• “Küme Zekası” (swarm intelligence)

    Bir canlı hayvan küme’sinin, belirli bir iç veya dış liderden komut almaksızın, ama yine de bir uyum içinde hareket edebilmesine genelde bu isim veriliyor. Aslında robot biliminde kullanım için geliştirilen bu kavramın en iyi örnekleri hayvanlar aleminde görüldüğü için de açıklaması hep hayvan toplulukları yoluyla yapılıyor[1]. Kuşlar, balıklar ve karıncalar bu örnekler içinde en iyileri.

    Bu zeka türü aslında –bazı alanlarda- insanlar tarafından da kullanılıyor. Bir basketbol oyununda toplu hücum eden takımın oyuncuları bir kümedir ve hızlı hücum sırasında karşılarındaki savunmanın aldığı pozisyonlara göre ani kararlarla top kullanımının şeklini değiştirmektedirler. Bu esnada bir iç veya dış lider ne yapılacağını söylememekte, oyuncular –uzun süre birlikte oynamanın yarattığı bir kolektif zeka ile- olabilecekleri tahmin edip küme içinde uygun yerlere doğru ani hareketler yapmaktadırlar.

    Diğer yandan, bu zeka toplumsal yaşam alanlarında da kullanılmaktadır. Örneğin bir spor klübüne, bir siyasi partiye ya da bir ideolojiye sempati duyan gruplar herhangi bir liderden talimat almadan belirli bir eylemin içinde yer almakta, o eylemi destekleyecek yolda bireysel kararlar alabilmektedir.

    Bunun aksi de olabiliyor. Aynı toplumsal yaşam alanlarında, bu defa o alanların liderlerinden talimat alan kitleler birbirleriyle uyumlu –hatta diğerinden çok daha uyumlu- eylemler üretebilmektedir.

    Birinci tür kolektif eylemde lider, kitledeki bireylerdir. Her birey kendi özgür alanına müdahale ettirmeden kümenin ana amacı doğrultusunda gereken hareketlere karar verip uygulamaktadır.

    İkinci tür kolektif eylemde ise kişiler özgürlüklerinden vazgeçmekte, sadece talimatları uygulamaktadırlar.

    Hayvan kümelerinde her iki tip kolektif eyleme de rastlanmaktadır. Kırlangıçlar, yaban kazları, leylekler, balık sürüleri birinci türe örnektirler. Küme zekası tam olarak bunlar için kullanılabilir. Hayvanları dürten etki, ya genetik kodlarındaki talimatlar ya da sürünün diğer bireyleriyle uyum içinde olma konusundaki sezgileridir. Milyonlarca hayvandan oluşabilen kümenin her bir üyesi yakın çevresiyle uyum içinde olmaya ve içinde bulunduğu ortamın sürükleyiciliğine kendini bırakmış, kümenin yanlış bir iş yapmayacağına güvenmektedir.

    Bununla beraber bazı uçucu hayvanların biyolojik saatlerindeki bir genetik hata nedeniyle henüz uçamayacak durumda oldukları bir dönemde toplu olarak göç hareketine başladıkları ve yürümek zorunda kaldıkları hata peryodu boyunca vahşi hayvanlara hedef  oldukları da biliniyor. Yani kümenin asla yanlış karar vermeyeceği garanti edilebilir bir olgu da değildir.

    İkinci tür kolektif eylemler ise sirklerde gruplar halinde gösteri yapan hayvanlarda söz konusudur. Bu durumdaki kolektif eylem ya korkuya (dayak, acı çektirme vb yollarla) ya rüşvete (çok sevdiği bir yiyecekle ödüllendirme gibi) ya da çok sayıda tekrar yoluyla koşullandırmaya dayalıdır. (Okullarımızda uygulanan tekrar yöntemi B.F. Skinner adlı bir araştırmacının hayvanlar üzerinde yaptığı çok sayıdaki koşullandırma deneylerine dayanmaktadır.)

    Görüldüğü gibi iki tür eylem arasında dış görünüş benzerlikleri varsa da temel dürtüler tamamen farklıdır. Birinci türdekiler bireysel özgürlüklerinden vazgeçmeden bir uyum sergilemekte, ikinciler ise bunu korku ya da rüşvet karşılığında yapmaktadırlar ve bireysel özgürlük söz konusu değildir. https://goo.gl/Qox3k3

    Küme zekası baskeboldan başka bir işe de yarar mı?

    Evet yarar, hem de çok. Bireysel özgürlüğüne, zihinsel bekaretine[2] düşkün insanların bir araya gelip bir liderden talimat almalarını beklemek gerçekçi değildir. O insanlar lidere saygı duyabilirler, ama yapılması gerekenlerin başkalarınca dikte edilmesinden hoşlanmazlar. General Patton’un bir sözü şöyle: “İnsanlara ne yapacağını söyleyin, nasıl yapılacağını kendilerine bırakın!”

    Burada “ne yapılacağı” ile kastedilen “vizyon”dur. Özgürlüğüne ve zihinsel bekaretine düşkün insanlar mutlaka birer vizyoner olmak zorunda değillerdir. Vizyoner nitelikli liderlerin ortaya koyacağı düşünceler bu insanların akıllarına yattığı (yani değer yargılarıyla bağdaştığı) takdirde o yönde hareket ederler; ama her biri kendi özgür iradesine göre seçtiği yoldan yürümek kaydıyla.

    Bu durumda bir dış göz tek tek bireylere bakarsa –asker deyimiyle- başıbozuk gibi görünebilirler. Ama tümüne bakıldığı zaman bir “Brownian motion” içinde bir vizyon doğrultusunda hareket ettikleri anlaşılır. Hatta bu türlü bir “Gevşek Bağlantılı Birliktelik”, talimat ile idare edilene nazaran daha da etkilidir. Çünkü gevşek bağlantılı birlikteliğin dış etkilerle bozulması çok güç iken, diğeri yine talimat yoluyla işlevsiz kılınabilir.

    Peki bu süreç kendiliğinden oluşur mu?

    Ne yazık ki hayır. Bireysel özgürlüklerine düşkün insanların Gevşek Bağlantılı Birliktelik oluşturmaları süreci otomatik olamaz. En azından üç koşul var gibi görünüyor:

    1. “Ne yapılacağını” (vizyon) ortaya koyabilecek lider(ler),
    2. “Ne yapılacağı”nı, bireysel “nasıl yapılabilecek”lere çevirebilmek için gereken her tür çabayı (zihinsel, parasal, zamansal, bedensel vd) harcamaya istekli özgürlükçü insanların varlığı,
    3. Bu insanların, kendini lider olarak lanse eden kişilerce ortaya atılabilecek vizyonlar içinde en işe yarayanları, en parlak olanlar içinden ayırabilecek sezgilere sahip olmaları.

    J.F.Kennedy’nin şu ünlü sözü özellikle son madde için bir açıklama niteliğindedir: “Her başkana yüzlerce parlak görünüşlü öneri getirilir. İyi başkan, bunlar içinden işe yarayanları seçebilendir.”

    Anahtar soru!

    Yukarıda sıralanan üç özelliğe (biri veya birkaçına) sahip kişiler nasıl bulunacaktır?

    Rastlantılar –eğer şanslı iseniz- bu tür kişileri karşınıza çıkarabilir. Tek yapmanız gereken, karşınıza çıkabilecek o kişilerin, sürekli şikayet eden, eleştiren, ne olup bittiğini anlamaya çalışmadan boyuna ezberlerini benimsetmeye çalışan ama bir şey yapmaya, vermeye niyeti olmayan, böylece kurnazlık ederek hem gizlenen hem de kendini tatmin eden kalabalıklar arasında gözden kaçmamasına dikkat etmektir.

    Temmuz 28, 2009

     

    [1] Daha genişçe bilgi için bkz. http://en.wikipedia.org/wiki/Swarm_intelligence

    [2] http://wp.me/p2t6mi-P5

  • Üç parçalı toplum, sürdürülebilirlik (beka) ve bir model önerisi

    Toplumumuzu çeşitli anahtarlara göre sınıflara ayırmak mümkündür. Bu yazının amaçları açısından anahtar olarak “ahlâk[1]” seçilmiş ve genel bir kabul görebileceği varsayımıyla toplumumuzda ahlâki açıdan üç kesim tanımlanabileceği ileri sürülmektedir. Tutum ve davranışları açısından bunlar:

    (1)  Herhangi bir ahlâki öğretiye uymayan, yere ve zamana göre değişik amaçlar gözeten kesim,

    (2)  Dini inançlarının gereklerine göre hareket eden kesim,

    (3)  Seküler[2] Dünya görüşünün gereklerine göre hareket eden kesim.

    Gerek dini gerekse seküler ahlaka sahip kesimlerin her ikisinin de içtenlikli olarak böyle davrandıkları, bunların (miş gibi) davrananlarının ise “herhangi bir ahlåki öğretiye uymayan” birinci kesime dahil oldukları varsayılmaktadır.

    Herhangi gelişkin bir yapıya sahip toplumda da bulunabilecek bu kesimlerden son ikisi açısından Türk toplumunun oldukça özel bir durumu söz konusudur: Bu iki kesim birbirinin varlığına zorunlu olarak “tahammül etmekte”, sosyolojik olarak birbirlerini gerek toplumumuz gerekse insanlık ailesi için aslında bir yük olarak görmekte; sahip oldukları siyasi, ticari ve her tür güç aracını, bir diğerini marjinalize etmek için kullanmaktadırlar. Üzerinde durulmak ve bir model önerilmek istenilen durum budur; çünkü böylesi bir durumun sürdürülebilir olamayacağı düşünülmektedir.

    Nitekim, çeşitli açık ve örtülü darbelerin hepsi, söz konusu marjinalize etme amacına yönelik olarak gerçekleştirilmiş ya da girişilmiştir. Bütün bu marjinalleştirme süreçleri boyunca, girişimlerin daima “üst akıllar” eliyle gerçekleştirildiğine ilişkin irrasyonel bir inanç gelişmiş; sorun çözme kabiliyeti yetersiz bir toplumun daha güçlü olanlarca istismar edilmesinin yer çekimi gibi doğal sayılması (http://bit.ly/1wUOojv) gerektiği katı gerçeği göz ardı edilmiştir. Buna bir bakıma insanımızın kendini günahtan arındırma çözümü olarak da bakılabilir. (Acaba, araçları kontrol etme beceriksizliğini trafik canavarı gibi irrasyonel bir yaratığın sırtına yükleyen insanımız, spor dallarındaki mutasavver başarılarımızı filenin sultanlarına, dev adamlara, potanın perilerine bağlaması da aynı irrasyonelliğin dışa vurumu olabilir mi?)

    (2) ve (3) birbirini niçin “yok ederek” marjinalize etmek istiyor?

    Dini ve seküler ahlåk yandaşlarının baskı ve şiddet yoluyla bir diğerini marjinalleştirme eğilimlerinin kanımızca en önemli nedeni, her iki kesimin de, inandıklarını iddia ettikleri ahlâkların belirsiz nitelikte oluşudur. Üstüne üstlük, her iki kesimin de karşı oldukları birinci kesime (ahlâk gözetmeyen) yönelik bir yaptırım eğilimi içinde ol(a)mayışlarının da nedeni yine bu belirsizliktir. Yani hangi ilkeler nedeniyle birinci kesime karşı oldukları belli değildir. Bu nedenle, rasyonel yollarla birbirlerini ikna edebilmelerine imkan olmadığı için “yok etmek” gibi irrasyonel bir yolu benimsemektedirler.

    Geçmişteki askeri darbelerin genellikle laiklik karşıtı tutumlar nedeniyle olduğu ve laikliğin günümüzde dahi hala “herkesin inancını istediği gibi yaşaması” gibi laiklik tanımıyla ilgisiz bir tarife oturtulmaya çalışıldığı düşünülürse, belirsizlik savının ne denli önemli olabildiği görülebilir.

    Peki nasıl olur da merak edilmez?

    İster dindar, ister seküler ahlâk yandaşı olsun, bir insanın bağlı bulunduğu ahlâk ilkelerinin neler olduğunu ya da bunların başkalarınca da paylaşılıp paylaşılmadığını merak etmemesi nasıl olabilir?

    Onu merak etmiyor da başka şeyleri merak ediyor mu?

    Örneğin her iki sözün birisini oluşturan “hukukun üstünlüğü”nü, “hukukçuların üstünlüğü değildir” gibi itirazla karşılayıp, hukukun üstünlüğünün ne olduğunu merak etmemek ya da demokrasi ile yatıp kalkıp, ona methiyeler düzüp, demokrasi medeniyettir, insanlıktır, özgürlüktür, çağdaşlıktır, gelişmişliktir gibi onlarca niteliği art arda dizip “demokrasi, bireylerin yaşam tercihlerini cumhur’un (halkın) yaptığı Cumhuriyet rejiminin, yine halk tarafından uygulanabilmesi özgürlüğüdür” kısmını hiç merak etmemek neyin nesidir? Bu meraksızlık bir hastalık mıdır?

    Model önerim..

    Hem seküler hem de dini ahlâk açısından, dünyevi yaşama yol gösterici ilkelerin aynı olması gibi bir prensip genel kabul görür düşüncesindeyim. Hatta eğer bu varsayım gerçekleşir ise, söz konusu ortak ilkeleri toplumsal barışın temel ilkeleri olarak ilan edecek (mevcut ya da yeni) bir siyasi hareketin, toplumumuzun bekası açısından özlenen büyük desteği göreceği; ayrıca da ne seküler ne dini ahlaka uyan, sadece kendi çarpık çıkar anlayışlarına hizmet eden birinci kesime karşı önemli bir üstünlük sağlanacağı da beklenebilir.

    Burada önemli bir ayrıntı, ortaya konulacak olan dini ahlâk ilkelerinin, sadece İslam ahlâkına değil, diğer dinlerin de ahlâk anlayışlarına uygun olması, çoğulcu demokrasinin de bir gerekliliğidir.

    Buna göre, -önem sırası ima etmeksizin- şu ilkeler söz konusu ortak ahlâk ilkeleri olarak benimsenebilir (mi?)

    • Ahlâkın eyleme bağlılığı (ahlâk’ın, doğru-iyi-güzel’e yönelik tutum ve davranışları içeren bir yaşama dönüşmesi esastır).
    • Canlı ve cansız tüm varlıkların haklarına saygı (tüm varlıkların varlıklarını sürdürebilmelerinin, diğerlerinin varlığı ile ilişkili olduğu; birisinin göreceği zararın bütünün diğer parçalarına da yansıyacağı gerçeği).
    • Sorgulamaya dayalı ahlâk[3] (hiçbir öğreti körü körüne benimsenmemeli, sorgulanmamış, yanlışlanabilirliğe kapalı her iddianın güvenilir olmayabileceği bilinmeli)
    • Değişime uyum (yukardaki yol göstericilerin, içinde bulunulan çağın ve yerel koşulların ihtiyaçlarına göre yeniden anlamlandırılması gerekliliği)

    Böylesi ilkelerin tanımlanmasında en geniş ölçekte ortak akla başvurulması işin esasıdır. Burada önerilenler sadece birer örnektir. Amaç, kendi bütünlüğü risk altına girmiş bir toplumda bütünleştirici bir modelin ortaya konulmasından ibarettir.

    21 Ağustos 2016

    [1]İnsanda bulunan ruhi ve zihni haller; iyilik etmek ve fenalıktan çekinmek için takibi lazımgelen usul ve kaideleri öğrenetn ilim, Develioğlu F., Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lügat, 1993; Ethics, Moral https://en.wikipedia.org/wiki/Ethics

    [2]Secular (Dünyevi, herhangi bir dinin gereklerine dayanmayan) https://en.wikipedia.org/wiki/Secularity

    [3]Bkz. Tahkiki iman https://goo.gl/wyu1Yq

  • Nereden başlamalı?

    15 Temmuz darbe girişimi konusunda medya organlarında bol miktarda analiz ve çözüm okuyor, dinliyoruz.

    Hemen tamamında geçen anahtar sözcükler arasında, girişimin nedenleri bağlamında aldatılma, dış güçler, hıyanet vbg; çözüm bağlamında ise, kapatma, sistem, yapılanma, demokrasi gibi kelimeler ön sıralarda yer alıyor.

    3 Ağustos tarihli bir köşe yazısında (http://goo.gl/QOE0WQ) darbe girişimine yol açan nedenler bağlamında çoklukla tekrarlanan çelişkiler dile getirilirken, çözüm bağlamında laiklik ilkesinin önemi şu cümleyle vurgulanıyor: “Laiklik Türkiye için bir ölüm kalım meselesi. Bu göz ardı edilirse, istenen tedbir alınsın, işin sonu uçurumun dibidir”.

    Bu doğruya ne denilebilir? Demokrasinin önkoşulu sayılmak gereken laiklik ilkesinin göz ardı edilmesi rejimin ortadan kalkması demek değil midir?

    Yoksa öyle değil mi?

    Öyle olup olmadığını anlamak için başka bir örneğe bakmak lazım: Toplumumuzun fanatik bir bölümü haricinde Atatürk’ü sevmeyen var mıdır? Yok gibi görünüyor. Bunun için bir asit testi olsaydı kimin ne kadar sevdiğini (daha doğrusu saydığını) anlayabilirdik, ama yok.

    Yok mu?

    Aslında var. Atatürk’ün düşünsel mirasının tam ortasında “akıl yetisini kullanma aracı olan bilimin yol göstericiliği ” yer aldığına, bilim ise kuşku – merak – sorgulama üçlüsü, yani rasyonel ve kritik düşünme demek olduğuna göre,  öz’ü oluşturan bu kavramı önemseme bir asit testi olamaz mı?

    Okuduğunu anlama konusundaki düzeyi, uluslararası güvenilirlikteki testlerde –yani PISA- belgelenmiş[1] bulunan ve çoğu da kendini laik ve Atatürk’çü olarak tanımlayan genç nüfusumuz ve onları yetiştiren aile – okul – toplum üçlüsünün Atataürk’ün rasyonel ve kritik düşünme konusundaki mirasına saygısı anılan test yoluyla belgelenmiş değil midir? E peki hangisi doğrudur: Sözel Atatürk sevgi ve saygısı mı, yoksa yabancıların integrity = bütünlük (bizdeki karşılığı namus) dedikleri anlamda yaptıkları ?

    Bu, ağzından çıkanın anlamını düşünmemiş olmak değil mi?

    Gelelim benzer biçimde laiklik konusuna: Geçtiğimiz haftalar içinde TBMM Başkanı Sn. Kahraman, anayasadan laiklik ilkesinin çıkarılması gerektiği yolunda bir test söylemi ortaya attı. Nasıl bir tepki oluşacağını merak etmiş olabilir. Beklenebileceği gibi bir tepki oluştu ve ardından sözün şöylece düzeltilmesi yoluna gidildi (mealen): “Laiklik yararlı bir şeydir; her inanç sahibinin inancını dilediğince yaşayabilmesi demektir”.

    İlginç olan, bu ifade üzerine kamuoyundan gelen rahatlama tepkileridir: “Hah işte böyle, tepkiler gelince düzeltmek zorunda kaldı” vs.

    Laikliğe saygı (Atatürk’e saygı gibi) için asit testi de bu tepkilerdir. Yani ölesiye bağlı olduğu söylenen laiklik için, laikliğin tanımını değil, laikliğin yüzlerce yararından işine gelen birisini duyunca rahatlayan, duyduğunu anlamlandırma konusundaki bu yetersizliktir. Genellemek istemem ama, hiçbir yerde “kamusal kararların herhangi bir inanca dayandırılamayacağı; çünkü kamu denilen çoğulun içinde her inanç / inançsızlıkta kişilerin bulunacağı ve onların tercihlerine (yani egemenliklerine) saygı gösterilmesinin tartışmasızlığı” dile getirilmedi.

    Ne demek istiyorsun?

    Her yazı yazan karşısına sanal bir kişi alıp, yazdıklarına o sanalın vereceği tepkileri tahmin ederek devam eder. Ben de okuyanların neler diyeceklerini tahmin edebiliyorum.

    Demek istediğim o ki, Atatürk ya da laiklik ya da demokrasi gibi onlarca kavram tanımlanmamıştır. Bu, lafazan ve çok geniş bir kesimin ortaya çıkmasına yol açmıştır. Her kavram, içinde bulunan kabın şeklini alacak şekilde sıvılaşmıştır.

    Demokrasi, cumhuriyet, laiklik, laikçilik, dindarlık, dincilik gibi onlarca kritik kavram, içleri boşaltılmış, isteyenin istediği şekle sokabileceği girişimleri beklemektedir.  Nitekim 15 Temmuz girişiminin de kod adı “Yurtta Sulh” değil midir? Her yeri kaplayan Atatürk posterlerinin içleri boşalmış “araçlar” değil midir?

    Yani tam ne demek istiyorsun?

    Atatürkçü, seküler, yaşam tarzına müdahaleden korkan, ama bu konularda sadece eleştiren, bağıran, başkalarını göreve çağıran, her bireysel çabayı “iyi niyetli ama naif” bulan, ama kendisi –yukarıda açıkladığım konularda- bir çivi bile çakmaktan uzak duran ve kendini aydın olarak niteleyip, Hüseyin Cimşit dostumun ifadesiyle “ bir şeyler olsun, iyi olsun, çabuk olsun, ama benden bir şey istenmesin” beklentisi içindeki kişilere önerim, bütün bu olumsuzlukların temelindeki yapı taşlarını anlamaya ve onlar üzerinde uğraşmayı denemeleridir.

    Örneğin:

    • İçi boşalmış kavramları ortak akılla tanımlamak için Gezi Olayları’ndan sonra başlatılan çalışmalara katkı yapmalarıdır (http://goo.gl/hGfTqu),
    • Her biri, toplumun önemli bir sorun yapıtaşını hedef alan çalışmalara katkı yapmalarıdır (http://goo.gl/qGidbd),
    • 15 Temmuz girişimine yol açan nedenleri doğru tanılamak ve sonra da onları giderecek yüzlerce projeyi toplumun ortak aklını harekete geçirebilecek teknolojilere (örn. http://goo.gl/4IhpOz, http://goo.gl/7u8Kgz) bizzat katılmak için çaba harcamaları;
    • Bu topraklarda parçalanmış, aşağılanmış, çöp kamyonlarıyla sarılmış; güçlendirmek için esas yapılması gerekenin kozlarını bilme ve kullanabilme araçları geliştirmeyi bir kenara atıp, en değerli assset’lerin başında gelen kültürel birikimi yok edilmiş bir TSK’nın, düşmanlarımıza en değerli hediye olacağı gerçeğinin anlaşılmasına katkıda bulunmaları
    • Ve eğer bir şey yapmayacaklarsa gölge etmemeleridir.

    4 Ağustos 2016

     

    [1] Bkz. http://goo.gl/3qAKDR, PISA sinavlarinda Türkiye’nin performansi

  • Çare arayışları

    İki soru..

    15 Temmuz darbe girişimi sonrasında hemen herkesin tek tek ve gruplar halinde kafa yorduğu, tartıştığı konular genel olarak ikiye ayrılıyor: Niye oldu? ve Ne yapalım da bir daha olmasın?

    Bu bence sağlıklı bir tutumdur; rasyonel akıl da bunu gerektirir. Bununla beraber toplumumuzun nitelik (http://wp.me/p2t6mi-UR) dağılımı uyarınca, çözüm arayışları genellikle kestirme yollar bulmaya, eğer yok ise icat etmeye dayalıdır ki aslında bu da iyidir, yeter ki kendi zihinlerimizdeki yargı kalıplarını (http://goo.gl/v4B3fc) evirip çevirip, bunun da adını düşünmek olarak koymayalım.

    Medya ve internet kanalıyla gördüğümüz kadarıyla, darbe girişiminin “niçin” olduğu ve bundan sonra tekrar olmaması için “ne yapılması” gerektiği konularında ortaya atılan fikirlerin ağırlığı, askeri kurumların sivilleştirilmesi (askeri okulların kaldırılıp MEB’e bağlanması gibi) çevresinde toplanıyor.

    Girişimin açık yaralarının henüz taze olduğu günlerde bu tür çözümler düşünülse de zaman içinde ortak aklın galebe çalacağı, askeri kurumsal kültürlerin değerinin daha iyi anlaşılacağı beklenir.

    Aranan ipucu şu özlemdir:

    Bu bağlamda naçizane öneride bulunmama, İçişleri sayın bakanının bir gazetede okuduğum şu cümlesi yol açtı: “öyle bir düzen kuralım ki bir daha askeri darbe yapmak mümkün olamasın”. Bu bir anahtar özlemdir ve çare üretmek isteyenler –tüm yargılarını askıya alarak- bu özlem doğrultusunda fikir üretmelidirler.

    Askeri kurumların sivil otoriteye tabi olması demokratik rejimin bir ilkesidir; ama bu, askeri kurumları sivillere bağlamakla gerçekleştirilebilir bir şey değildir. Ülkemizde bol miktarda bulunan dini örgütler, sivil kurumlar içine de sızabilirler, nitekim sızmışlardır da. O halde aranan çözüm bu olamaz, aksine TSK’nın iyiden güçsüzleşmesinin yolunu da açar; bu da temeldeki amaca hizmet eder.

    Ne yapmalı yerine “ne yapmamalı”..

    Tam bu noktada, özlemimizi ifade eden cümleyi ters çevirerek bir soru sormalıyız:

    Bugüne kadar yapageldiklerimiz içinde en önemli neyi yapmayalım ki bir daha askeri ya da diğer türlerde darbeler yapmak mümkün olamasın?

    CNN Türk’te Ahmet Hakan’ın 26 Temmuz’daki Tarafsız Bölge programına katılanlardan Eray Güçlüer (E.Jand.K.Alb), “TSK’dan çeşitli kumpaslarla ilişiği kesilenlerin ortak özelliği nedir?” sorusuna şu cevabı veriyordu: “bu soruyu yıllardır düşündük; sonunda bulduğum ortak özellik biat etmezlik idi”.

    ve bir gün sonra aynı TV’nin haber saatinde Deniz Harp Okulu’ndan mobbing yoluyla atılan bir öğrenci (Ufuk İmrek) de, bu yolla atılan öğrencilerin ortak özellikleri olarak yine “biat etmezlik” niteliğine dikkat çekiyordu.

    Bu bir rastlantı değildir ve son derece anlaşılabilir bir nedene dayanmaktadır: Sadece 15 Temmuz girişimi için değil, Dünyadaki tüm kökten dinci hareketlerin ihtiyaç gösterdiği insan malzemesinin ortak özelliği “biat kültürüne yatkınlıkları” olarak görünüyor.

    Aranan cevaba bir adım daha..

    Peki buradan, “ne yapmayalım ki bir daha darbe olmasın?” sorusunun cevabına giden bir ipucu var mı? Evet var; hem de ipucu değil, cevabın tam da kendisi var: Her ölçekteki eğitim sistemi içinde, biat’ın ana elementi olan sorgulanamazlık (ezber) öğeleri tek tek temizlenmelidir (http://wp.me/p2t6mi-Ok).

    Yani..

    Askeri ya da sivil, hangi türden olursa olsun, her nerede sorgulanamazlık (ezber) var ise orada darbeci (en azından otoriter) eğilimleri özendirip besleyen bir iklim oluşur. Darbe istemiyorsanız her gün yemek öncesi alınacak ilaç “sorgulanamazlık”tır.

    Daha da ötesi..

    Çeşitli nedenlerle biat’tan vazgeçmeyip, bir yandan da darbe eğilimlerini önlemek için, okullara dersler koymak, anti-darbe yolunda beyin yıkamak, darbe cezalarını daha artırmak, sivil kurumlara bağlamak ve benzeri önlemlerin, sonuçta daha da baş edilemez belalara yol açması kaçınılmaz görünüyor.

    Esas suçlular..

    Genellikle her kriminal olayda, bir görünenler bir de hiç dikkati çekmeyenler vardır. En barizlerinden birisi eğer cinsel içerikli suçlar ise, bir diğeri de darbeler veya girişimleridir.

    Cinsel içerikli suçlar için nasıl ki sorgulama yerine hadım etme gibi zihni sinir türü bir önlemi alkışlayanlar bir anlamda bu tür suçlar için uygun iklim yaratmaya katkıda bulunuyor iseler; benzer şekilde darbe girişimleri için de, esas bakılması gereken yer eğitim sistemimizdeki ezber[1] uygulayıcıları ve yandaşlarıdır.

    İyi de kısa kes, “ne yapmayalım?”..

    Bu konularda –tam bu sözcüklerle olmasa da- sık duyduğum kestirmeci itirazını varsayarak tekrar etmeme lütfen izin veriniz: Her toplumun kültürü içine yerleştiği için farkına varılmaz hale gelen kültürel öğeler olması doğaldır. Toplumumuzun kültürü içinde de olumlu ya da olumsuz, diğer kültürlerden ayıran öğeler olduğu söylenebilir. Misafirperverlik, cesaret, tehlike anında dayanışma gibi bileşenler birkaç olumlu unsur iken, olumsuzların başında (sorgulanamazlık) gelmektedir.

    Eğer mutlaka bir şeye savaş açmak gerekiyorsa buna savaş açılmalı ve kim(ler) karşı çıkarsa çıksın açılmalıdır. Biata alıştırılmış topluluklar ile bir arada bulunamayacak bir şey varsa o da demokrasidir.

    Toplumumuzun en azından aydın (http://goo.gl/dER6ZE) kesiminin, kendisi ve ulusunun varlığını sürdürmekten daha önemli bir misyonu olabilir mi?

    Lütfen nasıl diye sormayınız, “nasıl” kavramını ince ve saklı bir itiraz aracı olarak kullanmayınız.

    Darbe = otoriter eğilimler = ezber = sorgulanamazlık = biat

    denklemini görünür bir yerlere yazınız; sonra da nasıl’ını konuşalım.

    28 Temmuz 2016

     

    [1] 1994 yılından itibaren 15 yıl, ezber sözcüğü –anlam kayması nedeniyle farklı anlam (yani “bellemek”) kazanmış olduğunu bile bile ısrarla- “sorgulanamazlık” yerine kullanılmış, eğitim sınıfının bunu idrak etmesi beklenmiştir. Ancak 2010 yılından itibaren, biraz da zorlama bir sözcük olan sorgulanamazlık terimi  kullanılmaya başlanmıştır.

    Çoğu öğretmen bir yandan (ezber)in yıkıcılığını az da olsa farketmiş, ama bir yandan da gerek (belleme)nin yabancı dil öğretimi, hemen hatırlanması gereken bilgilerin bellekte tutulması gibi yerlerde gerekli olması, gerekse (sorgulama)yı nasıl yapacağını bilememesi, bunun için gerekli çabayı göstermemesi nedenleriyle alışkanlıklarını sürdürmüştür.

    Bu yolda harcadığım yıllar boyunca edindiğim izlenim, eğitim sınıfı’nın %95+’nin, ezber kavramının sorgulanamazlık anlamına gelen esas anlamını bilmediği ve öğrenmek yolunda bir çabasının olmadığıdır. Daha da ilerisi, bir ulusal yıkım aracı olarak kullanılabilecek (ve de 15 Temmuz’da kullanılan) sorgulanamazlık konusunda yüksek öğrenim görmüş kesimin de hem yeterli beceriye ve de ilgiye sahip olmadığıdır.

  • Domino ve iletişim..

    ” Uzun yılların sosyo-kültürel birikiminin yoğunlaştığı Güneydoğu Anadolu topraklarında meydana gelen ve cennet yurdumuzu çevreleyen topraklarda yaşamakta bulunan kimi komşularımızın, bu topraklar üzerinde emeller besleme durumunda olan diğer devletlerin de katkılarıyla kanalize edilip, yönlendirilip, cesaretlendirildiği bazı olaylar hepimizin malumudur.”

    Yani; ” Güneydoğu olaylarını biliyorsunuz.”

    Yazımın başlığındaki iki sözcük arasındaki münasebeti ( ya da münasebetsizliği ) düşünürken Güneydoğu olayları da işe katılınca galiba durum iyice anlaşılmaz oldu. Üzerinde durmak istediğim konu G.Doğu ya da domino oyunu değil “iletişim”dir.

    Bildiğiniz gibi domino, iki ucunda farklı sayılar bulunan taşların rastgele çekilip aynı sayılar birbirine değecek biçimde yerleştirilmeye çalışıldığı  bir oyundur. Yukarıda, rastgele seçtiğim bir konudaki  basit bir bilginin, domino benzeri bir teknikle  nasıl anlaşılmaz hale gelebildiğini göstermek için bu örneği verdim.

    Bu yolla laf uzatmada kural, her sözün başına ona uyabilen bir ek getirmek ve sonra o ekin de başına  o eke uygun başka ek getirmek ve böylece devam etmektir. Bir örnek daha vermek gerekirse; ” havalar ısınıyor”   ifadesi önce ” yurdumuzda havalar giderek ısınıyor”   haline, sonra  ” güzel yurdumuzda , geçen yıl da olduğu gibi havalar giderek ısınıyor ”  haline getirilir ve giderek NATO üyeliğimiz ile doğadaki sera etkisi de işe katılarak değme dilbilimcinin içinden çıkamayacağı hale getirilir.

    Okuyucuların aklına bu abesle iştigal metodunun faydası nedir gibi bir soru mutlaka gelir. Durum sanıldığı gibi olmayıp bu metodun kullanıldığı bir çok hal vardır. Bunlardan birkaçını hemen sıralayabilirim:

    1. Az söz söyleyip çok söylendi imajı yaratılmak istenen haller (eşinin kendisine fazla birşey anlatmadığı şikayetine muhatap olanlar ve diplomatlar kullanabilir)
    2. Ne söyleneceği düşünülürken vakit kazanılmak istenilen haller,
    3. Hafif saf insanların aklını karıştırarak, yapılmak istenen bir cinliğin farkına varılmasının istenmediği haller,
    4.  Hazırlıksız yakalanılan haller (öğrencilere sınavlar için tavsiye edilir, ancak sonuç garanti edilmez,
    5.  ve bütün bunlardan daha sıkça, bir konuda fikir belirtmek durumunda olunmasına rağmen, yeterli bilgi ve/ya deneyime sahip olunmayan ama bu durumun karşısındakilere de belli edilmemesi gereken haller.

    Domino tekniği tek başına kullanıldığı gibi, etkisini artırıcı diğer tekniklerle birlikte de kullanılabilir. Bunlar, konuşurken kelimeler arasında bekleme tekniği, parmağını karşısındakine uzatarak telaş yaratma tekniği ve sıkıntılı -düşünceli tavır takınarak ” zaten canım sıkılıyor bir de seninle uğraşmayalım ”   tekniği gibi metodlardır.

    Denilebilir ki bu basit bir laf uzatma sorunudur. Bu konu toplum hayatımızda ne gibi ciddi problemlere yol açabilir ki ?

    Değerli okurlarım; sizleri temin ederim ki başta demokratik yaşamımızdaki kesintiler dahil olmak üzere, çoğu sorunumuzun altında  iletişim becerisi yetmezliğimiz  yatmaktadır.

    Eğer sivri akıllının biri çıkıp da uzun ve tumturaklı söz söyleyip yazı yazmayı yasaklayıp sadece ifade edilmek istenilenin özünü (mesaj) söyleyip yazmaya izin verse,  okuyup dinlediğimiz birçok kişinin elinin veya dilinin tutulduğunu  hayretler içinde görürdük.

    Birçok kişinin, söz söyledikleri konuda hiçbir “öz”e sahip olmadıklarını, çözüm önerisi diye önümüze konulanların domino tekniği ile üretilmiş olduğunu ve belki kendilerinin dahi bunun farkında olmadıklarını görürdük.

    Şaka ile karıştırarak sizlere sunduğum domino tekniği aslında öldürücü bir silahtır. İnsanların zamanlarını çalarak onları yavaş yavaş (ama kesinlikle) öldürür; toplumlara ise boş umutlar sunarak onların yok olmasına yol açar

    Önümüzdeki haftalarda iletişim becerimizin niçin gelişemediğini irdelemek üzere bu haftalık hoşça kalınız.

    M.TINAZ TİTİZ

    1990 Şubat

  • Yanıltıcı Düşünme biçimi

    Lider (en genel anlamda) ve çevresi (yine en genel anlamda) arasındaki ilişkilerin en önemli bileşeninin, “karar alma” ve “alınan kararları uygulaması”dır denilebilir.

    Kuşkusuz lider ve çevresi arasındaki ilişkileri etkileyebilecek akrabalık, çıkar vb başkaca  öğeler olabilirse de, bunların istisnai durumlar olduğunu varsaymak zorundayız.

    Deneyim paylaşımı ve bir gözlem!

    Önemli kararlar –büyük çoğunlukla- lider tarafından alınır; kararlar her zaman olmasa da çevresiyle tartışılır. Yine çoğunlukla bu tartışmalar, liderin kararlarından emin olmak amacına yöneliktir.

    Lider çevresinin bu süreçteki olası itirazları genelde “cılız ve her an ricata hazır” tondadır. İşçi işveren ilişkilerindeki “kapıda senin işini yarı ücrete yapacak çok kişi var” kalıbı burada da geçerli sayılabilir.

    Bir soru: Bu niye böyledir?

    Olası cevap grupları şunlar olabilir (mi?):

    (1)Lider o denli üstün yeteneklere sahiptir ki, çevrenin itirazi fikirlerinin dikkate alınabilir olması olasılığı çok zayıftır.

    (2)Lider normal yetenekte bir kişidir, ama çeşitli nedenlerle çevresine nitelikleri düşük olanları toplamıştır.

    (3)Hem lider hem çevresi, uymayı zorunlu saydıkları bir “ortak düşünme disiplini”ne sahip değillerdir.

    İçinde bulundukları toplumun başat kültürü haline gelmiş bulunan “delusional thinking[1]” (rasyonel düşünce halkalarının boşluklarını dolduran irrasyonel halkalardan oluşan kopuksuz görüntülü zincir), lider ve çevresinin de düşünme biçimidir.

    Kanımca, liderler ve çevreleri arasındaki sağlıksız ve değer üretemeyen, aksine tüketen geleneksel ilişki biçiminin nedeni, bu üç ihtimalden sonuncusudur. Sürekli öykündüğümüz, ama aşağılamaktan da geri durmadığımız gelişkin kültürlerle aramızdaki fark bu üçüncü neden yoluyla doğmuştur.

    İnanılmaz görünebilir ama, toplumumuzda, arasına az sayıda rasyonel düşünce halkaları karışmış, çoklukla, ses tonu, unvan, rütbe, zenginlik, şöhret  gibi irrasyonel halkalar’dan[2],[3] oluşan “delusional thinking” düşünme biçimi son derece yaygındır. Bu o denli doğal hale gelmiş ve rasyonel[4] düşünceye o denli “benzer” hale getirilmiştir ki, aradaki fark ancak farklı kültüre sahip kişilerce görülebilir durumdadır.

    Söz konusu benzerlik, toplum içinde popüler olmuş dini, etnik, siyasi, ideolojik söylemlerden ödünç alınan kavramlar yoluyla sağlanmakta, bu söylemlerden herhangi birisinin sempatizanı olanlarca “rasyonel gibi” (pseudo-rational[5]) algılanmaktadır.

    Bu ilişki biçiminin yaşam içindeki başlıca kodları şunlar:

    (1)Bir şey ya bütünüyle doğru (beyaz) ya da yanlıştır (siyah). Yanlışlar ve doğrular birleşerek bir bütün (gri) oluşturamazlar.

    (2)Benim düşüncem doğrudur; doğrular da tektir.

    (3)Güçlünün düşünceleri doğrudur; değilse de itaat edilmelidir.

    Kimse kötü olmayabilir ama..

    Yıllardır siyasi partileri yöneten liderlerin hiç birisi –muhtemelen- kötü insanlar değillerdir; ama bu insanlar ve çevresindekilerin kabul edilemez görünen ilişkilerinin temelinde, açıklanan sağlıksız düşünme biçimi vardır. Bu sağlıksızlık, toplum içinde kimsenin birbirini anlamaması bir yana, ideolojik, etnik, siyasi ve özellikle de dini söylemlerin de içlerinin boşalmasına yol açıyor.

    Nitekim, toplumumuzda –sınırlı da olsa-  ulusal bütünlüğü sağlama görevi yapan unsurlardan birisi olan din kurumunun, irrasyonel halkalar üreticisi olarak görev yapmasındaki yaygınlık tek isimlendirme altında binlerce “yapay din” oluşmasına yol açmıştır. Medyada dini söylemler yoluyla siyaset yapan ya da “dini aydınlatmalar” yapan kişilerin bu denli ayrıntı düzeyinde, ama bir işe yararlılık da içermeyen ifadeleri bunu göstermiyor mu?

    Aydınımız rasyonel düşünceyi yeniden keşfetmelidir; ama nasıl?

    Aydın kesim –belirgin biçimde- bölünmüş durumdadır: Dünyevi yaşam kurallarını dini esaslara dayandırma yanlıları ile seküler yaşam kurallarını savunanlar.

    Bu kesimler geleneksel olarak ayrı dünyaların insanları olarak yaşayageldiler ve aralarında –Kurtuluş Savaşı hariç- pek bir yardımlaşma da ol(a)madı. Bu denli ayrışmış olsalar da ilginç bir gerçeklik olarak her iki kesimin de –tabii ki tamamı olamaz- düşünme biçimleri, yukarda açıklanan “delusional thinking” (kısaca yanıltıcı düşünme denilebilir) modelinin özelliklerini taşıyor.

    Bu iddianın somut bir örneği, iki kesimi ayırt eden din ve sekülerlik kavramları konusundaki bulanıklıktır. Bu denli ayrıştırıcı rol oynayan iki kavram konusundaki bu bulanıklık, bilgi eksiği, dikkatsizlik ya da kasıt değil, ancak düşünme biçimlerindeki ortak yanıltıcılıktan kaynaklanabilir.

    Bu kesimleri ikna ederek, bireysel özel yaşamları dışındaki ortak yaşam alanlarında ortak düşünme biçimi olarak rasyonel düşünceyi benimsemeleri güç görünüyor. Ama, bu iki kesim dışında kalan seküler ve/ya dindar kişilerin halen sahip oldukları rasyonel düşünme biçimini kullanarak:

    (a)Sekülerliği temsil eden akıl ve inancı temsil eden sezgi’yi, değer üreten bir spiral biçiminde kullanma yolunda işbirliği imkanları aramaları,

    (b)Yanıltıcı düşünme biçimine sahip kesimler içindeki “kazanılabilir nitelikteki” kişilere rol model oluşturabilecek kurgular üretmeleri

    mümkün olamaz mı? Her iki yolun da –özellikle ikincisi- güçlükler içerdiği bellidir; ama kazanımları tahmin edilebilecekten daha fazladır. Örneğin, akıl ve sezgi’nin parçalanması (bkz. http://wp.me/p2t6mi-Zu) olgusu tersine dönebilir ya da din kurumunu yozlaştıran irrasyonel düşünme öğeleri hakkında bir farkındalık oluşmaya başlar ve böylece din kurumu daha yapıcı bir konuma gelebilir.

    Bütün bu beklentilerin ötesine uzanabilen olumluluklar da beklenebilir; ama bütün bunlar, tüm yaşamımızı derinden etkileyen hastalıklı düşünme biçiminin (yanıltıcı düşünme) farkına varılmasıyla başlayabilir.

    17.06.2016

    [1] Bkz. http://psychcentral.com/lib/identifying-irrational-thoughts/

    [2] Sokaktaki sıradan kişiden en sıradışı kişilere kadar, her gün dinlemeye alıştığımız, “sen kimsin?”, “benim kim olduğumu biliyor musun?”, “işine bak”, “kanun manun tanımam”, “verdimse ben verdim” vb irrasyonel halkalar…

    [3] Bkz. Zihinsel Virüsler (http://wp.me/p2t6mi-1Wz)

    [4] Metin içinde kullanılan rasyonel düşünce, aslında rasyonel ve kritik düşünce ikilisini kapsamak üzere kullanılmıştır. Rasyonel (nedensel) düşünce için bkz. http://bit.ly/1UIfMew; kritik (eleştirel) düşünce için bkz. http://bit.ly/1XfltUS.

    [5]http://bit.ly/1U6es8o

  • Zihinsel Virüs No 0: “Söz konusu olamaz!”

    Tam 16 yıl evvel yazılan Zihinsel Virüsler başlıklı yazıda, toplumsal kavram dağarcığımıza yerleşmiş dört virüsten söz etmiştim. Yazıya tıklayanlar, “Başkası yapmasın ben de yapmayayım”, “Evet ama yine de”, “Siyaset, yurttaşların sorunlarını çözmek için yapılır” ve “Sana ne” adı verilen virüslerin ne gibi melanetlere yol açtığını okuyabilirler.

    Bu kadar süre içinde, bu dört virüsün hemen hemen rastlanabilecek melanet türlerinin hepsi değilse de büyük bölümünü oluşturduğunu düşünmüş, geri kalanları da diğer araştırmacılara bırakmıştım J.

    Tam buna kendimi inandırmışken, ta başından beri var olan en kıdemli denilebilecek virüsü atladığımı fark ettim; bunun nasıl olduğunu bilemiyorum.

    Bu nedenle bu virüse, hepsinden önemlisi olduğunu belirtmek için de sıfır numarasını verdim. Kısa açıklamasını verince, ne kadar çok yerde işe yarayacağını(!) ve ne kadar başa çıkılmaz güçte olduğunu kolaylıkla değerlendirebileceksiniz. İşte birkaç örnek:

    –       Meydana gelen trafik kazasından sonra yapılan teknik incelemede km saatinin 220’de takılı kalması söz konusu değildir.

    –       Bakım ve güvenliğinden sorumlu olduğum çocuklara tacizde bulunmam söz konusu olamaz. Diğer yöneltilecek iddiaların hepsi aynen bunda olduğu gibi çürütülecektir.

    –       Bu ithamlarınızın hiçbirisi söz konusu değildir. Vb.

    Giderek daha fazla kullanılan bu virüsü de koleksiyonumuza dahil etmek istedim.

    26 Mart 2016 / https://tinaztitiz.com/7475

  • İnovasyon teşvikle değil sorgulamakla mümkündür..

    (Eğer…. ise / Eğer ….değilse) Yöntemini Kullanarak Geliştirilebilir İnovasyon (yenileşim) Örnekleri (Rev 0 – 25.03.16) Lütfen aşağıdaki tabloyu incemeden önce Eğer … ise konulu ppt sunuma tıklayıp izleyiniz.

    TABLO >> egerdegilse_inovasyondur

    Toplumumuz inovasyonla yatıp yenileşimle kalkıyor. Devlet teşvik veriyor, inovasyon yapılırsa ne gibi “iyi şeyler” olacağı anlatılıyor.

    Yukarıdaki basit örneklerden görüleceği gibi, inovasyon talimat, teşvik ya da rica ile olmuyor. Görüldüğü gibi tek yol, “eğer ….değil ise” alanındaki inovasyon fırsatlarını görebilecek “gözlükleri takmak”.

    Bu gözlüğün adı “sorgulama”dır. Çocuklarımız Dünya’ya doğal bir sorgulama becerisiyle gelirler. Gelirler ama biz onları -kendi ideolojilerimiz yönünde- ezberletir ve yaratıcılıklarını öldürürüz.

    Gelişmemizi daha çok cahil yetiştirmeye ya da okuduğunu anlamadan Kuran’ı yüzünden okuyacak çocuklar yetiştirmeye bağlamış eğitim sınıfı mensupları ve yaranmaya çalıştıkları siyasi görevliler, tuttuğumuz bu yolla ancak başkalarına muhtaç insanlar yetiştirdiğimizin farkına varıp, inovasyonun teşvikle değil özgür düşünceli her şeyi -ama her şeyi- sorgulayabilen çocuklarımızın beyinlerini iğdiş etmekten vazgeçmekle mümkün olabileceğini idrak etmelidirler.

    25 Mart 2016

  •  Ne yapılmamalı?

    Bu konuda hazırlanmış bir sunuma tıklayıp indirerek başlarsak diyeceğimi daha kolay anlatabilirim.

    İkinci olarak, birbirine benzemez kimyasal türlerin (atom, molekül, iyon vb.) bir araya gelerek kimyasal bileşimleri oluşturmasında rol oynayan kimyasal birleşme eğilimi (afinite) denilen bir elektronik özelliği’ne değinmek istiyorum. Bu özellik (afinite, çekicilik) her kimyasal tür için farklı imiş (bazı maddelerin, örneğin oksijenin bazı metallerle birleşmeye karşı ne kadar istekli olduğunu pratikten de biliyoruz).

    Maddeler Dünyası’nın fiziksel kimya ve kimyasal fizik alanından, -benzetme yoluyla- sorunlar Dünyası’nın kimyasına geçelim. Gerçekten orada da maddeler kimyasının önemli kuralları geçerli. Ama mesela maddeler kimyasının “bir şey yoktan var olmaz, var olan bir şey de yok olmaz; ancak yer ve şekil değiştirir” yasası, “sorun kimyası”nda geçerli değil. Sorun kimyası süreçlerini düzenleyen yasalar :-), maddeler  kimyasından farklı olarak şunları diyor:

    Kural 1– Sorunlar yoktan var edilebilir, var olan sorunlar ise yok edilemez, umulmayan yer ve zamanda ortaya çıkar. Bu süreç akılsız bir karar sonunda başlar ve bitmez.

    Kural 2– Hiç bir sorun onu meydana getiren nedenler ortadan kaldırılmadıkça çözülemez, ancak şekil değiştirir. Nedenleri yok etmeye dayalı olmayan her çözüm girişimi yeni sorunların üremesine yol açar.

    Kural 3– Bir sorun çözülmediği sürece doğurma ve başka sorunlarla birleşme yoluyla çoğalma eğilimindedir. (Büyütmek için resme tıklayınız)sorunagaci

    (1995’te ilk üçünü önerdikten 3 yıl sonra bu yaklaşımın doğru olduğunu, ama bir dördüncü kanunun ilave edilmesi gerektiği ortaya çıktı).

    Kural 4– Sorunların, aralarında bileşikler yaptığı bir ortam içinde, başka bir ortamda uygulanıp iyi sonuç vermiş çözümler hedeflenen sorunu çözemez ve hatta yeni sorunların üremesine yol açabilir.

    Şimdi bir adım daha atıp, kendimize yönelteceğimiz bir soruyu cevaplamaya çalışalım. Soru şu: Sadece birkaç sorun içeren bir ortam, yukardakilerden 3ncüsü uyarınca giderek yeni sorunlar üretmeye başlasa, oluşan her yeni ortam içindeki kimyasal elementlerden bazıları, diğer sorunlara karşı farklı afiniteler içinde daha hızlı yayılmaya, daha çok kimyasal tür içinde yer almaya başlayacaklardır.

    Acaba bu olgu –bütün şaka deyimler bir kenara- sorunların çözümünde yeni ve etkili şu yaklaşımı işaret eder mi: Neredeyse sonsuz çeşitlilikteki sorunlarımız dünyasında, diğer sorunlara karşı en yüksek afinitesi olan(lar)ı tespit edip, onları çözmeye öncelik versek, hem sorunlar dünyamızda önemli bir ferahlama olur, hem de sorun çözümü için ayırdığımız kaynakları çok daha verimli kullanırız. O halde ilke, sorun çözümüne balıklama dalmadan önce, yüksek afiniteli olan elementleri tanılamak olmalı.

    İyi de her sorun’un afinitesi alnında mı yazıyor?

    Yazmıyor, ama sorunlara alıcı gözle, sorun kimyası’nın 4 kuralı uyarınca bakan çoğu kişi bu tür “birleşme isteği yüksek” sorun elementlerini teşhis edebilir, yeter ki yaygın şu iki hastalığa karşı aşı yaptırmış olsun:

    (1)    dir aşısı: (dir) hastalığı, diğer tıbbi hastalıkların aksine hiçbir rahatsızlık verici semptom göstermez, deyim yerindeyse konfor içinde öldürür. Aşı yaptıranlar, her dir’li ifadenin –zor da olsa- en az bir ön koşulu olduğunu görmeye başlar ve dir’in rahatlatıcı atmosferinden ayrılmanın sıkıntılarını yaşamaya başlarlar.

    Zaman zaman akıllarına “geliveren”, gazeteden, TV’den okuyup dinledikleri parçaları birleştirerek, karşılarındakileri şaşırtacak “dir zincirleri” oluştururlar. İçki masalarının vazgeçilmez mezelerinden olan bu zincirler, ayılınca kopar.

    Dir aşısı iki elementten oluşur: Yanlışlanabilirlik ve “en güvendiği dir’lerin bile koşullu olduğu” gerçeği.

    Aşı olanların, daima göz önündeki bir yere, Niels Bohr’un şu sözünü[1] yazmaları önerilir: “Her cümleme saklı bir soru olarak bakmalısınız”.

    (2)    Övünme aşısı: Kendiyle, çoluğu çocuğu, akrabaları, tanıdıklarıyla övünen; hepsini tüketince karşısındakileri aşağılayarak kendini yüceltmeye çalışan bir kişi o denli meşguldür ki, yukarda önerilen “sorunlara alıcı gözle bakma”ya ya da bakanları dinlemeye ayırabilecek zamanı yoktur.

    Bulutsuz ve ışık kirliliğinin olmadığı bir gece gökyüzüne bakmak ya da “micro cosmos” filmindeki scarabaeidae (bok böceği) –samanyolu galaksisini kullanarak yönünü belirliyormuş- adlı böceğin akıl ve çabasını görmek tam korumasa da işe yarar bir aşıdır.

    Şimdi lütfen çevrenizdeki sorun olarak gördüklerinize bir bakınız. Sorunları oluşturan elementlerin afiniteleri bağlamında neler yapılması gerektiği daha net görünecektir.

    1 Mart 2016

    [1]“you are to regard my every sentence as a question in disguise”, Herzog, W.R., “Prophet and Teacher”, pp xi, 2005

  • Yargıların Sorgulanması üzerine..

    • Sizin bir yazınızı okudum; başlığını tam çıkaramayabilirim, ama galiba “yargılarımızın sorgulanması” ya da o bağlamda bir başlıktı sanırım. Bu konuda kafama takılan birkaç soru var.
    • Neydi onlar ?
    • Sürekli kullandığımız “yargı” ifadelerinin kalıplaşarak hayatı kolaylaştırdığını, ama o ölçüde de gözlerimizi kör ettiğini iddia ediyordunuz.
    • Evet hatırladım, tam olarak böyle düşünüyorum.
    • Kalıp haline gelen yargılar zaman tasarrufu sağlıyor. Bu doğru. Örneğin, “su 100oC’de kaynar” yerine, “eğer sıcaklık, basınç ve suyun bileşimi normal sınırlar içinde ise su 100oC’de kaynar” gibi konuşmaya başlansa zaman kaybı olurdu. Peki ama kör etme meselesi nedir?
    • Bu tasarruf bir alışkanlık haline gelir ve “ön şartların söylenmeMEsi” gibi bir noktaya varır. Daha da vahimi, her zaman su kaynama örneğinde olduğu gibi bilimsel yargılar değil, daha bulanık (fuzzy) yargılar söz konusu olduğunda, taraflar birbirlerinden tamamen ayrı yargılarda ısrar etmeye başlayabilirler.
    • Evet giderek bir kör döğüşüne dönecek galiba.
    • Ön koşulların söylenmeden söylenmiş varsayılmasının sakıncası daha da önemli bir sorun ortaya çıkarır: Ön koşullar geniş bir alanı daraltarak söz konusu yargının gerçekten geçerli olduğu alanı tarif ederken, o alanın dışındaki alan giderek ilgi alanımızdan çıkar.
    • Kör olma işini şimdi anladım; ama bi dakka, “o alanın dışındaki alan”da ne var ki bu kadar ilginizi çekiyor?
    • Evet bu süper bir soru; örneğin, suyun normal şartlarda kaynaması yerine, o şartların dışında ortaya çıkabilecek yeniliklerden mahrum kalınabilir. Mesela düdüklü tencerede yüksek basınçta daha yüksek sıcaklıklarda pişirme sağlanabilirken, aksine daha düşük basınçlarda 100 derece yerine çok daha düşük sıcaklıklarda kaynama olabileceği gerçeklerini göremeyiz.
    • Bu müthiş bir şey. Acaba tüm keşif ve icatlar, “o alanın dışı” dediğiniz alandan mı geliyor?
    • Aynen öyle. O alanın ortaya çıkarılması, “eğer ….ise” ön koşulu yerine, “eğer …. değilse” ön koşullu bölgede olup bitenlerin sorgulanmasıyla mümkün oluyor. Sorgulama becerisi kazanmış bir kişi için çevresi, bu beceriyi kazanmamış olanlara göre çok daha geniştir (tıklayın); denilebilir ki, tüm keşif, icat ve inovasyonlar (eğer ….. değilse) alanının içinden çıkmaktadır.
    • Yemin ederim şu anda tüm çevrem farklı görünüyor. Oturup tek tek sonu …dir ile biten yargıları eğer ..ise / değilse süzgecinden geçirip ortaya nelerin çıkacağına bakacağım. Ama sen yine de bir örnek verir misin?
    • Vereyim, hatta biri somut diğeri soyut kavramlarla ilgili iki örnek vereyim.
    • Kör istemiş bir göz Tanrı vermiş iki göz.
    • Önce somut olan: “Özgül ağırlığı büyük olan dibe çöker” bir yargıdır ve fizik kuralıdır. Aynen “su 100 derecede kaynar” gibi. Ama nasıl ki kaynamanın ön şartlarını ıska geçmeden söylediğimizde mesela düdüklü tencere gibi bir icat ortaya çıkarsa, ağır olanın dibe çökmesi de böyle.
    • Onun ön şartı ne?
    • “Eğer yüzey gerilimince taşınamayacak ağırlıkta ise” gibi ön şartı var. Ve şimdi “eğer değilse” tarafına bakalım: “Eğer özgül ağırlığı büyük olan madde öğütülüp küçültülür ise” pekala bir sıvının yüzeyinde kalabilir.
    • Peki bundan bir icat çıkar mı?
    • Evet çıkar. Mesela kömür yıkama tesislerinde, suya karışan çok ince tozların –ki toplamda binlerce ton eder- geri kazanılması için, suyun yüzey gerilimini artıran bir madde suya karıştırılır. Böylece kömür tanecikleri suyun üstüne çıkar ve oradan da sıyrılarak alınır.
    • Vay be!
    • Vay ya. Tüm keşif ve icatlara bakarsan hemen hepsi, “eğer değilse” alanına bakmayı sağlayan sorgulamayla bulunmuşlardır.
    • Ne söyleyeceğimi şaşırdım. Peki soyut kavramla ilgili örnek ne?
    • Ona da örnek olarak “demokraside halk kendini yönetmelidir” yargısını vereyim. Bu da neredeyse fizik kuralı kadar doğru değil mi?
    • Evet doğru.
    • Doğru ama ön koşulu var mı ona bakmak lazım. Sonra da o ön koşul yok ise diye bakarız.
    • Peki bak bakalım.
    • Ben niye bakayım, öğrenecek olan sen olduğuna göre sen bak bakalım.
    • Ben nasıl bakacağımı bilmiyorum, öyle bakmaya alışmadım.
    • Biraz kafanı kurcala, halk kendini ne zaman yönetmemelidir diye soru sorarsan ön koşulunu bulursun.
    • Peki; “eğer halk yeterli eğitim düzeyinde ise kendini demokrasi ile yönetmelidir” gibi bir ön koşul buldum, doğru mu?
    • Hem de tam doğru.  
    • Yani buradan şu mu çıkıyor: “Halk eğitimli değilse demokrasiyi bir kenara bırakmalıdır”?
    • Tam böyle çıkmıyor. “Eğer halk eğitimli değilse –herkes eğitimsiz olamayacağına göre- içindeki eğitimlileri seçip, temsilcileri eliyle (temsili demokrasi) kendini yönetmelidir” sonucu çıkıyor. Bu da bir çeşit buluş sayılmaz mı?
    • Bi dakka, bu tam olmadı. Eğitimli olanların iyi yöneteceği de bir yargı değil mi? O halde onun da ön koşulları olması gerekmez mi?
    • Sen bayağı hızlı gidiyorsun, bravo. Demin işi karmaşıklaştırmamak için eğitimli deyip geçtim. Şimdi diğer ön koşulları da koyalım.
    • Nedir onlar?
    • İtiraz eden sen olduğuna göre sen bulabilirsin. Eğitimli olmanın yanındaki ön koşulları bir düşün bakalım.
    • Bir, eğitimi uyduruk olmayacak; iki, yüksek ahlaklı olacak; üç ruh sağlığı yerinde olacak.. Başka aklıma gelmiyor.
    • Bunlar mükemmelen yeter. Şimdi “eğer değilse”yi bir toparla ve tam söyle de buluşun tam ortaya çıksın.
    • Eğer halkın tamamı ya da seçeceği temsilcilerinin eğitimleri yeterli, ahlakları iyi ve ruh sağlıkları yerinde değil ise, o halk kendini demokrasiyle yönetemez”; oldu mu?
    • Eksik oldu ama oldu diyelim.
    • Bu da ne demek, hani eksiksiz bulmuştum.
    • Eksik oldu, çünkü ortaya çıkan sonuç bu kadar değil; “halk kendini yönetemez” dedik bitirdik; ama sonrasında ne olacağı da yine “eğer ..ise” biçiminde tamamlamak gerekmez mi?
    • Haklısın tamamlayalım, onu da sen yap bari.
    • Peki;
      • eğer halk iyi eğitimli, iyi ahlaklı ve ruh sağlığı yerinde insanları seçerse” ve
      • eğer onların doğru yol üzerinde olup olmadıklarını sağduyusuyla denetleyebilirse” ve
      • eğer yoldan çıkmalar halinde gereğini yapabilir ise” o takdirde demokrasi yararlı bir idare biçimi olup halkın sorunlarını çözebilir.
    • Şimdi eksiksiz oldu galiba!
    • Hayır hala olmadı.
    • İnanmıyorum, nesi eksik?
    • Dikkat edersen üç tane ardışık “eğer ..ise” gerçekleşir ise varılacak sonucu söyledik.
    • Daha eksik ne kaldı ki?
    • “Eğer ..değil ise” kısmı eksik kaldı. Yani bu üç koşul aynı anda gerçekleşmez ise ne olacağı. Ancak onu da söyleyebilirsek ancak o zaman eksiksiz bir sorgulama yapmış oluruz.
    • Yani?
    • Yani; “eğer bu şartlar yerine gelmez ise, bu durumda demokrasi sorun çözen değil, sürekli sorun üreten bir rejim haline gelir”.
    • Bitti mi?
    • Seni memnun etmek için istersen bitti derim ama, ne yazık ki sürekli sorun üreten ve çözümünü de yine demokrasiden bekleyen; ama bir türlü onun ön koşullarını yerine getirmeyi akıl edebilecek sorgulamayı yapamayan halkın sorunları bitmez. Bunun adı Kısır Döngü’dür.
    • Ben çözümü anladım, demokrasiden vazgeçmek lazım!
    • Senin aklın da yanlış formatlanmış olduğu için yanlış sonuca vardın. Tabii ki çözüm o söylediğin değil.
    • Ya ne?
    • Rasyonel (nedensel) ve kritik (eleştirel) düşünme ikilisini ayırmadan kullanırsan çözümü sen de bulursun.
    • Şimdi bir de n’olur başıma bu kavramları çıkarma zaten kafam karıştı.
    • Kafanın karışmasının nedeni ben değilim, hatta demokrasi de değil. Çocukluktan beri demokrasinin “istediğini yapma rejimi” olduğunu bize ezberleten –ve halen devam eden- süreçtir sorumlu olan.
    • İyi de ne yapmam gerektiğini bir türlü anlamıyorum. Lütfen önüme yapılması imkansız şeyler koyma.
    • Yapman gereken Rasyonel ve kritik düşünme disiplininden kopmadan yargıları sorgulamayı öğrenmek ve bunun yaygınlaşmasına çalışmak.
    • Peki böyle yaparsam Kısır Döngü’den çıkar mıyız?
    • Çıkarız ve çıkamayız.
    • Bu bir bilmece mi?
    • Hayır, gerçeğin ta kendisi ve yine tüm gerçekler gibi koşullu:
      • Eğer, birlikte ortaya çıkardığımız gereksinimleri yerine getirmek için çaba harcar isen ve
      • Eğer, bu çabanı yaygınlaştırmak için çaba harcar isen ve
      • Eğer, kestirme yollar bulacağım diye bu gerekliliklerden kaçmaz isen “çıkabiliriz”;
      • Eğer hayallere kapılır ve kısıtlı enerjini verimsiz kullanır isen ve
      • Eğer etkileyebileceğin insanların da enerjilerini benzer biçimde heba eder isen “çıkamayız”.
    • Galiba şimdi “koşulsuz hiçbir gerçeğin olamayacağını”; “koşulsuz gerçekler peşinde koşanların kendini ve toplumu kısır döngüler içine sokacağını”, kısaca “bedava yemeğin olamayacağını” anladım.
    • mi acaba?

    16 Şubat 2016 Salı