-
May 25 2012 Kısır döngüler birer avantaja çevrilebilir mi?
İki veya daha çok olay, bir kapalı çevrim halinde birbirlerini üretiyorlarsa buna “Kısır Döngü” ya da eskilerin deyimiyle “Fâsit Daire” adı veriliyor. Ancak bu tür kapalı çevrimler her zaman fesat üretimine (fâsit) sebep olmazlar. Bir bölümü son derece yararlı işlevler de görürler. Tavuk ve yumurta döngüsü gibi. Bunlara çeşitli örnekler vererek döngülerin neler ürettiğine daha iyi karar verilebilir. İşte birkaç örnek:
- Yumurta > Tavuk > Yumurta
- Kalabalık kamu kadroları > Personel için ayrılabilecek bütçenin daha çok kişiye bölünmesi > Düşük ücret > Düşük ücrete, ancak düşük nitelikli çalışanların istihdam edilebilmesi > Beklenen görevlerin standartının düşmesi > Düşük standartlı görevlere, çok sayıda düşük nitelikli işsizin talep yaratması > Taleplerin siyasi baskıya dönüşmesi > Kamu kadrolarının daha da kalabalıklaşması.
- Gelişmiş bir demokratik ortam > İnsanların nitelik dokularının gelişmesi > Yüksek nitelikli insanların demokratik ortamı daha da geliştirmeleri.
- İnsanların nitelik dokularının yetersizliği > Demokrasinin yarattığı özgürlük ortamının, karşılıklı hakların çiğnenmesine yol açması > Demokrasinin yozlaşması > İnsanların nitelik dokularının daha da bozulması.
- Eğitim sisteminin çarpıklığı > Yetersiz nitelikli insan yetiştirilmesi > Yetersiz nitelikli insanların “oyun kurucu” durumuna yükselmesi > Yetersiz sistemlerin kurulması ve/ya mevcut sistemlerin kötü işletimi (eğitim sistemi de dahil) > Eğitim sisteminin daha da bozulması
- Terör > Devlete güven ortamının zedelenmesi > Kamu görevlilerinin hizmetten kaçışı > Yetersiz hizmet sunumu > Halkın şikayet ve reaksiyonları > Terörün bu reaksiyonları istismarı >Terörün daha da güçlenmesi.
- Yüksek enflasyon > Küçük ölçekli işlerin batması > üretimin azalması > Artan enflasyon.
- Kendi işini kuranların sayısının artışı > Daha çok insanın bundan haberdar oluşu > Daha çok kişinin cesaretlenmesi > İşini kuranların daha da artması.
Bu tür “kendini besleyen döngü”lerin büyük bir bölümüne dikkat edilirse, başlanan nokta yerine ya daha geri (ya da ileri) bir noktaya varıldığı görülecektir, aynen açılan ya da kapanan bir spiral gibi. Eğer döngü “iyi” birşeyler üretiyorsa bu spiral giderek daha iyi sonuçlara; aksine “kötü” birşeyler üretiyorsa bu defa giderek daha kötü şeyler doğmasına yol açacaktır.
Toplumu yönlendirenler (politikacılar, bürokratlar, bilim adamı, düşünür, yazar) her ikisine de duyarlı olmak zorundadırlar. Olumlu spiralleri daha kuvvetlendirmeye, olumsuzların genişleme hızlarını durdurarak, önce onu kapalı bir çevrime, sonra da mümkünse olumluya dönüştürmeye çalışmalıdırlar.
Peki ama bu nasıl olacak?
Bunu yapabilmek, döngülerin bu haliyle mümkün değildir. Çünkü, döngüyü oluşturan baklalar birbirine o denli sağlam bağlıdır ki, döngünün bir başka sonuç üretmesine imkan yoktur. O halde döngü içine yeni bir element sokulmalı ve o yeni element, döngünün ürettiği sonuçları olumluya çevirebilmelidir. Teknik deyimle bir “evirici”ye (inverter) ihtiyaç vardır.
Bu yeni elementin durumu, yukarıdaki örneklerden birisiyle açıklanmaya çalışılırsa, bunun nasıl mümkün olabileceği daha iyi anlaşılacaktır. Örneğin, “Kalabalık Kamu Kadroları” ele alınırsa:
Kalabalık kamu kadroları > (yeni element) > (seyrelmeye yönelen kadrolar) > Ayrılan bütçe payının daha seyrek bir kadroya bölünmesi > Yükselen ücretler > Personel niteliklerinin yükselmesi > Personelden beklenen görevlerin standartlarının yükselmesi > Standartı yükselen görevlere, ancak daha yüksek nitelikli elemanların talepte bulunabilmesi > Siyasi baskıların azalması > Kamu kadrolarının daha da seyrelme eğilimine girmesi.
Görüldüğü gibi, olumsuz spiral olumluya dönüşme sürecine girmiştir. Bunun yapılabilmesi, zincire eklenen “yeni element” sayesinde olabilmektedir.
Böyle bir “yeni element” geliştirilebilir mi?
Evet, bazı durumlarda bu mümkündür. Bu özel durumda aranan “yeni element”, örneğin iç girişimcilik (intrapreneurship) olabilir. Yani, kamuda çalışanlara, kendi işlerini kurma desteği yaratılarak (örneğin Girişim Destekleme Şirketleri yoluyla) kadrolar seyreltilebilir.
Bir diğer örnek, “Eğitim Sisteminin Çarpıklığı” kısır döngüsü üzerinden verilebilir. Bu döngünün olumluya dönüştürülebilmesi için gereken “yeni element”, mevcut eğitim sistemine dokunmaksızın (zaten kimse dokunamaz), Dağıtık Öğrenme Ortamları adı verilebilecek bir yeni kavramı (Bkz. “Farzedin ki Hindiyiz”, M.Tınaz Titiz, Sah. 48, “Dağılmış Öğrenme Ortamı”, V Yayınları, 1991) hayata geçirmek olabilir.
Buna göre, mevcut eğitim kargaşası sürerken, onun dışında, bilgisayar destekli bir sistem oluşturup, sayıları yaklaşık 70,000 olan yerleşim birimlerindeki bilgi ihtiyacı tatmin edilmeye çalışılır. Bilginin bu şekilde somutlaştırılıp insanlarımızın hayatlarına girmesiyle, bir yana bırakılmış eğitim sistemini yönetenler de bu yeni olguya göre sistemi düzenlemeye çalışacaklardır. Bunu yapabildikleri ölçüde resmi eğitim sistemi kabul görecek, yapıl(a)madığı takdirde ise Dağıtık Öğrenme Ortamlarının rekabetine dayanamayarak silinecektir.
Dikkat edilirse Dağıtık Öğrenme Ortamlarının hayata geçebilme şansı, mevcut eğitim sisteminin çarpıklığından gelmektedir. Yani bir kısır döngü bu defa bir avantaja dönüşmektedir.
Bunun çok kolay olmadığı şüphesizdir..
Ancak burada işaret edilmek istenen de işin zorluğu ya da kolaylığı değildir. Açıklanana benzer bir yaklaşım kullanılmaksızın döngüler değiştirilmeye çalışılırsa, harcanacak zaman ve çabanın beyhude olacağına işaret edilmek istenmiştir.
İcatçılık genellikle elle tutulabilir dünyaya özgü sayılır, en azından bizim kültürümzde böyledir. Ama burada ihtiyaç olan ‘sosyal yenilikçilik” ya da “sosyal icat”tır.
İcat sözcüğünü aşağılama -Prof. Zihni Sinir- içerecek şekilde kullanmayı bırakıp, aynen yukarıdaki “yeni element” gibi yaşam döngümüze sokabildiğimizde içinde bulunduğumuz kısır döngü avantaja dönmeye başlayacaktır.
(Ekim 12, 1992’de yazılmış bir yazı gözden geçirildi)
Ekim 7, 2005
-
May 25 2012 Doğu’ya sürgün!
Çocukluğumdan beri hatırlarım; hangi kamu görevlisi işe yaramaz görülürse -gerçek olabilir ya da olmayabilir- verilecek öncelikli ceza bellidir: Bulunduğu coğrafi konumdan daha doğuya tayin etmek. İşe yaramazlık(!) ölçütü ise bulunduğu yerle tayin edildiği yer arasındaki mesafedir. Ne kadar işe yaramaz ise o kadar doğuya.
Bu geleneğin 2005 yılında da yürürlükte olduğu görülüyor. İçişleri Bakanlığı, bir yazarın kitaplarını yaktıran Sütçüler ilçesi kaymakamını Diyarbakır Dicle ilçesine “atanmış” (gazeteler).
Bu geleneğin bu denli uzun sürmesinin başlıca iki nedeni vardır. Birincisi pek pratik oluşu, ikincisi ise kolay savunulur oluşudur. “Ne yani oralar bu memlekete ait değil mi, oraların da hizmete ihtiyacı var” argümanının karşısında kim durabilir?
Benim merakım işin bu yanlarında değil, bir süreç bu denli uzun süre devam eder ise ülkenin Batısı ve Doğusu arasında nasıl farklılıklar yaratacağıdır.
Rastgele şekilli cisimlerin kapalı bir hacim içinde çok çok uzun süre serbest çalkalanmaya bırakıldığı takdirde hepsinin düzgün birer küre olacağı mühendislik öğrencilerine ilk yıllarda öğretilir. Acaba benzer bir deney insanlarla yapılsa ve hep aynı “tür”den insanlar ülkenin hep aynı yerlerine yollansalar acaba sonunda ne olur?
Bir an için, cezalandırma amacıyla mahrumiyet bölgelerine atanan kamu görevlilerinin gerçekten de cezalandırılmayı hak eden eğri işler yaptıklarını varsayalım. Buna göre, bu yörelerde uzun süre sonunda tüm kamu görevlilerinin eğri işler yapan kişilerden oluşması gibi garip bir durum ortaya çıkacaktır.
Hatta, en doğuda bulunanların “atanacakları” daha doğuda bir yerler olamayacağına göre artık o yörelerde işlerin iyiden iyiye çığrından çıkmaması için bir neden kalmayacaktır.
Bir zamanlar -adını hatırlamadığım- bir devlet bakanı, atandığı ilk gün yayımladığı ilk genelgesinde, “cezalandırma amacıyla hiçbir kamu görevlisinin gerice yörelere atanmamasını, gerekiyorsa idari ve adli kovuşturma açılmasını” emretmişti ve çok da doğru yapmıştı.
Ülkemizin doğusunun geri kalmışlığında kuşkusuz başka faktörlerin de payı vardır. Ama bugünkü durum “geri kalmışlık”tan öte bir şeydir ve en önemli nedenlerinden birisi bu yörelerin cezalandırma amacıyla kullanımıdır.
Hatta, ülkemizin yüzlerce sorununa yol açan az sayıdaki kök sorundan bir tanesi de budur.
Bugün bunun tam tersine ihtiyaç vardır, yani en yetenekli kadroların en az gelişmiş yerlere atanmalarına. Gelişmiş yörelerde oluşmuş bulunan “sistemler”, daha az deneyimli kadroların hatalarını örtebilir, ama aksi asla.
Becerikli yöneticilerin bulundukları yörelere nasıl ışık saçtıklarına en iyi örneklerden birisi rahmetli vali Recep Yazıcıoğlu’dur. Kuşkusuz yetenekli birçok insanımız bu gibi yörelerde görev yapmaktadır. Ama, “cezalandırma amacıyla doğuya sürme” illeti bitmedikçe ve bu süreç tam tersine çevrilmedikçe bu kötü geleneğin farkına varamadığımız yan ürünlerinden kurtulmamıza imkan olmayacaktır. İlanen duyurulur.
Ekim 17, 2005
-
May 25 2012 Mektup!
Haziran 15, 2004
Sayın Dr. Topbaş,
- Vakit değerli, kısa yazacağım.
- Yeni görevinizde başarılar.
- Bir önerim var. İddialı, katma değeri yüksek, ama riskli.
- Bu riski üstlenmek isteyebilir / istemeyebilirsiniz. Sizi o denli iyi tanımıyorum.
- Konu şu: İstanbul’un en belirgin özelliği -istisnasız her alanda- kuralsızlığıdır.
- Birçok alanda kural eksiği / yanlışı var. Ama sorun, bunların dahi yaptırımının olmayışı.
- Türkiye’nin -ve hattâ başka ülkelerin- ne kadar, “kuralsızlığı geçim ve yaşam yolu yapmış” insanı varsa İstanbul’a aktı / akıyor / akacak.
- Bunun önüne pasaport, vize vs gibi önlemlerle kesinlikle geçilemez. Aksi halde yeni mafya alanları doğar.
- “Kuralsızlık” şöyle sonuçlar doğuruyor:
- Kuralsızlığı seçenler bir çekim alanı yaratıyorlar ve bu alan yeni kuralsızları İstanbul’a çekiyor.
- Az-buçuk kurallara uyanlar uymaktan vazgeçiyorlar.
- Kurallı yaşamda direnenler giderek bu şehirden uzaklaşıyorlar.
- İstanbul giderek mafyalar şehri oluyor.
- En kuralsız olanlar, kendilerinden daha az kuralsız olanları şehrin dışına sürüyor.
- Şehre -iyi niyetlerle- çakılan her çivi, daha çok sayıda kuralsızın şehre akmasına yol açıyor (çünkü hayatları kolaylaşıyor).
- Kuralsızlar, vergi vs ödemedikleri için, şehre yapılacakların finansmanını İstanbul’dan bir yere kaçamayan veya henüz kaçmayan az sayıdaki kural yandaşı ile Türkiye’nin başka yerlerindekiler sağlıyorlar.
- Kuralsızlık ortamı ahlâksızlığı yan ürün olarak üretiyor / besliyor.
- İstanbul, diğer bütün kentlere rol modelidir. Bu nedenle İstanbul ahlâksızlık -her anlamda- ihraç ediyor, Türkiye’yi bozuyor.
- Bir belediye başkanının en hayırlı (ve riskli) vaadi, “ben bu kenti kurallı yaşanan kent haline getireceğim” olmalıdır.
- Bu, bugüne kadar söylenmedi.
- Siz yapmak ister misiniz?
- Prensipte varsanız görüşelim.
Selam ve sevgiler,
-
May 25 2012 Kadrolaşma..
Niçin?
Hemen her hükumet değişiminden sonra bir kadrolaşma dalgası gelir. Bunun olumsuz -ve olumlu- yanları üzerinde tartışabilmek için, önce bu olguya yol açan nedenlere bakılmalıdır.
Kadrolaşma deyimiyle kısaltılan karmaşık olayda en göze çarpan bileşenler şöyle ortaya çıkıyor:
- Her hükumetin kendi “adamları” ile çalışacağı geleneği nedeniyle, muhalefetteki bir siyasi partiye yamanmış bürokratların gitmeden önceki olumsuz tutumlarından bir an önce kurtulma ihtiyacı,
- Aynı nedenle, fakat iktidara gelen partiye yamanmış “tekkeyi bekleyen” bürokratların yükselme talepleri,
- Her çıkar çevresinin kendi çapındaki truva atlarını kadrolar içinde sokuşturma çabaları,
- Ahbap, akraba, eş-dost baskıları,
- Hükumetlerin, kontrolları altındaki parlak -görünüşlü veya yeterlikli- kişileri birer stratejik başarı kazanma aracı olarak kullanma ihtiyaçları,
- İdeolojik nüfuz,
- Hükumet parti(ler)ine kaynak yaratmada yararlı(!) olacağı öngörülenler veya onların “adamları”,
- Seçimlerdeki başarısı nedeniyle dediği yapılmak gereken kişilerin “kendi adamlarını” atama istekleri,
- İşsizlere iş bulma vaatlerinin az da olsa yerine getirilmesi ihtiyaçları,
- Şantaja muhatap olmamak için yapılması gereken atama ve/ya değişiklikler,
- “Ayrımcılık” (bölücülük ya da kibarca diskriminasyon) denilen olgunun en temel yapı teşleri olan hemşehrilik, okulculuk, mezhepçilik,
- Belirli fikirleri, reformları, projeleri hayata geçirmek amacıyla, bunlara muhalefet etmeyecek, aksine, bilgi ve becerisiyle destekleyecek “bizim adamlarımız”a olan ihtiyaç,
- Kimi görevlilerin ehliyet ve/ya ahlâki tutumlarındaki yetmezlikler nedeniyle gereken -ama o ana kadar çeşitli nedenlere yapıl(a)mayan- değiştirmeler,
- Ehliyeti nedeniyle atanması gerekenler,
- Herhangi düzeyde bir yetkiye sahip olmak demek, aslında bir kaynağı kontrol ediyor demektir. Bu kaynakların kamu yararına kullanımı ise kısmen yasalarla -çünkü yasalar da bağımsız yapılmaz-, ama büyük ölçüde kamunun farkındalık düzeyiyle denetlenebilir.
Hükûmet olmak ne demek?
Kamuoyu -çeşitli kurumlarıyla- bu toplumsal sorumluluk (ahlâk) düzeyinde değilse, hükumet olmak demek sonsuz bir çıkarlar denizinden kontrolsuz olarak yararlanabilmek anlamına gelmeye başlar. Toplum da bu denizin farkındadır ve denizden kabını doldurmak derdindedir. Bunun yolu, ama muhtarlık, ama milletvekilliği ya da bakanlık, ama bürokratlık olsun, mutlaka sahilde suya yakın olmaktır. Su kıyısındaki bu büyük curcunanın nedeni budur.
Bir gönüllü kuruluşa katkıda bulunabilecek bir üye bulmak sorun iken, siyasi parti kadrolarının bu denli kalabalık olmasının nedeni budur. Toplum bu ayıbının farkında olmadan boyuna siyasi dediği kişilere küfretmekte, bizzat oyunun içinde olduğunu bu yolla gizlemeye çalışmaktadır.
- Ve nihayet: güç sahibi olmanın, en ortasında seçim galibi lider ve ailesinin yer aldığı, dışa doğru ilerlendikçe -iç ve dış- diğer talep odaklarının yer aldığı iç içe çemberler -hattâ küreler- biçiminde bir sistem demek olduğunun, iktidar kararlarının yalnızca lider tarafından değil bütün bu sistem tarafından, çoğu zaman liderin bile farkında olmadan, dağıtık (distributed) alındığını bilmeden, çocuksu bilmezliklerle beslenen ihtiras sahipliği demek olduğunun farkında olmayan lider adayları ve onları arkalarından bilinçli ya da bilinçsizce iten bir toplum geneli.
Şimdi, bu nedenlerin birbirinin içine geçmiş ve/ya özellikle birbirinin içine geçirilmiş bileşimlerine verilen ad olarak “kadrolaşma”ya daha net bakıp irdeleyebilmek mümkündür. Bu kısa tablo, gelmiş geçmiş idarelerimizde kadrolaşma işinin niçin bu denli yaygın olduğunu göstermektedir.
Temmuz 25, 2004
-
May 25 2012 İşsizlik
“İş” denilen nedir?
İş, ihtiyaç giderme değiş-tokuşunda taraflardan birisinin diğerine ödediği fiyattır. Eğer bir yerde ihtiyaç var ve birileri de bu ihtiyacı gideriyor ise her iki taraf da kendi ihtiyaçlarını karşılıyor demektir. Örneğin, ev kadınının ihtiyacı kesesine uygun sebze almaksa, bunu gideren seyyar satıcının aldığı para, bu değiş-tokuştan doğan işin bir diğer adıdır.
Bu tanım basittir fakat işlevseldir. Yıllar boyu okuyup eline diploma alan, sonra da iş bulamadığından yakınan kişi öncelikle, hangi ihtiyacı gidermek üzere hangi becerileri kazandığını, bu becerilere kimin ihtiyacı olduğuna bakmalıdır.
Ya da gerçekten iş (yani onun getireceği geliri) istiyor ise, ihtiyaçların neler olduğunu, insanların nelere para verme arzusunda olduğunu, bunları nasıl kazanabileceğini sormaya başlamalıdır.
İhtiyacı kim giderirse iş onundur..
Bu basit görünümlü süreçte ihtiyaç sahipleri ve ihtiyacı giderenler kimlerdir? Bunlar hep aynı ülkenin vatandaşları olmak zorunda değildir. Dünyanın herhangi bir yerindeki birileri, bir başka köşesindeki ihtiyacı gidermede, o yerin halkından daha iyi ve daha ekonomik olarak hizmet veriyor ise “iş”i yani ödülü onlar alır. Bunun adı “rekabet gücü”dür.
Daha hızlı yürüyen, daha az uyku ile yetinebilen, daha az yiyip daha iyi beslenen, daha hızlı öğrenebilen, bildiklerinin bir bölümünü daha hızla unutabilen, başkalarından daha az yakınan, daha doğru sorular sorabilen, daha az korkan, daha akıllı olanların rekabet gücü daha yüksek olmaktadır.
Düne kadar toplumumuzun içme suyu, yoğurt, gazoz ihtiyacını karşılayabilen insanlarımız bugün elindeki işi başkalarına kaptırmıştır; hem de bizzat kendi insanları aracılığıyla.
Rekabet gücü, en aşılmaz sanılan duvarları aşabilmektedir. Girmeye can attığımız AB serbest dolaşım hakkı verseydi, bu ülke insanınca karşılanmakta bulunan şoförlük, avukatlık, doktorluk ve daha onlarca iş alanını rekabet gücü daha yüksek olanlara kaptıracaktı. İnsanlarımız Avrupa igücü pazarını ele geçirmeyi düşüne dursunlar, ellerindeki işleri de onlara kaptıracaklardır.
Nitekim İngiltere’nin sıradan kadınları kolejlerimizde İngilizce öğretmeni olarak, Romanya ve Moldavia’nın ev kadınları ise yaşlı ve hasta bakımı sektöründe yerli halkı elimine etmişlerdir. Sıra Hindistan’dan gelecek olan bilgisayar okur-yazarlarıdır. Sıra diğerlerine de gelecektir.
Halen çok öğündüğümüz KOBİ’lerimizin en büyük düşleri bir yabancı şirket tarafından satın alınabilmektir.
Bütün bunlar bireylerimizin rekabet güçleri yani onların nitelikleri ile ilgilidir.
Temel denklemler
Giderek kronikleşen işsizlik sorunu konusunda temel denklemler denilebilecek birkaç ilke -anlaşılamaz biçimde- göz ardı ediliyor. Bu ilkeler üzerinde genel bir uzlaşı kurmak olmazsa olmazların başında geliyor.
Ama bu uzlaşıyı kurabilmek için de bu ilkelerin hiç olmazsa gündemde bulunmaları, üzerinde birkaç kişi arasında da olsa konuşuluyor olması gerekiyor. Ama durum bu değildir.
Nedenleri bırak sonuçlara bak..
“İşsizlik” adı altında anılan olgunun ne olduğu, nere(ler)den kaynaklandığı ve bu kaynakların nasıl kurutulacağı değil, sonuçların yani işsizliğin nasıl ortadan kaldırılacağı konuşuluyor.
10 milyon inşaat işçisi..
İnşaat sektörünün canlandırılması yoluyla işsizlere inşaat işçiliği yollarının açılması ya da her işyeri sahibinin ilave bir kişiyi işe alması gibi yollarsa halen en popüler olanlar. Bu ve benzeri çözümler, sözü edilen temel denklemlerin -bilerek ya da bilmezlikten ötürü- önemsenmediğini gösteriyor.
İşsizliğin sıfır olduğu ve çalışan nüfusun büyük bölümünün inşaat işçisi -gerisi de otomobil üretimi işçisi, garson ve konfeksiyon işçisi- olduğu bir Türkiye vizyonu; vizyon 2023 herhalde budur!
Denize düşen..
Önerilen bu çözümler bir yandan da içine düşülmüş bulunan aczin boyutlarını gösteriyor. Bir anlamda denize düşen yılana sarılıyor!
Ancak şuna hemen işaret edilmeli: inşaat sektörü yoluyla işsizliğin emilmesi yeni bir yaklaşım değildir. Siyasetçi-bürokrat-akademisyen üçlümüz yıllar boyunca geliştire geliştire bu modeli bulabilmişler, işsizlik ne zaman konu edilse toplumun önüne bunu sürmüşlerdir.
Faizler düşecek, ev fiyatları inecek, inşaat piyasası -yan piyasalarıyla birlikte- canlanacak, böylece doğrudan ve dolaylı istihdam imkanları artacaktır. Yetmişli yıllarda icat edilen bu model halen tedavüldedir.
Bir diğer “çözüm”..
Bulunabilen diğer “çözüm” ise kamu kadrolarını şişirmek olmuştur. Böylece kalabalıklaşan kamu kadrolarının -süreç parçalanmalarına yol açması, kamu görevlilerinin ücretlerinin düşmesi nedeniyle rüşvete yol açması gibi nedenlerle- ne büyük bir bela olduğu henüz yeni yeni -belki- anlaşılmaya başlanmıştır.
Nedir bu temel denklemler?
Temel Denklem 1 – İş, gelir yaratma yollarından birisidir, fakat tek yol değildir. Mutsuzluğa yol açan işsizliğin kendisi değil, onun sonucu olan “gelir yetmezliği”dir.
Buna göre, sadece işsizlik ile uğraşmak yerine gelir yetmezliğine yol açan tüm nedenlere bakmak gerekir. İşsizliğin yarattığı gelir yetersizliğini, “iş” dışındaki yollardan bir(kaç)ı ile gidermek veya azaltmak mümkün olabilir.
Bu temel denklemi gözde canlandırmanın iyi bir yolu, ikisi de dörder kişilik A ve B aileleridir. A ailesinin 1 bireyi yüksek bir ücretle çalışmakta, diğerleri ise aramalarına rağmen iş bulamamaktadır. B ailesinin ise tüm bireyleri asgari ücretle çalışmaktadırlar. Buna göre A ailesinde yüksek bir işsizlik oranı varken B ailesinde işsizlik oranı sıfırdır. Ama güç durumda olan, işsizliğin yüksek olduğu A ailesi değil sıfır işsizlik oranlı B ailesidir.
Gelir yetmezliğine yol açan işsizlik dışındaki nedenler ise başta israf, öncelik belirleyememe, bilgi-beceri yetersizliği, çalışmanın kimi türlerinin benimsenmeyişi, ek gelir yaratma yollarının bilinmeyişi, yaratıcılık eksiği gibi etmenlerdir.
Temel Denklem 2 – İş, üç bileşenin, uygun bir “iş iklimi” içinde bir araya gelmesiyle oluşur. Bunlar ihtiyaç, ihtiyaçları giderebilecek insan nitelikleri ve girişimcilik’tir. Bunlardan birisinin bile eksikliği ve/ya yetersizliği iş’in doğmasına ve/ya kalitesine (gelir düzeyi, sürekliliği vd) olumsuz etkiler yapacaktır.
Temel Denklem 3 – İşleri kişiler yaratır. Kamu otoritesi (yerel ve merkezi) bunun için uygun iklim yaratır; hiçbir şekilde girişimcilerle rekabet etmez, doğrudan iş yaratmaya kalkmaz.
İş’in bileşenleri açısından durum
İhtiyaç:
Bu açıdan toplumumuzda en küçük bir eksiklik yoktur. Tüm sosyal ve ekonomik kesimlerde mal ve hizmetler açısından ihtiyaçlar neredeyse sonsuzdur. Örneğin son 20 yıldaki iletişim devrimi, evvelce duyumsanmayan ihtiyaçları herkesin ihtiyaç dağarcığına sokmuştur.
İnsan nitelikleri:
En önemli sorun bu bileşen açısındandır. İhtiyaçları giderecek olan insanlarımızın “nitelikleri” deyimiyle kastedilen, onların: (1) zihinsel yeterlikleri, (2) bilgi ve becerileri, (3) ruhsal sağlıkları ve (4) genel kabul görmüş (evrensel) ortak ahlaki değerler açısından durumlarıdır.
Bu dört boyutun çeşitli kombinezonları yapılır ve örneğin: yüksek zihinsel yeterlikli, iyi eğitim görmüş, ruh sağlığı yerinde ve ahlaksız bir kişi ile, aptal, bilgili, namuslu ve sağlıklı bir kişinin (ve daha binlerce varyasyonun), toplum dokumuz içinde yanyana yaşadıkları düşünülürse “durumumuz”un ne olduğu kolayca anlaşılacaktır.
Akraba evlilikleri, beslenme bozuklukları gibi nedenlerle toplumumuzun zihinsel kalitesinde sorunlar doğmuş olması büyük bir olasılıktır.
Bilgi-beceri açısından ise durum daha berraktır. “Ne iş olsa yaparım ama özel bir becerim yok” diyen milyonlar ile, “rahat bir iş isterim her işi yapmam” diyen yüzbinlerden ibaret “net” bir resim!
Ruhsal sağlık açısından ise durum yine nettir. Adam öldürüp maç seyreden, döner bıçaklarıyla maça giden gençlerimiz, klakson çaldı diye adam döven insanımız “durum”un birer göstergesidir ve çoğunun serbest bırakılamayacak düzeyde hasta olduğu açıktır.
Nihayet asgari evrensel ahlaki normlar açısından durumu anlamak isteyenler ise onlarca TV kanalını bir gözden geçirip, şiddet ve seks pazarlamacılarının nasıl iş adamı sayıldığını görebilirler.
Talepkar ama yetersiz insan dokumuz açığını, rüşvetle, yasa ve ahlak dışı yollarla, tevekkülle, yakınarak, başkalarını suçlayarak ve her sorununu birilerine ihale ederek (şimdilerde AB’ne) kapamaya çalışmaktadır.
Girişimcilik:
Bir arada bulunmayan -iş fikri, beceri, yöneticilik, para gibi- kaynakları bulup bir araya getirebilme ve bunun risklerini taşıyabilme ya da taşıtabilme yoluyla birilerinin ihtiyaçlarını giderebilme becerisi olarak tanımlanabilir.
Son yıllarda nisbeten gündemde olan bu kavram henüz mucitlik, yenileştirmecilik, finansörlük, patronluk, yöneticilik ile birlikte bir zihinsel kargaşa içindedir. Buna karşın diğer faktörlere oranla daha az sorunlu bir alandır.
Ve iş iklimi:
Yukarıda sayılan iş bileşenlerinin birleşip işi oluşturacağı iklim açısından sorunlar, bu bileşenlerden birisi olan “insan nitelikleri”ndeki yetersizliklerden doğrudan etkileniyor.
Türkiye dışındaki hemen hemen tüm ülkelerde, eğitimsiz veya düşük eğitimli kişilerin, küçük sermayelerle kurabildikleri seyyar satıcılık sektörü, bir yandan işsizlikle mücadele diğer yandan da düşük gelirli kesimlerin ihtiyaçlarının karşılanmasında mükemmel bir buluşma yaratmada kullanılır. O toplumlar bunu akıl edebilecek asgari zihinsel yeteneklere sahiptirler.
Yalnızca ülkemizde seyyar satıcılarla mücadele için devlet gücü kullanılır. Belediye zabıtası denilen örgüt büyük bir şevkle, ayakları üzerinde duran bu kesimi ve onlardan alış veriş yapan düşük gelirli kesimi perişan etmeye yarar. Bunun doğrudan doğruya akraba evliliği gibi nedenlere bağlı olduğu kesindir.
Mücadele edilen seyyar satıcılardan küçük bir bölümü tekrar girişimde bulunup işlerini sürdürmeyi başarırsa da, diğer kısmı iş değiştirirler. Mafya veya terör örgütleri tetikçiliği, gasp, kapkaç gibi iş alanları zorunlu olarak gittikleri alanlardır.
Seyyar satıcıların uymak zorunda oldukları normları belirleyip, onları eğitip denetleyen ve bu sektör içinde düzenli hizmet vermelerini sağlamak yerine onları düşmanlarının eline silah olarak vermek, bilgisizlik, görgüsüzlük gibi hafif nedenlerle açıklanamaz.
Başlangıçta değinilen “kalabalık kamu kadroları” sorununa yol açan, kamu kadrolarını işsizlikle mücadele için kullanma çaresinin(!) bir diğer sonucu ise iş iklimi üzerine bir karabulut gibi çökmüştür.
Parçalanmış süreçler (https://tinaztitiz.com/3727/surec-parcalanmasi-kar-depremvesaire/), bu parçaların her birini elinde tutan bürokrasi için birer geçim kaynağı olmuş, girişimcilerin önündeki büyük engellerden birisini oluşturmuştur. Çeşitli özendirmelere karşın yabancı sermayenin bir türlü gelmeyişinin, yerli sermayenin yurt dışında yatırım yapmasının altında ilk aranması gereken neden parçalanmış süreçler olgusudur.
Sonuç nedir?
Bu kısa yaklaşımdan çıkarılabilecek somut sonuç, işsizlikle mücadele (ya da daha doğru adlandırmayla İş ve Gelir yaratma) politikasının ilke ve araçlarının, burada çerçevesi çizilen alan içine oturtulması zorunluğudur.
Hemen tahmin edilebileceği gibi bu politikanın kısa vadeli sonuçları yerine uzun vadeli sonuçlarına bel bağlamak daha gerçekçidir. Ayrıca da tüm araçların belirli bir eşgüdüm içinde uygulanması koşuluyla. Ama hepsinden öncelikli olarak temel denklemleri iyi anlamak ve onlara aykırı yaklaşımlar içinde olmamak kaydıyla.
Görüldüğü gibi kök sorun, işsizlik ve gelir yetmezliği olarak görüntü veren rekabet gücü yetmezliği, onun da altındaki kök sorun bireylerimizin niteliklerindeki yetersizliklerdir.
Bu son sorun kendini besler özelliktedir. Yani bireysel nitelik yetmezliğini algılayıp, çözümleyip çözüm geliştirmek durumunda olan kişilerin çoğunluğu -siyasetçi, bürokrat, akademisyen ve diğer okur-yazar kesim- bizzat nitelik yetmezliği hastalığı ile enfekte olmuş kişilerdir. Bu sorunun aşılabilmesi ise gerçek bir dönüm noktası olacaktır.
Peki son bir soru: bunca yıldır böyle bir politika dokümanı hazırlanmamış mıdır; yoksa niçin ya da varsa niçin ortalıkta değildir?* Sırf bu sorunun yanıtı dahi çözümün çoğunu içinde barındırmaktadır.
(*) 1985 yılında Devlet Bakanlığı’nca geliştirilip, 1987 Ekim’inde Türkçe ve İngilizce olarak basılan İstihdam Politikası, başta DPT kütüphanesi, Milli Kütüphane ve Beyaz Nokta® Gelişim Vakfı kitaplığı olmak üzere çeşitli yerlerde mevcuttur. http://bit.ly/VzjBq3 adresinde ise bu belgenin sadece ilk 10 sayfası (Amaçlar ve içindekiler bölümü) verilmiştir.
29 Aralık 2004
-
May 25 2012 Düğmeler ülkesi..
Ülke adlarının anlamları
Thailand (Özgür Ülke), Netherland (Çukur Ülke), Iceland (Buz Ülkesi), Greenland (Yeşil Ülke) ve Türkiye: (Düğmeler Ülkesi)
Türkiye ne zaman sıkışsa birilerinin düğmeye bastığı ileri sürülür.
Bu yazı bu iddianın kısmen doğru olduğunu, ama tam doğru olmadığını savunmaktadır.
İlişkilerde temel ilke: Koz!
Artan dünya nüfusu, kıtalan kaynaklar, vahşileşen rekabet karşısında günümüzde uluslararası ilişkilere egemen olan temel ilke, “doğrudan ve/ya dolaylı kozların yönetimi; daha da Türkçesi koz üstünlüğünü elde etmek“tir. Bir ülkenin bir diğerine karşı “koz”u, birincinin herhangi bir üstünlüğü ve/ya diğerinin herhangi bir zafiyetidir.
Doğrudan koz, bir ülkenin topyekün ya da bir kesimiyle (ticari, politik, askeri, sektörel, kurumsal vd) , bir diğer ülkenin mütekabil yanına karşı isteklerini yaptırabilme imkanlarıdır. Bu bir tarafın üstünlüğü ya da diğer kesimin zafiyeti biçiminde olabilir. Nitekim geleneksel mücadele (power strugle) ‘doğrudan koz’ anlayışına dayalıdır.
Dolaylı koz ise, bir ülkenin bir diğerine karşı bir veya daha çok ülke üzerinden isteklerini yaptırabilme yeteneği olarak anlaşılmalıdır. Bunun için ise, aralarında doğrudan koz bağlantısı bulunan ülkeler, birbiri peşisıra dizilerek kesintisiz bir zincir oluşturabilmelidirler.
Bu durumda zincirin başındaki ülke diğer ucundakine karşı bir koz üstünlüğü elde etmiş demektir ki bu da dolaylı koz adı verilebilecek kavramdır. Bu kozların aynı türden (aynı bir üstünlük ya da zafiyet türü) olması gerekmez.
Yoğun ilişki -ki dostluk, düşmanlık, ittifak ilişkileri olabilir- içindeki ülkelerin birbirlerine karşı sahip oldukları doğrudan kozlar -normal olarak- bilinir. Ancak, ‘koz AR-GE’ si denilebilecek bir yöntemi geliştirmiş olan ülkeler, diğerinden daima bir adım önde bulunacaktır.
Bu karşılıklı bilinirlik bir doğal denge oluşturur ve her iki taraf için yaşam çevresini oluşturur, bozulmadığı sürece de ‘barışık ülkeler’ olarak kalırlar (kalmak zorundadırlar).
Ama ülkelerden birisi, diğerinin ilişkide bulunduğu ülkelerle olan koz dengeleri hakkında bilgi sahibi ise durum değişir. Bu defa bu ülke, karşı tarafa yalnız doğrudan kozlarla değil, diğer ülkelere karşı sahip olabileceği dolaylı kozlar üzerinden de üstünlük sağlayabilir. Hatta bu yeni koz aritmetiğini iyi anlamışsa, sahip olmadığı kozları dahi üretmeye girişebilir.
İhtiyaç halinde koz üretimi..
Canlı bir örnek Fransa’nın, zaten sahip olduğu seçimlik bir yetkiyi, zorunlu hale getirmesidir. Bugüne kadar cumhurbaşkanının referanduma başvurma yetkisi, bu defa da bir anayasa hükmü olarak zorunlu hale getirilmiştir. Türkiye’nin AB üyeliğini önlemek için başvurulan bu yöntem, mevcut olmayan bir kozun üretimine iyi bir örnektir.
Türkiye, dolaylı koz konseptine yabancıdır. İlişkide bulunduğu ülkelerle koz ilişkileri doğrudan kozlarla sınırlıdır ve onlar da Türkiye açısından daha ileri götürülemez durumdadır. Yeni koz üretme konusunda ise diğer alanlardaki icatçılığı kadar yaratıcıdır.
Koz yerine düğme!
Dolaylı koz konsepti henüz gündeminde değildir. İlişkide bulunduğu ülkeler ise bu konuda bir uzmandır ve Türkiye’nin çok sayıda noktası ‘düğmeler’ ile donatılmıştır.
Hangi düğmeye basılırsa o taraftan canı yanmaktadır.
Bu nedenle ‘birilerinin düğmeye basması’ deyimi yerine, ilişkide bulunduğumuz tüm ülkelerin tüm kesimlerinin (ticaret, diplomasi, siyaset, askeri) istedikleri anda gereken düğmelere basabilmesi söz konusudur.
Türkiye bir ‘düğmeler ülkesi’dir. İlişkilerimizi ‘koz’ ve ‘dolaylı kozların yönetimi’ kavramlarına oturt(a)madığımız, bunu anlamamakta direndiğimiz ya da ayak sürüdüğümüz sürece, her yanımızdaki düğmelere basıldıkça oynatılacağız.
Ama biz oynamak istediğimiz şekilde değil, başkalarının işine nasıl geliyorsa öyle!
Nisan 9, 2005
-
May 25 2012 Kural kirliliği..
Mevzuat nehrinde kuralsızlıktan boğulmak..
Neye dayanırsa dayansın kurallar daima şu temel varlık nedeninin ürünleridir: Birşeylerin birlikte yaşama zorunluğu!
Şirketlerin toplumlarla birlikte yaşayabilmeleri için ticaret kanunları, eşlerin birlikte yaşayabilmeleri için medeni kanunlar, insanların hayvanlarla birlikte yaşayabilmeleri için hayvanları koruma yasaları ilh. sadece birkaç örnektir.
Ama bu yasaların hiçbiri tek başına amacını gerçekleştiremez. Yasalarla konulan kuralların en zayıf yanı “belirsizlik altında işe yaramayışları”dır.
Yasal kurallar “kesintili mantık” (discrete logic) uyarınca işlerler. Bir kuralın yasa ile düzenlenebilmesi için, kuralın konusunun sınırları, o sınırlar içindeki durumlar, o durumlar karşısında ne(ler) yapılacağının sınırları belirli olmalı, onların herkes tarafından aynı şekilde ayırdedilebilmesine imkân tanıyacak şekilde nirengi noktaları bulunmalıdır. İşte bu nirengiler, sürekliliğin kesintiye uğradığı noktalardır ve bu tür kurallar bu yüzden kesintili mantık uyarınca işleyebilirler.
Halbuki toplum yaşamı “bulanık [1] mantık” (fuzzy logic) uyarınca işler. Bu mantık sisteminde –saçaklı mantık da deniliyor- siyah ile beyazın arasında sonsuz sayıda gri ton vardır, kesinti yaratabilecek bir sıçrama yoktur.
Yasal kurallara göre yalnızca doğru ve yanlışlar varken, bulanık mantığa göre bunlar arasında “belki doğru”, “biraz doğru” gibi bulanık doğru ve yanlışlar da vardır.
Herhangi bir alandaki birlikte yaşam için, kesintili ve bulanık mantık esaslı kurallar birlikte tanımlanmış ve de böylece kabul görüp uygulanır olmalıdırlar.
Birlikte yaşama kurallarının yaklaşık dağılımı
Alan
Yaklaşık payı
Gelenek kuralları %30
Yasal kurallar %10
Zorunluktan doğan kurallar %5
Etik kurallar %15
Dini kurallar %20
Herşeye karşın kontrol dışında kalan alan %20
Yukarıda, kesintili ve bulanık mantık kurallarının birlikte kullanımlarına ve ayrıca da bunların toplam içindeki ideal sembolik ağırlıklarına işaret edilmektedir. Her ne kadar her bir dilimin içinde hem kesintili (discrete) ve hem de bulanık (fuzzy) mantık kuralları varsa da, yasal kuralların ağırlıklı olarak kesintili, diğer hepsinin ise ağırlıklı olarak bulanık mantık esaslı olduğuna dikkat edilmelidir.
Beğenelim ya da beğenmeyelim, toplumu birlikte yaşatan kuralların büyük çoğunluğu bulanık mantık esaslıdır. Çünkü olayların da çoğunluğu bu tür mantık uyarınca oluşmaktadır.
Sayılar kadar, onlarla ilgili mantık işlemlerinde de tarihte ilginç gelişmeler olmuştur. Geleneksel kesintili mantık sistemine göre –ki daima iki durumdan birisi geçerli olmak zorundadır- daha karmaşık yedili bir mantık sistemini eski Hindistanda Jain’ler kullanmıştır. Şöyle;
- Olabilir
- Olmayabilir
- Olabilir, fakat değildir
- Belirsiz olabilir
- Olabilir fakat belirsizdir
- Olmayabilir fakat belirsizdir
- Olabilir ve olmayabilir ve aynı zamanda belirsizdir..
Bulanık mantık sisteminin sonsuz sürekliliğine göre yine de kesintili sayılabilecek bu yedili mantık sisteminin dahi gerçek yaşam durumlarını ne denli daha iyi temsil edebildiğine dikkat edilmelidir.
Modern –denilen- yaşamın temposu içinde birbirini dinlemeye vakti ve tahammülü bulunmayan, ayrıca da zihni doğmalarla doldurulup gerçeklerin tek ve mutlak olduğuna koşullandırılmış insanın, bırakalım yedili mantığı, ikili kesintili mantığı bile uygulayabilme sabrını göstermesine şaşmak gerekir.
Bir tuzak: Kesintili mantık kuralı ile düzenleme spirali!
Birlikte yaşamın söz konusu olduğu yerlerde kural koyanlar açısından en kolay kurallar kesintili mantık esaslı olanlardır.
Kesintili mantığın –görünüşteki- kolay çözüm üretme özelliği, kural koyucuların fazla düşünmeden kural üretmelerine yol açar. Her nerede bir sorun görünüyorsa, o görüntüyü yok edecek keskin bir kural konularak “iş bitirilmiş” olur.
Birbirini anlamanın yerini almış olan ben merkezlilik, her türlü belirsizliği “ben” hesabına yontmak isteyeceği için, bu tür kesin tanımlamalar hemen herkesçe de benimsenir.
Fakat trajedi hemen başlar. Kesin tanımlamalardaki sınırlar niçin oradan geçmektedir? Farklılıklar var olduğuna göre onları dikkate almayan keskinliklerin yol açacağı haksızlıklar nasıl giderilecektir? Ve bunlar gibi onlarca itiraz –ki çoğu da yerindedir- üremeye başlar.
Bu itirazlar toplumsal baskılar oluşturmaya başlayınca kesintili mantık yandaşı yöneticiler çareyi yine kesintili mantık sisteminin kesin sınırlı kurallarında bulur ve ek kurallar koyarlar. Konulan ek kurallar yakınmaların bir bölümünü giderir. Bir bölüm haksızlık ise aynen kaldığı gibi, evvelce bulunmayan yeni haksızlıklar da ortaya çıkar.
Bu sürecin kritik elemanı, kimin sesinin çok çıktığıdır. Hangi baskı grubu haksız olduğunu daha yüksek perdeden dile getirebilirse kural koyucu o kesim için ek kural üretir. Her ek kural, sesi az çıkan gruptan alınıp diğerine verilen bir pasta dilimi gibidir.
Toplum, bu süreci keşfetmiş ve olabildiğince atomize olarak kendisine ek kurallar üretilmesini talebetmeye ve bunun için de baskı grubu olarak sesini duyurmaya çalışmaktadır.
Graicunas formülü [2] burada da geçerli!
Her ek kural, daha evvel konulmuş olan kurallarla çelişmemek zorundadır. Ama belirli bir karmaşıklık düzeyinden sonra da bu pek mümkün değldir. Yönetim biliminde kullanılan “kontrol sahası prensibi”, kurallar için de geçerlidir. Her konulacak kural ile daha evvel konulmuş kurallar arasındaki olası ilişkilerin sayısı, Grainucas’ın ünlü formülüne göre hesaplanabilir. Örneğin, birbiriyle ilişkide olacak kuralların toplam sayısı 100 civarında olsa, bu kurallar arasındaki olası ilişkilerin sayısı 6.1031 mertebesinde olacaktır. Bu nedenle de kurallar yığını bir süre sonra içinden çıkılmaz hale gelir. İşte bu, “kural kirlenmesi” denilen olgudur.
İnsanlarımızın çoğu, kendilerini rahatsız eden iklim keskinleştikçe daha çok kesintili mantık kuralı arzu eder hale geliyor. Her eğrilik için bir yasa çıkarılması –ki öyle bir durum gerçek bir felâket olurdu- mümkün olabilse, ülke nüfusunun %90’ının bu kuralları yorumlayan, uygulayan, denetleyen, yargılayan ve benzeri işlerle uğraşması gerekirdi.
Türkiye, kural kirlenmesi sürecinin çıkmazına sürüklenmiştir. Kamu, özel ya da gönüllü hangi kuruluşa giderseniz gidiniz, kesintili mantığın sonsuz spirali içine birdenbire girersiniz.
Bir gönüllü kuruluşun toplantısına katılanlara, daha kapının girişinde, “toplantıya katıldığımı imzamla teyit ederim” anlamında bir form imzalatılır. Bu acayipliğin bir adım sonrası, imzanın sahte olup olmadığının noterden onaylatılması, noterin sahte olup olmadığının da bir başka organca teyididir.
Vergisini yatırmak için vergi dairesine giden vatandaşın o masadan bu masaya koşturulması, devlet veya üniversite hastanelerinin bahçelerinde hastaların bekletilmesi, yaralı olarak acil servise getirilen hastanın sigorta kâğıdının sorgulanması ve benzeri olaylar yeni yasa, tüzük, yönetmeliklerle çözülemez.
Bunların altında yasalar değil, her şeyin, kesintili mantığın keskin hükümleriyle halledilebileceği yanlış inancı yatmaktadır.
Trafikteki ölümlü kazaların neredeyse tamamını önleyebilecek 3-5 adet bulanık mantık kuralına uymaya yine bu mantık uyarınca “söz” verenlerin aralarında oluşturacakları bir ağ yine bir bulanık mantık ürünü olacaktır. Yasalarla bir türlü önlenemeyen, ancak istatistiklerle oynanarak –kazadan sonra hastanede ölenler hariç tutularak- azaltılmış gibi görünen ölümlü kazalar ancak bu türlü önlenebilir.
Yasalar ya da gece yarısı evden alınıp götürmelerin yarattığı terör ile önlenmeye çalışılan rüşvet, keskin hükümlü yeni yasalarla değil, “rüşvet vermeme” riskini üstlenebilen gerçek girişimcilerin oluşturacağı ağın, yine bulanık mantık uyarınca vereceği “söz”ler yoluyla önlenebilir.
Bu örneklerin sayısı artırılabilir. Ama anlaşılması gereken, ister etik, ister gelenek isterse dini kural kılığında olsun bulanık mantık kurallarının olağanüstü etkisidir.
Kesinliğin çıkmazına saplanmış, her kesin kuralın işlemeyeceği sınırları keşfedip o bölgeleri istismar etmekte uzmanlaşmış bir toplumun etik başta olmak üzere bulanık mantığın süreklilik gerçekliğine dönmesi zordur, ama bir başka yol da yok gibidir.
14 Temmuz 2002
[1] “Bulanık” yerine “gevşek” sözcüğünün kullanılması da mümkün ve muhtemelen daha da iyi olabilir. Fuzzy sözcüğü, düşük Almanca (Low German) fussig (gevşek, elyaflı, süngersi) sözcüğünden gelmektedir. (Origins, Eric Partridge, Greenwich House, 1983)
[2] V.A. Graicunas, bir Fransız yönetim danışmanı olup 1933 yılında ortaya attığı bir formülle “Yönetimde Kontrol Sahası Prensibi” (span of control) adı verilen bir yaklaşımı tanımlamıştır. Buna göre, bir üstün yönetebileceği azami ast sayısı, bu durumda ortaya çıkması olası ilişkilerin azami sayısı tarafından belirlenir. Bu ilişki sayısı ise n.(2n-1 +n-1) formülü ile hesaplanır. Buna göre 7 astın yönetimi halinde ilişki sayısı 490; 8 ast halinde 1080, 9 ast halinde ise 2376dır. Bu nedenle özellikle ordularda bir 1:7 civarında bir üst-ast oranı genel kabul görmüştür. (Bkz. http://en.wikipedia.org/wiki/Span_of_control)
-
May 25 2012 Ücret kargaşası nasıl önlenebilir?
Şikayetleri gruplayalım..
Ücret şikayetlerini, özellikle de kamu kesimindekileri birkaç grupta toplamak mümkündür:
- Yaşamak istediği hayat standartı için geliri yeterli olmayanların şikayetleri (hemen herkes),
- Kendini mukayese ettiği kişiler / kesimler dolayısıyla gelirinden şikayet edenler -ki bunlar da ikiye ayrılır-:
(a) Ücretini hak etmemekle birlikte, başka hak etmeyenlerin de varlığına dayanarak şikayet edenler
(b) Ücretinin karşılığından fazlasını verdiği, objektif ölçülere göre sabit olup da şikayet edenler
Bu üç grup içinde ilk ikisinin şikayetlerini karşılamak oldukça kolaydır. Toplum olarak zenginleştikçe, düşlediğimiz yaşam düzeyine yaklaşacağımız tabiidir.
Bu ise, daha çok ürettikçe olabilecek bir iştir. Daha çok üretebilmenin koşulları da bellidir. Bu koşulların bağırmakla gerçekleşmesi imkansızdır.
Dolayısıyla bu bağlamda sızıldanmanın fazla bir anlamı yoktur.
İkinci grup için ise bu kadar dahi bir açıklamaya ihtiyaç yoktur. Yalnızca, “kötü örnek örnek alınamaz” demek yeterlidir.
Böylece şikayetlerin %66.6’sını karşılamış olmakta, geriye sadece %33.3’lük gibi bir azınlığın (!) şikayetleri kalmaktadır. Ancak ne var ki bu azınlık, sesine çok kulak verilmesi gereken bir azınlık olup genellikle sesi pek çıkmayan, kamu kesiminin ürettiği her ne yararlı iş varsa onları üreten bir azınlıktır.
Bir azınlığın ücret sorunu gibi görünen sorun aslında, Türkiye’mizin birçok farklı görünümlü sorununun kıyafet değiştirmiş bir bileşkesidir.
Ürettiğinin karşılığını almak..
“Ürettiğinin -toplumun zenginlik sınırları içinde- karşılığını alamamak” şeklinde formüle edilebilecek bu sorunun çözülebilmesi için, soruna nelerin yol açtığına bakılmalıdır. Aksi halde sorun, “filan genel müdürün haksevmezliği” veya “baba’nın çalışanlara sahip çıkmayışı” gibi gerçekle ilişiği bulunmayan biçimlere bürünebilir ve bürünmüştür bile.
Bu nedenlerin hangisinin öbüründen daha önemli olduğu konusu biraz karışıktır. Dolayısıyla, bu sebepleri -hiç olmazsa başlangıçta- eşit önemde saymak daha doğrudur. Kanımızca, yukarıdaki şekilde formüle edilen soruna ait gerçekler şunlardır:
(a) Ücret tanımındaki karışıklık
Üzerinde bu denli yoğun şikayet bulunan “ücret”in tanımı konusunda, ülkemizde inanılması güç bir karışıklık vardır.
Bir kısım vatandaşımız ücretin, devletin kendilerine ödemesi gereken ve yaptıkları ya da yapmadıkları işlerle ilgisi olmayan zorunlu bir ödeme olduğuna inanmaktadırlar.
Bir diğer kısım ise ücreti, yaptıkları iş karşılığında kendilerine ödenen TL cinsinden bir bedel olduğunu, bunun dışındaki ödentilerin (adına yanlış olarak sosyal hak denilmektedir) ise ücret sayılamayacağını düşünmektedirler.
Bir başka grup insanımız ise ücretin, örgütlerinin gücü ile orantılı olarak alınabilecek bir karşılık olduğunu savunurken, çok ufak bir azınlık da ücretin, işgücü piyasasına arz ettikleri akli ve/ya bedeni emeğin, arz-talep dengesi içindeki karşılığı olduğunun bilincindedir.
Ancak her ne olursa olsun ücretin tanımı konusunda sağlıklı bir fikir birlikteliği yoktur. İnanmayanlar, rastgele 10 kişiye ücretin tanımını sorup, alacakları cevaplardan şaşkalabilirler.
(b)Ücret verenler için de karışık tanım
(a) şıkkında belirtilen kavram kargaşası yalnız ücret alanlar için değil, ücret verenler için de geçerlidir.
Buna inanmayanlar da 1475 sayılı iş yasasındaki “ücret” tanımına bakabilirler.
(c)Ücret düzeyi ve ücret yapısı
Ücret sorunları ile ilgilenenlerin ne kadarının “ücret düzeyi” ve “ücret yapısı” kavramları gibi iki anahtar kavram hakkında doğru bilgi sahibi olduğu da şüphe götürür.
Bu da ikinci bir eksiklik olup inanmayanlar bunu da test edebilirler*.
(d) Gelir yetmezliği: Kök sorun
Şikayetlerin büyük bir bölümü, adına “Gelir Yetmezliği” denilebilecek olan ve enflasyondan tüketim ahlakı yetmezliğine, beceri yetersizliğinden hızlı nüfus artışına kadar yayılan geniş bir sorunlar yelpazesinden kaynaklanmaktadır.
Ortalama gelir düzeyi düşük, harcama konusundaki motivasyon yüksek oldukça bu sıkıntılar azalmayacak, aksine artacaktır.
(e)Enflasyon= Kemirgen
Enflasyon, ücretleri kemiren -ve büyük parçalar koparan- bir etkendir.
Enflasyon, toplumun az üretip, ondan daha çok tüketmesinden kaynaklanmaktadır.
Hal böyle iken, birçok sektörde “en az enflasyon oranında zam yapmak”, genel kabul gören bir uygulama haline gelmiştir.
Bu ise, bazı kesimlerin enflasyondan korunurken (kısmen, tamamen ya da fazlasıyla), bazı kesimlerin ise bu yükü olduğundan daha ağır olarak taşımalarına yol açmaktadır.
Enflasyonun kendisi haksızlıktır. Ama bu haksızlığın haksız biçimde dağılımı, haksızlığı ortadan kaldırmamakta aksine daha da büyütmektedir.
(f)Kalabalık kamu kadroları
Kamu kadrolarının gereğinden fazla kalabalık olması, bu kesimde çalışanların ücretlerini düşüren en önemli etkendir.
Kalabalık kamu kadrolarının başlıca sebepleri ise, adına İş Yaratma teknolojisi denilebilecek metodların uygulanması için çalışmak yerine, işsizliğe karşı kolay bir önlem (!) olarak kamuya ek personel almak ve ikinci olarak da özel girişimcilerin yapmaları gereken işleri (ayakkabı, bez, tuz ve süt üretiminden temizlik ve taşıma hizmetlerine kadar) kamunun yapmaya “kalkışması” dır.
“Doğru sistem kuramamak” gibi başka nedenler varsa da ilk iki sebep zaten yeterlidir.
(g)Yoz siyaset anlayışı
Mevcut siyaset anlayışımız ve buna dayalı örgütlenme (ki hepsine birden yanlış siyaset anlayışı denilebilir), ücretlerin, teknik bir hesaplama işi olmaktan çıkıp, “birilerinin birilerine haksız çıkar sağlama yarışı” na dönüşmesine yol açmıştır.
Örneğin sözleşmeli personel uygulamasının dejenere edilerek, kollanmak istenilen personele bol keseden dağıtılması, işini dürüstçe yapan insanların dolaylı olarak cezalandırılmasına yol açmıştır.
(h)Müktesep hak
Her ne şekilde olursa olsun bir defa alınan ücretin derhal müktesep hak haline gelmesi, sorunu içinden çıkılamaz hale getirmiştir.
(i) Gereksiz korumacılık
Belirli sektörlerdeki gereksiz korumacılık, o sektörlerdeki ücretlerin olması gerekenin üstüne çıkmasına ve onun da başka sektörler için “belirleyici” olmasına yol açmıştır.
(j) Zam için manivela
Belirli sektörler, işçi ücretlerini bir manivela olarak kullanmakta ve ürettikleri malların fiyatlarına bu yolla aşırı zam yapmaktadırlar.
Ürün maliyeti içindeki işçilik payı örneğin %10 olan bir malı üreten özel sektör kuruluşu, işçisine toplu sözleşmede %150 zam yapmakta, ondan sonra da bunu bahane ederek ürün fiyatına yüksek oranda zam yapabilmektedir.
Piyasa ücret yapısını bozan bu uygulama son derece yaygındır.
(k) Yapıyı bozan ekler
Tazminat, ek ödeme, yan ödeme vs gibi adlar altında ödenen ve güya belirli bir kesimin diğerlerine göre mağduriyetini önleyeceği sanılan acayiplikler tek sonuç vermektedir: Genel ücret yapısının daha da bozulması!
(l)”e şit işe eşit ücret” nedir ne değildir?
Hemen herkesin ağzında (özellikle de en çok çiğneyenlerin ağzında) slogan olmuş “eşit işe eşit ücret” in ne demek olduğunda büyük bir kavram kargaşası vardır.
Bir kesim (çoğunluk), “eşit iş” derken, gerçekten birbirinin aynı olan işleri anlarken, çok küçük bir azınlık ise “iş değerlemesi yöntemi uygulanarak bulunan ağırlık puanlarının eşit olduğu işler” i anlayabilmektedir.
(m) Söke söke almak!?
“Söke söke alırız” inancı, ücret yapısı deformasyonunun önemli bir nedenidir.
Toplu pazarlıklarda ücret zammını gerçekten “söke söke” alanların cebinden, enflasyonun “usulca” geriye aldığı zamlar, daha az “sökme” (her ne demekse) gücüne gücüne sahip olanları mağdur etmektedir.
Toplu pazarlığın bir ilkesi serbest pazarlık ise, onun ayrılmaz ikizi de serbest rekabet olmalıdır. Çoğu tekel durumunda olan kamu kuruluşlarının ürettikleri mal ve hizmetlerdeki tekelcilik, bu “sökme” işini, tek taraflı bir eylem haline getirmektedir.
Bu genel gerçeklerin dışında, “genel ücret yapısı” ndaki sorunlar şu özel nedenlerden de beslenmektedir:
(n) İlke eksikleri
657 sayılı Devlet Personel Yasası, toplumumuzun uygulayamadığı bazı ilkelerinden dolayı, kamu personeli ücretlerini bir haksızlıklar manzumesine dönüştürmüştür.
Adına, “Başarı Değerlemesi” (Merit Rating) denilen ve ölçülmesi güç işlere (çoğu kamu hizmetleri böyledir) uygulanan metodun, kamu yöneticilerinin çoğunluğunca bilinmeyişi veya uygulanmayışı ya da uygulanamayışı ve bunun yerine bambaşka ölçülerin kullanılması, kamu personeli ücret yapısını önemli ölçüde bozan etkenlerden birisidir.
(o) Kurtuluş ünvanda görülünce..
657 sayılı yasanın öngördüğü ücret modelinde ücretin, ancak “yüksek ünvan” ile mümkün olabilmesi, zorlamayla birçok anlamsız ünvanın ve dolayısıyla da ücret bileşeninin doğmasına neden olmuştur.
(p) Beceri kazandırma sistemi
Kamu personelinin yapmakla yükümlü oldukları işlere uygun nitelikler edinmelerini sağlayabilecek bir “Beceri Kazandırma Sistemi”nin yokluğu, ücretlerin nitelik ve liyakata değil, amirine yaranma, iktidar partilerine yakın olma (veya görünme) gibi unsurlarca etkilenmesine ve sonuçta da ücret yapısının bozulmasına yol açmıştır.
(q) Sözleşmeli statü
Başlangıçta, ancak çok az sayıdaki üst düzey görevlisine “teminindeki güçlük” ücretini verebilmek amacıyla çıkarılan sözleşmeli personel uygulamasının kısa sürede dejenere edilip yaygınlaştırılması, müdüründen çok maaş alan sekreter ve şoförleri yaratmıştır.
(r) Sendikalı ve sendikasız yanyana..
Aynı kuruluş içinde, benzer görevleri yapan kişilerin bir bölümünün sendikalı bir bölümünün sendikasız oluşu önemli bir çelişkidir.
Tanım itibariyle serbest pazarlık, serbest rekabete açık işler için uygulanabilir. Rekabeti olmayan işlerde (örneğin köy hizmetleri, sağlık hizmetleri ya da belediyelerin temizlik işlerinde), bir kısım personelin serbest pazarlık imkanına sahip olmasının, sonuçta farklı ücret alan “eşit işler(!)” yaratması kaçınılmazdır.
Bunun sebebi de bu tür hizmetlerin, “hizmet satınalma” yoluyla değil “kamu görevlisi” eliyle yapılmasıdır.
Bu tablonun çıkış yolu var mıdır?
Tabii ki vardır: Bunlardan en kolayı, tüm kamu görevlilerinin ücretlerini mesela 20 milyon TL’den başlatmaktır. Böyle bir çözüm aslında işsizlik meselesine de büyük katkıda bulunacaktır. Her kamu görevlisi asgari bir kişi tutup işini (yapılacak bir iş varsa) ona yaptıracak, kendisi de bilgi ve becerisini kullanabileceği daha yararlı hizmetler üretecektir.
Böyle bir çözümün uygulandığı ilk pazartesi günü işe gelen olursa bu çözüm pekala yürütülebilir.
Ancak bu çözümün uygulanmasında bazı pratik güçlükler vardır. Örneğin T.C. bütçesinin 900 trilyon kadar olması gereği filan gibi!
Başka çözüm var mıdır?
Pek hoş görünmese ve kısa sürede şikayetleri dindiremese de çözüm, yukarıda başlıcaları sayılan yanlışları ortadan kaldıracak bir “paket”in uygulanmasıdır.
Yapılmaması gereken ise birçok şey olabilir. Ama bunlar içinde bir tanesinden özenle kaçınmak gerekir: O da sistemin orasına burasına yama yapmaktır. Yani, en fazla bağıran kesime yeni bir ad altında (tazminat vs gibi) bir ödeme yapmak, daha sonra en fazla bağıran kesime aynı hakkı tanımak ve bu yolla vakit geçirip, sorunu daha da büyüterek ileriye taşımak!
Tabii bir başka (ve belki de en etkili) çözüm de, işlerin güçlüğü ile ücretlerini tam ters orantılı hale getirmeye devam etmek ve sonuçta herkesin birer trilyonluk maaşlarıyla ekmek alamayacak hale gelmesini görmek ve ancak ondan sonra yukarıdaki “paket” çözümü uygulamaya mecbur kalmaktır.
Yeni bir ücret sistemi..
Kamu kuruluşlarında uygulanan çeşitli ücret statüleri, çeşitli nedenlerle dejenere olmuş ve bugün, ne çalışanlar ne çalıştıranlar ne de hizmet alanları memnun edemeyen, memnun etmek bir yana her kesimi ayrı ayrı çileden çıkaran bir duruma gelmiş dayanmıştır.
Artık “iyi bir ücret sistemi” ne sahip olmak, “olursa iyi olur ama olmazsa da böyle idare eder” çizgisinin ötesine geçmiştir.
Ancak, “iyi bir ücret sistemi” ni gerçekleştirmek bir yana tanımlamak dahi pek kolay değildir. “İyi bir ücret sistemi”:
– Çalışanlara en yüksek ücreti veren sistem midir?
– İşlerin güçlüğünü ücretlere yansıtan sistem midir?
– Çalışanların performanslarını dikkate alan sistem midir?
– Piyasa ücret yapısına uyan sistem midir?
– Arz-talebe göre şekillenen sistem midir?
– “Yalnız talep” e göre belirlenen sistem midir?
– “Yalnız arz” a göre oluşan sistem midir?
– Yoksa bunların karmakarışık bir bileşimi midir?
Halen yürürlükte bulunan kamu çalışanları ücret sistem(ler)i, en çok bu sonuncusuna uymaktadır. İçinde, yukarıdaki parçaların herbirisinden renkler bulunmaktadır.
Bu ücret yapısı bu hale nasıl gelmiştir? Bu, ayrıca irdelenmesi gereken bir konudur.
Bu irdeleme yapıldığında varılacak ilk sonuç şudur: Kurulacak yeni sistem, büyük ölçüde eski “bozucu etkiler” in etkisinde kalmaya devam edecektir.
Gerek 657 sayılı Devlet Personel Yasası, gerek Sözleşmeli Personel statüsü ve gerekse daha dar ve özel ücret sistemlerinde (istisna akdi vbg) göz atıldığında görülen ortak yan, herbirinin bazı “duyarlık alanları” içerdiğidir. Bunların başında, “amirin takdiri” gelmektedir.
Bu “duyarlık alanı” , bizim insan niteliği dokumuz ile çok kolay dejenere edilebilecek bir alandır.
İkinci bir “duyarlık alanı”, “eğitim” olup dejenere edilmesi oldukça güçtür. Bir diğeri “kıdem” dir ve o da çok güç dejenere edilebilir.
Dejenere edilmeye çok yatkın bir alan “görevin gereği”dir. Bazı görevlerin kişilere göre tanımlandığı, gereklerinin kişilere göre “ayarlandığı” çok görülmüştür.
O halde yeni sistem, bu gibi “duyarlık alanları”nı olabildiğince az içermelidir.
Bu, yeni ücret sisteminin son derece basit bir sistem olacağı anlamına gelir. Bu acıdır ama bir gerçektir.
Madem ki dejenere edilemeyen birkaç alan vardır, o halde yeni sistem bu birkaç alana dayalı olmalıdır. Bunlar, “kişilerin eğitim düzeyi” ve “kıdemi” dir.
Kişilerin “eğitim” ve “kıdem”inden başka faktörü dikkate almayan bir ücret sistemi uygulansa acaba nasıl sonuçlar ortaya çıkar? Başlıca ikisi şunlar olabilir:
(1). Kamu çalışanları arasındaki eğitim düzeyi dağılımında düşük eğitim düzeyliler ve kıdemi az olanlar çoğunlukta olduğu için büyük çoğunluk, oldukça düşük düzeyde bir ücret alabileceklerdir.
(2). “Ünvan” ile “ücret” arasında doğrudan bir ilişki kalmayacağı için, yapay ünvan ihdası garabeti oldukça azalacaktır.
Ayrıca, yüksek ücretin ön şartı durumuna gelmiş olan “ünvan”lara erişmek için siyasi baskı kullanma alışkanlığı zayıflayacaktır. Bu çok önemli bir avantajdır.
Çalışanları rencide eden, “siyasi yardımla ünvan edinme” eğilimlerinin zayıflamasının, birçok ahlaki sorunu da ortadan kaldırabileceği beklenmelidir.
Yeni sistemde alınması gereken bir önlem, bir yanda işsiz insanlar varken herhangi bir kamu görevine kapağı atabilmenin bir piyango çarpma şansı olmaktan çıkarılmasıdır.
İşsizlik varoldukça “iş”in değeri azalmayıp artacaktır. Ama ilginç olan, “iş”in değil “kamuda iş”in değerli sayılmasıdır. Bunun açık sebebi, kamu işlerinin rahatlığı ve güvencesidir.
Bir ilke olarak, hangi ücret sistemi getirilirse getirilsin, kamu işleri işsizliğe karşı bir önlem olarak kullanıldığı sürece, çalışanların, çalıştıranların ve hizmet alanların mutlu olmalarına imkan yoktur.
Vazgeçilmez bir ön koşul: İş yaratmak!
O halde yeni ücret sisteminin vazgeçilmez önşartlarından birisi, yeni iş yaratma teknolojileri nin kullanılıp, kamu işlerine olan talebin azaltılmasıdır.
İkinci ön koşul: İki ilkenin benimsenmesi
Bir diğer ön koşul, kamu işlerinin “rahat iş” olmaktan çıkarılmasıdır. Bu ise kamu işleri için iki genel ilkenin benimsenmesiyle yapılabilir:
İlke 1– Kamunun görevi, işlerin yapılabileceği ortamları hazırlamak ve onları korumaktır. Kamu, özel kişi ve/ya kuruluşların yapabileceği hiç bir iş yapamaz.
Bu ilkenin benimsenmesiyle, mevcut personel emekli olana kadar, bu ilkeye aykırı düşen işlere yeni eleman alınmayacaktır.
İlke 2– Kamu görevleri, ancak yüksek öğrenim görmüş elemanlar eliyle yapılabilir.
Bu ilke ile de kamu görevlerine karşı mevcut bulunan aşırı talep azalmış olacaktır.
Bu iki ilke, yeni ücret sistemi dolayısıyla doğacak olan “düşük ücret” sorununu ortadan kaldıracaktır.
Sonuç olarak; mevcut ücret kargaşasının “yama”larla ortadan kalkması mümkün değildir.
Bir ücret sistemini çağdaş hale getirebilmek için bulunması gerekli “duyarlık alanları” ne yazık ki bir süre daha kullanılabilir görünmemektedir.
21 Eylül 2001
-
May 25 2012 Süreç parçalanması, kar, deprem vb..
Ocak 2004 karı, sorunlarımızı anlamak -ve çözüm üretmek- isteyen amatör, profesyonel ve gönüllülere mükemmel bir örnektir.
Yanlış anlaşılmasın, bu ders yerel idarelerin performansı açısından değildir. Genel kanının aksine yerel idarelerin performansı açısından hiçbir sorun yoktur. Çoğunlukçu demokrasinin ilkel denilebilecek 49-51 mantığından, çoğulcu demokrasinin çok katmanlı yapısına geçememiş toplumumuzda, çoğunluğun seçtiği yerel yönetimler eğer daha “iyi” performans gösterselerdi, eminim ki kendilerini seçen “çoğunluğun” eleştirilerine maruz kalırlardı.
Kendi yapması gereken ne kadar işlev varsa onları yap(a)mayıp, işi, kendi direktiflerine göre uygulama yapmakla sınırlı olan “hizmetkârlara” –civil servant– değil de “yönetici” -hattâ daha aşağılayıcı olarak “bizi yönetenlere”- ihale eden toplumumuza müstahak olan “yönetici” tipi bunlardan daha farklı olabilir miydi?
Bu açıdan bakılırsa vali, il ya da ilçe belediye başkanı gibi kişilerle onlara uygun çevrel kişilerden oluşmuş kadrolara küfür etmek haksızlıktır.
Bilgi-beceri temelli bir yaşam örgüsü içinde -Çetin Altan’ın deyimiyle- çoğu işsiz kalacak olan bu kişiler, nasıl olduğunu anlamadan bu denli büyük yetki ve imkânlara kavuşunca, bu gücü kendi küçük algılama dünyalarının çerçevesi dışında kullanabilirler mi? Ders bu değildir.
Söz konusu ders, kamu yönetimi kadar -özel, akademik, gönüllü, ticari, askeri vd- kurum yönetimlerini de ilgilendiren “süreç parçalanması” olgusu ile ilgilidir.
Bir “bütün” olarak korunması gerekirken, -açıklanacak olan nedenlerle- parçalara ayrılan süreçler yönetilemez, hattâ bırakınız yönetilmeyi “anlaşılamaz” hale gelmektedir. Süreç parçalarının her birisinden sorumlu (ve yetkili) olanlar için, sürecin diğer parçaları tanımsızdır. Negatif sayıların kare kökünün olamayacağı öğretilen bir öğrenci için imajiner sayılarla işlem yapmak nasıl algı-dışı bir iş ise, kendi süreç parçacığının tanımladığı uzay içinde düşünmeye alışmış -hattâ bu konuda bilgi-beceri kazanmış- bir kişi için sürecin diğer parçaları da algı-dışı’dır.
Belediye başkanı ile TV’de yapılan bir görüşmede, İstanbul belediye sınırları dışındaki bir yerde mahsur kalan karzedeler için “ama onlar bizim sorumluluk alanımız içinde değiller ki” diyen başkan gerçekten de haklıdır. Aslında söylemek istediği, “onlar bizim algı sınırımız dışında” biçimindedir, fakat o sınırın dışı kendisi -ve çevresi- için “yok”tur ve bu yüzden de ancak öyle ifade edebilmektedir.
Fakat her şeye karşın yine de kendi uzayının dışında bir şeyler olduğunu ve birşeyler yapmak gerektiğini idrak etmekte ve bu yapılması gereken şeyin “çok farklı bir şey” olduğunu da farkettiği için, “en yüksek alarm düzeyi olan C planına geçilmiş bulunmaktadır” şeklinde duyurular yapmaktadır.
“O yaptığına göre benim neyim eksik” diye düşünen ve böylece büyükşehir başkanlığına adaylığını ilân eden bir ilçenin belediye başkanı ise, kendisine sorulan “bir kar kenti bu duruma nasıl getirebiliyor?” sorusuna ise yine kendi uzayının dışından bir sesle “kentin refleksi kniz tetikliyor” gibi acayip bir yanıt vermektedir.
Peki, bütün olarak korunması gereken süreçler niçin parçalanmış -ve parçalanmaya devam etmekte-dir? Buna göre bütün işleri tek merci mi yapmalıdır? İş bölümü denilen şey neyin nesidir?
Parçalanmanın başlıca nedenleri şunlardır:
(1) İşsizlikle mücadelede araç eksikliği: Tüm medyayı tarayınız; uzman yorumları, tartışma oturumları, gazete yazıları vb. hepsini. Bunların içinde hiç, “işsizliğin nedenleri nelerdir?” -ya da buna benzer- bir söz duyamaz, okuyamazsınız. Çünkü işsizliğin nedeni bellidir(!) ve yatırım yapılmamasıdır. Çözüm de, hortumlara engel olup onları yatırımlara yöneltmektir.
İşsizliğin nedenlerinin irdelenmesi bu yazının kapsamı dışında olsa da hiç olmazsa ana başlıkların dahi verilmesi, bu bakış fıkaralığının derecesini anlatabilir. Bu nedenler* tek tek giderilmeden işleri ancak Tanrı yaratabilir.
Bu sayılanlar sadece başlıklardır. Bunların alt-nedenleri ve onların nedenleri (ilh.) giderek daha az sayıda kök-nedene bağlanır.
Bu nedenlerin her biri için yeteri sayı ve etkinlikte araç tanımlayan bir “İstihdam Politikası” bundan 18 yıl evvel hazırlanmış, bir süre uygulanmış ve sonra -herhalde daha kestirme yollar(!) düşünenler sayesinde- kenara bırakılmış ve bugünlere gelinmiştir.
Şimdilerde ümit yatırımlara ve o yolla tüm işsizlerimizi inşaat işçisi -ve sonra da türkücü- yapmaya bağlanmış görünüyor.
İşsizlikle mücadeledeki “araç yetersizliği” ile “süreç parçalanması” arasındaki sıkı bağlantı ise şudur: sayılan araçlara boş verilip yatırımlara ümit bağlanır ve o ümit de bitince işsizlerin yönelebileceği tek yer kalmaktadır: mevcut kamu kadroları.
İnsanımızın ortalama niteliğindeki sorunlar yüzünden zaten yetersiz hizmet veren kamu kadroları bir de işsizlerin baskısı altında kalınca, bir kişilik iş için birden fazla insan çalışmaya başlamıştır.
Bu insanlar şu nedenden dolayı süreçleri parçalamışlardır: Her süreç, içinde yer alanlarca yönetilmesi gereken kaynakları içerir. İşsiz iken kamuda iş verilen insanlar, yanıbaşlarında duran ve iş arkadaşının kullandığı -yönettiği- kaynakları gördüklerinde -hepsi değilse de- bir kısmı bundan pay almak isteyecektir. Bunun çaresi o süreci parçalayarak koparılan parçaya ait kaynağı yönetme durumuna geçmektir.
(2) Bütünleri ancak parçalayarak algılayabilme: Süreçlerin parçalanmasının ikinci nedeni ise bütünleri algılayamamak, süreçleri parçalayarak “ancak” algılayabilmektir. Neanderthal insan muhtemelen bu şekilde -ve gayet iyi niyetlerle- yok olmuştur.
Birbirinden farklı gibi görünenlerin aslında bir bütünün parçalanmaması gereken elementleri olduğunu farkedemeyen Neanderthal insanı, örneğin ısınmak, pişirmek ve vahşi hayvanlardan korunmak için ateş yakmanın bir bütün olduğunu kavrayamamış ve muhtemelen bu denli çok işle başa çıkamadığı için ya aç kalmış, ya soğuktan ya da vahşi hayvan saldırısından ölmüştür.
İstanbul’da “beyaz felâket” diye adlandırılan olayın görüldüğü gibi karla bir ilgisi yoktur. Parçalanarak un-ufak edilmiş ve bu yolla onları kontrol edenlerin algı ve tırtık -her anlamda- sınırları içine girmiş süreçler, kar ile birleşince “beyaz felaket”, trafikle birleşince “trafik canavarı”, depremle birleşince “doğal felâket”, kumar makinesi ile birleşince “kollu canavar” haline dönüşmektedir.
Bu yüzden lütfen “bizi yönetenler”e kızmayınız ve ilgili olduğunuz süreçleri parçalamayınız, parçalatmayınız.
10 Mart 2004
(*) İşsizlik tanımı içine girmeyenlerin işsiz sayılması / Gelir yetmezliğinin işsizliği de üreten daha temel bir sorun olduğunun anlaşılmamış oluşu / Bilimin toplum yaşamına egemen kılınamayışı / İşgücünün nitelik yetersizliği / İşgücü nitelikleriyle ihtiyaçların çakışmaması (mismatching) / Ürettiği katma değerden fazlasını tüketerek yaşama isteği / Çocuklarına nitelik kazandırma imkân ve bilinci yetersiz olanların hızlı, imkân ve bilinci yüksek olanların ise az çoğalması (çarpık nüfus artışı) / İcat (invention) ve yenileşimler (innovation)yoluyla yüksek katma değer üretemeyen, giderek düşük ücretlendirme yoluyla ayakta kalmaya çalışan sanayi / Teknolojik yenilenmeyi yapamadığı için rekabet gücünü kaybetmekte olanların durumu (potansiyel işsiz durumundaki çalışanlar) / Kârlı çalışamadığı için rekabet gücünü kaybetmekte olanların durumu (potansiyel işsiz durumundaki çalışanlar) / Girişimciliğin önündeki engeller / Kamunun haksız rekabeti / Verginin tabana yayılamayıp az sayıda kayıtlının üzerine binmesi nedeniyle rekabet gücü düşüklüğü ve istihdamdan kaçış / İşsizlik ithalâtı (lüks tüketim malları bu demektir) / Toplumsal değer ölçülerini şekillendiren öğelerin -medya, rol modelleri vbg- çalışmayı aşağılayan tutumları / Toplumun sorun çözme kabiliyetinin düşüklüğü / Kalabalık kamu kadroları / Yüksek enflasyon / Özel iş ve işçi bulma bürolarına (marriage bureau) izin vermeyen tekelcilik / Kamudaki israf / Tasarrufun en etkili gelir yaratma yolu olduğu bilincinin yaygınlaşmamış oluşu / Mevcut işleri korumak için sürekli zorlamaların işgücü esnekliğini azaltması nedeniyle istihdamdan kaçış / Erken emeklilik nedeniyle çalışanlar üzerindeki yük vd.
-
May 25 2012 Değişen dünyada değişen Türkiye için..
Yeni dönem – yeni söylem..
Sokaktaki insanımızın tamamı değilse de bir kısmı, aydınlarımızın ise büyük bölümü, “içinde bulunulan durumdan nasıl kurtulunacağı”na kafa yoruyor. “Kurtulmak” ile ne kastedildiği, kurtulup da nereye varmak isteneceği -ki birbirinden çok farklı, hattâ uzlaşmaz yerler olabilir- tam bilinemez ama bazı asgari fiziki ve sosyal koşulların kastedildiği tahmin edilebilir.
Kurtulmak istenilen durum, bir dizi -bağımlılık düzeyinde- bireysel ve toplumsal alışkanlık yaratmış ise, ama aynı zamanda o alışkanlıklardan da besleniyor ise -ki çoğu toplumsal olgu böyledir- bu durumda ne olacaktır? Yani kurtulma, bizzat kurtulmak istenen alışkanlıklar yoluyla mı sağlanacaktır? Türkiye’nin bugün içinde bulunduğu “domuzbağı sarmalı” aynen böyledir.
A. Einstein bu dilemma’yı şöyle özetliyor: sorunlar, onları yaratmış bulunan anlayışlarla çözülemez! N.Machiavelli de benzer tesbitleri yapmış, kurumların kendi kendilerini değiştirmelerinin güçlüğüne değinmiştir.
İçinde bulunulan global-yerel etkileşimli sosyo-ekonomik iklim, bireysel ve kurumsal ölçekli “kurtulma” araçlarının giderek daha çok ortaya atılmasına yol açıyor. Bunlar siyasi partiler ya da yeni siyasi girişimler, platformlar, sivil örgütlenmeler, bireysel kurtarıcı adayları, hattâ belki daha gizli-kapaklı oluşumlar şeklindedir, yani farklı niteliklere sahiptirler.
Buna karşılık -medyaya ve çeşitli bilgilenme kanallarına yansıdığı kadarıyla- hepsinin ortak yanı, yukarıda sözü edilen bağımlılık düzeyindeki alışkanlıkları aynen koruduklarıdır.
Çoğunun halis niyetlerinden kuşku bulunmayan bu “kurtarma girişimleri”, mevcut değer yargılarından ve doğrularından hiç kuşkulanmadan, sadece tek noktaya dayalı reçeteler öneriyorlar: onlar bilemedi-bilemez, yapamadı-yapamaz, ama ben bilirim ve yaparım!
İşte sorun budur ve esas kurtulunması gereken alışkanlık-bağımlılık bu noktadadır.
Milyonlarca kişi ve kurum arasından kimin doğru kimin eğri reçete içeriklerine sahip olduğunu anlamak pek kolay değildir. Ama bir asit testi oldukça aydınlatıcı olabilir. O da, kurtarma girişimcisine şu sorunun yöneltilmesidir: Girişiminizin, üzerinde yapılandığı söyleminizin birkaç önemli ayağı olmalıdır. Bunlardan başlıcası, hangi “değer yargıları” ve “doğrular”ı koruyup hangilerini değiştirmeyi öngördüğünüzdür. Siz, korumayı, geliştirerek korumayı, değiştirmeyi ve değiştirip beton çukurlara gömmeyi öngördüğünüz değer yargılarınızı ve doğrularınızı açıkça ortaya koyar mısınız?
Gerek politik gerek diğer alanlardaki yeniden yapılandırma -ki kurtarma girişimi aslında bu demektir- söylemleri, bu değişikliklerin açıkça ifadesi şeklinde olmalıdır. Bunu yerine getirmeyen girişimler heyecan verebilir, yandaş toplayabilir, girişimcisine şöhret de kazandırabilir, ama bir işe yaramaz. Girişimcilerin çoğunun gözlerini kapattıkları gerçek, söylemlerini oturttukları sorunların aslında birer “görüntü”den ibaret olduğu, kökteki sorunların ise “değer yargıları” ve “varsayılan doğrular”ın yanlışlık ve/ya zamanının geçmiş olduğudur.
Girişimciler rakiplerini akılsız sanmaktan vazgeçseler, kendi gördükleri ve doğrudan çözebileceklerini sandıkları sorunları onların da pekalâ görebildiklerini, hattâ belki kendilerinden daha güçlü “doğrudan çözme araçları”na sahip olduklarını idrak edebileceklerdir.
Mesele sorunları görüp görmemek değildir. Eğer kör veya aptal değillerse -ki hiç olmazsa kurtarma girişimcilerinin çoğu herhalde değildir- herkes sorunları görmektedir.
Mesele, “doğrudan çözme” denilen yanılgıya kapılıp kapılmamadadır. “Onlar bilemedi yapamadı, ama ben bilirim yaparım“, en yanıltıcı “doğrudan sorun çözme aracı”dır ve maalesef halen tedavülde bulunan girişimcilerin çoğunun dayanağı olduğu gözlenmektedir. İşte asit testi budur: Yeni söylemin içerdiği yeni değer yargısı ve yeni doğruların neler olduğunun açıkça ifade edilip edilmediği.
Bu akıl yürütmeden herhalde çıkarılmaması gereken bir sonuç, Türkiye’nin ihtiyacı olan yeni söylemin, belirli kalıplar biçiminde olduğudur.
“Kurtulmak”la ne(ler) kastedildiğine bağlı olarak hepsi de geçerli söylemler olabilir. Hattâ aynı bir kurtulma amacı için birden çok söylem de geliştirilebilir. Aynen bir noktaya değişik yollardan -ve tabii değişik süre ve maliyetlerle- ulaşılması gibi.
Çıkarılmaması gereken ikinci sonuç ise bu yazının amacının böyle bir söylem için “giriş” bölümü olduğudur. Ama, yukarıda çizilen söylem özellikleri için rastgele birkaç örnek vermek de yararlı, belki de gereklidir.
Yeni söylemin bir yeni değer yargısı: Demokrasi yalnız hak ve özgürlükler değil, sorumluluklar rejimidir de..
Eski söylemlerin hemen tümü, “bizi yönetenler” şeklinde bir değer yargısını kullanır. Yani halk yönetilmelidir. Hem de çöpünden suyuna, rüşvetten yoldaki güvenliğe, değer ölçülerindeki yozlaşmadan TVlerdeki cinsellik pazarlamasına kadar halk yönetilmelidir.
Peki, “demos-kratus=halkın kendini yönetmesi” ne olacak ve halkın buradaki sorumluluğunu kim(ler) üstlenecektir?
Hayır, halk bir şey üstlenmeyecek demokrasinin haklar-özgürlükler-sorumluluklar üçgeninin sadece “gelir” tarafıyla ilgilenecek, “bizi yönetenler” ise “gider” yani sorumluluk kısmını üstlenecektir.
Yeni söylemin bir ayağı, bu geleneksel değer yargısının değiştirilmesidir. Yeni değer yargısı, “halkın kendini yöneteceği -ve bu yolda çaba harcayacağı- ve bunun devredilemez bir sorumluluk olarak halk tarafından üstlenileceği”dir.
Bugün “bizi yönetenler” denilenlerin de yeni rollerine (sivil hizmetkâr) çekilmeleri, halkın kendini yönetebilmesi için, yine onun istekleri doğrultusunda “kolaylaştırıcılık” işlevi yapmasıdır. Bu noktadaki radikal değişim, halkın sorumsuz seyirci olmaktan sorumlu oyuncu olmaya dönüşmesidir. Halkın bunu güvenle ve bilinçle nasıl yapacağı konusunda, halkın elit (seçkin) tavır sahibi olanları sorumluluk almalıdır. Kolaylaştırıcı (sivil hizmetkâr) devlet, bu konuda aydınlatma görevine sahiptir.
Yeni söylemin bir başka değer yargısı: “Bütün”lerin parçalanıp, böylece oluşan karşıtlıklarla mücadele yerine, parçaların bütünleştirilmesi..
Geleneksel söylemler, parçalanmadan korunması gereken olguların parçalanmasına dayalıdır. Örneğin laik-dindar ayrımı böyledir. Bilim -ve onun aracı olan akıl- ile inanç -ve onun aracı olan sezgi- birbirinden ayrılmadan ve sürekli olarak birbirini denetleyip birbirinin önünü açan iki parçalı bir “bütün”dür.
Keşif ve icatlar önce “niye olmasın, olabilir mi; herhalde olmalı, olabilir gibi geliyor vs .” şeklinde bir sezgi ile başlayıp, daha sonra akıl yoluyla bilim süzgecinden geçirilir. Bu süzgece takılanlar yanlış sezgi olarak kalırken, süzgeçten geçenler “buluş” olarak yerini bulur. Süreç burada bitmez. Ortaya çıkan buluş -ki bir üründür-, sezgi/akıl araçlarıyla mükemmelleştirmeye yani katma değeri artırılmaya çalışılır ve böylece sürer gider.
Şimdi bu döngü koparılırsa ne olur? İki şey olur: (1) Sezgi kendi başına ürünler üretir ve bunlar akılla doğrulanmadığı için hangisinin doğru hangisinin yanlış sezgi (hurafe) olduğu anlaşılamaz, doğru ve eğrilerin birbirine karıştığı bir zihinsel bulanıklık ortamı doğar. Sezgi, diğer parçası olan akıl ile kıyasıya çatışır. (2) Akıl, sezgiden yoksun bir iktidarsızlığa bürünür; hammaddesi (sezgi) yok olduğu için refah ve mutluluk ürünleri üretemez, sadece eleştirir, yakınır ve en çok gereksindiği ikiziyle mücadele eder.
Sonuç şudur: Değişimden yana olmayan hemen hiç kimse yok görünüyor. Ama değişim yandaşlarının tek değiştirmeyi düşünmediği ise kendi değer yargıları ve doğrularıdır. Böylece tüm değişim yanlıları, kendi dışında kalanları değiştirip kendi gibi düşünmeye, davranmaya zorluyor.
Bu fesat çemberinden çıkışın sihirli bir yolu yoktur. Medeniyet de zaten böyle bir kolay reçete bulunmadığı için adım adım gelişmiş ve her adımda da birilerini eleyerek gelişmiştir: kendi doğrularından kuşkulanmayanları! Yeni dönemin söylemini dile getireceklerde aramamız gereken özellik budur.
Mayıs 2002
