-
May 25 2012 DOLAR YÜKSELİRSE İHRACAT ARTAR MI, ARTARSA NE KADAR ARTAR ?
“Tartışmasız doğru” lar daima büyük aşamaların (breakthrough) anahtarı olmuştur.
Newton Fiziği uzun yıllar tartışmasız doğru varsayılmış, neden sonra doğru olmadığı anlaşılmış ve “Görelik Kuramı” böylece ortaya çıkmıştır.
İşlerin olabildiğince parçalanması ve her parça üzerinde olabildiğince uzmanlaşılması da yönetim bilimin “tartışmasız doğrusu” olarak kabul edilmiş ve sonunda onun da doğru olmadığı anlaşılıp bugünün Toplam Kalite, Reengineering gibi kavramlarına varılmıştır.
Bir yerli paranın değerinin düşürülüp ihracatın teşviki de günümüzün “tartışmasız doğru”larından birisidir. 1 dolar 10.000TL iken ihraç edilemeyen 50.000TL yani 5 dolar değerinde bir tişört, dolar 20.000TL ‘na çıkınca 2.5 dolara düşecek ve bu defa ihraç edilebilir hale gelecektir. Tabii ki bu, TL kullananların fakirleşmesi anlamına gelecektir ama ihracat da artacaktır. Bu bir, “tartışmasız doğru”dur.
Acaba gerçekten de öyle mi dir?
Tanesi $5 olduğunda, Taiwan’da üretilen $4 tişörtlerle rekabet edemeyen tişörtler, doların devalüe edilmesi durumunda $2,5’a düşmekte ve Taiwan’a karşı bir üstünlük elde edilmektedir.
Burada birkaç varsayım vardır: Birincisi, Taiwan’lı üreticilerin fiyatlarının esnekliğinin olmadığı, Taiwan’lıların fakirleşmenin alt sınırına gelip dayandıklarıdır.
İkinci varsayım ise, Taiwan’lıların fiyatlarını $2,5 ‘ın altına düşürmelerini sağlıyabilecek yeni geliştirmeler (innovation) yapamayacaklarıdır.
Üçüncü varsayım, Taiwan hükümetinin ekonomik gücünün, belirli bir süre -Türk üreticiler pes edene kadar- gizli ya da açık desteklerle $2.5’ın altına inmeyi finanse edemeyeceğidir.
Dördüncü varsayım ise, Türkiye ekonomisinin, Dünyadaki tüm rakiplerin ekonomilerinin gücünün toplamından daha güçlü olduğu ve bu rekabet savaşını direnerek kazanabileceğidir.
Hemen görülebileceği gibi, ayrıntılarına inilmeden “tartışmasız doğru” kabul edilen bir varsayım, ayrıntılara bakıldığında hiç de öyle değildir.
1980’den sonra dış pazarlara açılan Türkiye’nin ihracatını beş’e katladığı doğrudur. Hatta o açılmaya paralel olarak iç pazardan çekilip ucuzlatılarak (devalüasyonla) dış pazara satılan malların yerine gerçek rekabet gücü olan üretim teşvik edilebilseydi bu gün ihracatımız hala artmaya devam da edecekti.
Ama bu yapılamadığı için bu defa iç pazarda fiyatlar ve ona paralel olarak ücretler artmış (yüksek enflasyon) ve ürünlerin rekabet gücü azalmıştır.
Devalüasyon, kısa dönemde rekabet gücünü artırmakta ama geçek rekabet gücü olan yani teknoloji üretimine dayalı olan üretimle desteklenmeyince ihracat artışı durmakta, ithalat ise aynı hızda azalmadığından bu defa dış ödemeler dengesi bozulmaktadır.
Bu yanlış hesabın nedeni, geçek rekabet gücü olan üretimin ne demek olduğunun bilinmeyişi, anlaşılmaya çalışılmayışı, parasal araçlarla oynayarak ekonomik gelişmenin gerçekleşebileceğinin sanılmasıdır.
“Türk ekonomisinin sorunu üretim değildir!” teşhisinin nasıl bir saatli bomba olduğunu bilmem görebiliyor musunuz?
-
May 25 2012 “BİRLİK”, NİÇİN BU DENLİ ÖNEMSENİYOR?
Ülkemizin “birlik” ve bütünlüğünü parçalamaya yönelik eylemler….
Solda “birlik” nihayet gerçekleşti….
Sağda “birlik” ancak ANAYOL ile olur…
Sözcüğün ve ona yüklenen anlamın bu denli yoğun kullanımı sonunda, “birlik” bir çeşit dokunulmazlık kazandı. Artık hiçbir babayiğit çıkıp da mesela “solda birlik bir yarar getirmez” ya da “milli bütünlüğümüz korunduğu sürece birlik önemli değildir” diyemez.
Bu denli meraklı olunan bu “birlik” nedir? Bu konuda bir anket yapıldığı yolunda bir bilgi mevcut değildir. Sözlüklerde ise “birlik”, yine kendisi kullanılarak açıklanmaktadır. Örneğin TDK sözlüğünde birlik, “birleşmiş, bir arada olma durumu, vahdet, Türk milletinin birliği” gibisinden ne olduğu değil nerelerde kullanıldığı belirtilerek açıklanmıştır.
Buralardan zorlamayla da olsa çıkarılan anlam, “farklılıkların bulunmayışı, var ise yok edilmesi” olabilir. Çünkü “bir”in en belirgin özelliği “çokluk” olmayışıdır. Çokluk farklılık demek olduğuna göre, demek ki birbirinden “farksızlık”, “birlik” anlamına gelmektedir.
“Birlik”in ne olduğu zor da olsa böylece ortaya çıkınca ikinci soru, “birlik olmazsa ne olur?” ya da “farklılıklar bulunursa ne olur?” gibisinden bir soru olmalıdır. Çünkü, bu soru’nun yanıtı verilebilir ve mesela “farklılık”ın pek de kötü bir şey olmadığı, hatta iyi yönetilebildiği takdirde büyük imkanları da içerdiği anlaşılırsa, bugüne kadar bir öcü gibi gösterilen “birliksizlik” bu defa saygın bir anlam kazanacaktır.
Hatta daha da düşünülürse, belki, “birlik” denilen bu “farksızlıştırma”nın, insanlarımızı bir sürü olarak kabul eden -ve de bundan pek mutlu olan- uyanıkların icadı bir afyon-kavram olduğu da ortaya çıkacaktır.
Farklılık kavramından korkulmasının olası nedeni, farklılıkların yönetiminin güç olması, beceriye ihtiyaç göstermesidir. Hangi düzeyde bir işi yönetmek olursa olsun, farklılıklar daima ince düşünmeyi, uzlaşmayı, çaba harcamayı gerektirir.
Toplu yemek servisi yapma işini yönetmek durumunda olan bir kişinin hiç hoşlanmayacağı bir tablo herhalde, vejeteryan, musevi, müslüman ve şeker hastalarından ibaret bir topluluğa servis yapma zorunluğudur.
Günümüzde terkedilmeye başlanan ve sanayi üretiminin yıllarca temel felsefesini oluşturmuş bir yaklaşım, müşteri istekleri ne olursa olsun onlara aynı ürünleri sunmak’tır. Bugün artık neredeyse her müşterinin özel isteklerine göre ürün üretme yöntemi geçerlidir. Peki, tek tip ürün üretmek yerine yüzlerce farklı tip ürün üretmek güç değil midir?
Solda üç parti yerine mesela otuzüç parti bulunsa ne olacak, daha büyük curcuna olmayacak mıdır?
Farklı ürün üretmenin ya da otuzüç parçalı bir solu (ya da sağı) yönetmenin güçlüğü parçaların çokluğundan değil, bu iş için gereken yönetim becerisinin eksikliğinden kaynaklanır.
Nitekim tek ürün üretiminin ya da parçalanmamış bir ideolojinin de pekala (ve hatta daha çoklukla) sorunlarla baş edememesi mümkündür.
Farklı parçaların bir “bütün” oluşturması, “networking” denilen yöntemle mümkündür ve bunun en güzel örneklerinden birisi de çok sesli müziktir.
Çok çalgılı-tek sesli müzikle karşılaştırıldığında, az çalgılı-çok sesli müzik daha güzel değil midir? Aslında, tek çalgılı-tek sesli (örneğin bir ney taksimi) ya da çok çalgılı-çok sesli (örneğin rap) müzik de güzel ya da çirkin olabilir. Bunu belirleyecek olan müziğin “bütünlüğü”dür. Senfoni ile kakafoni’yi ayıran bütünlüktür. O halde önemli olan “birlik” değil “bütünlük”tür. Bütünlük, iyi yönetimin işaretidir.
Networking’in araçlarından birisi de “platform teşkili”dir. Bir ulusu oluşturan kimlikler, bir ideolojiyi oluşturan partiler, bunların bir “bütün” teşkil etmesini sağlayabilecek platformlar’a (yani, aralarındaki iletişimi sağlayabilecek ortamlara) sahipseler, bu farklılıklar zarar değil yarar getirir. Bu platformlar yok ise hiçbir “birlik” olma çabası bütünleşmeyi sağlayamaz. Solda da sağda da!
Pazar, 19 Şubat 1995
-
May 25 2012 BİRBİRİYLE BAĞDAŞMAYAN İŞLER!
Genelde ekonomimizi, özelde ise ticaret hayatımızı olumsuz etkileyen bir sorun, ayrı ayrı yapıldığı takdirde rekabet ortamını olumlu etkileyen işlerin, birleştirilerek yani aynı kişi(ler)in kontrolları altında yapılması halinde olumsuzluklar üretmesidir.
Bu soruna örnek konuların başında, ticari şirketlerin kendilerine ucuz finansman kaynağı temini amacıyla banka kurmaları gelmektedir. Bankaların, topladıkları mevduatı, mevduat sahipleri açısından en verimli şekilde değerlendirip onlara en fazla nemayı, kredi talep edenlere ise en ucuz maliyetli krediyi verecek şekilde değerlendirmeleri gerekir.
Bu ise bankanın, yatırım ve kredilendirme konularında “peşin angajmanlar içinde” bulunmaması demektir. Ticari gruplar içinde banka kurulması halinde ise bu koşula uyulabilmesi her zaman mümkün değildir. Bankanın da içinde bulunduğu gruba ait şirketlerin kredi talepleri öncelik taşıyacaktır.
Bu soruna, girişim özgürlüğünü zedelemeksizin getirilebilecek bir çözüm, bankaların tüm kredilendirme işlemlerine ilişkin bilgilerin şeffaflığının sağlanması, tasarruf sahiplerinin de bilgilendirilerek, kendilerine en uygun güven ve nema kompozisyonunu sağlayabilecek bankalara yönelmelerinin teminidir.
Bu soruna ikinci örnek, basın, radyo ve televizyonların (BRT) ticari faaliyette bulunmalarıdır. BRT, kamuoyunun doğru bilgilendirilmesi amacıyla donatıldıkları yetkileri (kamu görevi yaptıkları için sağlanan ek özgürlükler), ticari amaçlarını desteklemek ya da daha kötüsü, karşı ticari girişimleri caydırmak amacıyla kullanılamamalıdır.
Aksi halde, başka kurumlardan ayrıcalıklı haklara sahip bu kurumlar, kendi aralarındaki ticari rekabet ya da devletle olan ilişkileri uğruna, toplumun doğru bilgilendirilmesi işlevlerini kötüye kullanmış olacaklardır.
Bu konuda kullanılabilecek genel bir ilke şudur: “Kişi ve/ya kuruluşlar, bir alandaki rekabeti önleyecek şekilde bir araya gelemezler. Kuruluşlar, belirli bir görevi yapmak için donatıldıkları yetkileri bir başka amaçla kullanamazlar”.
Anayasanın ilgili maddesinin değiştirilmesinden sonra çıkarılacak olan radyo TV yasasının bu konuda gerekli düzenlemeleri de içermesi için ilk girişimimi bu makale aracılığıyla yapıyorum. Tüm ilgililerin dikkatlerine sunulur.
-
May 25 2012 BİNA VE ZİNA !
Kıyametin, bina ve zina artınca meydana geleceği söylenir. Zina konusundaki durumu tam bilmiyorum. Ama bina artışının hiç olmazsa “ekonomik kıyamet”in nedenlerinden birisi olmaya doğru gittiğini söyleyebilirim. Kamu kaynaklı yatırımlara ayrılabilen küçük payın şatafatlı bina inşaatına, sonra da dekorasyonuna harcanması neredeyse bir “norm” haline geldi.
Bir yatırımın en kolay ve o ölçüde de “olmasa da olabilir” bölümünün bina olduğu düşünülürse, istisnasız her kurumun bina peşinde koşmasının bir özel nedeni ya da nedenleri olması gerekir.
Bir neden, “kalıcı bir şey bırakma” ihtiyacı olabilir. Bu “kalıcı bir şey” binlerce “şey”den çok daha yararlı birisi olabilecekken, taş, toprak bırakma tercihi, o başka şeylerden bihaber olmak ya da haberi olup da beceriksiz olmakla açıklanabilir. Ayrıca çoğu insan da, “kalıcı bir şey” in mutlaka elle dokunulur, maddi bir şey olmasını ister. Örneğin, halkın şikayetlerini alıp bunları izleyip sonuçlandıracak bir sistemi kuran Belediye Başkanı “lüzumsuz” işlerle uğraşır farzedilirken, bir belediye sarayı(!) inşa eden ya da bir iş makinesi parkı kuran bir diğeri, “iş bitirici başkan” olarak nam salabilir. (yani salar).
Bina merakı’nın ikinci bir nedeni, harcama tercihi yetkisini elinde bulunduran insanlarımızın -yine çoğunun- eskilerin tahayyül, yenilerin imgelem, frenklerin de imajinasyon dedikleri beceriden yoksun olmalarıdır.
Varılmak istenilen hedefle, bulunulan nokta arasını gözünde canlandıramayan bir kişi, ilk adım olarak kocaman bir bina yaptırmayı yeğlemektedir. Halbuki işin çok daha can alıcı noktaları vardır ve kişi onları hayalinde canlandıramamaktadır.
Bina histerisi’nin üçüncü bir nedeni, kalabalık (ve giderek daha da kalabalıklaşan) kamu kadrolarıdır. Kamu görevlilerinin sayısı arttıkça, daha büyük binalar gerekmektedir.
Halbuki kamu kuruluşlarının yaptığı iş, kadroların kalabalıklığıyla ters orantılıdır. Bu nedenin bir türevi sayılabilecek bir diğer bina yaptırma gerekçesi de “dağınık binalar nedeniyle koordinasyon (ama ne laf değil mi?) sağlama güçlüğü”dür. (Hani sanki koordinasyon sağlanıyormuş ama güç sağlanıyormuş havası veriliyor). Halbuki bir araya toplanan binalarda yan yana yerleşik birimler arasında bile koordinasyon sağlanamayabilir ve gerçekte de tam böyledir.
Bina merakının başka “ince” nedenleri de bulunabilir. Koca koca binalar yaptırılırken, artan ufak tefek (!) malzemeden bir-iki villacık filan inşa edilebilir. Ama hesaplara resmen geçirilemeyeceği için fedakar bir-iki kişi de bu sahipliği üstleniverir.
İşte böyle, her yerde hızla yükselen kamu inşaatının altında bunlar var. Ne olduğuna değil, niçin olduğuna bakılınca çok farklı şeyler görünüyor değil mi?
-
May 25 2012 BİLİŞİM BAKANLIĞI !
Dünya’nın çeşitli toplumları içindeki “sokaktaki insan” denilen kesimler arasında bir yarışma düzenlense ve bunların çözüm ürettikleri sorunların tip ve cinsleri yarıştırılsa, bizim sokaktaki insanlarımız büyük farkla birinci olurdu. Şimdiki adı “kahve”, orijinal adı ise kıraathane (okuma yeri) olan yerlerdeki boş vakti fazla vatandaşlarımızın el atmadığı bir sorun alanı -hemen hemen- yoktur. “Bilişim”, bu alanların dışında kalıyor zannedilebilirse de, “robotlar, cep telefonu ve bilgisayar” başlıkları altında çoktan ilgi alanına alınmış bulunmaktadır.
Buralarda üretilen çözümler öyle rastgele akla geldiği gibi olmayıp, belirli bir sistematiğe oturur. Şöyle ki:
- Sorun, mevcut kamu kurumlarından birisinin alanına giriyorsa 3’e, girmiyorsa 2’ye gidiniz
- Yeni bir kurum kurulmalı, bu kurum tercihan başbakan yardımcılığı, o olmuyorsa bakanlık, hiç olmazsa genel müdürlük olmalıdır. Ancak hiç bir durumda daha aşağısına razı olunmamalıdır. Bu adım gerçekleştirilince 8’e gidiniz.
- Bu alanda mevcut bir yasa varsa 5’e, yok ise 4’e gidiniz.
- Bir yasa çıkarılmalı. Yasa çıkınca 8’e gidiniz.
- Bu alandaki yasa yeterli yaptırımı sağlayabiliyor sa 7’ye, yoksa 6’ya gidiniz.
- Yaptırım gücü mevcuda göre daha yüksek bir yasa yapılmalı, ayrıca anayasaya paralel bir hüküm konulmalı ve üstüne üstlük -ibret olması için- bu yasa hükmüne uymayan birkaç kişi hemencik sallandırılmalı. Gerçekleşince 8’e gidiniz
- Bu konuda Devlet Politikası gerekir. (Bu, hiç bir siyasi partinin bozamayacağı, yani askeri darbelerden sonra yapılan bir yasa gibi olmalı demektir). Ayrıca, bu önemli konunun, siyasilerin erişemeyeceği bir yere konulması iyi olur. Yapılınca 8’e gidiniz
- Sorun çözülmüştür. Rahat!
Bu algoritmadan hemen anlaşılabileceği üzere, kahvelerdeki vatandaşlarımız öyle sanıldığı gibi boş durmamakta, ülkemizin sorunları için durmadan çözüm üretmektedirler.
Çağımız bilişim çağı olduğu ve bu alanda birçok sorun mevcut olduğu için, yeni hükümetimize bir hizmet olmak üzere, bu sistematik uyarınca geliştirilecek 2 numaralı çözüm herhalde yakında ilgililere sunulacak ve bir “Bilişim Bakanlığı”nın kurulması gündeme gelecektir.
Bu çalışmalar sırasında dikkate alınması yararlı olabilecek bir küçük hatırlatmayı, yukarıdaki algoritmaya bir ilave yoluyla yapmak bir görev sayılabilir. Bu da, çevre, insan hakları, bilim ve teknoloji, trafik, bilişim gibi alanların birer süreç oldukları, süreç yönetimlerinin ise fonksiyonel biçimde örgütlenme yoluyla yönetilemeyeceği, çünkü süreçlerin, onları ilgilendiren tüm fonksiyonları -ki tüm fonksiyonlardır- yatay biçimde kestiği gerçeğinin hatırlanmasıdır.
Eğer bilişim alanında sorunlar varsa, önce bunların nedenlerine, sonra onların nedenlerine, daha sonra da onların nedenlerine ilh. bakmak ve böylece daralan “kök nedenler” alanına girmek gerekir. Orada bulunacakların ne oldukları belki sürpriz olacaktır. Ama içlerinde “Bilişim Bakanlığı”nın bulunmayacağı kesindir.
2 Ekim 2001
-
May 25 2012 BEYİN GÖÇÜNÜ TERSİNE ÇEVİRMEK!
“Yurt dışında bulunan ve kendi alanında başarılı olmuş insanlarımızı yurda getirmek ve bu yolla ülkemizde bir gelişme sıçraması yaratmak” düşüncesi, sık sık dile getirilen bir öneridir.
İlk bakışta gerçekten de heyecan verici bu düşünce, diğer yandan bazı gerçekleri açığa çıkarması nedeniyle çok yararlıdır. Şöyle ki;
Halen yurt dışında bulunan ve bulundukları yerlerde temayüz etmiş bulunan `beyin’ler, kısmen sahip oldukları nitelikler, ama büyük ölçüde de içinde bulundukları ortamlar nedeniyle birer `beyin’ durumundadırlar.
`Ortam’ faktörünün dikkate alınmayıp marifetin o insanlarda olduğunun sanılması, nitelikli insanlardan nasıl yararlanılabileceği konusunda yanlış modellere sahip olunduğunun ya da bu konuda fazla düşünülmemiş olmanın bir işaretidir.
Nitekim, yurt dışında sürekli olarak başarılı çalışmalar yapmakta (daha doğrusu o çalışmaların birer parçası olabilmekte) iken herhangi bir nedenle geri dönen insanlarımızın -çoğunun-, umulduğu gibi sıçrama yaratamayışları, aksine, yurt dışına göçmemiş olarlardan daha düşük performans gösterebildiği nadir değildir.
“Tersine beyin göçü” düşüncesinin açığa çıkardığı bir diğer gerçek, `kalkınma’ denilen sürecin yeterince anlaşılmamış olduğudur. `Kalkınma’, bir kısım insanın olduğu yerde oturup, bazı kurtarıcıların ya da “beyin”lerin gelip onları `onlara rağmen’ kalkındırması süreci değildir.
Peki, yurt dışında yaşayan ve yüksek performans göstermekte bulunan insanlarımızdan yararlanmak mümkün değil midir? Mümkündür ve hatta bu zorunludur. Ama bunun için `yapılmaması’ ve `yapılması’ gerekenler vardır.
Yapılmaması gerekenlerin başında, bu insanlarımızın, başarılı oldukları ortamlardan koparılmaması gelmektedir. Yani “tersine beyin göçü” düşüncesinden vazgeçilmelidir. Onlar, ancak oralarda olduğu sürece bulundukları ortamların değerlerini Türkiye’ye aktarabilirler.
Ancak, bu `aktarma’ kendiliğinden olamaz. `Networking’ (ağ oluşturma) yöntemi, bu aktarma için kullanılabilecek mükemmel bir metodtur. Buna göre, nesneleri fiziksel olarak biraraya getirmeye dayalı geleneksel kurumlaşmalar (dernekler, vakıflar, kurullar gibi) yerine, nesneleri yerlerinde muhafaza edip aralarında iletişim kanalları oluşturulur.
Yurt dışında, Dünya’nın önemli bilim, sanat ve ticaret odaklarında yaşamakta bulunan insanlarımız arasında oluşturulabilecek bir “ağ sistemi”, bu değerli insanlarımızın o odaklardan sağlayabilecekleri bilgi ve imkanları Türkiye’ye ulaştırabilirler.
Bunun gerçekleştirilmesi çok kolay değildir. Ancak bunun aksi, yani bütün bu insanlarımızı o verimli ortamlardan koparıp yurda getirmek hem daha güçtür ve üstelik de yararsız ve de zararlıdır.
Bunun gerçekleşebilmesi ise, Türkiye’de yaşayanların, sorunlarını `bilgi dışı’ yollarla değil `bilgi’ ile çözmeye çalışmaları ve böylece bilgiye ihtiyaç duymalarına bağlıdır.
5 Haziran 2000
-
May 25 2012 Beton Makinaları, Boş İşçiler ve İşsizler!
İşgüçünün nadir ve dolayısıyla da pahalı olduğu ya da işgücü niteliğinin yüksekliği nedeniyle niteliksiz işgücünün bulunmadığı ülkelerde bu sorun otomatik makinelerle aşılmaktadır.
Ülkemizde durum ise daha farklıdır. Özellikle belediyelerimizde, bütçelerinin %70-80’ini harcayan ve büyük çoğunluğu da düşük nitelikli olan işçilerimiz varken, inanılmaz bir makineleşme de sürüp gitmektedir.
Bu yüzden de, makinelerin yanında eli cebinde duran boş insanlara rastlamak genel bir durum haline gelmiştir.
Benzer durum özel sektörde de vardır.
Örneğin artık hemen her yerde, binalara beton dökülürken hortumunu uzatmış beton döken makinalara rastlıyoruz. Rastlamak bir yana, elle beton karıp döken işçiler artık istisnadır.
Şöyle bir hesap yapalım:
Bir beton pompası makinesinin değeri 3 milyar TL, bu yatırımın aylık faizi ise 300 milyon TL cıvarındadır.
Bu ise, aylığı bürüt 3 milyon TL olan 100 işçi demektir.
Demek ki bu başabaş noktasına ulaşıncaya kadar işçi çalıştırmak makine kullanmaktan daha ekonomiktir. Ayrıca da makine kullanımı esnekliği olmayan bir yöntemdir. Yani işin azalması halinde makinenin elden çıkarılması mümkün (en azından pratik) değildir.
Şimdi işin can alıcı sorusuna gelelim:
Peki bu basit hesabı iş adamlarımız yapmıyorlar da onun için mi ekonomik olmayan bir yola sapıyorlar?
Cevap basittir: Hayır herkes hesabını iyi biliyor. Ama işçi çalıştırmanın sorunları nedeniyle bu pahalı yolu seçiyorlar.
Belediye’lerdeki durum ise daha değişiktir. Onlar, siyasi yandaş (görünen) kişilere belediye kadrolarını peşkeş çektikleri için hem makine hem işçi kullanırlar.
Bu basit gözlemden çıkarılabilecek önemli sonuçlar vardır.
İşsizlikle mücadele en güç sorunlardan birisi, herhangi geçerli bir bilgi-beceriye sahip olmayan işsizlerin ne yapılacağıdır.
Bu bakımdan, düşük nitelikli işgücüne ihtiyaç gösteren işler bir altın değerindedir.
Bu değerli imkanı kullanmayıp, niteliksiz insanları kenarda tutup yüksek maliyetli araç-gereç kullanmak bir trajedidir.
İşçi haklarını savunmak durumunda olan kurumların, bu acı gerçeğe dikkat etmeleri ve tutumlarını buna göre ayarlamaları gerekir. İşçi çalıştırmayı güçleştiren bu tutum, herşeyden önce işi olanlara yönelmiş en ciddi tehdittir..
-
May 25 2012 BEN NEYMİŞİM YAHU !
Uzun süredir düşünüp duruyorum da bir türlü akıl erdiremiyorum, ben neymişim de kendim bile farkında değilmişim diye.
Uzun yıllar değerimin farkında olmadan yaşamışım. Eğer bu göreve gelmemiş olsaydım yine de farkına varamayacaktım.
Beni bu aymazlıktan kurtaran Hüseyin ve Ayşe’ye, Cemal, Müzeyyen, Erhan ve Cemile’ye, Aysel, Ayfer, Ayten ve Muzaffer’e minnet borçluyum.
Bu memurlarım olmasaydı, ağzımdan çıkan sözlerin hepsinin doğru olduğunu, memlekete ne büyük faydalar sağladığımı, çevremdekilerin hepsinden daha zeki, daha yetenekli ve muktedir olduğumu anlayamayacak, kendimi, alalade bir vatandaş olarak (allah korusun) görmeye devam edecektim.
Ne zaman ki onlar önümde ceket ve tayyörlerini iliklemeye başladılar, ne zaman ki odacım Şerafettin kahve isteyince topuk vurarak “başüstüne” demeye başladı, işte o zaman içimden bir ses “yahu Cemalettin, sen neymişsin” demeye başladı, değerimin farkına vardım.
Sonradan düşündüm de hakikaten memurlarımın dediği gibi ben çok büyük bir adamım. Şimdi geldiğim bu görevde inşallah 250-300 yıl kalırım da daha büyük bir adam olurum.
Laf aramızda en çok hoşuma giden, beni gölge gibi izleyen Celal. Daha doğrusu Celal’in telsizi. Henüz telsizi kullanmasını öğrenmedi ama onu işaret parmağı gibi kullanmayı çok iyi biliyor. Bir yeri işaret edeceği zaman parmağıyla “nah”, “aha” vs şeklinde göstermek varken telsizle işaret ediyor. Dikkat ettim, etraftaki herkes de telsizden çok korkuyor. Hatta geçen gün efendiden birisi, “aman evladım ne olur bana çevirme, şeytan doldurmuş olabilir” gibisinden bir laf etti.
Bizim hanım söyledi, yan kapı komşumuz Muktedir beyin karısı tutturmuş” illa ben de telsizli koca isterim” diye. Adam da ne yapsın, bu yaştan sonra ona buna rezil olacağına gitmiş telsizli bir adam tutmuş. Ama adam kamu görevlisi filan olmadığı için halim selim görünüşlü biri. Hiç bizim Murat gibi korkutucu bakamıyor. Muktedir beyin karısı da sinir krizleri geçiriyor.
Bir de bizim makam arabasıyla giderken Murat telsizli kolunu camdan çıkarıp yandan geçen arabalara “kenara çekil ulan” demiyor mu ona bayılıyorum. Vatandaşlar da tabii ki hemen kenara çekiliyorlar. Belli mi olur telsizli adam bu.
Dairenin önüne gelince üstüme saldırıp pardon atılıp, “sayın müdürüm allah seni bize bağışlasın” deyip çantamı elimden almaları yok mu o çok hoşuma gidiyor. Çantamın içinde saç boyam, tansiyon ilacım ve neskahve poşetlerim var ama kim bilecek, önemli bir şey var sanıyorlar.
Geçen gün yönetim kurumu toplantısında, çıkaracağımız yönetmenlikleri tartışıyorduk. Daha doğrusu müdürler tartışıyor, ben de bizim çocuğu bir dış göreve nasıl tayin ettiririm diye düşünüyordum. Öyle dalmışım ki yardımcım, “sayın genel müdürüm sizce de uygun mu?” deyince başımı kaldırıp “evet münasiptir” dedim.
Öğleden sonra arkadaşlar benim bu iki kelimeyle ne derin şeyler söylediğimi keşfetmeye çalışıyorlardı. Demek hakikaten bende bir cevher var. Yoksa bu kadar insan bana yağcılık yapıp kendi dümenlerini mi yürütecekler?
Ya işte böyle; allah sizlere de nasip etsin diyeceğim ama tabii herkes böyle mesuliyetli işleri kaldıramaz.
***
-
May 25 2012 BELEDİYE ŞİKAYET SİSTEMİ
Her yerel seçimde adaylar, belediye hizmetlerinin kapsamını dile getirip, kendilerinin ne geniş bir görev alanına talip olduklarını belirtirlerken, “belediyeler, beşikten mezara hizmet verirler” derler.
Doğrudur. Bu kadar geniş alandan bu denli ayrıntı düzeyinde sorumlu hiçbir kurum, kuruluş ve kişi yoktur ve olamaz da! Ama ilginç olan nokta, Atlas’ın Dünyayı taşımaya kalkması gibi belediyeler de bu işleri tek başlarına yani halkın katılımı olmaksızın yapabileceklerine kendilerini inandırmışlırdır.
Bu kesin yargıya şuradan varıyorum. Bakınız, binden fazla belediyenin kaçında bir şikayet sistemi vardır? Halbuki şikayet sistemleri, belediyelerin (ve özellikle de katılımcılık iddiasında bulunanların) en önemli enstrümanıdır.
Şikayet sistemi bir geri-besleme (feed-back) mekanizmasıdır.
Toplumda kural koyan kuruluşların başında belediyeler gelmektedir. Ama acaba;
-
bu kurallar ne kadar gerçekçidir?
-
kurallara uyması gerekenler ne kadar uymaktadırlar?
-
uyanlar, niçin ve nasıl uymakta, uymayanlar niçin ve nasıl uymamaktadırlar?
-
kurallara uymayı sağlamanın çareleri nelerdir?
gibi birçok soru’nun cevabını zabıta memurları değil halkın ancak kendisi verebilir.
Ama bunun için belediyelere düşen bir görev vardır: Bu bilgilerin iletim kanalını oluşturup onu işler tutmak!
Demokrasi sözcüğü, bir “kendi kendini tamin aracı” değil aksine somut mekanizmalardan oluşan bir sistemdir. Bu mekanizmalardan birisi de halkın katılımını sağlayan şikayet sistemi dir.
Batı’nın (OMBUDSMAN) kurumları da işte bu somut ihtiyaçtan doğmuştur.
Bazı şeyleri yapmak para vs gibi kaynaklara ihtiyaç gösterir. Bazıları ise biraz sağduyu, biraz da beceri.
Belediye Şikayet Sistemi, bu ikincisini gerektirir bir iştir.
Ama bu sistemler bir türlü kurulmamışsa acaba bu ne demektir?
Ağustos 1993
-
-
May 25 2012 BELEDİYE BAŞKANLARININ İLK İŞİ NE OLMALIDIR?
Belediye başkanı, elinde çeşitli kaynakları bulunduran ve bunları, hizmet vereceği yöre halkının çeşitli ihtiyaçlarının önceliklerine göre tahsis eden kişidir. Bu, hemen tüm başkanlar ve de kendisine hizmet verilecek insanların çoğunluğu tarafından böyle bilinir.
Ama uygulamanın bu rasyonel ilkeye tam uyduğu pek söylenemez. Ne başkanlar ve ne de halk açısından! Bakınız niçin
Belediye başkanlarının, genellikle seçime girdiği yöreyi, o yörenin insanlarını, o insanların ihtiyaçlarını iyi bildiği varsayılır. Gerçekten de başkan seçilen kişiler, seçim yöreleri hakkında, sıradan kişilerden daha fazla bilgiye sahiptir. Ancak sorun, sahip olunması gereken bilgilerin genişlik ve derinliği ile sahip olunan bilgilerin genişlik ve derinliği arasındaki farklılıktan oluşur.
Sahip olunan bilgiler, daha çok seçim için gereken bilgilerdir. Yörenin etkin kişileri, politik dengeler, oylarını politik tavırlara, vaatlere göre belirleyen “değişken oy” sahibi kesimler hakkındaki bilgiler, bir başkanın seçim başarısını belirleyen bilgilerdir.
Sahip olunması gereken bilgiler ise, yöre halkını oluşturan çeşitli kesimlerin ihtiyaçları ve bu gereksinimlerin göreli ağırlıklarıdır. Bu kesimlerin sayısı tahmin edilebilecekten çok daha fazla ve ihtiyaçları da herkesin bilebileceği sıradan bilgilerden daha değişiktir.
Bir yörenin halkını oluşturan kesimlerin bir bölümü her yerde aynı, geri kalan kesimleri ise ancak o yöreye özgüdür.
Hemen her yörede, kadınlar, çocuklar, yaşlılar, özürlüler, esnaf gibi kesimler bulunurlar. Ama, sanatçı, bilim adamı, yerli turist, harp malulü, çocuk işçi, eski hükümlü, yazar ve daha yüzlerce kesim her yerde bulunmayabilir. Bunların hepsine birden, o yöredeki “ilgi ve çıkar grupları” denilebilir.
Bu değişik kesimlerin ihtiyaçlarının ne ölçüde bilinebildiği ise ayrı bir konudur. Her yörede bulunan ve herkesçe varlıkları bilinen örneğin bedensel özürlülerin ihtiyaçları, belediye başkanları tarafından tam olarak bilinmekte midir? Ya da daha seyrek olarak rastlanan uyuşturucu bağımlılarının gereksinimleri nelerdir?
Bir kesimin ihtiyaçlarının bütününe, o kesimin “ihtiyaç profili” denilebilir.
Bir de bunların dışında var olduğu ancak özel dikkat gösterildiğinde akla gelen kesimler vardır. Dayak yiyen kadınlar bunlardan yalnız birisidir. Bunların özel ihtiyaçları da dahil olmak üzere “ihtiyaç profili” nasıldır?
Bir belediye başkanının, bütün bu kesimlerin ihtiyaç profillerini ayrıntılı olarak bilebilmesine imkan yoktur. Ancak özel bir sistematik yardımıyla bunlardan haberdar olabilir.
Belediye başkanının imkansızlığı bir yana, acaba bizzat bu kesimler, ihtiyaç profillerini tam olarak bilmekte midirler? Şüphesiz ki bir kesimin ihtiyaçlarını en iyi o kesime dahil insanlar bilirler. Ama bu, bu kesime dahil her kişinin bu ihtiyaçların tamamını yani o kesimin ihtiyaç profilini bilebildiği anlamına gelmez. Örneğin uyuşturucu bağımlısı veya zeka özürlü ya da sokakta yatıp kalkan bir çocuk bazı ihtiyaçlarını bilir ama, o kesimlerin profilini ancak o konularda araştırma yapanlar bilebilir.
Kocasından sürekli dayak yiyen, cinsel tacize uğrayan insanlar da bazı ihtiyaçlarını hissedebilir ama bunları bir başkanın yararlanabileceği formda ifade edemez.
İşte bu nedenlerden ötürü bir başkan, bu profiller ve bunlar arasındaki göreli öncelikler yerine, genellikle kendince önemli gördüğü konulara ağırlık verip kaynaklarını buna göre tahsis eder. Daha sıradan bir ifadeyle, “benim önceliklerim, herhalde yöredekilerin de öncelikleridir -daha doğrusu öyle olmalıdır-” şeklinde düşünür. Böyle düşündükleri, verilen belediye hizmetlerinin birbirine benzerliğinden ve hemen hiç bir belediyenin bir “İhtiyaçlar Profili Dokümanı” na sahip olmayışından bellidir.
Bir yöredeki çeşitli kesimlerin ihtiyaçlarının “tam” olarak bilinebilmesi, ya belediye başkanlarının uzun süreli ve meşakkatli araştırmalar yaptırmasıyla -ki mümkün değildir- ya da bizzat bu kesimlerin organize olup kendi ihtiyaçlarını birer “İhtiyaçlar Profili Dokümanı” haline getirmeleriyle mümkündür.
Ancak bugün uygulamada bu ikinci yöntem, iki nedenden dolayı mümkün değildir: Birincisi, çeşitli ilgi ve çıkar gruplarının pek azı örgütlenmiştir. Organize olmuş bulunanlar da, çıkarları tam olarak ortak olmayan kesimlerdir. Örneğin “körler” böyledir. “Körlük” yanında diğer özellikler -işsizlik, çocukluk, dayak yemek, zenginlik gibi-, tüm körlerin tek “ilgi ve çıkar grubu” olmasını engellemektedir.
İkincisi, organize olmuş ilgi ve çıkar grupları, ihtiyaçlarının sistematik bir dökümünü yapamamaktadırlar. Mali durumu elverişli ilgi ve çıkar gruplarının dahi -her ne hikmetse- bu tür tesbitleri yap(a)madığı herkesçe bilinen bir gerçektir.
İşte bu iki nedenden dolayı, belediye başkanları, kaynaklarını tahsis etmede kendilerine yol gösterici olabilecek olan “ihtiyaçlar listesi”ni elde edemezler.
Pekiyi bu durumda ne olacaktır? Pratikte olan, belediye başkanlarının sezgileri ve daha da çok kendi tercihleri ile sınırlı bir ihtiyaç belirlemesidir. Ve bunun, -iyi niyete dayalı da olsa- haksızlıklarla dolu bir sistem olduğu açıktır.
Bunları önlemenin bir yolu vardır: “Her doğru en az iki iyi sonuç verir” özdeyişi uyarınca, bu sorunu çözebilecek olan önlem, bir başka yarar daha sağlayacaktır.
Dikkat edilirse, ortadaki sorun, çeşitli ilgi ve çıkar gruplarının organize ol(a)mayışlarından kaynaklanmaktadır. O halde, bu nedeni ortadan kaldıracak bir çözüme gereksinim vardır. Böyle bir çözüm, belediye başkanının yöre halkına bir çağrıda bulunup, kendilerini ait hissettikleri ilgi ve çıkar grupları olarak organize olmalarını istemesi olabilir,
Bu konuda deneyime ya da örgütlenmek için yeterli motivasyona sahip bulunmayanlara yardım etmek üzere de küçük bir büro oluşturulması halinde belediye, çok sayıdaki ilgi ve çıkar grubunun ihtiyaç profillerinin belirlenmesi için bir alt-yapı kurmuş olacaktır.
Bundan sonra, bu gruplara, ihtiyaçlarının sistematik bir dökümünü nasıl yapacakları konusunda yardımcı olunması gelir. Bu ise çeşitli yollarla yapılabilir. Bizzat belediyenin bir-iki elemanının yol göstermesi olabileceği gibi, bu işi profesyonel olarak yapabilecek kuruluşlardan hizmet satın alınması, belediyenin de bunun ücretini kısmen ya da tamamen karşılaması da mümkündür.
Bu yöntem uyarınca verilecek belediye hizmetlerinin, mevcut hizmet biçimlerinden epey farklı olacağı, hiç dikkate alınmayan ihtiyaçlara yer verilirken, standart belediye hizmeti haline gelen kaldırım döşemek, özel girişimcilerle rekabet etmek (ekmek üretmek, otobüs işletmek, su satmak, sağlık hizmeti vermeye çalışmak vs) gibi işlerden vazgeçilecektir.
Bu “doğru” nun sağlayacağı ikinci yarar ise, katılımcı demokratik sistemin vazgeçilmez gereği olan “ilgi ve çıkar gruplarının örgütlenip, bir çıkar dengeleri tabanı oluşturulması” yolunda çok ciddi bir adım atılmış olmasıdır. Hatta bu örgütlenmenin, birçok kamu hizmeti kuruluşunun da işlerini kolaylaştıracağı da görülmektedir. Böylece, herşeyi devletten bekleyen, devletin kullarına (!) uygun gördüğü hizmetlere razı olmayı bir yaşam felsefesi haline getirmiş insanlarımız, bu defa gerçek vatandaş olmanın bilincine ve zevkine varmış olacaklardır.
Pazartesi, 17 Ekim 1994
