• GİRİŞİM DESTEKLEME AJANSLARI

    Girişim Destekleme Ajansı (GDA) ya da Girişim Destekleme Şirketi, işsizlikle mücadele için kurulan ve amacı, kişilere çeşitli beceriler kazandırılmasını sağlayıp, böylece onların daha kolay iş bulmalarına ya da kendi işlerini kurmalarına yardımcı olmak olan bir, “kar amacı gütmeyen ticari şirket” dir.

    Ortaklarının, özel kişi ve kuruluşlar olması dolayısıyla bir özel sektör niteliği taşıyan GDA, kar gayesi gütmemesi dolayısıyla da kamusal nitelik taşımaktadır. Bu ikiz özelliği dolayısıyla GDA’lara Batı ülkelerinde “Üçüncü Sektör” adı verilmektedir.

    GDA İhtiyacı Neden Doğmuştur?

    Girişim Ajansı (enterprise agency) adıyla ilk örnekleri İngiltere ve A.B.D. de görülen GDA’lar, “Sosyal Çölleşme” ve bununla bağlantılı, “Sosyal Sorumluluk” denilen iki kavrama dayalı olarak ortaya çıkmışlardır.

    Tanım olarak “Sosyal Çölleşme”, kendi içinde karlı olarak çalışıp, çalıştırdıklarına da iyi imkanlar sağlayabilen kuruluşların, çevrelerindeki sosyal yaşantıda, işsizlik, gelir yetmezliği ve bağlantılı sosyal sorunların bulunması ve bu sorunların giderek, o kuruluşlar içindeki olumlu ortamları (yeşil alan) bir çöle çevirmesine verilen addır. “Sosyal Sorumluluk” ise, sosyal çölleşmeye karşı durabilmek amacıyla, kuruluş sahiplerinin duydukları sorumluluğa denilmektedir.

    Gelişmiş ülkelerde, kuruluşların cirolarının %1 ila 2.5’unu, sosyal sorumluluk payı olarak ayırmaları ve bunu nakdi ve/ya ayni olarak harcamaları alışılmış bir uygulamadır.

    Ayrılan bu paylar yoluyla işsizlikle mücadele edilir, kişilere gerekli beceriler kazandırılır ve onların iş bulmaları ya da iş kurmaları kolaylaştırılmış olur.

    Bu çabalar bir uzmanlık gerektirir. Bu nedenle, her sosyal sorumluluk payı ayıran kuruluşun, bireysel olarak bu çabaları harcaması doğru olmadığı gibi çoğu zaman mümkün de değildir.

    İşte bu nedenlerle kuruluşlar biraraya gelerek, ayırdıkları sosyal sorumluluk paylarını heba etmeden harcamak üzere Girişim Destekleme Ajanslarını kurarlar. Diğer yandan Devlet de, bu yararlı örgütlere çeşitli destekler sağlar.

    GDA Nasıl Çalışır?

    Bir GDA, birçok havuzu bulunan ve bu havuzlarda, iş kurmak ya da iş bulmak isteyenlerin ihtiyacı olan çeşitli destekleri (Çok Yönlü Destek) bulunduran bir sisteme benzetilebilir.

    Havuzlardan birisinde mali kaynaklar, birisinde işyerleri, birisinde uzman personel zamanları, bir diğerinde ise çeşitli kuruluşlar tarafından verilmiş satınalma güvenceleri bulunur. Sadece birkaç çeşit havuzu bulunan GDA’lar bulunabileceği gibi çok sayıda havuza sahip olanları da bulunabilir.

    GDA, hangi tür kişileri ve girişimleri destekleyecekse, onlara uygun sayı ve büyüklükte havuz bulunduracaktır.

    İş bulmak ya da iş kurmak isteyenlerin çeşitli desteklere ihtiyaçları vardır.

    Genel kanı, iş kurmak isteyenin başlıca gereksiniminin para olduğu ise de bu çoğu zaman doğru değildir. Para, iş kurmak isteyen bir kişinin ihtiyaçları içinde önemli yer tutan, ama ilk sırada yer almayan bir ögedir.

    İş bulmak ya da kurmak isteyen bir kişinin gereksinimleri arasında:

    • iş konusu ile ilgili beceri kazanmak,

    • iş bulma ya da iş kurma konusunda gereken becerileri kazanmak,

    • girişimcilik eğitimi

    • işyeri

    • uzman personel (hukuki, mali, teknik vbg konularda danışmak için)

    • kredi teminatı

    • pazarlama

    • iş idaresi

    • para (hibe+kredi+hisse satışı vb)

    bulunmakta olup bunların bütününe Çok Yönlü Destek adı verilmektedir.

    GDA bünyesinde bulunan her bir havuzda, bu desteklerden birisi bulunur. Her havuzun bir giriş, bir de çıkışı bulunduğu düşünülmelidir. Girişlerden, havuza ilgili konuda destek gelmekte, çıkışlardan ise iş bulacak ya da kuracak kişilere destek verilmektedir.

    Diğer yandan da destek verilen kişiler, iş bulur ya da kurarlarsa sahip olacakları gelirden bir payla geri ödeme yapacaklardır.Böylece havuzun dengesine olumlu katkıda bulunurlar.

    Başarılı bir GDA, her havuzunun gelirleri ile giderleri arasında uygun bir denge kurabilmeli, böylece kendi işletme masraflarını da karşılamış olmalıdır.

    Destek Havuzları Nasıl Dolar?

    GDA’nın havuzları üç ayrı yoldan dolabilir; GDA kurucularının aynı ve/ya nakdi katkıları, kurucu olmamakla birlikte sosyal sorumluluk hissedenlerin katkıları ve nihayet devletin katkıları.

    Bir GDA’nın, fonksiyonlarını yapabilmesi, çeşitli havuzlarının doluluğuna, bu ise gerekli tanıtımı yapabilmesine, güven yaratabilmesine ve başarılı olabilmesine bağlıdır.

    GDA kültürü henüz yeterince gelişmemiş ülkelerde (Türkiye gibi), başlangıçta, gereken desteğin büyük bölümünün devletten gelmesi zorunludur.

    Türkiye’de Geliştirme ve Destekleme Fonu, bu tür kuruluşları (GDA) desteklemeye uygun mevzuata sahiptir.

    Parasal havuzda, hibe ve değişik koşullu krediler bulunabilir. Bir kısım kuruluş havuza hibe şeklinde katkıda bulunurken, bankalar ve diğer finans kuruluşları düşük veya normal faizli krediler verebilirler.

    Devlet ise hibe ve/ya geri ödemeli kaynaklar tahsis edebilir.

    GDA ise, böylece biriken kaynakları daha değişik koşullarla, ama her durumda girişimcinin başarı grafiğine bağlı olarak sitüasyonlar şeklinde dağıtır ve yönetirler.

    Uzman personel havuzunda, çeşitli destekleyici kuruluşların (sponsor), mesaisinin bir kısmı veya tamamını, bir süre için, girişimcilerin ihtiyaçlarını karşılamaya tahsis eden uzmanları bulunur.

    Bunlara (secondee) adı verilmekte olup, dilimize ödünç personel olarak çevrilebilir.

    Ödünç personel, bir girişimcinin ihtiyacı olan, ama başlangıçta masrafına katlanamayacağı çeşitli hizmetleri (hukuk, maliye, finansman, teknik konular) verirler.

    Batı’da ödünç personel usulü, daha üst bir pozisyona getirilmesi düşünülen personel için bir “Başarı Testi” anlamına gelmektedir.

    Satınalma güvencesi havuzunda, bir girişimcinin ihtiyacı olan en önemli destek bulunmaktadır. O da, üreteceği mal veya hizmetin, belirli koşullara uyulduğu sürece satın alınacağına (herhangi bir destekleyici tarafından) güvence verilmiş olmasıdır.

    İşyeri havuzunda, bir binanın bir kısmının kullanım hakkı ya da işyeri olabilecek bir yapının mülkiyeti bulunabilir.

    Bu tür destekler, özel veya kamu kuruluşlarından, vakıf ve derneklerden gelebilir.

    Bu desteklerden birisi ve belki de en değerlisi “Girişimcilik Eğitimi” dir. Bu, çevresine bakmayı öğrenmek ya da çevresindeki ihtiyaçları görebilmek demektir.

    Başarılı girişimciler, çevrelerindeki ihtiyaçları görebilen ve onları iş haline getirebilen insanlardır.

    Bir GDA’nın sağlayacağı desteklerden birisi de işte bu, “İhtiyaçların Farkına Varabilme Becerisi” kazandırmaktır.

    Bunun dışında da destek türleri bulunabilir ve ilgili havuzda, yukarıdakilere benzer biçimde bulunurlar. GDA yöneticisi, hizmetlerini iyi tanıtabildiği ölçüde destek havuzlarını da doldurabilecektir.

    Bugün, başta işsizlik olmak üzere birçok önemli sorunumuzun altında “yeni işler yaratamamak” yatmaktadır.Bu konuda kafa yorulmamasının bir sonucu olarak da, yeni işlerin, ya kamu kadrolarına ek personel almak ya da yeni yatırımlar yapmak gibi biri tamamen diğeri de kısmen yanlış olan iki yetersiz seçenek yoluyla yaratılabileceği gibi bir yanlışa saplanılmıştır.

    Girişim Destekleme Ajansları, bu çıkmaz sokaktan kurtulmanın en etkin araçlarından birisidir.

    ***

  • VALDE MEKTEBİ

    Pertevniyal Sultan’ın, eşi II Mahmut adına 1872 yılında inşa ettirdiği Pertevniyal Lisesi, ülkemizin en eski okullarından üç veya dördüncüsüdür. Toplumumuzda reformların en yoğun olduğu bu dönemde, imparatorluğun geleceğinin fütühatta değil yüksek nitelikli insan dokusunda yattığı tanısı gerçekten çok önemli bir ayrımdır. Bu okulumuz bundan dolayı da önemli bir kilometre taşıdır.

    Geçirdiği büyük yangından sonra betonarme olarak yeniden inşa edilen okulun caddeye bakan yüzüne, ilginç bir ustalıkla ve büyük Latin harfleriyle VALDE MEKTEBİ ibaresi yazılmıştır.

    Düz beton yüzey üzerindeki kabartıların üzerine dişi yazıyla yazılan bu yazı, gazete eklerindeki “şaşı bak şaşır” bulmacalarına taş çıkarır biçimde ilk bakışta okunamaz, karşısına geçip uzun süre baktıktan sonra birdenbire görünürdü.

    Çocukluğumuzda beni, birçok akranımı ve erişkin kişileri hayrete ve de hayranlığa düşüren bu ince sanat esprisini, yıllar geçip sanat adına yapılan şaklabanlıkları gördükten sonra, mutlaka başka dünyalardan gelen birilerinin yaptığından kuşkulanmaya başlamıştım. Artık böyle bir kuşkum kalmadı, evet gerçekten de başka gezegenlerden birilerinin gelip, insan türünün sadece kendine belletilip ezberletilenleri tekrarlayan otomatlar olmadığını, böylesine yaratıcılıklar sergileyebileceğini ima etmek, ama bunu da kabaca herkesin gözüne sokmadan yapabilmek için yükseltilmiş zemin üzerine bu dişi yazıyı yazdıklarını anladım.

    Bu ince hatırlatmanın herhangi bir yerde değil de bir okul duvarı üzerinde yapılmış olması, bunu düşünmüş olanları bir daha rahmetle anmamızı gerektiriyor.

    Bir süre evvel okulun önünden tekrar geçerken, beni ve belki birçok kişiyi böylesine etkilemiş bu büyünün bozulduğunu dehşetle gördüm: birileri, dişi yazının içini boyayla doldurarak yazıyı okunur hale getirmiş.

    Bunca sorunla boğuşan ülkemizde, okul duvarındaki yazının içinin boyanmasını sorun olarak ele almayı garipseyenler, hatta “fena mı okulu boyayıp korumuşlar”, ya da “herkesin okumaya çalışırken zaman kaybetmesini önleyip onların işlerini kolaylaştırmışlar” diyenler olabilir.

    Ben sadece bunun düşünülmesini, ama iyi düşünülmesini, hemen cevap verilmeden düşünülmesini istiyorum. Sorunlar yumağı ile bu olayın ilişkisi var mıdır, bunun düşünülmesini istiyorum.

    Okul yönetiminin, bunu önemseyebileceğini sanmıyorum. Bakanlık emirleri içinde bu yazının içinin boyanmamasını emreden bir emir herhalde yoktur. Ama bildiğim kadarıyla bu okulun bir vakfı vardır ve vakfın yöneticileri arasında bir sanatçı da vardır. Belki onlar duyarlık gösterirler. Kim bilir!!

    26 Mayıs 2000

  • Yeni düşünce biçimi, koşullandırmaya dayalı olmamalı..

    TBMM’nin 21nci döneminin açılışında yaşanan türban olayı, bugüne kadar odağında türban varmış gibi görünen bir sorunun, çözülemediği sürece nelere yol açabileceğini işaret ediyor.

    Bir hayalet sorun : Türban-gibi!

    Türban-gibi sorununda iki nokta önemlidir: Birincisi, her sorunumuzu getirip getirip eğitime, onu da okul binası, öğretmen maaşı, bilgisayar sayısı ya da öğrenim süresine bağlayan anlayışın ne denli sığ olduğudur. Bu konudaki yanılgının düzelebilmesi, küçük fakat önemli bir adıma bağlıdır. O da, “eğitim” adına yaptıklarımızın, beklentilerimizi değil, onların zıtlarını ürettiğini kabul etmektir. Eğer eğitimi, – bugüne kadar olduğu gibi- belirli bir ideoloji yönünde koşullandırmak olarak anlamaya devam edeceksek birileri de -ki mutlaka çıkacaktır-, kendi doğruları yolunda koşullandırmaya kalkacak ve bunu da muhtemelen devletten daha iyi yapacaktır. Çünkü devlet, birçok zorunlu kuralla bağlıdır ve bağlı olduğu her kural etkinliğini bir miktar düşürmektedir. Aynı işi herhangi bir kurala bağlı olmaksızın yapanlar ise çok daha etkin olacaklardır. Bunun böyle olduğu, her türlü yasa dışı örgütün ne denli etkin olabildiğinden de görülüyor.

    O halde bir sonraki adım, eğitimin koşullandırma olmadığının, hatta “yeni eğitim”in belki de tek amacının herhangi bir yönde koşullanmamayı sağlamak olduğunun idrak edilmesidir.

    Türban-gibi” sorununda önemli ikinci nokta şudur: Üzerinde uzlaşı sağlanmamış kavramları sahiplenip bunlar çevresinde çatışmayı bir gelenek haline getirmiş olan toplumumuz, “zıtların ayrılmazlığı”nı anlamak ve bunu, “yeni düşünme biçimi”nin temel ilkesi yapmak zorundadır.

    Zıtların ayrılmazlığı : Yeni paradigma

    “Laiklik” ve “inanç” kavramlarını zıt olarak anlamaktan vazgeçip, “laiklik ve inancın ayrılmazlığı”nı net olarak ortaya koymadıkça, her iki “taraf”ın yobazlarının çevresinin geniş kitlelerce dolması önlenemez. Bu durumda ise çatışma kaçınılmazdır.

    Zıtların bütünlüğü, Nevton fiziği ile bugünlere gelmiş olan bilimin de yeni paradigmasıdır. Artık, “iki zıt aynı anda var olamaz” ilkesi yerini, “birbirinin zıtları, bütünü oluşturacak şekilde bir arada ve de birbirini yok etmeye çalışmadan bulunmadıkça bütünden söz edilemez” kuralına bırakmaktadır.

    Koşullandırma en büyük ayıp sayılmalıdır!

    Toplumumuzu tehdit eden etnik, dinsel ya da başka eksenli, içten ya da dıştan güdümlü “çatışma tasarımları”nı önlemenin en etkin yolu, bilimin de sosyal yaşamın da temeli olmaya başlayan “zıtlıkların bütünlüğü” kavramını anlamaya ve sonra da yaşamımıza geçirmektir. Bu ise, eğitim anlayışımızın geleneksel değişmezi olan “nasıl bir insan istiyor isek, çocuk ve gençleri ona göre koşullandıralım” paradigmasının, insana ne denli büyük bir saygısızlık ve sistem için ne büyük bir tahrip mekanizması olduğunu anlamamıza bağlıdır.

    Devletlerin yeni görevi : bilgilendirmeyi özgürleştirip koşullandırmayı engellemek !

    Bilgilenme özgürlüğünün arkasına saklanarak koşullama yapmak, bugüne kadar pek sorgulanmamıştır. Ama artık bunların siyah ve beyaz kadar farklı olduklarını, birinin bilgi toplumunun kaçınılmaz ve yararlı gereği, diğerinin ise insan türünün koşullanmaya açıklığının istismarı demek olduğunu biliyoruz.

    Üçüncü bin yılda devletlerin en başta gelen görevi, kendisi dahil hiç bir kurumun hiç bir amaçla hiçbir kimseyi koşullandırmasına izin vermemesi, koşullanmama hakkını insan -ve de tüm canlıların- haklarının en başına yerleştirmek olacaktır.

    Hayalet sorun (phantom problem), yabancı kökenli bir kavram olup, kök sorun (root problem) tarafından üretilen, ama gerçekte var olmayan sorunları betimlemek için kullanılmaktadır.

    22 Ocak 2001

  • “YENİ EĞİTİM”!

    Geleneksel eğitimin tanımını en iyi yapanlardan birisi İngiliz düşünürü Alfred North Whitehead’dir. Ona göre eğitim, edinilen bilgilerin yaşam içinde kullanılabilme sanatının edinilmesi’dir.

    Bilgi üreme hızının düşük, daha da önemlisi insan ihtiyaçlarının daha sınırlı, insanın öğrenme yetereklerinin pek iyi bilinmediği yıllar için bu tanım dahice sayılmalıdır.

    Bugün durum değişmiştir. Artık hiçbir bilginin ne kadar süreyle geçerli olduğunu kimse bilmemektedir. En değişmez sanılan bilgiler değişmekte, paradigmalar yıkılmaktadır. Buna bağlı olarak düşünme sistemi de değişmekte, binlerce yıl kullanılabilmiş olan ikili mantık sistemi (binary logic) artık işe yaramamaya başlamıştır. İki karşıt seçenekten aynı anda yalnız ve ancak birinin geçerli olabileceğini savunan ikili mantık sistemi, yerini, bulanık mantık ilkelerine (fuzzy logic) bırakmaktadır.

    İkili mantığın dar kalıplarına göre yoğurulmuş, ayrıca da devletlerin, ideolojilerini geniş kitlelere benimsetmek üzere kullandıkları tek doğrululuğa dayalı eğitim sistemi artık iflas etmektedir. Bunun yerini çok doğrululuk, zıtlıkların aynı anda var olabilmesi gibi ilkelere dayalı yeni bir düşünme biçimi ve onun gerektirdiği eğitim sistemleri gündeme gelmektedir. Buna “Yeni Eğitim” diyebiliriz.

    Ve bir tanım olarak yeni eğitim şudur: “Eğitim, değişen durumların gerektirdiği bilgi ve becerileri yardımsız öğrenebilme ve bunları yaşamın özel durumlarına uygulayabilme sanatının kazanılmasıdır”! Şimdi sorun, sözle kolayca dile getirilebilen bu gerçeğin eğitim sınıfı tarafından benimsenmesi, alışkanlıkların değiştirilmesidir.

    Bu değişimin geleneksel yollarla -insanların akıllarına hitap etmek, ikna etmeye çalışmak, yapılmazsa neler olabileceğini anlatmaya çalışmak, emretmek, genelge yayımlamak ve benzeri yollar- gerçekleşeceğine katiyetle umut bağlamamak gerekir. Ayrıca da, bu değişim yalnızca, sayıları yaklaşık yarım milyonu bulan eğitim sınıfı mensuplarını değil, toplumumuzun neredeyse bütününü ilgilendirmektedir.

    Bu kadar geniş bir kitleyi bu denli derin bir anlayış değişikliğine uğratmak için mümkün görülebilecek tek yol, değişim ajanı adı verilen araçtan yararlanmaktır.

    Eğitim konusunda birinci derecede değişim ajanları, bu konuda çalışan gönüllü kuruluşlardır. Çünkü, herhangi bir görev gereği değil, eğitimin önemine inandıkları için bu alanda çalışmaktadırlar.

    Ancak bu, gerekli koşuldur ama yeterli koşul değildir. Yeterli koşul şudur: Eğitim alanında çaba gösteren gönüllü kuruluşların bir bölümü, okul yaptırmak, okullara yardım etmek gibi yararlı, ama radikal değişimlere yol açması mümkün olmayan alanlarda çalışmışlardır. Bu çalışmaların sürmesi, ayrıca da artarak sürmesi gereklidir. İhtiyaçların yalnız devlet eliyle karşılanamayacağı açıktır.

    Diğer yandan ise öyle bir alan vardır ki , ancak radikal “değişim hareketleri” yoluyla gerçekleştirilebilir. İşte, başlangıçtan bu yana sözü edilen değişim bu türdendir. Bunun içinse, bu gönüllü kuruluşların, bugüne kadarki bakış derinliklerinden daha fazlasına ihtiyaç vardır.

    Türkiye’de sürekli olarak eğitimden söz edilir. Hatta son zamanlarda eğitimin kalitesinden de söz edilir olmuştur. Ama hala, bu “kalite” denilen şeyin ne olduğu belli değildir. Ya da, kalite ile kastedilen, eğitimin temelde değişen niteliklerine cevap verebilecek özellikler değildir.

    Bugün iki noktada yoğunlaşılmaya ihtiyaç vardır:

    1. Eğitimde; kuşkusuzluğa, tek doğrululuğa , öğrenilenlerin o konudaki değişmez doğru olduklarına dayalı olan yaklaşım (yani ezber) ,

    2. Her canlının -yalnız insanlar değil- birer ayaklı öğrenme makinesi olduğunun anlaşılmayıp, hala öğretme yoluyla bilgi vermeye çalışılması.

    Bu iki illet, sayıları bir elin parmağını geçmeyen, eğitim alanında çalışan güçlü gönüllü kuruluşun, yoğunlaştıkları alanları bırakıp bu konulara eğilmeleriyle Türkiye’nin gündemine oturtulabilir.

    Gönüllülük, çalışılan konuda “gönlünün istediği biçimde” çalışabilme özgürlüğü demek değildir. O konuda yapılması gerekenleri düşünebilme ve uygulama sorumluluğu, gönüllü kuruluşlar açısından en yüksek düzeyde hissedilmesi gerekir.

    Hemen her konuda ilk akla gelen soru, yurtdışında bu konuda ne yapıldığıdır. Bu sorun izleyicilikle çözülemez. Dünya’da neler olup bittiğini izlemek, ama ondan bir adım da öne geçmek zorunluğu vardır.

    “Bu benim fikrim değil” sendromu, herhalde binlerce yıldır yüzlerce toplumu medeniyet dünyasından silmiştir. Bu sendroma kapılarak silinenlerden birisi de biz olmayalım.

  • “PIRIL PIRIL”LIK !

    “Ne zaman ki toplu halde Güney’e gidildiğini görsem, içimde Kuzey’e gitmek yönünde karşı konulmaz bir arzu duyuyorum”..

    Bu sözler, CDC bilgisayar firmasının kurucusu William C. Norris’e aittir. A.B.D. iş hayatına başlangıçta çok ters gelmiş bu misyoner – iş adamı hep bu bakışla yaşamış ve tek hedefi para kazanmak olarak yorumlanagelmiş iş hayatının, topluma da yararlı işlerle birleşebileceğini göstermiştir.

    Ülkemizde son on yıldır giderek daha çok dile getirilen ve herkesin paylaşır göründüğü bir düşünce, nüfusumuzun “pırıl pırıl, genç ve dinamik olduğu”, “bu pırıl pırıl insanların, yönetenlerin önünde olduğu”, “böyle bir potansiyelle nasıl olup da süper güç olamadığımızın bir türlü anlaşılamadığı” ve dolayısıyla da “birkaç basit önlemle bunun tersine çevrilebileceği” şeklinde özetlenebilir.

    Durum gerçekten böyleyse, çok ilginç, açıklanması çok güç bir gariplikle karşı karşıyayız demektir. Bu denli “pırıl pırıl” bir nüfus nasıl olup da “layık olduğu idare”yi bulamıyor?

    Bunun olası yanıtı, bazı güçlerin bu potansiyelin önünü tıkamış olduğu, bunlar yoldan çekilirse Türkiye’nin derhal kalkınıp, bir patlamayla süper güç haline gelivereceğidir!

    Bu durum, Norris’in “toplu halde Güney’e gitme” işini çağrıştırıyor. Acaba, nüfusumuzun “pırıl pırıllık profili” gerçekten böyle midir?

    Pırıl pırıllık ne demektir? Cep telefonu ve yazılarını daktilo yerine bilgisayarla yazan, seyahat ya da faks yoluyla dışarıyla temas kurmuş, birkaç finansal aracın adını öğrenmiş ve özel TV kanallarını izleme imkanına sahip insanların varlığı mı demektir?

    Bu anlamsız göstergeleri “Dünya ile bütünleşmek” sanan insanların ruh hallerini anlamak güç değildir. Uzun yıllar Dünya’dan yalıtılmış olarak yaşamış insanımız, çağın imkanlarıyla biraz temas haline gelince “çağı yakaladık”, “çağdaş olduk” zannetmektedir.

    İnsanlarımızı kim dolduruşa getiriyor? Bütün sorunlarımızın değişmez elementi durumunda olan, “niteliği, yaşamak istediği hayatın gereksinimlerine göre çok geride olan beşeri malzeme yetersizliği” sorununu, kimler görmezlikten geliyor ve de saklamaya çalışıyor? Bunu bilerik mi yoksa ahmaklığından mı yapıyor?

    Kendinden ve başkalarından gizlemek yoluyla iyileşen bir hastalık duyulmuş mudur? Hastalıkları tedavinin değişmez ilk adımı, onun varlığını kabul etmektir. Ama, hastalığı sağlık işareti saymak ayrı

    -ve daha tehlikeli- bir hastalıktır.

    İnsanlarımız ne yazık ki pırıl pırıl değildir. “Pırıl pırıl” olanlar -her toplumda olduğu gibi- bizde de vardır. Ama onların sayısı sandığımız kadar yüksek olmadığı gibi, pırıl pırıllığın işaretleri de, o pek övündüğümüz işaretler değildir.

    Bu “pırıl pırıllık” palavrasından vazgeçelim. Bizi bize övmekten -Çetin Altan’ın deyimiyle Türk’e Türk propagandası yapmaktan- vazgeçtiğimiz, yetmezliklerimizin kaynaklarını araştırmaya başladığımız gün, sorunlarımızı tanımlayabilecek, sonra da onları çözebilecek yola gerçekten giriyoruz demektir.

    Pazar, 06 Kasım 1994

  • $ 3000’LIK GELİR VE SİVİL TOPLUM !

    Birey başına ortalama gelirimiz, farklı usullere göre de olsa $3000 civarındadır. Gelişmiş ekonomilere sahip toplumlarda ise bu rakam on kat dolayındadır. Bu biçimde ifade edildiğinde kolayca içe sindirilebilen bu farkın, toplum yaşamının çeşitli kurumlarına yansıması bu denli kolay açıklanabilir değildir.

    İlk bakışta, bire onluk zenginlik farkının her kuruma aynı oranda yansıdığı akla gelebilirse de, belirli kurumların ancak belirli gelir düzeyleri aşıldıktan sonra gelişebildiği bir gerçektir.

    O kurumların mı zenginliği, yoksa zenginliğin mi o kurumları doğurduğu sorusu ise, bu iki olgunun dönüşümlü olarak birbirini desteklediği biçiminde açıklanabilir.

    Her toplumda, asgari yaşam sorunlarını çözmüş olan kişilerin gönüllü çalışmalara katıldığı düşünülürse, Türkiyede sivil toplum kuruluşlarına ayrılabilen kaynakların -başta zaman olmak üzere- niçin bu denli az olduğu da anlaşılmış olacaktır.

    Ayda bir veya birkaç defa toplanarak hiçbir sorunun çözümüne olumlu bir katkıda bulunulamayacağı açıktır. Ama ülkemizdeki sivil toplum kuruluşlarının büyük bir bölümünün durumu budur. Kendini toplum hizmetlerine katkıda bulunmayı bir yurttaşlık görevi sayan insanlar, bir yandan da yaşamlarını sürdürebilmek için zaman ve enerjilerinin büyük bölümünü kendi işlerine ayırmak zorundadırlar.

    O halde öyle bir yol bulunabilmelidir ki, gönüllü çalışmalara katılacak olanların ayırabildikleri kısıtlı sürelerin sınırlayıcılığı aşılabilsin.

    Bu yol, gönüllü hizmetlerin niteliğine daha yakından bakılarak bulunabilir. Gönüllü hizmetlerin gerektirdiği sürelerin büyük bölümü, üyeler, etkilenmek istenilen kesimler ve sivil toplum kuruluşlarının yönetimleri arasındaki iletişim için, daha da doğrusu bu iletişimi kurabilmek için kullanılır ve çoğu zaman da istenildiği gibi kurulamaz.

    O halde, kurulmak istenilen bu iletişimi kolaylaştırabilecek bir yöntem, bu çalışmalara katılan ya da katılmayı arzu etmekle birlikte vakit yetersizliğinden ötürü katılamayan gönüllüleri bu alanlara yöneltebilecektir.

    İNTERNET yeteri kadar desteklenip herkesin evine girebilmiş olsaydı, bu iş için mükemmel bir ortam olurdu. Ama böyle olmamış, birkaç bürokratın elinde oyuncak edilmiştir.

    İNTERNET kadar hızlı, pratik ve ucuz olmamakla beraber, eldeki bir imkan bu iletişimi sağlamak için kullanılabilir. Bu, bir “faks ağı”dır.

    Birkaç sivil toplum kuruluşunun ortaklaşa geliştirmekte oldukları bu proje muhtemelen yakında kamuoyu gündemine gelecektir.

    Faks Ağı, bir kuruluşun üyeleri arasında, bir aracı yardımıyla kurulan bir iletişim ağıdır. Üyelerden herhangi biri ya da kuruluşun yönetimi, herhangi bir konunun tartışılmasını, bir ortak akıl oluşturulmasını isterse, bu isteğini ağ üzerinde serbest dolaşım’a bırakmakta, konu üzerinde fikri olanlar sürece katılmaktadırlar.

    Çok sayıdaki üye arasındaki iletişim, bir aracı üzerinden sağlanmakta, tüm mesajlar bu aracıya gelmekte ve aracı tarafından birleştirilmekte ve tekrar üyelere dağıtılmaktadır. Brain writing (yazılı beyin fırtınası) denilen yönteme benzeyen bu süreç, birbirinden uzakta bulunan ve bir araya gelmekte güçlüğü bulunan kişiler arasındaki iletişimi sağlamakta yarar sağlayabilecektir.

    Faks Ağı’nın diğer ve belki de birinciden daha önemli işlevi, farklı sivil toplum kuruluşları arasındaki iletişimi sağlayabilmesidir.

    Zaman zaman, benzer amaca yönelik çalışmalar yapan kuruluşlar arasında bir güçbirliği yapılmaya çalışılır. Ama, bunun yolu olarak ancak bir üst kuruluş oluşturma ve diğerlerinin onun “altında” toplanması öngörüldüğü için bir türlü gerçekleşmez.

    Faks Ağı, bu hiyerarşi yaratma yoluyla işbirliği sağlama yöntemine, çok esnek bir alternatif getirmektedir. Özellikle, birbirinden farklı görüşlere sahip kuruluşlar arasında bu yolla bir uzlaşı ortamının temelleri de atılabilir.

    Gerek faks gerek diğer iletişim araçları üzerinden kurulan iletişim, hiçbir zaman bir araya gelmenin yerini tam olarak tutamaz. Ama, bir araya gelmenin amaçlarından çoğunu gerçekleştirebilir.

    Pazartesi, 09 Eylül 1996

  • “KÜTÜPHANE”DEN “EĞİTSEL KAYNAKLAR MERKEZİ”NE!

    Geleneksel “okul kütüphanesi”, kitap, dergi, CD, video film, bilgisayar, ses kaseti, gazete gibi basılı ya da görsel-işitsel malzemelerin bulundurulduğu, öğrenci ve öğretmenlerin de çeşitli ders ihtiyaçlarını bu yolla karşıladığı bir yerdir.

    Eğitsel Kaynaklar Merkezi – EKM (Educational Resource Center) ise, kütüphaneyi de içeren, ama ondan çok daha farklı bir yerdir. EKM’nin ne olduğunun anlaşılabilmesi için “eğitsel kaynak” kavramının açıklanması gerekir.

    “Eğitsel kaynak”, bir eğitsel hedefe erişmek için yararlanılabilecek “akla gelebilecek herşey”dir.

    Bir ameliyathane, bir kolleksiyon, bir havaalanı, uçak seyahati, botanik ya da hayvanat bahçesi, il veya ilçe kütüphanesi, bir bilgisayar yazılımı, bir internet adresi, özel bir konuda deneyimli bir kişi ya da bizzat deneyimlenecek bir “durum” olabilir. Daha öz bir deyimle, bir konuda bilgi, beceri, tutum ya da davranış kazanmaya doğrudan veya dolaylı yardımı olabilecek herşey bir “eğitsel kaynak”tır.

    Eğitsel kaynak, tek başına anlaşılması güç bir kavramdır. Bu kavramı daha iyi kavramak için “senaryo temelli eğitim” kavramının iyi anlaşılması gerekir.

    Senaryo, öğrenilmesi arzu edilen bir konunun, içine yerleştirilmiş olduğu dış kabuk ya da gözeneklerine emdirildiği bir süngerdir. Örneğin; öğrenilmesi istenilen konu, “sigara ve sağlık” gibi bir konu ise, akciğerlerinden ameliyat olacak bir sigara tiryakisinin ameliyatının gözlenip raporlanması iyi bir senaryodur. Bu durumda izin alınarak izlenecek bir akciğer ameliyatı mükemmel bir “eğitsel kaynak”tır.

    Fizikte çarpışan kütlelerin hızlarını değiştirdiğinin kanıtlanması için karatahtaya çizilecek şekiller ya da daha iyisi bu çarpışmayı hareketli olarak betimleyen bir bilgisayar yazılımı birer eğitsel kaynaktır. Ama daha da iyi bir eğitsel kaynak, bir bilardo salonundaki bilardo oyunudur.

    Böylece, yaşam içindeki herşey bir “eğitsel kaynak” olarak kullanılabilir.

    Bir EKM, işte bütün bu imkanların;

    1. Ya betimsel şeklini (kitap, dergi, CD, internet adresi yoluyla)
    2. Ya gerçeğinin nere(ler)de bulunabileceği bilgisini içinde barındıran bir yerdir.

    EKM, derslerin işlenmesinde kullanılabilecek “herşeyin” nerede, nasıl bulunabileceği, hangi koşullarda bunlardan yararlanılabileceği bilgisini içeren bir yerdir.

    Her öğretmen ve öğrenci, eğitsel kaynak olarak yararlanılabilecek bir “şey” ya da “durum” ile karşılaştığında bunu EKM’ye bildirir ve böylece EKM giderek zenginleşir.

    Okullarımızın kütüphanelerinin bu hale getirilmesi, 2000’li yılların başlıca eğitim yöntemi olacağı belli olan “senaryo temelli eğitim” açısından önem taşımaktadır.

    Eğitimin okul duvarları dışına taşınabilmesi, konuların gerçek durumlar içine gömülü olarak öğrenilebilmesine, bu da “durumlar”ın adreslerinin -en genel anlamıyla adres- toplu ve kolay erişilebilir biçimde el altında bulundurulmasıyla mümkündür.

    27 Eylül 2001

  • LÜTFEN ÖĞRENCİLERİ SEVMEYİNİZ, ONLARI SAYINIZ…

    Okulların açıldığı günlerde, hemen her yerde dikkat çeken pankartlarda, eğitimin öğrencileri sevmekle başladığı yazılıyor. Eğer bunlar belirli bir talimatla yazılmıyorsa, bu denli yaygın olarak dile getirilen bu duygunun analizi çok ilginç olur.

    Pankartlarda yazılan bu yargı, muhtemelen eğitim denilince akla gelen kavram olan “öğretme” işinin yanlışlığını bir şekilde hisseden, ama bu denli yaygın olduğu için de yanlışlığına ihtimal vermeyen eğitimciler tarafından yazılıyordur.

    Okulda yapılması gereken iş öğretme değil öğrenmedir. Öğretmen denilen kişinin doğru adı ise “öğrenme ortamı hazırlayıcısı, koruyucusu, geliştiricisi”dir.

    Öğretme ve öğrenme o denli zıt iki olgudur ki, birisi varken diğeri mevcut olamaz. Öğrenme, yalnızca insan değil tüm canlıların, ilk var oluşlarından bu yana yaşamlarını sürdürme konusundaki mücadelelerinin sonunda kazandıkları ve hala da kazanmayı sürdürdükleri bir beceridir.

    Her canlı türü öğrenme konusunda hayranlık uyandıracak teknikler geliştirmiş, daha doğrusu bunları geliştirebilenler süzülerek bugünlere erişmiş, diğerleri elenmiş yok olmuşlardır.

    Öğretme ise, farklı bir olgudur. Yalnız insanlar değil, öğrenme konusundaki denetimi kendi güdülerinin dışındaki etkenlere bırakabilen diğer canlılar da, tekrar, ceza, ödül gibi yöntemlerle -ki hepsi de bu canlılara saygısızlıktır-, öğreticilerin arzuladıkları davranışları gösterirler. Bunlara eğitilebilir, öğrenmenin denetimini kendi dışındakilere bırakmayanlara da vahşi deniliyor.. Aslına bakarsanız, vahşi hayvanlar dahi korku yoluyla öğreniyor, daha doğrusu bize öğrenmiş gibi yapıyorlar.

    Bu hayvanların yaptığı da bir çeşit uyumdur ve kendilerini koruyup yaşamlarını sürdürebilmek için, tehdit kaynağının istediği biçimde davranmaktadırlar.

    Edward De Bono, “İnsan-Hayvan Sözleşmesi” adlı kitabında, insanoğlunun, çok önceleri var olan bu sözleşmeyi bozduğunu, bunun da fazla zeki olmasından kaynaklandığını söylüyor. Bu doğru bir tanı değildir. İnsanoğlu fazla zeki olduğundan değil, burnunun ucunu (yani kendi yaşamından sonraki zamanları) göremeyecek kadar akılsız ve görse de aldırmayacak kadar bencil olduğu için sözleşmeyi bozmuştur.

    Öğrenmiş “gibi” davranan hayvanların gerçekte öğrenmediklerinin kanıtı, tehdit koşullarından farklı durumlarda (yani kendisine öğretildi sanılan durumların dışında), bize göre anlamsız, kendine göre ise anlamlı davranışlarda bulunmasıdır.

    İnsanların eğitiminde kullanılan “öğretme” yönteminin sonuçları da tamamen benzerdir. Nitekim bunun farkında olan eğitimciler,öğretilen bir bilgi, beceri, tutum ya da davranışın, bir başka duruma transfer edilip edilmediğine bakarak öğrenmenin etkinliğini ölçmeye çalışmaktadırlar.

    Öğretme, içinden su akıtılmak istenilen ama üzerinde delikler bulunan bir boru gibidir. Nasıl ki bu delikler bulunduğu sürece su akıtılamazsa, öğretme olgusu devam ettiği sürece öğrenme olgusu da meydana gelemez.

    Geleneksel eğitim felsefesi eğitimi, kişilerin istendik bilgi, beceri, tutum ve davranışları kazanması biçiminde tanımlıyor. Buradaki anahtar sözcük, “istendik” sözcüğüdür. Çağdaş eğitimin tanımında ise bu sözcüğün yerine, “kendi gereksindikleri” sözcüğü geçmiştir.

    Geleneksel eğitimin babalarından birisi denilebilecek olan Bloom dahi, öğrenmenin ancak kişinin kendi isteği arttıkça gerçekleşebileceğini kabul etmekte, bunun için de yöntemler tarif etmektedir.

    Çağdaş eğitim yönünde atacağımız adımlar mutlaka bu noktadan başlamalı, öğretmenler, çocukların ilgi alanlarındaki gereksinimlerini kendilerinin karşılayabilmeleri için onlara yardımcı olmalı, uygun öğrenme ortamları oluşturmalıdırlar.

    Bu, insana saygının bir gereğidir. Kişiye “rağmen” kendi doğrularımızı öğretmek, sevgiyle telafi edilebilecek bir kusur değildir. Bu yüzden lütfen çocuklara saygı duyalım. Bu yeterlidir.

    25 Mayıs 2012

  • NECC `98

    National Educational Computing Conference (Ulusal Bilgisayar Destekli Eğitim Konferansı) bu yıl 22-24 Haziran 1998 tarihleri arasında San Diego’da toplandı. Geçen yıl Seattle’da toplanan 7200 eğitim ilgilisinin benzeri bir kalabalık bu yıl da konferanstaydı.

    Aynı andaki yaklaşık 50 paralel oturum halinde çalışan konferansın başlıca iki konusu sınıfta teknoloji kullanımı ile senaryo temelli ders işleme idi.

    Eğitim sistemimiz açısından özellikle üzerinde durulması gereken, parçalanarak kavranması imkansız hale getirilmiş müfredat ünitelerinin tekrar senaryolar halinde bütünleştirilmesi konusuydu.

    Kitap yazanlar ya da üniteleri sınıfta işleyen ve bunu öğretmen merkezli olarak yapan öğretmenler açısından kolaylık sağlayan bu “parçalama” geleneği, eğitimin esas hedefi olan öğrenciler açısından bakıldığında tam bir anlaşılmazlık kaynağıdır.

    Günümüzde hemen her sektörde üzerinde düşünülmekte olan “süreç odaklılık” eğitimde de gündemdedir. Konuları parçalayarak kendilerine uygun hale getiren eğitim sınıfı, bir bütün olarak algılanması gereken olayları kavrayamayan öğrencileri başarısız olarak değerlendirmektedir.

    NECC 98 sırasında gözlediğimiz, Amerikalı öğretmenlerin de benzer eğilimleri taşıdıkları, aralarında ancak az sayıda öğretmenin bu bütünlüğün korunmasının ne denli önemli olduğunu farkettiğiydi.

    Bir kısım eğitimcinin, bilgisayar ve interneti ders işlemenin tek yolu olarak görmesi bu eğilimle birleştiğinde, sorunun daha karmaşık hale gelebileceğini görmek zor değildir.

    Bu konferanstan alabileceğimiz mesaj nettir: Dünyanın bu ileri ülkesinde, bütün teknoloji desteğine karşın eğitici sınıf hala “bütünleri parçalama” yoluyla ders işlemeyi sürdürmektedir.

    Az sayıda “farkında” eğitici ise böylesine büyük bir konferansın ağırlığının en az yarısını “parçaları bütünleştirme”ye vermektedir. Senaryo temelli ders işlemenin temelinde yatan gerçek budur.

    Ülkemizde senaryo temelli ders işleme henüz çok az sayıda okul tarafından benimsenmiştir. Bunların bir bölümünde ise “senaryo”, basit kurgulardan ileri gidememektedir. Fizik, matematik gibi derslerde sorulmak istenenleri basit kurgular içine yerleştirmenin senaryo demek olmadığına, gerçek senaryonun yaşamda rastlanan ve yalnızca belirli bir dersi değil, hemen bütün alanları kavrayan bir “kompleks” olduğuna burada tekrar işaret edilmelidir

    Okullarda çocuk ve gençlerimizin derslerdeki olağanüstü meraksızlığı, aslında bize çok şey söylemektedir. Bu meraksızlık bir ölçü aleti gibi, bizim müfredat tasarımındaki başarısızlığımızı göstermektedir.

    Dünya, parçalayarak ders işlemenin yanlışını görmeye başladı ve bunu büyük konferanslara konu yapacak kadar önemsiyor.

    Eğitim sorunlarını yeniden tanımlamayı henüz düşünmemiş toplumumuzda acaba bu konunun gündeme gelmesi ne kadar zaman alacaktır?

  • NİTELİĞİMİZİ AŞAN İŞLER !

    Her faciadan sonra gazetelerde konu ile ilgili (çoğu da ilgisiz) kişilerin yorumları, eleştirileri ve ileriye dönük uyarıları yer alır.

    Bazen de herhangi bir facia olmadan, alınması gerekli önlemlerle ilgili öneriler yapılır.

    Bütün bunlardan sonra facialar olunca durum, insanımızın “vurdum duymazlığı” ile açıklanır ve mesele biter.

    Acaba mesele bu kadar basit midir? İnsanımız dışarıdan bakan bir gözlemcinin vardığı yargıda olduğu gibi gerçekten vurdumduymaz mıdır?

    Senede birkaç bin insanını trafik kazalarında kaybeden, aynı yerde peşpeşe olan depremlerde binlerce insanı yıkılan binaların altında kalan, grizu patlamaları, göçükler, maden kazaları rutin hale gelen ülkemizde insanlar basit bir yargıyla vurdumduymaz olarak nitelenemez.

    Bu felaketlerden üzülmeyen, bir şey yapmak için yüreği çarpmayan bir insan -hangi milletten, hangi inançtan, hangi görüşten olursa olsun- bulunabilir mi? Bu teşhis doğru değildir. İnsanımız, (ve genellikle bütün insanlar) vurdumduymaz değildir. Olaylara üzülürler, bir şeyler yapmak isterler. Bunu kanıtlamak kolaydır.

    Vurdumduymazlık “konuya bağımlı” olamaz, olsa olsa bir karakter özelliği olarak “konudan bağımsız” olarak mevcut olabilir.

    Trafik kazalarına ve depremlere karşı duyarlı bir insanın (ve toplumun), benzer şekilde grizu patlamalarına karşı da duyarlı olması hiç de beklenmez bir tutum değildir.

    İnsanlarımızın duyarlı oldukları, görevlerini ihmal etmedikleri alanlarla, vurdumduymaz göründükleri, görevlerini yapmadıkları alanlara dikkat ediniz. Acaba bunları inceleyerek bazı sonuçlara varamaz mıyız?

    Kimsenin birbirini ihmalcilikle suçlamadığı, insanların üzerlerine düşen görevleri doğru dürüst yaptığı işler yok mudur?

    Yapımı, karmaşıklık içermeyen, yoğun bilgiye, çok yönlü iletişime dayanmayan, çeşitli sorunları kendi aralarında birleşip yeni görünümlü meseleler üreterek, karşısındakileri bunları çözmek durumunda bırakmayan işleri beceremediğimizi, bu konularda vurdumduymaz olduğumuzu kimse iddia edebilir mi?

    Daha somuta indirgemek gerekirse, depremlerde tek katlı evlerimiz değil çok katlı apartmanlarımız çöker.

    Yer yüzeyindeki kömür madenlerimizi işletirken fazla kaza olmaz.

    Köy yollarında trafik kazaları çok nadir olur.

    İlkokul eğitimimiz, orta ve yüksek öğretime göre daha az kötüdür.

    Pervaneli uçaklarımız jetlerimize nazaran daha güvenlidir.

    Köy ekmeklerimiz, diğer yiyeceklerimizden daha hijyeniktir.

    Konfeksiyon ürünlerimiz, yerli otomobillerimizden daha kalitelidir.

    TV spikerlerimiz edilgen sözcükleri daha kolay söyleyebilmekte, diğerlerine dilleri zor dönmektedir.

    Daha bir çok sayıda örnek yoluyla basit işleri, karmaşık işlerden daha iyi yapabildiğimiz görülebilir.

    Her toplumun ortalama nitelik düzeyi, o toplumun başarıyla uğraşabileceği işlerin de üst sınırını belirler.

    Burada nitelik düzeyi ile kastedilen kavram, bir toplumu oluşturan kişilerin zeka, bilgi-beceri, ruh sağlığı ve ahlak düzeylerinin ortalamasını ifade etmektedir.

    Bu, kural gibi ortaya konulan yargının bir yaptırımı var mıdır? Nitelik düzeyinin belirlediği sınırın üzerindeki bir iş yapmak isteyen kişi (ve toplumu), bu teşebbüsünden caydırabilecek bir kanun, bir örgüt yoktur. Örneğin, nitelik düzeyi neşterle ameliyat yapmaya yetebilen bir cerrah, laserli bir neşterle iş yapmaya kalkarsa, bir süre sonra aletinin kalibrasyonunu temin edecek teknik destekten yoksun olduğu için iki şeyden biri olacaktır: Ya çevresinde bir alet çöplüğü oluşacak ve onun maliyetini hastalarına fatura edecektir (fatura mecazi anlamdadır, yoksa normal fatura adet değildir) ya da ayar dışına kaçmış aletle insanlara zarar vermeye başlayacaktır.

    Kişiler ve toplumlar bu nedenle uğraşmak istedikleri işlerin nitelik gereksinimlerine dikkat etmeli ve nitelikleri arzularının gerisindeyse ya o sevdadan vazgeçmeli ya da niteliklerini geliştirmeye çalışmalıdırlar. Deprem kuşağı üzerinde oturmak isteyen bir toplum ya çok katlı binadan vazgeçmeli, ya da bilgi-beceri ve ahlakını geliştirmeye çalışmalıdır.

    Hızla değişen ama gittikçe daha karmaşık, yönetimi daha zor hale gelerek değişen günümüz koşullarında, ülkemizin gittikçe daha içinden çıkılmaz belalarla karşılaşması ve daha da beteri bunlarla başa çıkamayışı tesadüfi değildir.

    Kitle iletişim araçlarının, her olan biteni anında ilettiği Dünya’da insanımız bir çeşit dolduruşa gelmiş, kendisini, nitelik düzeyinin çok üzerindeki işlerle haşır neşir halde bulmuştur.

    Nitelik düzeyi yüksek toplumların kullandığı eşyayı günlük kullanımına girmiş gören insanımız durumunu yanlış değerlendirmiş, kendisinin de onları yapan toplumlarla bir farkı kalmadığını zannetmiştir.

    Eskiden masasına vazo içinde çiçek koyan bürokratımız, şimdi fonda bilgisayar olmadan resim çektirmemekte ama bilgisayarı hala “düğmesine bir basılınca, her türlü bilgiyi veren” sihirli kutu sanmaktadır.

    Avrupa topluluğuna alınmak istemeyişimizi, bu nitelik düzeyi farklılığı yerine müslümanlığımızla izah etmeye çalışanlarımız, Türkiye’nin giderek büyük bir güç haline geldiği palavrasıyla bu acı fakat yol gösterici gerçeğin anlaşılmasını güçleştirmektedirler.

    Nitelik düzeyi, arzularının gerektirdiği niteliğin gerisinde bulunan kişi ve toplumlar, yaptıkları her işe bu nitelik farkının olumsuzluklarının damgasını basmaktadırlar. Bu tesadüf değildir.

    Önümüzde yalnızca iki seçenek vardır: Mevcut nitelik düzeyimize karşı gelen yaşam düzeyine razı olup onun üzerindeki işlerden vazgeçmek ya da niteliğimizi geliştirmek.

    *******