesinin görev tanımını, kaçının trafik kurallarını bildiği, sürücülerin ortalama eğitim ve zeka düzeyleri, trafik terörü sorununa çözüm önermeden, bu soruna ilişkin yargılardan birisini sahiplenmeden önce bilinmesi gereken “katı gerçekler”dir.

    Benzer şekilde, açlık grevi yapanların (temsilcilerinin değil) hangi istekleri öne sürdükleri, bu eylemleri bağımsız iradeleri ile mi yoksa herhangi bir baskı altında mı yaptıkları, bu isteklerdeki gerçeklik payları, eylemcilere erişme, hastaneye kaldırma gibi konularda bir engelleme olup olmadığı, varsa bunu kimlerin nasıl yapabildikleri, cezaevi yönetimlerinin bunlara karşı ne yapıp yapamadıkları gibi katı gerçekler de herhangi bir yargıdan önce gelmelidir. (devamı Sh 2’de)

    “Ne olduğu” konusunu böylece nesnelleştirdikten sonra “niçin olduğu” konusuna sıra gelir.

    Trafik polislerinin bir bölümünün niçin rüşvet alıp diğerlerinin almadığı, iyi işleyen bir trafik şikayet sisteminin kurulmasının niçin istenmediği, cezaevlerinde niçin disiplinli ve de insani bir sistem kurulamayıp, yönetimin, kontrolun bir bölümünü -hatta tamamını- hükümlülerle paylaşmaya rıza gösterdiği, kovuş sisteminin niçin terkedilemediği, terör hükümlüsü olanlara tüm medyanın niçin ağız birliği içinde siyasi tutuklu dediği, bunun ahmaklıktan mı yoksa başka nedenlerden mi kaynaklandığı, korsan sokak gösterilerinde acımasız (gibi) davranan polisin bunu, eğitimsizliğinin verdiği korkudan mı, yoksa bir bölümünün bozuk ruh sağlığı nedeniyle mi yaptığı, bir eylemciyi etkisiz kılabilmek için niçin 10 polisin yaka-paça yaptığı gibi sorular, işte bu “geciktirilmiş yargı” sırasında sorulmalıdır.

    Ve işte o zaman görülecektir ki, birbiriyle ilişkisizmiş gibi görünen olaylar, bir “yanlışlar”, “beceriksizlikler”, “yetersizlikler” dizisidir ve de sahiplenmemiz için dayatılan yargılardan ikisi de doğru değildir.

    Yani ne açlık grevindekilerin zaten suçlu olmaları nedeniyle ölümlerine kayıtsız kalınması doğrudur, ne de grevciler, isteklerinin kökeninde ve bütününde haklıdırlar.

    “Orada insanlar ölüyor, analiz yapmanın zamanı mı?” ya da “bırak teröristleri gebersinler” tepkileri, sıradan vatandaşların belki de anlayışla karşılanması gereken tepkileri sayılabilir.

    Ama, sorunları iyi anlamak ve tüm eylemlerini bu sağlam anlayışlarına oturtmak zorunda olan görevli ve aydınların, çabuk yargı sahiplenmek gibi bir lüksleri olamaz. Oluyorsa, bu davranış sığlığını herkese açıklayabilmek zorundadırlar.

    Salı, 30 Temmuz 1996

  • AIDS BİR HASTALIK DEĞİLDİR !

    Daha doğru bir başlık muhtemelen şöyle olmalıydı: “AIDS, yalnızca bir hastalık değildir”.

    AIDS bir kısa-ad’dır. (Kazanılmış Bağışıklık Sistemi Bozukluğu İlleti) anlamına gelen İngilizce sözcüklerin baş harflerinden oluşmuştur.

    Ama AIDS aynı zamanda bir “toplumsal nitelikler süzgeci”dir. Öyle bir süzgeç ki, düşük nitelikli olanları tutan ve ancak yüksek niteliklere sahip toplumların geçip yaşamlarını sürdürebilmelerine imkan tanıyan bir süzgeç.

    Hemen her filtre sisteminde olduğu gibi bunda da çeşitli süzme katmanları vardır. “Cinsel yaşamını düzene sokmuş olup olmamak” bir katmandır. Bu tabakadan, bu konularda yeterli bilgiler ve doğru alışkanlıklara sahip olanlar geçebilmektedir. Çocukluğundan itibaren cinselliği bir ayıp olarak tanıyıp, bir dizi saplantı içinde erişkinleşerek karşı cinsle tanışan kadın ve erkekler ise, hemen bu ilk katmanda dışarı atılmaktadırlar.

    Bir diğer katman, “basit görünüşlü bir ihmalin nelere yol açabileceği konusundaki toplumsal uyanıklık” tır. Ancak güzel sanatlar yoluyla farkları farkedebilme duyarlığı keskinleştirilebilecek olan insanlar, aksi halde, ayrıntıların önemi yerine kaza, şanssızlık gibi uyuşturucu kavramların tuzağına düşmektedirler.

    “Temizlik ve hijyen arasındaki farkın” ya da “zincirleme çoğalmaların sırrı olan üssel artışların” bilincinde olup olmama, “sorunların görüntüleriyle kaynaklarını birbirinden ayırıp ayıramama”, “gerçekleri korkmadan insanların yüzüne söylemek ya da saklamak arasındaki ahlaki alanın neresinde durulduğu” gibi daha onlarca katman, süzme görevini yapmaktadır.

    Bütün bu katmanlardan geçebilecek olan bireyler kuşkusuz ki toplum içinde vardır. Ama söz konusu bu ayıklama sistemi bireylerin niteliklerine değil, toplumun bir bütün olarak niteliğine göre süzme yapmaktadır. Toplumun nitelik ortalaması bu testlerden geçemiyorsa, o toplum bir bütün olarak yaşamını sürdürebilme hakkını yitirmektedir.

    Benzer durum trafik için de geçerlidir. AIDS için söz konusu olan süzme katmanlarının çoğu, trafik için de çalışmaktadır. Nitelikleri, trafik süzgecinden geçmeye yeterli toplumlar her yıl 20,000 ölü vermeden yaşamlarını sürdürebilmektedirler.

    Köyünde çift sürerken otoyollarda araç sürmeye atlayan sürücüler ya da benzer işleri yapabilecek durumdayken trafiği düzene sokmak, yönetmek gibi görevleri üstlenmek durumunda kalan kişiler için, kazasız bir trafik düzeninin ne denli çok faktörün eşzamanlı olarak yanyana gelmesi ve de sürmesinin gerekliliğini anlamak imkansızdır.

    Hiç bir mekanik kültürü olmayan insanların çoğunluğundan oluşan bir toplumda, her biri birer “olmak üzere bulunan kaza” demek olan hurda araçlar hiçbir şey ifade edemez.

    Kültürel farklılıkları bir zenginlik olarak algılamak yerine, yumurta gibi birbirine benzer insanlar yetiştirmeyi hedefleyen ve bunun için de insanların yaratıcılıklarını ezberle donduran bir toplum için, bir başka süzme sistemi de bu “zenginlik kaynağı farklılıklar” dır.

    Kısacası, yüksek nitelikli bireylerden oluşan yüksek nitelikli toplumlar için refah ve mutluluk kaynağı olabilen şeyler, daha az nitelikli olanlar için birer süzgeç rolü oynamaktadır.

    AIDS’in, düşük nitelikli toplumların kendi kendilerini yoketmeleri için yapay olarak üretilip ortaya salınmış bir virüs olduğu gibisinden iddialar vardır. Gerçek ise böyle bir komplo senaryosuna uygun olmayabilir. Ama her ne olursa olsun, gerek AIDS gerek diğer medeniyet araçları, “yetersiz nitelikli toplumları ayıklama aracı” olarak işlemektedir.

    Teknolojinin gelişimi, toplumlar arası ilişkilerin karmaşıklaşması, kaynakların azalması, çevrenin bozulması ve belki daha başka faktörler nedeniyle, önümüze giderek daha çok ayıklama süzgeci çıkacağından ya da çıkarılacağından kuşku duyulmamalıdır. Beğenelim ya da beğenmeyelim katı gerçek budur.

    AIDS ile mücadele eden epey kişi ve kuruluşumuz var. Sivil toplum kavramının gelişmesiyle bunun daha da artacağı doğaldır ve de iyidir. Gerek bu, gerekse resmi kuruluşların başlarını çevirmeleri gereken nokta ise, AIDS’in yayılma hızının üssel olduğu ve sorunun çözümünün AIDS tedavisinde yatmadığıdır.

    Bu konudaki en etkili ilaç soru sormaktır: “AIDS Türkiye’de niçin yayılıyor? Hangi yetersiz niteliklerimiz bu yayılmaya yol açıyor? Bunları nasıl geliştirebiliriz?”

    Pazar, 12 Mayıs 1996

  • ALTINCI KAPLAN!

    Birleşmiş Milletler tarafından 17-21 Nisan tarihleri arasında Manila’da düzenlenen İnsan Hakları konulu toplantıya katılmak için gittiğim Filipinler konusundaki izlenimlerimi siz okurlarımla paylaşmak istiyorum.

    Dilimizde kullandığımız, “bizi eşkiya soymadı!” deyimi, sanırım ki bu ülkeyi en kısa biçimde anlatmaya yeterlidir. Bu ülkeyi eşkiya soymuş. Aksi halde, karşımızda bir G.Kore, Hong-Kong, Taiwan ya da bir Singapur görmemiz işten bile değilmiş. Marcos ailesi tarafından `doğrudan’ kaçırılan paranın $30 milyar olduğu sanılıyor. Buna, ailelerin çevresinde bulunması adetten olan “el öpücüler”in götürdükleri de katılırsa “eşkiya”nın bu ülkeye maliyeti tahmin edilebilir.

    Ancak, bu durumun yalnızca bir zaman kaybına yol açtığını, bu insanların kısa sürede Asya’nın altıncı kaplan’ı olabileceklerini tahmin etmek güç değildir.

    Çalışkan, uyumlu, terbiyeli, alçak gönüllü ve yetenekli insan malzemesi açısından oldukça zengin olduğu hemen göze çarpıyor. Fiziksel açıdan ise hemen hepsi düzgün, ince yapılı bu insanlar müziğe karşı da olağanüstü yetenekliler. Filipinler İnsan Hakları Komisyonu’nca verilen bir akşam yemeği sırasında, çok sesli bir müzik şöleni sunan kadın-erkek karışık bir koro yalnız şarkı söylemekle kalmadı, usta bir koreografın düzenlediği anlaşılan bir de gösteri yaptı. Profesyonel olduklarından emin olduğumuz bu grubun, bu komisyonun çalışan memurları olduğunu ve 2 haftalık bir birlikte çalışmayla bu işi becerdiklerini hayretler içinde öğrendik.

    Sokaktaki insanının dahi derdini anlatabilecek düzeyde İngilizce konuşabildiği, okuyup yazabildiği bu ülke, medeni Dünya ile en önemli bağlarından birini kurmuş durumda.

    Senatör ve yerel idarecileri seçmek için yürütülen kampanyaların tam ortasına nastlayan seyahatimiz sırasında gözlediğim en büyük eksiklik ise politikacıların yetersizliği idi. TV kanallarından sürekli yayınlanan konuşmalarında hiçbir politikacının “nurlu ufuk” edebiyatı yapamadığını, hiç kimseye bir şey vadedilmediğini üzülerek gördüm.

    Asya’nın bu uzak köşesinde bu denli rasyonel bir akla sahip insanların nasıl varolabildiği, özellikle bizler tarafından çok düşünülmesi gereken bir sorudur.

    Zenginle fakir arasındaki uçurum ise bu ülkenin en büyük zafiyetidir. Gelir dağılımı bozukluğuna olumlu bir gözlükle bakabilmenin tek yolu, yaklaşık 300 Filipinli ailenin bu bozuk dağılımdan yararlanarak sermaye birikimine katkıda bulunmaları olasılığıdır.

    Tropik iklimi, yaklaşık 7000 adadan, katolik ve müslüman nüfustan oluşan bu ülkenin görünürdeki en önemli potansiyeli, gelişmeyi kendisine bir hedef edinmiş insan potansiyelinden geliyor.

    Sanat faaliyetleri de dahil özel girişimciliğin yaygın olduğu bu ülke, her sorununun çözümünü devletten bekleyen, vermeden almak peşinde olan tüm toplumlara -bu arada bize de- örnek olacak niteliktedir.

    Çarşamba, 26 Nisan 1995

  • NİTELİĞİMİZİ AŞAN İŞLER !

    Her faciadan sonra gazetelerde konu ile ilgili (çoğu da ilgisiz) kişilerin yorumları, eleştirileri ve ileriye dönük uyarıları yer alır.

    Bazen de herhangi bir facia olmadan, alınması gerekli önlemlerle ilgili öneriler yapılır.

    Bütün bunlardan sonra facialar olunca durum, insanımızın “vurdum duymazlığı” ile açıklanır ve mesele biter.

    Acaba mesele bu kadar basit midir? İnsanımız dışarıdan bakan bir gözlemcinin vardığı yargıda olduğu gibi gerçekten vurdumduymaz mıdır?

    Senede birkaç bin insanını trafik kazalarında kaybeden, aynı yerde peşpeşe olan depremlerde binlerce insanı yıkılan binaların altında kalan, grizu patlamaları, göçükler, maden kazaları rutin hale gelen ülkemizde insanlar basit bir yargıyla vurdumduymaz olarak nitelenemez.

    Bu felaketlerden üzülmeyen, bir şey yapmak için yüreği çarpmayan bir insan -hangi milletten, hangi inançtan, hangi görüşten olursa olsun- bulunabilir mi? Bu teşhis doğru değildir. İnsanımız, (ve genellikle bütün insanlar) vurdumduymaz değildir. Olaylara üzülürler, bir şeyler yapmak isterler. Bunu kanıtlamak kolaydır.

    Vurdumduymazlık “konuya bağımlı” olamaz, olsa olsa bir karakter özelliği olarak “konudan bağımsız” olarak mevcut olabilir.

    Trafik kazalarına ve depremlere karşı duyarlı bir insanın (ve toplumun), benzer şekilde grizu patlamalarına karşı da duyarlı olması hiç de beklenmez bir tutum değildir.

    İnsanlarımızın duyarlı oldukları, görevlerini ihmal etmedikleri alanlarla, vurdumduymaz göründükleri, görevlerini yapmadıkları alanlara dikkat ediniz. Acaba bunları inceleyerek bazı sonuçlara varamaz mıyız?

    Kimsenin birbirini ihmalcilikle suçlamadığı, insanların üzerlerine düşen görevleri doğru dürüst yaptığı işler yok mudur?

    Yapımı, karmaşıklık içermeyen, yoğun bilgiye, çok yönlü iletişime dayanmayan, çeşitli sorunları kendi aralarında birleşip yeni görünümlü meseleler üreterek, karşısındakileri bunları çözmek durumunda bırakmayan işleri beceremediğimizi, bu konularda vurdumduymaz olduğumuzu kimse iddia edebilir mi?

    Daha somuta indirgemek gerekirse, depremlerde tek katlı evlerimiz değil çok katlı apartmanlarımız çöker.

    Yer yüzeyindeki kömür madenlerimizi işletirken fazla kaza olmaz.

    Köy yollarında trafik kazaları çok nadir olur.

    İlkokul eğitimimiz, orta ve yüksek öğretime göre daha az kötüdür.

    Pervaneli uçaklarımız jetlerimize nazaran daha güvenlidir.

    Köy ekmeklerimiz, diğer yiyeceklerimizden daha hijyeniktir.

    Konfeksiyon ürünlerimiz, yerli otomobillerimizden daha kalitelidir.

    TV spikerlerimiz edilgen sözcükleri daha kolay söyleyebilmekte, diğerlerine dilleri zor dönmektedir.

    Daha bir çok sayıda örnek yoluyla basit işleri, karmaşık işlerden daha iyi yapabildiğimiz görülebilir.

    Her toplumun ortalama nitelik düzeyi, o toplumun başarıyla uğraşabileceği işlerin de üst sınırını belirler.

    Burada nitelik düzeyi ile kastedilen kavram, bir toplumu oluşturan kişilerin zeka, bilgi-beceri, ruh sağlığı ve ahlak düzeylerinin ortalamasını ifade etmektedir.

    Bu, kural gibi ortaya konulan yargının bir yaptırımı var mıdır? Nitelik düzeyinin belirlediği sınırın üzerindeki bir iş yapmak isteyen kişi (ve toplumu), bu teşebbüsünden caydırabilecek bir kanun, bir örgüt yoktur. Örneğin, nitelik düzeyi neşterle ameliyat yapmaya yetebilen bir cerrah, laserli bir neşterle iş yapmaya kalkarsa, bir süre sonra aletinin kalibrasyonunu temin edecek teknik destekten yoksun olduğu için iki şeyden biri olacaktır: Ya çevresinde bir alet çöplüğü oluşacak ve onun maliyetini hastalarına fatura edecektir (fatura mecazi anlamdadır, yoksa normal fatura adet değildir) ya da ayar dışına kaçmış aletle insanlara zarar vermeye başlayacaktır.

    Kişiler ve toplumlar bu nedenle uğraşmak istedikleri işlerin nitelik gereksinimlerine dikkat etmeli ve nitelikleri arzularının gerisindeyse ya o sevdadan vazgeçmeli ya da niteliklerini geliştirmeye çalışmalıdırlar. Deprem kuşağı üzerinde oturmak isteyen bir toplum ya çok katlı binadan vazgeçmeli, ya da bilgi-beceri ve ahlakını geliştirmeye çalışmalıdır.

    Hızla değişen ama gittikçe daha karmaşık, yönetimi daha zor hale gelerek değişen günümüz koşullarında, ülkemizin gittikçe daha içinden çıkılmaz belalarla karşılaşması ve daha da beteri bunlarla başa çıkamayışı tesadüfi değildir.

    Kitle iletişim araçlarının, her olan biteni anında ilettiği Dünya’da insanımız bir çeşit dolduruşa gelmiş, kendisini, nitelik düzeyinin çok üzerindeki işlerle haşır neşir halde bulmuştur.

    Nitelik düzeyi yüksek toplumların kullandığı eşyayı günlük kullanımına girmiş gören insanımız durumunu yanlış değerlendirmiş, kendisinin de onları yapan toplumlarla bir farkı kalmadığını zannetmiştir.

    Eskiden masasına vazo içinde çiçek koyan bürokratımız, şimdi fonda bilgisayar olmadan resim çektirmemekte ama bilgisayarı hala “düğmesine bir basılınca, her türlü bilgiyi veren” sihirli kutu sanmaktadır.

    Avrupa topluluğuna alınmak istemeyişimizi, bu nitelik düzeyi farklılığı yerine müslümanlığımızla izah etmeye çalışanlarımız, Türkiye’nin giderek büyük bir güç haline geldiği palavrasıyla bu acı fakat yol gösterici gerçeğin anlaşılmasını güçleştirmektedirler.

    Nitelik düzeyi, arzularının gerektirdiği niteliğin gerisinde bulunan kişi ve toplumlar, yaptıkları her işe bu nitelik farkının olumsuzluklarının damgasını basmaktadırlar. Bu tesadüf değildir.

    Önümüzde yalnızca iki seçenek vardır: Mevcut nitelik düzeyimize karşı gelen yaşam düzeyine razı olup onun üzerindeki işlerden vazgeçmek ya da niteliğimizi geliştirmek.

    *******

  • EĞİTİM DEVRİMİ “PROGRAM PARADİGMASI”NI AŞARAK GERÇEKLEŞEBİLİR..

    M.K.Atatürk’ün ulusal vizyon olarak ortaya koyduğu “muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkmak” hedefini uzun yıllar anlamamış, hatta epey abartılı bulmuşumdur.

    Öyle ya, çağdaş uygarlık düzeyine “yaklaşmak”, “erişmeye çalışmak”, hadi olsa olsa “erişmek” de değil, “aşmak”!

    Sözcük içeriklerine son derece hakim Mustafa Kemal’in bu vizyon direktifinde bir ifade yetersizliği olmadığını yıllar sonra anlıyorum. Söylenen şudur: Toplumumuz hemen her bakımdan çağdaş uygarlık düzeyinin çok altındadır. O denli altındadır ki, o düzeye yaklaşmak üzere geleneksel “yakalama” paradigmasıyla çabalaması olsa olsa kaynaklarını daha da tüketmesi anlamına gelir. “Yakalama” paradigmasının özü, öndekilerin izledikleri yöntemlerin onlardan daha hızlı olarak uygulanmasından ibarettir.

    Atletizim yarışmalarında öndekini yakalamak ve sonra da öne geçmek isteyenlerin uyguladıkları yöntem, öndeki(ler)in tamamen aynıdır. Sadece onlardan daha hızlı olmak gibi bir yöntem seçilmiştir. Ama eğer aradaki mesafe bir kaç tur olmuşsa artık yakalama paradigması işe yaramıyacaktır.

    Pistin ortasındaki alanı enine geçip öndekine yetişmeye de kurallar elvermediği için tek yapılacak, kadere boyun eğmekten ibarettir.

    Toplumların gelişme yarışında ise, atletizimdeki gibi yetişip öne geçmeyi yasaklayan kurallar yoktur.

    Mustafa Kemal, geleneksel “yakalama” paradigması ile aranın kapanamayacağını görmüş ve vizyon olarak aslında şunu ortaya koymuştur: “Paradigmalarınızı sorgulayın, değiştirin ve yakalamak takıntısından vazgeçip, öne geçmeyi ve mümkün kılabilecek bir paradigma bulun. Bu büyük uçurum ancak böyle aşılabilir.”

    Eğer bu yorum duğru ise, çeşitli yaşam kesitleri içinde en kritik olanı yani eğitime uygulanma ile başlanması en doğrusudur. Çünkü gelişkin bir insan nitelik dokusu hemen her sorunun bir numaralı girdisidir.

    Burada “nitelik dokusu” deyimiyle, toplumu oluşturan bireylerin “bilgi-beceri”, “zihinsel yetenekler”, “ruhsal sağlık” ve “ahlak” ögelerinin bileşkesi kastedilmektedir.

    Hangi düzeyde olursa olsun tüm eğitim kurumlarımızda uygulanmakta olan eğitimin temel paradigmalarından birisi “programlar”dır. Kişilere öğretilmek istenilenler parçalanıp programlar haline getirilmekte, sonra da kişilere öğretilmeye çalışılmaktadır.

    Günümüz Türkiye’sinde eğitimde yaşanan krizin nedeni bu benimsenmiş ve de hiç sorgulanmayan paradigmalardır. Sorgulanan, yalnızca okullaşma oranı, öğretmen maaşları ve üniversiteye giriş sorunlarıdır.

    Bu paradigmanın çıkmazının köklerinde şu nedenler yatmaktadır:

    İnsanlar-evrimlerinin bir gereği olarak- yalnız ve ancak kendi ihtiyaç duyduklarını öğrenirler. Kendi dışlarından gelen öğrenme taleplerini ise belleyerek geçiştirirler. Ama bunlar içselleştirilmediği için öğrenilemezler dolayısıyla da bir işe yaramazlar.

    İnsanlar kendi belirledikleri bilgi ve beceri ihtiyaçlarını inanılmaz bir yetiyle öğrenirler. Tekrarlamadan ve ezberlemeden.

    İnsanlar bilgi-beceri-davranış ihtiyaçlarını gerçek yaşam senaryoları içinde öğrenirler. Öğretilerin parçalanması, onları öğretmeye niyetlenenlerin işlerini kolaylaştırır, ama öğrenecek olanlar için anlamsızlaşır.

    Bu üç ana neden, hangi paradigma dönüşümünün gerekli olduğunu göstermektedir. Başkalarını izleyerek değil, ihtiyacımız olan büyük sıçramayı sağlayacak olan yeni yaklaşım şu ilkelere dayalı olmalıdır:

    Eğitimin, “program”ların tasallutundan kurtarılıp “bireysel öğrenme”ye dayandırılması,

    Kişilerin kendi eğitsel ihtiyaçlarını kendilerinin belirlemeleri,

    İnsan türü, milyonlarca yıllık evrimi boyunca bunlara hak kazanmıştır. Şimdi sıra, bu özgürlüklerin kendisine tanınacağı devrimlere sıra gelmiştir. Bu konuda gelişkin toplumların önüne sıçrayabilme şansımız vardır.

    Yeter ki, “bu iş bizlerden sorulur”, “başka ülkelerde var mı?”, “bu bizim saygınlığımızı yok eder” gibi cüce düşünceler tutsaklığından kurtulabilelim. Yoksa üçüncü bin yılda hala okullaşma oranları, öğretmen eğitimi, okul binası yaptırma gibi işlerle uğraşıyor olacağız.

  • EĞİTİM DİN DEĞİLDİR!

    Eğitim bağlamında sorulabilecek çeşitli sorulardan birkaçı: Eğitim düzeyi ve/ya süresi arttıkça insanların daha medeni oldukları inancı doğru mudur? Ya da hangi hallerde bu ikisi arasında ilişki vardır? Bu ilişki nasıl doğuyor?

    Medeni olmak, eyleme dönük bir niteliktir. Medeni olmak, Daniska (Danimarkalı gibi beyaz olmak), İstanbuli (İstanbullu gibi olmak) gibi Medine kentinden olmak kökünden geliyor ise de, bugün için anlam kaymasına uğramış, insanlığın ortak erdem, akıl ve inanç değerleri birikimi yönünde davranmak anlamına gelir olmuştur.

    Buna göre medeni olmak bir konuda bilgili olmak değil, o bilgisini yaşamına geçirebilmektir. Ayaklı bir ansiklopedi gibi bilgi yüklenmiş, ama yaşamını bu bilgiler yönünde düzenleyememiş bir kişi medeni sayılmamalıdır.

    Buna karşın bilgi-becerinin medeni olmakla sıkı ilişkisi, bilgi-becerinin bir ufuk genişlemesine, bunun da insanın çevrelerini -fiziki ve toplumsal- daha iyi yorumlamasına yol açması “imkanı”ndan kaynaklanmaktadır. Bu yeni yorumlama ise -eğer uygun koşullar oluşursa- bilgi-becerilerin tutum ve davranışlara geçmesine yol açmaktadır. Burada kritik nokta olan ufuk genişlemesi daha somut terimlerle bir algılama genişlemesi‘dir.

    O halde iş gelip, çevrelerimizi algıladığımız algılayıcıların duyarlıklarının artmasına dayanmaktadır. Eğitim denilen süreç işte bu duyarlıkların gelişmesi sürecidir ve hem toplum hem de kendilerince salt bilgi kaynağı olarak görülen öğretmenlerin tutum ve davranışlarının modellenmesi yoluyla gelişmektedir. Bu tutum ve davranışlar ne denli “medeni” ise, bilgi edinen kişiler de o denli örnek almaktadırlar.

    İşin okul boyutu böyleyken bir de aile ve toplum boyutları vardır. Toplumsal boyutun en etkin hale gelen öğesi ise televizyondur.

    Böylece, çevrelerimizi algılama düzeyinin geliştirilmesi olarak özetlenebilecek eğitim süreci bağlamında bugün karşı karşıya bulunduğumuz bazı önemli sorunlar şunlardır:

    Başlıca eğitim aracı “söyleme” yoluyla istendik davranışlar kazandırmaya çalışmak olan okul, “medeni” olmak yolunda hemen hiçbir olumlu etkiye sahip değildir. Olumlu etki sağlamak bir yana, örneğin sınavlardaki gözetim yoluyla, öğrencilerin güvenilmez oldukları yolunda kuvvetli bir koşullandıma da yaratmaktadır. Eğitim kültürümüze musallat edilmiş bulunan bu “söyleme yoluyla eğitmeye çalışmak” ilkelliğinden vazgeçilmelidir.

    Eğitimin, medeni rol örnekleri verme süreci olma anlamı kaybolmuş, toplumda her şey bilgi edinmeye indeksli hale gelmiştir. Bir anlamda eğitim, yeni bir din olmuştur. Bunun sonuçlarından birisi, bilgi-becerili ama çevreleri hakkında duyarsız insanların rol modeli durumuna gelmesi olmasıdır.

    Toplum tüm ümitlerini bu eksik eğitime bağlamış, bu eksik yolda etkinlik sağladıkça da içinden daha çıkılmaz sorunlarla karşılaşır olmuştur.

    Bilgi-beceri edinmek, o süreç boyunca karşılaşılacak örnekler yoluyla algılarımızı geliştirebildiğimiz ve bunları yaşamımıza geçirebildiğimiz ölçüde değerlidir. Her sorunu getirip eğitime, onu da salt bilgi edinmeye bağlamak eğitim adına işlenebilecek bir cinayettir.

  • EN TEMEL İKİ DEĞER YARGIMIZI GÖZDEN GEÇİRMEYE HAZIR MIYIZ?

    Cumhuriyetçiler -birinci ve ikinci-, demokratlar, laikler, laik olmayanlar, Kemalistler ve daha birçok ideoloji kesimi çeşitli yollarla mücadele ediyorlar. Belden aşağı vurulmadığı, yani demokrasi bizzat demokrasiyi ortadan kaldırmak için kullanılmadığı- sürece çoğulcu anlayış açısından bu sağlıklı bir durum sayılmalıdır.

    Bu ideolojiler kuşkusuz birbirlerinden farklıdırlar, ama acaba bütün değer yargıları açısından mı yoksa az sayıda temel değer bakımından mı farklıdırlar ve eğer öyleyse onlar nelerdir?

    Vatandaş-devlet, hatta devlet-devlet ilişkileri açısından bu ideolojiler arasındaki başlıca fark nerededir?

    En çok yakınılan kamusal alan, eğitim alanı açısından üzerinde konuşulabilecek alternatif eğitim yaklaşımları acaba hangi temel değer farklılıklarının türevidir?

    Örneğin, tüm öğrencileri potansiyel hırsız olarak varsayıp sınavlarda kopyaya karşı onları denetim altında tutan yaklaşım ile, bunu öğrencilerin öz-denetimine bırakan “onur sistemi” sınav yaklaşımı arasındaki temel fark nedir?

    Öğrencilerin -ve de hiç kimsenin- kendi başına bir şey öğrenemeyeceğini, dolayısıyla bunun ancak “öğretme” yoluyla yapılabileceğini kabul eden anlayış ile, insanların yalnız ve ancak kendilerinin bir şey öğrenebileceğini, kendi dışlarından öğretmenin mümkün olmadığını kabul eden yaklaşımın temel farkı nerededir?

    Bir resmi evraka adını soyadı yazan kişiye inanmayıp, bunu muhtar denilen ikinci bir kişiden doğrulatmasını isteyen anlayışla, kişinin beyanına güvenen anlayış arasındaki farkın esası nereden geliyor?

    Bu değişik uçlardaki anlayışlar arasındaki farklar, iki temel değer yargısı açısındandır. Çeşitli yaşam kesitlerimize halen şu iki temel değer yargısı egemendir:

    Tek doğrululuk: Kendi farklı “doğrular”ına sahip olsalar da, “tek doğrululuk” konusunda mutabık durumdaki toplum kesimleri, “göreceli doğrular”a dayalı alternatif bir değer yargısını reddetmektedir.

    İnsan doğasına güvensizlik: İnsanın doğuştan doğru-iyi-güzel’e eğilimli bir varlık olduğunu kabul etmeyip, kendi doğru – iyi – güzelleri’ nin benimsetilmesini doğal ve insani bir haslet sayan çok yaygın anlayış.

    Bu iki temel yargı açısından varsayımlarını tartışmayıp bunların türevleri -hatta türevlerin türevlerini- tartışan kesimler acaba bu yeni anlayışların olası sonuçlarını kabul etmeye ne denli razıdırlar?

    “Akıl var mantık var, benim ve benim gibi düşünenlerin dediklerinden farklısı yobazlık ya da Allahsızlıktır” diyenler, eğitim sisteminin içeriğinin buyurgan ve tek doğrulu yapısından yakınmaya hakları var mıdır?

    Ya da “insanlar nelere ihtiyaçları olduğunu bilemezler; bir küçük çocuk ne öğrenmesi gerektiğini nasıl bilebilir” yargısına sahip bir kişi, öğrenme odaklı eğitime nasıl evet diyebilir?

    Haydi gelin, şu iki değer yargısını benimsediğimizi düşünelim ve Türkiye’mizin hangi prangalardan kurtulup ilerlemeye başlayacağını düşünelim:

    Doğruların göreceli oluşu; ortak yaşam alanlarındaki doğruların ise tarafların uzlaşısıyla belirleneceği,

    İnsan doğasına güven; insanın doğuştan, doğruya iyiye ve güzele yönelimli olduğunun kabulü ile, ona ayrıca kendi doğru iyi ve güzellerimizi benimsetmenin gerekli ve de doğru olmadığı.

    Mevcut anlayışlara sahip kişilerin bu alternatif anlayışları gerçekçi ve de kabul edilemez bulacakları neredeyse kesindir. Ama ne yazık ki tarih süreci bu gibi katı ve kendi doğrularından ayrılmak istemeyenleri öğüte öğüte işlemektedir.