• “DONANIM ” VE “KULLANICISI”

    Ülkemizdeki kamu ve özel sektör kuruluşları, ürettikleri mal ve hizmetler için belirli bir zaman aralığında ne kadar “donanım” masrafı yaparlar? Burada “donanım” sözcüğü ile her türlü fiziki varlık kastedilmektedir. Röntgen cihazı, bilgisayar ya da otoyol gibi. Her kuruluşun yıllık gider raporlarında bu miktarlar bellidir.

    Diğer yandan, bu “donanım”ları kullanarak bir fayda elde edecek kişilerin (kullanıcı), bu donanımları usulüne uygun kullanabilmeleri, donanımdan beklenebilecek işlevleri en yüksek verimle alabilmeleri, arızaların en ucuza ve en kısa sürede giderebilmesi için de eğitilmeleri gerekmektedir. Bu eğitimlerin giderleri de yine kuruluşların raporlarından çıkarılabilir.

    Kullanıcı eğitimi için harcanan toplam paranın donanım için harcanan paraya oranı, önemli bir “gösterge” olup, bir toplumun kollektif aklı’nın şaşmaz bir göstergesidir.

    Bu gösterge her donanım için farklıysa da %0.5-%10 arasında değişmesi gerektiği söylenebilir.

    Örneğin $1000 değerinde bir bilgisayar için $100’lık bir eğitim gerekirken, $10 milyar değerindeki bir otoyol ağı için $500 milyon’luk bir eğitim ihtiyacı var demektir.

    Bu yapılmazsa ne olur? Hergün yüzlerce örneğini gördüğümüz ve çoğumuza “normal” gelen “kullanıcı yetersizlikleri”, bu göstergedeki olağanüstü düşüklükten doğmaktadır.

    Filosundaki bir uçağın değeri $50 milyon olan THY’nın, tahliye şütünden inecek hosteslerine papuçlarını çıkarmayı öğretemeyişinin nedeni onları yeterince eğitemeyişidir.

    Hastanelerdeki modern tıbbi araç gerecin her biri için milyon dolar mertebesinde donanım harcaması yapılırken, bunları kullanacak personelinin eğitimine para harcamayı akıl edemeyip, kalibrasyonu bozuk aletlerle teşhis üretmeye çalışmanın nedeni yine aynıdır.

    Hergün TV’lerde, masasındaki bilgisayarla caka satan bürokratlarımızın -çoğunluğunun- bunları kullanmayı bilmeyişleri; otoyollarda, köy yolundaki gibi araç süren sürücülerimizin durumları yine aynı “kullanıcı yetersizliği” nedeniyledir.

    Satın alınmak için bunca para harcanmaya çalışılan donanımların bazı kısımları eksik olsa herhalde kıyamet kopardı. Örneğin, bir kanadı eksik bir uçak, monitoru eksik bir bilgisayar ya da asfaltlanmamış bir otoyol herkese çok garip gelirdi. Ama, her ne hikmetse kullanıcısı yeterince eğitilmemiş, bu yüzden de fonksiyonlarını tam yapamayan -belki de yanlış yapan- donanımlar pek kimsenin dikkatini çekmez.

    Ülkemizde hemen herkes parasal kaynak eksikliğinin bir numaralı sorun olduğunu söyler, kaynak temin edebilmek için yeni vergiler düşünülür. “Kullanıcı eğitimsizliği”nin ne denli kaynak israfına neden olduğu ise düşünülmez.

    En ucuz kaynaklardan birisi tasarruf edilen kaynak, bir diğeri ise iyi kullanılan donanımlardır.

    Pazar, 1 Ocak 1995

  • DEPREM VE EZBER!

    Televizyonda Ali Kırca, bir yanında AKUT başkanı, diğer yanında okullarda deprem egzersizi yaptıran uzman, deprem sırasında alınacak önlemler konusunda görüşüyorlar. Ali Kırca, deprem konusunda uzman iki kişinin tartışmalarını yönetiyor. İki uzmanın ve sonunda yöneticinin de katılımıyla üç kişinin arasındaki konuşmalar aşağı yukarı şöyle:

    Deprem sırasında alınacak önlemler konusunda çok dikkatli konuşmak lazım. Ağızdan çıkan bir söz insanları öldürebilir.

    Doğru, ama ben Japonya’da 4 yıl kaldım ve öğrencilere konferanslarda öğrettiğim şeylerin doğru olduğunu gördüm. Onlar da, deprem sırasında, çocukların sıra altlarına girmelerini, öğretmenin de kapı altı ve bu gibi sağlam bir yerde durmasını öğütlüyorlar. Benim yaptığım da aynı şeydir.

    Ben, gözlemlerimi söylüyorum. Kocaeli’nde, Gölcük’te, Sakarya’da ne kadar ceset çıkardıksa hepsini masa altlarından kapı kirişlerinin altlarından ezilmiş olarak çıkardık. Dolayısıyla doğrusu, sıra altı , masa altı, yatak altı gibi yerler değil, bunların yanlarında kalan ve “yaşam üçgeni” denilen yerlerde korunmaktır.

    Ama Japonya’da böyle gördük ve ben bunları öğretiyorum. Doğru da yaptığıma inanıyorum. Ama bir hatamız varsa söylenir, biz de düzeltiriz.

    Bu anda Ali Kırca devreye giriyor ve:

    Yanlışım varsa düzeltin diye bir şey olabilir mi? Yanlışınız varsa birçok çocuk ölebilir.

    Efendim ben, yapılmamış bir şeyi başlatıyorum. Bundan sonra istiyorlarsa başkaları devam etsin vs vs..

    Bu üçlü görüşme, doğruların tek olduğu -hele deprem gibi somut bir konuda-, bu tek doğrunun sorgulanamayacağı gibi pek genel kabul gören bir varsayıma dayanıyor. Her iki tartışmacı da kendi savunduğu -hem de gözlemleriyle desteklenmiş olarak- doğrunun tek doğru olduğunu düşünüyor.

    Gerçek ise -muhtemelen-, her iki tartışmacının savunduklarının birleşiminden oluşuyor. Şöyle ki:

    Japonya gibi binaları sağlam yerlerde ya da Türkiye’deki, pek sağlam olmayan ama alçak ve dolayısıyla üzerinde büyük yüklerin bulunmadığı binalarda ya da yüksek binaların üst katlarında, deprem sırasında sıra veya masa altı gibi yerler mükemmel birer koruyucu olacak; hem çürük hem de yüksek binaların alt katlarında ise aynı sıra ve masalar öldürücü birer prese dönüşecebilecektir.

    Bu yönergeyi daha ayrıntılı hale getirip, her bir durumda ne yapılması gerektiği de pekala ortaya konulabilir. Ama net olan şudur ki, bütün durumlar için geçerli tek reçete yoktur. Bir durum kümesi için doğru olanlar, bir diğer küme için yanlış olabilmektedir.

    “Ezber”, bir bilginin değişmez tek doğru olarak kabul edilmesi, buna kalben güven duyulduğu için de sorgulanmamasıdır.

    Okullarımızda -en şöhretli üniversitelerimiz de dahil- ezbere dayalı “öğretim” yapıldığı sürece, bu tür tek doğrularımıza sarılıp, bir durum için geçerli doğruları bulabilmekten mahrum kalacağız. Ulusça yaşadığımız kafa karışıklığının bir nedeni de herhalde, çok doğrululuk üzerine kurulu yaşamı tek doğrululukla algılamaya çalışmamızdan kaynaklanıyor.

  • DEMİNG’İN BONCUKLARI!

    Batı tipi üretim kültüründeki yanlışları sergilemek yine bir Batılı’ya düşmüştür. W.Edward Deming’in derslerinde kullandığı bir örnek, yalnız üretim kuruluşlarımız için değil tüm kurumlarımız için ders alınabilecek çarpıcılıktadır.

    «Derse katılanlardan altı gönüllü ve deneyimsiz “işçi” istenir. “Şirket” gerekli eğitimi sağlayacaktır. Bir miktar ikna çabasından sonra gönüllüler ortaya çıkar. Şimdi, kalite için ilave kişiler gerekmektedir.Yine katılımcılar arasından iki kalite denetçisi atanır. Bunlardan beklenen tek yetenek yirmiye kadar sayabilmeleridir. Nihayet, bir Baş Denetçi ve bir Kayıt Görevlisi seçilir. Deming ise takım yöneticisi olarak görev yapacaktır.

    Altı işçi, dört idari eleman ve bir yöneticiden ibaret tipik bir çalışma ortamı oluşturulmuştur. Bu, en iyi ve en son yönetim tekniklerini uygulayacak olan bir fabrikadır. Fabrika, “Beyaz Boncuklar” üretmekte, fakat zaman zaman aralarına kırmızılar karışmaktadır. Bunlar hatalıdır ve müşteriler yalnızca beyaz boncuklara para vermektedirler.

    Başlıca üretim donanımı dikdörtgen şekilli iki kaptır. Biri diğerinden biraz daha büyükçe olup içinde toplam olarak 4000 boncuk -3200 beyaz ve 800 kırmızı- vardır. Üretim donanımının geri kalanı ise, üzerinde ellişer adet delik bulunan dikdörtgen şekilli küreklerdir. Deliklerin boyutu, boncukları düşürmeyip kürek üzerinde tutabilecek kadardır. Böylece, küreklerin üzerinde daima 50şer boncuk kalmaktadır.

    Kürekler işçiler tarafından boncuk dolu birinci kaba daldırılıp çıkarılacak ve üzerlerinde kalan boncuklar diğer küçükce kaba boşaltılacaktır. Tabii ki istenen, küreklerin üzerinde beyaz boncukların kalmasıdır. Fabrika standartı olarak her kürekte en fazla 2 kırmızı boncuk öngörülmüş olup, yönetim bu konuda çok titizdir.

    Son derece ciddi bir yönetici olan Deming, üretim tekniğini açıklar: “Dikkat edin, herkesin dikkat etmesini istiyorum” diyerek başlar. “Yöntemde herhangi bir sapma yoktur, dolayısıyla sonuçlarda da herhangi bir sapma olmayacaktır. Büyük kabı sağ elinizle kavrayacak, kürekle alacağınız boncukları yavaşça küçük kaba dökeceksiniz. Şimdi küreği eğip boncuklara tam olarak daldırın ve tekrar dışarı çıkarın. Dikkatli olun ve küreyi sallamayın”.

    Böyle söyledikten sonra küreği kendisi boncuklara daldırır ve çıkarır: 50 boncuk içinde 8 kırmızı vardır. “Gördüğünüz gibi, kasti olarak kırmızı boncukların neye benzediklerini göstermek için biraz fazla kırmızı boncuk aldım. Şimdi kalite denetçilerine doğru yürüyüp küreğinizi gösterin. Her denetçi kırmızı boncukları saysın. Baş denetçi ise kendi saydığını diğer denetçilerinkiyle karşılaştırarak saymanın doğruluğundan emin olsun. Eğer herhangi bir tutarsızlık yoksa, baş denetçi bağırarak sonucu ilan etsin”.

    Baş denetçi bağırır: Sekiz!

    Şimdi bu işçiyi kenara alın.

    Kenara!

    Güzel. Bu şirkette her şey yanlış yapılıyor.Yalnız bir şey hariç: denetçiler bağımsızdır.

    Kenara alınan işçi eğitilmeye başlanır. Deming de bir yandan, bir yöneticiden beklenen klişeleri bağırmaya devam eder:

    O şekilde değil, bana dikkat etmediniz, tam şöyle. Küreği sarsma, doğru açıyla daldır. Biz yalnızca en iyi işçileri istiyoruz, biz mükemmeliyete soyunduk.

    Takım yöneticisi işçisini eğittikten sonra ortalama bir işçi ister. Ken, böyle bir işçidir.

    Güzel. Şimdi Ken bizim ortalama işçimizdir. İlk olarak o üretim yapacak.

    Ken ilk gün üretimine yöneticinin dikkatli gözleri altında başlar. Bir kaptan aldığı boncukları diğerine aktarır.

    Sarsma, beni izlemedin mi? şimdi daha iyi!

    Ken işini bitirdikten sonra baş denetçi ilan eder: sekiz, kenara!

    Ken, pekala, ilk deneme için çok kötü değil, fakat giderek daha iyi olmalısın.

    Sonra Barbara gelir. İlk denemesinde altı kırmızı boncuk alır.Yönetici gürler.

    Bakın Barbara ilk denemesinde altı kırmızı yaptı. Eğer o 6 yapabiliyorsa kimse altıdan fazla yapmamalıdır.

    Lenny ilk denemesinde 11, Noboru 8 ve Cathy 15 kırmızı yaparlar ve yöneticiyi çileden çıkarırlar.

    Bir dakika durun. Cathy, sen beni anlamadın mı? Dikkat etmiyor musun? Böyle bir performans kabul edilemez. Bizim hedefimiz en fazla iki kırmızıdır, sen buna yaklaşamıyorsun bile.

    Sırası gelen Steve 5 kırmızı yapar.

    İlk çeyreğin performans değerlemesi yapılır.

    Steve ilk çeyrekte en iyi işçimizdi.En fazla ücret zammını ve pirimi o almıştır. Terfi sırasına girmiştir. Zavallı Cathy’yi hepimiz sevmemize karşın işini yapamamıştır. Yetenekleri kullanamıyor. Onu işten çıkarmak zorundayız.

    Böylece 3 çeyrek daha geçer. Her çeyrekte kişisel değerlendirmeler yapılır. Her defasında ayrı kişiler en tepede ve en altta kalırlar. Fakat genel sonuçlar değişmez. Deming her defasında daha fazla kızar ve klişelerini tekrarlar. Kim daha çok kırmızı yaparsa ona bağırıp kiminki az ise onu takdir eder. Dört çeyrek yılın sonunda sonuçlar şöyledir:

    Bu tablodaki sonuçlar, benzer yöntemleri kullanan bütün üretim kuruluşlarında hemen hemen aynıdır. İlk çeyrekte en kötü durumda olan Cathy’nin daha sonra yükselmesi, hemen her gün rastladığımız sıradan olaylardandır. Ama deneye daha devam edilseydi, durumunun ne olacağı belli olmazdı.»

    Sonuç şudur: Sistemin ana parametreleri farkedilip onlar geliştirilmedikçe bireysel performanslarla sistemi yönetmek imkansızdır.

    R.Aguayo’nun, “Dr.Deming : The Man Who Tought the Japanese About Quality, 1990” adlı kitabından alıntılar yapılmıştır.

  • ÇİZME AŞILMALIDIR!

    İş adamı Sakıp Sabancı’nın Doğu ve Güneydoğu hakkındaki görüşlerini ifade etmesine olumlu-olumsuz çeşitli tepkiler gösterildi. Bu tepkilere -birisi hariç-, en az hakkında konuşulan görüş kadar saygı duymak gerekir.

    Tepkilerden bir tanesi ise üzerinde uzun uzun durulmaya, hatta sosyal laboratuvarlarda incelenerek altındaki hastalıkları teşhis etmeye değer niteliktedir. Kısacası çok ama çok değerlidir. Bu istisnai tepki, “çizmeyi aşma” uyarısıdır.

    Bu “çizme”, kuşkusuz sembolik anlamda kullanılmakta ve toplumun çeşitli renklerde çizmelere sahip kesimlerden oluştuğunu, her kesimin bir görevi olduğunu, ülke sorunları konusunda düşünce üretip ifade etmenin ise belirli renkte çizmeye sahip bir kesimin işi olduğunu, başka kesimlerin bu konularda düşünce üretip ifade edemeyeceğini, daha da ötesinde yönetime katılamayacağını kaba bir dille anlatmaktadır.

    Gelişmiş, çoğulcu demokrasiye sahip toplumların bir ortak özelliği, “çok elbiselilik” denilebilecek bir özelliktir. Bu ilkeye göre herkesin birden çok “elbisesi” bulunacak, yerine göre bunlardan seçip giyebilecektir.

    Bu ilke aynı zamanda bir “elbise”nin, ancak onunla ilgili kurum içinde giyilebileceğini, örneğin “Mahalle Güzelleştirme Derneği”, “İşçi Sendikası” ve “Siyasi Parti” üyesi olan bir kişinin siyasi elbisesiyle dernek toplantısına, ya da sendikacı elbisesiyle siyasi partiye gitmemesi gerektiğini söylüyor.

    Demokrasi yerine diktatörlükle yönetilen ya da buna teşne toplumlarda ise insanların tek elbisesi bulunur. Hatta, bu tek elbiseler emeklilikte dahi çıkarılmaz.

    Bu tür toplumlarda her görevin sorumluları bellidir ve hiç kimsenin elbise değiştirerek farklı bir görev yapması mümkün değildir. Başlıca görevler ise, “yönetme” ve “yönetilme” den ibarettir.

    Yönetenler, insanları değil devleti seven, yönetme işlevi için her türlü yeteneğe doğuştan (ve ırken) sahip, yönetilenler ise bunlara sahip olup olmadığı belli olmayan “şüpheli”lerdir. Yönetilenlerin tek görevi yönetenleri beslemektir. “Doğru”, “iyi” ve “güzel”ler yönetenler tarafından belirlenecek, yönetilenler ise bunlara itaat edeceklerdir.

    İnsanlar ise doğuştan buna uygun değildir. İnsan yavrusu soru soran, merak eden, itiraz eden, deneyen, başaran ya da başaramayan böylece gelişen bir yaratıktır.

    Diktatör özlemli yönetim türleri, bu tür insandan hoşlanmaz. Onlara soru sormayan, neden aramayan yalnız itaat eden, yani çizmesinin boyunu aşmayan insancıklar gereklidir.

    İşte otokrat gelenekli toplumların eğitim sistemlerine egemen olan “EZBER”in altında yatan neden budur. Ezber, çizmesinin boyunu iyi bilen onu katiyen aşmayan tek tip insanlar yetiştirir.

    Ezberin, bu kadar çok sorunumuz arasında önemli bir sorun olmadığını zanneden çok kimse bulunabilir.

    Ama işte bu “çizmeyi aşma” uyarısı, ezber yoluyla insanların niçin iğdiş edilmekte olduğunu acı ama çok öğretici biçimde ortaya koymaktadır.

    Bu ülke insanlarını, kendi çağdışı kalıplarına göre çizme boylarına ayırmaya, en uzun çizmeyi de kendi ayağına giymeye kalkışmaya iten düşünce biçimini hep birlikte teşhis etmek, hangi makyajı yaparsa yapsın onu tanımak zorundayız.

    İnsanlarımız, bu ülkenin bütünlüğünü korumak için tabii ki düşünce üretecekler ve onları özgürce ifade edeceklerdir. Bu, çizme aşmaksa her vatandaşımız çizmeyi aşmalıdır. Hatta çizmeyi aşmak bir görevdir.

    Şu söz unutulmamalıdır: Bir davaya, onu akıllıca eleştirenler değil onu ahmakça savunanlar zarar verirler!

    Pazartesi, 13 Kasım 1995

  • ÇOCUKLAR MATEMATİK İÇİN NELER DİYORLAR?

    Hemen tüm çocukların -ve de erişkinlerin- matematikten hoşlanmadıklarını, bunun altında da matematik korkusunun bulunduğunu, bu korkunun da altında “ben bunu beceremem” önyargısının bulunduğunu hepimiz biliyoruz.

    Matematik konusunda bu yargının dışında kalan azınlığın iyi incelenmesi, hangi etmen(ler)in, anılan korkuları aşabildiği mekanizmasının kavranması ilginç bir konudur.

    Bununla beraber, aşağıda bazı yanıtları bulunan basit anket bir lisede yapılmıştır. Alınan yanıtların neredeyse tamamı aynı yöndedir. Birbirinden biraz farklı olanlar seçilip aşağıya alınmıştır. Yanıtlarda anılan “sistem”, ÖĞRENCİ MERKEZLİ VE EZBERSİZ EĞİTİM’dir.

    Öğrenci Merkezli yaklaşımda, öğretmen eğitsel hedefleri senaryolar içine yerleştirerek vermekte, öğrenciler ise öğrenme işini kendileri yapmaktadırlar. Ezbersiz Eğitim’de ise, her doğrunun mutlaka belirli koşullar içinde doğru olduğu bilinci verilmekte, çocuklar tartışılmayacak doğrular bulunmadığı bilincine sahip kılınmaktadırlar.

    İşte, bu iki yaklaşım altında işlenen matematik dersleri hakkında öğrencilerin görüşleri:

    • Bence, bu sistem daha iyi ve zevkli. 45 dakika boyunca tahtaya bakmaktansa, arkadaşlarımla birlikte problem çözmek çok zevkli oluyor. Suspus oturmuyoruz, konuşma şansımız var.

    • Bence bu çalışma planı daha iyi oldu. Çünkü önceden grup çalışması yapsak bile çoğunlukla yine tek oturup öğretmen anlatırdı. Ama şimdi ise grupla oturuyoruz ve arkadaşlar arasında tartışabiliyoruz. Yapamadığımız birşey olunca öğretmene soruyoruz. Bu çalışma planına birşey daha eklenmesini istiyorum; geçtiğimiz konu kısa ve öz bir şekilde anlatılmalı ve bir ve iki haftayı worksheet’lere bırakmalıyız.

    • Matematik dersinde şu ana kadar olumsuz hiçbir şey görmedim. Şu andaki çalışma şeklimiz sayesinde konuları daha iyi kavrayabiliyorum. Matematik dersini bu yolla sevdim. Bu derste proje çalışması çok iyi işliyor.

    • Bu sene matematik dersinde grup çalışması yapmak hepimiz için iyi oldu. Bu grup çalışması Fen, Matematik ve Türkçe dersindeki başarımızı artırdı. Ama diğer derslerde düzgünce uygulanmıyor. Bu konuda gerekenin yapılması gerek.

    • Matematik dersleri geçen seneye nazaran daha güzel ve zevkli geçiyor. İlk defa matematik dersini sevdiğimi fark ettim. Dersler böyle güzel giderse matematik dersini çok iyi kavrayacağımızdan eminim.

    • Bence matematiği bu şekilde işlemek çok yararlı. Ayrıca anlamadığımız soruları bireysel olarak öğretmen anlattığı için daha iyi anlaşılıyor. Ancak her derste bu sistem iyi olmuyor, çünkü anlaşılmayan ve öğrenilemeyen konular oluyor ve de her derste konu anlatılmadan senaryo yazılmamalı. Ayrıca eğer konu anlatılmadan senaryo yazılırsa dersten birşey anlaşılmıyor.

    • Bu seneki matematik ders işleme sistemimiz benim için gerçekten çok yararlı. Çünkü bu sistemle konuları sayfa sayfa yazacağımıza, anlayacağımız şekilde yazıp o konu hakkında bir sürü soru çözüyoruz. Bu da bize üniversite sınavları için bir pratiklik ve zaman tasarrufu kazandırıyor. Keşke her ders için bu sistemi uygulasak. Böylece üniversite sınavları için bir sürü dershaneye gitmemiz ve ders almamız yerine bütün derslerimizi okulda öğrenirdik.

    • Bence matematik dersleri bu sene çok zevkli ve öğretici geçiyor. Mesela ben geçen sene matematik derslerinde çok zorlandım. Ama inşallah bu sene matematikten iyi bir sonuç bekliyorum. Proje gruplarıyla çalışmak daha iyi. Bu sistem okulumuzda çok iyi oldu.

    • Bence bu sistem matematik dersinde geçen sene ikinci dönem başladı. Bu sistem geçen sene çok işe yaradı ve sınavlarda başarı oranı arttı. Bu sene proje gruplarıyla çalışma daha iyi. Bu sistemin sınavlarda başarı oranını daha da arttıracağından eminim. Benim için bu sistem daha yararlı.

    • Bence bu yöntem matematikte iyi ama dersi öğretmenin anlatması ve beraber örnekler çözmek bana daha yararlı geliyor. Quiz yöntemi çok iyi 4-5 quiz’in toplamı bir büyük sınav yerine geçiyor. Çok güzel bir yöntem. Bence quiz sorular hazırlanırken, her grup bir soru hazırlasın böylece quiz yapalım.

    • Bence matematik dersinde proje grupları ile çalışmak çok iyi. Çünkü anlamadığım bir konuyu arkadaşlarımla tartışıp daha iyi öğreniyorum. Ama bir konuyu anlattıktan sonra öğretmen bir de Türkçe anlatırsa daha da iyi olacağımıza inanıyorum. Fakat proje gruplarından şikayetim yok.

    Öğrencilerin bu olumlu tepkilerine yol açan sistemi merak edenler olabilir. Sistem basit, fakat insanın en gelişmiş, fakat öğretme dediğimiz yolla köreltmeye çalıştığımız “öğrenme” yetisine dayandığı için de çok etkin olan “Öğrenci Merkezli Eğitim”dir. Sekiz yıllık eğitimin içini doldurabilecek olan yöntemin özü işte budur.

  • GERÇEK ÇIKARLAR VE GÖRÜNTÜLER

    “Rekabet” ve “girişimcilik” kadar birbirini tamamlayan, biri olmazsa diğeri de olamayan iki kavram herhalde pek nadirdir.

    Bir girişimcilik ortamı rekabetsizse orada gerçek girişimcilikten söz edilemeyeceği gibi, girişimcisiz rekabet ortamı da imkansızdır.

    Müteşebbisler klübünün kuruluşundan bu yana, bir yönetim rekabeti ilk defa geçen yıl ortaya çıkmıştı. Bu yıl bu rekabetin rastgele olmadığını ve canlılığını sürdürdüğünü gözlüyoruz. Bu olgu bize, klübün kuruluşundan bu yana yeni yeni kökleşmeye başladığını gösteriyor.

    Kurumların akşamdan sabaha oluşmadığını, yeni dikilen fidanların ancak bir kısmının -o da zaman içinde- tuttuğunu biliyoruz.

    Müteşebbisler klübü, bu sürecin doğruluğunu bir kez daha kanıtladı.

    Bültenimizin bu yeni şekli altında girişimcilere yeniden merhaba denirken, geçmiş yedi yılın bir muhasebesini yapmanın, girişimci toplumuna bir katkı olabileceğini düşündüm.

    Devletçi bir ekonomik yapıdan serbest rekabete dayalı pazar ekonomisine geçme mücadelesini yaklaşık 10 yıldır yaşayan ülkemizde, bu geçiş sürecinin ana elemanını girişimciler oluşturuyor.

    Bunu hem girişimciler hem toplumun diğer kesimleri gayet iyi biliyorlar. Topluma olan olumlu katkılarının bu denli bilincinde olan girişimciler çeşitli örgütlenmeler altında bazı çıkarlarını savunuyorlar. Bu savunu, demokratik yaşam biçiminin olmazsa olmaz koşuludur. Hatta demokrasinin bir tanımının da, “çeşitli toplum kesimlerinin, bir “çıkar dengeleri temeli” oluşturacak şekilde çıkarlarını savunabildikleri rejim” olduğunu düşünebiliriz.

    Ancak burada anlaşılmaz, anlaşılmaz olduğu kadar girişimcileri olumsuz etkileyen bir nokta var. Şöyle ki; girişimciler çıkarlarını doğrudan olumsuz etkileyen kaynaklara karşı değil, o kaynakların ikinci, üçüncü, beşinci dereceden türevlerine karşı örgütlenip mücadele veriyorlar.

    Örneğin, GİAD’lar ve hatta TÜSİAD’ın üzerinde durduğu konular ekonomik sistemin çeşitli yüzlerinin performansıyla ilgilidir. Yüksek enflas-yon, döviz kurlarındaki dalgalanma, faizler, yatırımlar gibi konular sistemin nihai çıktılarıdır.

    Halbuki bu sorunların hepsinin az sayıdaki kaynağından bir tanesi, “girişimcilik ortamının sorunları” başlığı altında toplanabilecek olanıdır.

    Bu sorunlar, MÜTEŞEBBİSLER KLÜBÜ’nün “Girişimciliğin Özendirilmesi” adlı raporunda ayrıntılı olarak incelenmiş ve hazırlandığı ………………. tarihinden bu yana basın, politika, meslek kuruluşları ve girişimcilikten sorumlu kamu kurumları gibi kesimlere yaklaşık 500 adet dağıtılmıştır.

    İlginç olan nokta en lüzumsuz magazin haberlerine saatler, günler, sayfalar harcayan medyada bu raporla ilgili “tek kelime” ile dahi bu konuda bir haber yer almamıştır.

    Bu durum “ilgisizlik”le açıklamaz. Özellikle, girişimcilerin çeşitli örgütlerinin konuya ilişkin hiçbir tutum geliştirmemiş oluşu, ilgisizliğin de ötesinde, özel olarak incelenmesi gereken bir “felç” durumudur. Bu felcin nedenleri bilinemediği sürece sorunun derinde yattığına şüphe bulunmayan köklerine erişilemeyeceği kesindir.

    Her ne kadar gerek bu raporun, gerekse girişimcilik sorunlarının en önemlilerinden birisi olan Kamu Alımları raporunun basımı konusunda Müeşebbisler Klübümüzün uzun süredir devam eden çabaları henüz bir sonuç vermemiş ise de, bunun, diğer kurumların ilgi azlığına bir örnek teşkil etmemesi gerekir.

    Evet, acaba girişimciler, çıkarlarını olumsuz etkileyen kaynaklara karşı değil de niçin görüntülere karşı mücadele ederler?

    Bunun en olası nedeni, toplumumuzun, “sorunlarla değil, onların görüntüleriyle mücadele eden geleneksel sorun çözme yöntemi”dir. Bu sorun üzerinde çalışmaya başlayan sivil toplum örgütlerinin ortaya çıkmaya başlaması son derece sevindirici bir gelişmedir. İkinci bir neden, bu yanlışlığı farketmiş olabilecek kuruluşların, diğer kuruluşlarla koordinasyon kurmadaki yetersizliği olabilir. Bu soruna karşı bir önlem, girişimci örgütlerinden birisinin önderliğinde bir “koordinasyon workshop‘u” yapılmasıdır.

    Ortaya koyulan soruna yol açan başka nedenlerinde bulunması beklenir.

    Bu nedenleri ortaya çıkarmak üzere lisans üstü çalışmalar yaptırmak üzere, klübümüz, üniver-siteler nezdinde faaliyete geçebilir.

    Böylece daha neler yapılması gerektiği konusu aydınlığa kavuşmuş olacaktır. Bu yeni bültenin girişimcilerimiz açısından yararlı olmasını dili-yorum

  • Bugüne kadar üstüne alınmayanlar: Artık alının!

    İnsanlık tarihi boyunca kitleleri yönetmek için kullanılagelmiş en etkin araçlardan birisi cennet ve cehennem kavramlarıdır. Her araç gibi onun da “daha etkin” olduğu sınırlar vardır. Okur-yazar kesimde -genelde- bu iki kavram yerini ahlaki değerlere bırakmaya başlar.

    Çocukluğundan beri kızgın yağ kazanları, alev alev yanan fırınları ile koşullandırılıp, kendisine ezberletilen doğru-iyi-güzeller konusunda beyinleri yıkanmış olan kişiler için bir yanlış yapmış olmak ne ise, bu kavramlardan kendini bir biçimde kurtarabilmiş insanlarda da, “gelecek nesillerin gözünde suçlu duruma düşmek” sanki eşdeğer bir korkutuculuğa sahiptir.

    Sevgili Çetin Altan’ın “Lanetliler Bahçesi” fikri gerçekleşir mi bilinmez. İnsanlık suçu işlemiş kişilerin heykellerinin yer aldığı bir bahçe için gereken büyüklükte bir yer bulunabilse her halde olur. Ama zaten tarih de bir bakıma hem lanetliler hem de minnet duyulacaklar bahçeleri değil midir!

    Kendi şaşmaz yasalarına göre işleyen evrenin bir parçası olan insanlarımızı, onları milyonlarca yıllık kaza-beladan bugünlere salimen getiren özelliği olan müthiş öğrenme yeteneğine boş verip, nehir ve padişah adları, meydan savaşı tarihleri, sevilecek ve nefret edilecekler listeleri gibi saçmalıkları “ezbere belleten” ve bunu da kutsal bir işmişçesine toplumun eleştiri alanının dışında bir tabu gibi tutabilmiş olan eğitim sınıfının tarih içinde hangi bahçede yer alacağı artık konuşulmalıdır.

    Adına eğitim diyerek her sorunun çözümü olarak ortaya sürülen panzehirin ne olduğunu artık kalıpları kırarak sorgulayabilmeliyiz. İstendik bilgi ve becerilerin kazandırılması olan öğretim ile istendik tutum ve davranışların kazandırılması olarak anlamlandırılan eğitim tanımı içindeki “istendik” ve “kazandırılması” hangi ideolojide olursa olsun kimse tarafından sorgulanmadı.

    En aklı başında olanlar dahi, insanların kendi başlarına bir şey öğrenemeyeceklerini, öğrenirlerse de onların zararlı şeyler olacağını, bu yüzden de “istendik” bilgi, beceri, tutum ve davranışların toplum -ve onun adına devlet- tarafından belirlenmesini tartışmasız kabul ediyorlar. Belirlenen bu içeriğin çocuk ve gençler başta olmak üzere eğitilecek olanlara, bir şekilde öğretilmesi gerektiğinde de tam bir fikir birliği var.

    Kendilerini, dışlarındaki tüm canlılardan üstün gören -ki ne akıl almaz bir salaklıktır- bu insanlar, tüm diğer canlıların üstün öğrenme yeteneklerini görüp kabul ediyor, ama kendisinin öğrenme konusunda onlardan aşağı olamayacağını idrak edemeyerek hemcinsleri için bir “jenosit” uyguluyor: Zihinsel jenosit!

    Öğretmenlik başta olak üzere eğitim sınıfı bugüne kadar hakkında hiç konuşulamayacak alanlardan birisi olarak geldi. Eğitimdeki sorunlar da, bu alana gerekli önemin verilmeyişiyle açıklandı. Bu alandaki meslek mensuplarının yaşam sorunları olduğu, bunların düzeltilmesi için tüm toplumun görevli olduğu doğrudur. Hatta, diğer meslek dallarına gösterilmesi gereken özenden daha fazlasının gösterilmesi gerektiği de doğrudur.

    Ama bu, eğitim sınıfının uygulamakta olduğu zihinsel soykırımın gerekçesi olamaz. Yaşam sorunları olan kesimler, bunların karşılığını, evrenin, hiçbir canlıdan esirgemeden eşit -ama farklı biçimlerde- dağıttığı öğrenme yeteneğini, yaratıcılığını köreltip yok ederek tazmin ettiremezler. Zihinsel soykırım budur. Bunun, kimin emriyle yapıldığı, bu yapılmazsa müfettişlerin aleyhte rapor yazıp yazmayacakları ya da birbirlerinin yazdıkları kitaplarda böyle yapılmasının yazılı olduğu gibi ayrıntılar, bu büyük trajediyi değiştiremez.

    Bunları üzerlerine almaları gerekenler, geri kalmış yörelerimizde geçim savaşı veren, evini geçindirmek için ikinci ya da üçüncü iş yapan öğretmenler değildir. Onlar söz konusu bile değildir.

    Bu insanlık suçunun sanıkları, çocuklarımızın ve velilerin gönüllü olarak onayladıkları biçimde ve de toplumun geri kalan kesimlerinin hayranlık duyduğu en pahalı okullarda bu işleri yapan, tüm eğitim sınıfına ve de devlete örnek olan eğitimcilerdir.

    Bu felaket farkedilmelidir. Bu zihinsel dondurma işleminin, ihtiyacımız olan ve aslında bol miktarda mevcut olan yaratıcı insanları birer hareketli ceset haline getiren kök neden olduğu farkedilmelidir. Eğitim, böyle bir şey olamaz. Bu denli insana saygı duymayan, onu küçümseyen, aşağılayan bir süreci kim yaparsa yapsın, bugüne kadar kendini yüce sayarak ne kadar korunmuş olursa olsun, lanetliler bahçesine gitmekten kurtulamaz. Kurtulmanın tek çaresi yine kendini farkedip bu yanlıştan geriye dönmektir.

    Birbirini aşağılamak için diğer canlı türlerinin adlarını kullanan insanlarımız, onların öğrenme yeteneklerinden daha aşağı olmadıklarını idrak edebilmelidirler.

    Eğitimin yeniden yapılanması herkesin ağzına sakız olmuştur. Ama bu yapılanmanın, mevcut paradigmaları savunanlarca gerçekleştirilemeyeceğini görebilmeliyiz.

    Şunları birer ilke olarak kapılarına yazmayan okullara çocuk ve gençlerimizi göndermeyeceğimiz gibi bir toplumsal bilinçlenme, o yeniden yapılanmanın gerçek işareti olacaktır:

    İnsan -bütün diğer varlıklar gibi- üstün bir öğrenme yeteneğine sahiptir. Kendi eğitsel gereksinimlerini saptama ve onları -kendi özelliklerine göre- öğrenme konusunda Tanrısal bir yeteneği ve gücü vardır. Bunu dışlamak, görmezden gelmek, en büyük günah, en büyük ayıp, en büyük saygısızlıktır.

    Eğitim, bilgi edinme süreci değildir. Bilgi edinme, her yer ve zamanda yapılabilir.

    Eğitim, kendini farketmek sürecidir. Kendi fiziksel, zihinsel ve ruhsal yeterlik ve yetersizliklerini, bunların sınırlarını farketmek ve bunlara göre tüm eğitsel kaynakları -ki tüm evren- kullanabilmektir. Dünya’yı, ders aracı olan yapay küreden; insan vücudunu iskelet resminden, arşimet kanununu laboratuvardaki uyduruk modelden, iyi ahlakı ise kitaptan, hem de “öğretme” yoluyla “ezbere belleten” bir yerin adı herhangi bir şey olabilir, ama okul olamaz.

    Çocuk ve gençler başta olmak üzere herkesin -ve tüm varlıkların- en başta saygı gösterilmeleri gereken özellikleri, doğuştan sahip oldukları merakları ve öğrenme ustalıklarıdır. Birbirine sıkıca bağlı olan bu iki yetenek aynı ölçüde de kolayca bozulabilirdir. Eğitim adı altında yapılan her türlü girişim bu iki özelliğe dikkat etmelidir.

    Tekrar yoluyla zihinlere kazıma, geleneksel bir belletme yoludur ve eğitimcilerin çok kullandıkları, başkalarının da zararının farkında olmadıkları bir yoldur. Bu bir zihinsel travmadır. Elinde tebeşirle tahtada sürekli problem çözen, bir dolu benzer problemi de ödev olarak verip artık yeni bir problemle karşılaşma olasılığı kalmayana kadar problem ezberletip belleten, sonra da bunları sınavlarda tekrarlayarak yüksek puan alan maktulleri sayesinde ünlenen öğretmenlerden korunulmalıdır.

    Yeni Okul, bu tür saygısızlıklar konusunda bilinçlenmiş “öğrenme ortakları”nın -öğretmenin yeni adı bu olmalıdır- bulunduğu ve öğrenmek isteyen çocuk, genç ve diğer öğrenme ortaklarına -onlar da sürekli öğrenmelidirler- yardımcı olduğu yerin adı olmalıdır.

    Koşullandırma, tekrar yoluyla belletme, karşısındakilerde herhangi bir yolla güven yaratıp ondan gelecekler için kuşkusuzluk yaratma, kendi ideolojisini bu ve benzeri yollarla aşılama, insanlık suçudur ve lanetliler bahçesine giriş nedenidir.

    Eğitim sınıfı kendini sorgulamaya başlamalı, geleneksel yanlıştan dönmenin bir yolunu bulmalıdır.

    14 Haziran 2000

  • BİR “BARDAK” NE İŞLERE YARAR?

    Normal olarak çoğu kimse “birşey içmeye yarar” biçiminde cevap verir bu soruya.

    Bebeklik çağlarından itibaren kişilere, her şeyin neye yaradığı “öğretilir” ve o öğretilenin dışında bir yolla kullanmaya kalktığında garipsenir. Gerçekte ise “herşey bir çok şeye yarar!”. Örneğin bir “bardak”:

    • Her türlü sıvıyı:
      • içmeye,
      • bir miktarını saklamaya,
    • Her türlü sıvı ya da katının:
      • üzerine ölçü işaretleri yapılırsa hacim hatta ağırlık ölçmeye,
      • üzerine çizgi yapılmadan dolusunun hacmini / ağırlığını ölçmeye,
    • Küçük bir saksı olarak kullanmaya,
    • İçine değişik miktarlarda sıvı konulmuş yan yana bardaklar müzik aleti olarak kullanılabilir,
    • Kırılmak suretiyle elde edilen camlarla tahta yüzeyleri düzeltilebilir (sistre),
    • Raptiyelerin ele batma tehlikesi olmadan batırılmasına,
    • Küçük çivilerin pek sert olmayan cisimlere çakılmasına,
    • Sesi çıkmayan bir kişinin, bardağı bir yere vurarak çağırma sesi çıkarmasına,
    • Çocuklara boyama yaptırılmasına,
    • Çok ince parçalanması gereken tabletleri parçalamaya,
    • Derişik asit ve baz gibi hemen her malzemeyi bozan maddeleri koymaya,
    • Ağzı ıslatılarak ses çıkarır. Fizik derslerinde rezonans kutusu olarak örnek verilebilir,
    • İçine küçük yanan pamuklar atılır ve sırt ağrısını tedavide kocakarı yöntemi olarak kullanılır,
    • Çevresi kalemle çember olarak çizilebilir,
    • Yatık olarak konulup kalem dayanarak cetvel gibi kullanılabilir,
    • Yangın alarm düğmesinin camını kırabilir,
    • Kalıp olarak kullanılabilir,
    • Mükemmel bir yalıtkandır. Çıplak elle dokunulmak istenmeyen tellere ellenirken kullanılabilir,
    • Uçması istenmeyen kağıt vs. üzerine konulabilir,
    • Fizik laboratuvarlarında çeşitli deneylerde kullanılabilir,
    • Mikro-dalga fırınında su ısıtabilir,
    • Yuvarlak şekilli yufka veya hamur kesilebilir,
    • Çevresi belliyse, üzerine sarılacak ip veya telin uzunluğunu ölçmede kullanılabilir,
    • Birbirinin içine girebilen iki tanesi kullanılarak termos yapılabilir,
    • Çift çeperli yapılıp arasına bir sıvı konulur ve boşken deep-freez’de soğutularak içine konulan sıvıyı uzun süre soğuk tutması sağlanır (Bende böyle bir tane var),
    • Meclis kürsüsünden başkana su atmaya yarar,
    • Nihayet parçalarıyla bilek keserek intihar etmeye yarar.

    Bunlar bir bardağın ne işlere yarayabileceğinin ancak küçük bir bölümüdür.

    Çevresine, herşeyin nelere yarayabileceğini soran gözlerle bakmayı öğrenmiş bir çocuğun nasıl üretken birisi olacağı kolayca tahmin edilebilir.

    Çocuk ve gençlerimize, çevrelerine böyle bakmalarını öğretmenin maliyeti sıfırdır. Bunu akıl etmek yeterlidir. Çünkü tüm canlılar (yalnız insanlar değil) doğuştan yaratıcıdırlar.

    Peki şimdi bir soru:

    Bu yaratıcılık nasıl öldürülür ve bardağın, ancak tek işe yarayacağı nasıl öğretilebilir?

    Cevap: Bunu yapabilmek zordur. Çok para harcamak ve “ezber” denilen kuşkusuzluğu bir ulusal özellik haline getirmek gerekir. Tabiki bu da kolay değildir ve üniversite, politika, sanayi ve aydınların işbirliğini gerektirir.

    NOT: Bu yazı bir panelde konuşma, yeni kitabıma makale, B/T Habere haftalık yazı, Ezbersiz Eğitim Seminerleri için örnek ve “EE Nasıl Yapılır?” sorusuna yanıt olarak hazırlanmıştır.

    Haziran 1997

  • BABA BU NE?

    Beş yaşındaki bir kız çocuğunu elinden tutmuş bir baba, sabah erken saatlerde bir pizzacının önünden geçiyorlar. Pizzacının önünde, moto-servis için hazır bekleyen sıra sıra motosikletler var. Arkalık yerlerinde de pizzacının logosunu taşıyan renkli, çekici tasarımlı pizza kutuları.

    Kız çocuk bu yan yana duran icili bicili şeyleri görüp babasına soruyor.

    • Baba bunlar ne?

    • Motosiklet kızım?

    Kız tekrar soruyor:

    • Baba bunlar ne?

    • Motosiklet dedik ya kızım!

    Kız hiç duymamışçasına tekrar soruyor:

    • Baba bunlar ne?

    • Ee motosiklet dedik ya kızım!

    Kız bir daha sormuyor. Baba ise kızının sorusuna yanıt verdiğini düşünerek muhtemelen mutlu oluyor, hatta çevresindeki dostlarına öğüt de veriyor: “çocuğun sorularına mutlaka cevap vereceksin, sıkılmayacaksın; kaç defa sorarsa sorsun sabırla tekrarlayacaksın, ben şahsen öyle yapıyorum!”

    Bu, hayali değil gerçek bir gözlemdir. Ama o denli sık meydana gelmektedir ki belki de kimsenin dikkatini çekmiyor.

    Gerçekte olan ise şudur: olaydaki kız çocuk, muhtemelen ilk defa gördüğü pizzacı motorlarını -ki daha önce başka motosikletler görmüş, ama pizzacınınki gibi renkli taşıma kutusu olanları ilk defa görmekte de olabilir- ve o farkların nedenlerini sormaktadır. Buna karşı baba -gönül huzuru içinde-, okullarda yıllarca yapılana benzer şekilde o şeyin “adını” söylemektedir.

    İki dik kenarı birleştiren kenara hipotenüs denir” tanımlamasını ezber yoluyla belleyen çocuklarımızdan, “öğretmenim hipotenüs nedir?” diye soran öğrenci ya da bu soru sorulmadan açıklayan öğretmen olmuş mudur bilinmez, ama kesin olan, toplumumuzun aile, okul ve sosyal çevre tarafından oluşturulan “eğitim kültürü” büyük ölçüde ad belletmeye (hem de ezber, yani kuşkusuzluk yoluyla) dayalıdır.

    Hipotenüs’ün eski Yunanca’dan geldiğini, iki şey arasına gerilmiş demek olduğunu, hatta tetanos ve hipotenüs‘ün köklerinin (teinein) aynı olduklarını öğrenen bir çocuğun üçgenleri ve onun yaşam içindeki somut karşılıklarını daha iyi öğrenip uygulayacağından; ve böylece, bilimi çok sayıda adı ezbere bellemişlerin tekelinden kurtararak yaşamına rehber yapacağından kuşku yoktur.

    Bilim ve teknolojide gelişmeler hızlandıkça, kavramlara ve ürünlere verilen adlar da doğal olarak çoğalmaktadır. Bu kavramların içeriğini merak etmeden yalnızca onların adlarını bellemeyi bilgi sayan bir yaklaşım, ağzı kalabalık ama deyip yazdığının anlamını bilmeyen bir seçkin kesim yaratmaktadır. Motosiklet’in adını söyleyip kızına belletmeye çalışan baba ve benzer işleri eğitim kurumlarında yapanlar, bu cahil seçkinlerin birer örneğidirler.

  • ZABITA’NIN HÜCUMU

    Bir kamu binasının deniz kıyısındaki bahçesine bir yapı kondurmak isteyen uyanık bir vatandaşımız, yine kendi gibi ve ayrıca gözü de kara yedi sekiz fedaisi eliyle projesinin gerçekleştirrilmesine tam girişmişken, muhtemelen aynı bahçeye benzer bir proje uygulamak isteyen bir başka muteber vatandaşımızın şikayeti üzerine belediye zabıtalarının baskınına uğruyor.

    Zabıtalarımız, yüksek ökçeli pabuçları, palabıyıkları, dolgun göbekleri ve sert bakışlarıyla vaziyete müdahale ediyorlar ve şefleri, yasanın kendilerine vermiş olduğu hakkın da kuvvetiyle kükrüyor: “N’apıyosunuz lan burda?”..

    Ancak, devlet güçlerinin, karşılarındakileri vatandaş sanarak yaptıkları bu sert çıkış karşı tarafça radikal biçimde cevaplanıyor: Fedailer, zabıtanın üzerine yürüyüp ite kaka kapıdan dışarı sürmeye başlıyorlar.

    Devletin onurunu ezdirme (ve postu deldirme) tehlikesiyle karşı karşıya kalan zabıta güçleri can havliyle, inşaat hazırlığı için yerde yığılı bulunan `beşe onları’ kaptığı gibi fedailere karşı hücuma geçiyorlar. Ancak, korku nedeniyle ellerindeki kalasları öylesine sallıyorlar ki bir tanesi bile rahatça adam öldürebilir. Ancak karşı taraf bu konularda idmanlı olduğu için kaçarak kurtuluyor ve onlar da ellerine benzer silahlar alarak dengeyi kuruyorlar.

    TV’de herkesin gözü önünde ceryan eden bu olayın sonrasında ne olduğu pek önemli değil ama buraya kadarından çıkarılabilecek net bir sonuç var. Hatta bu sonuç yalnız belediye zabıtası için değil emniyetin polisi için de geçerli..

    Yasaların yaptırımını sağlamakla görevli güçler (zabıta, polis ve benzeri görevliler), fiziki müdahale konusunda son derece eğitimsiz olup, sözel yaptırımın dışına taşılan hallerde -ki gayet sıktır-, bakkal Mehmet efendinin bildiği boğuşma tekniklerinden fazlasına sahip değillerdir. Bu yetersizlik bu gibi hallerde öldürücü saldırganlığa (can havli budur), diğer hallerde ise bir kabalığa dönüşmektedir. Çünkü bilindiği gibi her türlü yetersizlik, kişi tarafından kabalık ve/ya saldırganlıkla telafi edilmektedir.

    Güvenlik güçlerimizin zaman zaman sergiledikleri kaba ve/ya saldırgan davranışların, durup dururken nasıl bir reaksiyonerlik yarattığı düşünülürse, polis ve zabıtanın fiziki yaptırım konusundaki eğitiminin ne kadar olumlu sonuçlar yaratacağı anlaşılacaktır.

    Tabii ki bu fiziki eğitimin yanısıra, üzerinde hiç akıl yorulmadığı belli olan kıyafetleri de rahat hareket etmeye uygun hale getirilmek kaydıyla!