• “Kavram Tabanında Uzlaşma”, ulusal bütünlüğün ta kendisidir..

    “Kavram birliğini sağlayamamış olmak” sorununu yazıma konu almak istiyorum.

    Azeri Türkçe’siyle Türkiye Türkçe’si arasındaki kimi farklar, kavramsal uzlaşının sağlanamadığı hallerde doğabilecek tuhaflıkları ne güzel vurgular. “Karı” sözcüğünü, “saygın hanım, hanımefendi” anlamında kullanan Azeri halkı ile, aynı sözcüğe birisi “eş, zevce”, diğeri yse “pek saygın olmayan kadın” gibi iki değişik anlam yükleyen Türkiye insanı arasında, yok yere bir takım anlaşmazlıklar çıkması kaçınılmazdır.

    Hürriyet istediğini yapmaktır..

    1950’de, Demokrat Parti seçimleri kazandığında, aklına gelen her şeyi yapmayı hürriyet sanan iyi niyetli birçok insanın torunları, bugün, demokrasinin yalnızca hak ve özgürlüklerden ibaret olduğunu, sorumluluk gibi üçüncü bir ayağın bulunmadığını zannederek bir kültürel genetik oluşturmuşlardır.

    Serbest piyasa ekonomisini başıbozukluk; de-regulation‘ı kuralsızlık gibi anlayan, daha doğrusu ne olduğu konusunda bir merakı bulunmayan insanımız, bu belirsizlikler üzerine ekonomik, sosyal, siyasal ve diğer yaşam türlerini inşa etmeye çabalamaktadır.

    Birlikte yaşama isteği..

    Bir insan topluluğu, hangi şartlar altında birlikte yaşama isteği duyar?

    Aynı coğrafyada doğmuş olmak, pek bağlayıcı bir öğe değildir. Toplumbilimciler, dil ve değer birliğinin birlikte yaşam için zorunlu koşullar olduğunda birleşiyorlar.

    Dil ve değerler temelde sıkı bağlantılıdır. Belirli bir şeyi farklı adlandıran, ama bunun farkına vardığında uzlaşma yolunu seçen iki insan, değer uzlaşısı yoluyla birlikte yaşayabilirler.

    Şeyleri farklı adlandıran, uzlaşmak da istemeyen, ama yine de birbirine baskı yapmayan iki insan da, “karşılıklı değerlere saygı” ve “ortak yaşam alanlarıyla sınırlı bir uzlaşı”ya razı oldukları takdirde yine birlikte yaşayabilirler.

    Bir arada yaşaması güç olanlar..

    Ortak yaşam alanları da dahil olmak üzere hiçbir şekilde uzlaşmaya yanaşmayanlardır. Ama bunlar yine de bir şeyin farkındadırlar: hangi kavramlar üzerinde uzlaşamadıklarının!

    Bir arada yaşaması neredeyse imkansız olanlar bu sayılanlar değildir. Kullandıkları kavramlar arasında fark olup olmadığını bilmeyen, üstüne üstlük bunu merak da etmeyen, bunu bir sorun olarak görmeyenlerin bir arada yaşamaları imkansızdır. Bu insanlar sürekli olarak çatışacaklar, fakat çatışma nedenlerini kavram uyuşmazlığına değil bambaşka nedenlere bağlayacaklardır. Bu tür insanlar ve onlardan oluşan toplumlar, toplu yaşamın dayanışmasından yararlanamaz ve birlikte yaşamanın değerini anlayamazlar. Bu toplumların, kavram bütünlüğü olgusunun öneminin farkına varmış olanlarca yutulması kaçınılmazdır.

    Gündelik sorunlar, yanıltıcı reçeteler, sahteci rehberlerden oluşan ortamlarda, sorunların köklerini aramak ve onları tedavi edecek sabrı göstermek, toplumumuz açısından pek gerçekçi bir beklenti olarak görünmüyor.

    Hangi siyasi parti, hangi devlet adamı ya da hangi sivil toplum örgütü çıkıp da enflasyonun, terörün, ekolojik yıkımın, değer yozlaşısının ve benzer sorunların kökünde az sayıda “kök neden” bulunduğunu, bunlar tedavi edilmedikçe, bunlardan üreyen sorunların çözülemeyeceğini, bu kök sorunların hemen hepsinin ancak zaman içinde çözülebileceğini, hatta yalnız zamanın dahi tek başına yeterli olmadığını, toplumda –örnek tavır sahipleri başta olmak üzere- bu yaklaşım çevresinde bir farkındalık yaratılmadıkça, bu karmaşık yaşam sistemleri içinde hangi ipi çekince hangi parçanın oynayacağı konusunda bir “bütüncül bakış” paylaşılır hale gelmedikçe bu karabasandan kurtulmanın mümkün olmadığını söyleyecektir? Ve de söylense kim dinleyecektir?

    Az sayıdaki kök nedenden birisi..

    İşte, bu az sayıdaki kök nedenden birisi, “toplumun, bazı temel kavramlardan oluşan kavram tabanı üzerinde uzlaşıya varamamış olması”dır.

    Demokrasi, laiklik, inanç, bilim, teknoloji, yaratıcılık, eğitim, ezber, kuşku, merak, yeniden yapılanma, özgürlük, hak, sorumluluk ve benzeri anahtar kavramlar üzerinde bir uzlaşma girişimi Türkiye’nin önünü açacak bir adımdır.

    Böyle bir girişimin tek ön-koşulu, beyin fırtınası tekniğinin temel ilkelerinden birisi olan “askıya alınmış yargı” (deferred judgement) kavramının benimsenmesidir. Bir diğer deyimle, bu girişime katılacak olanlar, anahtar kavramlar konusunda kendi doğrularını -geçici bir süre için- terkedecekler, başkalarının doğrularını dinlemeye -ama gerektiğinde benimsemek üzere dinlemeye- hazır hale geleceklerdir.

    Girişimi kolaylaştıracak bir taktik olarak da, üzerinde uzlaşı aranacak olan ilk kavramların, toplumda kutuplaşmanın bulunduğu kavramlar (laiklik, milliyetçilik, inanç vb) değil, daha somut -mesela masa, sandalye gibi- deyimlerin seçilmesi iyi olur. Görülecektir ki, herkes tarafından aynı algılandığı sanılan birçok kavrama herkes değişik anlamlar yüklemekte, bu değişiklik bazen çatışmalara yol açabilmektedir. Böylece ilk adımda, bir uzlaşı sağlamak değil ama, böyle bir sorunun varlığı konusunda farkındalık sağlamak mümkün olabilecektir.

    Bu girişimi hangi kurum yapabilir? Herhalde bunu değil, kredi faizlerinin yüksekliğini bir numaralı sorun olarak görenler değil. Peki kim? Bir öneriniz var mı?

    14 Haziran 2000

  • Akıl-sezgi sarmalı parçalanırsa ne olur?

    Tüm keşif ve icatlarda, sezgi ile, akıl‘ın birbirine sıkıca dolanmış -aynen iki renk ipliğin bükülüp tek iplik haline getirilmesi gibi- olduğunu görüyoruz. Tüm buluşlar, “öyle seziyorum ki” gibisinden tamamen akıl dışı bir uyarım ile başlıyor. Hemen ardından iki olasılık var: (1) Bu sezgi ürünü akıl ile denetlenmediği için bir hurafe olarak kalıyor, (2) Akıl (bilim) süzgecinden geçirilerek ya doğrulanıyor ve bir buluş olarak ortaya çıkıyor ya da olmayacağı -sezginin yanlış alarm olduğu- anlaşılıp çöpe atılıyor.

    Bundan sonra sezgi-akıl bütünü bir spiral olarak devam ediyor. Ortaya çıkmış bir değer varsa tekrar sezgi ile geliştirilme yolları “sezilmeye” çalışılıyor ve eğer “niye olmasın ki” gibi yine akıl dışı yolla düşünce üretilip ardından hemen tekrar akıl denetimine açılıyor. Bu süreç sürekli olarak tekrarlanıyor ve gelişme denilen olgu ortaya çıkıyor.

    Gerek bilim gerek ahlak gerekse estetik alanında her ne gelişmişlik değeri varsa bu iki ayrılmaz öğenin birlikteliği ile ortaya çıkmıştır. Bu değerlerin bileşiminde sezginin mi aklın mı ağırlıklı olduğunu tartışmak tam bir abesle iştigaldir. Çünkü bu süreçte önemli olan hangisinin ağırlıklı olduğu değil, birbirlerinin çıktılarını sürekli olarak denetleyip denetlemedikleridir.

    Eğer bir “şey” yapılıp da bu sarmalı oluşturan iki iplik (sezgi ve akıl) birbirinden ayrılırsa ne olur? Akıldan arınmış, her an hurafe üretmeye hazır sezgi ve sezgiden yoksun, evrenin sonsuz yaratıcılığına kapalı, bilimin daracık alanına sıkışmış, kitaplarda yazmayan, denenip kanıtlanmamış her şeyi yok sayan bir diğer tip bağnazlık.

    Toplumumuz bunu becermiştir!

    Toplumumuzdaki -laik ve dindarların değil- laikçi ve şeriatçı kesimlerin bu tanıma çok uyduğunu düşünüyorum. Her iki kesim de çok çabalıyor ve sonuçta inanılmaz biçimde hiçlikler üretiyorlar. Gelişkin toplumlara refah ve mutluluk yaratan akıl ve sezgi bizim için bölünmüşlük, donmuşluk ve hurafe üretiyor.

    İnanç dünyasında vahy olarak adlandırılan -bilim tarafından da pek ciddiye alınmayan- olgunun, aslında total openness denilebilecek, “bildiklerinin tamamından, onların doğruluklarına inançtan tamamen sıyrılmak” olabileceğini düşünüyorum. Sezgi ancak böyle bir akla dolabilir, akılla birlikteliği ancak bu tam teslimiyet ortamında gerçekleşebilir.

    Bildiklerinin doğruluğuna, üstelik de tekliğine inanmış insanlar bunları bir de “diğerleri”ne benimsetmeye, öğretmeye çalıştıkça, donmuş ya da hurafeci insanlardan daha pek çok üreteceğimiz görünüyor.

    Türkiye, içine düştüğü bu buz-hurafe çölünden kurtulabilirse varlığını sürdürebilir. Yoksa hiçbir dış düşmana ihtiyaç olmadan -atomun parçalanması gibi- kendini parçalayacaktır. Akıl ve sezgi insana -ve muhtemelen tüm varlıklara- hediye edilmiş birer özelliktir ve belki de ikisi aynı şeydir, kimbilir!

    Ocak 6, 2007

  • Cankurtaranlar niçin gecikiyor?

    Önce bazı tahminler:

    Cankurtaran kuruluşlarının yetkililerine göre:

    • Ambulanslar gecikmiyor, bu haberler bizi yıpratmak için çıkarılıyor,
    • Ambulans sayısı yeterli değildir,
    • Mevcut ambulansların bir kısmı ömürlerini doldurmuştur, sık arıza yapıyorlar,
    • Sürücü sayımız yeterli değil, kadro vermiyorlar,
    • Biz bu araçları kendi personelimiz için bulunduruyoruz, diğer olaylar için göndermek zorunda değiliz,
    • Sorumluluk bölgemizde olan olaylara yolluyoruz, gecikme söz konusu değildir,
    • Yasalar yetersiz.

    Cankurtaran sürücülerine göre:

    • Trafik sıkışık,
    • Diğer sürücüler yol vermiyor,
    • Sıra diğer arkadaşındı, her zaman bana bırakıyorlar, zaten ücretimiz düşük,
    • Gecikme söz konusu değildir.

    Vatandaş (normal):

    • Ha, onlar mı gelmez,
    • Geç gelen birkaçını sallandırırsan mesele biter.

    Vatandaş (uyanık):

    • Cankurtaranlar trafik sıkışıklığı için çok iyi bir çözümdür. Acele işi olanlar peşine takılınca daha çabuk gidilir,
    • Niye yol vereyim, bana yol versinler ben de zaten aynı yöne gideceğim.

    Vatandaş (AB)

    • AB’ye girince gecikmeler kalmayacak, çünkü Avrupa’da gecikme olmuyormuş

    Resmi yetkili:

    • Yeni satın alınacak cankurtaran araçlarıyla bahse konu sıkıntı tamamen önlenecektir,
    • Sınırlarımızın güvenliğinde bir sorun yoktur.

    Bunlar birer tahmindir. Muhtemelen her birinin gerçeklik payı da vardır. Ama acaba Pareto kuralı uyarınca sonuçların %80’ini oluşturan “başlıca %20” nedenler acaba bunlardan hangileridir? Yoksa acaba o önemli %20 nedenler bunların içinde hiç sayılmamış mıdır?

    Evet en önemlisi sayılmamıştır..

    Diğer sürücüler yol vermiyor” olarak ifade edilen -ki o da bir kök neden değildir- dışındakilerden hiçbirisi (evet hiçbirisi) gecikme olgusunun önemli nedeni değildir.

    Cankurtaranlar gecikir ve bundan sonra da gecimeye devam edecektir..

    Hattâ ne kadar çok araç alınırsa gecikmeler o kadar çok artacaktır. Çünkü gecikme olgusunun başlıca nedenlerinin en başında, sınırlı miktardaki kaynakları sınırsız ihtiyaçlara tahsis etme bilincine ve tekniklerine sahip bir “ağ örgütlenmesi” bulunmayışı gelmektedir. Cankurtaran sayısı artınca, bu bilinç eksiği daha çok kargaşaya yol açacaktır.

    Cankurtan sahibi kuruluşların (Sağlık Bakanlığı, belediyeler, gönüllü kuruluşlar, özel hastaneler vd) herbirisi ayrı statülere sahiptirler, emir aldıkları ve verdikleri makamlar birbirlerinden farklıdırlar. Ancak sıkıyönetim zamanlarında hepsi aynı makamın emir ve komutasına girerler. (Zaten bu yüzden de -söylem böyle olmasa da- halkımızın en çok sevdiği yönetim biçimi askerli ya da askersiz ama mutlaka “sıkı” yönetimlerdir).

    Bu durum karşısında, bir olay anında bir ambulansın olay yerine gelebilmesi gerçek bir mucizedir ve Tanrı’nın varlığının bir işareti sayılmalıdır. Normal olarak gelmemesi gerekirdi.

    Ağ örgütlenmesi, bugün sahip olduğumuz “ortalama” insan nitelik dokumuzun daha üzerinde bir akıl-fikir düzeyi gerektirmektedir. Bugünkü düzeyimiz ise henüz doğrusal (basit, lineer) ilişkileri -tak diye emretmek-şak diye yapmak basitliğinde- algılayabilmektedir.

    Ağ Tipi Örgütlenme, birbirinden farklı statüdeki kuruluş ve kişilerin, belirli bir amacı gerçekleştirmek üzere karşılıklı olarak etkileşmeleri, bu sürecin yönetişimini sağlamaları ve bu etkileşim ağının, hiçbirisinin mutlak emir ve komutası olmaksızın kendi kendini düzenlemesi demektir.

    Bu tür bir teknolojiye -bu gibi becerilere soft-teknolojiler denilebilir- sahip olmaksızın, cankurtaranlar gecikecek, trafik kazaları olmaya devam edecek ve de depremlerde insanlar ölecektir.

    Bu tür bir örgütlenmeyi kim yapmalıdır?

    Beklenen cevap “devlet”tir, yani burada Sağlık Bakanlığı. Bu olabilir, ama şart değildir. Hattâ devlete ait bir organ olmazsa daha da iyi olur. Bu konuyu önemli gören ve ağa dahil olacak kuruluşlarla iletişime girebilecek herhangi bir kuruluş olabilir. Örneğin, Cankurtaran Ağı (dernek, vakıf, platform vb).

    Bu girişimin başarısı iki anahtara bağlıdır: (1) “Biz varken başkasına n’oluyor?” alışkanlığını kırabilmek, (2) Farklı statüdeki kuruluşlarla etkileşime  https://www.tinaztitiz.com/yazi.php?id=18) girmeye -içtenlikli olarak- istekli olmak.

    Ağ Tipi Örgütlenmenin bir miktar teknik ayrıntıları https://www.tinaztitiz.com/yazi.php?id=698 adresinde bulunabilir.  Daha fazla teknik ayrıntı (ağa katılanlar arasındaki protokolların nasıl yapılacağı, Ağ Odağı’nın işlevini nasıl yapacağı, toplu kararların nasıl alınacağı vs), yukarıda sayılan 2 anahtar gereksinim yanında gerçek birer ayrıntıdır.

    Siyasal-bürokratik hanzoluk denilebilecek “bu işler bizden sorulur” tavrı terkedildiğinde cankurtaranların zamanında gelmesi, onlarca kuruluşun birbiriyle etkileşebilmesi ve kaza-belâ hallerinde daha az insanın kaybedilmesi mümkün olabilecektir. Aksi halde ne olacağını Mustafa Sandal söylüyor: Pazara kadar değil mezara kadar!

    Temmuz 24, 2004

     

     

  • AR-GE kimlerin işidir?

    Bizim işimiz değildir!

    Genelde toplumumuzun özelde üretim sektörlerimizin rekabet güçleri geleceğimizin belirlenmesinde giderek daha belirleyici olmaya başladığından, bu konulardaki düşünce üretimi de paralel olarak artmaya başladı; bu son derece iyi.

    Hangi konulara öncelik verileceği, hangi ileri teknolojilerin benimseneceği, hangi AR-GE araçlarının kullanımı gerektiği, ne gibi teşvikler olması gerektiği gibi konularda tartışmalar yapılıp farklı fikirler gündeme getiriliyor. Bu da çok iyi.

    İlginç olan, bütün bu farklılıklar içinde, tüm tartışmaların akademisyenlerin çevresinde dönüp durması ve konunun paydaşları arasındaki şu kesin mutabakat: AR-GE bilim kurumlarının ve bilim insanlarının işidir; bizim için ne gerekiyorsa onlar yaparlar, yapmalıdırlar ve bunun fiyatı neyse onu da devlet ödemelidir.

    Niçin?

    Çünkü iş dünyası olarak biz AR-GE yapabilecek güce sahip değiliz; bin türlü sorunla uğraşırken bir de AR-GE ile uğraşamayız. Önümüze vizyon çizen, AR-GE politikalarını belirleyen, bunların siyasi iktidarlara göre değişmesini önleyip bir devlet politikası (https://www.tinaztitiz.com/yazi.php?id=284) haline getiren devlete ihtiyaç var.

    Bu ne ilginç bir gelenektir!

    Rekabet gücü kazandırabilecek karşılaştırmalı bir üstünlüğü başlangıçta bulunmayan, üstüne üstlük daha sonra da bu gücü kazanabilmek için bir vizyonu bulunmayan kişi ve kuruluşların, başkalarının (yani devletin) önlerine koyacağı vizyon ve teşviklere güvenerek boyundan büyük işlere girip sonra da sürekli yakınmak, devleti suçlamak ne ilginç bir gelenektir.

    Peki onu yapmayalım bunu yapmayalım, ne yapalım? Hemen hemen girdiğimiz hiçbir alanda rekabet gücümüz yok. O halde hiçbir şey yapmayalım mı? Bizim de iş adamı, iş kadını olmaya hakkımız yok mu?

    Bir hakaret(!)..”Avrupa’nın manavı olun”

    Bir zamanlar böyle bir öneri yapılmıştı: “Siz bu sanayi işini bırakın Avrupa’nın manavı olun“. Yer yerinden oynamıştı. Bizi manavlığa layık (aslında müstahak denilmek isteniliyordu) görenler kalkınmamızı istemeyenlerdi. Mutlaka bacalı sanayi sahibi olacak, biz de makine -hatta makine yapan makine- yapacaktık. Nitekim 1960 darbesi ardından ilk yaptığımız sanayi hamlesi  otomobil yapmak idi.

    Fakat ne manavlık olarak sembolize edilen tarım ve tarımsal ticaretin, ne de otomobil üretiminin katma değerini AR-GE yoluyla artırabildik.

    İki soru: AR-GE tek katlı mıdır ve bu katlar kimlerin işidir?

    Söylene söylene sanki yalnızca bir kalemden ibaretmiş gibi anlaşılan AR-GE gerçekte -her biri diğerleriyle irtibatlı- çeşitli katların üstüste bindirilmesinden oluşmuş bir “etkileşimli süreçler kümesi” olarak anlaşılmalıdır.

    Sivri ucu altta, ters bir koni boyunca yerleşmiş katmanları düşününüz. En üstte en geniş katman, altlara indikçe daralıyor, fakat etkileşim nedeniyle üst katmanlardakileri de etkiliyor. En altta ise en dar alanlı ama tüm katmanları etkileyebilen katman bulunuyor.

    Tek kişiden ibaret bir küçük işletmede “ürettiğim mal ve/ya hizmeti daha iyi ve ucuza nasıl yaparım?” sorusu bu çok katlı kümenin en üstteki katmanıdır. Tüm diğer süreç katmanları bu katmanın altında yapılanacaktır. Bu tepedeki katman kuruluşların bireysel sorumlulukları altındadır.

    Bu katman ne devlete, ne bilim kurumuna ne de danışmanlara bırakılabilir. Kimden ne hizmet alınırsa alınsın AR-GE sorumluluğu -devredilemez biçimde- işletme sahibinindir.

    Hangi konularda AR-GE yapılacaktır?

    Bu sorumluluk doğrudan iş sahibine aittir. İşinin hangi bölümüyle ilgili AR-GE yapılacağına işin sahibinden başka kim karar verebilir? İş sahibi bu konuda çeşitli danışmanlıklar alabilir ama nihai karar kendisinindir. Dolayısıyla bu açıdan AR-GE de devletin ya da bilim insanlarının işleri değildir.

    AR-GE nasıl yapılacaktır?

    AR-GE konisini oluşturan her bir AR-GE katmanı da kendi içinde katmanlardan ibarettir. Bir işletmenin AR-GE katmanının içinde bizzat işletme sahibi, yöneticileri ve çalışanları (kapıdaki güvenlik görevlileri dahil) yer almalıdır. “İşimi daha iyi ve ucuza nasıl yapabilirim?” sorusu herkesin sorusudur ve AR-GE’nin en temel sorusudur. Bu soruyu sormak herkesin devredilemez görevidir. Kesinlikle devlete, üniversiteye, bilim kuruluşlarına bırakılamaz. Onlardan danışmanlık alınabilir, ama sorumluluğu onlara bırakılamaz.

    İşletmenin AR-GE katmanları içinde doğrudan bilim kurumları ve bilim insanlarının uzmanlık alanına girenler de olacaktır. Onların eğitimleri, uzmanlıkları budur. İşletme sahiplerinin, çalışanlarının ve devletin bu konudaki rolleri sıfıra yakındır. İşletmenin sorumluluğu bu tür AR-GE çalışmalarını finanse etmektir.

    Birden fazla işletmeyi ilgilendiren AR-GE kimin işidir?

    Co-operative research (yardımlaşmalı araştırma), aynı türde AR-GE ihtiyacı olan işletmelerin sorunudur. Bu da sektörel örgütler eliyle yaptırılır; sorumluluk müteselsil olarak sektör örgütünün ve işletmenindir. Devletin bu konudaki katkısı -tüm iş hayatının çıkarlarını gözeten kurumların önerileriyle- bazı özendirmeler şeklinde olabilir. Fakat kesinlikle neyin nasıl araştırılacağını belirlemek, hele hele onlar adına AR-GE yapmak değildir.

    Sektör örgütleri ilgilenmez ise!

    Bu tür ortak konulardaki AR-GE faaliyetlerini sektör örgütleri üstlenmez ve bir de bunların devletin işi olduğunu savunmaya başlarsa ne olur? Demokratik sistemlerde bu tür savunular halkın temsilcilerince üstlenilir ve gerçekten de devletin işi haline -şekil 1-A’da görüldüğü gibi(!)- getirilir.

    Büyük ölçekli AR-GE’ye kim karar verir, kim finanse eder, kim yapar, kim denetler?

    Daha alt katmanlardaki AR-GE ihtiyaçları giderek işletmelerin AR-GE ihtiyaçlarından uzaklaşır ve bir çeşit temel araştırma niteliğine bürünür. Bu tür araştırmaların bir bölümü büyük sektör örgütlerince, silahlı kuvvetlerce ya da devlet kurumlarınca kararlaştırılır. Kararların alınmasında akademik ve bilim kurumlarının danışmanlıklarından yararlanılabilir, ama karar bu kurumların yönetimlerinindir. Finansmanını da bu kurumlar sağlarlar.

    Büyük ölçekli AR-GE’yi yapacak olanlar akademik ve bilimsel kurumlardır.

    Denetim ise karar sorumluluğunu taşıyan ve finansmanını sağlayan kurumlarca yapılır. Bu konudaki olası bir yanılgı “bilimsel özerklik” kavramının burada kullanılmasıdır. Bilimsel özerklik, AR-GE uygulamalarının başladığı yerde başlayıp bittiği yerde sona erer.

    Hangi konuda AR-GE yapılacağı ya da sağlanan finansmanın hesabının verilmesi (accountability) bilimsel özerklikle ilgili değildir. Bilimsel özerklik bilimsel çalışmaların sadece bilim kurallarına göre yapılması, hiçbir idari, siyasi, dini, ideolojik tercihe göre şekillenmemesi anlamına gelir.

    Sonuç

    AR-GE konularının karardan denetime kadar tümüyle bilim insanlarının işi sayılması ve bunun dışındaki kesimlerin daima “talep kurumu” konumunda beklemeleri geleneği önümüzdeki dönemde yaşamsal önem kazanacaktır.

    Bu gelenek değişmeksizin, toplumumuzun üretmekte olduğu katma değerler, tüketme arzusunda olduğu katma değere yetişemeyecek, aradaki fark -aynen bugün olduğu gibi- yasa ve ahlak dışı yollardan finanse edilmeye devam edilecektir.

    Türkiye’de AR-GE’ye verilen tüm teşvikler kaldırılmalı, bu kaynaklar, AR-GE’nin -daha da doğrusu yüksek katma değer üretmenin- varlığımızı sürdürebilmenin tek yolu olduğu bilincinin geliştirilmesine harcanmalıdır.

    AR-GE bütünüyle akademik ve bilim kurumlarına ihale edilmiştir. Bu ihale iptal edilmeli, herkes, vazgeçilmez işlevlerinin başında şu sorunun geldiğini iş yerinin, evinin ve yatağının başına asmalıdır: işimi daha iyi ve ucuza nasıl yaparım?

    Pazartesi, Şubat 20, 2006

  • Teknoloji üretmek. Öyle mi?

    Gün geçmiyor ki çeşitli yayın organlarında teknoloji üretmenin anlam ve önemine değinilmesin. Zaten vatanımızı kurtaracak iki kavramdan birisi bu, diğeri de “marka olmak”tır. Bu ikinci konu giderek o hale geldi ki geçenlerde bir yabancı sanayicinin de bu kurtarma kampanyasına katılarak tam bize göre önerdiği bir çözüm yerli bir köşe yazarımız tarafından marka sektörünün bilgisine sunuldu.

    Sanayici aynen şöyle buyuruyordu: “marka yaratmak zorlu ve uzun bir süreçtir (bizi yakından tanıyor, bu tür süreçlere gelemeyeceğimizi iyi anlamış). Siz boşu boşuna (bu da harika; yani uğraşsanız da beceremezsiniz demeye getiriyor) uğraşmayın. Avrupada satılık (yani artık işe yaramayan) çok marka var. Verin parayı bunlardan bir tane alın“.

    Yıllar önce bir sanayicimiz de benzer şekilde teknoloji üretimi işine çare bulmuştu: parayı bastırır, “ithal ederim“! (https://www.tinaztitiz.com/yazi.php?id=195, https://www.tinaztitiz.com/yazi.php?id=196).

    Şimdilerde artık böyle denilmiyor, teknoloji üretmenin önemi sık sık vurgulanıyor. Hattâ çeşitli girişimcilik yarışmalarında teknoloji ürettiğini belirterek ödül talep edenlerin çokluğuna bakılırsa biz bu konuda epey de ilerledik.

    Teknoloji tarihimiz

    Adını ancak orta yaş üstü kişilerin belki hatırlayabileceği bir avuç insandan birisi Nuri Demirağ’dır. Çocukluğumuzda ilk yerli uçağı yaptığını dinler, sonraları niçin arkasının gelemediğini anlamazdım. Daha sonraları, ailesinde ve/ya okulda kendisine “belletip”ezberletilenlerin-sık sık ikisini beraber kullanıyorum ki birisi farkını sorar diye- dışına çıkanların başlarına neler geldiğini öğrendikçe kök nedenleri kavrar gibi oldum.

    Gün gelir de günce tutma -ve sonrasında da bunları yayımlama- adetini edinirsek, gelişkin teknolojilerin hiç bir zaman gaza gelen birkaç kişinin el çabukluğu ile geliştirilemediğini, iğneyle kuyu kazan isimsiz insanların çabalarının bir bileşkesi olduğu ortaya çıkabilir.

    19 Ekim 1900’da Wright kardeşler Kitty Hawk’ta ilk deneylerini yaparken bir yandan da Dayton Ohio’da çıkardıkları tabloid gazeteye bir çizim ve bir alt yazı koymuşlardı: “Sam amca bizim omuzlarımızda yükselecektir” (İki kardeşin arasına resmedilmiş ve onların omuzlarına tutunarak ayaklarını yerden kesmiş bir Sam amca resmediliyordu).

    Bu iki bisiklet tamircisi (gerçek tamirci) tahta raylar üzerinde çekip hızlandırdıkları tahta ve bez karışımı uçaklarıyla tam 1000 deney yaptıktan sonra 54 saniye havada kalmayı başarıyor ve böylece binlerce sayıda havacılık teknolojilerinin temelini atıyorlardı.

    Dayton’da yaşayan bu iki kardeşin Ulusal Meteoroloji Dairesine başvurarak, en uygun rüzgarlı yerin neresi olacağını sordukları dilekçelerini ciddiye alıp araştırma yapan memurlar tam 6 ay sonra en uygun yer olarak Kitty Hawk denilen çöl parçasını öneriyorlardı. Bu ciddiyet bile -anlamak isteyenlere- işin altındaki sırları gösterebilir.

    Nuri Demirağ -ve benzer onlarcası- ise muhtemelen kıskanç, ilgisiz, akılsız ve dolayısıyla ahlâksız görevliler tarafından durdurulmaya çalışılmıştı. Bir gün tarihimiz bunları yazacaktır.

    İşte bir benzeri

    Şimdilerde teknoloji denilince otomotik olarak şu sözcüklerin çeşitli bileşimleri akla geliyor: nano, bilişim, chip, biyo-teknoloji, fiber optik vs. yani Türkçesi “daha aşağısı kurtarmıyor“.

    Halbuki daha yüzlerce-binlerce teknoloji var ki bunlar ortalıkta konuşulmuyor, bunlara sahip olmamaktan ötürü -can ve mal kayıplarına- uğruyoruz.

    Bunlardan birisi de, patlayıcı gaz ortamlarında kullanılan elektrikli donanımın testlerinin yapılıp sertifikalandırılması teknolojisidir.

    Tüm maden ocakları patlayıcı grizu gazı nedeniyle yıllardır yüzlerce can almıştır.

    Tüm rafinerilerde kullanılan elektrikli donanım yine patlayıcı gaz ortamında çalışmaktadır.

    Tüm benzin istasyonlarındaki pompalar benzer riskler altındadır ve kaç defa patlamalar olmuş, canlar kaybolmuştur.

    Türkiye’de bu denli yaygın risk içeren bir konu ile ilgili teknoloji sayısı azdır.

    Bu tür elektrikli aletleri usulüne göre test edip sertifikalandıran kuruluş sayısı bütün dünyada sayılıdır ve bu teknolojiye sahip olmayan ülkeler bunun fiyatını -yüksek know-how bedelleriyle- ödemektedirler.

    Türkiye yüz yıl kadar bu bedeli ödedikten sonra 1974 yılında bu teknolojiyi kendi mühendisleri ve o zamanın vizyon sahibi bürokratlarının işbirliği ile geliştirmiş, eşine az rastlanır esneklikle kurumlaştırmış ve yüksek katma değerli işler yapmıştır.

    • İlk sertifikasını, 1976’da “Akülü Madenci Baş Lambası” cihazına vermiş ve böylece Alevsızdırmaz (ALSz) sertifikalı cihaz imalatı Türkiye’de başlatılmıştır.
    • Bugüne kadar ALSz Test İstasyonuna 390 adet sertifika müracaatı, tesis kontrol istemi, bilgi alma başvurusu olmuş, toplam 230 adet sertifika verilmiştir.
    • 112 adet sertifika ise çeşitli teknik nedenlerle iptal edilip yürürlükten kaldırılmıştır.
    • 212 başvuru, testlerde başarısız olduğundan iptal edilmiştir.
    • Bütün bu faaliyetler, 2003 yil sonu itibari ile toplam1698 adet raporla belirlenmiştir.
    • ALSz merkezinin içinde yer aldığı Türkiye Taşkömürü Kurumu’na ait ise  test ve kontrol sayisi 6346’dır.

    Bütün bu bilgi ve deneyim birikim süreci gerçekte bir teknoloji üretimi sürecidir ve tam bir iğne ile kuyu kazma sürecidir. Bunu, parayla marka satın almayı ya da para bastırıp teknoloji transfer etmeyi düşünebilenlerin anlamasını beklemek yersizdir, ama teknoloji üretimi tam böyle bir süreçtir.

    Yani cingöz birilerinin durup dururken kafalarında ampul yanması meselesi değildir; Prof. Zihni Sinir benzetmesiyle teşvik edileceği ve milyonlarca gencimizin bir anda birer Einstein kesileceği sanılan süreç ise hiç değildir.

    Şimdi belki merak edilebilir: E peki şimdi bu teknolojiye ne oldu?

    Beklentiniz, Wright Kardeşler gibi başlayan bu sürecin bugün daha da geliştirilmesi için çalışıldığı, bilim-teknoloji ile ilgili kurumların üzerine titrediği, hatta bu  teknolojiye sahip olmayan çok sayıda ülkeye transfer edilip para kazanıldığı filan olabilir.

    “Bunlar adi mühendislik işleridir, biz bilim yaparız”!

    Şimdilerde bu istasyon;

    • Türkiye Taş Kömürü Kurumunun başından atmak için uğraştığı,
    • Maden İşleri Genel Müdürlüğünün “bizimle ne ilişkisi var?” diye üstlenmediği,
    • TSE’nin “bizim zaten var” sandığından dolayı bu birikime ihtiyacı olmadığını düşündüğü,
    • Diğer anlı-şanlı bilim kuruluşlarımızın ise -başından beri- “biz yüksek bilim yaparız, bunlar adi mühendislik işleridir” diye aldırmadığı,
    • Bilim-teknolojide geri kaldığımızı yazıp-çizen sektörümüzün(!) ise ilgi alanının içine -moda olmadığı için- almadığı

    bir konumda kapatılmayı beklemektedir. Test donanımlarının bulunduğu binası ise bir gıda toptancısına satılmıştır.

    Şimdi bana teknoloji üretimi deyince..

    Eskiden teknoloji üretimi konusunda ahkâm kesenleri dinler, yazılanları okur, neler yapılması gerektiğini düşünürdüm. Şimdi ise cevabı buldum: @?Ú!!EDP

    Nisan 1, 2006

  • Bu yolun dönüşü var mı?

    Bu sabiti unutmayalım

    İTÜ’ye davet edilen dünyaca ünlü bir bilim adamını dinlemeye 4 (yazıyla dört), aynı saatte üniversiteye konferans vermesi için çağrılan şarkıcı Hülya Avşar’ı izlemeye ise 600 (yazıyla altıyüz) öğrenci gittiğini gazetelerde okuduk.

    Değerli bilim adamımız Prof. Celal Şengör ise bu olayın ardından üniversiteden ayrılma kararı vermiş ve gerekçe olarak da bu 4/600 oranını göstermiş.

    Bu yazıyı, bu kararın gerekçesi olarak gösterilen ve büyük bir olasılıkla bu tarihten sonra bilim dünyasında avşar sabiti olarak anılacak olan 0.00666666.. oranına karşı yapılan yanlış muameleyi eleştirmek için yazıyorum.

    İki ayrı haksızlık

    İlk söylenmesi gereken, şarkıcıya karşı -örtülü de olsa- yöneltilen eleştirinin haksızlığıdır, hem de birkaç yönden. Vatan Gazetesi yazarlarından Selahattin Duman’ın da gazetedeki köşesinde yaptığı mükemmel analizde belirttiği gibi, Hülya Avşar yerine Müslüm Gürses ya da Gamze Özçelik de “davet edilmiş” olsaydı yine aynı şey olur, hatta bu 0.00666’lık oran da tutturulamayabilirdi. Dolayısıyla Hülya Avşar’a haksızlık edilmiştir.

    İkincisi ve çok daha önemlisi, teşekkür edilmesi gereken bir kişinin aşağılanması meselesidir. Bir an için, 0.00666 yerine mesela 1’den büyük bir başka oranın gerçekleştiği varsayılsın; olmayacağını ben de biliyorum ama bir an için olabileceği düşünülsün. Bu takdirde bilim dünyamız ve okur-yazar kesimimiz ne düşünecekti?

    Düşünülecek olan bellidir: “aman ne iyi, bilim adamına gösterilen ilgi şarkıcıya gösterilen ilgiden daha büyükmüş; o halde bilimde önemli bir mesafe almışız; o halde muasır medeniyet düzeyine erişilmiş bulunmaktadır” filan. Bunun ne kadar yanıltıcı olacağını bırakınız bilim dünyasını sokaktaki insanlar bile anlayabilir.

    Hülya Avşar -bilerek bilmeyerek- bilimde geri kalmışlığımızın nedenlerini doğru dürüst analiz etmemiz için mükemmel bir fırsat yaratmıştır. Kendisine müteşekkir olmak varken aşağılanıyor. Bu da iki.

    Göstergeleri kırmayınız

    Herhangi nedenlerle kontrolunu kaybetmiş sürekli irtifa kaybeden bir uçak düşününüz. Pilotlar seferber olmuş, düşüşü durdurmaya çalışıyorlar. Bu arada yardımcı pilot eline bir parça kağıt ve biraz seloteyp alıp altimetre cihazının üzerini kapatıyor, böylece artık ne kadar hızla düştüklerini görmüyorlar ve kısa bir süre için huzura kavuşuyorlar. Sürekli huzurdan (!) önceki birkaç dakika.

    Lütfen size durumunuzu gösteren göstergeleri örtmeyiniz, kırmayınız ya da aşağılamayınız, onlar bizim en kıymetli yol göstericilerimizdir. Hatta mümkünse -gösterge yanlışlıklarından korunabilmek için- yanlarına ikinci, üçüncü göstergeleri de koyunuz. Mesela şimdi aynı deneyi tekrarlayıp bu defa da S.Hawking-M.Gürses ikilisini davet edin.

    Hatta -şimdi aklıma geldi- bunu sürekli bir izleme sistemine dönüştürüp citation index yerine kullanmak üzere her ay benzer bir ikiliyi “davet” edelim. (Bunu diğer gelişmiş ülkeler yapamazlar, çünkü bilim adamlarıyla eşleştirecek sayıda “diğer”lerinden bulamazlar).

    Peki n’oluyor da böyle oluyor?

    Sorun çözme araçları içine tarafımızdan katıldığına kuşku olmayan bir araç var: “bir soruna daha büyük sorunla çözüm önerme” yöntemi. Örneğin, “tinerci çocuklar” sorunu için önerilen çözümlerden birisi, “ailelerin çocuklarına sahip çıkması“dır. Halbuki, ailelerin çocuklarına sahip çık(a)mayışları, tinerci çocuklar da dahil birçok sorunu üreten daha büyük bir sorun kümesidir.

    Ciddi görüntülü birçok yetkili bu tür sorunları “anlıyormuş gibi” yapmak amacıyla bu yöntemi kullanırlar.

    Trafik kazaları önemli bir sorundur. Bunun için vatandaşın kurallara uyması gerekir“, “enflasyon haksız bir vergidir. Bu nedenle mutlaka düşürülmesi gerekir” gibisinden.

    Beş parmak bir olamaz ama..

    Toplum bileşimi içinde tüm bireylerin zeki, bilgili, ahlaklı ve ruh sağlığı yerinde olmasını beklemek bir hayaldir. Ama, bu tür az sayıda kişinin bulunacağını ve özellikle de onların sağlam bir kültür tabanı oluşturarak toplumun geri kalanı için özgür ama istismar edilemeyecek bir yaşam alanı oluşturmalarını ummak da en doğal beklenti sayılmak gerekmez mi?

    Bu kişiler toplumun çeşitli ilgi alanları içinde kuşkusuz vardır. Ama bu kesimlerden birisi vardır ki o, bu sihirli gelişim sürecinin anahtarı demek olan “elit ağları”nın önderliğini yapacak olan “seçkin bilim insanları ağı” olmalıdır (https://www.tinaztitiz.com/yazi.php?id=457).

    Birbirine akademik ünvan dağıta dağıta “elit” niteliğini çoktan yitirmiş, aydınlanmanın biricik aracı olan akıl-sezgi etkileşim sarmalını ıskalamış bulunan toplum kesimimiz, içinde var olan elitlerini bir ağ içinde dayanışma içine sokamadıkça, bu eksiğin sonsuz sayıdaki sonucuna katlanmak zorunda kalacaktır.

    $50,000 karşılığında, incileri dinlenmek üzere konferansına gidilen futbolcular bugün şarkıcılarla yer değiştirmiştir. Bu süreçte en ufak günahı bulunmayan kişiler bu konferansları vermek üzere “davet edilen” kişilerdir. Kimi davet etseniz -haklı olarak- kendinde bir şeyler vehmedecektir.

    Sorunu bu kişilere indirgelemek, kültürel yozlaşmadan sürekli yakınmak kişisel rahatlama sağlayabilir, ama süreci tersine çeviremez.

    Beğenmeyen kim varsa düzgün insanlardan ağlar oluşturmalıdır

    Rüşvet vermeyen iş sahibi, rüşvet almayan görevli, kopya çekmeyen öğrenci, sınavda gözetim yapmayan ya da ezber yaptırmayan öğretmen, yetkilerini seçim bölgesine aktarmayan bakan, trafik kurallarını çiğnemeyen sürücü, hayvanlara eziyeti önlemek isteyen hayvansayar ya da velileri ile sözleşme yapabilen okullar ve de benzer elit tavırlı kişi ve kurumlar.

    Her kim ki gidişattan memnun değildir, kendi gibilerini arayıp bulup aralarında birer dayanışma ağı kurabilmelidirler.

    Bunu yapmak yerine, ağ oluşturabilecek kişi ve kurumların kusurunu aramakla meşgul olanlardan ibaret toplumlar ise şimdi mezarlıklardadır.

    Salı, Mayıs 2, 2006

  • Keneler nereden çıktı, başka çıkacak(lar) da var mı?

    Dayak yerlileri dayak yedi!

    DDT adresinde verilen şema, Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) Borneo’da yürüttüğü bir projenin sonuçlarını gösteriyor.

    Ve aynı zamanda, son günlerde Türkiye’de ortaya çıkan kene sorununun kaynağına da işaret ediyor.

    Borneo yerli halkında (Dayak) çeşitli böceklerden bulaşan hastalıklarla başa çıkabilmek için DDT kullanmaya karar veriliyor. Sonrası ise şemada görülüyor. (Son aşamada doğal düşmanı yok edilen farelerle başa çıkabilmek için bu defa adaya dışarıdan kedi getiriliyor. Fakat çoğalıp irileşen farelerle başa çıkamayan kediler de ölüyorlar.

    Kuş gribi ile mücadele sırasında yaktığımız, diri diri gömdüğümüz kanatlıların ahı olmasın!

    Birçok kimseye şaka gibi gelebilir. Ama bu “ah”ı nasıl yorumlayacağınıza bağlıdır.

    Sorun sadece kenelerle sınırlı değildir!

    Yukarıdaki örnek, kene ve benzeri “az zararlı” hayvanlarla ilgilidir. Benzer -ve daha dramatik- durum, çeşitli sorunları çözebilmek için DDT benzeri araçlara sıkça başvuran ülkemizde sosyal ve ekonomik alanlarda da vardır.

    Sonuç

    Lütfen DDT -ve benzerlerini- kullanmadan önce prospektüsünü okuyup olası sonuçlarını düşününüz; önlemleri -ardışık sonuçlarını düşünerek- aldığınızda zararın en az olacağı garantidir.

    Düşünmeyenler için de keneler ve yarın gelecek diğer -ve daha başa çıkılamaz- canlı ve sosyal sorunlar bekleme durumundadır..

    Haziran 28, 06

  • Kısır döngüler birer avantaja çevrilebilir mi?

    İki veya daha çok olay, bir kapalı çevrim halinde birbirlerini üretiyorlarsa buna “Kısır Döngü” ya da eskilerin deyimiyle “Fâsit Daire” adı veriliyor. Ancak bu tür kapalı çevrimler her zaman fesat üretimine (fâsit) sebep olmazlar. Bir bölümü son derece yararlı işlevler de görürler. Tavuk ve yumurta döngüsü gibi. Bunlara çeşitli örnekler vererek döngülerin neler ürettiğine daha iyi karar verilebilir. İşte birkaç örnek:

    • Yumurta > Tavuk > Yumurta
    • Kalabalık kamu kadroları > Personel için ayrılabilecek bütçenin daha çok kişiye bölünmesi > Düşük ücret > Düşük ücrete, ancak düşük nitelikli çalışanların istihdam edilebilmesi > Beklenen görevlerin standartının düşmesi > Düşük standartlı görevlere, çok sayıda düşük nitelikli işsizin talep yaratması > Taleplerin siyasi baskıya dönüşmesi > Kamu kadrolarının daha da kalabalıklaşması.
    • Gelişmiş bir demokratik ortam > İnsanların nitelik dokularının gelişmesi > Yüksek nitelikli insanların demokratik ortamı daha da geliştirmeleri.
    • İnsanların nitelik dokularının yetersizliği > Demokrasinin yarattığı özgürlük ortamının, karşılıklı hakların çiğnenmesine yol açması > Demokrasinin yozlaşması > İnsanların nitelik dokularının daha da bozulması.
    • Eğitim sisteminin çarpıklığı > Yetersiz nitelikli insan yetiştirilmesi > Yetersiz nitelikli insanların “oyun kurucu” durumuna yükselmesi > Yetersiz sistemlerin kurulması ve/ya mevcut sistemlerin kötü işletimi (eğitim sistemi de dahil) > Eğitim sisteminin daha da bozulması
    • Terör > Devlete güven ortamının zedelenmesi > Kamu görevlilerinin hizmetten kaçışı > Yetersiz hizmet sunumu >   Halkın şikayet ve reaksiyonları > Terörün bu reaksiyonları istismarı >Terörün daha da güçlenmesi.
    • Yüksek enflasyon > Küçük ölçekli işlerin batması   > üretimin azalması > Artan enflasyon.
    • Kendi işini kuranların sayısının artışı > Daha çok insanın bundan haberdar oluşu > Daha çok kişinin cesaretlenmesi > İşini kuranların daha da artması.

    Bu tür “kendini besleyen döngü”lerin büyük bir bölümüne dikkat edilirse, başlanan nokta yerine ya daha geri (ya da ileri) bir noktaya varıldığı görülecektir, aynen açılan ya da kapanan bir spiral gibi. Eğer döngü “iyi” birşeyler üretiyorsa bu spiral giderek daha iyi sonuçlara; aksine “kötü” birşeyler üretiyorsa bu defa giderek daha kötü şeyler doğmasına yol açacaktır.

    Toplumu yönlendirenler (politikacılar, bürokratlar, bilim adamı, düşünür, yazar) her ikisine de duyarlı olmak zorundadırlar. Olumlu spiralleri daha kuvvetlendirmeye, olumsuzların genişleme hızlarını durdurarak, önce onu kapalı bir çevrime, sonra da mümkünse olumluya dönüştürmeye çalışmalıdırlar.

    Peki ama bu nasıl olacak?

    Bunu yapabilmek, döngülerin bu haliyle mümkün değildir. Çünkü, döngüyü oluşturan baklalar birbirine o denli sağlam bağlıdır ki, döngünün bir başka sonuç üretmesine imkan yoktur. O halde döngü içine yeni bir element sokulmalı ve o yeni element, döngünün ürettiği sonuçları olumluya çevirebilmelidir. Teknik deyimle bir “evirici”ye (inverter) ihtiyaç vardır.

    Bu yeni elementin durumu, yukarıdaki örneklerden birisiyle açıklanmaya çalışılırsa, bunun nasıl mümkün olabileceği daha iyi anlaşılacaktır. Örneğin, “Kalabalık Kamu Kadroları” ele alınırsa:

    Kalabalık kamu kadroları > (yeni element)   > (seyrelmeye yönelen kadrolar)   > Ayrılan bütçe payının daha seyrek bir kadroya bölünmesi > Yükselen ücretler > Personel niteliklerinin yükselmesi > Personelden beklenen görevlerin standartlarının yükselmesi   > Standartı yükselen görevlere, ancak daha yüksek nitelikli elemanların talepte bulunabilmesi > Siyasi baskıların azalması   > Kamu kadrolarının daha da seyrelme eğilimine girmesi.

    Görüldüğü gibi, olumsuz spiral olumluya dönüşme sürecine girmiştir. Bunun yapılabilmesi, zincire eklenen “yeni element” sayesinde olabilmektedir.

    Böyle bir “yeni element” geliştirilebilir mi?

    Evet, bazı durumlarda bu mümkündür. Bu özel durumda aranan “yeni element”, örneğin iç girişimcilik (intrapreneurship) olabilir. Yani, kamuda çalışanlara, kendi işlerini kurma desteği yaratılarak (örneğin Girişim Destekleme Şirketleri yoluyla) kadrolar seyreltilebilir.

    Bir diğer örnek, “Eğitim Sisteminin Çarpıklığı” kısır döngüsü üzerinden verilebilir. Bu döngünün olumluya dönüştürülebilmesi için gereken “yeni element”, mevcut eğitim sistemine dokunmaksızın (zaten kimse dokunamaz), Dağıtık Öğrenme Ortamları adı verilebilecek bir yeni kavramı (Bkz. “Farzedin ki Hindiyiz”, M.Tınaz Titiz, Sah. 48, “Dağılmış Öğrenme Ortamı”, V Yayınları, 1991) hayata geçirmek olabilir.

    Buna göre, mevcut eğitim kargaşası sürerken, onun dışında, bilgisayar destekli bir sistem oluşturup, sayıları yaklaşık 70,000 olan yerleşim birimlerindeki bilgi ihtiyacı tatmin edilmeye çalışılır. Bilginin bu şekilde somutlaştırılıp insanlarımızın hayatlarına girmesiyle, bir yana bırakılmış eğitim sistemini yönetenler de bu yeni olguya göre sistemi düzenlemeye çalışacaklardır. Bunu yapabildikleri ölçüde resmi eğitim sistemi kabul görecek, yapıl(a)madığı takdirde ise Dağıtık Öğrenme Ortamlarının rekabetine dayanamayarak silinecektir.

    Dikkat edilirse Dağıtık Öğrenme Ortamlarının hayata geçebilme şansı, mevcut eğitim sisteminin çarpıklığından gelmektedir. Yani bir kısır döngü bu defa bir avantaja dönüşmektedir.

    Bunun çok kolay olmadığı şüphesizdir..

    Ancak burada işaret edilmek istenen de işin zorluğu ya da kolaylığı değildir. Açıklanana benzer bir yaklaşım kullanılmaksızın döngüler değiştirilmeye çalışılırsa, harcanacak zaman ve çabanın beyhude olacağına işaret edilmek istenmiştir.

    İcatçılık genellikle elle tutulabilir dünyaya özgü sayılır, en azından bizim kültürümzde böyledir. Ama burada ihtiyaç olan ‘sosyal yenilikçilik” ya da “sosyal icat”tır.

    İcat sözcüğünü aşağılama -Prof. Zihni Sinir- içerecek şekilde kullanmayı bırakıp, aynen yukarıdaki “yeni element” gibi yaşam döngümüze sokabildiğimizde içinde bulunduğumuz kısır döngü avantaja dönmeye başlayacaktır.

    (Ekim 12, 1992’de yazılmış bir yazı gözden geçirildi)

    Ekim 7, 2005

  • Güneş tutulunca deprem olur mu olmaz mı?

    Bir radyo programında, zihinsel netliğine pek güvendiğim bir bilim adamı ile yapılan mülakat sırasında son günlerin polemik konularından birisi ele alındı. 17 Ağustos Marmara depreminden ve son Pakistan depreminden önceki güneş tutulmalarının da işaret edebileceği gibi acaba bu doğa olayının depremlerle ilişkisi olabilir miydi?

    Bilim adamı kesin bir dille bunun olamayacağını, çünkü depremlerin günde birkaç yüz denebilecek kadar sık olduğunu, doğal olarak bunlardan bazılarının güneş tutulması öncesine bazılarının da sonrasına rastlayacağını belirtti. Ve son olarak da en sağlam kanıt olarak, güneş tutulması olmadan meydana gelen depremlerin bu durumda açıklamasız kalacağını söyleyerek bu iki doğa olayı arasında ilişki olamayacağını söyledi.

    Geçmişte benzer sorular sorulan başka bilim insanları da başka argümanlarla bu ilişkisizliği kesin olarak dile getirmişlerdi.

    Ben bu belirtimlerin maksadını aşan ifadeler olduğuna, bilim adamlarının aslında bunu demek istemediklerini, sadece “bilim böyle bir ilişkiyi henüz doğrulamamıştır; ama bu, ilişki olmadığı anlamına gelmez” demek istediklerini varsayıyorum.

    Çünkü:

    • Bilim, içinde bulunulan bir zaman kesitinde tüm bilinmeyenleri açıklama iddiasında değildir. Sadece bilinmeyenleri bilinir kılma arayışındadır. Zaman kesiti ilerledikçe bilimin açıklayabildikleri artar, bazıları ise değişir. Yüzyıl, on yıl hatta geçen yıl bilinmeyen ya da doğru olduğu sanılanların şimdi, “şimdiki doğrularının” bilindiğini biliyoruz.
    • Ama bilimin kesin iddiası, herkese ilan ettiği metotları kullanılarak neleri açıklayabildiği, neleri açıklayamadığı, nelerin imkanlı nelerin imkansız olduğudur. Hatta bu metotları dahi sorgulamaya açıktır.

    Güneş tutulması depreme yol açar mı? Bilim insanlarının dışındaki sokaktaki insanlar böyle bir soruya şöyle bir yanıt verseler bilim buna acaba ne der?

    • Gök cisimleri arasındaki mevcut çekim kuvvetleri her an için kendi aralarında bir denge oluşturuyor ise,
    • Gök cisimleri her an hareket halinde olduğuna ve söz konusu denge durumu da buna paralel olarak her an küçük de olsa değişiyor ise,
    • Değişen bu çekim alanlarının dünya üzerine yaptığı etkilerde de bazı değişimler olabilecektir.
    • Bu -belki çok küçük- değişimler çok büyük yüzeylere etkidiğine göre meydana gelebilecek kuvvetler büyük olabilir.
    • Bu kuvvetler her zaman değil ama, yer kabuğunun kırılma noktasına-bardağı taşırabilecek damla- gelmiş süreksizlik noktalarında bir harekete neden olabilir.
    • Bunun ölçülmesi, güneş ya da ay tutulmaları -hatta başka gezegenlerin tutulmaları- ile ilişkisinin gösterilmesi güç olabilir. Ama bunun güç olması ilişkinin olmadığını göstermez.
    • O halde güneş, ay ya da bilmem hangi gezeğinin tutulması yeryüzü, ay ya da filanca gezegende bir depreme pekala yol açabilir. Açar değil ama açabilir.

    Bilim insanlarının her sözü, onları kendilerine rol modeli almış kişiler için çok önemli olabilir. Belki bugün için böyle değildir, ama umudumuz böyle olmasıdır. Böyle olması için de onların her sözcüklerini çok tartarak söylemeleri, olası yanlış anlamalara yol açmamaları iyi olur.

    Bu yazı da dahil her nerede kesin bir yargı varsa o yargının doğruluğundan kuşkulanılmalıdır (https://www.tinaztitiz.com/yazi.php?id=180, https://www.tinaztitiz.com/yazi.php?id=181).

    Pazar, Ekim 23, 2005

  • Yeni”dil”lere ihtiyacımız var, hemen-1

    “Resim” gereksinimi nereden çıkmıştır? Bu soruya pekala “yazı bilinmediği için” şeklinde yanıt verilebilir. Ama herhalde kök-neden, “ifade etmek” olsa gerektir. Kendini, bir olayı ya da herhangi bir şeyi ifade etmek isteyen her canlı bir takım sembollerle bu önemli ihtiyacı gideriyor.

    Resim tüm zenginliğine karşın standart sembolleri olmadığı, her resim her bir kişiye farklı mesajlar iletebildiği için yazı icat olmuştur.

    İ.Ö. 3500 yıllarında Sümer uygarlığında icat edildiği bilinen yazı, ifade etme işlevini büyük ölçüde yerine getirmesine karşın önemli birkaç eksiklik taşıyor. Bunlardan birisi üzerine yazıldığı iki boyutlu ortamları (taş, papirüs, kağıt ya da bilgisayar ekranı) tek boyutlu (satırlar) olarak kullanmasıdır. Sinekten yağ çıkarmaya meraklı insan ne hikmetse iki boyutlu ortamları hep tek boyutlu olarak kullanagelmiştir. (Alternatif bir kullanım için Bkz. http://tinyurl.com/9qezv69).

    Yazı’nın ikinci ve daha büyük eksikliği çözümlemeye (tahlil, analiz) pek uygun olmayışıdır. Daha da kötüsü, çözümlenmek istenilen durum karmaşıklaştıkça yazı daha da işe yaramaz hale gelmektedir. Belirsizlikler, bilinmezlikler, çok taraflı etkileşimler içeren ve bu nedenle de ancak olasılıklarla ifade edilebilen durumlarda yazı tamamen yetersiz hale gelmektedir.

    İnsanlık bu gibi durumlar için bir çıkış yolu bulmuş, “durum kategorilerine göre özel dil” yaklaşımını icat etmiştir. Kanımca bu, medeniyetin başlangıcı sayılan yazının icadından daha da önemli bir buluştur.

    Birkaç örnek “özel dil”..

    • Bir örgütteki birimler ve kişiler arasındaki ilişkileri ifade için kullanılan örgüt şemaları en basit dillerden birisidir.
    • Maddeler arasındaki tepkimeleri ifade etmek için kullanılan kimya formüllerindeki sembol ve kurallar,
    • Sabit ve değişkenler arasındaki ilişkileri ifade için kullanılan matematik, sembol ve kuralları. En karmaşık ilişkileri bile ifade edebilen bu özel dilin en önemli sorunu, karmaşık sorun ifadelerinin ancak uzmanlarca yazılıp okunabilmesidir.
    • Bu sakıncanın giderilebilmesi için daha sıradan uzmanların kullanabileceği arakesit dilleri geliştirilmiştir. Karmaşık durumları matematik modellere çevirebilen arakesit dilleri (örn. Q-GERT, SimKit, SIMUL8 gibi benzetim dilleri) yaygınlıkla kullanılmaktadır.
    • Birbirleriyle öncelik-sonralık ilişkisi içinde bulunan işlerin sıralanması hemen tüm sanayi dallarının gereksinimidir.
    • İnşaat veya tesisat yapan yükleniciler, tesis işleten yöneticiler, araştırma kuruluşları ve daha yüzlerce kişi ve kuruluş karmaşık ilişkili işleri sıralamak, bu sıralamaya göre uygulamak ve bir yandan da izlemek isterler. Bunun için icat edilen çubuk diyagram, CPM, PERT, GERT gibi teknikler tam anlamıyla birer dildirler. Aynen yazılarda kullanılan harf ve noktalama işareti sembollerinde olduğu gibi bu dillerin de standart sembolleri ve bu sembollerin kullanım kuralları vardır.
    • Karmaşık durumlar hakkında kaba -ama bir bakışta- kavrama sağlayabilecek dillere örnek ise Rich Pictures veya Mind Mapping dilleridir.
    • Bir olayın nelere yol açabileceğini göstermek için kullanılan Spray Diagrams.
    • Bir olaya nelerin yol açtığını göstermek için kullanılan Ishikawa Diagrams (Kılçık Diyagramları),
    • Çeşitli olaylar arasındaki durağan ilişkileri açıklamak için kullanılan neden-sonuç diyagramları,

    Bunlar, çeşitli karmaşıklıktaki “durum”ları değişik düzeylerde “kavramak” amacıyla geliştirilmiş çok sayıdaki özel dile sadece birkaç örnektir. Tabii ki bu “kavrama” ihtiyacı tek başına bir gereksinim olmayıp hemen ardından “durumu değiştirmek” esas amacı gelmektedir.

    Bundan bize ne?

    Doğu ve Güneydoğu’da uzun yıllardır “bir şeyler” oluyor. Bu bir “durum”dur ve karmaşık bir durumdur. Bilinen parçaları, bilinmeyen parçaları, belirsiz parçaları, zaman içinde sabit ve zaman boyunca değişen, ekonomik, psikolojik vd parçaları vardır. Ayrıca parçalar arasında da etkileşim bulunmaktadır. Kısacası durumu zor ifade edebilecek her ne varsa mevcuttur.

    İşte sorun da burada başlıyor.

    Her “karmaşık durum”un bir ortak yanı, gerek çözümleme gerekse çözüm aşamalarında mutlaka ortak akla ihtiyaç oluşudur. Bunun için ön-koşul ise o durumun herkesçe aynı şekilde anlaşılabilmesini sağlayabilecek şekilde ifade edilmiş olmasıdır.

    Bu gereklilik bizi ister istemez bir “duruma özgü dil” ihtiyacına götürmektedir. Yukarıda birkaç örneği verilmiş duruma özel diller içinde Doğu ve Güneydoğu olaylarını doğru ifade etmeye yarayanlar -en azından modüller- vardır.

    Halbuki, içinde bulunduğumuz durumda kullanılmakta bulunan başlıca iki grup dil bu “doğru ifade etme” ihtiyacına maalesef cevap vermemektedir. Bu gruplardan biri sokaktaki insanın dilidir. Sağdan soldan duyduklarını birleştirerek hemen sempati ve nefret bileşikleri yaratan insanların sempati ve nefretleri Allahtan ki dağınıktır. Aksi halde küçük bir çaba ile -örneğin bir TV kameramanının, bir tekmenin sadece ikinci yarısını göstermesiyle- bir ülkeye savaş açabilecek durumlara gelinebilir (bakınız şekil 1-a, İsviçre maçı).

    Bu “sokaktaki insan”ların bir bölümü sokakta, bir bölümü ise daha yüksek rakımlı yerlerdedir.

    Durumu ifadede kullanılmakta bulunulan ikinci grup kişi ve kullandıkları diller işe yarardır ama standart sembol ve kurallar çevresinde oluşmadığı için kişi sayısı kadar ayrı ifade biçimi ortaya çıkmakta, aranılan ortak akıl bir türlü oluşmamaktadır.

    Kısacası son gelinen durumda neler olup bittiğinin çözümlenmesi gündelik konuşma ve yazışma dilleri ile ifade edilememekte, dolayısıyla da çözüm geliştirmek söz konusu olamamaktadır.

    İhtiyaç olan ve olmayan!

    İhtiyaç bellidir: Bu karmaşık durumu, anlaşılabilir şekilde kağıt üzerinde ifade edebilecek ve sonra da buradan çıkarabilecek çözümlerin uygulanmasına temel yaratacak olan sembolleri ve kuralları belli bir “duruma özel dil”.

    İhtiyaç olmayan, olmadığı gibi kesinlikle bulunmaması gereken ise, bu durumu ifade etmeye yeterli olmayan dil(ler)i kullanarak çözümleme yapmaya kalkmak ve daha da kötüsü bunlara dayalı çözümler geliştirip uygulamak ya da en azından önermektir.

    Son İsviçre maçları, durumları anlamaya ve ifade etmeye yeterli olmayan diller kullanıldığında neler olabileceğini göstermesi açısından ulusumuzun başına gelebilecek en hayırlı olay sayılmak gerekir.

    Bu iş kimin işidir?

    Kuşkusuz ki bu özel dil geliştirme işi topluma ihale edilerek içinden çıkılabilecek bir iş olamaz. Demokrasi, doğru ifade edilmiş durumlar hakkında seçenekler yaratma ve seçme rejimidir, ama bu ifade dilini geliştirecek olan onun ihtisas kurumlarıdır.

    Günümüz Türkiyesinde böylesine karmaşık bir dilin sembollerini ve kurallarını geliştirebilecek hiç olmazsa birkaç kurum -ya da onların birkaç birimi- olması gerekir. Birkaç üniversitemiz, birkaç sivil toplum kuruluşumuz, askeri ve sivil bürokrasi uzmanları içinden seçilecek bir çalışma grubu Türkiyenin bu varlık sürdürme projesinde görevlendirilebilir.

    Manhattan projesi -sonuçları hayırlı olmasa da- böyle seçme bir ekip tarafından yürütülmüş ve ikinci sınıf bir ülkeyi birdenbire dünya lideri yapıvermiştir. ASAM -mesela- böyle bir örgütlemeyi yapamaz mı?

    Bir şey bir kere olmuşsa ikinci defa olmaması için bir neden var mıdır?

    Kasım 19, 2005