• Stand-alone zihinler!

    Bu teknik deyimi bir zorunluktan seçtim, çünkü henüz TDK ya da bir başka kişi/kurum Türkçe karşılık önermedi. “Tüm işlevlerini kendi içinde barındıran” anlamında kullanılıyor.

    Farkı örneklemek için..

    Daha çok bilgisayarlar için kullanılan bu deyim şöyle açıklanabilir: Programlanabilir bir makine olan bilgisayarların hangi işlevleri yerine getireceği, program tarafından belirleniyor. Bilgisayara farklı bir program yüklendiğinde (ya da evvelce yüklenenler içinden seçildiğinde) bu defa da yeni program tarafından öngörülen işlevler yerine getiriliyor.

    Bilgisayarların ilk zamanlarında bir diğer makine tipi de “stand-alone” denilen tiplerdi. Bunlar, üretimleri sırasında sadece belirli bir işlevi yerine getirmek üzere tasarımlanır ve donanımları da buna göre yapılırdı.

    Programlanabilir makineler stand-alone makinelere göre çok esnek (her işe göre programlanabilir) iken, stand-alone makineler ise tasarımı sırasında öngörülen tek işlevi çok daha süratli yapabilirdi; ama ihtiyaç ne olursa olsun daima aynı algoritmayı uygulayıp, sadece kendi programlandığını yapmak kaydıyla. Günümüzde her iki makine tipi de yerine göre kullanılıyor.

    Bu vesileyle stand-alone için “kendi başına” karşılığını önereyim, belki tutar.

    Bu uzunca girişten amacım bilgisayarlarla ilgili malûmatfüruşluk değil, bir gözlemimi nasıl açıklarım ve bu yolla biraz daha anlayışımı derinleştirebilirim çabası içindeyken, birdenbire stand-alone deyiminin o gözleme cuk oturduğunu keşfetmemdir. İşte amacım, bu bulguyu sizlerle paylaşmaktan ibarettir.

    Gözlem şu: Kendi alanında son derece birikimli ve deneymli, toplum sorunlarına, kendini feda edecek derecede duyarlı zeki insanlarımız var. Kuşkusuz sayıları –doğal olarak- az, ama zaten dünyada da böyle.

    Sorun stoku bu denli kabarık toplumumuzda, bu nadir kaynağın her bir kişisinin her bir dakikasından yararlanmak zorunluğu var.

    Ama o da ne, bir bölümü stand-alone zihin yapısına sahip!

    Bu denli değerli bir kaynağın sadece kendi alışık olduğu yaklaşım biçiminı –giderek daha şiddetli biçimde- tekrarlaması, o kaynağı kullanılamaz duruma düşürüyor.

    Şunu hep birlikte kabul etmeliyiz ki:

    • Çağdaş gelişmiş toplumların hangi görünür özellikleri nedeniyle geliştiklerini tekrarlayarak ve/ya
    • Atatürk’ün tüm yaşamı boyunca sadık kaldığı akılcılığı ve onun araçlarını bir kenara bırakıp, sürekli olarak O’nun propagandasını yaparak ve/ya
    • İslâm dininin temel ilkelerini merak edip öğrenip, yaşamına rehber etmek yerine sürekli olarak İslâmiyet propagandası yaparak ve/ya
    • Sürekli olarak yanlış olarak nitelediklerini ve onlar sürdüğü takdirde yok olacağımızı tekrarlayarak ve
    • Olması gerekenlerin hangi süreç adımları boyunca “yapılabilir” olduğu üzerinde durmaksızın “şimdi ve burada” gerçekleştirmek üzere önlemler önererek

    Işe yarar bir dönüşüm sağlanamaz.

    Stand-alone yaklaşım rahatlık verir, konfor alanımızı zorlamaz; edindiğimiz çevreyi, o çevredeki şöhretimizi riske sokmaz; bildiklerimizi, yaklaşımlarımızı terketmeyi, yenilerini aramayı gerektirmez; kendimizle duyduğumuz gururu sorgulamayı gerektirmez; ama hiç bir işe yaramaz da.

    Ne olur, nelerin “yapılabilir” olduğunu göz önüne alarak “kendi başına” (stand-alone) türü işleyişi bir yana bırakıp, bir de yeni gözlerle bakmayı, neyin niçin olduğunu anlamayı –ama ben zaten anladım demeden anlamayı- deneyelim.

    22 Eylül 2014

  • Gerçek İslam diye diye!

    İslam adına ve hepimizin gözleri önünde sergilenen, gerek söz konusu video (http://bit.ly/10rMSIw), gerekse benzer çok sayıda yayına konu olan  yanlışlar “gerçek İslam bu değil” reddiyesi ile durdurulamaz.

    Her akıl-fikir düzeyindeki kişinin, 14 asır önceki bir öğretiyi kendince yorumlayıp kendi arzuladığı yolda yorumlaması devam ettiği sürece, her eylem “İslam adına” etiketlenebilir ve bu etiketlere uymayanlar “gerçek İslam” dışı sayılabilir (bkz. IŞİD).

    Bu eylemler kafa kesme ve din yoluyla oy toplama arasındaki geniş alandaki herhangi bir eylem olabilir. Gözü olan milyonlarca insan bu alandaki sayısız örneği hergün görmektedir. Bu örneklere karşı “gerçek İslam bu değil” sözünün herhangi bir değeri olabilir mi?

    Bu kaos ancak, İslam öğretisinin ayrıntılarının dışına çıkılıp temel ilkelerinin (https://bityl.co/Qksl) ortaya konulması ve o ilkelerin bizzat uygulanmasıyla durdurulabilir.

    Aydın kesimimizin bir yanılgısı, bu kaosun dışında kalmanın bir çözüm olarak görülmesi olmuştur. Bu defa bu yanlıştan geriye dönmek, gerçek İslam’ın az sayıda tartışılmaz ilkesini ortaya koyabilecek bir çaba içine girmekle mümkün olabilir.

    Görünen o ki, bu yoldaki önerimiz (http://bit.ly/1qsS8D0) kibarca göz ardı edilmiş ve salt  propaganda yoluyla “gerçek İslam” sevdirilmeye çalışılmaktadır.

    Gerçek İslam bu değilse lütfen gerçek İslamı tanımlayan ve dünyevi yaşamın “barış” (islam) temelli olmasına yardımcı olabilecek 5-6 ilkesini söyleyiniz. Söyleyemiyorsanız lütfen merak ediniz, ama bilgiç tavırlar, kalabalık sözler, sorgulanamaz yasaklar ardına sığınmayınız.

    Paul Weston’un yakınmalarını bir saldırı olarak yorumlamak ve ırkçı olduğunu söyleyen bir kişiden nefret ederek rahatlamak mümkündür. Bir diğer seçenek ise, söylediklerinin içinde doğrular olup olmadığına bakmaktır.

    Gerek çocuklar gerekse erişkinlerin öğrenme süreçlerinde en etkili yolun, bizzat örnek görmek olduğu herkesçe kabul ediliyor. Gerçek İslam konusunda bir referans oluşturmak için kutsal kitabımızın tümü (tüm ayrıntılarıyla) ortaya konulduğu takdirde –ki bugün yapılan budur- hiç kimsenin bu dinin temellerini anlamak için çaba harcayamayacağını kabul etmek gerekir. Bu defa geriye kalan seçenek, “İslam adına” yapılan kişisel yorumlardır. Herhangi bir TV kanalını açarak bunların örnekleri kolayca görülebilir.

    İslam adına söz söyleyecek kişiler –bu kadar çok söz içinde- kuşkusuz bazı doğrular da söyleyebilirler. Ama o doğrular içinde referansı sadece kendileri olan “kendi doğruları”da yer alacaktır. Örneğin, “aydınlığın güneşten gelmediği, güneş ışınlarının dünyadaki gündüze çarpmasından (http://bit.ly/1i2tlSw) oluştuğu” zırvası, Kuran-ı Kerim alet edilerek üretilen bir yorumdur.

    Sözün özü şudur ki, İslam adına bu denli yaygın ve her biri de birer tefrik konusu olabilen ve bir kurtarıcıya sığınmak isteyen kitlelerin sarılıp sonra da birbirleriyle çatıştıkları yorumlar ortaya koymak yerine, çok az sayıda temel ilkenin bireysel ve toplumsal yaşamımıza egemen olmasını sağlamak zorundayız. Şu ana kadar böyle bir eğilim görülmedi. Demek ki yeni Weston’lar yolda.

    Cumartesi 20 Eylül 2014

  • Dostlara Açık Mektup: Kısa-vade Tuzağı!

    Değerli dostlar,

    Vaktinin bir bölümünü, toplumun çeşitli kesimlerinden kişilerle iletişim için kullanan birisi olarak bir gözlem ve ona dayalı bir düşüncemi sizlerle paylaşmak istiyorum. Bardakların yarısını dolu ya da boş olarak gören kesimler hakkında bir yargıda bulunmak niyetinde değilim.

    Şunu peşin olarak kabul ediyorum ki, her iki kesim içinde de, gerçekleri görmesine ya da en azından sezmesine karşın, özel niyetleri, durumları ya da algılama yetenekleri nedeniyle farklı tutumlar içinde olabilecekler olabilir. Bunun yüzdesini bilememekle birlikte ihmal edilebilir olduklarını seziyor, bu küçük yüzdenin dışındakilerin halis niyetler taşıdıklarını kabul ediyorum.

    Bu geniş toplum kesimi içinde herkes kendi dünya görüşüne göre bardağın ne kadarının dolu olduğunu tanımlayabilir. Ben –her ne kadar ise- boş olan bölümünün dolabilmesi için çaba harcayanlar açısından, kendimin de benimseyip uyguladığım yaklaşımımı açıklamak istiyorum.

    Bardağı doldurma iyi niyeti taşıyan bu geniş kesimin ne denli farklı niteliklerde olduğuna ayrıca işaret etmek gereksizdir. Bilgi, deneyim, yetenek, koşullanmışlık, yapışmışlık, sürüklenmişlik gibi çok sayıda öğe, iyi niyetli kişilerin yaklaşımlarını birbirinden ayırabilirse de, yine de belirli “yaklaşım öbekleri”nin ortaya çıkması beklenir.

    Gözlemim, bu öbeklerden birisinin, “hemen harekete geçilerek bir şeyler yapılması yaklaşımını benimseyenler”, bir diğerinin ise “yapılacak olanların sonuçlarının hemen görülmesini benimseyenler” olduğudur. Bunlardan birincisi, eğer harekete geçilecek yön doğru seçilmişse takdiri hak eder. Aksi halde, bardağı doldurmak yerine içindekinin de boşalmasına yol açılabilir. Esas üzerinde durulması gereken ise diğer öbektir, yani, “hemen sonuç görmek isteyenler”.

    Değerli dostlar,

    Birikimli, zeki, niçin var olduğunu sürekli sorgulayan, daha doğruya, iyiye, güzele eğilimli insanlarımızın, “şimdi ve burada” olarak özetlenebilecek kısa vadenin çekiciliğine direnemediklerini, bu yüzden de ancak daha uzun vadede gerçekleşebilecek, ama gerçekten işe yarar yaklaşımları göz ardı ettiklerini düşünüyorum. Kalıtsal yazgımız, geride kendimizden birşeyleri bırakmayı emrediyor, bu anlaşılabilir. Ama bu emrin, daima hatırlanması gereken ön koşulları “gerçekleştirilebilirlik”, “işe yararlık” değil midir?

    Gerçekleştirebilirlik belki –alışkanlıklarımız nedeniyle- “şimdi ve burada”yı çağrıştırıyor; ama yenmek istediğimiz sorunların nasıl ortaya çıktıklarını biraz irdeleyince, “şimdi ve burada” ortaya çıktığı izlenimi veren sorunların büyük çoğunluğunun “geçmişte ve orada” oluştuğunu görebiliriz. Peki bu, ortadaki soruna şimdi ve burada müdahale edilmesini niçin yanlış kılsın?

    Sınırsız bir sorun çözme gücümüz olsaydı..

    O takdirde tabii ki gözümüze çarpan her sorunu, ne zaman, hangi nedenlerle ve nerede ortaya çıktığına aldırmaksızın müdahale eder, zaman içindeki tüm nedenleri ortadan kaldırır ve tamamen çözerdik. Halbuki gücümüz sınırlıdır ve çoğu kişi (ve kurum) bunu göz ardı eder, göz önündeki sorunun şimdi ve burada ortaya çıktığı kanısına kapılır. Belki bir bölümü de –nedensel düşünme geleneği olmayışından-, bir sonuca zaman içinde yol açmış nedenlerin izini sürebileceği bir yönteme de sahip değildir.

    Sınırlı gücümüz ve yöntem eksiğimizin yanısıra bir neden daha vardır ki, onu aşmak ikisinden de daha zorlayıcıdır: Sorunları şimdi ve burada çözmek gücü insanlara o denli çekici gelir ki, o gücü elde etmek için birbirleriyle kıyasıya mücadele ederler ve “şimdi ve burada” sınırında muazzam bir yığılma olur. Siyasal mücadelelerin yoğuştuğu çizgi, o gücü verecek seçmenlerin şimdi ve burada çözülebilir sandıkları sorunların yer aldığı çizgidir.

    Özetle, sorunları şimdi ve burada çözmek iyi olurdu, ama şu nedenlerle bu mümkün olamıyor:
    • Şimdi ve burada ortaya çıkan bir sorun, zaman içinde büyüye büyüye gelişmiş olur, bir yolla en son semptomlar ortadan kalksa dahi, onu yaratmış nedenler geride aynen durduğu için kısa süre içinde sorun daha başedilmez biçimde ortaya çıkar.
    • Sorunları çözme gücünün esas sahibi (milli irade) genelde şimdi ve burada boyutunda yaşadığı için, geçmişte ve orada ile ilgili tez sahiplerine yetki vermek istemez.
    • Çekiciliği nedeniyle şimdi ve burada çizgisinde büyük bir güç mücadelesi vardır ve o çizgidekilerin arasına girerek güç elde etmek ve gücün esas sahibinin arzusu dışında bir yöntemle sorun çözmek imkansız değilse de imkansıza yakındır.
    • Ama bütün bunlara karşı, şimdi ve burada çizgisinin gerisindeki sakin alanda çalışmak iyidir ama onun da başarı şansı konusunda belirsizlikler vardır.

    Eğer birikimlerimizi ve enerjilerimizi, bu sorunların kaynaklarına değil de izlenimlerine (görüntülerine) yöneltirsek, aslında hiç öyle niyetlenmesek de o sorunların derinleşmesine katkıda bulunmuş oluyoruz. Bu garip görünüşlü olgunun pek somut örneklerden birisi, rasyonel ve kritik düşünme[1] alışkanlığının toplum nitelik dokumuz içine yeterince yerleşmemişliğinin bir sonucu olarak ortaya çıkan radikal eğilimlerin yaygınlığı’dır.

    Bu deyimle yalnız terör örgütlerine katılanları değil, kendi görüşünden başkaca görüşü reddeden, o mutlak doğrusunu başkalarına benimsetmeye çalışan kişileri de kast ediyorum. Bu yaygınlık ilk bakışta dindar kesimlere özgü sanılabilse de, kendini laik / seküler olarak niteleyen kesimlerde de aynen geçerlidir. Bilimden yana bir söylem içinde, ama kararlarını rasyonel / kritik düşünme yerine, dînî / lâ dînî dogmalara[2] göre vermek bir süper-oksimoron örneği değil midir?

    Değerli dostlar,

    Bugün sizi rahatsız eden her ne var ise, kök(ler)i dünlerdedir ve o “görüntüler”e savaş açarak, sürekli olarak tehlike uyarıları yaparak ancak o değerli enerjilerinizi, birikimlerinizi, daha da önemlisi mücadele motivasyonunuzu kaybederseniz. Eğer, sizi rahatsız eden –her neler ise- kök nedenlerin farkında, ama bunlarla mücadele gücünüzün / imkanlarınızın olmadığını düşündüğünüz için, görüntülerle boğuşmayı yeğliyor iseniz, âkîl Nasreddin’e[3] atfedilen “karanlıkta kaybettiği yüzüğünü, aydınlık olduğu için sokak lambasının altında aramak” fıkrası akla geliyor.

    Bütün bunlardan sonra, “şimdi ve burada” yerine önerimin ne olduğunu, hatta bu yolla “bir şeyler yapanların” (http://wp.me/p2t6mi-Vg) da vazgeçip el el üstüne oturmalarını mı önerdiğimi sorabilirsiniz.

    Hayır, kesinlikle bunu önermiyorum!

    Ve “şimdi ve burada” antipatimin yanlış anlaşılabileceğini anlıyor ve düzeltiyorum: Evet, “şimdi ve burada” harekete geçilmeli, ama “şimdi görünen ve burada görünen”lere yönelik olarak değil, “geçmişte ve orada” yapılmış olanlara karşı “şimdi ve burada” harekete geçilmesini öneriyorum.

    Çok mu karışık oldu?

    Geçmişte ve orada” deyimiyle yapılmış ve halen de devam etmekte bulunanlara karşı “şimdi ve burada” yapılması gereken nedir? Önce değiştiremeyeceklerimize bakalım: Türkiye coğrafyasını, enerji kaynaklarını, her şeyin enerji olduğu gerçeğini, tüm toplumların Maslow’un ihtiyaçlar piramiti uyarınca enerji peşinde olduğunu, bunların bir kaçınılmaz sonucu olarak da tarih boyunca olduğu gibi bundan böyle de tasallut altında olacağımız gerçeklerini değiştiremeyiz.

    Hergün emperyalizme, onun temsilcilerine –kendi emperyal geçmişimizi unutup- lanet okuyarak bu gerçekleri değiştiremeyiz. Tek değiştirebileceğimiz parametre, toplumumuzdaki nedensel ve eleştirel düşünme’nin yerini almış bulunan dini veya din dışı dogmalara dayalı düşünme biçimini değiştirmektir. Bizim aydınlanmamız da –olacaksa- böyle gerçekleşebilr.

    Bu yapılabilir mi, yapılırsa yeter mi?

    Bu iki soruya da evet-hayır biçiminde kesin cevaplar vermek güçtür. Ama bu, bu yolda harekete geçmeyi engelleyebilecek bir belirsizlik de değildir. Ayrıca, eğer insanlık karanlık çağlardan çıkıp aydınlanmayı gerçekleştirebilmişse, bu toplumun da bunu yapabilmesi mümkün olabilmelidir.

    Yapılabilirliğin karşısındaki başlıca iki engelden birisi “olası gerçekleşmenin alabileceği çok uzun süre”, diğeri ise “toplum çoğunluğunun, dogmatik düşünce biçiminde ısrarı” olabilir. Akılcılıktan yana olan dostlarım, Uzun süre meselesini aşabilmeliyiz. Tüm yapılması gerekenleri yaşam süremiz içinde gerçekleştirmek gibi kibirli bir tutum içinde olamayacağımıza göre, doğruları gerçekleştirmek üzere çaba harcayacakları konusunda gelecek nesillerimize güvenmek zorundayız.

    Eğer bu belirsizlik bir motivasyon kaybına yol açıyorsa zaten yakındığımız sonuçlara müstahakız demektir. Çoğunluğun dogmatizmde ısrarı ya da çeşitli hesaplarla karşıt veya tarafsız kalma meselesine gelince: Kuşkusuz, bırakınız çoğunluğu, toplumu oluşturan herhangi büyüklükteki bir kesime dahi Jacoben bir tarzda kendi doğrularımızı benimsetmek eğiliminde olamayız; günümüz dünyasında buna yer olamaz.

    Eğer –tüm canlı türlerinde olduğu gibi- toplumu oluşturan bireylerin de, doğuştan gelen sağduyuları yoluyla doğruya-iyiye-güzele yatkınlıkları varsa, genlerinde taşıdıkları yaratıcılıkları kaybetmiş ve dogmalara teslim omuş olmaları beklenemez. Eğer bunun aksine, çağlar boyu süren dogmatik düşünme geleneği, kalıtsal mirasımızın getirdiği sağduyuyu bastırdı ise, o takdirde sadece bu karabasandan kurtulmak isteyenlerin aydınlığa çıkabilecekleri bir yolculuk olacaktır.

    Buna razı olabilenlerin sayısını bilemeyiz, ama eğer iki kişi varsa bu yeterli bir sayıdır. Bütün bunlara evet de, hangi uzun vadeli amaçlar, önünde sonunda bize bir aydınlanma yaşatabilir? Bu denli hızlı değişen dünya ve Türkiye koşullarında karmaşık hedef reçeteleri yerine, hangisi benimsense kalıcı olumlu etkiler yaratabilecek birkaç uzun erimli amaç ortaya koyulabilir.

    Sorgulama becerisi[4] ile nedensel ve eleştirel düşünme becerileri benim benimsediklerimdir. Sizler, geleceğin Türkiye’sinin kişileri, kurumları ve toplumunun, yüksek bir sorun çözme kabiliyetine erişebilmesi için hangi bileşenleri önemli görüyorsanız, şimdi ve burada tuzağına düşmemek ve benimsediğiniz amaçların hangi sonuçları yaratacağını gerçekçi olarak değerlendirmek kaydıyla, imkanlarınıza uyan bir amacı benimseyebilirsiniz.

    Saygılarımla

    19 Eylül 2014 Cuma

    [1] Rasyonel (nedensel) düşünme, bir sonuca yol açan nedenlerin hiç kopukluğa yer vermeyecek şekilde ortaya konulması; (eleştirel) düşünme ise, söz konusu sonuuca yol açtığı belirlenen çok sayıda nedenin, sonuç üzerindeki etki paylarının elenmesi (krisis (Gr) = elekten geçirmek) anlamında kullanılmıştır. Doğru düşünme ise bu iki bileşenin (nedensel ve eleştirel) birlikte kullanımıyla ortaya çıkabiliyor.

    [2] Atatürk’ün “en gerçek yol gösterici bilimdir..” ilkesini hiç hatırlamayıp, sonra da O’nun adını bir dogma haline getirip sıradanlaştırmak, rasyonel / kritik düşünme ile bağdaşabilir mi?

    [3] Yabancıların, bizim komik karakter olarak nitelediğimiz Nasrettin Hoca’ya Wise Nasreddin demeleri nedeniyle..

    [4] Sorgulama becerisi, (eğer ……ise …. dir) yargı kalıplarının tanımladığı alanların dışında kalan geniş alanların görülmesini ( https://bit.ly/1bI5Cm6  adresine tıklayıp indirilecek ppt sunuma bkz) sağlayacak sorular sormak olarak adlandırılıyor.

     

  • Farklılıklarımız -nereye kadar- Zenginliktir ?

    Son yılların galiba en çok kullanılan sloganlarından birisi de “farklılıklarımız zenginliktir” sözüdür. Gerçekten de cıvıl cıvıl renkler içeren bir buket çiçek, elbise ya da yatak örtüsündeki “bir aradalık” insana yaşam enerjisi katıyor.

    Benzer şekilde bir arada yaşayabilen, dili, inancı, dış görünüşü farklı insanlardan oluşan bir insan topluluğu da, biteviyeliğin yıpratıcılığından koruyup, insan dışındaki canlı-cansız varlıklar bütününün bir parçasından başka bir şey olunmadığını sürekli hatırlatabilir.

    Peki, bu çeşitliliğin bir sınırı var mıdır?

    Ya da, yaşamı zenginleştiren –belki de evrimsel açıdan bir avantaj katan- bu farklılıklar nereden sonra bir dezavantaj olmaya başlar; böylesi bir sınır var mıdır?

    Soru sorulunca cevabı da kendi içinden doğmaya başlıyor. Farklılıkların birlikte yaşamasını güçleştirecek tek olası neden, bir bileşenin, “bileşenler arası eşitliği bozacak derecede bir ayrımcılık talep etmesi”, bu yolda uzlaşmaz bir tutum içinde bulunmasıdır. Bu durumda bir arada yaşamak güçleşeceği gibi, temeli uzlaşmak olan demokrasi gibi bir rejimin uygulanması da imkansız hale gelecektir.

    Türkiye, demokratik rejimi benimsediği yıllardan bu yana, farklılıklar birliğini oluşturması hedeflenen bileşenlerin sürekli olarak ayrımcılık talepleri ile karşı karşıyadır: Kendinin Cumhuriyetin kurucu ortağı olarak kabul edilip -coğrafi özerklik, su ve enerji kaynaklarının sahipliği gibi- ayrıcalıklı haklar verilmesini talep eden ırk temelli “farklılık” ya da İslam’ın özel bir yorumunun, defalarca yeniden yorumlarının (onlarca cemaat) tüm nüfusa uygulanması peşindeki “farklılıklar” sadece birkaç örnektir.

    Dilini konuşmak, kültürel kimliğini korumak, İslam dininin gereklerini yerine getirmek gibi doğal hakların koruyuculuğu arkasında gizli kapaklı yürütülen farklılık talepleri ise birer zenginlik değil fakirlik kaynağıdır.

    Kuşkusuz, her kesim kendince makul gördüğü bir ayrıcalığı talep edebilir; makul olmayan, bunu demokrasinin bir gereği olarak talep edip, sonra da bütünün kendi bütünlüğünü koruma yolundaki reflekslerini (terörle, fanatizmle mücadele gibi) anti-demokratik olarak nitelemek; dahası, bu refleksi dumura uğratacak girişimleri geçmişle yüzleşme, barışma vs olarak takdim etmektir.

    Toplumumuzun aydın kesiminin henüz bir sorun –hatta sorunların anası- olarak gör(e)mediği Sorun Çözme Kabiliyeti yetmezliği’nin sonuçlarından yalnızca birisi olan bu trajik durum, onu talebeden ve destekleyenleri de yutabilecek bir kısır döngü’dür.

    Demokrasi eğer bir birlikte yaşama kontratı ise, tek kabul edilemeyecek kontrat maddesi birlikte yaşamı reddetmektir. Ayrı ayrı birlikte yaşamak ise ancak bir oksimoron örneği olabilir.

    Sözün özü şudur..

    Birbiriyle uzlaşamaz talepleri “zenginlik yaratan farklılıklar” olarak takdim etmek ya bir kavram tanımlama yetersizliği ya da akıl-fikir eksiği değilse, iyi gizlenememiş birer art niyettir.

    20 Ağustos 2014

  • Süleymanoğlu – Pavarotti – Löw –Del Bosque – Lucesku – Yaşargil

    Değerli okurlar, zaman zaman, bu yazının konusuna uygun örnekler öğrendikçe yazıyı güncelliyorum. Sonuncusu yeni olmayabilir ama ben yeni öğrendim; onu da en sona ekledim:

    2014 Dünya Futbol Şampiyonası’nda Almanya’yı zafere götüren Joachim Löw, Adanaspor ve Fenerbahçe’de başarısız bulunup kovulmuştu.

    Bundan önce de Yeniköy Kasabı lakaplı Vicente Del Bosque Beşiktaş klübünden futbolu yeterince bilmediği gerekçesiyle kovulmuştu. (Bu futbol bilmeme gerekçesine doğrusu ben de katılıyorum. Özellikle Barcelona’yı her seyrettikten sonra bunların oynadıkları oyunun “futboldan başka bir şey” olduğunu düşünmüşümdür. Bu nedenle, bizim bildiğimiz anlamda futbolu bilmemek nedeniyle kovulan Löw, Del Bosque ve Lucesku’nun uyumsuzlukları anlaşılabilir bir şeydir.

    Aşağıda, 1990 yılında bu bağlamda yazdığım yazıyı 2014 itibariyle güncelledim. Dünya çapında değerleri dışladıkça, kısmetse 10 yıllık aralarla yazıyı güncelleyeceğim.

    <<Dünya halter şampiyonu Naim Süleymanoğlu, devam etmekte olduğu Gazi Üniversitesinde halter dersinden (bir başka dersten değil) sınıfta kalmış. Bir gazete haberi!

    Bir başka gazete haberi: Bundan 30 yıl kadar önce, ünlü tenor Pavarotti, misafir sanatçı olarak geldiği Türkiye’de, “yetersiz” bulunarak geri gönderilmiş.

    Bu ikisi de gazete haberi olup, çıkaracağım sonuçlar, haberlerin doğru olduğu varsayımına dayalıdır.

    Üçüncüsü ise gazete haberi değil. Yüzlerce kişinin (belki daha da fazla olabilir) ortak gözlem ve yargısı.

    1989 yılında Türkiye’yi ziyaret eden Hintli orkestra şefi Zubin Mehta, yönettiği İtalyan senfoni orkestrasına çaldırdığı Türk Milli marşı ile, tüm salonu hayretler içinde bırakmış ve İstiklal Marşımızın bu denli etkili  de icra edilebileceğini göstermişti.

    Bu, birbirinden bağımsız görünümlü üç olay bir araya getirilebilir mi?

    Getirilmese iyi olur. Çünkü eğer birlikte yorumlanırsa can sıkıcı sonuçlar çıkar.

    İlk iki olaya konu olan ve mükemmelliğini Dünya’ya kanıtlamış  bulunan iki kişiye “yetersiz” damgası vurulabiliyorsa bunun olası açıklaması, bu değerlendirmeleri yapan kişi ya da kurumların evrensel ölçülerden  ve dolayısıyla mükemmellikten uzak olduğudur.

    Son örnek, Dünyaca ünlü beyin cerrahımız Gazi Yaşargil ile ilgili. Bir nöroşirürji cerrahı dostumdan geldiği gibi aşağıya alıyorum:

    Her ameliyatına Dunyanın dört bir yanından gelen 10 kisi (ameliyathane her ameliyata ancak bu kadar misafir nöroşirürjiyen kabul edebiliyordu ve bunun icin aylar önceden, kişisel değil, hastanenin başvurması gerekiyordu) TV ekranlarından izliyordu.

    Benim hastanem (Rotterdam Erasmus Universitesi) asistanlığımın üçüncü yılında bu 4 haftalik eğitime gönderdi. Yaşargil Hocayı izledikten sonra resmen aşağılık kompleksine kapıldım ve “benim böyle olmam mümkün değil, kendime baska ihtisas düşüneyim” dedim. Beni ABD’nin en ünlü  nöroşirürjiyenleri teselli ettiler ve kendilerinin de aynı duygu icinde olduklarını söylediler.

    Zurich Üniversite Hastanesinin en büyük geliri, Yasargil hoca’nın kliniğine gelen yabancı hastalardan sağlandı uzun yıllar boyunca.

    Yaş 65’e gelince yasa gereğince Yaşargil Hoca emekli oldu. Turkiye özlemi ile Türkiye’ye döndü.

    Ne oldu biliyor musunuz? YÖK Yaşargil Hocayı Turkiyede ihtisası olmadığı  için asistanlara uygulanan sınava sokmaya kalktı! Sınav heyeti icinde  benim AUTF’den de “hocalarımdan” vardı! Şu komplekse bakın!

    Bir yanda Dünya’nın saygı duyduğu, bir bilim adamına ASRIN Nöroşirürjiyeni unvanını oy çokluğu degil, oy birliği ile veriyor ve bizim “akademisyenlerimiz” bu yüce insanı “ihtisas” sınavına sokuyor!

    İnanır mısınız bu sınav yapıldı!

    Son olay 2016 yılında gençlerimizle ilgili. İyileşmeyen yaralar için yeni bir metot geliştiren liseli gençlerin projeleri TÜBİTAK tarafından yetersiz bulunarak reddedildi. Çocuklar ve öğretmenleri bundan yılmayıp uluslararası bir yarışmaya katıldılar ve birincilik ödülünü kazandılar.

    Bu takdirde tabii ki Pavarotti yetersiz, Süleymanoğlu da tembel olarak ölçülendirilecektir.

    Bütün bu olaylar farklı gibi görünmesine rağmen, varılabilecek sonuçlar açısından benzer niteliktedir. Başkalarını “yetersiz” olarak değerlendirenlerin kendilerinin yeterliğinin bir sınavıdır.

    Her bir olaya da konu olan kişi ve kurumlar, bu düşündürücü olayları kendi açılarından açıklamak için gerekçeler bulabilirler, bulmuşlardır bile.

    Ancak, onların neler söyleyecekleri önemli değildir.

    Onlar ve onlar gibiler birer “ümitsiz vaka”dırlar ve üzerlerinde vakit kaybetmeye değmez.

    Vakit harcanması gereken sorun, bu dehşet verici tablodan kendimizi nasıl kurtaracağımızdır. Bunun hiç de kolay olmadığı, biraz düşününce görülecektir.

    Kime anlatabilir, kimi inandırabilirsiniz ki herkesin saygı ile adını andığı bir kısım kurum ve kişi, geri kalmışlığımızın bizzat yakıtıdırlar.

    Kim inanır ki Türkiye’nin kurtuluşu, bu tür çağdışı kişi ve kurumların gerçek yüzlerinin herkesin görebileceği şekilde ortaya çıkmasındadır. Birbirinden otuzar yıl ara ile üstelik de birbirinden çok farklı alanlarda meydana gelmiş olaylar, bu açığa çıkma için katiyen yeterli değildir.

    Keşke mümkün olabilse de ünlü fizikçiler, ressamlar, devlet adamları, Türkiye’de sık sık  sınanıp yetersiz bulunup reddedilseler ve insanlarımız, “bu işte bir iş var. Yetersiz olanlar var, ama hangileri?” sorularını sormaya başlasınlar.

    “Katil Cümle” şeklinde nitelenen bazı cümleler var. Bunlardan birisi de “bizim şartlarımız farklıdır” şablonudur.

    Gerçekten inanıyorum ki bizim şartlarımız farklıdır. Ve o şartlar, Süleymanoğlu’nu da Pavarotti’yi de, Del Bosque’yi de, Löw’ü de ve Gazi Yaşargil’i de içinde barındıramaz. Nitekim yıllardır birçok Süleymanoğlu ve Pavarotti barınamadı.

    Çünkü o şartları yaratanlar, böyle mükemmelliklerden çok uzakta olan kişi ve kurumlardır ve o şartları büyük ölçüde  kendileri yaratmışlardır.

    Evet, bu işte bir iş var.

    Süleymanoğlu ve Pavarotti ve de Yaşargil bizim şartlarımıza uymuyorlar.

    Ama onları bu şekilde değerlendirenler de çağa uymuyorlar.

    Ya Süleymanoğlu ve Pavarotti’yi (ve onlar gibileri) içimizde barındıracağız ya da ötekileri.

    İkisine birden imkan yok.

    Milletimizin gözünü daha çok açacak olayların, daha sık olması dileğiyle.

    M.Tınaz Titiz (1990 Ocak)>>

    15 Temmuz 2014

    14 Temmuz 2016

  • Yargıları askıya almak: İyi de nereye kadar?

    Özellikle günümüz dünyasının kargaşa ortamına uzaktan baktığımızda görünen büyük resim, çatışmaların büyük çoğunluğunun tek sebepten kaynaklandığını ve bu çatışmalarda üste çıkmak için pek az sayıda “araç” kullanıldığını gösteriyor.

    Başlıca çatışma kaynağı..

    En altta yaşamını sürdürmek, üst üste katmanların tepesinde ise potansiyellerini gerçekleştirmek yer alacak şekilde bir ihtiyaçlar piramiti (tıklayınız).

    Piramitin her katmanındaki her bir ihtiyaç, bir miktar “yoğunlaşmış enerji formuna”na (güneş ışını, bitki, odun, kömür, petrol, gaz gibi) ihtiyaç gösteriyor. Daha da yoğunlaşmış formlar (eşya, canlılar, bilgi gibi) yine birer enerji türü.

    İnsan –yapısı gereği- durmaksızın bu piramitin tepesine tırmanmaya çalışırken (yani daha az zahmet daha çok konfor) sürekli olarak enerjiye[1] ihtiyaç duyuyor; duyuyor ama, her nedret ürünü gibi enerji de (çeşitli formları) bol bulama bulunmadığı için, süreç ister istemez sahip olan birilerinden güzellik, hile ya da zorla almaya dönüşüyor. Çatışmaların bir kaynağı bu.

    Diğer çatışma kaynağı ise, yine gereksinilen enerjinin kapışılmasındaki dağılım eşitsizliği. Örneğin birisi pirzola, diğeri ise kuru ekmek yiyen kişiler, kesimler, toplumlar çatışmaların bu ikinci kaynağını oluşturuyor.

    Bu iki (aslında tek) çatışma kaynağı, milyonlarca insanın birbirine değişik isimler altında uygulayageldiği kırımların özünü oluşturuyor. Sürekli aşağıladığımız hayvanlar ise insan türüne göre meselenin temelini daha iyi kavradıkları için, bu mücadelenin sınırını birinci basamak ihtiyaçla sınırlı tutma bilgeliğini gösteriyorlar ve çatışmaların çapını çok medeni düzeyde tutuyorlar.

    İnsanlar muhtemelen kıskançlık nedeniyle bu medeni tutumu “hayvanca” şeklinde niteliyorlar. Keşke bizler de hayvanca davranabilseydik!

    Başlangıçta çatışmaların bir kaynağı olmasa da, uzunca süren çatışmaların kendini sürdürmek gibi bir de yan etkisi olabiliyor. Çatışmanın bizzat kendisi, çatışmanın devamı için bir neden olmaya başlıyor. Bu geri-besleme olgusu, uzun süre savaşan askerlerin, savaş bittikten sonra barış dönemine uyum sağlayamaması şeklinde kendini gösteriyor.

    Kullanılan başlıca araçlar..

    Birbirleriyle ilgisiz gibi görünen onca çatışma türünün aynı bir kaynaktan türemiş olması kadar şaşırtıcı olabilecek bir diğer konu da, bu çatışmalarda kullanılan araçların azlığıdır.

    Piramite tırmandıkça ortaya çıkan ihtiyaçları gidermek için çatışanlar, güzellikle (yani ticaret) ve/ya hile ile (yani akılsızlığın sömürüsü) ve/ya zorla (yani terör, iç savaş, savaş) yollarını kullanıyorlar.

    Başlıca üç grupta sayılsa da çeşitli kılıklar altında ortaya çıkabilen çatışma araçları ise, o pek güvendiğimiz aklımızın bir özelliğinden yararlanıyor: Kolay yargı!

    Kitle hareketlerinin ortak özelliklerinin başında gelenin, bir yargıya kolayca ve kesinlikle teslim olma hali olduğu, Eric Hoffer’in Kesin İnançlılar adlı kitabında, gerçek hayattan alınmış çarpıcı örneklerle açıklanıyor.

    Kolay yargı sorunu (hastalık dememek için), herhangi bir öğretinin maksimlerini merak edip sorgulamadan kabul etmek, ona “inanmak”, sorgulanmasına rıza göstermemek anlamına geliyor.

    Tüm radikal grupların vazgeçilmez ihtiyacı: Kolay yargılı insan malzemesi..

    Her nerede bir radikal hareket varsa orada mutlaka sorgulamayan (kolay yargılı) insan malzemesi olmalıdır.  O hareket içinde niçin yer aldığını, kendisinden yapması istenilenleri niçin yapması gerektiğini sorgulayan insanlardan bir radikal grup oluşturulabilir mi?

    Radikal hareketler günümüz dünyasını cehenneme çevirdiğine göre, öncelikle doğası anlaşılmak gereken olgu, kolay yargının nasıl oluşup yaygınlaşabildiği değil midir? Öyle ise, nasıl oluyor da dünyada radikal hareketlerle mücadele adına, onun “kolay yargılı insan” malzemesinin oluşumunu destekleyen unsurları anlamak için bir girişim yoktur?

    Türkiye özelinde, sürekli olarak radikal eğilimlerin güçlenmesinden yakınan ve yeni Atatürk’lere umut bağlamış kesimler nasıl olup da bu eğilimlerin kökündeki sorgulama tembelliğinin yarattığı kolay yargı tümörünü görmezden gelirler?

    Örneğin demokrasi ya da din..

    Örneğin demokrasi öğretisi sorgulanmayıp bir inanca dönüştürülürse, onu oluşturan yapı taşının “birey” olduğu, birey’in temel özelliklerinin ise “yaşam tercihlerini ve de sorunlarının çözümünü başkalarının iradesine bırakmamak” olduğu kolayca atlanıp, seçimden seçime oy vermek gibi bir düzeye indirgenebilir. İradesini ipotek etmiş kişilerden oluşan toplumların ise demokrasi adı altında nerelere sürükleneceği ise çok yaşanmış trajediler değil mi?

    Bu arada işaret edilmesi gereken bir nokta, sorgulamak deyimiyle kastedilenin, bir öğreti (ya da ilkeyi) gözden düşürmek amacına yönelik eylemler olmadığı; tam aksine, ancak sorgulanmış söylemlerin “daha inanılabilir” hale geleceğidir.

    Demokrasi ile benzer bir sorgulanamazlık din kurumu için de geçerlidir. Genel söylem, din kurumunun –özellikle de imân’ın- sorgulamaya kapalı olduğudur. Sokaktaki çoğunluk dini söylemleri –arzu etse dahi- sorgulamayabilir. Ama acaba, düşünmekten korkmayan, inandığı doğruları kaybedebileceği korkusu taşımayanların durumu nedir?

    Askıya alınmış yargı (zihinsel çıplaklık) kavramı..

    Bu kavram basit ama son derece yaratıcı bir buluştur denilebilir. Çünkü, dogmatik yargıların sorgulanması karşısındaki en önemli engel durumundaki sorgulanan yargıya duyulan saygı ve inancın sorgulama sürecinden zarar göreceği şeklindeki korku, dogmatik yargı bir süreliğine askıya alınarak aşılabilir; askıya alınan yargı ise, sorgulama sonunda tekrar “askıdan” indirilir.

    Bir yargının askıya alınması somut olarak ne demek?

    Herhangi bir yargı aslında, bir bilgi, bir tahmin, bir içe doğuş ve benzeri kaynaklı bir “ikna oluş”tur ve temelinde, bu kaynaklara duyulan güven ve o güvenin yarattığı rahatlık yer almaktadır. Rahatlık, sürekli olarak kendini genişletmek eğiliminde olduğu için, zamanla yargının çevresi, hiç de ikna olmaya yeterli olmayan bilgi, tahmin vb ile dolup genişlemeye başlar.

    İşte askıya alma, kısa bir süreliğine bu rahatlıktan vazgeçmek ve öylece oluşan boşluğa merak ve endişe karışımı olarak kendini gösteren bir duygunun dolmasına izin vermektir. Bu esnada, sorular sorarak, rahatlık yaratan tüm öğelerin dayanakları sorgulanır ve dayanaksız görülenler ayıklanır. Bu süreç bir defa deneyimlendikten sonra, yargı özü zaman içinde tekrar sorgulanarak güvenilirliği artar.

    Nitekim, çoklukla sorgulanamaz olarak kabul edilen “imân”ın, taklidî ve tahkikî olmak üzere ikiye ayrılmış ve de makbûl olanın tahkikî imân[2] olarak belirlenmiş olmasının nedeni de budur.

    Yüzde 99’unun Müslüman olduğu sürekli tekrarlanan toplumumuzda, inancın özünü oluşturan imân tahkikinin hiç konu edilmeyişi; buna karşı onlarca medya kanalında yüzlerce din uzmanının binlerce ayrıntı öğüdü vermesi acaba meraksızlığın mı, cehaletin mi yoksa bilmediğimiz bir başka eğilimin mi işaretidir?

    Neye ve de niçin imân ettiğini tahkik etmeyi önemsemeyen, ama bir yandan da toplumu inanan-inanmayan diye kutuplaştıran söylemler karşısında IŞİD ya da onlarca benzeri söylem ve eylem ayıplanabilir mi?

    Kutuplaşmalar için önlem olabilir(mi?)

    Yargıların askıya alınarak, onları çevreleyen “özle ilgili olmayan” bölümlerinden ayrılıp daha yoğun birer öz haline getirilmeleri, sadece dinî bağlamda değil birçok alanda kutuplaşmaları önleyebilecek bir yöntem[3] olarak kullanılabilir. Çünkü sıklıkla gözlendiği gibi kutuplaşmalar, sorgulanmadığı için çevresi genişlemiş kavramlar yoluyla doğmaktadır.

    Dinî bağlamdaki mezhepler nasıl ki çevresi özle ilgisi olmayan ayrıntıların “inanç” kapsamı içine girmesiyle doğduysa, benzer şekilde işçi-işveren, genç-yaşlı, Türk-Kürt, iktidar-muhalefet, sağ-sol gibi kutuplaşmış alanlar da özle ilgisi olmayan ayrıntıların geniş birer “inanç” alanı oluşturmasıyla ortaya çıkmışlardır. Bu yargılar askıya alınıp sorgulamaya tabi tutulabilseydi, birbirleriyle neredeyse ortak yanı bulunmadığı düşünülen kutuplaştırıcı yargıların çerçevesi çok daralabilirdi ve halâ daralabilir.

    Giderek kaosa dönmekte olan sınırlarımızın ötesi için endişelenmek ya da hiç endişelenmemek yerine, askıya alınacak yargılarımızın –bireysel, kesimsel ve toplumsal olarak- neler olduğunu düşünmek hem bilimin hem inancın bir vazgeçilmezi değil midir?

    2 Temmuz 2014 Çarşamba

     


    [2] Bkz. Tahkiki İman, https://bit.ly/37Xi22M

    [3] Buna günümüz Türkçesiyle “sorgulanmış (tahkikî) kavramlar” denilebilir.

  • 1915 Ermeni Soykırım İddiaları

    1. Sorun Nedir?

    Hangi konuda olursa olsun, bir sorun’un çözülemeyişinin çeşitli nedenlerinin başında muhtemelen “sorunun iyi tanımlanmayışı” geliyor. Buradaki “tanımlanma” kavramı ile kastedilen şudur:

    1.1.  Sorun hangi semptomlarla kendini gösteriyor?

    Çeşitli toplumların parlamentolarında Türkiye’yi veya geçmişini mahkum eden kararlar alınması, aksini iddia etmenin dahi suç olarak ilanı, diplomatlarımıza karşı geçmişte uygulanan terör, yurt dışında yaşayan Türklere karşı baskılar gibi.

    1.2.  Sorunun kök neden(ler)i (root causes) nelerdir?

    Toplum yaşamının çeşitli alanlarında karşılaşılması gayet doğal olan sorunlarını çözmekteki kronik yetersizlikleri nedeniyle giderek büyüyen bir sorun stokunun baskısı altında –tüm kurumlarıyla birlikte- kalan toplumumuz, uluslararası ilişkilerin değişmez vahşi gerçeğinin bir gereği olarak, sahip olduğu ve/ya ürettiği değerlerini, daha yüksek sorun çözebilirliğe sahip toplumlara kaybetmektedir.

    Bu oyunun kurallarına göre, her toplumun kendi mensuplarına daha yüksek yaşam standartları sağlayabilmek için daha fazla “değer”e ihtiyacı vardır. Bu değerlerin bir bölümünü kendi üretirken, mümkün olan azamisini de başka toplumların ürettiği değerleri -çeşitli yollarla- kendi insanlarına transfer etmektedir. Bu sömürü sürecinin başlıca enstrümanı ise, sömürülecek toplumların çözemediği sorunlarının birer koz olarak kullanılmasıdır. 1915 Ermeni olayları bu amaçla kullanılan bir enstrümandır.

    1.3.  Söz konusu sorunun, sorun stokumuzdaki diğer sorunlarla etkileşimi var mı, nasıl?

    Bizi sıkıştıran her sorun’un dönemler itibariyle yarattığı baskılar arttığında, daha güçlü ülkelere mutlaka belirli tavizler vererek geçici olarak rahatlamamız bir rastlantı gibi değerlendirilemez. Bu, uluslararası boyuttta ya da öyle bir boyut kazandırılmış tüm sorunlarımızın dipten bağlantılı olduğu ve hepsinin aynı bir amaca hizmet için rakiplerimizce birer koz olarak kullanıldığının basit bir göstergesidir.

    Gerek 1915 olayları dolayısıyla maruz kaldığımız baskı, gerek ayrılıkçı terör, gerekse İsrail ile yarattığımız sorunun yansımaları, tümü sorun çözme kabiliyeti yetersizliğimizin dışavurumlarıdır. Hepsinin ortak paydası bu yetersizliktir.

    Bu sorulara –özellikle de ikincisine– net cevap veren bir tanımlama yapılmaksızın, ne Ermeni sorunu, ne de diğer sorunlarımız için geliştirilebilecek çözümler amaca hizmet edebilecektir.

    Buna göre, Ermeni İddiaları Sorunu etiketiyle tartışılagelen sorun iyi tanımlanmamıştır ve bu tanım yetersizliğinin dolaylı sonuçları da –en azından- şunlar olmuştur:

    (a)  Amaç hasıl olmamıştır,

    (b)  Sorunun kökleri (roots) yerine dışavurumları ile boğuşulduğu için, hem kökler giderek yeni sorunlar üretmekte, hem de evrim kanunları şu hükmünü icra etmektedir: Doğada beceriksize yaşam hakkı yoktur.

    (c)   Kök sorunlar yerine “Ermeniler” bir sorun gibi görülmeye başlanmış, bu da  “Türk” algısını olumsuz etkilemiştir.

    (d)  Gelişmemiş toplumlar için, “Kısıtlı kaynaklarını iyi tanımlanmamış sorunları çözmek için heba eden toplumlar” şeklinde bir tanım genellikle kullanılıyor. Devletin ve sivil kesimin sınırlı kaynaklarının, iyi tanımlanmamış Hayalet Nedenler (phantom causes) yönünde kullanımı bu tanıma uyar görünüyor.

    2. Gerçekler nelerdir?

    İçine insan öğesinin girdiği olaylar için doğrular çok olsa da, gerçekler (truths) genelde tektir. 1915 Ermeni olaylarında “gerçekler” nelerdir? Tartışan kesimler “gerçekler” üzerinde uzlaşamadığı takdirde, herhangi bir çözüm söz konusu olamaz.

    Diğer yandan, gerçekleri belgeleyebilecek tüm kanıtlar da mevcut olamayacağına göre, en azından mevcut olanların saklanmadan ortaya çıkarılması en yalın ihtiyaçtır. Tarafımızdan yapılan tüm savunmalarda  o yılların idarelerini  “tamamen hatasız” olarak göstermemiz akıllıca bir yöntem olmadığı gibi; yapılmış hataların hiç bir şekilde soykırım olarak tanımlanamayacağı da bir “gerçek”tir.

    Ortada, -çeşitli kesimlerce- gerçekleri temsil ettiği savunulan olgular vardır; fakat, başta Ermeni arşivlerii olmak üzere, birçok önemli ülkenin arşivleri -pratik olarak- henüz kapalıdır. Sağlam bir strateji ise ancak gerçekler üzerine kurulabilir.

    Gerçeklerin tam ve eksiksiz olarak bilinmesine engel olabilecek önemli bir faktör, duygusal ve/ya milliyetçi bakış açılarıyla ifade edilen argümanlardır. İçinde bir tane duygusal öğe içeren bin kanıtlık bir savunma, sadece bu birisi nedeniyle çürütülmeye adaydır. Halbuki, gerek akademik kesimde, gerek devlet katında ve gerekse sivil toplum kesiminde kurum ve bireyler içinde son derece birikimli bilgi kaynaklarımız mevcuttur.

    1915 olayları sırasında yaşamlarını kaybedenlerin tamamının, “vatandaşı olduğu devleti arkadan hançerleyen işbirlikçiler” olmadığı gerçeği, (3)ncü maddede önerilen “sağlam zemin” yoluyla karşılanıp, “üzüntü” beyan edilmesi doğaldır.

    Benzer şekilde, bu çatışmalarda yaşamlarını kaybeden diğer Osmanlı vatandaşlarının da unutturulmaması önem taşıyor.  Onların da, adı soykırım değil ama bir katliam olarak belirli bir tarih itibariyle anılmaları gerçekçi bir tutum olur.

    3. Sağlam zemin (rock bottom) nedir?

    Osmanlı Devleti’nin tüm tartışmaların ötesinde ve üstünde, tüm suçlamaları boşa çıkarabileceği zemin kanımca şudur: Saldırılara karşı kendimizi koruma yolunda (preemptive actions dahil) tüm önlemleri almak hakkımızdır ve bunu tartışmayız. Bu hakkın, bir ülkenin toprakları çok yönlü saldırı altındayken mevcut  kargaşa ortamında kullanımından doğan sonuçlardan üzüntü duymamız insani bir duygudur, fakat pişmanlık değildir. Benzer her kalkışma halinde benzer önlemleri almaktan kaçınmayız.

    4. Çözüm önerileri

    4.1.  Unutulmaması gereken ilkeler:

    4.1.1.    Değer iletişimi ilkesi uyarınca az söz.

    4.1.2.    Övünmekten ve yermekten uzak durmak.

    4.1.3.    Kök-nedenlere dayanmayan eylem yapmamak.

    4.1.4.    Gerçekçi ve amaç odaklı olmak, sınırlı kaynakları israf etmemek.

    4.1.5.    Şimdi ve burada türü çözümler ihmal edilmese de, yarın ve ötede türü çözümlere ağırlık vermek.

    4.1.6.     Her sorun, anlamak ve çözmek için özel bir “dil”; her dil ise “o soruna özgü kavramlargerektirir. Mevcut dili kullanarak bugünkünden daha etkili çözümler bulunamayabilir.

    4.1.7.    Ve nihayet: T.Roosevelt’in ünlü “Yumuşak konuş, ama elinde iri bir sopa bulundur; daha ileri gidersin” ilkesinin, bu hayalet (phantom) sorun’un çözümü olduğunun hiç unutulmaması. Türkiye gerçekte haksız olduğu için değil, güçsüz olduğu için bu baskılara maruz kalmaktadır.

    4.2.  Yukarıdaki tanımlamalar ve bu ilkelere dayalı olarak geliştirilebilecek çözümler, kişi ve kurumların imkan ve kabiliyetleriyle orantılı olarak değişik olabilir; olmasında da yaratıcılık açısından yarar vardır.

    4.3.  Çok sayıda, irili ufaklı, az ya da çok etkili / yetkin kişi ve kuruluş bu konularda çalışıyor. Net bir gözlem, bunlar arasında sinerji üretebilecek bir işbirliğinin pek az olduğu, çoğunun birbirini “beceriksizlik” ile küçümsediği / aşağıladığı / suçladığı’dır.

    Bu eğilimin net sonuçlarından birisi, etki-tepki kaçınılmazlığı nedeniyle küçümsenen / aşağılanan / suçlananların da diğerlerine karşı benzer tutumlar içine girmeleridir. Bu akıllıca bir yöntem değildir ve Sorun Çözme Kabiliyeti yetersizliğinin bileşenlerinden birisidir. İşe yarar işbirlikleri geliştirebilmek için bu tutumdan vazgeçme konusunda bir girişim yararlı olacaktır.

    4.4.  Değinilen bu irili ufaklı “mücadele odakları” arasında arzulanan sinerjinin oluşamamasının kanımca başlıca iki nedeni var:

    4.4.1.    Birbirlerinden haberleri yok ve/ya yukarıda açıklanan dışlama eğilimleri.

    Çözüm 1: Bir iletişim ağı geliştirilmesi ve herkesin birbirini eylemleri hakkında kısaca bilgilendirmesi.

    Çözüm 2: Dışlayıcı tutumların farkına varılması (bkz 4.1.2)

    4.4.2.    Her birimiz, toplum sorunları konusunda kuşkusuz duyarlıyız. Duyarlıklarımızı, seçtiğimiz sorunların çözümleri yolunda zaman, çaba, para vb kaynaklarımızı kullanarak gösteriyoruz.

    Bir gözlemim şöyle: Seçtiğimiz sorunlara o denli yoğunlaşıyoruz ki, zaman içinde kendimizden birer parça haline gelebiliyor. Kuşkusuz bu çok iyi. Ama bir de madalyonun öbür yüzü var: Farklı sorunlara yoğunlaşanlar arasında sinerji pek olamıyor. Bu sorunların köklerine inildikçe, bileşenler arasında büyük olasılıkla kimi aynılıklar ortaya çıkacaktır. Bu ise sinerji üretimi için bir engel olsa da, aynı zamanda önemli bir fırsat da olabilir.

    Bu durumda tek ihtiyaç, üzerinde çalıştığımız sorunların kök-bileşenleri hakkında iletişim kurmaktan ibaret gibi görünüyor.

    Bu yolda bir başlangıç için, Ermeni iddiaları konusunda çalışan tüm kişi ve kuruluşlara aşağıdaki sıralamaya benzer (içerikleri farklı olabilir) bir tanımlama yapmaları yolunda bir çağrımı iletmek isterim.

    1. Ermeni soykırım iddiaları sorunu için:
      Adlandırma: Ermeni soykırım iddialarıyla haksız suçlanma
      Tanımlama: Çeşitli alanlardaki pazarlık güçlerini artırmak amacıyla koz konseptini kullanagelen ülkelerin, Sorun Çözme Kabiliyeti düşük toplumlardan birisi olan Türkiye’ye karşı, Dünya Savaşı sırasındaki Ermeni kalkışmasına karşı aldığı önlemlerin kaçınılmaz sonuçlarını kasıtlı olarak istismar etmeleri ve bu yolla ihtiyaçları olan “değerleri” kendi toplumlarına transfer etmeleri.
    2. “Sorun”un kökleri[1] (roots) içinden en önemli iki tanesi (öncelik sırasına göre): Toplumumuzun Sorun Çözme Kabiliyetinin düşüklüğüne yol açan çeşitli kök-sorunlardan en önemli ikisi:
      • Koz konsepti hakkında sistemik bir anlayışın, toplumun aydın tavırlı kesimlerinde yerleşmemişliği. Bunun bir sonucu olarak da, uluslararası ilişkilerdeki en etkili aracın koz yönetimi olduğu gerçeğinin göz ardı edilmesi.
      • Birbirine sıkıca bağlı (Türkçe diline hakimiyet) ve (doğru[2] düşünme) konularındaki yetersizlik sonucunda ortaya çıkan:
        • Uzun, birbirini tekrarlayıcı ve yer yer nakzedici, tanımsız kavramlara dayalı, süslü, duygusal, şiddetli,  fakat az değer taşıyan ifadeler yoluyla iletişim,
        • En azından önemli kavramların tanımlarındaki belirsizliklerin bir sorun olarak sayılmayışı,
        • Türkçe diline yetersiz hakimiyetin bir türevi olarak sayılabilecek yabancı dil hakimiyeti yetersizliği.
        • Bir soruna yol açtığı düşünülen nedenler ve bunlara ilişkin çözümlerin, kritik düşünme[3] yoluyla ağırlıklandırılamayışı nedeniyle yararlı ama etkisiz[4] çözümlere öncelik verilip kaynakların verimsiz kullanımına yol açılması.
      • “Sorun”un çözümü yolunda uyguladığımız ve/ya uygulanmasının yararlı / gerekli olabilecek iki çözüm.
        1. Koz konseptinin etkili kesimlerin kavram dağarcığına tanıtılabilmesi konusunda bugüne kadar harcanan çabaların yeterli olmadığı açıktır.  Buna göre:
          • Önemli sorunlar (Ermeni iddiaları gibi) konusunda çalışan kişi ve kurumlara koz konseptinin tanıtılması,
          • Gizliliği sağlanmak kaydıyla, bu konuda çalışan kişi ve kurumları internet ortamında bir araya getirerek GoogleDrive yoluyla bir beyin fırtınası yapılıp, bir koz veri tabanı oluşturulması
          • Ermeni soykırım iddiaları konusunda yabancılar üzerinde en etkili kesimlerin başında, Ermeni iddialarını destekleyen Türk akademisyen, sanatçı, tarihçi vb kişiler geliyor. Koz konseptinin bu kişiler üzerinde kullanılarak daha makul hale getirilmelerine çalışılması.
          • Gerek Ermeni iddiaları gerekse diğer uluslararası boyutlu sorunlarda dikkati çeken ortak bir nokta, sürekli biçimde “dış mihraklar yakınması”dır. Dış mihrakların var olduğu ve daima var olacağı, bunlardan yakınmanın yerçekiminden yakınmakla eşdeğer olduğu, aslolanın dış mihrakların iştihasını kabartacak düzeyde zafiyet içinde olmamak gerektiği, bunun da yolunun Sorun Çözme Kabiliyetini güçlendirmek olduğu; bunun içinse SÇK’ni zayıflatan nedenlerin anlaşılmasına çalışıp gidermek olduğu yolunda çeşitli yollarla bilinç oluşturulması.
        2. Dil ve ifade bağlamında:
          • Sorun tanımlamanın, çözümün en önemli bileşeni olduğu; doğru tanımlanmamış sorunların çözülemeyeceği konusunda, Ermeni iddiaları bağlamında çalışan kişi ve kuruluşlara iletide bulunulması; bu yolda makale yazılması, konferanslarda kullanılması.
          • Ermeni iddiaları konusunda tanımı yapılmamış kimi kavramlar bulunabileceği varsayımıyla, bu yolda bir ortak kavram seti tanımlanması önerilir. Örneğin, çeşitli kişilerin ağzından soykırım, kırım, katliam, cinayet, insanlık suçu, savaş suçu gibi kavramlar duyuluyor. Bunların tanımlanması önerilir.
          • Orta ve uzun vadeli, ama tüm sorunlarımızın çözümünde daima ilk sıralarda yer alan yabancı dil yetmezliği konusunda:
            • Yabancı dil öğretimindeki olağanüstü başarısızlık, uzun yıllardır harcanan çaba ve paralara karşın çözülememiş; çözülmek bir yana tanımlanamamıştır dahi. Bu yolda bir task force oluşturulması önerilir.
            • BNGV tarafından yürütülmekte bulunan Beyaz Nokta Soruları başlıklı Soru Konferansları dizisine dahil olarak, Türkçe dersi içeriğinin ayrı bir ders olmanın yanısıra tüm derslerin dokuları içine yerleştirilmesi önündeki engeller analiz edilebilir. Bu analiz sonuçları MEB’na “pazarlanabilir”.
          • Kısa ifade becerisinin öneminin anlatımı ve bu becerinin yaygınlaştırılması.
          • Rasyonel ve kritik düşünme becerilerinin yaygınlaştırılması ve bu yolda BNGV’ninYaygın ve Yerleşik Ezber Kalıplarının Sorgulanması Projesinin daha ilgi çeker hale getirilmesi. Bu bağlamda, Ermeni iddialarıyla ilgili yaygın ve yerleşik kalıplar üretilip sorgulanması.

    5. Son birkaç söz..

    Kanımca bu uzun soluklu bir mücadeledir. Soykırım iddialarını bir koz olarak kullanan hiçbir toplum, kozu tüketerek etkisini sıfırlamak istemeyecektir. Nitekim John Kerry son beyanatında, kendisine yöneltilen “niçin soykırımı tanımıyorsunuz?” sorusuna verdiği cevapta, “o durumda stratejik ortağımızı gücendiririz” ifadesini kullanarak, iddiaların bir koz olarak kullanıldığını itiraf etmiştir.

    Burada açıklamaya çalıştığım yaklaşım, yıllardır sergilediğimiz “soykırım yapmadığımızın kanıtlanması” yaklaşımına  terstir. Çünkü o yolla sağlanabilecek kazanç cüzidir; hatta, “soykırım yapmadığımız” yolundaki her eylemimiz, konunun aleyhimize gelişmesine yol açıyor dahi denilebilir.

    Sorunun çözümü –bence-, özellikle Batı dünyasını karşımıza alacak meydan okumalardan uzak durmak ve kaybedildiği takdirde Batı’nın çıkarlarının tehlikeye düşeceği bir konumu muhafaza etmektir.

    Zamanında bizi sırtımızdan hançerleyen Araplara yaranmak amacıyla çağdaş dünyaya sırtımızı dönmek yerine, başta rasyonel ve kritik düşünme becerisi olmak üzere, Sorun Çözme Kabiliyetimizi artırmak ve onun somut aracı olan kozlarımızı güçlendirmek, pek heyecan vermese de güvenli olan yoldur.

    Winston Churchill’e atfen anlatılan ve bulanık süs havuzuna düşen yüzüğünü bulmak için paçalarını sıvayıp havuza girdikten sonra ünlü piposunun deliğini parmağıyla kapayıp, tütün haznesiyle havuz suyunu boşaltmasına karşı, onu seyreden dostlarının biraz alaycı tavırla söyledikleri “Bay Churchill, bu şekilde havuzu boşaltmak biraz(!) uzun zaman almaz mı?” sözüne karşı verdiği cevap, bizim için de geçerlidir: “Doğru ama bu yol daha güvenlidir!”.

    Türkiye, önemli sorunlarını çözmede “güvenli” yolları seçmelidir.

    7 Mayıs 2014 Çarşamba

     



    [1] Söz konusu sorun’a yol açtığı düşünülen bileşenler

    [2] (Doğru düşünme) terimiyle, Rasyonel (nedensel) Düşünme ve Kritik (eleştirel) Düşünme bileşenleri kastediliyor.

    [3] Kritik düşünme deyimindeki kritik sözcüğü Grekçe krisis = eleme anlamındadır.

    [4] Genelde yararlı, fakat belirli bir çözüm açısından etkisi çok sınırlı çözümler kastediliyor.

  • Bir “Bireysel Manifesto” denemesi!

    Etnik, dini, siyasi alanlar başta, hemen her konuda kutuplaşmış bulunan halkımız bir konuda hemfikir:

    “………………. şeklinde düşünüp hareket etmezseniz Türkiye zarar görecek, halkı birbirine düşecek ve düşmanları onu yutacaktır”.

    Noktalı yere yazılanlar (iddialar diyelim), kutuplaşmış kesimlerin her biri için farklıdır ve çoğu da birbiriyle çelişir durumdadır; zaten öyle olmasa kutuplaşmalar bu ölçüde olamazdı.

    “İddialar”dan hangisinin ne kadar doğru, ne kadar geçersiz, ne kadar cahilce ya da ne kadar akıllıca olduğunu bir an için bir yana bırakalım. Bunların dışında bir “iddia” daha var ki, eğer o doğru ise, diğer tümü bir anda “ihmal edilebilir” düzeye düşmektedir.

    O “iddia”yı ortaya koymadan önce, tüm birey, kurum ve toplumun tabi olduğu, oyunun temel kabulleri:

    • Birey, kurum ve toplumlar yaşamlarının her anında sürekli olarak sorunlarla karşılaşırlar. Bunlar bazen istenmeyen durumlar, bazen önünde engel bulunan arzulardır.
    • Birey, kurum ve toplum olarak her çözülebilen sorun, mutluluğu artırırken bir yandan da Çözüm kabiliyetini artırır ve daha sonra karşılaşılacak sorunları çözme şansını artırır.
    • Her çözülemeyen sorun ise mutsuzluk üretirken, bir yandan da sorun stokunu artırır ve daha sonraki sorunları daha dezavantajlı koşullarda çözme zorunluğu yaratır.
    • Çözülemeyip stokta biriken sorunlar, ticari, siyasi, tarihi, dini, etnik vbg rekabet içinde bulunulan toplumlarca istismar edilerek, kendilerine birer avantaja çevrilmeye çalışılır. Bunun kibar adı uluslararası ilişkiler’dir. Bu, beğensek de beğenmesek de aynen yerçekimi kadar gerçek bir kuraldır.
    • Bu nedenle, açıklanan ve adına Çözüm Kabiliyeti denilebilecek bu özellik, bir toplumun varlığını sürdürebilmesinin temel belirleyicisidir.

    Bu temel kabullerin ışığı altında iddia şudur:

    • Bu topraklarda yaşamakta bulunan insanımızın “ortalamaÇözüm Kabiliyeti düşüktür ve bu nedenle de sorun stoku –zaman zaman küçük dalgalanmalar gösterse de- sürekli büyümektedir (http://wp.me/p2t6mi-OQ).  Çözüm Kabiliyeti mutlak (göresiz) bir kavram değildir. Rakiplerimizin Çözüm Kabiliyetleri göreli olarak daha arttıkça, bizim Çözüm Kabiliyetimiz göreli olarak gerileyerek bugünlere gelinmiştir.
    • Bu trajik durumun nedeni, başlangıçta değinilen ve “………..” ile işaretlenen iddialar olamaz.  Çünkü, Çözüm Kabiliyeti adı verilen ve bir birey, kurum ya da toplumun çeşitli yeteneklerinin bileşkesi durumundaki özelliğin, bu yeteneklere “ilave bir yetenek” olarak kendi kendinin girdisi olduğu  ve bu yolla diğer tüm yeteneklerin (yani “iddialar”ın) etkilerini aşabildiği gösterilebilir (bkz.  http://bit.ly/1nEsuOa).

    Bu durumda sorulabilecek sorulardan başlıcaları şunlardır:

      1. Aydın tavırlı kesim, sorunlarımızı çözmedeki sıra dışı yetersizliğin, “üzerinde özel olarak durulması gereken bir sorun olduğu” gerçeğini fark etmek yerine, dış mihraklar gibi yanıltıcı bir nedene niçin bu denli birliktelikle sarılmıştır? (bkz. http://wp.me/p2t6mi-Yy)
      2. Söz konusu kesim bu gerçeği fark etse dahi, bu hastalığın tedavisi için işe yarar bir yaklaşım üzerinde uzlaşılabilir mi?

    Birinci soru üzerinde hep birlikte düşünmek iyi olur.

    İkinci soru’nun yanıtı içinse şunlar söylenebilir:

      • Evet, işe yarar çözümler vardır. Bunlar akşamdan sabaha herkesi mutlu edebilecek sonuçlar üretemeyebilirler, fakat tedrici biçimde toplu olarak iyileşmeler sağlayacakları neredeyse kesindir.
      • Geride kalan yıllar boyunca sorun stokumuzun arttığı; bu nedenle işe yarar çözümlerin her geçen gün daha güçleştiği bir gerçektir. Ama bir diğer gerçek de, bu satırların yazarının hatırlayabildiği en az 50 yıldır, orta ve uzun erimli yaklaşımlara rağbet edilmeyip daima “acil çözümler” peşinde koşulduğudur.
      • Bugün yine “şimdi ve burada” tipi çözümler aranmakta olup, başlangıçta değinilen “iddialar”ın hemen hepsi bu tip yaklaşımlardır.
      • Buna göre ortada bir sorun olduğunu düşünenlerin –ki bu, üzerinde uzlaşılmış değil, herkesin kendi meşrebine göre tanımladığı sorunlardır- şunları kabul etmeleri gerekmektedir:

    (1)   “Hemen ve burada” tipi çözümler yoktur, hiçbir zaman da olmamıştır. Acil olduğu düşünülen her sorun, zamanında önemsenmemiş (rağbet edilmemiş) sorunlardır.

    (2)   İyi tanımlanmamış, kök sorunları belirlenip sonuç üzerindeki etkilerine göre sıralanmamış  ve aralarındaki etkileşimler net olarak ortaya konul(a)mamış sorunlar çözülemezler. Bu yolda, yeterli netlikte anlayışlar geliştirilmeden girişilecek, kısa erimli denemeler, her defasında yeni sorunlar üremesine yol açmış, bundan sonra da açmaya devam edecektir.

    (3)   Çözüm Kabiliyetimizin bu denli düşük olmasına yol açan bir dizi sorunun çözümlerinin bir paket olarak ortaya konulup, tümünün birlikte uygulanmasının –her ne kadar doğru ise de- mümkün olamayacağı bellidir.

    Bunun yerine, en tahripkar sorun olduğu düşünülen:

    En güvenilir ve etkili sorun çözme aracı olan insan malzememizin potansiyelini büyük ölçüde azaltan, dogmalardan uzak, akıl ve sezginin hem birbirini denetleyebilir hem de yaratıcılığı uyaracak biçimde kullanılıp, bir aydın sorumluluğu içinde uygulan(a)mayışı

    üzerinde yoğunlaşılacak tek konu olarak ele alınması önerilir. Buna göre, bu sorunun ifadesinde yer alan:

    –     Dogmalar ve benzeri nedenlerle özgür düşünemeyişin,

    –     Akıl ve sezginin birbirini destekleyip denetlemesi yerine, birbirinin etkilerini zayıflatmasının (bkz. http://wp.me/p2t6mi-Zu),

    –     Doğru düşünülerek geliştirilen çözümlerin ise uygulama aşamasına önderlik edilemeyiş ya da en azından katılmayışın

    nedenleri üzerinde, tüm gönüllü örgütlenmelerin gevşek bir birliktelik içinde çalışarak kendi özgün çözümlerini geliştirip uygulamaları, kısa vadeli yaklaşımların karşı konulmaz çekiciliğine rağmen yine de en doğru yaklaşım olacaktır.

    Bu bireysel öneriler ne yazık ki hemen her yurttaştan katkı bekleyen, sadece az sayıda sorumlu aydının çabalarına ihale edilmemesi gereken önerilerdir. Seçim bizim, sonuçları ise yine bizim olacaktır.

    Tınaz Titiz

    23 Mart 2014