-
May 25 2012 DEVLETE DAYALI OLMAYAN ŞİKAYET SİSTEMLERİ
Toplumları rahatsız eden sorunların, o toplumların bünyelerinin, olası sorunlara karşı “hazırlıksız”lığından kaynaklandığı bir gerçektir.
Bu hazırlık yollarından birisi, toplumun çeşitli sorunlara karşı örgütlenmesi, ama bunu, Devlete Dayalı Olmayan (DDO) biçimde (NGO) yapabilmesidir.
Halen, ülkemizdeki sivil toplum kuruluşu statüsündeki kuruluşların bir çoğunun, devletin hareket serbestisini artırmak için kurulduğu göz önüne alınırsa, DDO biçiminde örgütlenmenin önemi daha iyi değerlendirilecek, devletin toplumu yönetmeye çalışması yerine toplumun devleti yönetmesinin, ancak DDO biçimde örgütlenme yoluyla mümkün olabileceği açıkça görülecektir. Diğer yandan da, sık sık duyageldiğimiz “bizi yönetenler” kavramının da yetersizliği -ve tersliği- daha bir iyi anlaşılmış olacaktır.
DDO Şikayet Sistemleri için iyi başlangıç noktalarından birisi, her yıl bir meydan savaşındaki kadar kayıp verdiğimiz “trafik terörü” sorunudur.
Bu konuda sağlanabilecek somut bir gelişmenin, sivil toplum örgütlenmesi ve demokrasimiz açısından eşsiz bir örnek yaratması, yakındığımız bir çok sorun için yol gösterici olması kaçınılmazdır. Bu sorunun, başlangıç için seçilmesinin nedeni, etnik vb bir yönünün bulunmayışı, sorunun tüm taraflarının sorundan şikayetçi oluşları ve sorunun devamından bir çıkarlarının bulunmayışıdır.
Önerilen Trafik Şikayet Sistemi (TTS), üyelik esasına göre çalışacak bir dernektir.
Derneğin kuruluş felsefesini oluşturan çizgilerden birincisi, insanların, trafik açısından karşılaştığı yanlışlara karşı duyduğu kızgınlığı içine atmak zorunda kalmaması, şikayetlerinin gözardı edilmeyeceğinden emin olduğu, bunu denetleyebiliceği bir kuruma sahip olmalarıdır.
Derneğin işlevlerinden birisi, üyelerine “trafikte hayatta kalma” eğitimi sağlaması ve bir “etik anlaşma”yı imzalatarak bunu, üyelerinin araç ve yakalarına takacağı bir amblemle sembolize etmesidir.
Dernek, 365 gün – 24 saat esasına göre çalışan bir “şikayet merkezi” kuracak ve bu merkeze telefon ya da faksla veya bizzat başvuru mümkün olacaktır.
Bu başvurular, bu konuda deneyimli, usulleri bilen, şikayetlerin resmi makamlarda nasıl kovuşturulacağını bilen personelce işleme tabi tutulacağı için, üyelerin bireysel girişimlerinden daha etkin olacaktır.
Dernek, kendisine yapılan şikayetleri bir bilgisayar ortamında değerlendirecek ve zamanla, kuralları sürekli çiğneyen araçlar, bunları şikayet edenler, şikayet sonuçları, şikayetçilerin bunu kötü niyetlerle yapıp yapmadıkları gibi konularda değerli bir veri- tabanı oluşacaktır.
Dernek, kendine yapılan şikayetleri resmi makamlara iletecektir. Resmi makamların, vatandaşların bireysel şikayetlerini dikkate alma düzeyinden daha yüksek bir duyarlık gösterecekleri beklenmelidir.
Ayrıca, yayınlanacak bir bültende, yapılan şikayetler, resmi makamların yanıtları ve bu konulardaki istatistikler de düzenli yayımlanacaktır. Bunun da, resmi makamları, şikayetlerin üzerinde durmaya bir ölçüde çekeceği beklenebilir.
Trafik konusunda, resmi makamlardan daha düzenli bir bilgi akış sistemine sahip olması beklenen bu derneğin kısa sürede büyük etkinlik kazanması beklenmelidir.
Sistemin bir sivil girişim olarak daha büyük etkinlik kazanması, yaptırım gücü elde etmesi, ancak sivil toplumun bu ilk evredeki sınavı başarıyla vermesine, yani buraya kadar açıklanan sistemi kurup iyi işletebilmesine bağlıdır. Ne dersiniz, girişmeye değmez mi?
Cuma, 23 Ağustos 1996
-
May 25 2012 EKONOMİDE TEMİZLİK!
Zaman zaman ortaya çıkan yolsuzluk olaylarından sonra toplumumuzun çeşitli kesimleri “temiz toplum” istemlerini dile getirir, birkaç kişi ortaya çıkarılıp cezalandırılınca da unutur ve yeni yolsuzluğa kadar temiz toplum rafa kaldırılır.
Bunun nedeni halkımızın gelgeç gönüllü olması değil, bu tür yolsuzlukları analiz etmesi gereken politikacı, bürokrat ve bilim adamlarının, yolsuzlukların magazin yanıyla uğraşmayı yeğlemeleri ya da bu analizi yapmadıkları veya yapamadıklarıdır. “Yolsuzluk” genel adı verilen olgulara yol açan nedenler iyi anlaşılmadığı ve onların üzerine niçin gidilemediği irdelenmediği sürece bunların önlenmesine imkan yoktur.
Bu tür bir kapsamlı analiz, kuşkusuz bir tanımla başlamalıdır. “Yolsuzluk” nedir? Neler yolsuzluktur, yolsuzlukları belirli spesifikasyonlara sahip, az sayıda “kara insanlar” mı yapar yoksa “beyaz insanlar” da yolsuzluk yaparlar mı? Bunların sayısı ne kadardır?
“Yolsuzluk”, en genel kapsamıyla, bir toplumun erdem değerlerine göre genel kabul görmüş yolların dışındaki yollarla çıkar sağlamaktır denilebilir.
Bu tanımın yanısıra bir ilkenin de benimsenmesine gerek vardır. O da, yolsuzluklar arasında yapılabilecek küçük, büyük gibi ayrımların yapay olduğu, “büyük” denilebilecek yolsuzlukların ancak “küçük” yolsuzluklardan oluşan bir temel üzerinde ayakta durabileceğidir. “Küçük” ve “büyük” olarak nitelenebilecek yolsuzluklar arasında bir sınır çekilmeye kalkışıldığında, sınırın hemen iki tarafındaki olaylardan birinin yolsuzluklar diğerinin ise erdem küme’sine girmesi, kabul edilebilir bir haksızlık değildir. Toplumun, yolsuzlukları küçük, büyük, masum, iblisçe ve bu gibi sınıflara ayırmasının bir nedeni gündelik yaşamı kolaylaştırmak, bir diğeri ise kendi davranışlarını sürekli olarak erdem domeninde tutmak için gösterdiği özel çabanın sonucudur. Zaten dikkat edilirse, bu tanımlanan “küçük” ve “büyük”, herkes için aynı olmayıp, herkesin küçük ve büyüğü kendi bireysel “gereksinimlerine göre” (!) ve de sürekli olarak ayarlanmaktadır.
İşte sorun bu noktada başlamaktadır. “Temiz toplum”u istediğinden, içtenliğinden zerre kadar dahi şüphe bulunmayan insanlarımızın büyük bir bölümü -yukarıdaki tanım ve ilke uyarınca- gırtlağına kadar küçük ya da büyük yolsuzlukların içine batmış, daha doğrusu yaşamı yolsuzluklara göre evrime uğramıştır.
Bu can sıkıcı olguya karşı ileri sürülebilecek olan bir savunma, kişinin kendince “küçük” olarak nitelediği yolsuzlukların hemen herkes tarafından yapıldığı ve yine herkes tarafından yapılmazsa söz konusu kişi tarafından da yapılmayacağıdır. Bu, insanların kendi kendilerine geliştirdikleri düşük dozlu bir uyuşturucu olup gerçekle ilgisi yoktur. Herkesin birden hiçbir yolsuzluk yapmaması halinde yolsuzluktan vazgeçeceği vaadi, ya ahmakça ya da sinsice bir düşünce biçimidir. Demek ki bir kişi dahi yolsuzluk yapsa onu örnek olarak gösterip daha büyüklerini yapma iznini kendine verebilmek mümkün olacaktır.
Evet, bu resim ürkütücüdür ve can sıkıcıdır. Dışımızda aradığımız yolsuzlukların ta içimizde bulunduğu, kolay yenilip yutulur bir lokma değildir.
Atandığı görev yerini değiştirmek için aracı kullanan, bu aracılığı kabul eden, bu tür ayrıcalıklar yapıldığını bilip de kulağının üzerine yatanlardan, bir kuyrukta sırasına rıza göstermeyip bir biçimde öne geçenlere; başkaları ter döküp ders çalışırken, kolay yoldan kopya çekip bilgi hırsızlığı yapan öğrencilerden, yapamayacaklarını vaad edip güven ya da oy hırsızlığı yapan politikacılara; eksik tartı yapan esnafı, aracını kurallara aykırı süren şoförü, üzerine yazdığı bileşiminde ilaç yapmayan, ürettiği otomobilin çarpışma testlerini yapmayıp insanları ölüme mahkum eden ya da atıklarını doğaya boşaltan sanayicisi, bankasını soyan yöneticisi ve bu gibi irili ufaklı binlerce yolsuzluk sorumlusu olan bizler eğer gerçekten temiz toplum istiyorsak, yukarıdaki tanımı ve ilkeyi içimize sindirmek ve sonra da sessiz sedasız gereklerini yapmak zorundayız.
Pekiyi bu gerekler nelerdir? Bu gereklerden önce, saptanabilecek gereklerin önündeki bir büyük engelin aşılması gerekmektedir. Bu engel, bir toplumsal hastalık durumuna gelmiş bulunan, “sorunların nedenlerini aramadan doğrudan çözüm üretmeye çalışmak”tır.
Toplumumuzda “sürekli çözüm üreten kişi”, “ülke sorunlarına çözümler üreten parti”, “laf değil çözüm üretimi” gibi sözler, kişileri ve kurumları yüceltmek amacıyla kullanılıyor.
Ama, bu sözlere karşı yöneltilebilecek şöyle bir eleştiri, bu “çözüm üretme” işinin nasıl bir toplumsal hastalık olabileceğini (ve çoğunlukla da olduğunu) ortaya koyuyor: Bir sorunun nedenlerini ortadan kaldırmaya yönelik olmayan ve “herhalde iyi gelir” ön yargısıyla önerilen çözümler, bir hekimin, yüz hastasına iyi gelen bir ilacı, hastalığının teşhisi konulmadan kullanıp ölen yüzbirinci hastasının durumuna benzer.
Ekonomik ve sosyal konulardaki irili ufaklı sorunlarımızı ve bunlar için sürekli olarak “çözümler” üreten insanlarımızı düşününüz.
Herhalde, sorunları için bu denli çeşitli ve çok çözüm üreten, ama sorunlarını çözmede de bu denli başarısız bir toplum olmamızın bazı nedenleri olmalıdır.
Sokakta kendisine mikrofon uzatılıp filanca sorunumuz hakkında düşünceleri sorulan ev kadını, ayaküstü sorulan soruyu ayaküstü cevaplayan politikacı, çağrıldığı panelde yüzüncü defa aynı lafları tekrarlayan öğretim üyesi ya da gençlik programında konuşan genç, hepsi, “çözüm” üretiyorlar.
Bu nasıl bir iştir ki, üzerinde konuştuğu soruna yol açan nedenleri bir kenara itip, doğrudan çözüm imal eden insanlarımız, acaba bir vahiy kanalıyla mı bu “çözüm”leri üretiyorlar?
Bir üniversitenin yayımladığı bir rapor elime geçti. Yaklaşık 200 sayfa. Adı da “Hava Kirliliğinin Nedenleri”.. İlk defa çözüm ile başlamayıp nedenleri irdeleyen bir kitap bulduğunuzu sanıyorsunuz. Ama raporun adıyla içeriğinin ilişkisi yok. “Neden” kavramının böylece anlam değiştirmesi ise bir başka felaket..
Gelişmiş ve gelişmemiş toplumları birbirinden ayıran birçok ölçüt bulunabilir. Bunların en güvenilirlerinden birisi de, gelişmiş toplumlarda sorunların nedenlerinin aranması, gelişmemişlerde ise bu sorunlara “kim”lerin yol açtığı ve “kim”lerin bu sorunlardan kurtaracağıdır. Toplumumuzun baba, bacı vs aramaya bu kadar meraklı oluşu, bu “kim” eğilimiyle açıklanabilir.
Bir kamu bankasının, bürokrat – iş adamı – politikacı – mafya işbirliğiyle soyulmuş olması, kamuoyunun gündemindedir.
Bu konuda ilk sorulması gereken soru, hangi mekanizmanın bu ve benzeri soygunlara yol açtığı, o nedenlere hangi nedenlerin sebep olduğu ve son aşamada da o nedenlerin “nasıl” ortadan kaldırılacağıdır.
Ama, sokaktaki adamdan idare mensuplarına kadar herkes “kim” sorusunun cevabı peşindedir. Rüşveti “kim” vermiş, “kim” almış, “kim” aracılık etmiş, “kim” vurmuş, “kim” azmettirmiş , kim, kim, kim…
Ulusal hastalığımız uyarınca hemen bir de çözüm bulunmuş, kamu bankalarının özelleştirilmesiyle bu tür soygunların biteceği belirlenmiştir.
Kamu bankacılığının tek başına değil ama çirkin siyaset anlayışımızla birleşerek soygunları özendirdiği doğrudur, ama tek neden bu değildir. Birkaç ay önce batan bankalar kamu bankası değildi ve onlar da , hem de bizzat sahipleri tarafından soyulmuştu. Demek ki bankanın kamu ya da özel kesime ait olması soygunu önlemeye yetmiyormuş.
Kamu pastasını küçültmenin yanısıra, kalabalık kamu kadrolarının seyreltilmesi, siyasi parti gelir ve giderlerinin saydamlaştırılması, daimi kamu görevlisi statüsü ihdası, kamu alımları yasası, ombudsman kurumu gibi gerekler de var.
Ancak, burada işaret edilmek istenen, kamu bankalarının soygunlara karşı nasıl korunacağı değil, nedenlere dayalı olmayan çözüm üretimlerinin nasıl yetersiz sonuçlara yol açacağıdır.
Geliniz, “ö n c e a n l a” şeklinde bir kampanya açalım. Aklına gelenleri çözüm diye önümüze koyanları dinlemeyelim ve de tepki gösterelim. Yapmamız gerekenlerin ilki budur.
Orta ve uzun vadeye yayılabilecek bu, “mekanizmayı tam anlama, nedenleri belirleme, her neden için ayrı çözüm(ler) geliştirme” yaklaşımına paralel olarak, gerek insanların sabırlarını takviye etmek gerekse bazı düzelmeler sağlamak üzere şu önlemler yararlı olacaktır:
-
“Temiz toplum”u arzu edenler arasında bir araştırma yapıldığında, hemen herkesin ayrı bir temizlik tanımı bulunduğu görülecektir. Kimi, çalmayana; kimi, çalıp da ortaya çıkarmayana; kimi, hem çalıp hem iş yapana temiz demekte, bir kısmı ise “benim dışımdakilerin temiz olması gerekir, ben yüksek ideallere sahibim, ne yapsam yeridir” şeklinde bir sava sahiptir.
Bu nedenle önce, “temiz toplum” ve “yolsuzluk”tan ne anlaşılması gerektiği konusunda bir uzlaşıya ihtiyaç vardır.
Toplumumuzun yüzlerce sorununa kaynaklık eden az sayıdaki Kaynak Sorun’dan birisinin, “kavramların içlerinin boşluğu” olduğu dikkate alınırsa, bu tanım birliği işinin önemi daha iyi anlaşılacaktır.
-
“Temizlik” konusundaki bu tanımsal uzlaşmadan sonra derhal görülecektir ki, temiz toplum yandaşlarının sayıları zannedildiği kadar çok değildir. Ama bu yine de bu amaç doğrultusunda uğraşmayı gereksiz kılamaz.
-
Kısa vadede oldukça somut etkileri görülebilecek bir önlem, altında birçok anayasal ve yasal değişikliğin yer aldığı iki “şemsiye yasa”nın çıkarılmasıdır.
“Kamu Alımları Yasası”, “ombudsman”, “Gün Işığında Yönetim Yasası”, “delegesiz siyasi parti”, “siyasi parti gelir ve giderlerinin saydamlığı” gibi yasal düzenlemelerin bulunacağı bu şemsiye yasa’ların TBMM’nden kolayca ve yoğun bir kamuoyu baskısı olmaksızın çıkarılabilmesi hemen hemen imkansızdır.
İSKİ, İLKSAN, CİVAN gibi olaylar, yolsuzluklar konusundaki geleneksel sığ bakışların işe yaramadığını göstermesi açısından son derece yararlıdır. Hatta, henüz bilinmeyen ve dokunulması düşünülmeyen yolsuzlukların, -çeşitli pazarlık anlaşmazlıkları nedeniyle- ortaya çıkması, bu bilinçlenme açısından zorunludur denilebilir.
İşte ancak o durumda böyle bir yasa destek bulur ve de “yolsuzluklar ağı”nın önemi ve analizinin gereği anlaşılır.
Beyaz Nokta Örgütü, bu tür bir anayasa ve yasa teklifinin hazırlığı içindedir. Hatta bu şemsiye altında yer alan Kamu Alımları Yasası adlı bir teklif, 1993 Şubat’ından bu yana TBMM’nde beklemektedir. En kısa vadeli önlem olarak, yılda yaklaşık 100 trilyon TL’nin yolsuzlukları beslemesine neden olan kamu alımlarını, sivil ve askeri alımları ayırmaksızın ele alarak bir düzene sokmayı amaçlayan bu teklifin yasalaşması yönünde İstanbul Sanayi Odası’nın yapabileceği çok etkin katkılar bulunmaktadır.
Lütfen ne yolsuzlukların ne de diğer sorunların nasıl çözümleneceği ile uğraşmayalım. Bunların “niçin” ve “nasıl” olduklarını anlamaya çalışalım. Göreceğiz ki bu nedenler bütünü, aranılan çözümün kendisidir. Ama çok kısa vadede dahi gerçekleşebilecek önlemler için de işin yükünü yalnız temsilcilerimize bırakmayalım.
Pazar, 09 Ekim 1994
-
-
May 25 2012 DELİK DEŞİK İŞİ BİTMEZ!
Yıllardan beri belediyelerin neler yaptıklarının bir istatistiğini tutan bir aklı evvel olsaydı bugün elimizde çok değerli veriler birikmiş olacaktı. Ama yine de yaşı biraz uygun ve meraklı tipler -biraz zihinlerini zorlarlarsa- buna benzer bir resim çizebilirler.
Resmin ana parçaları şunlardan ibarettir: belediye sarayı inşa etmek, görünen yerlerdeki kaldırımları yenilemek, fırıncılarla pazarlık etmek, halk ekmek çıkarmak, iş makinesi parkı kurmak ya da yenilemek, eski yönetimin işe aldıklarını çöpçü kadrosuna tayin edip yeni çöpçüler işe almak, park, cadde, meydan gibi yerlere parti büyüklerinin adlarını vermek, kendinden evvel yapılanları kötülemek, büyük düşündüğünü kanıtlamak için küçük işleri (!) bir yana bırakıp büyük projelere kalkışmak, kendinden sonra gelecek yönetimin altından kalkamayacağı kadar borç yapmak, ne kadar önemli bir insan olduğuna önce kendini sonra yakın çevresindekileri inandırmak, seçimler sırasında kendisine oy verenlerin sokaklarını asfaltlayıp, diğerlerini boş vermek ve bunun gibi bir çok yararlı(!) iş..
Bir de insanların ihtiyaçları vardır ki onlarla ilgilenen bir merci henüz görülmemiştir. Örneğin, şöyle bir aday çıkıp aşağıdaki gibi bir seçim beyannamesi bastırsa acaba ne olur?
ÖNCE İLKELER
* Siyasi, etnik, bölgesel, dini ayrım yapmayacağım,
* Kendim temiz olacağım gibi, kadrom da temiz davranacak,
* İnsan da dahil olmak üzere doğa’nın tüm ögelerine saygı, ilk yol göstericim olacak,
* Sınırlı bütçemi sınırsız ihtiyaçlar karşısında yetiştirmek için ilkem, “akılcı öncelikler” olacak.
FİLAN PARTİSİ ADAYI
Mehmet İşbilir
PROJELERİM ŞUNLAR !
* Solunabilir Hava
Havamızı kirleten nedenlerin herbirinin ortadan kaldırılması için ayrı birer projeden oluşan bir pakettir.
* Hijyen
Satın aldığımız ekmekten piyango biletine, oturduğumuz otobüs koltuğundan kullandığımız paraya kadar binlerce hastalık kaynağını kurutmaya yönelik bir pakettir.
* Kuralsızlıkla Savaş
Genelde tüm vatandaşlarımızı özelde ise bu belde de yaşayanların yaşamlarını çekilmez hale getiren her türlü kuralsızlığı ortadan kaldırmaya yönelik bir pakettir.
* Gençlere İş
İşsizliğin, özellikle de gençlerin işsizliğinin birçok sorunun kaynağı olduğunun bilincindeyim. Onları birer iş sahibi yapabildiğimiz zaman birçok sorunumuz ortadan kalkacak ya da en azından hafifleyecektir. Bu amaçla, şu parçalardan oluşan bir projem var:
-
BELDE GİRİŞİM AJANSI kurulacak..
Bu Ajans, kendi işini kurmak ya da gelirini artırmak isteyenlere;
-
İş fikirleri verecek,
-
Çeşitli kuruluşların sağladığı desteklere erişilmesini sağlayacak,
-
Kendisi de mali destek verecek.
-
Beceri Kursları organize edilecek..
Eğitimi bulunsun ya da bulunmasın, piyasanın ihtiyaç duyduğu yani geçerli becerilerden birisine sahip olmayan bir kişi iş sahibi olamaz. Bu amaçla, Beceri Kursları düzenlenmesi için girişimciler özendirilecektir.
-
Yönetimi Sağlanmış İşyerleri’nde ucuz iş yeri sağlanacak..
Birçok ortak kolaylığı (sekreter, telefon, faks, bilgisayar, fotokopi, toplantı odası, kafeterya, ısıtma gibi) bulunan, Belediye’ye ait işyerleri oluşturulacak ve gençlere ucuz işyeri sağlanacaktır.
-
Belde Teknoparkı kurulacak..
Teknik bir dalda bilgi-becerisi olanlar için, üniversitelerle ortak bir teknopark açılacak ve buralarda da Yönetimi Sağlanmış İşyerleri sağlanacaktır.
-
Girişimcilere Destek
Belediye’nin mal ve hizmet alımları kendi işini kurmuş olanlardan alınacak, böylece kendi işini kurmuş olanlara yeni pazarlar yaratılacaktır.
-
Belediye Alımlarını Saydamlaştırma..
Belediye’lerdeki her türlü yolsuzluğun altında mal ve hizmet alımlarının düzensizliği ve kapalılığı yatar. “Temiz” bir belediye ancak bu alımların saydamlığı ile gerçekleşebilir. Belediye Meclisimize derhal sunulacak olan bir: Belediye Alımlarını Saydamlaştırma Yönetmeliği ile bu kangren kesilip atılacaktır. Bu, tüm girişimcilerimizin önündeki haksız rekabet engelini kaldıracaktır.
-
Özürlüler için yeni bir Belde..
TBMM’de beklemekte bulunan Özürlüler Yasası’nın, Belediye Meclisi’mizce onaylanabilecek birçok hükmü vardır. Bunlar, Belediye Meclisi’mize sunulup özürlüler için yepyeni bir yaşam ortamı yaratılacaktır.
-
Kendi evini yapma imkanı..
Beldemizdeki kamu arazilerinin parsellenerek kendi evini yapmak isteyenlere satılması, konut yapımı için tasarruf yapanlara mali destek sağlanması, tip proje verilmesi gibi parçalardan oluşan bir pakettir.
-
Belediye Şikayet Sistemi
Yılda 365 gün ve günde 24 saat hizmette bulunacak olan bir ŞİKAYET SİSTEMİ, her konudaki şikayetinizi alıp sonuçlandıracak olan bir YEREL OMBUDSMAN görevi yapacaktır.
-
Küçük Fakat Güçlü Belediye..
Tüm belediyelerimizin bütçelerinin %90’a yakın bir bölümünü yutan personel ücretleri hizmet için para bırakmıyor.
Kendi işlerini kurmaları ve ücretle yapmakta oldukları işleri bu defa kendi işlerinin sahibi olarak yapmak üzere desteklenecek olan belediye personeli, kendi işlerini kurdukça belediyemizin personel giderleri %30’lara doğru çekilecek ve aynı bütçe ile daha çok iş yapılacaktır.
-
Seyyar arsalara paydos !
Her araç yaklaşık 10 m2’lik bir seyyar arsa demektir. Yayaların ve akan trafiğin hizmetinde olması gereken alanların araçlarca işgaline son vermek için:
-
Yaygın bir parkmetre uygulaması başlatılacak,
-
Parkmetre işletmeciliği özel girişimcilere yaptırılacak,
-
Bu yolla birçok yarı-zamanlı gencin istihdamı sağlanacak,
-
Belediye de gelir sağlamış olacaktır.
Ayrıca, boş alanlar otopark olarak düzenlenecek, yollar ve kaldırımlar işgalden kurtarılacaktır.
-
İşgale karşı acımasızlık..
İster kamu ister özel mülkiyet olsun işgal edilen her arazideki en küçük yapı ANINDA yıkılacaktır. Konut ihtiyacı olanlara sağlanacak olan Kendi Evini Yapma imkanı, gecekondu olgusunun gerekçesini kaynağından kaldırmaktadır.
-
Belediyenin ilgi sahasına giren tüm meslekler için sertifika zorunluğu..
Bir mesleğin, gerekli niteliklere ve de bilgi-becerilere sahip olunmaksızın icra edilmesinin faturasını halk öder. Bazen sağlığı ile bazen de parası ile.. Belediye’nin ilgi alanına giren her meslek için bir sertifika sistemi oluşturulacak, bunun için gerekli eğitimler, ücreti Belediye’ce karşılanmak üzere özel girişimcilerce sağlanacaktır.
-
Seyyar satıcılık bir dert olmaktan bir istihdam yaratma avantajına çevrilecektir.. Bunun için seyyar satıcılığın kuralları konulacak, kendini istihdam eden bu insanlar kovalanmayacak, saygı görecektir.
-
Belediye, girişimcilerin önünde engel değil, onların destekçisi olacaktır..
-
Belediye’yi, halkımızın önüne bir rakip olarak diken BİT’ler DERHAL özelleştirilecektir.
Böyle bir seçim beyannamesi bastıran bir belediye başkan adayı acaba kaç oy alır? Bilmem, isteyen deneyip görebilir. Pazartesi, 04 Eylül 1995
-
-
May 25 2012 ÇÖPÇÜLERİMİZİN EĞİTİM BİRLİĞİ
Meslek eğitiminde en önemli konulardan birisi de “standart eğitim”dir. Belirli bir meslek için eğitilenler, ülkenin neresinde ve hangi kişi ya da kurum tarafından eğitilmiş olurlarsa olsunlar, aynı amaçlar doğrultusunda yetiştirilmelidirler. Aksi halde sorunların çıkması kaçınılmazdır.
Örneğin, şoförlük eğitimi alanların bir bölümüne geri vitesle ilgili bilgi öğretilmese, onlar daima Dünya turu yaparak bu işlevi yerine getirmek zorunda kalabilirler.
Bu önemli gerekliliğin yerine getirilebilmesi için, uzmanlar çeşitli sistemler geliştirmişlerdir. Son yıllarda ilerleyen teknoloji de bu standart eğitim sorununun çözümüne katkıda bulunmuştur. Ancak bütün bunlara rağmen, eğitim birliği koşulunun yerine getirilmesi her zaman mümkün olmaz ve bu nedenle de ulusal düzeyde “sertifika sınavları” düzenleyip, kazananların o mesleği icra edebileceklerine ilişkin birer sertifika verilir.
Ancak, ülkemizdeki bazı meslekler için hiçbir düzenleme yapılmamasına karşın, inanılmaz ölçüde bir standardizasyon kendiliğinden gerçekleşmektedir. Bu mesleklerden birisi de, belediye temizlik görevlilerinin süpürgeli bölümünün icra etmekte oldukları, “sokak toz ve çöplerini homojenize etme” mesleğidir.
“Biz böyle bir meslek olduğundan habersizdik, ülkemiz ne kadar da ilerlemiş” diyebilecek okurlarımız ve belediye temizlik işleri yöneticileri ve daha üst görevliler için biraz açıklama gerekirse, bu meslek, sokaklardaki toz ve çöpleri kaldırmak -hatta kaynaklarını kurutmaya çalışmak- yerine, çalı süpürgelerini kullanarak ve sırtına pire girmiş kişinin omuzlarını iki yana sallayarak kaşınması gibi hareketler yaparak onları daha homojen ve böylece daha az göze çarpan ve rüzgarın uçurması için daha uygun bir konuma getirme mesleğidir.
Ülkemizin dört bir köşesinde milli marşımızı farklı söyleyen, trafik kurallarını farklı uygulayan, anayasayı farklı anlayan vatandaşlarımız, her nasılsa bu “çöp dağıtma” işini inanılmaz bir “birliktelik şuuru” içinde yapmaktadırlar.
Bu konunun üzerinde duruşumun nedeni, önemi dolayısıyla değildir. Bu konudaki olağanüstü birlikteliğin mekanizması anlaşılabilirse, diğer konulara da uygulanabilecek bir önlem geliştirilmiş olacaktır.
Bu “homojenizasyon” işinin en heyecan verici yanı, bu işlerin yönetiminden sorumlu kişilerin nasıl olup da bunun farkına varamayışlarıdır. Eğer bu keşfedilebilirse, örneğin nasıl olup da kronik enflasyon’un enflasyon sanıldığı, ekmek fiyatlarındaki tekelin nasıl farkına varılmadığı gibi konulardaki sırlar da açığa çıkmış olacaktır.
Pazartesi, 20Haziran 1994
-
May 25 2012 ÇİN İŞKENCESİ !
Televizyon ve radyolarda zaman zaman terör mücadelesi ile ilgili acı haberler yer alır: “filan yerdeki çatışmada iki er ve bir polisimiz şehit düşmüştür” gibi..
Ondan sonra başka haberlere geçilir.
Acaba bu haberleri medyaya verenler, haberi hazırlayanlar, onaylayanlar, hiç kendilerini o yörelerde görev yapan kişilerin yakınlarının yerlerine koymazlar mı? Bir ölüm haberinin, yakınları oralarda görev yapan onbinlerce insanı birdenbire nasıl bir endişenin içine attığını anlamak için çok yüksek bir izan düzeyine sahip olmak gerekmez.
Lütfen hiç kimse çıkıp da, vatandaşın “zaten” bilgilendirildiği, birliğine başvurursa gerekli bilginin verildiği gibi gerçekle ilgisi olmayan açıklama yapmasın. Bunun böyle olmadığını, başına bu tür iş gelmişler çok iyi bilirler. Resmi makamlara vatandaş ulaşamaz. Ulaşsa da kimse bilgi vermez. İnanmayanlar bizzat deneyebilirler.
Muhtemelen bu yazıyı okuyacak yetkililerin tepkisi, “bu kadar önemli işin içinde bir de bununla mı uğraşalım” olacaktır. Ama unutulmasın ki bu tür basit görünüşlü -ama aslında en önemli konu olan- sorunları çözemeyenler, bunlarla ilgilenmek gereğini duymayanlar, daha karmaşık sorunları hiç çözemezler.
Bunun için yapılacak basittir: Ya bu tür ölüm haberleri, mutlaka adlarla birlikte verilir ya da kolay hatırlanabilir ve parasız çevrilen bir telefon numarası kanalıyla arzu edenlere acı haberin ayrıntıları verilir. Haberin yayımlandığı anda yeterli bilgiler yoksa, bilgi hangi anda gelirse bütün TV kanallarına anında iletilip alt yazı olarak vatandaşın bilgilendirilmesi sağlanabilir.
Buradaki sorun, bunun nasıl yapılabileceği değildir. Daha başka onlarca yol bulunabilir. Sorun, bu ihtiyacı duymayan, vatandaşa bu tür bir eziyeti kamu görevlisinin doğal bir hakkı sayan ya da bunlar değilse bu basit önlemleri düşünemeyecek kadar aklı kıt görevli ve yetkililerle birlikte yaşamak zorunluğumuzdur.
Bu tür basit sorunları çözebilecek sistemleri dahi kuramayan toplumumuzun, az sayıdaki Kaynak Sorunu’ndan birisi de “Sistem Kurma Becerisi Yetmezliği”dir.
-
May 25 2012 Çıkar Çatışması
Milletvekil’lerinin kendileriyle ilgili ayrıcalıklı yasalar çıkarması ya da ellerindeki imkanları kendilerine çıkar -en genel anlamıyla- sağlayacak biçimde kullanması, son zamanlarda giderek yoğunlaşan biçimde medyada dile getirilmeye başlandı. Bu yoğunlukta şüphesiz ki kamuoyunun artan duyarlığının da etkisi olmuştur.
Kamuoyu, temsilcilerini artık daha bir dikkatle izlemektedir. Bu duyarlık sevinilmesi gereken bir gelişmedir. Seçimden seçime bir partiye -aslında partiye de değil liderine- oyunu verip, böylece seçtiği kişilerin ne yaptığını 4-5 yıl izlemeyen bir seçmen profili yerine, öksürürken niçin ağzını kapatmadığını soran bir seçmen tabii ki çok daha iyidir.
Son olarak gündeme gelen bir konu, kamuoyunda “kıyak emeklilik” olarak bilinen ve kısa bir süre milletvekilliği yapan bir kişinin emeklilik hakkı kazanması ile ilgili bir yasadır. Çalışanların hiçbir kesimine sağlanmayan böyle bir ayrıcalığın -hangi gerekçeyle olursa olsun- onların vekillerine sağlanmasının mantıki bir açıklaması yoktur. Nitekim kamuoyu da bu mantıksızlığa gereken tepkiyi göstermiş, birçok siyasetçi ve hatta siyasi parti, bu kanunun iptali için yasal yolları zorlayacaklarını beyan etmişlerdir. Muhtemelen bir yol bulunup bu yanlış yoldan geri dönülecektir.
Acaba böylelikle mesele bitmekte midir? Örneğin yarın öbürgün bir başka konuda bir başka ayrıcalık gündeme gelmez mi? Elindeki yetkileri sürekli olarak kendisine bir avantaj sağlayacak şekilde kullanan bir kurum gerekli saygınlığı sağlayabilir mi? Halk, bu şekilde davranan temsilcilerine ve onlardan oluşan bir kuruma sahip çıkıp, “gerektiği zamanlar” onları korur mu? Bu soruların hepsinin de yanıtı “hayır”dır.
O halde mesele bitmemiş, daha yeni başlamaktadır. Daha doğrusu başlayıp başlamadığını, bu sorunu doğru anlayıp anlamadığımız gösterecektir. Eğer bu sorunu -bütün diğer sorunlarda olduğu gibi- kaynağına inmeden ve mesela “onlar çıkar sağlarsa biz de iptal ettiririz” formülüyle çözmeyi (ya da çözdüğümüzü sanmayı) düşünüyorsak, daha mesele başlamamış demektir.
Buradaki sorun, hareketlerine özel duyarlık gösterilen halkın temsilcilerinin ellerindeki imkanları kendileri için kullanmalarına karşı ne yapılacağı DEĞİLDİR. Sorun, medeni toplumların, ortak yaşamlarını düzenleyen değer ölçüleri dağarcığına yüzlerce yıl önce attıkları bir kavramın, toplumumuzun dağarcığında bulunmayışıdır.
Ne ithal edilmesi gerektiği bilgisi hariç her şeyi ithal edebilen toplumumuz, kavram ithalinin önemini ne yazık ki henüz farkedememiştir. Medeni toplumlar gibi olabilmek için onların davranışlarını taklit eden insanımız, onların davranışlarını düzenleyen kavramların farkında değildir sanki!
Bu eksik kavram, “çıkar çatışması”dır ve yalnız temsilcileri değil, halkın -büyük bir çoğunluğu- her an ve hiç gözünü kırpmadan bu kavramın ifade ettiği kuralı çiğnemektedir. Temsilcilerine karşı daha duyarlı olunmasının nedeni, onların ellerinde daha geniş yetkilerin bulunmasıdır. Taksi şoförü, elindeki “istediği konfor düzeyinde araç sürme yetkisini, en kısa sürede varmak ve dolayısıyla da yolcusunu azami derecede rahatsız etmek” yönünde kullanırken çıkar çatışması’na düşmektedir.
Kamu veya özel kesimdeki satın alma görevlisi, satın alacağı malı kimden alacağına karar verirken, kendisine avanta sağlayan satıcıda karar kılarken de çıkar çatışması içindedir.
Ticaretle uğraşan gazete ve TV’ler, bankacılık yapan sanayici, elindeki bilgileri borsada para kazanmak için kullanan yetkili, yurtdışı görevleri, para kazanmak, eşya almak, çocuğunu okutmak ya da geleceğini güvenceye almak için kullanan kamu görevlisi, ellerindeki imkanları kendilerine çıkar sağlamak için kullanmaktadırlar ve hepsi çıkar çatışması içindedirler. Sağladıkları çıkarların küçük olması, ellerindeki yetkilerin sınırlı olmasıyla ilgilidir. Taksi şoförünün kendini emekli edebilecek hali yoktur. Olsaydı yapacağından hiç kimsenin şüphesi olmamalıdır. Dikkatli bakılırsa toplumdaki hemen herkesin çıkar çatışmaları içinde bulunduğu görülecektir.
O halde mesele, bu kavramın ortak değerler dağarcığımıza yerleştirilmesine ve bir yandan da gerekli caydırıcı düzenlemelerin yapılmasına gelmektedir.
Ancak, bunun yapılabilmesi için ortak değerler dağarcığımız içinden bir kavramın dışarı çıkarılıp atılması gerekmektedir. Bu da, çıkar çatışması’nın tam tersi olan ve yüzde yüz yerli malı bir deyimdir: “Bal tutan parmak yalar”! Dikkat edilirse yukarıda birkaç örneği sıralanan çıkar çatışması örneklerinin hepsi, bu deyime tam olarak uymaktadır.
O halde, başlangıçta üstünkörü biçimde, “milletvekilleri kendilerine çıkar sağlıyor” biçiminde dile getirilen sorunun doğru ifade edilmiş bir mesele olmadığı, doğru problemin, toplumumuzun davranışlarına önderlik etmekte bulunan ve parmağa bulaşan balın yalanabileceğini (eldeki imkanların birazcığının da kendi için kullanılabileceğini) ifade eden felsefenin sökülüp, yerine çıkar çatışması kavramının yerleştirilmesi olduğu görülmektedir.
Milletvekil’lerimiz, tam olarak bu felsefeye uygun hareket etmekte ve mesela savaş ilan etme yetkisi gibi büyük bir sorumluluğu taşırlarken, kavanozdan akıp parmaklarına bulaşan bir parça balı yalamaktadırlar.
Bundan hoşnut değilsek, balın yalanması ile değil, onun yalanmasına cevap veren anlayış ile uğraşmalıyız. Bu bağlamda yapılması gereken ilk iş, konunun kamuoyuna bu boyutlarıyla getirilip, herkesin ne kadar bal yaladığının kendilerince de görülmesini sağlamak; ikinci olarak ise şu şekilde bir yasa* ile bir miktar caydırıcılık sağlamaktır:
“Kamu görevlilerinin özlük haklarını doğrudan veya dolaylı olarak ve bu hakları artırma ve/ya genişletme yönünde etkileyebilecek olan düzenlemeler, bu karara, teklif, oylama ve/ya onama yoluyla şahsen iştirak etmek durumunda bulunanlara uygulanmaz.”
Ancak şu kesindir ki temel çözüm, mevcut bal yalama ölçüsünün yerine çıkar çatışması kavramının geçirilmesindedir. Yasal düzenleme, ancak küçük bir caydırıcılık sağlayabilir.
Pazartesi, 06 Mart 1995
-
May 25 2012 ÇAPRAZLANMIŞ MAYO ASKISI NE ANLAMA GELİYOR?
Geçtiğimiz günlerde yapılan Dünya Güreş Şampiyonasına katılan ülke güreşçileri içinde yalnızca Türk milli takımına özgü bir özellik vardı: Güresçilerimiz -istisnasız hepsi-, mayo askılarını çaprazlıyor, böylece omuzlarından kaymasını önlüyorlardı. Rakiplerinin ise böyle bir sorunu yoktu. Hem, mayo tasarımları, askıları düşmeyecek şekilde yapılmış, hem de herhalde kullandıkları kumaş daha farklı seçilmişti. Bu da bir teknolojidir ve bizim dışımızda herkes bu teknolojiye sahiptir.
1948 Dünya Güreş Olimpiyatlari sırasında, radyodan güreşleri anlatan rahmetli Eşref Şefik`in sürekli olarak yine mayo askılarından yakındığını yaşı uygun olanlar hatırlarlar. Minderlerde fırtına gibi esen Türk Güreşçileri yalnızca mayo askılarıyla başa çıkamazlardı.
O tarihlerde yeterli deneyim birikimi olmadığı için mayo askıları biraz çekilir, fazlası ensede düğümlenirdi. Çaprazlama yöntemi daha sonraları Türkiye`nin gelişimine paralel olarak güreşçilerimiz ve eski güreşçi olan antrenörlerimizce geliştirildi.
Türklerin Dünya yüzünde kimselere benzemeyen biricik ulus olduğu fanatik milliyetçilerimizce dile getirilir ama pek kimse inanmazdı. Askı çaprazlama konusundaki gerçek biricikliğimiz, bu savın doğru olduğunu gösteriyor.
Dünya yüzünde, güreş mayolarının askılarının kaymasını önleyebilecek bir tasarım ve/ya kumaş üretimini ve/ya ithalatını beceremeyip, sorunu “çaprazlama” yoluyla çözen tek milletiz.
Polislerimizin elbiselerinin de benzer biçimde tasarım ve üretim teknolojilerinden nasibini almamış olduğu, yanmaz -daha doğrusu yanmayı sürdürmez- olması gereken bu elbiselerin, birkaç yıl evvel İstanbul Kumkapı’da bir bina yıkımı sırasında nasıl yandığı herhalde hatırlanacaktır.
Maden işçilerimizin, yıllardır kendilerine verilen iş elbiseleri yerine kendi uyduruk pantalon ve gömleklerini giydiği, diğerlerini de yer bezi yaptıklarını hatırlarım.
Bu denli yoğun sorunlar yumağı arasında, “çaprazlanan güreş mayosu askısı” sorunu çok gayri ciddi görünüyor değil mi? Ama lütfen biraz zaman ayırıp, Kızılay çadırları, trafik terörü, laik-müslüman çatışması ve hatta deprem sonrası sorunlarla çaprazlanmış güreş mayosu askıları, polis ve madenci elbiselerinin tasarımsızlığı ve teknolojiye uzaklığı arasındakı ilişkiyi inceleyiniz. Bakın ne ilginç gerçekleri göreceksiniz.
Devletin araştırma geliştirmeye yeterli para ayırmadığı için pırıl pırıl kabiliyetli insanlarımızın harcanıp gittiği palavrası ile beyinlerimiz yıkana gelmiştir. Bilim ve teknolojide niçin geri kaldığımız sorusu yöneltilen herkes, ya devletin daha çok para ayırmasını ya da bilim ve teknoloji konusunda ayrı bir başbakanlık -neredeyse- kurulması gerektiğini dile getirir.
Mayo askılarına dikkatli bakalım. Bu konuyu çok düşünelim. Çok bilmiş tavırlarla herşeye hemencik teşhis koyanların koşullandırıcılığından, paradigmalarımızdan sıyrılarak bu işi düşünelim.
Ne görüleceği herkese göre değişebilir. Ama bir şey bellidir: tembel hizmetçinin herşeyi halı altına süpürmesi gibi tüm eğriliklere koyduğumuz, “benim dışımdakilerin yetersizliği” tanımızın nasıl bir afyon olduğunu görme imkanımız doğacak. Eğer mayo askılarını yeterince önemsersek!
-
May 25 2012 CAN SİMİDİ ARAYANLAR KAMU ALIMLARINA BAKMALI
Kamu kuruluşlarının piyasadan satın aldıkları tüm mal ve hizmetlere Kamu Alımları deniliyor. Personelinin taşınma işini özel bir otobüs firmasına ihale eden devlet kuruluşu, yedek parça satın alan bir KİT, inşaat yaptıran bir belediye, otoyol ihale eden bir kurum ya da hücumbot motoru satın alan ordu, hep kamu alımı yapmaktadır. 1993 yılında yapılan Kamu Alımları’nın tutarı yaklaşık 200 trilyon liradır.
Aksi ispatlanana kadar her kişi ve her kurum temizdir. Buna öncelikle işaret etmeliyiz.
Buna paralel olarak ise, yapılan Kamu Alımları’nın en az üç nedenden dolayı lekelendiği, bilinmektedir. Bunlar rüşvet, yetersiz şartname ve yersiz alımlar’dır.
Rüşveti açıklamaya gerek yoktur. İrili ufaklı örneklerini yaşadık ve yaşıyoruz.
Yetersiz şartname ise en az rüşvet kadar büyük bir deliktir. Hayatında evine ekmekten başka birşey satın almamış fişmanca belediyenin mübayaa memuru iş makinesi parkı kurmak üzere şartname hazırlamaya kalkarsa olacak olan bellidir. İhaleyi kazanacağı belirlenen (!) firmanın iş makinelerinin prospektüsü şartname olarak ilan edilir.
Sonuncu ve en acı neden de, pek ihtiyaç olmamakla birlikte satın alınması halinde rüşvet imkanı yaratabilecek alımlardır.
(Politikacıların, vefa vs borcu ödemek için kullandıkları pek kullanışlı bir alettir.)
Bu tür alımlar genellikle, vatandaşın gık diyemeyeceği, kamuoyunun gözü kulağı olan medyanın pek erişemediği alanlarda yapılır.
Bu üç nedenin yol açtığı kayıp % 75 civarındadır. Yani Kamu Alımları için harcanan her 100 liranın 75 lirası bu üç delikten akıp gitmektedir.
Ancak bu kaçağa yalnız “kamu parasının verimsiz kullanımı” şeklinde bakmak doğru değildir. “Her ahlak ve/ya yasa dışı gelir, ahlak ve/ya yasa dışı bir yerlere harçanır” kuralı, bu %75’lik ahlak va yasa dışı kaçağın, başımıza bela olan birçok sorunun yakıtını oluşturduğunu gösteriyor. Bu paranın doğru kullanılması yalnız bir kaynak yaratmayacak, aynı zamanda başımızdaki belalara, enaz 150 trilyon daha az destek (!) sağlamamıza da yarayacaktır.
İş bununla da bitmemektedir. Hatta bu ilk sayılanlar, sonuncusu yanında oldukça “önemsiz” de kalmaktadır. Kamu Alımları, işsizliğin, gelir yetmezliğinin en etkin ilacı olan girişimciliğin özendirilmesi ve desteklenmesi için en sağlam yoldur.
Ayrıca rekabete dayalı ekonomik sistemlerin mutlaka yaratması gereken rekabet ortamı da girişimciler ve dolayısıyla Kamu Alımları yoluyla olur.
Serbest Piyasa Ekonomisi sisteminin içinden “rekabet” ögesi çekip dışarı alınırsa geriye “vahşi kapitalizm” kalır.
Nitekim ülkemizde Serbest Piyasa Ekonomisinin, bir “başıboş piyasa ekonomisi”ne dönüşmesinin nedeni eksik rekabettir.
Piyasaya yeni girecek girişimciler bu rakabeti sağlayabilecek tek -ama tek- unsurdur.
Girişimcileri desteklemenin en sağlıklı yolu – ki sağlıksız yollar da bulunabilir ve gerçek girişimcilik bu yollarla öldürülür- Kamu Alımları’ndaki haksız rekabeti, rüşveti, saydamsızlığı ortadan kaldırmaktır. Buna ise Kamu Alımları’nı düzenleyen çeşitli mevzuatın yetersizliklerini bir “şemsiye yasa” ile düzeltmekle başlanmalıdır.
Öyle bir “şemsiye”ki, onun altında çeşitli kamu kurumlarının tabi olduğu değişik satın alma ve ihale mevzuatının hepsi bulunsun.
Evet, böyle bir yasa teklifi hazırlanmış ve 1,5 yıldır TBMM’nde beklemektedir ve eğer bu yasa ile ilgili kuruluşlar desteklenmezlerse daha 15 yıl bekleyeceğinden kimsenin şüphesi olmamalıdır.
Bunun bir çok nedeni içinde başlıcası, Kamu Alımları’nın olumlu ardışık etkilerinin takdirindeki yetersizlik, onun da nedeni üretimin öneminin takdirindeki yetersizliktir.
Kamu Alımları’nın önemini anlatmak için acaba nasıl biryol izlenmeli, nasıl bir dilde iletişim kurmaya çalışılmalıdır?
“Siyaset” kavramından “siyasi yandaşlığı” anlayan bazı meslek kuruluşlarımız, geçek siyasetin, Kamu Alımları ve benzeri konuların üzerine gitmek olduğunu acaba şimdi idrak edebiliyorlar mı?
Cumartesi, 23 Nisan 1994
-
May 25 2012 CANKURTARAN’A HASTA BİNDİRME GÖSTERGESİ
!
Televizyon kanallarımızın her akşam bol bol verdikleri kaza-bela sahnelerinin sonu genellikle ya ceset torbası ya da cankurtaran ile bitiyor.
Bu tür haberlerin sayısı belirli bir değere erişip, istatistiksel güvenilirliği yüksekçe sonuçlar çıkarmaya yeter hale geldikçe bir şey netleşmeye başladı: insanlarımızın çok güç yapabildikleri işlerin neredeyse başında, “ambulansa hasta bindirmek” geliyor.
Etraftaki insanların bağırıp çağırmaları, itişip kakışmaları, beceriksiz ve kaba hareketlerle sedyeyi itmeleri, hep beraber -ve birbirlerine engel olacak şekilde- cankurtarana bindirmeleri, hatta bazen hastayı öldürmeleri, birkaç soruyu akla getiriyor:
-
Bu insanlar niçin beceriksiz?
-
Bu beceriksizlik yalnız ambulansa sedye yerleştirmeye mi özgüdür? Eğer değilse, başka hangi alanlarda da beceriksizdirler?
-
Bu gibi insanların sayısı çok mudur?
-
Eğer çok ise, tüm işlerin çabuk, hatasız ve işbirliği içinde yapılmasının ön-koşul olduğu günümüzde, içinde bulunduğumuz sorunların bununla bir ilgisi var mıdır?
-
Bu insanlar içinde önemli görevlerde bulunanlar var mıdır?
-
Böylesine düşük bir beceri dokusuna sahip insanlarla birlikte bizi nasıl bir gelecek bekleyebilir?
Bizde yetkililerin, “baskın” adı verilen bir çalışma şekilleri vardır. Örneğin, sağlık işlerinden sorumlu bir kişinin ilk yaptığı önemli icraatın, gecenin bir saatinde hastaneyi basıp ne kadar çalışkan olduğunu, uykusunu bile hiçe saydığını halka göstermek; bir belediye başkanı ve adamlarının da fırın ve pastaneleri “denetleyip” işçilerin kirli çamaşırlarını yiyeceklerin arasından çıkarmak olduğu hep bilinir.
Halbuki, TV’lerde her akşam bol bol yayımlanan bu “cankurtarana hasta tıkıştırma çabaları”nı gören birisinin, bir sayfa dolusu eksiği, baskın gibi gereksiz gösterilere kalkışmadan da belirlemesi mümkündür.
Bir fırından ya da pastaneden bir simit alan bir belediye görevlisinin de, malları verenlerin ellerine bakmaları, çamaşırlarını nerelerde sakladıkları konusunda yeterli göstergedir.
İster kamu görevlisi ister kendi işinin sahibi olsun, kendimize, görev alanımızla ilgili beklentileri izleyebileceğimiz göstergeler tanımlamak ilk işimiz olmalıdır. Bu yapıldığında, sedye konusundaki beceriksizliğin ardında, doğru gitmeyen nelerin bulunduğu kolayca görülebilecektir.
-
-
May 25 2012 BU KADAR İÇ POLİTİKA KONUŞAN BAŞKA TOPLUM VAR MI !
Bunu gösteren uluslararası bir istatistik var mıdır bilinmez, ama yabancı gazete ve TV’lere bir göz atınca onların iç politikayla bu denli meşgul olmadığını hemen görebilirsiniz.
Eskiden devlet televizyonunun yoğun iç politika haberleri vermesi eleştirilirdi. Gelen gideni aratırmış. Özel TV’ler sabahlara kadar iç politika konuşuyorlar.
Acaba Dünya’da, filan liderimiz ya da fişmanca ağır top politikacımızın incir çekirdeğini doldurmayan değersiz düşüncelerinden ve birbiriyle hırlaşmasından daha başka konuşacak şeyler olmuyor mu ? Bir ülkenin gündemi böylesine abuk şeylerle doldurulabilir mi ? Bunu birileri mi tezgahlıyor yoksa kendimiz mi beceriyoruz.
“Gündem, o gündeme uygun tipleri mutlaka yaratır” doğru bir hipotezse, yıllardır içinde bocalayıp zaman zaman başımızı çıkarıp tekrar battığımız bataktan kurtulmanın bir formülü de bulunmuş demektir.
Geliniz bu gündemi değiştirelim. Önüne konan herşeye kapılan, bir anlamda entellektüel bağımsızlığını kaybetmiş bir toplumun bireyleri olmayı reddedip, bizi, çağın itilip kakılmayan bir üyesi yapabilecek konuları konuşmaya başlayalım.
“Bilgi çağı” bize neler getirebilir, dışında kalanlardan neler götürür; buluşçuluk, yaratıcılık konusunda neler oldu da biz böyle geri kaldık; niçin icat yapamıyoruz, başkaları nasıl yapabiliyor; teknolojide neler oluyor; dil engeli kalkıyor mu; yapay zekalı uzman sistemler toplumları nasıl değiştiricek; din’lerin ve milliyetçiliğin yeni durumları ne olacak ? ve daha yüzlerce soru !
Toplumumuz bunları konuşmaya başlayınca bu konulara uygun tiplerin ortaya çıkmasıyla, gazete ve TV’leri dolduran telekız ve transseksüel muhabbetleri ile kasaba politikacısına özgü zırvalardan kurtulacağımız şüphesizdir.
Türkiye’nin beklediği “Beyaz İhtilal” bu yolla olmaz mı ?
Toplumun gündemini birinci dereceden belirleyen ögenin medya olduğuna şüphe yoktur. O halde bu rüyayı da ancak medya gerçekleştiribilir. Denemeye değmez mi ?
Pazar, 17 Temmuz 1994
