• EKONOMİK KRİZ, BİLGİ İHTİYACI VE BİLGİSAYAR SEKTÖRÜ

    Her yeni bütçenin onaylanmasından sonra, her ekonomik sıkışıklıkta, her krizde akla ilk gelen önlem, bir “tasarruf genelgesi” yayımlamaktır.

    Bütün diğer genelgelerde olduğu gibi tasarruf genelgeleri de göreve yeni başlamış acemi devlet memurları ile işini canla başla yapmaya çalışan kamu görevlilerini durdurur, geri kalanlar ise, sağlanan bu tasarruflar yardımıyla biraz daha harman savururlar.

    Toplu iğne, kağıt, çiçek, kurutma kağıdı sarfiyatının her genelgeden sonra hızlı azalışı ile Mercedes araba, yurtdışı gezi, işe yaramaz personel istihdamı ve bina yapımındaki hızlı artışın hep bu genelgelerden sonraya rastlaması tesadüf değildir.

    Tasarruf genelgelerinin yararı yalnız yukarıda sayılan kalemlerle sınırlı olmayıp, ele güne karşı “bak devlet de tasarruf yapıyor siz ne güne duruyorsunuz” mesajı vermeye de yarar.

    Genelde bilgiye, özelde ise teknolojiye düşman olan, ama ahbap sohbetleri sırasında “düğmeye bir basıyorsun dairede kaç kişi çalıştığını söylüyor” gibisinden bilgiçliği kimseye bırakmayan teknoloji meraklısı(görünüşlü) genelge uzmanı bürokrat ve politikacılarımız, eskiden yalnız kalem kağıt tasarrufu ile yetinirlerken şimdilerde listeye bilgisayarları da dahil etmişlerdir.

    İğneden ipliğe hemen her konuda ürettiğinden fazlasını tüketerek bugünlere gelmiş olan toplumumuz halen bir fatura ödeme süreci yaşamaktadır. Keşki tasarruf genelgeleri samimi olsa da toplu iğne ve kağıt dahil tüm harcamalar kısılabilse..

    Böyle bir krizde kısılmak bir yana kullanımı, hatta fazla kullanımı özendirilmek gereken yalnızca tek kalem vardır: Bilgi !.

    Kriz için mikro açıklamaların hepsi bir yana (ve çöpe), kaynaktaki başlıca neden üretimsizlik, onun da temelinde yatan “bilgi”sizliktir. O halde, krizden çıkışın reçetesi de “daha çok bilgi tüketimi” dir.

    Bilgi, TV’de seyretmeye alıştığımız bilgiç tiplerin ağızlarından saçılan saçmalar değil, birer algoritma haline getirilmiş bulunan sorun çözümleri’dir. Bunun Türkçesi yazılım, Frenkçesi de software’ dir.

    Bilgisayar donanımı ise bu yazılımları kullanılabilir kılan araçlar olduğuna göre, gerek yazılım gerek donanım konusundaki kısıtlamalar krizden kurtulmaya değil, burnuna kadar krize batmaya yarar.

    Tasarruf genelgelerini kaleme alanların, onlara bu aklı verenlerin üretim ve teknoloji düşmanlıkları malumdur. Ama şimdi kendi kendileriyle karşılaşmış durumdadırlar. Bir yanda kriz ve ona dayalı bilgi ihtiyacı, öte yanda ise bilgi ve teknoloji düşmanlığı !

    Tasarruf, bilinçsizce bir kısıntı değil, bir öncelikler listesi değişikliğidir. Bir kısım kalemler listenin arkalarına atılırken bazıları öne çıkacaktır. İşte bilgisayar ve bilgi tüketimi konusuna böyle bakılmalı, bunlarda kısıntı bir yana listenin en başına yerleştirilmelidir.

    Salı, 10 Mayıs 1994

  • DURUP DURURKEN NİÇİN TOPARLANILSIN?

    Erzincan Valisi Sayın Recep Yazıcıoğlu’nun valiler toplantısındaki konuşmasını dinleyen ya da okuyanlar, yıllardır halkımızın -önemli bir bölümünün- siyaseti nasıl görüp kullandığına, deneyimli bir bürokratın ağzından çarpıcı biçimde şahit oldular.

    Valiye, “siyasi partinin il başkanı gelsin sorumluluk alsın, tayinlerin altına birlikte imza atalım” dedirtecek kadar siyaseti vıcıklaştıran insanımız, bir yandan da yolsuzluktan, hırsızlıktan şikayet ediyor.

    Vali Yazıcıoğlu’nun konuşmasından çıkarılabilecek çeşitli dersler bulunabilir. Bir tanesi, bir bürokratın da medeni cesaret sahibi olması gerektiğini göstermesidir. Vali hakkında, izinsiz beyanat vesaire gibi bir gerekçeyle soruşturma açılabilir. Bu noktada, kendini aydın olarak tanımlayan herkese düşen görev, İç İşleri Bakanlığına bir yolla erişerek “Yazıcıoğlu’nun gerçekleri dile getirişini desteklediğini” ifade etmesi, bunu bir zincir biçiminde tüm dostlarından istemesi ve sinerjinin gücünü göstermesidir.

    Çıkarılabilecek ikinci sonuç, toplumun hemen her kesiminde yüksek seslerle dile getirilmeye başlanan “artık derlenip toparlanalım, silkinip kendimize gelelim” safsatasının nasıl bir afyon olduğudur.

    Her ne hikmetse insanların çoğunda, “birşeyler bozulur bozulur, ama sonsuza kadar böyle gidemeyeceğine göre sonra da düzelir” gibi bir inanç vardır.

    “Dibe vurup tekrar yukarı çıkmak”, “denizler dalgalanmadan durulmaz” gibisinden metaforların Türkiye’yi de bu bataktan çekip çıkaracağı, vaziyetin o kadar da kötü olmadığı, pıtrak gibi yapılan fabrika inşaatlarının kalkınmamızın işareti olduğu, pırıl pırıl insanlarımızın cep telefonlarıyla çağdaş teknolojiyi yakaladığını (bu yakalamak deyimine de bayılıyorum) kanıt olarak gösterirler.

    Aydınımız kendisine başarım ölçütleri koymalı ve bunların en üst sırasına da, “bilim, teknoloji, sanat, ahlak ve sosyal alanlardaki insanlık birikimine ne kadar katkıda bulunulduğu”nu yerleştirmelidir.

    Cep telefonu, bilgisayar ya da diğer teknolojileri almak, satmak, adlarını, jargonlarını ağzını çarpıtarak tekrarlamak çağdaşlık değildir. Çağdaşlık, bu alanlara bir katkıda bulunabilmektir.

    Dibe vurup çıkamayan insan topluluklarının -onlara toplum denilmemesi lazım- tarihlerine bakanlar, derlenip toparlanmanın otomatik bir süreç olmadığını, bozulmaya yol açmış ve açmakta olan unsurlara söverek ya da onlardan medet umarak bozulmanın durdurulamayacağını kolayca görürler.

    Derlenip toparlanma, yapılması gerekip de o ana kadar yapılmayan bazı şeylerin, onları yapmayanlar eliyle değil, oturup konuşmaktan başka bir şeyler yapmayanlarca yapılmasıyla olabilir. İşte burada, kendini aydın olarak tanımlayanların görev tanımı ortaya çıkmaktadır: aydınımız, bu kadar çeşitli sorunun nasıl ortaya çıktığının kimyasını (ben buna Sorun Kimyası diyorum) anlamaya çalışmalıdır. Bunu yaparken de, eğitim sistemimizin olumsuz ürünleri olan kuşkusuzluk, çabuk yargı, aklına geleni doğru ve tek doğru sanmak, ünvanın akıl yarattığını sanmak gibi tuzaklardan kendini kurtarmalıdır.

    Bu yeni bakış açısı altında yanıtlaması gereken soru, “acaba, hangi kök sorunlarımız aralarında birleşerek değişik görüntülü bunca çeşitli sorunu üretiyor?” sorusudur.

    Bu bakışın eylem boyutu ise, kullanageldiğimiz eylem yöntemi olan, “yetkililere yakınmak, bizim adımıza sorunlarımı çözmelerini istemek” yolunun çıkmaz sokak olduğunu, demokrasilerde böyle bir şeyin olamayacağını anlamaktır.

    İhale yöntemiyle sorunlarını çözdürmeyi ve başı dinç olarak yaşayabilmeyi becerebilmiş topluluklar, yalnızca kendilerini ağalarına teslim etmiş olan köylülerdir.

    Demokrasiye meraklı olanlar, kendi sorunlarına sahip çıkma becerisini kazanabilmiş olmalıdır. Onlar, yetkililerden sorunlarının çözümlerini beklemezler, hatta çözüm telkin edilmesine dahi tahammül edemezler. Yetkilendirdikleri kişilerden beklentileri, verdikleri yetkilerin birer engel olarak önlerine çıkarılmaması ve bir de talimatlarına göre kurallar koymalarıdır.

    Toplumumuzda siyasi partilerin övüne övüne “biz sizin sorunlarınızı çözeriz, bizi yetkilendirin” istekleri kadar, vatandaşlarımızın da “fişmanca lider bizim sorunlarımızı bizim adımıza çözecek kişidir” beklentileri, adını ağzımızdan düşürmediğimiz demokrasiden ne denli uzaklarda bulunduğumuzu göstermektedir.

    Ülke sorunlarına sahip çıkmayı ihale etmekten vazgeçip, bunun arkasına biraz cesaretini, biraz parasını, biraz aklını koymak isteyen insanlarımız, artık bu “derlenip toparlanalım”, “siyasetçiler bizi kurtarsın”, “ordu duruma el koysun”, “filanca kişi ağırlığını koysun” safsatalarını bir kenara bırakıp, somut sinerji bağları yaratmayı denemeye başlamalıdırlar.

    “Deneme”dir, çünkü bu bir teknolojidir ve bu sosyal teknolojiyi bir başka yerlerden satın almak mümkün değildir. Daha genelleyerek bunu bir “derlenip toparlanma stratejisi” olarak ortaya koymak gerekirse, “sorunları doğru tanımlama ve çözmek için sosyal teknolojiler geliştirmek yolunda sinerjik bağlar kurmak” denilebilir.

    “Siyasi istikrar olsun”, “güçlü hükümetler kurulsun”, “siyasetçiler aklını başına devşirsin” gibi temennilerin sadece zaman kaybına neden olduğunu artık görebilmeliyiz.

    Hangi projelerden işe girişileceği, bu tür deneyimler edinmemiş insanların bunları nasıl yapacağı, sorumsuz aydın türünün moral bozucu etkileri, bozulan ahlak, acil müdahale istemlerinin doğru yaklaşımları geciktirici etkileri, çaba harcamamış insanların kolaycılıkları gibi onlarca güçlük vardır.

    Ama aydın olmak, bütün bunları biraz güler yüzle, biraz da aşılacak birer meydan okuma gibi görebilmesi değil midir? Niçin varız?

  • DÖNÜP, KENDİMİZE BİR “BÜTÜN” OLARAK BAKMALIYIZ!

    Adına “sorun kimyası” denilebilecek bir yaklaşım geliştirilse ve sorunların nasıl oluştuklarını, aralarında nasıl yeni bileşikler oluşturduklarını, birbirlerine benzemez sorunların köklerine doğru nasıl iz sürüleceğini ve bunlara benzer konularla uğraşsa, herhalde onun da, maddeler kimyasının konularına benzer kuralları olurdu.

    Bu kurallardan birinin şöyle olacağını beklemek yanlış olmazdı:

    “Bir sorun çözümlenmedikçe yeni sorunlar üretir, onlar da başka sorunlarla birleşerek daha yeni ve kendilerini yaratan sorunlara benzemez sorunlar üretirler”

    İnsanlarımız, bu “sorun kimyası kanunu” uyarınca, bir mayanın kabarması biçiminde büyüyen -ve de şekil değiştirerek büyüyen- sorunlar yumağı karşısında geleneksel tanılarını ve çözümlerini yineliyorlar:

  • Doğru satınalma idaresi en iyi teşviktir

    Sanayi başta olmak üzere çeşitli sektörlerdeki rekabet gücünü artırmak için teşvikler uygulanması en alışık olduğumuz yöntemdir.

    Bugün, kapitalizmin beşiği olan A.B.D.’de dahi kamu alımları hala sanayinin itici gücüdür. Türkiye gibi, devletin ekonomideki ağırlığının hala büyük olduğu bir ülkede ise kamu alımlarının sanayi üzerindeki etkisi “belirleyici” boyuttadır.

    Sanayimizin (ve de diğer sektörlerin) rekabet güçlerini belirleyen yüzlerce faktör olduğu doğrudur. Ama kamu alımlarının, bu güçleri artıracak şekilde kullanılıp kullanılmadığı, bu faktörlerin başında yer almaktadır.

    Bugün ülkemizde kamu alımları, sektörlerin rekabet güçlerini artırmalarını sağlayacak şekilde değil, belirli kişilerin güçlerini artıracak şekilde kullanılmaktadır.

    Doğru kullanılsaydı; standardizasyonun, kalitenin, ucuzluğun, teknolojik gelişimin, kısacası rekabetin anahtarı olacak olan kamu alımları bu haliyle, haksız rekabetin (hem de tüm uygunsuz araçları ile birlikte) anahtarı durumundadır.

    Bugün bir kamu ihalesi, rekabet gücünden başka güveneceği dalı olmayan ya da onları kullanmayı kendine yediremeyen kuruluşlar için bir “karabasan”dır.

    Siyasi görüş, mezhep, çıkar birliği, hemşehrilik gibi ölçütler, kamu ihalelerinde genel kabul görmüş ölçüler haline gelmek üzeredir.

    Bu araçlardan bir veya birkaçını kullanmayan bir kuruluşun rekabet gücü ne olursa olsun, bir kamu ihalesindeki şansı oldukça zayıftır.

    Yeni müteşebbis yaratmanın yolu, onlar için uygun bir klima nın varlığına bağlıdır. Mevcut kamu alımları iklimi, müteşebbis yaratmayı değil var olanların da yok olmasına sebep olmaktadır.

    Batı’da kamu alımları, çok amaçlı bir alet olarak kullanılmaktadır. Örneğin, bedensel özürlülerce erişilebilir bina yapımını ya da mevcut binaların erişilebilir kılınmasını isteyen A.B.D. hükümeti, devletle iş yapmak isteyen özel sektör kuruluşlarının bir “Zorunlu Aksiyon Planı Anlaşması” (Affirmative Action Plan) imzalamasını şart koşmaktadırlar.

    Böylece, devlet bütçesinden para harcamaksızın bazı sosyal politikaları hayata geçirebilecek bir araç doğmuş olmaktadır.

    Kamu alımlarının böyle olumlu kullanılamayışının çeşitli sebepleri vardır. Siyasal iktidarların, kamu alımlarını bir “manivela” olarak kullanma istemlerinin yanısıra, 3 sebep daha önemli rol oynamaktadır. Bunlar:

    1. Standart şartname eksiği,
    2. Satın alma Mühendisliği (Logistic Engineering) eğitiminin verilmeyişi,
    3. Kalabalık kamu kadrolarıdır.

    Kamu alımına konu her mal ve hizmet ihtiyacı için, her ihtiyaç sahibinin kendi aklına, bilgisine ve ahlak ölçülerine göre (belirli bir markayı/firmayı tarif etmek gibi) bir şartname hazırlaması, hem teknik hem de satın alma ahlakı açısından olumsuz bir ortam yaratmaktadır.

    Her konudaki standart spesifikasyonları (ya da daha iyisi bunların nerelerde bulunduğunun bilgisini) elinde bulunduran kuruluş(lar)ın yokluğu önemli bir eksiktir.

    Devlet Malzeme Ofisi (DMO)nin halen yaptığı “fiilen satın alma ve ihtiyaç sahiplerine dağıtma” işlevi yerine, böyle bir fonksiyona yönlendirilmesi gerekir. Şartnameleri fiilen hazırlayacak/hazırlatacak olan ise T.S.E.’dir. DMO, çok küçük kadrolu (20-25 kişi) bir bilgi merkezi olmalıdır.

    Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO)’nün böyle bir standart spesifikasyon merkezi vardır ve tüm Dünya’ya hizmet satmaktadır.

    İkinci eksik, Satın alma Mühendisliği olup, üniversitelerimizden hiç olmazsa köklü olan 4-5 tanesinin, Satın alma Mühendisliği programları ihdas etmesi önem taşımaktadır.

    Üçüncü sırada yer almasına karşın en az diğerleri kadar önemli olan bir diğer husus da kalabalık kamu kadrolarıdır.

    Kamunun çıkarlarını faziletle savunan kamu görevlilerini bu ifadenin dışında tutarak, kalabalık kamu kadrolarının etkilerini şu formülle dile getirmek mümkündür:

    (kalabalık kadro=düşük nitelik=düşük ücret)

    Kamu alımları, düşük ücretlerin telafisi için seyrek de olsa kullanılabilmektedir. Ayrıca bu olgu son derece saridir.

    Bu hastalığın kökünün kazınması ise kalabalık kamu kadrolarının seyreltilmesine bağlıdır.

    Bünyesinde parazit bulunan bir canlının bir türlü derlenip toparlanamayışı gibi, kamu alımlarını da başta siyasi iktidarların suistimalinden ve diğer 3 parazitten kurtaramazsak, diğer bütün tedbirleri alsak da sektörlerin rekabet gücünü artıramayız. Hoşça kalınız.

    2 Ekim 2001

  • DİNİ PROPAGANDANIN DÜZEYİ !

    İstanbul’da yayın yapan çok sayıdaki radyo içinde küçümsenmeyecek sayıda dini ağırlıklı yayın yapanlar var. Bunların çok büyük bir bölümü kendi doğrularını başkalarına benimsetmeyi amaçlamış bir formatta yayın yapıyorlar.

    Bunlardan birisi, büyük bir ihtimalle önceden hazırlanmış paket yayınlar ya da uydu aracılığıyla İngilizce dilinde ve doğrudan doğruya A.B.D.’deki bir radyodan yayın yapıyor. Zaman zaman İncil’den pasajlar vererek hristiyanlığı tanıtıyor ve böylece dinleyenleri bilgilendirme ve mümkün olursa ikna etmeye çalışıyor.

    İslami söyleme sahip radyolarla bu açıdan benzerlik hemen hemen yüzde yüz. Fakat bu noktadan sonra önemli bir fark ortaya çıkıyor: Doğrudan hristiyanlık propagandası sınıfına giren yayın süresinin çok kısa olması ve geri kalan süre içinde, çeşitli alanlarda son derece çağdaş bilgilendirmelere yer vermesi!

    Öğrenme Stili ve dini söylem!

    Öğrenme Stili, bilindiği gibi bir kişinin şu dört özelliğinin göreli ağırlıklarını belirlemeyi ve böylece öğrenme süreci sırasında bunların ağırlıklarına göre kullanılarak sürecin veriminin artmasını hedefler: Bu stiller, görsel, işitsel, dokunsal ve kinestetik olmak üzere sınıflanmaktadır. Her kişide bunlardan bazıları diğerlerine göre daha güçlüdür.

    Öğrenme stili, eğitim alanında o denli önemli bir kavramdır ki, ilkokulun ilk günü ilk yapılacak işlerin başında her çocuğun nasıl bir öğrenme profiline sahip olduğunun belirlenmesi gelir. Bundan sonra da belirli aralıklarla bu stildeki olası değişimler izlenmelidir.

    Bu yapılmadığı takdirde, son derece yüksek başarı potansiyeline sahip, örneğin kinestetik bir öğrenci, bunun ve kendi öğrenme stilinin farkında olmayan işitsel bir öğretmen tarafından geri zekalı ve/ya islah olmaz bir yaramaz olarak nitelenip okuldan kovulabilir.

    Öğrenme stili belirleme için basit testler mevcuttur ve fakat bu işin önemi bilinmediğinden dolayı okullarımızdaki hiçbir öğretmen tarafından kullanılmaz. Ama bu konu açıldığında hemen herkesin yanıtı hazırdır ve o ünlü “zaten” sözcüğü imdada yetişir: “Ben zaten çocuklarımı tanıyorum!”..

    Dini propaganda yapan radyo, programlarından birisinde öğrenme stili konusunu uzun uzadıya ele alıp irdeleyince, iki kültür arasındaki propaganda anlayışlarının derin farkı bir kere daha ortaya çıktı.

    En çılgın rock müziklerinin çalındığı, anne-baba ve eğitimcilerin en çok işlerine yarayacak bilgilerin verildiği ve bunların arasında da bazı yönlendirmelerin ustaca yerleştirildiği propagandanın nasıl yapıldığını öğrenmek ve bunun korku ve dehşet salarak propaganda yapmakla farkını görmek isteyenler, 89.6 MHz’i dinleyebilirler.

  • DİNAR DEPREMİ, VALİ EMRİ VE DEMOKRASİ

    Dinar depremi sırasında yaşamını yitiren vatandaşlarımızın acısı ailelerinin yüreklerinde yaşayadursun, kamuoyu olayı hemen hemen unuttu.

    Keşke her felaketin arkasından, onlardan gelecek için ders çıkarma amacıyla, nedenlerinin, sonuçlarının ve tekrarlanmaması için yapılması ve yapılmaması gerekenlerin irdelenmesi gibi bir geleneğimiz bulunsaydı !

    Afyon valisi’nin, kısa aralıklarla süren depremler biraz duraklayınca halka güvence verip, “haydi artık evlerinize dönebilirsiniz, deprem bitti” (ya da buna benzer bir telkin ) dediği, vatandaşların da buna güvenip evlirine döndükten sonra büyük depremin olduğu ve büyük can kaybının bu sırada olduğu biliniyor.

    Medya ve kamuoyu, olayın suçlusunu bulmanın rahatlatıcılığı içinde valiye yükleniyorlar. “Sen böyle söylemeseydin bu insanlar ölmeyecekti” gibisinden. Vali de kendisini , meteoroloji yetkililerinden aldığı bilgiyi aktarmış olmakla savunuyor.

    Bir an için varsayınız ki vali çıldırmış ve böyle değil de şöyle konuşmuş olsa: “evet, ben bu güvenceyi bilerek verdim. kaç kişinin inanıp evlerine gireceğini denemek için yaptım” dese acaba ne olur?

    “Delidir ne yapsa yeridir” deyip geçilir ve Tanrı’ya yakarıp “Allahım, lütfen bize artık deli yetkili gönderme, bunlar bizim felaketimize yol açıyorlar” diye dua mı edilecekti?

    Valiyi bu işten sorumlu tutanlar aslında üstü örtülü biçimde şunu söylemek istiyorlar: «Bizim vatandaşımız cahildir. Valinin -ve de hiç kimsenin- bir depremin olup olmayacağını bilmelerine imkan yoktur. Devletin bazı yetkilerini taşıyor olmasının, Tanrı’nın elçisi olduğu anlamına gelmeyeceğini idrakten acizdirler. Ayrıca sağduyuları da cehaletlerini örtecek kadar gelişmediği için aklen malüldürler. Bu yüzden kendilerine ne söylense kuzu gibi yaparlar ! »

    Bu ifade, maalesef valiye inanıp evlerine gidinler için doğrudur. Buradan çıkarılabilecek sonuç, yalnız, bir kısım Dinarlı vatandaşımızın bu nitelikte olduğu değildir. Başka yerlerde de bu nitelikte insanlarımızın bulnması olasıdır.

    Ayrıca, %80’i ilkokul mezunu olan toplumumuzda ilkokulların bu basit bilgiyi dahi veremeyecek kadar işe yaramazlığı da bu olgudan çıkarılabilecek bir diğer sonuçtur. Ama, valinin sözüne inanıpda evlerine giren insanların, Nil nehri uzunluğunu, Urugay’ın ıspanak ihracatını ve Çaldıran savaşında padişah çadırının nereye kurulduğunu ezbere bildiğinden de kimsinin kuşkusu olmamalıdır.

    Demokrasi, onunla yönetilmek isteyen toplumların bireylerinden , başka rejimlerin bireylerinden istediğinden daha fazlasını isteyen güç bir «kendini yönetme» biçimidir.

    Depremin , devlet ya da onun temsilcilerince bilinemeyeceği bilgisi ya da sağduyusuna sahip olmayan bireyler, bu güç rejimi beceremezler. Nitekim, toplumumuzda beceremeyen birey sayısının çokluğu da bunu gösteriyor.

    Demokrasiyi istiyor, ama tam gereklerini bilerek istiyorsak, insanlarımızın niteliğini değiştirmek zorundayız.

    Onu değiştiremiyorsak bu defa ona en uygun rejimi saçmek durumundayız. Her on yılda bir seçtiğimiz gibi !

    Pazar, 15 Ekim 1995

  • DEVLET POLİTİKASI !

    Sanattan ekonomiye, güvenlikten sağlığa kadar hangi konuda bir tartışma olsa, tartışmacıların oy birliğiyle uzlaştıkları tek konu, o konuda bir “politika” olmadığı ve özellikle de “devlet politikası” olmadığıdır. İnanmayanlar, çeşitli açık oturum, panel, forum vs’ye katılıp bunu gözleriyle görebilirler.

    Bu uzlaşıya konu olan “politika”, o konudaki amaç(lar), ilkeler ve araçları tanımlayan ve bir belge haline getirilmiş görüşleri anlatmak için kullanılır. Kamu yönetimi geleneğimiz içinde, “politika dokümanı” denilen belgeleri hazırlama yaklaşımı gerçekten de çok enderdir. Bazı konularda (istihdam, bilim-teknoloji, turizm, halıcılık, arkeoloji gibi) hazırlanıp yayımlanmış bulunan politika dokümanları da iltifat görmemiş ve bir kenara bırakılmıştır.

    Bu eksiğin bir olası nedeni kamu yönetimi geleneğimiz, bir diğeri ise sorun çözme kabiliyetimizin düşük olmasıdır.

    Toplumumuzu oluşturan bireylerin “düşünme biçimi” nedenselliğe değil kalıpçılık ve sezgiselliğe dayalı olup, bir konudaki politikanın ise nedensel düşünme olmaksızın geliştirilemeyişi, bu yetersizliğin kaynağındaki başlıca nedendir.

    Bir diğer ve önemli bir neden ise insanımızın “yuvarlak söz” alışkanlığıdır. Yuvarlak söz, her sorunu kolayca “ifade etmiş gibi” ya da “çözmüş gibi” gösteren bir uyuşturucudur. Politikacılarımız başta olmak üzere aydın kesimin tümünün bu uyuşturucuya müptela oluşu, üzerinde durulması gereken bir sorundur. “Ülkemizin eğitim meselesi ancak bir yeniden yapılandırmayla çözümlenebilir” gibisinden bir laf içindeki eğitim meselesi, yeniden yapılandırma, çözümleme kavramlarının ne olduğunu soran -ve de açıklayabilen- kimse sayısı her halde pek az olsa gerektir.

    Politika yokluğundan yuvarlak söz yöntemiyle yakınanların kendilerinin de bir politika önerisi hazırlayamamaları, bu hastalığın ne denli köklü olduğunu göstermektedir.

    “Devlet Politikası” yokluğundan şikayet ise çok farklı bir konudur. “Devlet Politikası” deyimiyle, siyasi partilerin tümünün üzerinde uzlaştığı ve değişen iktidarların değiştir(e)meyeceği “politika” lar kastedilmektedir.

    Sınırlarımız, ülke bütünlüğü, stratejik çıkarlar ve bu gibi temel ulusal çıkarlarımız konusunda her siyasi parti ya da iktidarın kendi anlayışına göre rota çizmesi tabii ki istenir bir tutum değildir. Bu konularda hiç bir anayasal zorunluk da olmasa toplumun geleneksel anlayışları, doğal birer “devlet politikası” oluşumuna yol açmaktadır.

    Ama her akla gelen konuda, kimse tarafından değiştirilemeyen birer ihtilal yasası gibi politikalar oluşturulması, devlet politikası meraklılarının demokrasi anlayışlarında bir yanlışlık olduğunu göstermiyor mu?

    Değişen yol (ya da yüz) anlamına gelen politika, değişen durumlara göre yol değiştirmek anlamına geliyorsa, devlet politikaları ancak değişmeyen (ya da çok az değişen) durumlarla sınırlı olmalıdır. Bunun aksi, ülkemizde zaman zaman denenmiş ve yarar değil zarar getirdiği görülmüştür.

    Politikayı doğru anlamıyla değil de uygulamada kazandığı olumsuz anlamıyla anlayanlar, politikaları değişmez kılmaya değil, politikanın niçin çirkin olduğuna kafa yormalı ve onu değiştirmeye çalışmalıdırlar.

    Pazar, 26 Şubat 1995

  • DEVLET, NİÇİN VATANDAŞI KENDİSİNE DÜŞMAN EDİYOR?

    Bu yazıda “devlet düşmanı”, alışılmış ağır anlamı ile olmasa da en azından `devlete karşı reaksiyon halindeki’ bir ruhsal durumu anlatmak için kullanılmaktadır. Burada `devlet’ deyimiyle ise en genel anlamıyla kamu yönetimi kastedilmektedir. Bu, belediye, tapu idaresi, trafik polisi ya da Devlet Planlama Teşkilatı olabilir.

    Bu gibi kurumlarla işi olmayan bir vatandaş olmadığı gibi, bu kurumlardan memnun ayrılanların sayısının da “çok az” olduğu bir gerçektir. Bu memnuniyetsizlik, memnuniyetsizliğin derecesine göre basit bir `kızgınlık’ tan, hiç unutulmayacak bir `kin’e kadar geniş bir yelpaze içine dağılmaktadır.

    Bunun nedenlerini irdelemeden önce, memnuniyetsizliğin çeşitli kaynakları olduğuna işaret etmekte yarar vardır. Şöyle ki;

    1. Kasıtlı haksızlıklar

    Herhangi nedenlerle haksız muameleye maruz bırakılanların memnuniyetsizliği,

    1. Kasıtsız haksızlıklar

    Kurallardaki belirsizlikler ya da durumların karmaşıklığı nedeniyle haksızlığa maruz kalanların memnuniyetsizliği,

    1. Suçlu ve güçlüler

    Haksız talebine olumlu yanıt alamayanların memnuniyetsizliği.

    Bu üç grup birbirinden tamamen farklı olsa da, sonuçta devlete karşı duydukları reaksiyonlar birbirinin aynı olmaktadır. Hepsi kırgın, haksızlığa uğramış ve bir biçimde karşılığını çıkarıp tatmin olmak arzusundadırlar.

    İstenilen, insanların devlete reaksiyon değil güven duymalarının sağlanması olduğuna göre her gruba yol açan nedenlerin bilinmesi ve ona göre önlemler geliştirilmesi gerekmektedir. Buna göre:

    1. Kasıtlı haksızlıklar

    Kamu görevlilerinin, çıkar sağlamak ya da bir başka nedenle (kızgınlık, hınç vs) haksızlık yapmalarıdır. Buna yol açan nedenler:

      1. Kalabalık kamu kadroları : Kalabalık kadrolar düşük personel ücretlerine, düşük ücretler ise düşük niteliklere yol açmaktadır.

    Kamu görevlilerinin ve onların hizmet verecekleri insanlarımızın “nitelik dokuları”nın yetersizliğinin, nasıl bürokratik engellere yol açtığını açıklayan bir makale (BÜROKRATİK ENGELLER KALKAMAZ!) EK-1’de verilmiştir.

    Ayrıca, kalabalık kadrolar, işlerin kötü yürütülmesine neden olduğu için kamu hizmetleri de aksamakta, vatandaş hem işi görülmediği için kızmakta, hem de kendisinden çıkar sağlanmak istenmektedir (düşük ücreti telafi etmek için).

    Kalabalık kamu kadrolarının nedeni ise, “iş yaratma”nın bir bilim dalı haline geldiğinin farkında olmayanlar (politikacısı, düşünürü, akademisyeni vs) ve kamu kadrolarını yandaşlarına yaranmak için kullanan siyasi kadrolardır.

      1. Şikayet sistemleri bulunmayışı: Kamu kuruluşlarının, yapmakta oldukları hizmetler hakkında önerisi ve/ya şikayeti olanlar ile iletişim kurabilecekleri birer şikayet sistemi kurmamış olmaları,

      2. OMBUDSMAN yokluğu: OMBUDSMAN adı verilen yargı dışı şikayet sisteminin bulunmayışı,

      3. Sistem kuramamak: Kamu hizmetlerinin yapılması için oluşturulmuş sistemlerin aslen yetersiz ve zamanla daha da dejenere olmuş olması.

    “Sistem Kurma Becerisi Yetmezliği”, toplumumuzun temel sorunlarından birisi olup, hemen her toplumsal sorun içinde payı vardır.

    1. Kasıtsız haksızlıklar

    İnsanlarımızın “nitelik dokusunun yetersizliği” nedeniyle, gerek mevcut mevzuatı yorumlayıp uygularken, gerekse yeni mevzuat koyarken haksızlıklara neden olunmaktadır. Ayrıca, kurulmuş sistemlerin yetersiz olanları da, bunları uygulayanların haksızlıklar yapmalarına yol açmaktadır.

    Bu tür haksızlıklara yol açan ilginç nedenlerden biriside, “haksızlığa uğrayan ya da öyle sanan birisinin, bunun acısını başkalarından çıkarması” olgusudur. Bu, bir çeşit zincirleme reaksiyon biçiminde devam eden ilginç bir süreçtir. Bu durumu açıklayan bir makale (TRANSFORMATÖR), EK-2’de verilmiştir.

    “Kasıtsız haksızlıklar”a karşı yapılabilecek olan, tüm kanun ve ilgili mevzuatının gözden geçirilmesi, ayıklanıp basitleştirilmesi, boşlukların doldurulmasıdır. Ayrıca insanımızda, “karşılıklı haksızlık yaparak rahatlama”nın çıkmaz yol olduğu bilinci geliştirilmelidir. Medyaya bu bakımdan önemli görevler düşmektedir.

    1. Suçlu ve güçlüler!

    En ciddi mücadele edilmesi gereken ve sayıca da azımsanamayacak kesim budur. Bunlar her türlü değeri yıkmayı, her kuralı kendi çıkarlarına uygun gelecek şekilde çiğnemeye kalkan, bunu yapamadığı zaman da “memnuniyetsiz” olan kişilerdir.

    (1)nci grupta yer alan tipte kamu görevlileri, bu gruptaki kural tanımaz insanların ortaya çıkmasını kolaylaştırmakta, özendirmektedir. Yani bu kesimin varlığı, (1)nci kesimdeki kamu görevlilerinin varlığına bağlıdır.

    (1) ve (2)nci gruptaki kişilerin “memnuniyetsizliği”ni gidermek için çaba harcamak ne denli gerekli ve yararlı ise, “suçlu ve güçlü” kesimin memnuniyetsizliğini gidermeye çalışmak da o denli yanlıştır. Yapılması gereken, bu kesimin emellerini engellemektir. Bu ise (1)nci gruptaki önlemlerin alınmasına bağlıdır.

    Özet olarak, vatandaşın çeşitli nedenlerle “memnuniyetsiz”, dolayısıyla da reaksiyoner ve devlete kırgın, hatta düşman hale gelmesi önemli bir olgudur.

    Bu olgu örneğin ayrılıkçı hareketler halinde yaşamsal önem kazanmakta, teröre bir çeşit dolaylı destek anlamına gelmektedir. Genel olarak, devlete, eylemlerinde destek olmak yerine en azından katkıda bulunmama eğiliminide olan bir toplum, birçok yeni sorunun kaynağıdır.

    Bu olguyla başa çıkabilmek için yukarıda sıralanan önlemleri içeren bir “paket” uygulanmasını öneririm.

    Nisan 28, 1993/Ankara

  • NEREDEN BAŞLAMALI?

    Devlet Niçin Küçülemiyor?

    Devletin küçülüp güçlenmesi, kendi iriliğini sürdürebilmek için kullandığı kaynakları toplum yararına kullanıma bırakması artık herkesçe benimseniyor.

    Devlet bütçesinin yarıdan fazlasının kamu personeli ücretlerine, doğrudan ve dolaylı olarak gittiği biliniyor. Kamu personeli ücretleri, özel kesim için de ölçüt oluşturuyor ve sonuçta, fiyat ve ücret artışları bir “spiral etki” oluşturuyorlar. Bu da, hesapla gösterilebilecek bir diğer gerçektir. Bu spiralin enflasyonu, onun da diğer sorunları beslediği kolayca çıkarsanabilecek olgulardır.

    Peki, sorunlara bu denli “kaynak”lık eden “iri devlet” niçin küçültülmüyor?

    Kötü politikacılar, devletin iriliğinden yararlanıp semirmeye alışmış kapitalist maskeli anti-kapitalistler, devleti içinden soyan bir kısım bürokrat, beslenme kaynaklarının kesilmesine razı olmazlar, bunun için de gerekenleri yaparlar.

    Bu tanı doğrudur, ama acaba bu nedenler bu denli yaşamsal bir gerekliliği tek başına frenlemeye yeter mi?

    Hayır yetmez. Çünkü, devletin küçülüp güçlenmesinden yararlanacak insan ve kurum sayısı, çıkarları “iri devlet”ten yana olanlardan çok çok daha fazladır.

    O halde, devletin küçülüp asli işlevlerine çekilmesi yönünde net bir arzu mevcuttur, ama bu arzu gerçekleşememektedir. Bunun nedeni ise, devletin niçin irileşmiş olduğunun yanıtında gizlidir.

    Devlet, toplumun ihtiyaç duyduğu ya da ihtiyaç duyması gerektiği düşünülen konularda örgütlenmiş olması, ama bu örgütlenmeyi de pek verimsizce yapması nedeniyle irileşmiştir. Bunun üzerine, politikacı-bürokrat-akademisyen üçlüsünün, yeni işlerin yaratılması teknolojilerini öğrenmeyip, mevcut kamu kadrolarının şişirilmesine yol açmaları nedeniyle doğan gizli işsizlik de binmiştir.

    Zamanla, çeşitli ihtiyaç alanlarına yayılıp daha da irileşen devlet, işsizliği emmek için daha “uygun görünüşlü” bir hale gelmiş, bu onu daha irileştirmiştir. Bu süreç bir anlamda bir “kara delik” gibi işlemektedir. Kara deliğin çekim gücünün daha da artamayacağı noktanın, devletin tüm gelirlerinin kendi harcamalarına eşit hale geleceği nokta olduğu zannedilebilirse de, süreç böyle işlememiş, alınan iç ve dış borçlarla devlet (kara delik) kendini beslemeye (çekim gücünü artırmaya) devam etmiştir.

    Bugün hala, %100’ü aşkın faizle çıkarılan hazine bonoları, yeni yatırımların finansmanı için değil, kamu personelinin ücretlerini, hatta bir önceki faizlerini ödeyebilmek için kullanılmaktadır.

    Bu ölümcül süreç, iki noktadan birisinde son bulabilir: ya total collapse denilebilecek olan ve ne iç, ne de dış borç alınamayacak bir iflas noktası, ya da sivil toplum örgütlerinin süratle gelişip devletin üstlenmeye kalktığı bir çok işlevi üstlenmesi ve de onları yapması noktası ..

    Tabii ki bu ikinci olasılık birinciye göre çok ferahlatıcıdır. Ama acaba o denli gerçekçi midir ? Bunu yanıtlayabilmek için sivil toplum örgütlerimizin niçin gelişemediğini, niçin başarılı olamadıklarını irdelemek gerekir.

    Devletin, sivil toplum örgütlerine gelişme şansı tanımadığı bir iklimde, onların niçin başarılı olamadıkları bir ölçüde anlaşılabilir bir olgudur. Ama , başarısızlığın büyük bir bölümü bu ” fırsat vermezlik ” ten değil, örgütlerin, amaçlarını tanımlamadaki hatalarından kaynaklanmaktadır.

    Amaç edinme ve onu tanımlamaya çok küçük bir çaba harcayan yüzlerce kuruluş, bu belirsiz amaçları gerçekleştirebilmek için tüm kaynaklarını harcamaktadır.

    Belirli bir işi yapmak üzere şirket kuranlar, önlerine çıkabilecek diğer iş fırsatlarını kaçırmamak için, şirket sözleşmelerine inşaat yapımından meyva ithalatına kadar herşeyi yazarlar. Sivil örgütler de benzer şekilder, bir çok farklı amacı bir araya yazarak tam olarak ne olduğu belli olmayan bir amaç edinmekte, sonra da bunlar arasında gezinmektedirler.

    ” Biz bu işi niçin yapıyoruz ? “, bir altın soru’dur. İş hayatında, özel yaşamda ya da sivil toplum örgütlerinde bu soru sorulmalıdır. Bıkmadan, utanmadan, ” zaten biliyorum” demeden.

    Bir sorun, çeşitli yüzeylere değişik görüntüleri yansıyan bir cisim gibidir. Bu yansımış görüntüleri örtmek yoluyla cismi yoketmek nasıl imkansızsa, bir “Görüntü Sorun”u çözebilmek de öylesine imkansızdır.

    Kendisine amaç olarak, gerçek bir sorunun görüntülerinden birisini edinmiş ve bu görüntüye yol açan nedenler yerine görüntüyle mücadele etmeye yönelmiş kuruluşun başarı şansı neredeyse sıfırdır.

    Sivil toplum kuruluşlarımıza bu bakış açısıyla baktığımızda, çözmeyi amaçladığı sorunun kaynaklarına inip onları kurutmayı hedefleyenlerin sayısının son derece az olduğu görülecektir. Çoğu, görünürdeki sorunların daha kolay çözülebileceğini sanmaktadırlar. Aynen cisim yerine onun gölgesini yakalamaya çalışmak gibi.

    Devleti küçültmek isteyenler, işe buradan başlamalıdırlar.

    Yol uzuncadır ama güvenlidir.

    Pekiyi Sivil Toplum Örgütlerimiz başarılı mı? Ne kadar?

    Demokratik yaşam biçiminin, birisi hariç tüm kurumlarından vazgeçilmek gerekse, herhalde o tek `olmazsa olmaz’, Sivil Toplum Örgütlenmesi’dir.

    Toplumu oluşturan bireyler, ilgi ve çıkarlarını paylaşmak ve de savunmak için, o ilgi ve çıkarlar çevresinde örgütlenirler. Ancak, bu örgütlenmelerin başkalarının ilgi ve çıkarlarını zedelememesi için o başkalarının da örgütlenmiş olmaları gerekir. Aksi halde, tek yanlı bir ilgi ve çıkar savunusu ortaya çıkar ki, bu doğrudan doğruya başkalarının ilgi ve çıkarlarına bir tecavüz demektir.

    Böyle bir duruma `eksik örgütlenme durumu’ denilebilir ki bu, hiç örgütlenmemiş ve bir `üstün otorite’ tarafından yönetilmekten daha da kötü sonuçlar yaratabilir. Nitekim ülkemizin bugünkü durumu böyledir.

    Toplumumuzun niçin `tam’ örgütlenemediği, ayrıca incelenmesi gereken bir konudur. Ama çeşitli nedenlerden birisi de, mevcut Sivil Toplum Örgütleri (STK) nin genellikle başarılı olamayışlarıdır. İçlerinde etkin ve de yararlı çalışmalar yapanlar ise istisna denilebilecek kadar azdır.

    Bu genel başarısızlığın maliyeti yüksektir. Çok sayıda STK’nün üye ve destekleyicilerinin harcadıkları zaman, para, enerji ve de umutlarına ek olarak, bir de iyi çalışmış olsalardı STK’nin sağlayabilecekleri yararlardan mahrum kalınmaktadır.

    Pekiyi, bu başarısızlığın sebepleri nelerdir? Eğer bu nedenler doğru olarak belirlenebilirse bunlardan sakınmak mümkün olabilecektir. Önemlilik düzeyleri dikkate alınmaksızın başlıca nedenler şunlardır:

    Belirsiz’ ya da `türev’ hedefler koyma

    Başkalarının işini bizzat yapmaya kalkmak,

    Başkalarını yok saymak,

    Etkin örgütlenememek,

    Etkin yönetememek,

    Örgüt içi eğitimi önemsememek,

    “Benden önce yapılanlar yanlıştır” geleneği!

    Bunlardan birincisi, örgütlenme hedeflerinin ya belirsizliği ya da ancak bir başka hedefin gerçekleşmesinden türeyebilecek, dolayısıyla da tek başına gerçekleştirilmesi mümkün olmayan hedefler olmalarıdır.

    Örneğin, kendisine `sokakları çamurdan kurtarma’ hedefini seçen bir STK’nün bunu gerçekleştirebilmesine imkan yoktur. Çünkü çamur, sokaklardaki toz’un bir türevi, hatta toz da başka nedenlerin (açık alanların varlığı, ağaçsızlık vbg) bir türevidir. Dolayısıyla ne “Çamurdan Arındırma Derneği” ve ne de “Tozdan Kurtarma Vakfı” doğrudan başarılı olamazlar.

    Kendisine, `karakol dayağını önleme’yi hedef olarak seçen bir STK de aynı tuzağa düşmüştür. Çünkü karakol dayağı “kendi başına var” (yani nedeni kendisi) olan bir olgu olmayıp, kendi arzusunu mutlaka benimsetmenin “doğru” ve de “zorunlu” olduğunu düşünen bir dizi gelenek ve kurumun kaçınılmaz bir türevidir.

    Kendi doğrularını ezber yoluyla “zorla” öğretmeye -ki öğretmek zaten zorlama demektir- çalışan devlet adına hareket ettiğini düşünerek, dersini ezberlememiş öğrencisini döven öğretmen ile karakolda dayak atan polis arasında bir fark var mıdır?

    Her ikisinin de ortak yanı, “kendi doğrularını zorla benimsetmeye çalışmak”tır. Bir STK kurulacaksa bunu, yani “zorla benimsetme”yi ortadan kaldırmayı hedef olarak almalıdır. O halde direkt olarak karakol dayağını önlemeyi hedef edinmiş bir STK de başarısız olmaya mahkumdur.

    Hedef belirlemede çok sık düşülen ikinci tuzak “belirsiz ifade” kullanımıdır. Bu belirsizlik birkaç biçimde olabilmektedir. Bir türü, “iyi tanımlanmamış kavramlar” nedeniyle doğan belirsizliklerdir.

    Örneğin, “çevre kirliliğinin önlenmesi”, hem türev ve hem de belirsizlik içeren bir kavramdır. Dünya yüzünde sapıklar ve bu işi belirli bir amaçla -mesela bir başka ülkeye zarar vermek gibi- yapan profesyoneller dışında çevreyi kirletmek için kirleten kimse yoktur. Çevre kirliliği, başka faaliyetlerin birer türevi olarak ortaya çıkmakta olup ve burada üzerine gidilmesi gereken “çevre kirliliği” değil, “kendi çıkarını, başkalarının çıkarlarını çiğneyerek sağlamak” olgusudur. Bu eğilim ise yalnız çevreyi değil birçok başka sosyal kurumu da tahrip etmektedir.

    Ayrıca da buradaki “çevre” ve “kirlilik” kavramları da iyi tanımlanmış deyimler değildir. Dünyayı kirletmemek için nükleer atıkların uzaya yollanması halinde kirletilen bir “çevre” var mıdır, varsa hangisidir? Kirlilik de en az çevre kadar belirsizdir. Birisi için kirlilik sayılan bir eylem -mesela rüşvet- bir başkası için uyanıklık, bir diğeri içinse zorunluk olarak değerlendirilebilmektedir.

    `Belirsiz’ (muğlak) hedefler koymak, fazla düşünmekten kaçarak her şeyi (yani hiç bir şeyi) ifade etme kurnazlığının ya da yalın, kavramları birbirine karıştırmadan düşünememenin, çoğu zaman da bu iki nedenin bir karışımının sonucudur.

    Genel başarısızlığın ikinci nedeni olan “başkalarının işini bizzat yapmağa kalkmak”, kamu yönetimlerinin geleneksel beceriksizliklerinin sonucunda üremiş bir olgudur. idarelerce üstlenilen -doğru ya da eğri- işlevlerin yapılamayışı, birçok STK ‘nün ortaya çıkmasına ve çok dar bir alanda o işlevi yapmalarına ( ya da yapmaya çabalamalarına) yol açmıştır. Örneğin, sağlık ya da eğitim alanında ki boşlukları doldurmak ya da boşluktan yararlanmak üzere yüzlerce gönüllü kuruluş mevcuttur.

    Bu kuruluşlar, yapılamayan işlevlerin yapılamayışlarının nedenlerini ortadan kaldırmaya ya da katalizör rolu oynayarak yapılmalarını sağlamaya değil, “bizzat yapmaya” soyunmuşlardır. Bunun en çarpıcı örneklerinden birisi, kuran kursu adı altında faaliyet gösteren ve çoğu başka amaçlar taşıyan örgütlenme, bir diğeri ise “devlete yardımcı” olmak üzere silahlanıp eylemde bulunan örgütlenmedir.

    “Başkalarını yok saymak”, bir diğer hastalıktır. Birlikte çalışamamak, ağ (network) oluşturamamak, başarıyı paylaşamamak ya da başkalarıyla pay edilmesi mümkün olmayan çıkara yönelik amaçlar taşımak gibi nedenlerden kaynaklanan bu olgu sonunda, aynı amaça yönelik yüzlerce STK doğmuş ve hemen hepsi de, bir diğerini başarısız kılan neden(ler) den dolayı başarısız olmuşlardır.

    “Etkin örgütlenememek” ise yine genel bir yetmezliktir.

    Sıcak bir oda da rahatça otururken kendini bir sorunu çözebilir sanma hissini hemen herkes duyar. Ama başarının, yüzlerce – ve çoğu da sevimsiz- ayrıntıyla uğraşmak olduğunu denememiş olan insanların yalnızca kendi akıllarına geldiğini zannetttikleri “Novalgine tipi çözümler”, bir örgütlenmenin iğne oyası inceliğindeki ayrıntılarını unutturmakta ve sonuçta kusurun, bambaşka nedenlerde aranmasına yol açmaktadır.

    “Benden önce yapılanlar yanlıştır” geleneğimiz yalnız STK için değil mesela devlet yönetimindeki başarısızlıkların da önemli bir nedenidir. Birazı, seçkinimizin temel özelliklerinden birisi olan “haset” duygusu ile açıklanabilecek olan bu geleneğin bir nedeni de, genelde insanımızın özelde ise seçkin sınıfın nitelik dokusu’ndaki yetersizliktir.

    Sivil toplum örgütlenmesinin gelişemeyişi, buyurgan devlet anlayışımızın örgütlenmeyi hoş görmeyişi ile ilgilidir, ama bu tek neden değildir. Bu “hoş görmeme” kadar -belki ondan da ağırlıkla-, burada sayılan başarısızlık nedenleri etkin olmuştur. Bunun en sağlam kanıtı da, devletin hiç bir caydırıcı etkisi bulunmayan örgütlerin dahi olağanüstü denilebilecek başarısızlıklarıdır.

    Demokrasimizin gelişmesi yolundaki içtenliğinden kuşku duyulamayacak olanların, STK’nin niçin başarılı olamadıklarını sorgulamaları gerekmez mi?

    Türkiye ne zaman ekonomik ya da siyasal bir kriz ortamına yönelse, bundan endişe duyan herkes, kendince yapılmasını doğru gördüğü önlemleri, bunlar yapılmazsa doğabilecek sıkıntıları dile getirir.

    Bu yalnız ülkemizde değil, herhalde diğer toplumlarda da böyledir. Gelişkin toplumlarda farklı olan ise, yetkili konumlardaki insanların sokaktaki, sokaktakilerin de yetkili gibi konuşmamalarıdır. Türkiye kriz ortamlarına girdikçe aynı “sokak ağzı” konuşmaları dinliyoruz. Bugün, aklı başında herkesin şu gerçekleri artık görebilmesi gerekir:

    Bir ülke, cam sürahi gibi birdenbire parçalanmaz. Parçalanma, uzun bir süreye yayılan, ancak o sürenin sonunda içinde bulunanlarca anlaşılabilen bir süreçtir.

    Laik ile olmayan, alevi ile sünni, çalışanla çalıştıran, Türk ile Kürt, yani kendini diğerlerinden farklı sayan her kesim, bu farklılıkların, “parçalanmayan bir bütün” oluşturması gerektiği bilincinden hızla uzaklaşmaktadır. Devlet ise, bu farklılıkları bir bütün olarak bir arada tutmak yerine, “farksızlaştırma yoluyla birlik” sevdasındadır. Farklılıklardan bir bütün oluşturamamanın altında ise, tüm ara tonları reddeden “evet-hayır”, “siyah – beyaz” tabanlı mantık sistemimiz yatmaktadır. Laik-dindar gibi birleştirici bir kavram altında milyonları barıştırmak mümkün iken, bir avuç laik yobaz ve bir o kadar da dinci yobaz’ın arzu ve güdümünde kutuplaşılmıştır. Benzer şekilde, “T.C. vatandaşlığı” gibi bir üst kimlik altında toplanabilecek tüm yurttaşlar, etnik kimliklerini tüm topluma benimsetmeye çalışmaktadırlar.

    Aydn kesim denilen ve sokaktaki insanın günlük yaşam rotasından kendini -zaman zaman dahi olsa- kurtarabilen insanlarımız, söylenmekten başkaca görevleri olmadığı inancıyla, kendi dışlarında birilerinin birşeyler yapması gerektiğini savunmakta ve ne zamanlarını ne de çabalarını harcamaya yanaşmamaktadırlar.

    Artık ayrılmaz bir özelliğimiz olduğu için rahatsızlık duymadığımız, ama çağdaş insanla aramızdaki derin uçurumu oluşturan düşünce biçimimiz ise, bizi, sorunların nedenlerini merak etmeye değil, nedenleri ortaya çıkarılmamış sorunlara boyuna çözüm (!) üretmeye itmektedir.

    İster beğenelim ister beğenmeyelim, bu ülkenin sunduğu imkanlarla ün ve servet sahibi olmuş iş dünyamızın üyeleri, her türlü imkanlarının bir bölümünü bu sorunlarla başedebilecek biricik yöntem olan sivil örgütlenmelere ayırmak zorunda olduklarını hatırlamak durumundadırlar. Zaman zaman beyan ettikleri düşüncelerinin yanısıra, bu ülkede iki sınıf insan olmadığının, birisinin para kazanmak, diğerinin ise ülke sorunlarıyla boğuşmak gibi birer doğal misyonları olmadığını artık anlamak ve bu anlayışın gereklerini yerine getirmek durumundadırlar.

    Mevcut sivil toplum kuruluşlarımız, arzu ettiğimiz “küçük devlet”in örtemediği alanların ihtiyaçlarına cevap verebilecek nitelik ve nicelikte değillerdir.

    Sivil toplum kuruluşlarımız, kendilerine toplumun ayırdığı kaynakları iyi kullanmak, bunun için de hedeflerini doğru tanımlamak ve sonra da bunlara ulaşabilecek beceri ve cesareti göstermek zorundadırlar.

    Toplumumuz, tüm sorunlarının başkalarınca çözülmesi boş umudundan vazgeçmelidir. Merkezi idare, bu yanlış beklentiler sonucunda, altından kalkamayacağı kadar ağır bir sorun stokunun altında kalmıştır. Bu ağır tabloya ilk müdahale, bu stokun hafifletilmesi olmalıdır. Bunu yapabilecek tek kurum sivil toplum kuruluşlarıdır. Ama ne yazık ki onların çoğunluğu da sorunların tanımlanması, çözüm geliştirilmesi ve uygulanmasında aktif roller almak yerine, sorunları merkezi idareye aktaran, ayrıca kendi özel çıkar talepleriyle ilave sorunlar da üreten bir kurum durumundadırlar. Sivil toplum kuruluşları, “yakınan, sorun ihale eden ve yük olan” konumlarından, “mevcut güçlük hatta imkansızlıkları birer veri kabul edip aktif işlev yapan” konuma geçmek zorundadırlar. Hepsinin bir anda böyle bir geçişi yap(a)mayacağı gerçeği dikkate alınarak, iyi örgütlenmiş ve diğerlerine örnek olabilecek birkaç STK’nun bu yolda ilk adımları atması gerekmektedir.

    Özet olarak söylenmek istenen şudur: 1980 ekonomik ve ona bağlı siyasal krizinden çıkış, merkezi idareyle değil piyasa güçleri kanalıyla olmuştur. Bundan sonraki krizlerden ise sivil toplum kuruluşları yoluyla çıkabiliriz. Yeter ki onlar, bugünkü tutumlarını gözden geçirip sorun ihale etmekten vazgeçsinler.

    Merkezi idareye hakim olan politik sınıfın kalitesini (nitelik dokusu) kısa dönemde yükseltme imkanı yoktur. Üzerindeki sorun stokunun yükü azaldıktan sonra, bu kalitenin nasıl geliştirilebileceği ve böylece merkezi fonksiyonların nasıl daha iyi yapılabileceği de bir sorun olarak ortada duruyor olacaktır. Ama bu, çözülebilir bir sorundur.

    Şimdi nereden başlamalı?

    İnsan derisi 65 derece sıcaklıktan sonra yanmaya başlar. Ya da bir kişinin kafasına vurulacak 100 kilogramlık bir ağırlık onu öldürebilir. Zehirli bir akrep ya da yılan, bir ısırışta bir insanı öldürebilir. Ama diğer yandan, 700 derecelik kor ateşin üzerinde yürüyen insanlar vardır. Ağır sıklet boksörlerinin yumruklarının uyguladığı kuvvet 300 kilogramdan fazladır. Efsunlanmış denilen insanları ise yılan ve akrepler öldürememekte, hatta onları ısırmamaktadırlar.

    On misli sıcaklıktan, üç misli kuvvetten ya da yılan ısırığından etkilenmemek, organizmayı eğitmek suretiyle mümkündür. Bu eğitimler, organizmanın bu tahripkar etkilere karşı “hazırlıklı” olmasını sağlarlar. Bu, vücudun salgıladığı ve yanma ya da zehirlenme olgularına engel olabilecek, kasların direnimini olağanüstü artırabilecek salgılar yoluyla olabilir. Ama her ne olursa olsun, insan organizmasına o inanılmaz direnci veren şey, zamanla ve eğitimle kazanılan -ya da mevcut olup da ortaya çıkarılan- , “hazırlıklı olma” becerisidir.

    Sosyal organizmaların, dış etkenlere karşı davranışları da benzerdir. Bir toplum da, kendini tahrip edebilecek iç ve/ya dış etkenlere karşı ancak bu yolla, “hazırlıklı olma” yoluyla karşı koyabilir. Bu iç ve dış etkenlerin ne olduğu önemli değildir. Hatta o denli önemli değildir ki, hazırlıksız bir bünyenin, o etkenleri bizzat kendisinin dahi ürettiği söylenebilir.

    Toplumumuz, çeşitli sorunların çok yönlü kıskacı altında ne yapacağını şaşırmış durumdadır. Sorunların görüntüleriyle çeşitli derinlikteki kaynakları birbirinden farklı olduğundan ve herkes farklı derinliklere baktığından, bir “tanı karmaşası” yaşanmaktadır.

    Bir kesim insana göre, en önemli sorun köktendincilik, bir kesime göre islamdan sapış, bir bölümüne göre etnik terör, bir diğer bölümüne göre ise ekonomik bunalımdır.

    Bunlar ister sorun olsun ister olmasın, ister “görünen sorun” (hayalet sorun), isterse “kaynak sorun” olsunlar, katı bir gerçek, toplumumuzun bunları çözemediğidir. Çünkü toplum, ne bunlara ne de başkalarına karşı koyabilecek “hazırlıklar”a sahip değildir. Bunu hisseden iç bünye de, dış ortam da (sokak deyimiyle dış mihraklar), bu topluma sürekli sorun üretmektedir.

    Bir toplum bünyesi, olası sorunlar için nasıl “hazırlıklı” olabilir?

    Bir insan bünyesi, olası sorunlar için -300 kiloluk yumruk, 700 derece sıcaklık ya da yılan ısırması gibi-, egzersiz ya da bir başka tür eğitimle, o sorunlara karşı birer “sorun çözme kalıbı” hazırlamakta, o sorunun varlığına işaret eden bir sinyal aldığında da “hazırladığı” kalıbı harekete geçirmektedir. Bunlara ek olarak da, her tür soruna müdahale etmeye hazır esnek güçleri harekete hazır olarak tutmaktadır.

    O halde toplum bünyesi de, karşılaşabileceği sorunlar için böylesine ikili bir önlem stratejisi geliştirmek zorundadır. Bunlardan birisi, toplumun sorun çözme kabiliyeti denilebilecek beceridir. Bir sorunu çözmeye kalkışmadan önce onu anlamaya çalışmak, onu soyutlamak, analiz etmek, ona yol açan nedenleri bulmak, bunlar için yaratıcı çözümler üretmek gibi “sorun çözme aletleri”ni hazırda tutmak, bu becerinin özellikleridir.

    Diğer önlem ise, çeşitli sorunlar karşısında örgütlenerek onlarla mücadele etmektir.

    İşte bu iki önlem, bir toplum bünyesinin, olası iç ve/ya dış kaynaklı sorunlara karşı “hazırlıkları”dır.

    Bu iki önlem açısından durumumuz nedir? Sorun Çözme Kabiliyetimizin düşük olduğunun en sağlam kanıtı, düşünme biçimimizin neden sormaya değil, nedenini sorgulamadığı sorunlara çözüm üretmeye dayalı oluşudur.

    Sorunlar karşısında örgütlenme konusunda ise iki ayrı zafiyet söz konusudur: Birincisi, örgütlenme kültürümüzün zayıflığıdır. En seçkin kesimlerin toplantılarında dahi, çok sayıda fikrin üretilmesine izin vermeyecek kadar uzun konuşulması, toplantıların başlama ve bitiş saatlerine uyulmayışı gibi en temel örgütlenme ilkeleri gözardı edilir.

    Örgütlenme konusundaki ikinci zafiyet, sorunların tanımlanması konusundadır. Doğru tanımlanmamış bir sorunun çözümlenmesi imkansızdır. Rahatsızlık duyulan bir Görünen Sorun’un kaynaklarına inilmeden o sorun çevresinde yapılacak örgütlenme daima tek sonuç verir: yakınılan sorunun daha da büyümesine fırsat hazırlanmış olur!

    Sorunlardan yakınan ve bunların çözümüne katkıda bulunmak isteyenlerin benimseyebilecekleri çeşitli yollar vardır.

    Bunlardan biri, sorunların kimyasını öğrenmektir: Çok sayıdaki “Görünen Sorun”un, hangi temel sorun elementlerince (Kaynak Sorunlar) oluşturulduğunu, bunların, aralarında nasıl yeni bileşikler yaparak çoğaldıklarını, olumsuzluk üreten bir “sebep-sonuç” döngüsünün nasıl olumluya çevrilebileceğini anlamak ve bunlara göre yaratıcı çözüm geliştirme becerisi geliştirmek, bu yolda ilerleyen kişi ya da kuruluşlara yardım etmek bir yoldur.

    Bir diğer yol daha pratiktir. Toplumda çok sayıda insana yaygınlaştırılabildiği takdirde olağanüstü sonuçlar almak, bu yolla mümkündür. Zaten, eğer bu tür bir örgütlenme yaygınlaştırılamaz ise o takdirde, toplum olası sorunlara karşı hazırlıklı da olamaz.

    Bu yol, insanları rahatsız eden çeşitli sorunlar için “Devlete Dayalı Olmayan Şikayet Sistemleri” oluşturmaktır.

    Nasıl?

    Toplumları rahatsız eden sorunların, o toplumların bünyelerinin, olası sorunlara karşı “hazırlıksız”lığından kaynaklandığı bir gerçektir.

    Bu hazırlık yollarından birisi, toplumun çeşitli sorunlara karşı örgütlenmesi, ama bunu, Devlete Dayalı Olmayan (DDO) biçimde (NGO) yapabilmesidir.

    Halen, ülkemizdeki sivil toplum kuruluşu statüsündeki kuruluşların bir çoğunun, devletin hareket serbestisini artırmak için kurulduğu gözönüne alınırsa, DDO biçiminde örgütlenmenin önemi daha iyi değerlendirilecek, devletin toplumu yönetmeye çalışması yerine toplumun devleti yönetmesinin, ancak DDO biçimde örgütlenme yoluyla mümkün olabileceği açıkça görülecektir. Diğer yandan da, sık sık duyageldiğimiz “bizi yönetenler” kavramının da yetersizliği -ve tersliği- daha bir iyi anlaşılmış olacaktır.

    Mesela !

    Devlete Dayalı Olmayan Şikayet Sistemleri için iyi başlangıç noktalarından birisi, her yıl bir meydan savaşındaki kadar kayıp verdiğimiz “trafik terörü” sorunudur.

    Bu konuda sağlanabilecek somut bir gelişmenin, sivil toplum örgütlenmesi ve demokrasimiz açısından eşsiz bir örnek yaratması, yakındığımız bir çok sorun için yol gösterici olabileceği kuşkusuzdur. Bu sorunun, başlangıç için seçilmesinin nedeni, etnik vb bir yönünün bulunmayışı, sorunun tüm taraflarının sorundan şikayetçi oluşları ve sorunun devamından bir çıkarlarının bulunmayışıdır.

    Vatandaşların gözlemlediği trafik yanlışlarının şikayet edilip, yine vatandaş tarafından izlenebileceği bir Trafik Şikayet Sistemi bu konuda atılacak ilk adım olabilir.

    Ağ temelli örgütlenme

    Tüm eğrilikleri tek başına ve de kestirme yoldan giderebileceğine inananlarınkiler hariç, herhalde en ortak istek, “amaçları arasında az da olsa benzerlikler bulunan kişi ve kuruluşların işbirliği yapmaları” olsa gerektir. Ama bu istek, yıllardır bir türlü gerçekleşememiştir.

    Bunun olası bir nedeni, ortaya atılan işbirliği modellerinin hemen hepsinin, geleneksel örgütlenme biçimimiz olan “emir-komuta zincirine dayalı hiyerarşik kademelenme” temelli olması, yapı içinde yer alacakların kimliklerini önemsizleştirip, “üst” örgütün lider ve kadrosunu öne çıkarmasıdır.

    Yapı içinde yer alanların tümüne açık olduğu düşünülse de, böyle bir “üst kimlik” sahipliği için herkes, “ne bana ne başkasına yarasın” düşüncesiyle hareket etmekte ve işbirliği bu nedenle mümkün olamamaktadır.

    Siyasi partilerimizin ve genel olarak, amaçları içinde ortak noktalar bulunan tüm kuruluşlarımızın bir türlü işbirliği yapamayışlarının altında bu gerçek yatmaktadır.

    Ağ Temelli Örgütlenme, yalnız siyasetin içine düştüğü çözümsüzlük ortamına değil, hiç bir ortak amaç çevresinde bir araya gelemeyen diğer kuruluşların da etkisizliğine karşı da bir ilaç olacaktır.

    Ağ Temelli Örgütlenme’ye en iyi örneklerden birisi INTERNET’dir. Kendini idame edebilecek kurallara sahip, kurallarını, ihtiyaçlarına göre değiştirebilen, bunlara ne denli uyulduğunu denetleyip yaptırımlar uygulayabilen esnek bir yapı, yarının toplum yönetimleri için de ideal bir örgütlenme modelidir.

    Mevcut toplum yapısının uzantıları olan kurumlar, yeni bir yapılanma karşısındaki engellerdir. Bu yüzden bu düşüncenin yaşama geçirilmesi uzunca bir süre alabilir. Ama sivil toplum kuruluşları daha esnektir ve ağ temelli örgütlenmeyi çok daha kolay benimseyebilir.

    Hiyerarşik örgütlenmenin onulmaz hastalığı durumunda olan “kurtarıcı lider ihtiyacı”, ağ temelli örgütlenmede enaz olacaktır. Çünkü “kurtarıcı lider”, katıllımsızlığın bir sonucudur. Ağ’ı oluşturan birey ya da kuruluşlar, ağ’ın tüm kararlarına katılacaklar, tüm kararlar, bu katılımın sonunda oluşan bir “ortak akıl” ile alınacaktır.

    Ağ temelli örgütlenmenin birkaç ön-koşulundan birincisi, ağın diğer üyeleriyle iletişmeye; ikincisi ise kararların oluşumunda , bireysel düşüncelerin savunulması yerine ortak akıl sonuçlarına uymaya razı olmaktır.

    “Razı olmak”, dilimizde pasif bir anlam kazanmıştır. Herhangi bir şey yapmadan beklemek anlamına gelmektedir. Buradaki kullanımıyla razı olmak, aktif anlamdadır. Ağ üzerindeki tüm süreçlere katılmak, düşünce üretmek, başkalarının ürettiği düşüncelerin zenginleşmesine katkıda bulunmak anlamına gelmektedir. Hiyerarşik sistemlerde liderin yapmaya çalıştığı -ve çoğunlukla da yapamadığı- şeyler de bunlar değil midir?

    Bu iki ön-koşula razı olan kişi ve/ya örgütler, kimseden bir talimat beklemeden bir ağ oluşturmaya başlayabilirler. Herhangi bir kimse ya da kuruluş, kendisininkiyle benzer amaçlara sahip kişi ya da örgütlerle birlikte, küçük bir başlangıç ağı oluşturup, bazı düşünceleri, ağ üzerinde dolaşıma bırakabilir. Eğer ağ üyeleri, yukarıdaki iki ön-koşula uygun davranırlarsa bir süre sonra bir yandan ağ genişler, bir yandan da ağa bırakılan düşünceler zenginleşmeye başlar.

    Ağ temelli örgütlenmenin yaşamda yerini alabilmesi, kurtarıcı liderlerden ümitlerin kesilmesine bağlıdır. Çünkü bu tür liderler herşeye rağmen hayatı kolaylaştırırlar. Sizin yerinize düşünür, karar verir ve eylem yaparlar. Doğru ya da eğriliği başka ama, insanlara yapacak bir şey bırakmazlar. Kurtarıcı liderin tek sakıncası, bırakıp gittikten sonra ortada kalan çöpleri kimin süpüreceğinin belli olmayışıdır.

    Bu tür çöpçülük işleriyle karşılaşmak istemeyenler, Ağ Temelli Örgütlenme’ye girişmelidirler.

    Nitelik Dokusu, toplumu oluşturan bireylerin zihinsel, bilişsel, ruhsal sağlık ve ahlaki düzeylerinin bileşkesinin tanımladığı bir dokudur. Toplumun genel yeterliğini gösterir.

  • DEVLETE İHALE Mİ, DDO ÖRGÜTLENME Mİ?

    Kabaca yapılacak bir gözlem, insanlarımızın enerjilerinin önemli bir bölümünü, kendilerini çevreleyen sorunlar konusunda yapılması gerekenleri, bunları yapması gerektiğini düşündükleri kişilere -yüzlerine ya da gıyaplarında- önermekle harcadıklarını gösterecektir. Bu çabanın veriminin neredeyse sıfıra yakın olduğu, enerjisini bu yolda kullanıp neden sonra gerçeği görenlerce iyi bilinir.

    Her nedense, kendisine yönetim veya değişim mühendisliği değil de üçkağıtçılığın daha çok yakıştırıldığı Machiavelli tarafından net olarak ortaya konulan bir gerçek vardır: hiçbir sistem, onu yönetenlerce değiştirilemez!

    Bugünün değişim mühendisliği de aynı şeyi söylemektedir: sistemler ancak dış ve iç uzmanların işbirliği sonucunda yeniden yapılandırılabilir ya da değiştirilebilirler!

    Bu basit kuralın, toplumumuz açısından önemi büyüktür. Yıllardır, demokrasi adı altında, ama insanlardan bir şey istemeksizin onların sorunlarını çözme iddiasına dayanan çabalar sonuç vermemiştir. Değişimi devletin değil, devlet dışı organizasyonların (DDO – NGO) yapabileceği artık yavaş da olsa anlaşılmaktadır.

    Devlet ancak, kendisi dışında, çeşitli alanlarda oluşturulacak DDO girişimleri benimseyerek, bir çeşit metamorfozla yeniden yapılanabilir. Yoksa parti liderlerinimizin buyurdukları gibi, “biz gelirsek devleti yeniden yapılandıracağız” gibi, belki samimi ama gerçekleştirilmesi mümkün olmayan iddialarla değil.

    Şimdi, hergün herşeyden yakınan, kendi dışındakileri akılsızlık, ahlaksızlık vbg yetersizliklerle aşağılayan -haklı ya da haksız farketmez- bireylere ve özellikle de aydın bireylere görev düşmektedir: Küçük ya da büyük, önemli ya da önemsiz, çeşitli sorun alanlarında örgütlenip, çözüm önermek değil çözüm bulup uygulamak! “Ben devlete vergiyi niçin veriyorum? Devletin görevi, benim tek başıma ya da örgütlenerek yap(a)mayacağım işleri yapmak değil mi?” sorusunun ardına sığınmak faydasızdır.

    Devletin, görevlerini yapamaması, yapamadıkça yeni sorunlar üreyip sorun stokumuzun büyümesi, bu stokun da daha ucube sorunlar üretmesi sarmalı, soru sormamıza, haklı çıkmamıza ve bunlara dayanarak da iç rahatlığı ile oturmamıza imkan tanımamaktadır.

    Toplumumuz -belki tarihide ilk kez-, sorunlarını kendi kendine çözme durumuyla karşı karşıya kalmaktadır. Ortada, sorunları ihale edebileceği bir kurtarıcı yoktur ve sorunlarını çözemeye çözemeye, bu kabiliyetini büyük ölçüde yitirmiştir. Sorun çözme aletleri çantası boş gibidir ve içindeki bir iki kaba alet , karşı karşıya bulunduğu ince belaları çözmeye yetmemektedir. Ama bütün bunlar birşey yapmamanın değil, olsa olsa nasıl yapılabileceğinin araştırılmasına yol açmalıdır.

    Somut, herkesin, çözümünden yana olduğu, ideolojik yanı bulunmayan, “dış mihraklar”ca kaşınmayan ve herkesi derinden ilgilendiren bir sorun ile işe başlanmalıdır. Böyle bir problem, trafik terörü’dür. Aransa belki başkaları da bulunabilir. Ama bu denli somut, bu denli acı sonuçları olan, -etnik terör de dahil- yoktur.

    İster trafik terörü, ister eğitimdeki kargaşa, isterse başkaları olsun, başlama noktası, o sorunlardan zarar görenlerin şikayetlerini toplayacak bir “kollektör” olmalıdır. Toplanan bu şikayetlerin nasıl kullanılacağı, onların nasıl toplandığına ve aynı zamanda onları kullanacak sistemin nasıl kurulduğuna bağlıdır.

    154 nolu Alo Trafik de bir “şikayet kollektörü”dür. Ama, bu tür bir kollektörün mutlaka sahip olması gereken “biriktirme, sınıflama, sınıflara göre işleme, izleme, şikayet sahibine geri bildirim” gibi işlevlere sahip değildir. Bu nedenle pratik olarak 154 nolu hat “yok”tur.

    Toplanıp yoğunlaştırılacak olan bu şikayetler -aynen bir merceğin zayıf güneş ışıklarını toplayıp güçlendirmesi gibi-, belirli noktalara yöneltilecek ve duyarlığı kaybolmuş bu noktaları harekete geçirebilecektir.

    Bu bir DDO örgütlenme olmalı ve giderlerini, üye olacaklar karşılamalıdır. Sistemin, üye olmayanlara açılıp açılmaması ya da ne ölçüde açılacağı, bunun, parası olanların kendilerini koruması anlamına gelip gelmediği gibi sorular ya teknik ayrıntılardır ya da vakit kaybettirmekten başka yararı olmayan “geciktirici”lerdir.

    Karar verilmesi gereken nokta, sorunların devlete ihale edilmesine devam mı edileceği yoksa DDO örgütlenmeye mi gidileceğidir.

    Çarşamba, 25 Eylül 1996