• Bu matematik nasıl oluştu..

    Bu matematik nereye kadar götürür, yoksa idrak sınırımızı o mu belirliyor?

    Gökteki Pi[1]

    “Gökteki Pi” adlı kitapta, bugün kullandığımız matematiğin dayandığı köklerin insanlığın ilk zamanlarındaki ilkel sayma ihtiyaçlarına dayandığını, sonra da ihtiyaçlar karmaşıklaştıkça matematiğin de ona paralel olarak nasıl evrimleştiği çok güzel tanıtılıyordu.

    Tamamen yaşamsal ihtiyaçlar nedeniyle ortaya çıkan “sayma”  (ve onun doğal uzantıları olan geriye sayma, ardışık toplama ve ardışık çıkarma) günümüz matematiğinin 4 işlemini oluşturdu. Daha sonra ortaya çıkan ileri hesaplama tekniklerinin temeli hep “sayma”ya dayalıdır.

    Geleneksel matematikte 1+1=2 iken gerçek yaşamda bu eşitlik ancak bir dizi koşul varsa geçerlidir. Buna göre 1+1’in kaç edeceğini zamana, zemine ve diğer koşullara bağlayan, (+) operatöründen daha farklı -hatta kişiye özel- bir operatör icat edilemez mi? Örneğin (1 © 1=2), perşembeleri hariç 1+1=2 olup diğer günler belirsizdir☺.

     

    Şimdi bir soru!

    Acaba “sayma” ile “idrak” arasında bir bağlantı var mıdır? Şayet varsa, başka bir “başlangıç kavraşımı[2]”na dayalı başka bir matematik bugünkünden farklı bir idrak’e yol açar mıydı? Ya da soruyu tersinden soralım: Acaba idraki daha yüksek insanlar -dahi bilim insanları, sanatçılar, düşünürler gibi-, sayma yerine daha farklı bir “başlangıç kavraşımı” mı kullanırlar?

    Ama ilk adımda -kesin olmasa da- mümkün gibi görünen, idrak denilen “kavrama modeli”nin bireye özgü olabildiği, bir yandan da sosyalleşme yoluyla ezberlenerek, sanki tüm insanların idraklerinin tek tipmiş izlenimi verdiğidir.

    Bir diğer güvenli sonuç da, matematiğin çeşitli idrak araçlarından birisi olduğudur.

    Başka bir soru: Acaba ateş veya tekerlek icat olmasaydı ne olurdu?

    Tekerlek ve ateş için insanlığın en büyük iki buluşu denilir. Gerçekten de keşif ve icatlar için “ardından tetiklediği gelişmeler” şeklinde bir dereceleme yapılsaydı muhtemelen bu iki buluş açık ara önde olurdu.

    Peki bu yüksek dereceleme puanı, “bunlar bulunmasaydı daha yüksek ardışık etkileri olabilecek buluşlar mümkün olamazdı” gibi bir çıkarsamayı da beraberinde getirir mi? Hayır, belki de çok daha ilginç başka buluşlar mümkün olabilirdi. Örneğin, birileri çıkıp da “yerle teması olan icatlar günahtır” deseydi acaba daha iyi icatlar yapılabilir miydi? Belki hayır belki evet! (Tanrı kelamının matbaada basılması günahtır yasaklamasının matbaadan daha iyi bir buluşumuza yol açamayışı ya da yıldızların sırrını anlamaya çalışmak günahtır önleminin daha iyi bir gözlemevi buluşumuza yol açamayışı bu topluma özgü bir sorun çözme kabiliyeti yetmezliği[3] olabilir).

    Özellikle tekerlek o denli yararlı bir buluştur ki, icadından bu yana geçen yaklaşık 6000 yıldan bu yana, onun yerini tutabilecek (örneğin yer çekimi veya sürtünmeyi yok ederek) icatlar üzerinde son 50 yıldır (uzay çalışmaları nedeniyle) durulmaya başlanmıştır. Üstelik de 7 milyarlık nüfusun milyonda biri kadar bile olmayan bir araştırmacı nüfus tarafından.

    En yararlı buluşlar, o alanın önünü en çok tıkayan buluşlardır.

    Benzin motoru o denli kötü bir icattır ki, ilk benzin motorlarının verimleri %3 kadardı. Akümülatör kadar ilkel bir enerji saklama aracı ancak benzin motoru ya da akkor telli elektrik ampulü olabilir. Bunun içindir ki bu üç icat üzerinde inanılmaz ölçüde büyük paralar harcanarak geliştirme çalışmaları yapılıyor.

    Acaba saymaya dayalı matematik de idrakimizin önünü tıkamakta mıdır? Ya da dahiler daha verimli idrak araçlarına mı sahiplerdir?

    Her sorun türü için ayrı bir matematik!

    Von Neumann, Los Alamos’taki atom bombası yapım çalışmalarına katılmış bir bilim adamıdır. İkinci Dünya Savaşı’nı bitirmek için ümitlerini çok güçlü bir silaha bağlamış A.B.D., Los Alamos’ta bir tutsak kampına benzeyen ve bir general tarafından yönetilen bir geliştirme kampüsü oluşturmuştu. Bir an önce bombanın geliştirilmesini bekleyen kampüs komutanı, bir gün çalışmaların yavaşlığından yakındığında Von Neumann’ın kendisine verdiği cevap ilginçtir: Sayın general, şu anda sahip olduğunuz klasik silahlar bildiğimiz fizik ve matematiğin ürünleridir; siz bundan fazlasını istiyorsunuz. Biz de bu yeni silahın önce matematiğini geliştirmeye çalışıyoruz!

    Her ne kadar geliştirilen ve birkaç ay sonra ilk denemelerini başarıyla(!) geçiren atom bombası da “sayma” temelli matematiğin türev tekniklerini kullanıyorsa da bu anektod, daha karmaşık gerçekliklerin anlaşılması / açıklanabilmesi için ayrı matematik (ve ayrı fizik, ayrı kimyalar) gerekebileceğini gösteriyor. Aynen Bach’ın http://www.youtube.com/watch?v=xUHQ2ybTejU adresindeki Mobius şeridi biçimindeki sonsuz eserindeki yaklaşım gibi!

    En iyi matematik hangisidir?

    Bir kapı yapmak niyetindeki marangoz kuşkusuz diferansiyel denklemlerden, sanal sayılardan, tensor analizinden yararlanabilir. Ama dört işleme dayalı basit aritmetik onun işini pekala görecektir.

    Toplayacağı paraları kredi olarak müşterilere yansıtmak isteyen bir bankanın ise, gereken risk hesaplamalarını yapabilmesi için biraz daha karmaşık bir matematiğe ihtiyacı olacaktır.

    Newton fiziği, uzay araçlarının buluşmalarına ilişkin karmaşık hesaplamalar için dahi yeterli bir fiziktir. Ama parçacık boyutuna inildiğinde Newton fiziğinin birçok kuralı geçerliğini yitirmekte, bu defa kuantum fiziği yasaları gündeme gelmektedir.

    Buradan görülebileceği gibi herhangi bir “sistem” için bir iyilik / yararlılık ölçütü aransa, muhtemelen en basiti, “durumları ifade etmeye ne ölçüde yatkın olduğu” olurdu.

    Şöyle bir iddia ne demektir: Benim matematiğim, fiziğim her şeyi açıklar?

    Bunun saçma bir iddia olacağı bellidir. Marangoz için geçerli olan matematikle atom bombası yapılamadığına, atom altı parçacıkların hareketleri Newton fiziği ile açıklanamadığına göre, güvenli bir söylem ancak “benim matematik, fizik ve kimyam (yani idrakim), ancak bir sınıra kadar olayları açıklayabiliyor; gerisini -daha uygunlarına sahip olana kadar- açıklayamıyor“.

    İdrakimizin sınırlılığını ifade etmeye utanıyor muyuz?

    Her insanın idrakinin sınırını belirleyen çeşitli öğeler olduğu belli. Kimi kalıtsal, kimi öğrenilmiş, kimi ezberlendiği için sorgulanmayan faktörler, bireysel idraklerin kavrayabilirlik sınırlarını tanımlıyor. Ama her ne hikmetse, insanlar -nasıl ki boylarının kısalığını gizlemeye, zeka ve bilgi eksiklerini  örtmeye çalışıyorlarsa- idrak eksiklerini ifade etmeye çekiniyorlar.

    Çekiniyorlar ve idraklerinin sınırlı olabileceğini basitçe söylemek yerine kendilerini ait saydıkları kampların söylemlerini benimsiyorlar.

    Yaratılış ve evrim!

    Yurtdışında da yaygın olan bu tartışma son aylarda Türkiye gündemine de taşındı. Bir TV kanalında, önce yaratılış yandaşları sonra da evrim kuramını savunanlar çıkarılarak sorun çabucak çözülmeye çalışıldı. Bu arada da moderatör -güya- yansız olarak tartışmaları yönetti.

    Yaratılış yandaşları için herşeyi açıklamak son derece basit: Tüm olup bitenler Tanrı’nın rızası ile olmaktadır, nedeni sorgulanamayacak şekilde her şey açıktır. (Bu basit kuralın açıklayamayacağı hiçbir olay olamaz). Yaratılışçılar, kendi kendini -yoktan- var eden Tanrı’nın, tanım itibariyle böyle olduğu[4], dolayısıyla da bunun “nasıl”ının sorgulanmasına gerek olmayacağı ve de bu olgunun idrak edilebilir olduğunu savunuyor.

    Evrimi savunanlar için ise bilimin, o anki bilinenlerin tanımladığı alandaki olayları açıklayabildiği, bunun dışındaki soruların cevapları için ise, bilimin 7 adımlık prosedürüne[5] uygun bir açıklama yapılabilene kadar bir cevapları olmadığı şeklinde. Burada dikkat edilecek nokta, idrak dışılığa bir atıf bulunmadığı, açıklanamayan olayların bu prosedüre göre henüz irdelen(e)mediğinin belirtilmesi. Evrim savunucuları örneğin Big Bang öncesi ne oduğunu açıklayamıyor, ama daha ileride açıklanabileceğini savunuyorlar.

    Her iki kesimin de hiç kuşkulanmadıkları tek ortak nokta, olan biten her ne varsa idrak sınırlarımızın içinde olduğu, şimdi açıklandığı ya da ileride açıklanabileceğidir.

    Ve şu unutuluyor ki, belki -hatta büyük olasılıkla- bazı olaylar idrak sınırlarımız dışındadır; ne bildiğimiz fizik ve matematikle ne de anladığımız anlamda bir yaratıcı ile hiçbir zaman açıklanamayabilir.

    Bu zihinsel kargaşanın başlıca nedeni sorgulamaya kapalı (ezberlenmiş[6]) doğrular ve o doğruları temel almış kendini beğenmişliktir. Bir alçak gönüllülükle, olan bitenin -o da küçücük bir parçasını- idrak edebildiğini “sandığını” söylemek yerine, “bu işlerin kesinlikle bir akıllı tasarımcının müdahalesi olmadan meydana gelemeyeceğini” ya da aksine, “bütün bunların kesinlikle, hiçlikten  en iyi  uyum gösterebilenlerin doğal seçimiyle meydana çıktığını” savunmak arasında önemli bir fark var mıdır?

    Bütün bu iddialara bakınca insan ister istemez Matrix filminde Neo ile Morpheus arasındaki konuşma akla geliyor: “ister misin bizi birileri bir yerlerdeki tarlalarda yetiştirip buralara gönderiyor olsun!”.

    Yeni bir matematik ihtiyacı?

    Kesin doğrulara dayalı iddialar yerine, idrak sınırımızı geliştirecek daha esnek bir düşünme sistemine ve onun aracı olan bir yeni matematiğe ihtiyacımız var gibi görünüyor[7]. Aynen, matematik gibi bir ifade aracı olan dilin çoğu yerde yetersiz kalması nedeniyle sorun alanına özgü yeni dillerin geliştirilişi gibi[8].

    22 Eylül 2009

    [1] Gökteki Pi (orijinal adı Pi in The Sky, Barrow, John.D., Penguin, 1992), Beyaz Yayınları, İstanbul, 2001

    [2] Kavraşım, konsept karşılığı olarak kullanılan “kavram” yerine öneriliyor. Bu Türkçe olmayan sözcüğün kullanım zorunluğu, konsept karşılığı olarak genelde kullanılan “kavram” sözcüğünün doğru bulunmayışından kaynaklanıyor. Konsept, con+cept Latince kökenli olup birlikte almak, birlikte kavramak anlamındadır ve bu “birliktelik” vurgusu esas korunması gereken sıfattır. Bireysel olarak değil toplu olarak kavranan anlamındaki konsept yerine bu nedenle kavram kullanılmamış olup, bunun yerine “kavraşım” gibi bir sözcük önerilmektedir.

    [3] http://www.beyaznokta.org.tr/projelerimiz_soruncozmekabiliyet

    [4] Kendi kendini programlayan veya öğrenen sistemler olarak tanımlanan (automaton) genellikle bu tür tartışmalarda bir şeyin kendi kendine yoktan var olabileceğini örneklemek için kullanılıyor ise de, yoktan var olmak ile automaton arasında herhangi bir ilişki, hatta benzerlik olmadığı belirtilmelidir.

    [5] Gözlem/sorgulama, hipotez/tahmin, deney/daha ileri gözlem, veri toplama, tekrar değerlendirme, çıkarsama, yanlışlanabiir teori.

    [6] http://www.beyaznokta.org.tr/cms/images/201005012001_EEAP01.pdf

    [7] Edward De Bono’nun rock logic – water logic tanımlaması aslında bu değil midir?

    [8] https://www.tinaztitiz.com/yazi.php?id=779

  • Sorun Çözme Yeteneğimiz ve Kürt Sorunu (Nedir?)

    q    Öz

     

    1.düzey
    ayrıntı

     

    2.düzey
    ayrıntı

    Sorun Çözme Yeteneğimiz
    ve Kürt Sorunu (Nedir?) 
    (Rev 4)

    q   
    Bu yazının
    başlığı çoğu kimseyi sinirlendirebilir. Öyle ya, üzerinde bunca
    konuşulan, bunca insanın öldüğü bir sorunun ne olduğu sorulur mu?
    Hiç sorun belli olmasa o kadar insan ölür mü? Bir sorunun olup
    olmadığını değil -ki olduğu belli-, o sorunun ne olduğunu
    soruyorum.

     

    Soruna ait
    çeşitli boyutları sayarak sorun tanımlanamaz.

     

    Daha ileri gidip
    şu da söylenebilir: Yalnız Kürt sorunu değil, başka birçok
    sorunumuz da tanımlı değildir.

     

    Örneğin, “eğitim
    sorunu” denilen ve hergün üzerinde konuşulup tartışılan sorun
    tanımlanmış mıdır; yoksa tanımı belli olmayan bir sorunu herkes
    kendine göre tanımlayıp tartışmakta mıdır?

    Benzer şekilde
    “göç sorunu”, “trafik sorunu”, “gelir yetmezliği sorunu” ve birçok
    sorun tanımlanmış değildir.

     

    Sorun çözme
    kültürümüz, sorunları tanımlayıp çözmeye değil, sorunların çeşitli
    rahatsız edicilik boyutlarını sorunun kendisi gibi ele alıp onunla
    boğuşmaya dayalıdır.

     

    Buna Sorun Çözme
    Kabiliyeti yetmezliği denilmesi iyi bir adlandırma olabilir.

    q   
    Sorun
    nedir?

     

    Bu soru
    yanılıtıcı olabilir. Bir sorun’un ne olduğu ile o sorun’un
    dışavurumlarının birbirinden tamamen farklı olduğunu herkes
    bilir.  Ama?.

    q   
    ?. sorun’un
    ne olduğunu tanımlamak yerine, onun semptomlarını sıralamak çok
    daha kolay ve de somut olduğu için çoğu zaman sorunu tanımlamak
    yerine dışavurumlarından örnekler verilir.

     

    Örneğin “trafik
    sorunu”nu tanımlamak yerine, “her yıl bir savaştaki kadar insanın
    ölümüne yol açan olaylar” tanımlaması çok daha doyurucu değil
    midir

     

    Doyurucudur da
    kime göre?

     

    Sokaktaki insan
    uzun açıklamalardan, birbirine girift bağlantılı açıklamalardan
    hoşlanmaz. Ona mutlaka beş
    duyusundan en az birisine (mümkünse
    dokunma duyusuna) hitap eden bir kanıt göstermek gerekir. “Aha bak,
    kamyon sollamış o da otobüsün altına girmiş on kişi de gördüğün
    gibi ölmüş!” kadar net bir açıklama idealdir.

    q   
    Ama sorunu
    gerçekten anlamak isteyen kişiler için böylesine bir kanlı-canlı
    örnek pek az şey ifade eder. Çünkü bu tür tanımlamalar insan sayısı
    kadardır ve hepsi de alabildiğince özneldir.

     

    Örneğin, Kürt
    sorunu olarak dile getirilen ve “terör ve teröre destek olabilecek
    eylemler”, “ayrılma tehdidi”, “iç savaş çıkarma tehdidi”, “dış
    tehditle mücadele için tasarımlanan silahlı kuvvetlerimizin
    işlevinin değişip kendi yurttaşlarının çoğunlukta olduğu bir
    karışımla mücadele etmesi”, “çok sayıda yurttaşımızın ne kendi
    dillerini ne de ana dillerini tam bilememeleri ve bunun yarattığı
    kültürel sorunlar”, “her Kürt kökenlinin potansiyel ayrılıkçı
    sayılma eğiliminin yarattığı haksızlığa uğramışlık psikolojisi”
    gibi semptomların hiç birisi tek başına sorunu
    tanımlayamıyor.

    q   
    Nitekim
    medyadaki tartışmaların her birisinde ayrı argümanlar üzerinde
    durularak yapılan Kürt sorunu tanımları da bu tanım kargaşasına
    işaret ediyor. Bu durum net olarak şunu gösteriyor: İnanılması
    güçtür ama Kürt sorunu tanımlanmış bir sorun değildir!

     

    Bunun başlıca
    doğal sonucu, soruna paydaş olanların her birisinin ayrı tanımlar
    yapması ve o tanımlar uyarınca “önlemler” almasıdır. Yani basit
    Türkçe ile karmaşa!

    q   
    Sorun
    tanımlamak bir tekniği gerektirir!

     

    Teknoloji
    genellikle bu tür olgular için kullanılan bir sözcük değil; fiziki
    nesneler ya da onlarla ilgili süreçler için
    kullanılıyor
    .

    q   
    Ama eğer,
    örneğin kumu cama çevirme süreci için teknoloji kavramı
    kullanılabiliyorsa, bir sorunu semptomlarından ayırarak
    tanımlayabilme süreci için de kullanılmalıdır.

     

    O halde
    teknoloji transfer edelim gitsin (!)

    Bir zamanlar
    ünlü bir sanayicimiz, Türkiye’nin teknoloji üretmekteki zaafiyetine
    karşı “parayı bastırır teknolojiyi alırsın” derdi. Kendisinin de
    hazır bulunduğu bir konferansta, teknoloji transferinin futbolcu
    transferine benzemediği, para vererek alınabilen teknolojinin ancak
    rekabet gücü düşük teknolojiler olacağı, zaten böyle olmaması
    halinde de teknoloji üreten ülkelerin bunu sürdüremeyeceği,
    sürdürebilmeleri için kurnaz ama saf uluslara ihtiyaç olduğunu
    anlatmıştım. Gerçi futbolcu transferlerinin de aynen böyle olduğu
    sonradan anlaşıldı. Milyon dolarlık ayaklar, güneşli ve rahat bir
    emeklilik ülkesine akın edip geliyorlar. Onları birer teknoloji
    olarak transfer edenler ve -özellikle de- transferlerine aracılık
    edenler  çok memnunlar; tek kusurları işe yaramamaları. Aynen
    “para bastırılıp transfer edilen teknolojiler” gibi.

    q   
    Sorun
    tanımlama olarak adlandırdığımız teknoloji aslında Sorun Çözme
    Yeteneği
    [1]
    adı
    verilebilecek daha üst ve bir dizi teknolojiden ibaret bir
    kültürdür.

     

    Kültür -kolay-
    transfer edilebilir mi?

     

    Farklı
    kültürlere sahip insan toplulukları arasında kültür değişmeleri
    olduğunu, bunun bazen iyiye bazen olumsuza doğru aktığını
    biliyoruz
    .

     

    Aynı bir ulusun
    içinde ya da farklı uluslar arasında çeşitli konularda kültürel
    akımlar olabilmektedir. Bu akımların yön ve şiddetini, ardındaki
    ekonomik itme gücü (ve onun da ardındaki güç türleri)
    belirliyor.

    q   
    O halde, bir
    toplum içinde birilerinin farkına varıp da “bizim bu kültüre (yani
    yüksek sorun çözme yeteneği kültürüne) ihtiyacımız var” demesi bir
    kültür akımının doğmasına yetmiyor.

    q   
    Nitekim,
    Osmanlı İmparatorluğu ya da cumhuriyetimizin ilk yıllarındaki bu
    tür “kültür reformu” girişimlerinin genelde başarılı olamayışının
    nedeni budur
    [2].

    q   
    O halde,
    yüksek sorun çözme yeteneği ihtiyacımızın yaygınlaşması zorunluğunu
    bir an için kenara bırakıp, önemli bir sorunumuzu iyi
    tanımlayabilmek için o kültürün bir tekniğini -ağızdan dolma tüfek
    gibi- kullanmaktan başka bir çare kalmıyor.

     

    Sorunu
    tanımladıktan sonra nelerin
    nasıl yapılacağı konusunda yine
    yüksek sorun çözme yeteneği kültürüne ihtiyaç olacağının altını
    çizmekte yarar var.

    q   
    Bir sorun
    tanımlama tekniği: “İstendik ve istenmediklerin
    netleştirilmesi”

    q   
    Genelde
    sorunlarımıza, özelde ise Kürt sorununa bakıldığında görünen, talep
    olarak ortaya koyulan argümanların -bilinçli ve/ya bilinçsizce-
    buğulu ifadeleridir. Örneğin “dilini konuşabilmek” açık gibi
    görünmesine karşın buğulu bir ifadedir.

     

    İfadenin bir
    ucu, “kendimi ifade etmem gereken yerlerde ana dilimi özgürce
    kullanmak, bu amaçla da dilimi öğrenmek istiyorum” iken, diğer ucu
    “devletin ana dilini benimsemiyorum” gibisinden bir net
    başkaldırıya kadar uzanıyor.

     

    Benzer şekilde
    özerklik talebi de beyazdan siyaha kadar uzanabilecek bir
    belirsizlik şerididir. Yerel yönetim bağlamında bilinen özerklik
    tanımından, bir coğrafi bölgenin doğal kaynaklarının da özerk idare
    tarafından tasarrufuna kadar uzanabilir.

    q   
    Diğer yandan,
    “milletiyle bölünmez bütünlük” gibi bir deyim örneğin bir edebi
    eserde anlamlı olabilirken, böylesi bir sorun çözme ortamında yine
    herkesin kendi meşrebine göre anlam yüklemesine yol
    açar.

    q   
    Bu ve benzeri
    belirsizlikler, her niyet sahibinin, üzerine kendi niyetlerini
    bindirebileceği birer taşıyıcı olduğu için iç ve dış kaynaklı
    manipülasyonlara da son derece açıktır.

    q   
    İşte bu
    durumda, taleplerin -gerekirse çok sayıda, basit ama net
    ifadeli
    [3]– “istendik ve
    istenmedikler
    e dönüştürülmesi bu buğulu ortamı
    büyük ölçüde ortadan kaldırır.

    q   
    Sorunu
    tanımlamayı kimler istemez?

    q   
    Cevap
    kolaydır: Her kim ki bu buğulu ortam içinde, içine niyetlerini
    gizleyebileceği ve de zamanı geldikçe yavaş yavaş -alıştıra
    alıştıra- ortaya çıkaracağı ifadelerle taleplerini dile getiriyor
    ya da o talep sahiplerini savunuyor ise onlar tabii ki bu taşıyıcı
    ortamın netleşmesini istemezler.

     

    Örneğin “siyasi
    çözüm” olarak ifade edilen ama sahiplerinin israrla tanımlamaktan
    çekinip, yuvarlak laf kalabalığı ile geçiştirdikleri “talep” bu
    tanımlama isteksizliğine bir örnektir.

    Yazılı ve görsel
    medyada sık sık rastladığımız, buğulu talep ifadelerine bir de
    böyle bakılmalıdır
    .

    q   
    Bu durumda
    Kürt sorunu nedir?

     

    Bir soruna ait
    şikayetleri, talepleri, semptomlarını alt alta sıralayıp, sonra da
    bunları bağırarak tehditler eşliğinde dile getirerek sorun
    tanımlanamaz.

     

    Toplumumuzu
    oluşturan çeşitli kesimler ve bireyler, Kürt Sorunu konusunda
    birçok yakınma, talep ve çözüm önerisinden oluşan bir küme ile
    karşı karşıyadırlar ama sorunun ne olduğunu ancak herkes kendi
    kendine tanımlamaktadır.

    q   
    Ortaklaşa
    tanımlanmamış bir sorun çözülebilir mi? Bu garip bir durumdur ama
    Kürt sorunundaki durum tam olarak budur.

     

    Hatta buradaki
    “ortaklaşa” kavramının zımnen içerdiği “paydaşlar”ın kimler
    oldukları dahi tam olarak belirlenmemiştir; sadece tahminler
    vardır. “Bu Sevr’in yeni tür dayatmasıdır”, “kafamıza çuval
    geçirenlerin niyetleridir”, “Şark meselesinin uzantısıdır”,
    “İmralı’daki böyle istiyor” vb gibi.

    q   
    Peki sorun
    nasıl tanımlanacak? Bir sorunu çözmenin onlarca yolu olabilir. Ama
    çözememenin tek ortak nedeni, sourunun varlığının kabul
    edilmeyişidir. Şu kabul edilmelidir ki, Kürt sorunu ile yatıp
    kalkanlar dahi, en önemli sorunun, Kürt Sorunu’nun tanımlanmayışını
    bir sorun -hem de en önemlisi- olarak görmemektedirler.

    q   
    İlk adım,
    bunun tam anlaşılması olmalıdır. İşin en az yarısı budur. İkinci
    adım, birilerinin -kimler olursa olsun- ortaya, adına Çalışma
    Listesi denilebilecek (müsvedde, geçici) bir “istendik /
    istenmedikler” listesi koymasıdır.

     

    Tabii ki değer
    iletişimi[4]
    ilkesine uygun hazırlanmak kaydıyla.

     

    İstendik ve
    istenmedikler için geçerlik testi.. Listeye girecek her ifade,
    ancak ve yalnız “bir” şeyi ifade etmeli ve herkesçe aynı
    anlaşılabilmelidir. Bunun için çeşitli testler geliştirilebilir.
    Paydaşların üzerinde anlaşabileceği bir test en doğrusudur; ama
    örnek olması için şöyle birkaç test de önerilebilir: Rastgele 10
    kişinin yaklaşık olarak aynı şeyi anlaması,

    İstendik veya
    istenmedik ifade için “bu niçin önemlidir?” sorusuna verilebilecek
    cevap, temel insan haklarından birisi ile buluşmalı.

    Doğrudan
    buluşamadığı takdirde verilecek cevap için tekrar “bu niçin
    önemlidir?” sorusu sorulmalı.

    Bu çevrim üç
    kere döndükten sonra hala bir temel insan hakkına net olarak
    ulaşamamışsa listeden çıkarılmalı ya da -eğer israr ediliyorsa-
    yeniden ve farklı biçimde ifade edilmeli.

    q   
    Listeyi
    kimler hazırlayacak?  Bu listeyi kimin hazırlayacağı değil,
    kimlerin ne katkılar yapacağı önemlidir. Soruna paydaş olabileceği
    düşünülen kimler varsa (birey ya da kurum) katılarak listeye
    eklemeler yapılması
    özendirilmelidir.

     

    Tekraren
    belirtilmelidir ki, listeye ekleme yapmak isteyenler muhakkak
    sorundan etkilenmeli ya da sorunu etkileyebilmeli, yani gerçekçi
    bir temsil kabiliyeti olmalıdır.

    Listedeki kimi
    istendik / istenmediklere katılmayanlar da kendi tercihlerini
    yazabilirler.

    Böylece, bir
    bölümü birbiriyle çelişen çok sayıda istendik / istenmedik içeren
    bir liste ortaya çıkacaktır.

    q   
    Bu haliyle
    doğrudan sorunun çözümünü sağlamaz ama iyi bir “ilk adım”dır.
    Bundan sonraki adım eliminasyon adımıdır. Kritik adım
    burasıdır.

    q   
    Elemeyi
    yapacak paydaşlar (sorundan etkilenen ve sorunu etkileyenler)
    üzerinde mutlak bir uzlaşı bulunmak zorundadır. Ayrıca bu uzlaşının
    taktik nedenlerle ileri sürülen göstermelik bir uzlaşı olmaması,
    tüm paydaşların bu konuda ikna olmaları gerekir.

     

    Eleme adım adım
    yapılır. Şöyle bir sırayla yapılacak bir eleme, sorun’un giderek
    daha belirginleşmesine (yani tanımlı hale gelmesine)
    götürecektir:

    İşe yaramayacağı
    (etkisizliği, önemsizliği vb) belli olanlar elenir,

    Paydaşlardan
    herhangi birisinin, temel değerleri ve ilkeleri nedeniyle kesin
    olarak reddecekleri elenir,

    q   
    Bu iki
    adımdan geri kalanlar, üzerinde çalışılarak gruplanmaya ve sorunu
    tanımlayacak hale getirilmeye çalışılır.

    q   
    Böylece
    tanımlanan sorun mutlaka çözülebilir mi? Çözülüp çözülmeyeceği
    bilinemez, ama en azından sorun’un ne olduğu tam olarak belli
    olur.
    31 Mayıs
    2009

    31 Mayıs 2009

     

  • Çocuklar Sorun Çözüyor!

    Çocuklar Sorun Çözüyor!

    Bir önerim var!

    Edward De Bono’nun başlıktaki adlı bir kitabında[1], 5-14 yaş arası çocuklara 9 tasarım sorunu verilip çözmeleri isteniliyor. Bunların neler olduklarını ve çocukların ne gibi tasarımlar yaptıklarını https://www.tinaztitiz.com/dosyalar/Ogrenme_Evi/cocuklar_sorun_cozuyor.pdf adresine tıklayarak (pdf formatında) görebilirsiniz.

    Çocukların bir bölümünün düşüncelerini yazıyla ifade edemeyecek kadar küçük olmaları nedeniyle, daha çok çizim şeklinde ifade etmeleri istenilmiş.

    Önerim, buna benzer bir fikri yurdumuzda uygulayıp bizim çocuklarımızın ne gibi tasarımlar yapacaklarını görmek.

    Bunun için, aşağıdaki basit şartnameyi, sizin veya yakınlarınızın ya da tanıdıklarınızın çocuklarına ulaştırıp, yapacakları tasarımları e-posta ekinde aşağıdaki e-posta adreslerinden birisine yollamalarını sağlamanızı rica ediyorum.

    Bunları biraraya getirip, Beyaz Nokta® Gelişim Vakfı sitesinde (www.beyaznokta.org.tr), her tasarımı yapan çocuğumuzun adı altında yayımlayacağız.

    Fikir bu kadar basit. Bakalım büyüklerimize örnek olabilecek tasarımlar gelecek mi?

    (Belirtmeye gerek yok, çocukları yerine tasarım yapıp yollayacak ebeveynlere kapalıdır J ).

    Basit şartname..

    Ø       Bu organizasyon 5-12 yaş arasındaki çocuklara açıktır. Büyüklerince yapıldığı izlenimi güçlü olan veya yasal sorunlar doğurabilecek tasarımlar başkaca neden gösterilmeden elenecektir (daha bu yaşlarda bu işlere girişmelerini özendirmemek için J),

    Ø       İstenilen tasarım konuları şunlar olup, mutlaka her birisi için birer tasarım yapma zorunluğu yoktur; bir tane dahi yeterlidir:

    1.       Sizin bir bireysel sorununuzu çözebilecek bir tasarım yapınız,

    2.       Oturmakta olduğunuz ev, apartman veya siteye ait bir sorunun çözümü için bir tasarım yapınız,

    3.       Yaşadığınız kentin bir sorununun çözümü için bir tasarım yapınız,

    4.       Ülkemizin bir sorununun çözümü için bir tasarım yapınız,

    Ø       Yapılacak tasarımlar bir adet A4 kağıdı üzerinde olacak ve bir tarayıcı ile taranarak jpg formatında bir e-postaya eklenerek yollanacaktır,

    Ø       Her tasarım kağıdının üst orta kısmına, tasarımı yapan kişinin adı ve soyadı, bitirmiş olduğu yaşı (2009-doğum yılı) ve halen yaşadığı il adı -gerekirse büyüklerince- yazılacaktır,

    Ø       Tasarımlar siyah-beyaz ya da renkli olabilir; herhangi bir çeşit kalem kullanılabilir,

    Ø       Yazı yazma konusunda henüz yeterli beceriyi edinmemiş çocuklar için dezavantaj olmaması için tüm tasarımlar çizim şeklinde olacak, çizimlere sadece çok kısa açıklalamalar yerleştirilebilecektir (bu amaçla başlangıçta değinilen örneğin incelenmesi önerilir),

    Ø       Tasarımlar tinaz@tinaztitiz.com adresine yollanacaktır,

    Ø       Gönderilecek tasarımların e-postada görülecek olan son tarihi 30 Ekim 2009’dur,

    Ø       Gönderilen tasarımlar özlerine dokunulmadan tasarımcının adı ile www.tinaztitiz.com ve www.beyaznokta.org.tr sitelerindeki birer klasörde yayımlanacaktır,

    Ø       Yollanacak tasarımların tüm yayın hakları Beyaz nokta® Gelişim Vakfı’na ait olacaktır.

    Çocuklarımızın ne kadar yetenekli olduğunu hep beraber görmek ilginç olmayacak mı?

    Kuşkusuz ne kadar çok çocuk katılırsa sonuçlar o denli öğretici olabiecektir. Bu nedenle lütfen olabildiğince çok çocuğun eline geçmesini sağlayınız. Şimdiden teşekkürler.

    5 Eylül 2009

  • Nerede çokluk orada “hijyensiz ortam”!

    Nerede çokluk orada “hijyensiz ortam”!

     “Eğer ise..analizi” (what if analysis), tumturaklı ifadesi bir yana bırakılırsa, gelişmiş dünyanın en çok kullandığı akıl yürütme yöntemidir. ??..yaparsam n’olur? türü bir soru herkesin her an cevap aradığı soru değil midir?

    Adı geçen yöntem de bu “genel istek üzerine” geliştirilmiş olsa gerek. Kuşkusuz sorulan sorunun yanıtını alabilmek için sadece soruyu sormak yetmiyor, basitten karmaşığa kadar çeşitli etkililikte yöntemler geliştirilmiş.

    Bu metotların içinde açık ara en çok kullanılanını ünlü bilim ve din adamı Blaise Pascal bu çok kullanılan yöntemi veciz şekilde şöyle tanımlıyor: “Tecrübe zor ve pahalı bir okuldur; fakat aklını kullanamayanların gidebileceği başka bir okul da yoktur!”. Bir kararının sonuçlarını görmek için onu denemekten başka yol düşün(e)meyenler dışındakiler ise daha akıllıca yollar bulmuşlardır. Örneğin:

    Ø       Bizzat denemiş birisini bulup ona sormak,

    Ø       Başka birilerini denemeye teşvik etmek J,

    Ø       Doğru sorular sorarak denemiş gibi sonuçları tahmine çalışmak,

    Ø       Benzetim (simülasyon) ailesinin çeşitli güçteki tekniklerini kullanmak.

    Şimdi, aklımızda şöyle bir soru’nun olduğunu ve yapılırsa ne olacağını varsayalım:

    TV kanallarının sayısını 10 kat artırmak! Acaba n’olur?

    Bir çırpıda ne olacağını tahmin etmeye çalışmak yerine, -mevcut çevre koşullarını[1] sabit tutarak- kısa adımlarla neler olabileceğini tahmine çalışalım:

    ·         Cinsel içerikli programların sayısında patlama olur, haber sunan aklı başında spikerler dahi buna alet edilir,

    ·         Reality show denilen programlarda kavga çıkar, çıkması için önlem alınır,

    ·         Giderek daha sıradan olaylar “sıcak“, “daha sıcak“, “en sıcak” gibi heyecanlandırıcı vurgularla sunulur,

    ·         Cinayet, hırsızlık, gasp gibi olaylar söylenip geçilmez, en ince ayrıntıya kadar uzun uzun verilir; eğer uzunluk yetmiyorsa teknoloji yardımıyla tekrar tekrar verilir,

    ·         Şehitlerle ilgili haberler, bunları izleyen yakınları yokmuşçasına uzattıkça uzatılır, ağıtlar, iç parçalayıcı görüntüler istismar edilircesine verilir,

    ·         Hayatını bedenini pazarlayarak kazanan, ama bundan da utandığı için başka saygın meslek isimleri (örneğin sanatçı, sohbetçi vb) kullanan erkek, kadın ve diğerlerinin yatak odası hikayeleri çarşaf gibi yayımlanır,

    ·         Her arzı çoğalan mal ve hizmetin fiyatının düşmesi gibi TV birim saatlerinin de fiyatları düşer. Bu durumda, iç ve dış amaç sahibinin kendi amaçlarını gerçekleştirmek üzere yapacağı yayınlar çoğalır,

    ·         Soru sormasını bilmeyen, kendi doğrularını başkalarına ezberletmekten başka ideali olmayan ünvanlı ünvansız insanlar, bilmiş tavırlarla saatlerce tartışırlar,

    ·         Kanallar ve personeli içinde, ellerindeki yayın imkanını görünür-görünmez şantajlara çevirmek isteyenlerin sayıları artar; iletim kanalları ticaretin birer aracı haline gelirler,

    ·         Rekabetin duracağı noktayı belirleyecek olan ahlaki kaygılar giderek azalacağı için yukarda sayılan (ve sayılmayan) nedenler birer çığ etkisiyle daha da azgın hale gelirler,

    ·         Başta TV kanalları olmak üzere medya organlarının çoğunun görünür gelir kaynağı reklamlardır.

    İşin kritik noktası da buradadır. Reklamverenler, reklamları için ödeyecekleri meblağlar karşılığında en çok izleyiciye erişmek isterler ve bunun için herhangi bir sınır koymazlar ise, bu takdirde en çok izlenen programlar ve bu tür programları en çok yayımlayan kanalları -herhalde bunlar belgesel kanalları olmayacaklardır- tercih edeceklerdir.

    En çok izlenen programları belirleyecek olan ise izleyici kitlesinin bilgi ihtiyacı profilidir. (Eğer bu profil yeterince düşük değilse rating ölçme şirketleri aracılığıyla o tür yayınlara “ihtiyaç duyan” kişiler seçilir ve seyirci bunu istiyor denilir).

    2008 yılında bu amaçla imzaya açılan bir manifesto[2] bugüne kadar ancak 535 kişi tarafından imzalanmıştır. İnternet aracılığıyla erişilen kişi sayısı ise 300,000 kişi civarındadır. Demek ki vatandaş bu yayınlardan memnundur ki bu da yukarıdaki basit adımlı yaklaşımı doğrulamaktadır.

    ·         En beteri, bu kanallardan oluşan sistem giderek iyiyi eleyen bir negatif seleksiyon aracı haline dönüşür.

    Peki tek kanal olsa -hatta hiç olmasa- daha iyi olur mu?

    Tabii ki hayır. Bu gereksiz sorunun amacı, bir toplumdaki çeşitli iletişim kanallarının (görsel, işitsel ve basılı tüm organların tanımladığı kanallar) sayılarını belirleyen başlıca parametrenin, o toplumun o kanallar aracılığı ile tatmin etmeye istekli olduğu bilginin nitelik ve miktarının[3] bir makulünün (optimal) olması gerektiğini vurgulamaktan ibarettir.

    Bu makul aşıldığı takdirde, yukarıda sıralanan akıl ve ahlak dışılıkların sergilenmesi matematik olarak kaçınılmazdır. Her iletim kanalı rekabet ortamında ayakta durabilmek için, yasa ve ahlaki sınırların esnetilebildiği yerlere kadar gerekenleri yapar; bunda garipsenecek bir durum yoktur.

    Medya organları içinde niçin bu denli düşük düzeyli yayınlar bulunduğunu merak edenler, izleyicilerin ihtiyaç dağılımı ile yayın organı sayısı arasındaki ilişkiyi ve bu yayınların hangi yollarla desteklendiğini tam anladıklarında sorunun çözümü yolunda bir adım atılmış olabilir.

    31 Ağustos 2009 Pazartesi

  • SoruKonferansı®

    Soru Konferansı®

    Soru” ve “konferans

    Bu bileşimdeki “konferans”, ortaçağ Fransızcasından gelen “bir araya getirmek, danışmak” anlamları taşıyan bir sözcük[1].

    Soru Konferansı da buna göre, soru sormak ve cevaplamak, birbirlerine danışmak üzere bir araya gelmiş kişiler anlamına gelmektedir. Tescil başvurusunda kullanılan tanımıyla ise şöyledir:

    Çözülmek istenilen bir sorun ve/ya gerçekleştirilmek istenilen bir tasarım konusunda önce onu en iyi ifade edebilecek soruları üretmek, sonra da bu soruları paydaşların ortak akıllarıyla yanıtlamak üzere tasarımlanmış bir yöntemdir.”

    Soru Konferansı® yöntemini diğer benzer metotlardan (arama konferansı, gelecek taraması gibi) ayıran başlıca fark, sorunun bir dizi soruya çevrilmesi (Bkz. Doğru Sorular –  http://tinyurl.com/n82xa6 ve bu soruların Doğru Soru Sorma usullerine göre sorulması zorunluğudur.

    Sorular, paydaşların beyin fırtınası yoluyla üretecekleri çok sayıda aday soru içinden, çalışma gruplarınca kademeli olarak en iyilerini seçmeleri yoluyla belirlenir. Böylece belirlenen sorular o denli belirli ve nettirler ki cevapları büyük ölçüde içlerinde gizlidir.”

    Yöntem basittir ama..

    İstenmeyen bir durumun ortadan kaldırılması veya verdiği rahatsızlığın katlanılabilir düzeylere indirilmesi ya da istenen bir durumun gerçekleşmesinin önündeki engellerin azaltılması şeklinde tanımlanabilecek “sorun çözümü”, özellikle de çok sayıda tarafı varsa kolay bir süreç değildir.

    Hatta çözüm bir yana sorun’un anlaşılması bile neredeyse imkansızdır; çünkü sorun, her paydaş tarafından farklı tanımlanabilir ve herkes kendi tanımına göre en “mantıklı” çözüm üzerinde diretir.

    İşte bu gibi durumlarda sorun’un önce ne olduğunun anlaşılıp tanımlanması için bir dizi “doğru soruya” çevrilmesi gerekir. Eğer bu yapılabilirse ancak bundan sonra uzlaşı[2] yoluyla sorun çözümü mümkün olabilir. Bu yöntem Soru Konferansı® adı verilen yaklaşımdır.

    Çetrefil, çok taraflı sorunlar ancak bu şekilde çözülebilir.

    Bunun yerine, sorun’un taraflarına sırayla söz vererek uzun uzun argümanlarının anlattırılması görünüşte pek tatminkar olmasına karşın gerçekte bir işe yaramaz. Çünkü her argüman kendi içinde çeşitli iddiaları içerir ve diğer paydaşların bu kadar çeşitli iddia konusunda ikna olmalarını beklemek imkansızdır.

    İster kurumsal ister toplumsal düzeyde olsun sorunların çoğuna yaklaşım, bu son tanımlandığı şekilde yapıldığı sürece sorunların çözümü bir yana, yeni sorunların ortaya çıkması kaçınılmazdır (https://www.tinaztitiz.com/yazi.php?id=236).

    26 Ağustos 2009 Çarşamba

  • İşte kanıt!

    İşte kanıt!

    Birkaç örnek..

    Bir TV programında genç bir kişi elinde Piri Reis adlı kitabı tutuyor ve -mealen- şöyle diyor: “Piri Reis haritalarının insan işi olmadığını şimdi size kanıtlayacağım. Bu kanıt öyle ‘şu söyledi, bu söyledi, şurada burada yazıyor gibisinden değil, tam olarak kaynağından kanıttır’. Bakınız xx sayfasında bizzat Piri Reis ne diyor: Bu haritalar ermiş işidir!.

    Ayrıca, haritalara bakınız, dünyanın çeşitli bölgelerine hayvan figürleri serpiştirilmiş. Süleyman peygamberin hayvanlarla konuşabildiğini bildiğimize göre, Süleyman peygamberle de bir ilişki kurulmuş demektir. Bütün bunlar, haritanın doğrudan ermişler tarafından yaptırılmış olduğunun kanıtıdır“.

    Bir gazete köşe yazısında ünlü bir sanatçı -aynen- şöyle diyor: “?..Türkiye, dünyada ırkçılık yapılabilecek en son ülkedir.Ben, değişik kimlikler tanındıkça, onlara saygı gösterildikçe, demokrasi arttıkça bölünme tehlikesinin azalacağına inanan bir insanım. Kanıtım da var.

    Bir zamanlar cephede kan dökerek bu ülkeyi birlikte kuran insanlar şimdi niye bölmek istesin ki! Otuz yıldır her türlü tahrikin, her türlü provokasyonun denendiği Türkiye’de bir Türk-Kürt iç savaşı çıkmamış olması bunun delili değil mi?Milyonlarca Türk-Kürt evliliği, bir arada yaşama iradesine örnek oluşturmuyor mu?

    Bırakın insanlar nefes alsın, kimliğiyle, soyu sopuyla, kültürüyle ve demokratik ülkesiyle, hukuk devletiyle onur duysun. Haksızlığa uğramayacağına, eşit olduğuna inansın. Korkmayalım: Bunca uğraşa rağmen, Türk’le Kürt’ü emperyalizm bile bölememiş, bundan sonra da bölünmeyiz.”

    Bir TV oturumunda iki hekim ve bir moderatör evrim kuramını (yanlışlığını) tartışıyorlar ve doktor olduğu söylenen kişi -mealen- şöyle diyor: “Big-bang Darwinizm denilen allahsızlığın çöktüğünün kanıtıdır. Madem ki, tüm evren büyük bir patlamayla bir hiçten yaratıldı, bu yaratılışın en güçlü kanıtıdır. Şu bardak kendiliğinden olamayacağına, bir yapan gerektiğine göre evrenin de bir yaratıcısı olması gerekir.”

    Bu “kanıt sayılamayacak şeyleri kanıt olarak göstermek” hastalığının bu üç olaya özgü olduğu sanılmamalıdır. Kendinde güç, bilgi, para vb gören veya vehmeden insanların önemli bir bölümünün görüşlerini ifade ederken gösterdikleri kanıtlara bakınız:

    –          Korkmayın enflasyon yükselmez,

    –          Korkmayın cari açıktan bir şey olmaz,

    –          Korkmayın radyasyon bir şey yapmaz,

    –          Korkmayın böcek ilacı bir şey yapmaz,

    –          Korkmayın deprem olmaz,

    –          Korkmayın Kürtler bölünmek istemez,

    –          Korkmayın Türkiye’de ırkçılık olmaz vs vs.

    Niyetin aldatmak olmadığı belli.

    İdeolojileri açısından birbirlerinden farklı olan bu üç kişinin, savundukları görüşlerle okurları aldatmak gibi bir niyetleri olmadığı kesindir. Büyük olasılıkla kendi inançlarını başkalarına kanıt olarak göstererek onları da ikna etmeye çalışmaktadırlar.

    Üçünün ortak noktası ise “kanıt”ın ne anlama geldiğini bilmedikleridir. Şöyle ki:

    v      Piri Reis haritasının kendisine ermişlerce yaptırıldığının kanıtı bizzat haritayı yapan kişinin sözleri -o da tam öyle mi belli değil- olamaz.

    v      Bir kişinin bir ülkenin bölünüp bölünmeyeceği konusundaki -hiç olmazsa istatistiki kanıtı- evvelce bölünen veya bölünmeyen ülkeler konusunda yaptığı tahminlerin tutmuş olmasıdır. Bunun dışındaki güvenceleri kendinden menkuldür ve kanıt değildir.

    v      Big-bang öncesi hakkında bilim hiçbir şey söylememekte, bir şey söyleyebilecek bir kanıtın olmadığı ifade etmekle yetinmektedir. Dolayısıyla big-bang’in yoktan mı meydana geldiği, yoksa var olan bir şeylerin bir evresi mi olduğu bilinmemektedir. Tek bilinen -ya da şu an için bilindiği zannedilen- patlama anından sonrasıdır. Böyle bir süreç olsa olsa “bilinemezliğin kanıtı” olabilir.

    TV’de program yapan, köşe yazılarında fikirlerini duyurmak isteyen kişilerin hepsinin bilim insanı olması kuşkusuz beklenmez. Ama bu insanların bir asgari “bilim kültürü“ne, o da olmazsa en azından bir “eleştirel düşünme becerisi“ne sahip olmalarını beklemek çok şey istemek midir?

    Bu insanlar yüzbinlerce kişiye hitap ediyor, onların düşüncelerini şekillendiriyorlar. Bu büyük bir sorumluluk değil mi?

    Bu farklı gibi görünen kişiler aslında aynı -ve çok geniş- bir familyanın, farklı elbiseli üyeleri değil midir? Ben de kanıt olarak bunu göstereyim bari J.

    Ağustos 20, 2009

  • ABİ N’OLUR BİRAZ İPUCU VER !

    ABİ N’OLUR BİRAZ İPUCU VER !

    Televizyonlarımızın zeka geliştirici yarışma programlarından birisinde, telefonla erişilen hanıma bir soru(!) soruluyor: “3’ü mü açayım 6’yı mı?”.

    Öbür taraftaki ses, ağlamaklı yanıt veriyor: “Abi n’olur biraz ipucu ver!”. Arkasından da, bu yakarışının gerekçesini açıklıyor: “Bilsen ne güç durumdayız. Bu paraya mutlaka ihtiyacımız var!”.

    Yaklaşık 15 saniye kadar süren bu konuşma, tüm utançları sırtınıza yüklemeye yeterlidir.

    Bu program nedir? Seyirciye ne vermeyi amaçlamaktadır? Adi bir barbut oyunundan farkı var mıdır? Bu kadını milyonların önünde böylesine aşağılanmış bir duruma düşürmekten utanılmamakta mıdır? Fakir ama onurlu olmayı unutup onursuz para sahibi olmayı bir toplumsal histeri haline getirmek eğlence midir?

    Bir topluma uzun vade içinde kurulabilecek en melun tuzak, onun bireylerini aptallaştırmak, zevklerini adileştirmek, kainatın bir parçası olan insanı, o sisteme aykırı olan yaltaklanma, yalvarma gibi davranışlara alıştırmaktır.

    Bunun adı özgürlük, iletişim devrimi, demokrasi ya da medya egemenliği olamaz. Bu, başka birşeydir. Ve yalnız insan değil hiçbir canlı böyle bir muameleye muhatap olamaz, olmamalıdır.

    Buna karşı tek yapılabilecek olan, bu programları seyretmemek, bunları hazırlayanları, sunanları tek başlarına bu çirkinliklerle başbaşa bırakarak onları cezalandırmaktır.

  • Hasta Toplum-1

    Hasta Toplum!

    “Tüm yaşam sorun çözmektir”

    Karl Popper’in bu isimdeki kitabı dört sözcükle tüm canlıların yaşamlarının anlamlı bir özetini veriyor. Gerçekten de yaşanılan her an, nereden çıktığı bile belli olmayan bir sürü sorunla boğuşuyor, çözmeye çalışıyoruz; uzak durmak ya da sorunlardan kaçmak da yine çözümler içinde yer alıyor.

    İşin ilginç bir yanı var: Günlük yaşamımızda genellikle çabalarımız birer süre ile sınırlı ve de sonlarında genellikle ödüller var. Eğitim yaşamımız sürelerle sınırlı ve bu bağlamdaki sorun çözme çabalarımızın sonunda not, diploma vs gibi bir ödül var.

    Çalışma yaşamımız da -hem günlük hem de emekliliğe kadarki zaman açısından- sürelerle sınırlı ve bu bağlamdaki sorun çözme çabalarımızın da maaş ve emekli ikramiyesi gibi ödülleri var.

    Hal böyle iken tüm yaşamımızı saniye saniye dolduran sorun çözme çabalarının büyük çoğunluğunun bir sınırı yok, bir mezuniyet, bir emeklilik söz konusu değil.

    Software: Microsoft OfficeMaddeler kimyası olur da sorunlar kimyası olmaz mı?

    Ödülü yok ama cezası var. Eğer önünüze çıkan sorunları çözemiyorsanız, bir süre sonra sorun stokunuz giderek kabarmaya başlıyor. Yaşam başka kaynaklardan önünüze sorun çıkarmasa dahi, kendi çözemediğiniz sorunlar, yeni sorunların yapı taşlarını oluşturmaya başlıyor. Aynen maddeler kimyasında olduğu gibi bir “sorunlar kimyası” oluşmaya başlıyor.

    Bu bir çeşit “belirli bir sıcaklığa erişen alevin -tutuşturucu kaynak ortadan kaybolsa dahi- kendini idame ettirmesi” olgusuna benziyor.

    Medyayı izledikçe bu benzetmenin ne denli geçerli olduğunu görebilirsiniz.

    Ama bu durum dahi “en kötü durum” değildir!

    Çözemediğimiz sorunların kendi kendini beslemesi bir Sorun Çözme Kabiliyeti yetmezliğidir ve biyolojik organizmaların hastalanmasına benzer biçimde toplumsal organizma hastalığıdır.

    Ama yine de her hastalıkta olduğu gibi olabilecek en kötü durum değildir. Eğer farkına varılırsa, SÇK’nin niçin arızalı olduğu anlaşılabilir ve gereken önlemler alınabilir.

    Şimdi bir de “5nci Kanun” gerektiğini anlıyorum.

    Olabilecek en kötü durum, hastalığın farkına varılmayışı, sorunlu durumların “normal” olarak görülmeye başlanmasıdır.

    Bu konuda esaslı bir uyarıcı işaret almama karşın uyanamadığım için ancak şimdi anlayabiliyorum ki, toplumsal organizmamızdaki SÇK yetmezliği hastalığı 5nci kanun uyarınca kendini unutturmuştur. Aklına fikrine, eğitimine, deneyimine, dünyayı bilirliğine güvendiğim bir arkadaşım, SÇK konusunda “başkaları sorunlarını ne kadar çözebiliyorsa biz de o kadar çözüyoruz” diyerek durumun hiç de bir hastalık gibi görülmemesi gerektiğine işaret etmişti.

    Sokaktaki insan niteliğindeki milyonlar için ise -bu durumda- hiç ümit yoktur. Onlar için sorunların sebepleri bellidir. Ya “bizi yönetenler”dir, ya “dış güçler”dir ya “şanssızlık”tır ya da öyle bir şeylerdir.

    Bu toplum hastadır!

    Lütfen herhangi bir ön-yargıya kapılmadan boğuştuğumuz sorunlara ve onlara karşı geliştirdiğimiz çözümlere bir bakınız. Ama en basit bireysel sorun ve çözümlerden en karmaşık toplumsal olanlarına kadar. Bu toplumun SÇK’nin kronik düzeyde sorunlu olduğunu göreceksiniz.

    Şaka ile karışık birer “kanun” olarak adlandırdığım “genellenmiş gözlemler”den 5ncisine açıklayıcı eklentiler yapmak gerekirse, sorunların kendini unutturması sonunda doğan boşlukların bir takım “sanal sağlık ürünleri” ile doldurulduğu görülecektir. Sürekli şikayet, silkinip ayağa kalkma rüyaları, olmayacak dualar gibi sanal ürünler..

    Bence bu hastalık onulmaz görünüyor. Nasıl olup da hasta olduğumuzu kabul edeceğiz? Cevap aranılması gereken sorun budur.

    22 Temmuz 2009

  •  Açık mektup..Etik kurallar..

    Her kesim kendi etik kurallarını kendi belirlmeli..

    17 Ağustos’99 depremi sonrasında birşeylerin değişeceğini uman çok kimse var. Ben de onlardan birisiyim. Ama, bunun kendiliğinden olmayacağının, hatta herkesin hep bir ağızdan, tek yürek halinde değişimi istemesinin dahi yetmiyeceğinin de bilincindeyim.

    17 Ağustos’un gerçek bir milat olabilmesinin herhalde bir dizi ön-koşulu olsa gerekir. Bu ön-koşullardan en önemlisini dikkatinize getirmek, benzer düşünceler içindeysek de bunu gerçekleştirmek için işbirliği yapmayı önermek amacıyla bu mektubu yazıyorum.

    Hiçbirşey kendiliğinden olmuyor!

    Doğru ya da yanlış, iyi ya da kötü ve güzel ya da çirkin her ne oluyorsa, bunların durup dururken değil, kendimiz ve toplumumuzun bilinçli ve/ya bilinçsiz tercihlerimizin bir sonucu olduğunu; bunun da “toplumsal değer yargıları” sistemimizile doğrudan ilişkili olduğunu düşünüyorum.

    Aynı araç aynı sonuç!

    Daha somut olarak, dün kullandığımız düşünsel araçlar ve dünkü değer ölçülerimizi kullanarak 17 Ağustos sonrasının sonuçlarından başkaca sonuçlara varmamız imkanı yoktur. Ne kadar arzularsak arzulayalım, ne denli birlikte arzularsak arzulayalım.

    Düne kadar inanç sistemimiz içinde “yanlış” kategorisine soktuğumuz bir değer ölçüsü var ve biz bunu bir marifet sayıyoruz. Bu değer ölçümüz, “bir şeyin eğri olduğunu bilsek de sesimizi çıkarmamak, hele bu eğriliği yapan(lar) ailevi, mesleki ya da bir başka anahtarla bizden iseler katiyen sesimizi çıkarmamak” şeklinde özetlenebilir.

    Toplumumuzdaki yüzlerce meslek ve çalışma alanındaki milyonlarca insanı birer idealizm abidesi yapamıyacağımızı, bunun hiçbir yerde de başarılamamış bir iş olduğunu biliyoruz. Böyle bir hayalın peşinde olmak ancak vakit kaybı sayılmalıdır.

    Herkes kötü mü?

    Ama bu, bu meslek ve çalışma alanlarındaki yaşam kurallarını “eğri çoğunluğun” belirlemesi gerektiği anlamına da gelmez, gelmemelidir. Her meslek ve ilgi alanındaki “düzgün azınlık“, o alanda rol modeli olmak, o alanın etik kurallarını belirlemek gibi bir yazılı olmayan bir yükümlülüğe sahiptir.

    Bu azınlıklar, emredici bir hüküm olmasa dahi depreme dayanıklı inşaat yapan müteahhitler, kimse görmediği zaman dahi temel trafik kurallarına uyan sürücüler, karından fedakarlık etmek pahasına rüşvet vermeyen ithalatçılar, ezber yaptırmayan öğretmenler ya da elindeki imkanları kendi seçim bölgesine kanalize etmeyen bakanlar olabilir.

    Nitelikli azınlıklar bir araya gelmezse..

    Eğer şimdi bu azınlıklar bir araya gelerek kendi alanlarına ait etik kuralları belirleyip ilan etmez ve bunlara uyup uymadıklarının denetimi için bağımsız gözlemciler görevlendirmezlerse, yakındığımız her ne varsa bunlar aynen devam edecek, hatta belki felakete karşı edindiğimiz bağışıklık nedeniyle daha da kötü olarak devam edecektir.

    Önerdiğim bu yeni davranış biçimi benimsendiği takdirde ayrıntılar üzerinde çalışılabilir. Ama bu aşamada beklenen, “bizden” olanların eğriliklerini görmezden gelmeye devam edip etmeyeceğimize karar vermektir. Bu noktadaki tercihlerimiz bundan sonraki yaşamımızı şekillendirecektir.

    Bu mektubun muhatabı, akla gelebilecek tüm kesimlerdir. Bir bankanın reklamında olduğu gibi, hakime, futbolcuya, inşaat müteahhidine, doktora, hemşireye, sanayiciye, bakkala, öğretmene ve de akla gelebilecek onlarca kesime hitap edilmektedir.

    Az sayıda temel kural büyük bir alanı kontrol ediyor..

    Varsayılan şudur ki, bu kesimlerin her birinin ahlaken uymak zorunda olduğu ve uyduğunda da o kesimde büyük oranda düzelme sağlayacak çok az sayıda temel kural vardır; ve bunlar kolayca denetlenebilecek somutlukta ilkelerdir. Bir de, bütün kesimlerin uymak zorunda oldukları ortak ilkeler vardır.

    Kesimlerin tamamen kendi özgür iradeleriyle belirlenmek ve yalnızca bir örnek olarak alınmak kaydıyla, örneğin bilişim kesimi için şu tür ortak ve özel ilkeler benimsenebilir:

    A.     Ortak ilkeler

    Ø       Başka insanlara, kurumlara, kendine ve doğanın tüm varlıklarına zarar vermemek,

    Ø       Tüm ilkelere, özellikle de çıkarlarımıza aykırı olduğu zaman uymak

    Ø       Bu ilkelere uyulduğunun denetimine karşı hiçbir engel koymamak.

    B.     Özel ilkeler

    Ø       Bir kişiye erişme ve/ya üretme imkanı tanınan bilgilerin, hiçbir suretle, bu imkanı veren aleyhine sonuç doğurabilecek şekilde kullanılmaması,

    Ø       Başkalarınca üretilen bilgilerin onların izinleri olmaksızın kullanılmaması,

    Ø       Ortak kullanıma açık araçların, başkalarının genel kabul gören haklarını zedeleyecek biçimde kullanılmaması.

    Benzer ilkeler müteahhitler, mankenler, futbolcular, avukatlar, siyaset insanları ve akla gelebilecek diğer alanlar için de geliştirilebilir.

    Her kesim, kendi kesimiyle ilgili ilkeleri ortak akıl yoluyla belirleyebilir ve kendi etki alanında yaygınlaştırabilir. Toplumu oluşturan çeşitli kesimlerde, kamu otoritesinin bir telkini ve/ya baskısı olmaksızın başlatılabilecek böylesine bir kampanyanın -eğer yeteri yaygınlığa erişirse- nasıl bir olumluluk atmosferi yaratacağını düşünebiliyor musunuz?

    Hergün, birilerinin çıkıp Türkiye’yi temiz toplum yapması bekleniyor. Neredeyse tüm düşünürler bunun özlemi ve bir türlü çıkmadığı için de hırçınlığı içindeler. Böyle birisi çıkabilir mi, ayrıca da çıkmalı mı? Özlediğimiz tam demokraside, yurttaşların bilinçili çabalarına dayanmayan böylesine girişimlere yer var mıdır?

    Bu tür bir otokontrol mekanizmasının yerini hiçbir yasa maddesi, kaynağı kişinin dışındaki hiçbir yaptırım aracı tutamaz. Tamamen gönüllü olarak başlatılabilecek böylesine bir girişimde, çeşitli kesimlerin aynı ilkeleri benimsemesi gerekmediği gibi, aynı bir kesimin içinde dahi birden fazla etik taahhüt bulunabilir.

    Böylelikle, kalabalık kesimlerin, az sayıdaki ortak ilke çevresinde birleşmelerinin yaratabileceği pratik güçlükler de aşılmış olacaktır. Hatta neredeyse denilebilir ki, herkes ayrı ayrı bir şeylere söz verse dahi, bunun anlamı Türkiye’de gönüllü bir “temiz toplum” hareketinin başladığıdır.

    İtalyadakine benzer biçimde bir savcının çıkıp kovuşturma yapmasına dayanan bir temiz toplum girişiminin başarısı kuşkuludur. Nitekim, bunca gürültüden sonra İtalya’nın ne ölçüde temiz topluma dönüştüğü, kirlilik kaynaklarının ne denli kuruduğu ve daha da önemlisi İtalyan toplumunun değer yargılarının -ki temizliğin esas kaynağının orası olması gerekir- ne ölçüde değiştiği tartışmalıdır.

    Toplumumuzun akıl ve erdem yolundaki mücadelesinde genellikle bireylerin dışında arayışlar vardır. Birileri birşeyler yapacak ve toplum temizlenecektir.

    Böyle bir şeyin mümkün olmadığını artık net olarak görebilmeliyiz. Taksi şoförü, “önce büyüklerimiz düzelsin, ben sonra trafik kurallarına uyarım“; öğretmen, “önce bana iyi maaş versinler, ben de sonra kendimi yetiştiririm“; sanayici, “önce rüşvet almayı önlesinler, ben de ondan sonra vermeyeyim” dedikçe, bunların hiçbiri gerçekleşemez.

    Toplumumuzun bu kurt kapanından kurtulması, “başkası eğri davranabilir, ama ben doğrusunu yapıyorum” diyebilen, böyle davranabilen akıl, erdem ve yürek sahibi insanlarının varlığına ve onların çevrelerinde yaratacakları etkiye bağlıdır. Akıl, erdem ve cesaret yerine, yakınma, başkalarından bekleme ve görüp sesini çıkarmama yolunu seçenler ve de onlara seslerini çıkarmayanların büyük sistem içinde yerleri yoktur ve bunda bir yanlışlık da yoktur. Katı gerçek budur.

    1 Eylül 1999

     

     

     

  • “TÜRKİYE BAŞARIYA HAZIRDIR”!!

    “TÜRKİYE BAŞARIYA HAZIRDIR”!!

    HABİTAT konferansı bittikten bir hafta sonra gazetelerde tam sayfa bir teşekkür ilanı çıktı. Sayın Cumhurbaşkanının, katılımcılara teşekkür mesajını içeren bu reklamın başlığı, “Türkiye başarıya hazırdır” idi.

    Ulusal bütünlüğün önemli bir simgesi olan bayrağın bir parti kongresinde indirilip yerine terör örgütü flamasının çekildiği bir günün ertesinde anlamlı bir slogan!

    BM’in sağladığı fonlardan -ki kendi paramızdır- finanse edildiği ve sırf, “ne koparsam kardır” zihniyetiyle reklamcılarca harcandığı belli olan bu gecikmiş reklam, başarı ve başarısızlık değerlerimizin ne denli çarpıldığının canlı bir örneğidir.

    HABİTAT’ı bir fırsat bilip sokak hayvanlarını katleden belediyeler, bu cinayete seyirci kalan milyonlarca insan ve “Türkiye başarıya hazırdır”diyebilen insanlar şu iki olaya dikkat etmelidirler: Birincisi, konferansa katılan yabancıların bu katliamı kınayan tokat gibi sözleridir.

    İkincisi ise ağır bir şamardır. 9-10 yaşlarında küçük bir çocuğun, ilk defa TV kamerasına birşeyler söylemesinin ürkekliğiyle, titrek ama son derece kararlı bir sesle, düşüne düşüne söylediği “mahallemizdeki köpeği zehirleyenlerde insana saygı da olamaz , bunu niçin yaptıklarını bir türlü anlamıyorum” sözleridir.

    Bu iki olay, birbirlerini kutlayan insanların yüzlerinde inmiş birer şamardır.

    Toplumu oluşturan milyonlar sessiz kaldıkça, bu reklamı yayınlayana, onaylayana binlerce protesto telefonu, faksı, mektubu gitmeden, bir avuç insan aklına geleni yapacak, herşeyi kendine yontacaktır.

    HABİTAT hazırlığını fırsat bilip kan içme duygularını kısmen tatmin edenler, bir avuç hayvan dostunun -onlara canlı dostu demek daha doğrudur- vicdanlarında mahkum olmuşlardır.

    Ama kendilerinin kusuru da yok değildir. Oldukça çok sayıda hayvan koruma derneği ya da platformu bulunmasına karşın, aralarında bir “ağ” kuramamışlardır.

    Böylece doğan vakum, ya belediye itlaf ekipleri ya da “apartmanda köpek beslenemez” kararına “evet” diyen Yargıtay üyelerince doldurulmuştur.

    HABİTAT sırasındaki hayvan katliamı, canlı dostlarına bir uyarı olmalıdır.

    Bir “Canlı Dostları Ağı” oluşturulması için bundan daha iyi bir neden olamaz.

    Doğada ne varsa -ki hepsi canlıdır-, onlarla ilgili dernek, vakıf, platform ve de bireyler, kendi kimliklerini ve de örgütlerinin kimliğini kaybetmeden bir “ağ” oluşturabilir ve işbirliği yapabilecekleri alanları belirleyebilirler.

    İlk bakışta bile görünen ortak bilgi “tüm canlılara saygı” değerinin toplumda yaygınlaştırılmasıdır.

    Bu değer oluşturulmadan ne hayvanseverler, ne insan hakları savunucuları, ve ne de erozyonla mücadele edenlerin başarı kazanmalarına imkan yoktur.

    Çarşamba, 26 Haziran 1996