-
May 25 2012 SİYASETTE KALİTE
Sözcükler Yanıltıcıdır!
Bir zen öğretisi, “birşeyi sözcüklere dökebiliyorsan o konuda birşey bilmiyorsun” diyor. Toplum sorunlarıyla uğraşan, onları anlamaya çalışanların, bu uğraşa girdikten bir süre sonra farkettikleri bir gerçek, olayları kısaca tanımlamak için üzerlerine yapıştırılan etiketlerin tam bir baş derdi haline geldikleridir.
“Kavram ağacı” diyebileceğimiz bir ağaç düşünelim. Bu ağacın gövdesi, beş duyumuzdan en az birisiyle algılanabilen bir “şey” e karşılık gelsin. Buna bir sözcük yardımıyla bir ad veriyoruz. Göz, ateş, kap vs gibi.
Gövdeden yukarı çıktıkça bu somut “şey”lere ön veya son ekler katarak daha soyut kavramlar elde edilebiliyor. Gözden, gözlük, gözlemek ya da görünüş gibi soyut kavramlar türetilebilir.
Kavram ağacından yukarılara, yapraklara doğru çıkıldıkça kavramlar daha soyutlaşır, gövdedeki belirlilik, yerini belirsizliğe bırakır.
“Vurmak” ve “duymak” somut kavramlarından türeyen bir kavram ağacı yaprağı, “vurdum duymazlık” tır. Vurmak ve duymak fiillerine göre son derece belirsiz olan “vurdumduymazlık” bir şeyi tam olarak ifade etmeyi değil, bir küme davranışı anlatmayı amaçlamıştır.
“Siyaset ” ve “Kalite” Kavramları da Soyuttur !
Bu iki kavram da birer kümedir. Dolayısıyla içeriklerine “belirsizlik” hakimdir. O halde bu iki kavramdan yola çıkarak siyasette kaliteyi irdelemek güçtür.
Ayrıca, kalite kavramının çağdaş anlamı “ihtiyaca uygunluk” tur. Bu tanım uyarınca toplum ihtiyaçlarına uygun bir siyaset anlayışı “kaliteli” dir.
Amaç bu değil, siyaset anlayışımızın daha yüksek değerlere oturtulması ve tanım gereği siyaset kalitesinin de daha yukarı çekilmesi ise, yapılması gereken farklıdır.
Siyaset Anlayışımız Nasıl Daha Yüksek Değerlere Oturtulabilir ?
Demokrasi çeşitli biçimlerde tanımlanabilir. Bir tanım da, “demokrasi, güçler dengesidir” biçiminde olabilir.
Yasama, yürütme ve yargı arasındaki dengenin yanısıra, her üçünü de etkileyen birisi, toplumun sivil inisiyatifleridir. Bu da toplum örgütlenmesi biçiminde ortaya çıkar.
Bu örgütlenme, dolayısıyla da sivil tepkiler zayıf olursa, yasama da yürütme de yargı da halktan kopuk yeni bir denge kurarlar. Bu durumda yine bir kuvvetler dengesi vardır ama bu denge halkın çıkarlarına değil, bu kuvvetlerin çıkarlarına hizmet eder. Ülkemizdeki durumun özeti budur.
Buna göre siyasette kalitenin yükseltilmesi için yapılması gerekenlerin başında toplumun örgütlenmesi ve siyasete yeni “ihtiyaçlar” empoze etmesi gerekmektedir.
Nitekim 24 Aralık ’95 seçimleri yaklaşırken, sivil toplum örgütlerinin ortaya koyduğu yeni bir ihtiyaç bileşeni, ” Milletvekilliği Sözleşmesi” adıyla anılan bir taahhüttür.
Çeşitli partilerin adayları, bir dizi somut taahhütte bulunmaktadırlar. Bu, siyasi hayatımızda ilk defa olmaktadır.
Bu öneri bir sivil toplum örgütünce ortaya atılmıştır. Böylece görülmektedir ki, toplum, ihtiyaçlarına dayalı taleplerini söylenerek, yakınarak dile getirmek yerine örgütlenerek ortaya koyabildiği takdirde pekala siyasetin kalitesini yukarı çekebilecek bir etki yaratabilmektedir.
Mekanizma belli olduğuna göre bundan sonra yapılması gereken bellidir : Daha iyi örgütlenme ve kalite yükseltici girişimlerin projelendirilmesi !
Çarşamba, 06 Aralık 1995
-
May 25 2012 SEÇİM SONUÇLARI ÜZERİNE DÜŞÜNCELER !
27 Mart ’94 genel yerel seçim sonuçları üzerine çok şey yazılıp söylenecek, her yorum ve açıklama olayların çeşitli yanlarına değinecektir.
Her seçim sonucunun değişmez kuralı, her parti ya da adayının, ya karlı çıktığını iddia etmesi ya da kaybettiyse bazı mazaretler ileri sürmesi ve”… olsaydı kazanırdım” demesidir.
Bütün bunların dışında, bu seçimlerin tek net galibi RP’dir. RP’nin geçmiş seçimlerdeki oylarındaki değişim trendi, bu net galebeyi açıklayamamaktadır. O halde olaya yalnızca, “iyi propaganda yapmak”, “kurana el bastırıp yemin ettirmek” gibi sığ nedenlerle yaklaşmak safdillik olur.
“RP amblemine bürünmüş bu oy patlamasına yol açan nedenler nelerdir?” şeklindeki bir soruya verilebilecek yanıtlar, toplumun kendine çeki düzen vermesi (eğer istiyorsa) açısından önemli olmak gerekir: Kanımızca bu nedenler şöylece sıralanabilir:
-
Geleneksel siyaset anlayışının reddi isteği -ki buna yol açan nedenler:
-
Bu red’in kristalize olabileceği başkaca siyasi parti bulunmayışı ya da bu iddiada bulunan partilerin (örneğin İşçi Partisi gibi), toplumun geleneksel değerlerine (islamiyet gibi) oturmamış oluşu.
RP, düzen değişikliği gibi aslında değişim sosyolojisi açısından toplum yapısına ters olan bir “macerayı”, en az riskle gerçekleştirebilecek bir parti olarak görünmüştür. Kuvvetli islami söylem, şeriat yanlısı olmayanlara bile -bu korkulan ama arzulanan değişim yanında- bir sığınak gibi görünmüştür.
-
İletişim devrimi yoluyla tüm ülkelerdeki “kirlilik” şöylemlerinin herkesin yakınına gelmiş olması ve bunun geleneksel siyaset anlayışının gözden düşmesine yol açışı
-
Bir bölümü çıkar çatışmaları nedeniyle de olsa geleneksel siyasetin kirli çamaşırlarının medya kanalıyla ortaya dökülmüş olması
-
Kronik enflasyon ve diğer nedenlerden doğan ve medyanın pompaladığı beklentilerle etkisi iyiden açığa çıkan gelir yetmezliğinin nedeni olarak geleneksel siyasi kurumların görülüşü
-
Laikliğin, ihtiyaçlar hiyerarşisinde daha üst basamaklarda kalışı ve kaybının önemsenmeyişi -ki nedenleri;
-
Laiklik kavramının tanımlanmamış oluşu (diğer çoğu kavramlarda olduğu gibi)
-
Kendini laik olarak tanımlayan bir kısım kişinin yaşam tarzının iticiliği (o laikse ben değilim sendromu)
-
Kendini laik olarak tanıtan partilerin geçekte laik olmayışları
-
İSKİ ve İLKSAN olaylarına duyulan tepki nedeniyle düzen partilerinin cezalandırılma isteği
-
Şeriat yanlısı olmayan, inançlı kesimin genelde ahlaksızlık özelde ise medya aracılığıyla sergilenen utandırıcı davranışlara duyduğu tepki (ki bu kesimin gerçekte neye hizmet etmiş olduğu şimdi daha iyi ortaya çıkmıştır)
-
Kürt oylarının, büyük oranda RP’ye kaymış oluşu.
Aslında dört ayrı başlık altında toplanmasına karşın, bu nedenlerin hepsi aslında “geleneksel siyaset anlayışına tepki” olarak adlanabilir.
Bunların dışında önemli bir faktör de, kendini kamuoyu araştırma kuruluşu olarak adlandıran bir kısım kişi ve kuruluşların, gerçekler yerine manipüle edilmiş ya da sipariş edilmiş sonuçlarla kamuoyunu yanıltmaları, bir kısım medyanın da buna alet olmasıdır.
Durum böylece yorumlandığı takdirde buradan önemli bir sonuç çıkmaktadır: Bu da, bir “Alternatif Siyaset Anlayışı” na olan gereksinimdir.
Bu anlayışı bir yeni siyasal söyleme çevirebilen, Türkiye’yi yeni yüzyıla taşıyabilecek bir araç geliştirmiş olacaktır. Aksi halde incir çekirdeğini doldurmayan ama tüm ülkenin gündemini sürekli dolduran konularla uğraşılıp durulacaktır
-
-
May 25 2012 SEÇİMLERE GİDERKEN
Önümüzdeki seçimlerde, seçmenlerle siyasi partiler arasındaki diyaloglarda ilginç gelişmeler yaşayacağız. Hatta yaşamaya başladık bile!
Örneğin, “39 ilçenin il yapılması” tasarısının tam seçimler öncesine getirilmesi tek taraflı bir rüşvet teşebbüsüdür. Rüşvet olgusunun gerçekleşmesi en az iki “taraf”a gereksinim gösterdiğine göre -ki bazı hallerde daha fazla sayıda taraf da bulunabilir-, bu girişimin tamamlanabilmesi için bir “taraf”a daha ihtiyaç vardır. Bu ikinci taraf, il yapılmak istenen ilçelerin halkıdır.
Eğer siyasi trendlerin dışında olağan dışı bir değişim olur ve bu, rüşvet önerisinin kabulü yönünde olursa, belki de tarihin en büyük toplu rüşvet olgusu ulusumuzca gerçekleştirilmiş olacaktır. Bu, diyalog sürecinin bir yanıdır.
Diğer yandan, vatandaşlarımız, büyük bir olasılıkla seçeceği temsilcileriyle bazı “anlaşma”lar yapmak isteyebilecektir. Bu tür kontratlara «Güven Anlaşmaları» denilebilir. Çünkü anlaşma seçmen ile temsilcisi anasındaki güvene dayanacaktır.
Seçmen bir defa oyunu kullanıp vekaletini verdi mi, artık beş yıl süreyle yapabileceği bir şey kalmamaktadır. Tek yapabildiği yakınmak ve tüm temsilcilere lanet yağdırmaktır.
Güven Anlaşmaları ise bu verimsiz ilişkiyi daha net esaslara bağlamaktadır. Örneğin, bir siyasi partinin adayları, seçmenlere olmaz vaatlerde bulunmak yerine, yapmaya ve de yapmamaya söz vereceği noktaları ilan edip taahhütte bulunmaktadır.
Örneğin, “yolsuzluk araştırmalarının oylanmasında -kim için olursa olsun- evet oyu kullanılacağı” ya da “bürokrat ya da politikacılardan tüm taleplerini, yazılı olarak ve imzasını atarak yapacağı” gibi taahhütler son derece somuttur.
Bunlar siyasal yaşamımızın kalitesini yükseltecek araçlardır. Bu tür bir taahhüdü (Güven Anlaşması) imzalayıp ilan eden bir adayın, seçildikten sonra üzerinde yüzbin çift göz olacak, onu denetleyecektir.
Bu kazanımı sağlayabilecek kurum, halkın, sivil toplum örgütlerinin kendisinden başkası değildir. Demokrasi de işte bunun için en iyi ama en güç rejimdir.
Cuma, 03 Kasım 1995
-
May 25 2012 SAHTE SANATLAR TOPLUMU !
Politikaya, bilime, sanata, ekonomiye velhasıl bir toplumun yaşam bütününü oluşturan çeşitli boyutlara birer “sanat” denebilir. Nitekim, yabancı dilde güzel sanatlara “fine arts”, mühendislik vb uğraşılara da “useful arts” (faydalı sanatlar) denildiğini biliyoruz.
Bu sanatlarla uğraşan kesimlerin (politikacı, bilim adamı, sanatçı, ekonomist vs ) kalitesi doğal olarak, kalıtsal özelliklerine, onları yetiştiren eğitim sistemine ve içinde bulundukları sosyal iklime göre oluşmaktadır.
Üzerinde durulmak istenen, bu bilinen mekanizma değildir. İlginç olan nokta, kalıtsal özellikleri, eğitim sistemi ve/ya onları çevreleyen ortam koşulları nedeniyle iyi yetişmemiş ya da kalitesini idame ettiremeyip kaybetmiş olanların, sahte birer kimlik edinmeleri olgusudur. Yani sahte politikacı, sahte bilim adamı, sahte sanatçı, sahte ekonomist gibi!..
Bu sahte sanat sahiplerinin, gerçek sanat üzerindeki etkilerinin bilinmesi son derece önemlidir. Aksi halde toplum, kendisi için yaşamsal olan bu sanatlardan yararlanmak imkanını ebediyen kaybedebilir. Sahte sanat sahibi, kendi yarattığı sanat alanını öylesine korur ve savunur ki gerçek sanat sahiplerinin oraya girip gerçek sanatı yerleştirmeleri ya da icra etmeleri neredeyse imkansız olur.
Sahte sanat sahiplerinin en önemli özelliği, gerçek sanat sahiplerinin yüzeysel niteliklerini (dış görünüş, konuşma, giyim-kuşam, tavır ve jestler, yaşam biçimi vs ) aynen, hatta daha da abartılı olarak taklit etmeleridir. Bu yüzden, onları dış görünüş ve yaşamlarına bakarak ayırd etmek imkansızdır.
Ayrıca, bu ayırd etme güçlüğünü daha da artıran bir başka özellikleri, ait olduklarını söyledikleri sanat dalı ile ilgili sürekli şikayette bulunmaları ve yuvarlak, işe yaramaz çözümler göstermeleridir.
Bu tür sanat sahiplerini gerçeklerinden ayırd etmek ancak uzun süreli gözlemlerle mümkünse de bazı pratik çözümler de vardır. Tabii ki her pratik yol gibi bunlar da “her zaman” doğru sonuç vermeyebilir.
Sahte sanat sahiplerinin en önemli özelliklerinden birisi, durumlarını olağanüstü bir beceriyle gizleyebilmeleridir.
Aptal olan kendini zeki, bilgi -becerisi az olan kendini becerikli gösterir. Tanım itibariyle hepsi düşük ahlak normlarına sahip olup, en iyi de onu kamufle ederler.
Ama, kendilerinin bu denli beceriyle kamufle edebildikleri durumlarını, evli iseler eşleri, evli değillerse anneleri aynı hünerle gizleyemezler. Hatta gizleme gereği de duymazlar.
(eşi veya annesi olmayan sahte sanat sahiplerini ayırd edebilmek ise gerçekten güçtür !)
Sahte sanat sahiplerini teşhise yarayabilecek ikinci araç, bu kişi ya da kesimlerin düşünce ürünlerini (söz, yazı vs) incelemektir. Bu ürünlerin en belirgin özelliği (….dir) özelliğidir. Hemen her cümleleri (…dir) ile biter. Hemen tüm yargıları, kesin ve tartışmasız olup, doğruluklarının tek kanıtı kendileridir.
Sahte sanat kesimleriyle mücadele için belirli bir reçete geliştirmek güçtür. Çünkü her sanat kesimi, içinde bulunduğu topluma uymakta ve kendini koruyucu önlemleri almaktadır. Bu koruyucu önlemlerin başında, çeşitli sahte sanat kesimlerinin, aralarında dayanışmaları gelir.
Örneğin sahte politikacı, sahte bilim adamı, sahte ekonomist ve sahte sanatçı öyle bir birlik kurmaktadırlar ki birisine dokunduğunuz zaman hepsinin sesi çıkmakta, hepsi birbirini kollamaktadır. Çünkü bütün bu kesimler, varlıklarının ancak birbirlerinin desteğiyle mümkün olabileceğinin bilincindedirler.
Buradan şu anlaşılmaktadır: Eğer bu kesimlerden birisi yerine, gerçeği geçebilse, diğerleri dayanıksız kalacaklardır.
İşte Temiz Siyaset yaklaşımı bu yüzden çok önemlidir. Eğer bu yolla gerçek politika sanatını icra edebilecekler sahtelerin yerine geçebilirse, diğer bütün sahte sanat kesimlerinin sahip oldukları destek son bulacak ve birdenbire bir karabasan son bulacaktır.
Pazartesi, 13 Eylül 1993
-
May 25 2012 RÜŞVET
En genel tanımıyla, “bir yetkinin, ona sahip olana bir çıkar sağlayacak biçimde kullanımı” demek olan rüşvet, ne yazık ki yalnızca bazı kamu görevlileri ile bazı vatandaşlar arasında meydana gelen, bunun dışındakilerin ise bulaşmalarının söz konusu olmadığı bir suç olarak algılanır.
Gerçek böyle değildir. Bir özel sektör kuruluşunun herhangi bir düzeydeki yetkilisi ile bir müşteri ya da bir diğer özel sektör görevlisi arasındaki “yetkinin, ona sahip olana çıkar sağlayacak biçimde kullanımı” ilişkisi de bal gibi rüşvettir. Hem de ne kamuoyunun, ne medyanın ilgilenmediği bir rüşvet türü!
Rüşvet böyle tanımlanınca, tanım içinde geçen «yetki», her türlü yetki; yine tanım içindeki «çıkar sağlama» da her türlü çıkar olarak anlaşılmak gerekir.
İçinde bulunduğumuz günlerde süregiden hükümet krizi, bu tanım uyarınca irdelendiğinde, net bir rüşvet olgusu hemen görülecektir. Bazı siyasi partilerin, hükümete güvenoyu verip vermemeyi işçi ücretlerindeki artışa bağlaması inanılmaz açıklıkta bir rüşvet pazarlığıdır. Hükümet işçilere, TÜRK-İŞ’in istediği ücreti verirse güvenoyu verecekler, aksi halde vermeyeceklerdir.
Daha açık olarak; bu siyasi partiler, hükümetin elindeki «zam yapma yetkisi»ni, kendilerine işçilerin desteğini sağlama çıkarı sağlayacak şekilde kullanmalarını istemekte, hükümet de «bu bir rüşvet olur, dolayısıyla böyle bir pazarlık ilke olarak yanlıştır» demek yerine, güvenoyu almak için istenilen meblağın yüksek olduğunu, ekonomiyi olumsuz etkileyeceğini ileri sürmekte, daha düşük bir meblağ üzerinde pazarlık etmektedir. Anlaşmazlık ilkede değil miktardadır. İki taraf da elindeki yetkileri, bundan azami çıkarı sağlayacak biçimde kullanmaktadır. Tek taraflı rüşvet olgusuna göre buna «katmerli rüşvet» demek daha doğrudur.
Kilis’in il yapılması karşılığında Kilis halkının oylarının istenilmesi nasıl bir rüşvetse, burada da 65 milyon insanın gözünün içine baka baka bir rüşvet pazarlığı yapılmaktadır.
Zeka’nın çeşitli tanımları içinde bir tanesi, içinde bulunulan bu duruma pek uymaktadır: «Zeka, aynı gibi görünen olaylar arasındaki farkı ve farklı gibi görünen olaylar arasındaki benzerliği görebilme yeteneğidir!»..
Her gün rüşvetten şikayet eden insanlarımızın gözünün önünde süregiden bu pazarlık acaba yalnız ahlaki bir soruna mı işaret ediyor, yoksa başka çıkarılabilecek sonuçlar da var mıdır?
Çarşamba, 11 Ekim 1995
-
May 25 2012 RİZE’LİLERE ÇAĞRI!
Bizde politikacıların, ellerindeki kaynakları kendi seçim bölgelerine öncelik verecek biçimde dağıtmaları neredeyse bir gelenek halindedir. Bunu yapmayan politikacı “kokmaz-bulaşmaz”, istemeyen seçmen de “avanak” sayılır.
Yıllardan beri ne zaman bir hükümet kurulsa bir tartışma başlar. “Bizim ilimize bakanlık düşmedi !” konulu bu tartışma sürekli, küskünlüklerin kaynağı olur.
Hemen kimse tarafından yadırganmayan, üstüne üstük haklı dahi görülen bu tartışmaların Türkçesi şudur: “Bakanlar ve başbakanlar, seçim bölgelerine imkan sağlamak için bakan ve başbakan yapılırlar. Dolayısıyla bakanlıkların dağıtımında coğrafi dengelere (bu denge lafına da çok tutuluyorum) dikkat edilmelidir”.
Bir bakan ya da başbakana imkanlar, onun tüm ülkeye ve de ihtiyaç önceliklerine göre hizmet vermesi amacıyla tanınır.
Bu basit mantık ve ahlak ilkesine aykırı olarak seçim bölgesine yapılacak her yatırım -ne denli yararlı olursa olsun- devlet kesesinden yapılmış bir “hırsızlık” tır. Bunun tüm toplum tarafından böyle anlaşılması, sindirilmesi gerekmektedir.
“Bal tutan parmak yalar” deyimi, atasözlerimiz içinde ahlaksızlığı özendiren, haklı göstermeğe çalışan kimi sözlerden birisidir.
Bal tutan, parmağına bal bulaşmamasına dikkat etmeli, ama buna rağmen bulaşırsa onu tekrar bal kavonozunun kenarına sıyırmalı, onu yalamamalıdır.
Politikacı, çeşitli yollarla, ama ahlaki yollarla tekrar seçilmek için gayret etmeli, kampanya masraflarını finanse edebilecek yollar geliştirmelidir. Ama bunun içinde, devletin kendisine belli bir amaçla emanet edilen imkanları kendi seçim bölgesine peşkeş çekmek yoktur.
Son hükümet değişikliği sırasında, hükümet istifa ettikten sonra, o gece içinde bir kısım illerin belediyelerine yardım yapıldığı basına yansıdı. Bu yardımdan en büyük payı da o hükümetin başbakanının seçim bölgesi olan Rize almış. İkiyüz milyar lira civarında bir para verildiği söyleniyor.
Bu ne ilktir, büyük olasılıkla ne de son olacaktır. Burada üzerinde durulması gereken nokta başkadır. Her nerede kime sorulsa en çok yakınılan nokta, “siyasi kirlenme”dir. Ancak ilginç olan, bu kirlenmeden şikayet edenlerin çok büyük bir bölümünün bizzat bu kirlenmede öyle ya da böyle pay sahibi, hatta taraf olmalarıdır.
Şimdi, saygıdeğer Rize’lilere sormak gerekir. İçlerinde siyasi kirlenmeden şikayetçi olan var mıdır? Varsa, acaba, belediyelerine verildiği söylenen bu para için ne düşünmektedirler? Bu parayı iade etmesi için Belediye Başkanı’na başvurmayı mı, yoksa bu hediyeyi kendilerine sunan eski Başbakan’a teşekkür etmeyi mi daha doğru bulmaktadırlar.
İşin ince noktası budur. Bu noktada pişkinlik göstermek, “verilen para gavura mı gidiyor, memlekete harcanıyor” ya da “sadece biz mi yapıyoruz herkes aynı şeyi yapıyor” , “biz gelen paranın haklı mı haksız mı geldiğini ne bilelim” gibisinden kurnazlıklar, siyasi kirlenmenin dik alasını oluşturan bu olayı temizlemez. Bunu temizlemenin tek yolu, Rize Belediye’sinin bu parayı iade etmesi, Rize’lilerin de bu yolda resmen başvuru yapmaları, bunu da tüm Türkiye’ye duyurmalarıdır.
Transfer edilen paraları iade etmesi gerekenler yalnız Rize’liler değildir. Kendilerine bu şekilde para verildiğini öğrenen tüm Belediye’lerde yaşayan yurttaşlar aynı şeyi yapmalıdırlar.
Rüşvetin tek yanlı olması zaten tanımına aykırıdır. Bir alanı ve bir de vereni vardır. Burada rüşvet alan durumuna düşürülmek istenenler, bu Belediye’lerde yaşayan insanlardır. Bu insanlar böyle bir sınavla isteklerinin dışında karşıkarşıya bırakılmışlardır. Ama yaşam bazen böylesine güç sınavlara insanları itiverir!
Hep birlikte bu olayı izleyelim. Medyanın nasıl yaklaştığını da izleyelim. Buna gereken duyarlığı gösterecekler mi yoksa “hoşgörü”(!) mü gösterecekler.
Kamuoyu ve medya bu konuda gereken duyarlığı gösterirse kimse böyle işler yapmaya kalkışamaz. Aksi halde bunun adı hoşgörü değil, hırsızlık malı almak olur ki onun da karşılığı TCK’da bellidir.
Pazar, 07 Temmuz 1996
-
May 25 2012 RESMİ KIYAFETLERE “AKIL” KATILAMAZ MI?
Geçtiğimiz günlerde İstanbul’da bir yıkım kavgası sırasında, haksız yere işgal ettiği bir yerden çıkarılmak istenilen bir kişi, “çıkacağıma, burayı yakarım ulan!” demiş ve gerçekten de dediğini yapmaya çalışırken, mani olmaya çalışan polis memurunu da yakmış ve ağır yaralanmasına neden olmuştu.
Bu olaydan çıkarılacak epey sonuç vardır. Polis memurunun, bu gibi durumlarda nasıl hareket etmesi gerektiği konusunda eğitilmemiş olduğu ilk göze çarpan eksiklikti. Rastgele bir kişi de ancak o memur kadar beceriksiz davranabilir, karşı karşıya bulunduğu aptal, ruh hastası ve kriminal tiplere karşı böylesine amatörce hareket edebilirdi.
İkinci çıkarılacak sonuç, kişilerin, düzene bu denli uymama özgürlüğünü aldıkları kaynaktır ki bu da devletin güçsüzlüğü ve bir o ölçüde de “başkalarının da uymadığı” yaygın örneklerdir.
Ama bütün bunların dışında, çok daha somut bir nokta vardır: polis memurunun giymiş olduğu, ilk bakışta fiyakalı gibi görünen ama aslında tam bir ölüm tuzağı olan kolay tutuşabilir sentetik kumaştan mamul mont!
Üzerinde, pimi çekilmiş bomba taşımaktan daha da riskli bulunan bu ceketin kumaşı aslında “alev idame ettirmeyen” (flame-proof) olmalıydı. O tür malzemeler tutuşabilir ama alev kaynağı devam etmediği takdirde kendiliğinden söner.
Burada akla gelen iki soru vardır: bu montlar, bu şekilde bir şartname uyarınca mı alınmıştır ve eğer öyleyse kabul sırasında niçin kabul edilmiştir? Şartname böyle hazırlanmamışsa niçin yanlış hazırlanmıştır? İhmal veya kasıt varsa, ne karşılığında ve kimler tarafından yapılmıştır?
Resmi kıyafetlere bu gözlükle bakıldığında inanılmaz yanlışlar görülecektir. Bunlar için anayasa değişikliği, yeni yasa veya tüzük mü yoksa biraz akıl mı gerekmektedir?
Pazar, 01 Ocak 1995
-
May 25 2012 FIRINCILAR DERNEĞİ : REKABET EKONOMİSİ DERSLERİ İÇİN BİR İBRET !
Ülkemizde yıllardır, milyonlarca insanın gözü önünde bir traji-komik oyun oynanıyor. Fırıncılar Dernek(ler)i ile Belediye(ler) arasında ahmakça bir tartışma yapılıyor. Oyunun perdeleri belli:
-
Fırıncılar Derneği, belediyeye başvurarak zam ister,
-
Belediye, isteği reddeder,
-
Dernekle belediye arasında bir tartışma başlar ve medya aracılığı ile halk seyirci kılınır,
-
Belediyenin Halk Ekmek Fabrikası, fazla mesai yaparak ucuz (!) ekmek üretimine hız verir,
-
Ve ekmek fiyatları, Derneğin istediği düzeye yükselir.
Bu beş perdelik oyun belki bin defa tekrarlanmış ve bu aymazlık devam ettikçe bin defa daha tekrarlanacaktır.
Sorunun çözümü basit olmasına rağmen, çözmek durumunda olanların basiretsizliği, korkaklığı ve rekabet ekonomisi konusundaki olağanüstü bilgisizlikleri nedeniyle, bir kere daha ilan etmekte yarar olabilir:
-
Belediye Meclislerinde karar alarak, ekmek fiyatlarına (ve hiçbir fiyata) müdahale edilmemesini sağlayın. Yani, ekmek fiyatlarını (ve diğer narhları) serbest bırakın.
-
Ekmeğini ucuz satmak isteyebilecek fırınların fiziki güvenliğini sağlayın. (Monopol, kendi kararlarına aykırı davranışları caydırmaya çalışacaktır.)
-
Fırıncılar Derneği mensuplarını biraraya toplayıp bir kursa tabi tutarak, fiyat oluşumunun arz-talep dengesiyle oluşması gerektiğini, buna müdahalenin (Belediye’ninki de dahil) zorbalık, gangsterlik vs sınıfına girdiğini, hukuk devletinde zorba ve gangsterlerin yerinin ticaret değil hapisane olduğunu öğretin.
-
Halk Ekmek denilen ve ucuz ekmek satmak için kurulmasına rağmen, belediye bütçeleri yoluyla ucuz siyaset yapmaktan başka işe yaramayan garabetleri derhal özelleştirin, bunu yapamıyorsanız kapatın.
-
Ekmek üretmek isteyenleri özendirin, daha doğrusu engellemeyin, ya da engellemek isteyenleri engelleyin. Yeni fırın açmak için Fırıncılar Derneğinden izin alma zorunluğunu MUTLAKA kaldırın.
-
Herhangi bir mal veya hizmetin ucuz ve kaliteli satılmasını istiyorsanız, şu üç şeyden başka birşeyi -ama hiçbir şeyi- yapmayın:
-
Üretimin artmasını özendirin,
-
Bizzat üretim yapmayın,
-
Üretim yapacakları caydırmak isteyen zorba monopolleri caydırın. Yani, “arz”ı artırın. Fiyatlar, düşebileceği yere kadar ancak böyle iner. Bunun dışındaki yollar ekmek gramajından çalmaya yani hırsızlığa çanak tutmak demektir.
Yerel seçimler geliyor. İş yapacak belediye başkanlarını seçmek istiyorsak basit bir sınav uygulayınız ve ekmek fiyatlarını nasıl düşüreceğini sorunuz.!
Yukarıdaki yöntem dışında usullerle ucuz ekmek sağlamayı düşünenleri lütfen seçmeyiniz. Çünkü onlar yalnız ekmeği değil, tüm belediye hizmetlerini berbat edeceklerdir.
Çarşamba, 12 Ocak 1994
-
-
May 25 2012 RESMİ KIYAFETLERDEKİ AKIL EKSİĞİ !
Belediye zabıtası, polis, asker, özel tim görevlisi, kamu kuruluşunda memur, postacı ya da birbaşka kamu görevlisinin kıyafetlerine bilmem hiç dikkat ettiniz mi?
Hepsinin kıyafeti tamamen farklı olmasına karşın değişmez ortak bir özellikleri vardır: kıyafetler, onlarla ilgili işlere uydurulmak için hiç kafa yorulmamış ya da bu işi bilmeyen veya ciddiye almayanlarca tasarlanmıştır.
Bu örgütlerimizde kıyafet tasarımıyla uğraşan görevli var mıdır bilinmez ama kesin olan, hiçbir yetkilinin bu işe yeterince kafa yormadığıdır.
Sekiz saat ocağın başında kazan karıştıran aşçıya yağlı sicim haline gelen kravatı takan, trafik polisinin telsizini kemerine kulaklığını da kulağına takarak ellerini serbest bırakmayı düşünemeyen, polisinin kıyafetini masabaşına göre -o da zevksiz ve işlevsiz- düşünen, özel tim mensubuna filmlerdeki gibi kara gözlük takıp etrafı görmesine engel olan ya da fiyakalı görünsün diye postallarının taban çevresini beyaz yağlıboyayla boyayan kafalar hep aynıdır ve hepsi de kıyafetin önemini takdirden uzak kişilerdir.
Hoş bu işin farkında olmayanlar yalnız resmi yetkililer değil aynı zamanda sivillerdir de! Türk insanının ergonomik özelliklerinin farkında olmayıp geniş taraklı ayağına zorla sivri burun İtalyan ayakkabıları tasarlayan stilistlerimiz daha az yeteneksiz değildir.
Kıyafet Mühendisliği önemli bir uğraş alanıdır. Böyle bir bilim dalının varlığını bilmek dahi daha dikkatli olmaya bir adım olabilir.
-
May 25 2012 “REENGINEERING” VE YENİ BİR HÜKÜMET ETME MODELİ ÖNERİSİ
İşletme organizasyonlarına “silbaştan” denilebilecek bir yaklaşım getiren ve işletmelerin hem amaçlarını hem de işleyişlerinin mühendisliğini yeni baştan yapmak anlamına gelen reengineering*, kamu yönetimini de derinden etkileyeceğe benziyor.
Enformasyon Teknolojilerinin gelişmesiyle, geleneksel organizasyon biçimlerinin yeniden ele alınmasının bu denli aynı zamanlara rastlaması şüphesiz ki bir tesadüf değildir. Mevcut bilgilere erişmenin bu denli kolaylaştığı günümüzde, bunları işleyerek kararlar üreten geleneksel örgütlenme biçimlerinin de sorgulanmasından daha doğal ne olabilir ?
Ama, reengineering yaklaşımının esas şaşırtıcı yanı bu değildir. İster sanayide ister kamu yönetiminde isterse askerlikte olsun, tüm örgütlenmelerin geleneksel özelliği, “departmantasyon” denilen gizli illeti keşfetmiş olmak, en az tekerleğin icadı kadar önemli bir buluş sayılmak gerekir.
Aslında bir bütün olan olayları ve sorunları birbirlerinden yalıtılmış olarak ele alıp buna göre departmanlar tanımlayan geleneksel örgütlenmenin, sonunda, herbiri kendi içinde mükemmmel işleyebilen departmanlardan oluşan, ama bir bütün olarak ne yaptığı neye hizmet ettiği belli olmaz “iri urlar” yarattığını artık görebiliyoruz. Bu “iri urlar”, şirketlerde müşterilere, belediyelerde, orduda ve nihayet hükümetlerde ise topluma sunulan verimsiz, pahalı ve kalitesiz mal ve hizmet ürünleri olarak ortaya çıkıyor.
Evren’in bölünmez bir bütün olduğunu, tüm olaylar ve onlara bağlı sorunların bu bütünün, çeşitli algılama yüzeyleri üzerindeki izdüşümleri olduğunu, dolayısıyla, ayrıştırılmış sorunların, insanların algılama yetersizliklerinin sonucu başvurulmuş birer basitleştirme -ama yanıltıcı bir basitleştirme- olduğunu kabul eden Doğu felsefesi karşısındaki Kartezyen mantık, herşeyin parçalanabileceğini ve böylece de algılanabilir küçüklükteki parçalara kadar inilebileceğini savunmuştur.
Bunun bir doğal sonucu olarak, maddenin de bölüne bölüne bir “en küçük”e (atom) ulaşılabileceğini savunan Batı felsefesine dayalı fizik, uzun yıllar bu rüya üzerine inşa olunmuş, ama quantum fiziğindeki gelişmeler bunun böyle olmadığını, en küçük parçaların bütünden bağımsız olarak var olamayacağını göstermiştir.
Şimdi çabalar, Doğu mistisizmi ile Batı determinizmini birleştirme yönündedir ve bu açıdan bakıldığında toplumumuz önemli bir avantaja sahip gibi görünmektedir. Kültürel kodunda Doğu sezgiselliği ile Batı akılcılığının izlerini birlikte taşımakta bulunan toplumumuz, eğer toplu intihar eylemlerine kalkışmaz ve doğru adımlar atabilirse bu bütünleştirmeyi yapabilir ve aynı zamanda iç barışını zorlayan çelişkilerini de yeni bir senteze kavuşturabilir.
Bu soyut düşünceleri somut plana taşıdığımızda, olayların kesin ayrışmışlığına dayanan hükümet etme modelimizin niçin bir türlü başarılı olamadığı daha bir anlaşılır hale gelmektedir.
Kamu yönetimimiz, tepeden başlayarak en alttaki bürokratik birimlere kadar, departmantasyon’un keskin çizgilerini taşımaktadır. Sanayi Bakanlığı’nın görevleri Ulaştırma Bakanlığı’nınkilerden; o da örneğin Eğitim ya da Sağlık Bakanlığı’nınkilerden ayrıdır ve -varsa (!)- arasındaki ilişkiler Başbakan tarafından sağlanır. Bu yaklaşım bütünüyle yanlıştır ve “koordinasyon” adıyla yapılmaya çalışılan “bütünleştirme”, parçaların işlevlerinden çok daha önemlidir.
Hatta biraz daha ileri gidilerek denilebilir ki, parça tanımlaması yanlışına bir defa girilince artık koordinasyon söz konusu olamaz.
Bir senfoni orkestrası, ayrı enstrümanlar tarafından çalınan parçaların bir şef tarafından koordine edilmesi değildir. Böyle algılanırsa, her enstrümanı çalanın tek görevi, önündeki notaya uygun çalmak, göz ucuyla da şefin uyarılarına dikkat etmektir. Böylece oluşan müzik, bir senfoni olmayıp “çok çalgılı bir gürültü” dür.
Senfoni ise, yalnızca şef tarafından icra edilen tek ve bütün bir parçadır ve her enstrümanı çalan, şefin bir parçası olmak zorundadır.
Bu iki örgütlenme arasındaki farkı sokaktaki insan, hatta sıradan müzikçi anlamayabilir. Ama, Bethowen, Mozart ya da Dede Efendi’nin ikinci şekilde anladığı kesindir ve ilk şekilde yapılan şey kesinlikle müzik değil “müzik gibi” bir şeydir.
Bu benzetme hükümet örgütlenmesine taşındığında, her bakan’ın bir alandan sorumlu kılınıp ayrı dükalıklar kurması ve başbakanın da bunlar arasındaki sürtüşmeleri önlemeye çalışmasının ne denli faydasız ve amaçları gerçekleştirmekten uzak olduğu açıkça görülebilecektir.
Evren’in, olayların ve bunlara bağlı sorunlar ile, bir toplum için edinilebilecek, ama birbirleriyle etkileşimde bulunabilecek olan diğer toplumları da gözardı etmeyen amaçlar kümesinin bir bütün olduğu yaklaşımına göre yeni bir hükümet etme modeli nasıl olmalıdır?
Bu modelde siyasi iktidar ve bürokrasi örgütlenmesi, bugünkünden oldukça farklı şekillenecektir. “Bütünleşik Yönetim” denilebilecek bu yeni yaklaşımın ayırıcı özellikleri şunlar olacaktır:
“Bütünleşik Yönetim”de senfoniyi icra eden kişi Bakanlar değil, orkestranın bizzat şefi (Başbakan veya Başkan) ve onunla uyum içindeki yardımcıları(Bakan veya sSkreter) dır. Yani, yönetimi, birbirinden ayrı ve koordine edilen kişiler değil, bir grup icra etmektedir.
Bu grubun oluşumunda anahtar kavram, grup üyeleri arasındaki “uyum ve güven”dir. Aralarında uyum ve güven bulunmayan kişilerin, siyasi dengeler, koalisyon zorunlukları ve bu gibi nedenlerle biraraya gelip hükümet etmeleri bu modelde mümkün değildir.
Geleneksel yönetim felsefesinin anahtar kavramı olan departmantasyon, diğer olumsuzlukları yanında bir de kalabalıklaşmaya yol açar. Sorunlara, birbirinden yalıtılmış olarak bakıldığı için, bunlara kaynaklık eden daha az sayıdaki sorunlar yerine, temeldeki “sorunlar bütünü”nün, çeşitli “durum yüzeyleri” üzerindeki yansımalarıyla uğraşılır. Bu ise kaçınılmaz olarak her sorun alanına bir Bakan’ın tefriki gibi bir kalabalıklaşmaya yol açar.
“Bütünleşik Yönetim” modelinde ise grup (hükümet), sorunlar bütününün çok sayıdaki yansımalarıyla değil, o sorunların ortaya çıkmayacağı (ya da en az çıkacağı) amaçlar kümesini gerçekleştirme yönünde çaba harcarlar.
Bu bağlamda, geleneksel hükümetler “sorunları çözmeye”; Bütünleşik Yönetim hükümetleri ise belirli “amaçları gerçekleştirmeye” çaba sarfederler.
Gerek hükümet grubu arasındaki uyum ve güvenin sağlanabilmesi, gerekse bu “sorunlar yerine amaçlara yönelmek” farkı nedeniyle, önerilen modelde hükümet, ideal sayı olarak bilinen 7 kişiyi* aşmaz.
Bu modelin esası, Başbakan (veya Başkan) ile hükümet üyelerinin “sürekli etkileşimi”dir. Bu nedenle ayrı ayrı fiziki mekanlarda değil, aynı fiziki mekanda -ayrı odalarda dahi değil- çalışırlar. Böylelikle her an için birbirlerini etkilemeleri ve verilen kararların grup üyelerince tam paylaşılması mümkün olur.
“Bütünleşik Yönetim” modelinde bürokrasi de bu yaklaşım uyarınca örgütlenir. Sayıları yüzbinlere varan Bakanlık ve Genel Müdürlük kadroları yerine, sorunlara göre değil amaçlara örgütlenmiş çok az sayıda, yüksek nitelikli memurlar bulunur ve onlar da hükümetle etkileşim içinde bulunurlar.
Bu modelin küçük ve güçlü devlet amacına en iyi hizmet edebilecek yaklaşım olacağı da açıktır.
Bu öneri, gerek bu haliyle ve gerekse bugün için bir ütopya gibi görülebilir. Ama, departmantasyon tuzağından kurtulmadan, bu karmaşık Dünya’nın sorunlarıyla sıkı bir etkileşim içinde bulunan Türkiye’nin sorunlarını çözebilmenin, ya da daha iyisi amaçlarımıza ulaşabilmenin imkanı yoktur.
Gelin, üzerinde biraz düşünüp tartışalım. Ne dersiniz?
Temmuz 17, 1994
