• Otobiyografi kesiti-4: Bildiğimi zannettiğim dağlara kar yağışı nasıl başladı?

    Yıl 1970. Bir yıl kadar önce, çalıştığım kurum (Ereğli Kömürleri İşletmesi) beni Ankara’da iki haftalık bir kursa yollamış. FORTRAN-IV programlama dilinin öğretildiği bu kursu tamamlamışım ama, işimle ilgili olarak doğrusu neye yarayacağı konusunda pek de bir fikrim yok.

    Bir süre sonra işletmemizde “muhasebe makinesi” olarak bilinen bir bilgisayar olduğunu öğrenip, bir yolla (https://tinaztitiz.com/3129 adresindeki yazımda uzunca anlatmışım) kullanma imkânı bulunca, 16K’lık makinenin azami 8K’lık bölümüne sığabilecek programlar yazabileceğimi düşünüyorum.

    Bu programların bir işe yaraması o an için önemli değil, yeter ki basit de olsa tanımlanan bir işlemi yapabilsin. Mesela 1’den 1000’e kadar sayıları toplayabilsin. Amaç belli; bunları yaptırabilirsem giderek daha karmaşık işleri de yaptırırım. Bilgisayarı ilk kullanmama izin verildiği günü hatırlıyorum; yaklaşık 200m2’lik, tabanı –kabloların geçirilmesi için- yükseltilmiş ve klimatize edilmiş bir salonda, her birinin aylık kirası $5,500 olan iki makine var (birisi yedek); IBM 360/20.

    Bilgisayarın yedeği olur mu diye düşünenler olabilir, ama 40,000+ maden işçisinin –ki Dünyada da maden işçileri genelde en isyankâr işçiler sayılır- ücret bordrolarını yapan bilgisayarın bir yedeğinin olması kolayca anlaşılabilir bir şey. (Nitekim zaman zaman, bir yasal gereklilik nedeniyle ücretlerde küçük de olsa bir kesinti olduğunda ortaya çıkan toplu gösteriler bunun kanıtıydı. Bir mühendisin öldüresiye dövüldüğü Kozlu olaylarını yaşıtlarım hatırlayabilir).

    Bu nedenle herhangi bir bilgisayar arızasına karşı IBM firması bir de teknisyen tahsis etmiş, işletme de bilgisayarların bulunduğu binaya yakın bir lojman tahsis etmiş. Bir arıza olduğunda teknisyen –gecenin hangi saati olursa olsun- hemen koşup geliyor. Bilgisayar odasının kendine özgü bir teknolojik kokusu var. Öyle her önüne gelen giremiyor.Bilgisayar o denli önemli bir şey ki, gösterilen bu saygıyı hak ediyor. Bunun ayrıcalığını da bir yandan hissediyorum.

    Nihayet, bilgisayarı kullanmama izin verilen sabah 04.30’da, önceden özel program yazma formuna özenle yazdığım programı çalıştırmak üzere o saygın mahale giriyorum. Hafiften ellerim titreyerek, kağıttaki kodları delikli kartlar şeklinde hazırlıyorum. Sıra, programı çalıştırmaya geldi ve RUN (koştur) düğmesine bastım. O da ne ERROR (hata)!

    Hata mesajını görünce en küçük bir kuşku duymadım, bilgisayar arıza yapmıştı. Gerçekten de program çok basitti. Tek döngüden ibaret, 5-6 satırlık bir programda yanlış yapılabilecek bir şey yoktu.

    Derhal telefona sarılıp teknisyeni uyandırdım ve –biraz da sitemle- (sanki bilgisayarı teknisyen yapmış gibi) bilgisayarın arıza yaptığını ve derhal gelmesini istedim. Beş-on dakika içinde teknisyen uyku sersemi geldi ve biraz çekingen tavırla “yazdığım programda bir hata olup olmadığını” sorma gafletinde bulundu.

    Zaten patlamaya hazırken bu küstahlığını karşılıksız bırakır mıyım? Böyle bir olasılığın asla olamayacağını kendisine anlattım. Adam da zaten pişman olmuş ve bilgisayar konsolu üzerinde testler yapmaya başlamıştı.

    10 dakika kadar sonra yazıcıdan test raporu çıktı. Laboratuvardan çıkan kan testi gibi uzun rapordan ben pek bir şey anlamadım ama sonuç netti: Program hatası! Bu ilk ders, aklıma gelen ve doğruluğundan hiç kuşkulanmadığım “sorun ve çözüm tanımlamalarımın” pek öyle güvenilir şeyler olmadıklarını, çoğunlukla kendimi başkalarına benimsetme gizli arzumun bilgisayar kodları arasına gizlenmiş formu olduğunu gösteriyordu.

    Giderek –bu defa bilgisayarlara kusur bulmadan- daha karmaşık kodlar yazdıkça, insan akıl ve birikimlerinin ne denli yanıltıcı olabildiğini görmeye başladım.

    Huylu huyundan vazgeçer mi?

    Yıl 1988. Turizm Bakanlığı görevindeyim. Kamu arazilerini, üzerlerine turistik tesisler yapılması amacıyla 49 yıllığına girişimcilere tahsis ediyoruz. Bu arada aklıma müthiş bir fikir geldi: Ailemizde bedensel engelli bir yakınımız olduğu için engellilerin sorunlarıyla yakından ilgiliyim. Bu insanların büyük çoğunluğu, çevrenin hep sportmen yapılı insanlarla dolu olduğu, yaşlı, engelli, çocuk, hasta gibi kişilerin de pek önemli olmadığı varsayımına göre düzenlenmesi nedeniyle, evlerinden dışarı çıkamaz durumdadır.

    O halde madem ki elimizde bir imkan var, tahsis ettiğimiz kamu arazilerinden birisini bir koşulla tahsis edelim: Sadece bedensel engellilerin kullanabileceği bir tatil tesisi. Ama, geçmiş deneyimlerim dolayısıyla bu fikrimde de bir “kod hatası” olabileceği nedeniyle bakanlık ilgililerine bu fikrimi açtım. Hepsi inanılmaz bir birliktelikle, böylesi bir fikrin ancak benim aklıma gelebileceğini belirtip kutladılar (zaten ben de doğru fikir olduğunu biliyordum).

    Hemen şartname hazırlıklarına başlandı. Bu arada, insan iyi bir fikrini başkalarıyla paylaşmazsa çatlarmış, ben de Hacettepe Üniversitesindeki bir tanıdığıma (Prof. Güler Gürsu) fikrimi nasıl bulduğunu açtım (aslında onun da hayran kalacağından emindim).

    Güler hocanın dehşetle açılmış gözleri, IBM teknisyeninin ERROR mesajına ait bilgisayar çıktısını yorumlarkenki bakışları gibiydi: “Tınaz bey bunu sakın yapmayın, onları bir araya toplayıp toplumdan izole etmek değil, tam aksine diğer tesisleri de engellilerin kullanabileceği hale getirmek lazım”.

    Bu defa kendi fikrimin doğruluğuna koşulsuz güvenmemiştim ama, çeşitlilik oluşturmayan, amirinin fikirlerini sadece “neresi desteklenebilirdir?” süzgeciyle dinleme konusunda uzman olmuş kişilerle yetinme tuzağına düşmüştüm. Kim olursa olsun, -hangi saiklerle olursa olsun- aykırı fikir üretenlere olan düşkünlüğümün, özellikle güç sorunlar karşısında “birleşik akıl” arayışlarımın altındaki bir neden de budur.

    25 Nisan 2017

  • Ortak Akıl, Uzlaşı, Çeşitlilik

    Tanımlardan başlamak gerekirse:

    –       Ortak:

    Birden çok kimse veya nesneyi ilgilendiren, onlara özgü olan, onların katılmasıyla oluşan, müşterek (TDK, http://bit.ly/2opcLZg)

    –       Akıl

    1. Düşünme, anlama ve kavrama gücü, us (TDK)
    2. Enformasyonu algılayıp, onu bir ortam veya bağlama göre davranışlara uyarlanabilir bilgi şeklinde tutabilme yetisi (Wikipedia, http://bit.ly/2opuYG9)
    3. Kökeni: legend > intellegere (L): arasından / aralarından seçmek[1]

    –       Uzlaşı

    1. Uzlaşmak durumu, uyuşma, uzlaşı, uzlaşım, mutabakat, konsensüs (TDK)
    2. Grup üyelerinin, bütün için en iyi olacak bir kararı geliştirip, desteklemek üzere anlaştıkları bir grup karar alma süreci (Wikipedia, http://bit.ly/2opz80y)

    –       Ortak akıl

    1. Bir grubun uzlaşı ile ürettiği karar (yukarıdaki tanımlardan çıkarsanabilen)
    2. Çok sayıda kişinin yardımlaşma, yarışma ve toplu çabalarıyla oluşan ve uzlaşılmış karar olarak ortaya çıkan grup aklı (Wikipedia, http://bit.ly/2opAmZI)

     

    Bu tanımlar birlikte değerlendirildiğinde, Ortak Akıl kavramının odak noktasının “uzlaşma” olduğu görülüyor. Uzlaşma ise –ister istemez- sürece katılan her bireyin, kendisi için amaç olarak gördüğü şeye en yakın grup kararına erişebilmek için tavizler vermesi anlamına geliyor.

    Söz konusu taviz kimi hallerde, üzerinde karar oluşturulmak istenen özneyi (mesela sorgulanamazlık) olumlu etkileyebilecek bir seçenekten vazgeçilmesi anlamına da gelebilir. Yine de, grup üyeleri her ne kadar görünürdeki özneyi (örnekteki sorgulanamazlık) en iyilemek yolunda çaba gösterdiklerini söyleseler –hattâ buna inansalar- dahi, gerçekte farklı özneleri amaç edinmiş olabilirler.

    Daha da ileri gidilerek şu ileri sürülebilir: Grup üyeleri, aynı bir özneye yönelik olarak uzlaşmaya çalışabilir; ama o öznenin tanımı ve/ya gerçekleştirilebilmesi için yöntemler konusunda alışkanlıklarını, paradigmalarını, bildiklerini, bildiğini zannettiklerini, inançlarını askıya alamayabilir, en azından esnetemeyebilirler.

    Birincil amaç eğer uzlaşı sağlamak ise, bu durumda varılacak karar “özne durumundaki amaç” için en iyi karar olmayabilecektir. Yani uzlaşı her durum için en iyi karar anlamına gelmeyebiliyor.

    Hem uzlaşı sağlanması hem de en iyi kararın bulunması için bir yol var mıdır?

    Bu gibi durumlarda genelde sarılınan çözüm, birikimlerine güvenilen ya da güvenilmesini isteyen birisinin ortaya çıkıp, grup adına karar vermesi olabiliyor. Pratik, kesin, düşük maliyetli. Fakat alınan risk, o kişinin kendini ve/ya grubu yanıltması olasılığıdır.

    Bir diğer çözüm ise, iğne ile kuyu kazımına benzetilebilir. Bu durumda amaç sadece uzlaşı sağlamak olmayıp, “en iyi çözüm çevresinde uzlaşı sağlamak”tır. Bunun yolu ise, çevresinde uzlaşı oluşabilir gibi görünen nispeten benzer fikirlerden daha yaratıcı olanları arayabilmek için:

    –       Sabır,

    –       Kestirme çözümlere karşı kuşku,

    –       Yüksek özgüvenle destekli fikirlere karşı kuşku,

    –       Paradigma yıkımlarına, tüm doğrularını terke hazır olma,

    –       Çaba harcamaya hazır olma,

    gibi öğeler zorunlu görünüyor. Ama bir öğe daha var ki, uzlaşıya dayalı Ortak Akıl ile, en iyi fikirlerin bulunmasına dayalı Ortak Akıl arasındaki farkı oluşturuyor.

    Uzlaşıya dayalı ortak akıl genellikle katılımcıların bireysel amaçları arasında bir orta yol bulmayı amaçlarken, en iyi fikrin bulunmasına dayalı ortak akıl, tüm grubun tek tek çıkarlarını büyük ölçüde aşan bir ortak amaca yönelik yol bulmayı amaçlar ve bu yol bir “orta yol” olmayabilir.

    II Dünya Savaşı sırasındaki müttefik bombardıman uçaklarının daha az kayıp vermesini sağlayan çözüm bir uzlaşı arayışı sonucunda doğmamış, tüm benzer (ve uzlaşı içindeki) fikirleri aşabilen tek fikir sonucunda doğmuştur.

    Bu iki ortak akıl arasındaki derin ayrımı ortaya koyacak iki parametre “Sorun Nedir?” ve “Nereye Varmak İstiyoruz?” sorularıdır.

    Bu sorulara verilecek cevapların, olabildiğince çeşitliliği yüksek, dışa kapalı olmayan bir grubun, yargılarını tamamen askıya almış üyelerince verilmesi halinde aranan çözümler bulunabilir. Bu ikinci tür ortak akıl süreci kaotik olup yapılandırılmış süreçlerden farklıdır.

    Peki o “uzlaşı içindeki fikirleri aşabilen” farklı fikirleri nasıl bulacağız? Bunun için sihirli bir formül olduğunu sanmıyorum. Tek yapılabilecek olan, o tür fikirleri caydırabilecek ortamlar yaratmaktan kaçınmak olabilir.

    Çeşitlilik, yaratabileceği kaotik ortamın yaratacağı güçlükler bir yana, paha biçilmez bir zenginlik kaynağıdır. Çeşitlilik insan doğasında da gizlenmiş bir hazinedir. Çocukluktan itibaren beyinlerimize kazınılmaya çalışılan bilgiler, inançlar, öğretiler, bu çeşitliliği yok etmeye yol açmanın ötesinde bir işe ne yazık ki yaramamıştır.

    2 April 2017 Pazar

    [1] Partridge, E., Origins – A Short Etymological Dictionary of Modern English, Greenwich House, New York, 1983

  • Eğitim’den ne bekliyoruz?

    Sık sık, yeni tanıştığım kişilere aynı bir soruyu sorarak bir çeşit anket yapıyorum. Aşağıda, şu ana kadar aldığım cevaplardan oluşturduğum gruplamalar var. Sorduğu soru şu: “Eğitimden en temel beklentiniz nedir?

    Cevap grupları:

    • Vatana millete yararlı olsun.
    • Arkamdan bir yasin okusun.
    • Dünya vatandaşı olsun.
    • Devrimci olsun.
    • Altın bilezik (meslek) sahibi olsun.
    • İşgücü piyasasının gereksindiği insanları yetiştirebilsin.
    • Ayakları üzerinde durabilsin.
    • İnsanlık ailesine katkıda bulunsun.
    • Altın nesil olsun.
    • Asımın nesli olsun.
    • Dindar ve kindar nesil olsun.
    • İyi ahlaklı olsun.
    • Her durumda gemisini yürütebilsin.
    • Mum gibi doğru olsun.
    • Cemaatimizin üyesi olsun.
    • Milliyetçi olsun.
    • Atatürk’ün askeri olsun.
    • Birey olsun.

    Bunlardan çıkarabildiğim üç sonuç var:

    (1)  Eğitim’den ne istediğini netleştirememiş bir kitle.

    (2)  Eğitimi de dini de kendi özgün işlevleri dışında kullanarak ikisini de işe yaramaz hale getirmişiz.

    (3)  Mevcut eğitim sistemi bütün bu isteklerin her birinden birazcık içerecek bir yapıda (yani little little in the middle)

    28 Mart 2017

  • Sorun Nedir?

    Gözlemler özneldir. Aşağıdaki satırlar da benim gözlemlerimdir, dolaysıyla özneldir. Katılır ya da katılmayabilirsiniz; o size bağlı. Katıldıklarınız, dolayısıyla bulunduğumuz minicik evren parçasında niçin mutsuz olduğumuz konusundaki tanılarınızı değiştirebilir ya da boş verebilirsiniz. Ama her gün üst üste koyup, daha iyi anlamaya çalıştıklarımı bilmek isteyebilirsiniz.

    Adına kök sorun denilebilecek sorunlar birer sorun üreteci olduğu için çok sayıda soruna aynen kimyadaki elementlerin birleşip yeni sorunlar üretmeleri gibi  kaynaklık ediyor. Bu tür sorunlara birkaç örnek:

    • Akraba evliliği
    • Rasyonel ve kritik düşünme yetmezliği
    • Din istismarı (dini ve seküler ahlakın temel ilkelerinin (maxims) aydın kesimin ilgi alanı dışında kalmış oluşu)
    • Sorun Çözme Beceri yetmezliği (complexity management)
    • Sorgulama yetmezliği (koşulsuz doğrular)
    • Dil yetmezliği bağlamında:
      • Önemli bazı kavramların eksikliği (örn. hayalet ve kök sorun, korkmama özgürlüğü vb)
      • Önemli kavramların Türkçe karşılıklarının olmayışı nedeniyle yanlış anlama (örn. organizasyon, koordinasyon, demokrasi, rasyonel ve kritik düşünme vb)
      • Türkçeleştirilmiş kavramların ayırt etme güçlüğü yaratması (örn. çoğunlukçu ve çoğulcu demokrasi)
      • Köken bilim (etimoloji) dalına karşı genel ilgisizlik
    • Toplumun ortak kavram tabanı bulunmayışı
    • Çeşitlilikten arınmış tek tip ideolojiye göre insan yetiştirme amaçlı eğitim (dindar nesil),
    • Vizyon eksiği (birey, kurum ve toplum için)
    • Kadınsız toplum vbg.

    Bu sorunların her biri onlarca soruna kaynaklık etmekte; fakat toplumun büyük çoğunluğu bu sorunlar, kökleri ve türevleri konusunda zihinsel bir netliğe sahip görünmüyor.

    Sıralanan bu örneklerin ele alınması, üzerlerinde çözümlemeler yapılması, bu çözümlemelere dayalı çözümler geliştirilmesi için, toplumun tüm kesimlerince kullanılabilen bir araç üzerinde “geniş uzlaşı” kurmak, bu yollardan geçmiş medeniyetlerin kullandığı ortak bir yöntem.

    Bu araç, yaşamımızın rasyonel (akılla kavranabilen) alanları olduğu kadar irrasyonel (sezgiyle kavranmaya çalışılan) alanları için de ipuçları elde etmek amacıyla kullanılabilir olan “akıl” olagelmiş; böylece akıl ve sezgi arasındaki ilkel çatışmalar, bu defa akıl ve sezgi bütünlüğüne dönüşmüş[1].

    Toplumumuz, gerek sorunlarını anlayıp çözmek, gerekse arzularına erişme yolundaki engelleri aşmak için olsun, akıl (bilim) aracını yeterince kullanamadığından, karmaşıklık içinde rehbersiz yol bulmak gibi bir açmaz içine düşmüşdurumda.

    Genellikle irrasyonel bir bütün olarak tekrarlana tekrarlana çoğunluk tarafından da öyle anlaşılan “din” kurumunca da kuvvetle vurgulanan akıl kullanımı, toplum yaşamına egemen olamamış, akıl’ın bıraktığı boşluk akıldışılık tarafından işgal edilmiştir. Bundan en büyük payı -tahmin edilebileceği gibi- din kurumu almışsa da, -toplum çoğunluğu açısından- bilim de büyük ölçüde payını almış; böylece akıldışılık toplumumuzun başlıca mürşiti (rehberi) haline gelmiştir.

    Akıldışılık ikliminde üremiş / üremekte olan sorun stokumuz, günümüz Dünyasının hakim paradigması olan “sahip olun(a)mayan değerin, sahip olandan akıl (koz), riza (akıldışılık), kurnazlık (ticaret) ve/ya zor (askeri) yollarla ele geçirilmesi[2] uyarınca sorunları istismar et, yok ise yarat kuralınca artmaktadır.

    Sorun stokumuzdaki bu artış, zaten kısıtlı olan Sorun Çözme Kabiliyetimizi[3] daha da zayıflatıyor, bu da dönerek sorun stokunun daha da artmasına yol açıyor. Tam bir spiral !

    Bu kaotik iklimde üremekte olan gündelik sorunlar, birey ve kurumların dikkatlerini üzerlerine çekmekte, böylece en temeldeki akıl dışılık sorununa yönelmesini engellemektedir. Buna göre, ele alınmesi önerilen öncelikli sorun, “sorun’un tam olarak ne olduğunun ve de ne(ler) olmadığının anlaşılması”, sonra da uygun çözüm(ler) geliştirmeye çalışmak değil midir?

    Toplumun çoğunluğu, gündelik sorunlardan umarsızca yakınarak rahatlama yolunu seçse de, daha yüksek nitelikli kesimler de benzer bir “şimdi ve burada çözüm” tuzağına (http://wp.me/p2t6mi-1PH) düşmüş görünüyor. Kısacası, sorun “akıldışılık sarmalı”dir.

    Bu tanı sizlere tatmin edici görünmeyebilir. Ama bu aynen birisinin size kör olduğunuzu, gördüğünüzü sandıklarınızın belleğinizde –kör olmadığınız yıllardan- kalma görüntüler olduğunu söylemesine benziyor.

    Olabilir mi?

    Bir düşünün, ama iyi düşünün.

    Ve tekrar tekrar düşünün.

    Buna inandığınızda birçok çözüm yolu olduğunu, tek engelin, referandum sonucu gibi yanıltıcılar olduğunu göreceksiniz.

    12 Mart 2017

     

    [1]Bkz. https://tinaztitiz.com/3812/akil-sezgi-sarmali-parcalanirsa-ne-olur/

    [2] Kısaca “Değer Transferi” (bkz. https://goo.gl/ctIYDq)

    [3]Mukayese edilebilir ülkelere göre sorun çözme kabiliyetimizin belirgin biçimde düşük oluşu (Bkz. T.Titiz, Sorunların İntikamı, Sah. 23-24, Pegem Yayınevi, 2015), sorun stokumuzun azalmayıp artmasının bir nedenidir.

  • Yeni bir dil lazım, hemen-2

    2005 yılında yazılan bu yazının birinci bölümüne ek olarak, aradan geçen süre içindeki birikimlerle oluşan eklentileri başlıktaki gibi bir numaralandırmayla sizlerle paylaşmak istedim (bkz. http://bit.ly/2gwWF9o).

    İçinde bulunduğumuz durumu karakterize edebilecek bir tanımın, “tek tek aklı başında, çeşitli görüşlere (dini, etnik, siyasal vd.) sahip kişilerin, aralarında uzlaşılar kuramadıkları için, aralarında kolay uzlaşı kuranların oyun kuruculuğunda sürüklenmeleri ve teker teker şikayet etmenin dışında bir şey yapamamaları” olabileceğini düşünüyorum.

    Buna göre, ülkenin en büyük zenginliği olan bu çeşitliliği kullanamadan akıl dışılık selindeki gidişe karşı bir “dil”e ihtiyacımız var. “Dil” sözcüğü̈ ile kastım, yukarıda adresini verdiğim birinci yazımda açıklanıyordu.

    Böylesi bir dil talimat, yasa, telkin vs. ile oluşturulamayacağına göre şöyle bir yaklaşım olabilir (mi?):

    • Biri erkek biri kadın ikişer kişilik ve kendilerinin birincil niteliklerini Sünni dindar, Alevi dindar, seküler, Türk, Kurt, dinsiz, ateist, agnostik, sağcı, solcu vd. olarak tanımlayan kişilerden oluşan yakl 20 kişilik (+moderatör) bir tartışma grubu,
    • Aranan “yeni dilin sembol ve kuralları” konusunda aşağıda önerilen kuralları tartışıp, sonra da üzerinde uzlaştıkları dil yoluyla ve ortak akılla herhangi çetrefil bir konuyu tartışırlar,
    • Bu tartışma birkaç deneme yapıldıktan sonra, ana akım medyada bir TV kanalında canlı olarak yayımlanır,
    • Böylece ortaya “uzlaşıya dayalı bir dil” çıkarken, bir yandan da uzlaşma konusunda bir örnek verilmiş olunur.
    • Bu yaklaşım beğeni toplarsa, rekabet nedeniyle yaygınlaşabileceği beklenebilir.

    Birbirlerinden farklı kültür, ideoloji, inanç, paradigma vb.ne sahip kişilerin, aralarında ortak bir dil oluşturmak ve bu yolla hem kendilerini daha iyi anlatmak hem de diğerlerini daha iyi anlayabilmek amaçlarıyla uymayı taahhüt edebilecekleri –ve her toplantıda biraz daha rafine edilebilecek- kurallar şunlar olabilir (mi?)

    1. Her yargı’nın en az bir ön koşulu olduğunun farkında olarak,
    2. Hiç kimsenin, kendi doğru – iyi –güzel’leri[1] yerine, bir başkasınınkileri benimsemek istemeyeceğinin bilincinde olarak,
    3. Ortak akılların bireysel akıllardan daha güçlü olduğunu bilerek,
    4. Düşüncelerin zayıf nedensellik (rasyonellik) halkalarının ortak akılla güçlendirilmeye çalışılmasının, uzlaşı süreçlerinin temelini oluşturduğunu bilerek,
    5. İnançların özlerinin nedensellik yoluyla tartışılamayacağını; özlerinin  güçlenmesine yardımcı olabilecek şekilde daima sorgulanmasının (tahkik-i iman)[2],[3] sağlam inançlara varmanın yolu olduğunu bilerek

    her türlü düşünceyi tartışmayı ve bu yolla uzlaşılar oluşturmayı benimsiyorum.

    Uzlaşı Çemberleri adı verilebilecek bu yaklaşım, kalite devriminin simgesi haline gelmiş bulunan Kalite Çemberleri gibi bir yaygınlığa ulaşabilir mi?

    Bu yaklaşıma çeşitli olumsuz görüşler ileri sürülebilir. Örneğin tartışmanın ortasında dövüş çıkacağı ve/ya tartışan kimliklerden birinin fanatiklerinin stüdyoyu basacağı ve/ya suç duyurusunda bulunup haklarında dava açılacağı ya da hepsinin ötesinde bizim insanların böyle bir şeyi beceremeyeceği gibi tahminler üretilebilir.

    Ama ya, böylesi bir uzlaşıyı viral bir yaygınlaşmayla çoğaltmayı başaramayışımız halinde nerelere varacağımız düşünülürse!

    Okurlarımızın fikirleri nelerdir? Yorum olarak yazabilirsiniz.

    26 Kasım 2016

    [1]Bkz. http://bit.ly/2gwQVN5

    [2]Bkz.  https://www.kavrammutfagi.com/kavram/tahkiki–istidlali–iman

    [3]Bkz. http://wp.me/p2t6mi-1WK

  • Uzlaşma Çemberleri için İletişim Etiği Kuralları

    V 0.0 – 02.11.2016

    Birbirlerinden farklı kültür, ideoloji, inanç, paradigma vb’ne sahip kişilerin, aralarında ortak bir dil oluşturmak ve bu yolla hem kendilerini daha iyi anlatmak hem de diğerlerini daha iyi anlayabilmek amaçlarıyla uymayı taahhüt edebilecekleri kurallar şunlar olabilir (mi?)

    • Her yargı’nın en az bir ön koşulu olduğunun farkında olarak,
    • Hiç kimsenin, kendi doğru – iyi –güzel’leri yerine, bir başkasınınkileri benimsemek istemeyeceğinin bilincinde olarak,
    • Ortak akılların bireysel akıllardan daha güçlü olduğunu bilerek,
    • Düşüncelerin zayıf nedensellik (rasyonellik) halkalarının ortak akılla güçlendirilmeye çalışılmasının, uzlaşı süreçlerinin temelini oluşturduğunu bilerek,
    • İnançların özlerinin nedensellik yoluyla tartışılamayacağını; özlerinin güçlenmesine yardımcı olabilecek şekilde daima sorgulanmasının (tahkik-i iman)[1] sağlam inançlara varmanın yolu olduğunu bilerek

    her türlü düşünceyi tartışmayı ve bu yolla uzlaşılar oluşturmayı benimsiyorum.

    2 Kasım 2016

     

    [1]Bkz. https://goo.gl/61Rc93  Sah 71, 72

     

  • Anlar gibiyim!

    http://goo.gl/t4SaLK adresinde bir video var; yüzlerce benzerinden rastgele birisi. Bunu izleyince uzun süredir anlamadığım bir konuyu anlar gibi oldum. Anlar gibi dememin nedeni, acele edip eksik bilgiyle kesin yargılara varmamak. Bu nedenle de çıkarımlarımın her birisinin birer soru olarak kabul edilmesi yerinde olur.

    Doğrusu bu tür söylemleri duydukça, pek tereddüt etmeden bunların yozlaştırılmış dini içeriklerin istismar amacıyla kullanımı olduğunu düşünürdüm; şimdi ise meselenin pek böyle olmadığı kuşkusuna kapıldım.

    Videoda görülen izleyici kümesinin profiline bakılarak şunlar söylenebilir:

    1. Birey[1] olmayan, tercihlerini (söylem, giyim, tavır vd.) toplu olarak yapabilen,
    2. Kümeyi oluşturan bireylerin büyük çoğunluğu orta-alt ekonomik sınıftan,
    3. Konuşmacının olağanüstü düşük hitabet yeteneği ve söyleminin düşük kalitesine razı olduklarına, zaman zaman da coşkuyla karşılık verdiklerine göre, küme bireylerinin eğitim düzeylerinin de oldukça alt seviyede olduğu söylenebilir,
    4. Konuşma ve tepkilerin meydan okuyucu, hınç ve nefret dolu, ötekileştirici tarzı, söylem ve tepkiler zaman zaman İslâm’a ait motifler içerse de, katılımcıların İslâm dahil herhangi bir dinin özüne saygı göstermedikleri; hiçbir dinin böylesi kişiliklere cevaz vermeyeceği gerçeğine dayanarak söylenebilir,

    Bu tahminlere dayanarak şöyle bir profil çizilebilir:

    • Yaşamlarını, ancak kendi aralarındaki dayanışma ile sürdürebilen; bu yüzden medeni hayatın bireyselliğe dayalı tüm yüzlerinden doğan korku. Toplu olma ve korku iki ana öğe.
    • Değerli bir kimliğe sahip olamayacakları inancı ile değerli kimlik özelliklerine düşman.

    Pekiyi, bu insanları bu denli irrasyonel bir tutku çevresinde toplayan nedir? Kanımca, gerek yaşam sürdürme gerekse ortak nefretlere sahip olma özelliklerini tatmin edebilecek çözüm aracı, “tehdit olarak gördükleri her şeyi alt edebilecek güçte bir koruyucuyu sık sık cismanileştirmeye[2] çalışarak, güçlü ve gurur verici bir kimlik edinmek, böylece de değerli sayılmak” olarak beliriyor.

    Fakat bu hipotez yine de tek başına bu yıkıcı olguyu açıklamaya yetmiyor.  Bir kuvvet’in ortaya çıkması için nasıl ki bir kütle gerekiyorsa, tanımlanan bu olgu da onun varlığını ortaya çıkarabilecek karşıt(lar)ı olmadan görünür olamazdı. Bu karşıtlar –hatibin tek tek saydığı tank, top, atom, fantom, Kemalizm,  Siyonizm, kapitalizm, faşizm, komünizm vd.-, kısacası hemen her şeydir. Kuvvet – kütle analojisinden hareketle, söz konusu irrasyonel tutkunun büyüklüğü de:

    • Onunla mücadele eden unsurların büyüklüğü ile doğru orantılıdır.
    • Bir bütün olarak ya da onu oluşturanların değersizliğini vurgulayan her eylem ve söylem, olguyu güçlendirmeye yaramaktadır.

    Bu iki etki altında oluşan sarmal, topluluğun sorgulamaya kapalı insan malzemesi nedeniyle bir inanca dönüşmekte, inanç sorgulanamazlığı daha da artırmaktadır.

    Bir soru: Bu inanç olgusu din ile ne kadar bağlantılıdır?

    İnanç terimi genellikle din bağlamında kullanılsa da kaynağı herhangi bir şey olabilir. Bir fanatik taraftarın tuttuğu takımın galip geleceğine inancı, bir girişimcinin başarılı olacağına inancı, bir lidere ölesiye bağlı insanların liderin kararlarının doğru olduğuna inancı, hiç biri dini değildir.

    Din ve inancın neredeyse özdeş sayılmasının nedeni, dini inanca kaynaklık eden öznenin “gücünün sınırsızlığı” tanımıdır ve bu da sadece dini alanda söz konusudur. Değersizlik duygusu, korku ve nefret ne denli büyükse, bunlara karşı yapılabilecek söylem ve eylemlere karşı koruyabilecek güç de o denli büyük olmalıdır. Bu üç duygunun en yüksek olduğu haldeki koruyucu gücün Allah olarak “atanması” –ve bundan dolayı da olgunun dini olarak anılması- rastlantı değildir.

    Burada ikinci bir sarmal söz konusudur: Başlangıcı dini olmayan bu olgu, söylemlerine dışarıdan bakanlarca dini olarak tanımlanması nedeniyle, dini eğilimlere sahip kişileri çevresine çeken, -manyetik alan gibi- bir “alan” yaratmakta, topluluk içinde giderek dini söylemler birer örgüt söylemi şeklinde gelişmektedir. Yine de bu söylemlerin –İslam dahil- herhangi bir dinin öğretilerine saygılı olmadığı belirtilmelidir.

    Bu tür “din görünümlü nefret toplulukları” ile mücadele..

    Halen adı bilinen IŞİD, Nusra, Boko Haram gibi örgütler ve pek bilinmeyen onlarcası ile mücadele “nasıl yapılmalı?” sorusu yerine “nasıl yapılmamalı?” ile başlamalıdır.

    Halen bolca kullanılan “İslam bu değildir”, “IŞİD yerine DAİŞ” diyelim vs. gibi yaklaşımlar tek kelimeyle akılsızcadır. İslam, insanların önüne 6236 ayeti koyup içinden istediklerini seçip bütüne teşmil edilebilecek bir din olarak algılandığı takdirde, pekala kendi aklınca müşrik (Allah’a ortak koşan) gördüğü kişileri tek tek temizleyen bir örgüt mensubu Tövbe Suresinin 5nci ayetini referans gösterebilir.

    Eğer bu kişi, Kuran’ın en önemli ilkelerinden birisinin içtihat (hükümleri zamanın gereklerine göre yorumlama[3]) olduğunu bilse ve “müşriklerin öldürülmesi” emrinin 1400 yıl önceki koşullar ve kültür uyarınca verilmiş olabileceğini, bugün bunun cezasının ömür boyu ağırlaştırılmış hapis olduğunu bilebilecekti.

    Buna göre, din görünümlü şiddet örgütleriyle mücadelenin ilk araçlarından birisi, dinin temel ilkelerinin ortaya konulması olmalıdır. Bu ilkelerin dikkate alınmadığı herhangi bir söylem veya eylemin referansının din olamayacağı böylelikle netleştirilebilir.

    Bu yolla dinin, din dışı amaçlara alet edilmesi önlenebilir ya da en azından azaltılabilir; ama, profili başlangıçta tanımlanan kişiliklerden oluşan toplulukların nefret söylem ve eylemleri yaratan koşullar ortadan kalkmadıkça sorun çözülmemiş olarak kalır.

    Söz konusu kişilik profilinin temelindeki sorunlar azaldıkça üreyen sorunlar da azalacaktır. Kişilerin kendi ayakları üzerinde durmalarını sağlayabilecek eğitim imkanlarının yaygınlaşması, değersiz sayılma, başkalarına muhtaç olma gibi yetersizliklerin azalmasını, ancak topluluklar içinde ortak kimlikle yaşayabilen “bağımlıların” yerlerini, yaşam tercihlerini kendisi yapabilen “bireylerin” almasını sağlayabilir.

    Söz konusu eğitimin –hangi sistem içinde yapılırsa yapılsın ve ne düzeyde olursa olsun– temel yapı taşının “tüm bilgilerin sorgulamaya ve yanlışlanabilirliğe[4] açık” olması, bağımlılar yerine bireylerin yetişmesine birinci derecede etkili olduğu bilinmelidir.

    Nihayet, birbirini destekleyen sarmallardan üçüncüsüne işaret edilmelidir: Yukarıda açıklanan biçimde oluşan toplulukların yönetimleri kuşkusuz liyakat sistemine göre değil, söylem ve eylemleri en keskin olanların rekabetlerine göre oluşur. Örgütlenme genellikle din kıyafetli olduğu için de tepe yöneticilerinin de “inançlı taklidini iyi yapan ağzı kalabalık”lar içinden çıkması kaçınılmazdır. İnanç taklidi, giderek daha çok dini eğilimli kişinin çekilmesine, bu ise örgütün giderek daha çok dini örgüt olarak tanımlanmasına yol açar.

    Buna karşı doğrudan alınabilecek bir önlem olmadığı defaatle görülmüştür. Tek önlem yorucu ve uzun erimlidir. 6236 arasında yol kaybetmeye engel olabilecek temel ilkelerin ortaya konulmasından başkaca çare görünmemektedir.

    13 Eylül 2016 Salı

     

    [1]http://goo.gl/QMK6GV adresinde açıklandığı üzere birey, öz olarak “tercihlerini yapabilme” özelliği olarak tanımlanabilir.

    [2] Yerli veya yersiz hemen her vesile ile neredeyse bir slogan olarak dile getirilen “Allah-ü Ekber” söylemi, Allah’ın her şeyin yaratıcısı ve hakimi olduğu inancının hatırlanarak, davranışların buna uygun olarak düzenlenmesini sağlayan bir araç olarak değil, çevrelerinde tehdit olarak gördükleri her şeye karşı somut bir koruyucusu ve eylemlerinin onaylayıcısı ihtiyacının dışavurumu olarak görülebilir.

    [3] Bkz. http://goo.gl/WSXd1N sayfa 3, Md 4.

    [4] Bkz. https://en.wikipedia.org/wiki/Falsifiability

  • “Küme Zekası” (swarm intelligence)

    Bir canlı hayvan küme’sinin, belirli bir iç veya dış liderden komut almaksızın, ama yine de bir uyum içinde hareket edebilmesine genelde bu isim veriliyor. Aslında robot biliminde kullanım için geliştirilen bu kavramın en iyi örnekleri hayvanlar aleminde görüldüğü için de açıklaması hep hayvan toplulukları yoluyla yapılıyor[1]. Kuşlar, balıklar ve karıncalar bu örnekler içinde en iyileri.

    Bu zeka türü aslında –bazı alanlarda- insanlar tarafından da kullanılıyor. Bir basketbol oyununda toplu hücum eden takımın oyuncuları bir kümedir ve hızlı hücum sırasında karşılarındaki savunmanın aldığı pozisyonlara göre ani kararlarla top kullanımının şeklini değiştirmektedirler. Bu esnada bir iç veya dış lider ne yapılacağını söylememekte, oyuncular –uzun süre birlikte oynamanın yarattığı bir kolektif zeka ile- olabilecekleri tahmin edip küme içinde uygun yerlere doğru ani hareketler yapmaktadırlar.

    Diğer yandan, bu zeka toplumsal yaşam alanlarında da kullanılmaktadır. Örneğin bir spor klübüne, bir siyasi partiye ya da bir ideolojiye sempati duyan gruplar herhangi bir liderden talimat almadan belirli bir eylemin içinde yer almakta, o eylemi destekleyecek yolda bireysel kararlar alabilmektedir.

    Bunun aksi de olabiliyor. Aynı toplumsal yaşam alanlarında, bu defa o alanların liderlerinden talimat alan kitleler birbirleriyle uyumlu –hatta diğerinden çok daha uyumlu- eylemler üretebilmektedir.

    Birinci tür kolektif eylemde lider, kitledeki bireylerdir. Her birey kendi özgür alanına müdahale ettirmeden kümenin ana amacı doğrultusunda gereken hareketlere karar verip uygulamaktadır.

    İkinci tür kolektif eylemde ise kişiler özgürlüklerinden vazgeçmekte, sadece talimatları uygulamaktadırlar.

    Hayvan kümelerinde her iki tip kolektif eyleme de rastlanmaktadır. Kırlangıçlar, yaban kazları, leylekler, balık sürüleri birinci türe örnektirler. Küme zekası tam olarak bunlar için kullanılabilir. Hayvanları dürten etki, ya genetik kodlarındaki talimatlar ya da sürünün diğer bireyleriyle uyum içinde olma konusundaki sezgileridir. Milyonlarca hayvandan oluşabilen kümenin her bir üyesi yakın çevresiyle uyum içinde olmaya ve içinde bulunduğu ortamın sürükleyiciliğine kendini bırakmış, kümenin yanlış bir iş yapmayacağına güvenmektedir.

    Bununla beraber bazı uçucu hayvanların biyolojik saatlerindeki bir genetik hata nedeniyle henüz uçamayacak durumda oldukları bir dönemde toplu olarak göç hareketine başladıkları ve yürümek zorunda kaldıkları hata peryodu boyunca vahşi hayvanlara hedef  oldukları da biliniyor. Yani kümenin asla yanlış karar vermeyeceği garanti edilebilir bir olgu da değildir.

    İkinci tür kolektif eylemler ise sirklerde gruplar halinde gösteri yapan hayvanlarda söz konusudur. Bu durumdaki kolektif eylem ya korkuya (dayak, acı çektirme vb yollarla) ya rüşvete (çok sevdiği bir yiyecekle ödüllendirme gibi) ya da çok sayıda tekrar yoluyla koşullandırmaya dayalıdır. (Okullarımızda uygulanan tekrar yöntemi B.F. Skinner adlı bir araştırmacının hayvanlar üzerinde yaptığı çok sayıdaki koşullandırma deneylerine dayanmaktadır.)

    Görüldüğü gibi iki tür eylem arasında dış görünüş benzerlikleri varsa da temel dürtüler tamamen farklıdır. Birinci türdekiler bireysel özgürlüklerinden vazgeçmeden bir uyum sergilemekte, ikinciler ise bunu korku ya da rüşvet karşılığında yapmaktadırlar ve bireysel özgürlük söz konusu değildir. https://goo.gl/Qox3k3

    Küme zekası baskeboldan başka bir işe de yarar mı?

    Evet yarar, hem de çok. Bireysel özgürlüğüne, zihinsel bekaretine[2] düşkün insanların bir araya gelip bir liderden talimat almalarını beklemek gerçekçi değildir. O insanlar lidere saygı duyabilirler, ama yapılması gerekenlerin başkalarınca dikte edilmesinden hoşlanmazlar. General Patton’un bir sözü şöyle: “İnsanlara ne yapacağını söyleyin, nasıl yapılacağını kendilerine bırakın!”

    Burada “ne yapılacağı” ile kastedilen “vizyon”dur. Özgürlüğüne ve zihinsel bekaretine düşkün insanlar mutlaka birer vizyoner olmak zorunda değillerdir. Vizyoner nitelikli liderlerin ortaya koyacağı düşünceler bu insanların akıllarına yattığı (yani değer yargılarıyla bağdaştığı) takdirde o yönde hareket ederler; ama her biri kendi özgür iradesine göre seçtiği yoldan yürümek kaydıyla.

    Bu durumda bir dış göz tek tek bireylere bakarsa –asker deyimiyle- başıbozuk gibi görünebilirler. Ama tümüne bakıldığı zaman bir “Brownian motion” içinde bir vizyon doğrultusunda hareket ettikleri anlaşılır. Hatta bu türlü bir “Gevşek Bağlantılı Birliktelik”, talimat ile idare edilene nazaran daha da etkilidir. Çünkü gevşek bağlantılı birlikteliğin dış etkilerle bozulması çok güç iken, diğeri yine talimat yoluyla işlevsiz kılınabilir.

    Peki bu süreç kendiliğinden oluşur mu?

    Ne yazık ki hayır. Bireysel özgürlüklerine düşkün insanların Gevşek Bağlantılı Birliktelik oluşturmaları süreci otomatik olamaz. En azından üç koşul var gibi görünüyor:

    1. “Ne yapılacağını” (vizyon) ortaya koyabilecek lider(ler),
    2. “Ne yapılacağı”nı, bireysel “nasıl yapılabilecek”lere çevirebilmek için gereken her tür çabayı (zihinsel, parasal, zamansal, bedensel vd) harcamaya istekli özgürlükçü insanların varlığı,
    3. Bu insanların, kendini lider olarak lanse eden kişilerce ortaya atılabilecek vizyonlar içinde en işe yarayanları, en parlak olanlar içinden ayırabilecek sezgilere sahip olmaları.

    J.F.Kennedy’nin şu ünlü sözü özellikle son madde için bir açıklama niteliğindedir: “Her başkana yüzlerce parlak görünüşlü öneri getirilir. İyi başkan, bunlar içinden işe yarayanları seçebilendir.”

    Anahtar soru!

    Yukarıda sıralanan üç özelliğe (biri veya birkaçına) sahip kişiler nasıl bulunacaktır?

    Rastlantılar –eğer şanslı iseniz- bu tür kişileri karşınıza çıkarabilir. Tek yapmanız gereken, karşınıza çıkabilecek o kişilerin, sürekli şikayet eden, eleştiren, ne olup bittiğini anlamaya çalışmadan boyuna ezberlerini benimsetmeye çalışan ama bir şey yapmaya, vermeye niyeti olmayan, böylece kurnazlık ederek hem gizlenen hem de kendini tatmin eden kalabalıklar arasında gözden kaçmamasına dikkat etmektir.

    Temmuz 28, 2009

     

    [1] Daha genişçe bilgi için bkz. http://en.wikipedia.org/wiki/Swarm_intelligence

    [2] http://wp.me/p2t6mi-P5

  • Üç parçalı toplum, sürdürülebilirlik (beka) ve bir model önerisi

    Toplumumuzu çeşitli anahtarlara göre sınıflara ayırmak mümkündür. Bu yazının amaçları açısından anahtar olarak “ahlâk[1]” seçilmiş ve genel bir kabul görebileceği varsayımıyla toplumumuzda ahlâki açıdan üç kesim tanımlanabileceği ileri sürülmektedir. Tutum ve davranışları açısından bunlar:

    (1)  Herhangi bir ahlâki öğretiye uymayan, yere ve zamana göre değişik amaçlar gözeten kesim,

    (2)  Dini inançlarının gereklerine göre hareket eden kesim,

    (3)  Seküler[2] Dünya görüşünün gereklerine göre hareket eden kesim.

    Gerek dini gerekse seküler ahlaka sahip kesimlerin her ikisinin de içtenlikli olarak böyle davrandıkları, bunların (miş gibi) davrananlarının ise “herhangi bir ahlåki öğretiye uymayan” birinci kesime dahil oldukları varsayılmaktadır.

    Herhangi gelişkin bir yapıya sahip toplumda da bulunabilecek bu kesimlerden son ikisi açısından Türk toplumunun oldukça özel bir durumu söz konusudur: Bu iki kesim birbirinin varlığına zorunlu olarak “tahammül etmekte”, sosyolojik olarak birbirlerini gerek toplumumuz gerekse insanlık ailesi için aslında bir yük olarak görmekte; sahip oldukları siyasi, ticari ve her tür güç aracını, bir diğerini marjinalize etmek için kullanmaktadırlar. Üzerinde durulmak ve bir model önerilmek istenilen durum budur; çünkü böylesi bir durumun sürdürülebilir olamayacağı düşünülmektedir.

    Nitekim, çeşitli açık ve örtülü darbelerin hepsi, söz konusu marjinalize etme amacına yönelik olarak gerçekleştirilmiş ya da girişilmiştir. Bütün bu marjinalleştirme süreçleri boyunca, girişimlerin daima “üst akıllar” eliyle gerçekleştirildiğine ilişkin irrasyonel bir inanç gelişmiş; sorun çözme kabiliyeti yetersiz bir toplumun daha güçlü olanlarca istismar edilmesinin yer çekimi gibi doğal sayılması (http://bit.ly/1wUOojv) gerektiği katı gerçeği göz ardı edilmiştir. Buna bir bakıma insanımızın kendini günahtan arındırma çözümü olarak da bakılabilir. (Acaba, araçları kontrol etme beceriksizliğini trafik canavarı gibi irrasyonel bir yaratığın sırtına yükleyen insanımız, spor dallarındaki mutasavver başarılarımızı filenin sultanlarına, dev adamlara, potanın perilerine bağlaması da aynı irrasyonelliğin dışa vurumu olabilir mi?)

    (2) ve (3) birbirini niçin “yok ederek” marjinalize etmek istiyor?

    Dini ve seküler ahlåk yandaşlarının baskı ve şiddet yoluyla bir diğerini marjinalleştirme eğilimlerinin kanımızca en önemli nedeni, her iki kesimin de, inandıklarını iddia ettikleri ahlâkların belirsiz nitelikte oluşudur. Üstüne üstlük, her iki kesimin de karşı oldukları birinci kesime (ahlâk gözetmeyen) yönelik bir yaptırım eğilimi içinde ol(a)mayışlarının da nedeni yine bu belirsizliktir. Yani hangi ilkeler nedeniyle birinci kesime karşı oldukları belli değildir. Bu nedenle, rasyonel yollarla birbirlerini ikna edebilmelerine imkan olmadığı için “yok etmek” gibi irrasyonel bir yolu benimsemektedirler.

    Geçmişteki askeri darbelerin genellikle laiklik karşıtı tutumlar nedeniyle olduğu ve laikliğin günümüzde dahi hala “herkesin inancını istediği gibi yaşaması” gibi laiklik tanımıyla ilgisiz bir tarife oturtulmaya çalışıldığı düşünülürse, belirsizlik savının ne denli önemli olabildiği görülebilir.

    Peki nasıl olur da merak edilmez?

    İster dindar, ister seküler ahlâk yandaşı olsun, bir insanın bağlı bulunduğu ahlâk ilkelerinin neler olduğunu ya da bunların başkalarınca da paylaşılıp paylaşılmadığını merak etmemesi nasıl olabilir?

    Onu merak etmiyor da başka şeyleri merak ediyor mu?

    Örneğin her iki sözün birisini oluşturan “hukukun üstünlüğü”nü, “hukukçuların üstünlüğü değildir” gibi itirazla karşılayıp, hukukun üstünlüğünün ne olduğunu merak etmemek ya da demokrasi ile yatıp kalkıp, ona methiyeler düzüp, demokrasi medeniyettir, insanlıktır, özgürlüktür, çağdaşlıktır, gelişmişliktir gibi onlarca niteliği art arda dizip “demokrasi, bireylerin yaşam tercihlerini cumhur’un (halkın) yaptığı Cumhuriyet rejiminin, yine halk tarafından uygulanabilmesi özgürlüğüdür” kısmını hiç merak etmemek neyin nesidir? Bu meraksızlık bir hastalık mıdır?

    Model önerim..

    Hem seküler hem de dini ahlâk açısından, dünyevi yaşama yol gösterici ilkelerin aynı olması gibi bir prensip genel kabul görür düşüncesindeyim. Hatta eğer bu varsayım gerçekleşir ise, söz konusu ortak ilkeleri toplumsal barışın temel ilkeleri olarak ilan edecek (mevcut ya da yeni) bir siyasi hareketin, toplumumuzun bekası açısından özlenen büyük desteği göreceği; ayrıca da ne seküler ne dini ahlaka uyan, sadece kendi çarpık çıkar anlayışlarına hizmet eden birinci kesime karşı önemli bir üstünlük sağlanacağı da beklenebilir.

    Burada önemli bir ayrıntı, ortaya konulacak olan dini ahlâk ilkelerinin, sadece İslam ahlâkına değil, diğer dinlerin de ahlâk anlayışlarına uygun olması, çoğulcu demokrasinin de bir gerekliliğidir.

    Buna göre, -önem sırası ima etmeksizin- şu ilkeler söz konusu ortak ahlâk ilkeleri olarak benimsenebilir (mi?)

    • Ahlâkın eyleme bağlılığı (ahlâk’ın, doğru-iyi-güzel’e yönelik tutum ve davranışları içeren bir yaşama dönüşmesi esastır).
    • Canlı ve cansız tüm varlıkların haklarına saygı (tüm varlıkların varlıklarını sürdürebilmelerinin, diğerlerinin varlığı ile ilişkili olduğu; birisinin göreceği zararın bütünün diğer parçalarına da yansıyacağı gerçeği).
    • Sorgulamaya dayalı ahlâk[3] (hiçbir öğreti körü körüne benimsenmemeli, sorgulanmamış, yanlışlanabilirliğe kapalı her iddianın güvenilir olmayabileceği bilinmeli)
    • Değişime uyum (yukardaki yol göstericilerin, içinde bulunulan çağın ve yerel koşulların ihtiyaçlarına göre yeniden anlamlandırılması gerekliliği)

    Böylesi ilkelerin tanımlanmasında en geniş ölçekte ortak akla başvurulması işin esasıdır. Burada önerilenler sadece birer örnektir. Amaç, kendi bütünlüğü risk altına girmiş bir toplumda bütünleştirici bir modelin ortaya konulmasından ibarettir.

    21 Ağustos 2016

    [1]İnsanda bulunan ruhi ve zihni haller; iyilik etmek ve fenalıktan çekinmek için takibi lazımgelen usul ve kaideleri öğrenetn ilim, Develioğlu F., Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lügat, 1993; Ethics, Moral https://en.wikipedia.org/wiki/Ethics

    [2]Secular (Dünyevi, herhangi bir dinin gereklerine dayanmayan) https://en.wikipedia.org/wiki/Secularity

    [3]Bkz. Tahkiki iman https://goo.gl/wyu1Yq