• Birşey yapmak isteyenler önce iletişimden başlamalı

    Birkaç gün önce “Telgrafı Atatürk gibi kullanmak” başlıklı bir yazı kaleme aldım[1]. Uzunca süredir kişisel gözlemlere dayalı basit ama (bence) önemli bir mesajı vardı:

    Kurtuluş Savaşı gibi yokluklar içinde de olağanüstü sonuçların alınabileceğini kanıtlayan, bütünüyle sorun çözmekten ibaret[2] bir süreçte (Kurtuluş Savaşı) kullanılan çeşitli sorun çözme araçları içinde en önemlilerinden biri, Mustafa Kemal’in sıradışı yetenekleri yoluyla sağlanan mükemmel iletişim ortamıydı. Yurt çapında neredeyse her noktadaki çoban ateşleri içinde ve arasındaki iletişim, neredeyse biricik araç durumundaki telgraf, daha da doğru bir ifadeyle ‘telgrafın tüm imkanlarının ustaca kullanımı’ sayesinde sağlanmıştı. ‘Muhaberesiz muharebe olmaz’ ilkesiyle de dile getirildiği gibi, bu mükemmel iletişim ortamı olmasaydı, Kurtuluş Savaşı -her şeye rağmen- başarılamayabilirdi.”

    Bu mesaj bir diğer gözlemle birleştiriliyor, bugünün çok daha ileri teknolojilerine rağmen, Türkiye sorunlarına çözüm arayışlarının yine önemli bileşeni olan iletişimin sağlanamayışına vurgu yapılıyordu. Yazının telgraf teknolojisiyle ilgili olduğu, onun ise Kurtuluş Savaşı ve Mustafa Kemal’in sıradışı yetenekleri yanında pek de önemli olmadığı yolunda birkaç görüş, konunun biraz daha didiklenmesinin yararlı olabileceğini gösteriyor.

    Bir benzetme yapmak gerekirse: Nemli bir ortama bırakılan sağlam bir kâğıt (en iyi kalitede) nasıl ki zaman içinde -dış görünümü pek değişmeden- niteliği bozulur, üzerine yazı yazılamaz olursa, süreçler de benzer biçimde bozulmaya uğrayabiliyor. Mesela medeniyetin yapı taşı “iletişim”, söylenişi, sözlük anlamı değişmeden içten içe çürüyor. Onu çürüten nem ise, o süreci kullanma durumundaki kişilerin bir kültür haline gelmiş yaygınlıktaki çeşitli alışkanlıkları.

    Örneğin bir iletişim sürecine konu olan toplantı başlangıç saatine uymadaki basit ilkeyi (keskin zamanlama) göz ardı edip, o ana kadarki mesajları kaçırma alışkanlığı -ve bunun özürle geçiştirilmesi- gibi.

    Veya sıklıkla karşılaşılan, iletişim için gereken donanımın eksik veya yetersiz oluşunun sıradanlığı gibi.

    Ya da sınırlı bir iletişim süresinin azami verimle kullanımı için uyulması gereken Değer İletişimi ilkesinin göz ardı edilmesi gibi.

    Bunların sayısı artırılabilir. Bütün bunların tolere edilebilmesinin nedeni ise yaygınlığıdır. Yani kimsenin kimseye sitem edebilecek durumu pek yoktur.

    Bunlar bir iletişim ortamının hiçbir işe yaramayan bir vakit kaybına -hiç farkına varmadan- dönüşmesine yol açabilir.

    Şimdi böylesi bozulmuş bir iletişim ortamı yoluyla yaşamsal sorunlar ele alınabilir mi? Ya da yaşamsal olmayan gündelik sorunlar için işe yarar çözümler üretilebilir mi?

    Bir ibadet düşününüz. İnanç sistemleri ibadetlerin nasıl yapılacağını olağanüstü titizlikle belirlerken, birilerinin çıkıp belirlenen normların dışına çıkıp kendi arzusuna göre bir ibadet formatı icat edebilir mi?

    Wimbledon tenis turnuvaları ya da Chatham House kuralları hep benzer nedenlerle sıkı bir disiplin içindedir. İletişim ortamlarının -eğer bir beklenti var ise- bunlardan bir farkı olmamalıdır. O da bir çeşit ibadet kadar ciddiye alınası değerdedir.

    İster toplumlar, ister aileler, isterse bir derneğin oluşturabileceği çalışma grupları olsun, her kültür biriminin kendi sürdürülebilirliği başta olmak üzere başarısının, kendi içindeki ortak kavram tabanı ve o tabana dayalı dilini ne denli ustalıkla kullandığına bağlı olduğunu Yuval Harari şöyle ifade ediyor: “Tarihte her kültürün işletim sistemi her zaman dil olmuştur”.

    Belirli amaçlarla bir araya gelebilecek kişiler arasındaki sözlü ve yazılı iletişim, söz konusu dilin sadece o gruba ait inceliklerinin grup üyelerince öğrenilip pekişmesine yol açacak; aksi halde gündelik kullanımın kapsamadığı alanlarda “konuşup yazışan ama birbirini anlayamayanların anlaşmazlıkları” olarak sürüp gidecektir.

    Bir yabancının bu tür anlaşmazlıklardan nasıl yararlandığını ‘80li yıllarda tanıştığım ve İngilizlerden pek hoşlanmayan bir İrlandalı şöyle dile getirmişti: «Normal olarak biz sizin anlayabileceğiniz düzeyde yazar ve konuşuruz. Çıkarlarımızın tehlikeye düşeceğini sezdiğimizde ise öyle bir dille konuşuruz ve yazarız ki siz anlamaz, fakat anlamadığınızı da anlamaz ya da belli etmezsiniz. İşte bizim size karşı en üstün yanımız dilimizdir.[3]» Bu durum yabancılarla iletişimde şüphesiz çok önemlidir; ama aynı kök dili[4] konuşanlar arasında ise bir ömür törpüsüdür.

    Önceliklerimiz bağlamında hemen hiç gündeme gelmeyen bu konu acaba listenin en başına taşınarak niçin sürekli patinaj halinde olduğumuza bir ışık tutulabilir mi?

    19 Temmuz 2023

    Tınaz Titiz


    [1] https://tinaztitiz.com/telgrafi-ataturk-gibi-kullanmak/

    [2]Tüm Yaşam Sorun Çözmektir” adlı Karl Popper’ın kitabı kast ediliyor.

    [3] Bkz. https://tinaztitiz.com/yabanci-dilkargasasi-2/

    [4] Kök dil şeklinde bir sözcük muhtemelen yoktur; burada özel bir anlam için üretilmiştir: “bir dilin sadece bir gruba ait inceliklerinin grup üyelerince öğrenilip pekişmesi yoluyla özelleştirilmemiş genel amaçlı gündelik dil