-
May 25 2012 Doğru soruları sorabilmek..
Birkaç deyiş..
- Kişi, sorabilmek için okumalıdır. Franz Kafka
- Doğru soruları bulunuz. Cevapları icadetmenize gerek kalmayacak, mevcut cevapları bulacaksınız. Jonas Salk
- Sorma eğilimi edinmiş kişiler ve sorma kültürü yaratabilmiş kurumlar başarılı olacaklardır.
- İş idaresi okulları ve sayısız kitap, istatistik, örgütlenme, değişim yönetimi gibi konuları öğretirken, soru sorma sanatı hakkında çok az işe yarar görüş kazandırırlar.
- Aşikar olanın irdelenebilmesi için çok sıradışı bir akıl gerekir. A.N.Whitehead
- Önemli olan sorgulamayı kesmemektir. Merak, varoluş için kendinin sebebidir. A.Einstein
- Bilmemek kötüdür, bilmeyi arzu etmemek daha da kötüdür. Nijerya atasözü
- Sağduyulu bir soru bilgeliğin yarısıdır. F.Bacon
- İyi sorular kolay cevaplardan üstündür. P.Samuelson
- Etkili lider doğrudan emir vermez soru sorar. Dale Carnegie
- Cehalet asla soru üretmez. B.Disraeli
- Hiç kimse, sormayı durdurana kadar gerçek bir aptal olmaz. Charles Steinmetz
- Akıllı bir kişinin soruları, yanıtların yarısını içerir. Solomon Ibn Gabirol
- İfade ettiğim her cümle bir belirtim olarak değil bir soru olarak anlaşılmalıdır. Niels Bohr
- Bir insanın zeki olup olmadığını yanıtlarından anlayabilirsiniz. Onun bilge olup olmadığını ise sorularına bakarak söyleyebilirsiniz. Naguib Mahfouz
- Yanıtlarım için sorularınız var mı? H.Kissinger
İletim bombardımanı
Adına iletişim devrimi denilse de aslında bir iletim bombardımanı altındayız. Ekonomi, siyaset, uluslararası ilişkiler, magazin, spor, eğitim, medya ve akla gelebilecek tüm alanlarda bu geçerlidir.
Bu bombardıman yoluyla iletilenlerin bu denli dağınık olmasına karşın, değişmeyen bir ortak yanı vardır: her kurumun kendi (doğru), (iyi) ve (güzel) saydığı değerleri iletmek.
Peki, kurumlar kendi değerlerini yaymada niçin bu denli isteklidirler? Çünkü, kişileri etkileyebilmek için onların değer sistemlerinin, etkilemek isteyenlerle benzer kılınmak zorunluğu vardır.
Sıradan insanın -özellikle de çocuk ve genç olanlar- bu iletim saldırısına karşı tutumları nedir? Genellikle 2 tür “cevap” üretiyorlar: koşullanma (iletilen değerlere itâat, biat, sormadan kabullenme vb) ya da reddetmek (iletilen değerlerin reddi, nefret, olumsuzluk, karşı kimlikler geliştirme, anti-sosyal davranışlar sergileme vb).
İletim bombardımanından korunmak mümkün mü?
Evet bu mümkündür. Özellikle çocuk ve gençlerin karşı karşıya bulundukları tek yanlı iletime karşı kendilerini koruyabilecekleri ve de bunların içinden işe yarayanları bulup çıkarabilecekleri bir yöntem, her türlü ifadeyi, içindeki dayanak ve sonuçlara göre sınıflandırmaktır.
Bir ifade -yazılı ve/ya sözlü- içindeki dayanak ve sonuçlar genellikle şu alt-sınıflardan oluşmaktadır:
Dayanaklar
- Veriler,
- Tez, hipotez, teoriler,
- Alıntılar,
- Gözlemler,
- Öne sürülen koşul, varsayım, tahminler,
Sonuçlar
- Tasvir,
- Övmek, övünmek,
- Yermek, yerinmek,
- Temenni, öneri, direktif,
- Yargı,
- Soru.
Bir ifadenin -özellikle sözlü olanlarda- her parçasının, yukarıdaki alt-sınıflardan hangilerine ait olduğunu belirtmesi istenildiğinde, konuşmacılardan kimilerinin oldukça zorlanacağını tahmin etmek güç değildir.
Yoğun bilgi iletim ortamındaki tüm ifadelere bu yöntemin uygulanması -hiç olmazsa bugünün teknolojileriyle- neredeyse ilmkânsız ise de, bir süre sonra, bir ifade içindeki çeşitli alt-sınıfları çaba harcamadan ayırdetmek gibi bir meleke gelişebilmektedir. Bunlardan özellikle varsayım ve yargılar en önemlileri olup, kısa bir gözlem, ifadelerin büyük bölümünün bu iki parça ağırlıklı olduğunu göstermektedir. Eskilerin doğruluğu kendinden menkûl (kendinden başka kanıtı bulunmayan anlamında) dedikleri cinsten.
Bir diğer korunma yöntemi olarak da “soru sormak” önerilmektedir.
Soru sormak o denli güçlü bir araçtır ki, en güvenilir görünüşlü (doğru), (iyi) ve (güzel) yargılarını bir anda kuşkulu, hattâ komik duruma düşürebilir. Örneğin:
- “Tarih bunun böyle olduğunu daima göstermiştir“,
- “Bu yolla hiçbir şey elde edilemez”,
- “Bu, yapılabileceklerin en iyisidir”,
- “Yeni işler ancak yeni yatırımlarla mümkündür”,
- “2 kere 2 daima 4 eder”,
- “Eğitime daha çok parasal kaynak ayrılırsa kalitesi gelişir”,
- “AB Türkiye’yi sömürür”,
- “Türkiye’nin kurtuluşu AB’ndedir”.
Soru sormak yalnızca çürük yargıları ortaya çıkarmaya değil -çünkü böylelikle her şeyin yanlışını bulabilen ama doğrusunu üretmekle ilgilenmeyen kişilikler ortaya çıkar-, sağlam yargılar tesis ederek sorun çözmeye yarayan bir araçtır.
Bu ve benzer keskin yargılara karşı tek cümlelik bir soru yeterlidir: “Nasıl bu kadar emin olabiliyorsun ya da bu güveninin nesnel bir dayanağı var mı?” Bu geçer-geçmez testini aşabilecek kesin hüküm üretmek güç, ama çok güçtür.
Ancak, bu denli yararlı bir aletin kullanımı, belirli bir sistematikle uygulanarak “doğru sorular”ın üretilmesine bağlıdır. Aşağıdaki bölümde bu sistematiğin önemli kısımlarına değinilecektir.
Doğru soru, şu 3 özelliği yerine getirebilen sorulara denilebilir:
(1) Tekillik
Yani, birden fazla sayıda soru tek soru içinde birleşmiş olmamalıdır. Örneğin, “nasıl iş bulabilirim?” gibisinden -pek de anlaşılır görünen- bir (soru) içinde en azından aşağıdaki (soru)lar vardır:
- Hangi işleri yapmaya razıyım?
- Hangi işleri yapmaya yeterliyim?
- İhtiyacım olan geliri hangi işler sağlayabilir?
- Yapmaya razı ve yeterli olduğum ve de ihtiyacım olan geliri sağlayabilecek olan işe -yani mal ve/ya hizmet üretimine- ihtiyaç var mı?
Görüldüğü gibi bir sorunun içinde, ayrı ayrı yanıtları bulunabilecek çok sayıda soru bulunmaktadır. Çoğu işsiz insanın kendi kendine sorup cevabını da muhtemelen bulamadığı (soru) tekil değildir, dolayısıyla da bu haliyle yanıtlanamaz.
Yanıtları verilebilecek hale getirilse iş yine de bulunamayabilir, fakat en azından yukarıdakilerden hangi(ler)i nedeniyle bulunamadığı daha açık olarak bilinmiş olur ve belki de bazı tercih değişikliklerine gidilebilir.
(2) Bulanıklığın belirliliği
İçindeki anahtar sözcüklerin bulanıklık düzeyi belirli (definite fuzziness) olan, “aldatıcı belirlilik” (deceptive definitiveness) içermeyen (soru)lardır. Bu kavrama çeşitli örnekler aşağıdaki TABLO’da verilmiştir:
(3) Netlik
İçi boşalmış, kulağa / kaleme hoş geldiği için kullanılan, fakat, muhatabında zihinsel karışıklığa yol açan kavramlar “net” değildir. Örneğin, “ürün kalitemizi geliştirmek için nasıl bir sistem uygulamalıyız?” ya da “eğitimde kaliteyi geliştirmek için alt-yapı sorunları nasıl çözülmelidir?” gibi sorulardaki “sistem” ve “alt-yapı” deyimleri net değildir.
Netlik aynı zamanda, dilbilgisi kurallarına uygunluğu da içermektedir.
TABLO: “Bulanıklıktaki belirlilik” açısından kimi örnek soruların değerlendirilmesi
Soru örnekleri Anahtar sözcük(ler) Bulanıklıktaki belirlilik Soru kalitesi hakkında düşünceler Bu durumun sonu ne olacak? - durum
- n’olacak?
- yüksek
- yüksek
Her iki anahtar sözcüğün de belirsizlik düzeyi yüksektir; ama aldatıcı bir belirlilik de iddia edilmemektedir. Bu sorunun cevabı da benzer bulanıklıkta olabilecektir. Örn. “iyi olur herhalde”, “belli olmaz” gibi.Sohbet amaçlı kullanıldığı, belirtilen türde yanıtlarla yetinildiği takdirde “doğru soru” sayılabilir. Bir üçgenin iç açılarının toplamı kaç derecedir? - üçgen
- iç açılar
- orta
- yüksek
Nasıl bir yüzey üzerinde bulunduğu belli olmayan bir üçgen söz konusudur. Belki bir düzlem üzerinde de buluyor olabilir, ama olmayabilir de. Düzlem üzerinde bulunduğu gibi bir izlenim verilmekte ise de bu belli değildir. Aldatıcı bir belirlilik vardır. Dolayısıyla “doğru soru” saymak pek yerinde değildir. Bir küre yüzeyi üzerine çizilmiş bir üçgenin iç açılarının toplamı kaç derecedir? - Yüzey
- iç açılar
- yüksek
- yüksek
Bir belirsizlik ya da aldatıcı bir belirlilik yoktur. Dolayısıyla “doğru soru” sayılmalıdır. İşsizlik nasıl önlenir? - işsizlik
- önlemek
- düşük
- düşük
Gerek işsizlik tanımının çeşitliliği, gerekse önleme deyimi ile: (a) halen işsiz olanlara iş mi bulunacağı, (b) halen işi bulunanların işlerinin güvence altına mı alınacağı, (c) gizli işsizlerin açık işsize dönüştürülüp kurum verimlerinin mi artırılacağı ya da bunların dışında bir amaç mı belirtildiği belirli değildir.Diğer yandan, bu haliyle sıkça kullanıldığı için aldatıcı bir belirlilik de kazanmış olan soru “doğru soru” sayılamaz. Yabancı dil öğretimindeki başarı nasıl artırılabilir? - başarı
- düşük
Ne amaçla öğretileceği (ya da öğrenileceği) belli olmayan bir konuda “başarı”dan söz etmek doğru değildir.Turist olarak gidilecek bir ülkenin dilinin çat-pat düzeyinde öğrenilmesi, bir mağazada tezgâhtarlık yapan bir kişinin belirli sorulara cevap verebilecek düzeyde yabancı dil öğrenilmesi, bir bilimsel kongreyi izleyebilecek derecede dil öğrenmek ya da bu amaçlar içinden bir veya birkaçını seçebilmeye imkân verebilecek bir temel edinmek üzere yabancı dil öğrenmek birbirinden çok farklıdır.Bu kadar belirsizliği içinde barındırmasına karşın aldatıcı bir belirlilik -hem de yüksek düzeyde bir belirlilik- içeren bu soru katiyetle “doğru soru” sayılmamalıdır. İrtica ile mücadele stratejisi nasıl olmalıdır? - irtica
- mücadele
- düşük
- düşük
Her 2 anahtar kavram da belirsizdir, fakat sıkça kullanım sonunda aldatıcı bir belirlilik kazanmışlardır. Bu nedenle “doğru soru” sayılmamalıdır. Sanayimizin rekabet gücü nasıl artırılabilir? - rekabet
- artırmak
- orta
- düşük
TL değerini devalue etmek, ihracata pirim vermek ya da diğer yollarla rekabet gücü kısa süre için artırılabilir. Ama bu uzun vade için sürdürülebilirbir rekabet gücü artışı değildir.Diğer yandan, sürekli olarak bu formlarda kullanımı nedeniyle aldatıcı bir belirlilik kazanmıştır. Dolayısıyla “doğru soru” sayılmamalıdır. Sorular niçin sorulur?
Bir soruna, cevap(lar)ı bilinmeyen soru(lar) olarak bakılmalıdır. Soru formunda ifade edilmemiş olsalar da, örneğin, “erozyon sorunu” denildiğinde “erozyon nasıl önlenir?” ya da “sanayiin rekabet gücü düşüklüğü sorunu” denildiğinde ise “sanayiin rekabet gücü nasıl yükseltilebilir?” (soru)ları kastedilmektedir.
Bu sorular bu halleriyle genellikle yanıtlanamazlar. Soruların bu ilk hallerine “ham sorular” denilebilir.
Bunları yanıtları bilinen ya da bilinebilecek olan soruların birer bileşkesi olarak ifade etmek gerekir; matematikteki çarpanlara ayırma işlemi gibi!
Bir (soru)nun değeri
Bir ham (soru)nun parçalarından birisi durumundaki bir (soru)nun “değeri”, söz konusu ham soruyu ne ölçüde anlaşılabilir -ya da çözülebilir– kıldığı ile ölçülebilir.
Buna göre, bir ham soru çok sayıda soruya parçalandığında, ortaya çıkacak soruların hepsi eşit “değer”de olmayabilecektir. Bazıları yüksek değerli, bazıları düşük değerli sorular bir araya gelerek ham soruyu oluşturmaktadırlar. İşte mesele, bu yüksek değerli soruları sorabilmektir.
Yüksek değerli sorular nasıl üretilebilir?
Her sorun kendi değerler sistemi içinde geçerlidir. Buluğ çağına giren bir erkek çocuğun avcılıkta yeterli becerileri kazanamamış olması, vahşi yaşam içindeki kabile topluluklarının değerler sistemlerine göre bir sorun iken, modern yaşamın değerler sisteminde bunun tam aksi -hayvanları beceriyle avlayabilen bir çocuk- bir (sorun) sayılır.
Değerler sistemi, (sorun)ların tanımlandığı bir koordinat sistemi gibidir.
Değerler sistemi, adından da anlaşılabileceği üzere çok sayıda değerden oluşmaktadır. Bunların içinde bazıları çağdaş değer normlarıyla uyuşum içindeyken kimileri de aykırı olabilmektedir. Yozlaşmış birçok değer yargısının değerler sistemi içinde pekalâ yer bulabildiğine sıkça şahit oluruz. (Bu yazının amaçları açısından ve bu yazıyla sınırlı olmak kaydıyla, “çağdaş değer normları” deyimiyle, insanlık ailesinin geçmişten bu yana, bilim, ahlâk ve sanat alanlarında üretip, zamanın aşındırıcılığına dayanabilmiş ve de değişen koşullarda geçerliğini sürdürebilmiş “değerler” kastedilmektedir. “Bu çağa ait” anlamına gelen kavrama ise, bir başka sözcük -örneğin çağcıl- karşılık olarak kullanılabilir.)
Söz konusu yozlaşma, toplum yaşamını oluşturan şu 3 boyutta da olabilir: Bilim, ahlâk ve sanat. (Burada bilim en genel anlamıyla kullanılmakta olup, yalnızca bilimsel disiplinin tanımladığı alanı değil, akıl ve sezginin birlikte yer aldığı tüm süreçleri de -keşifler, icatlar, mühendislik, felsefe gibi- kapsamaktadır.
Ahlâk ile, dinleri de içine alan tüm öğretilere konu olan çerçeve kastedilmektedir.
Benzer şekilde sanat ile de belirli sanat dalları değil, en genel çerçevesiyle estetik kastediliyor.)
Bilim boyutunu oluşturan değer yargıları (doğru) ve (yanlış)lar arasında yer alırken, ahlâk boyutundaki değerler (iyi) ve (kötü)ler arasında, sanat boyutundakiler ise (güzel) ve (çirkin) uçları arasında değerlendirilmektedir.
İşte, yüksek değerli (soru)lar, bir (sorun)un, içinde yer aldığı değerler sisteminin bu 3 boyutunun olumsuz uçlarındaki (yanlış), (kötü) ve (çirkin) değerlerinin keşfedilip, bunların değiştirilmesine yönelik (soru)lar sorarak üretilebilir. Bu, bir anlamda matematikteki koordinat sistemi değiştirme işlemine benzetilebilir.
Sorunlar, yoz değer uçlarında oluşur..
O halde, doğru soru üretimine geçmeden önce, söz konusu (sorun)u çevreleyen değerler sistemini ve özellikle de bu sistemin (yanlış), (kötü) ve (çirkin) uçlarında yer almış olabilecek -soruna ilişkin- değer yargılarını incelemek gerekir.
Çünkü, sorunların önemli bir bölümü -hepsi dememek için- bu uçlardaki değer yargıları nedeniyle oluşmakta, fakat toplumda ya genel kabul görmekte oluşu ya da paradigmaların körelticiliği nedeniyle üzerlerinde durulmamaktadır.
Sanayide, politikada, toplum yaşamının çeşitli alanlarında sorun saptama ve çözme işiyle uğraşanların ilk bakmaları gereken yer işte bu “uç”lardır.
Bir örnek..
“Tarım sektörü nasıl yeniden yapılandırılabilir?” formundaki bir ham soru -ki buna karşılık gelebilecek onlarca sorun üzerinde sürekli tartışılmaktadır- için yüksek değerli (soru)lan neler olabilir?
(Bilim), (ahlâk) ve (sanat) boyutlarından ilk ikisinin daha yüksek ilgisi nedeniyle, (yanlış) ve (kötü) uçlarında yer alan değer yargıları düşünüldüğünde şunlar görülebilir:
(Yanlış) uca yakın kimi değer yargıları
- Devlet “önder”, diğer paydaşlar ise “tabi”dir.
- Sektörün yeniden yapılanması, onu oluşturan kurumların yeniden yapılanmaları demektir.
- Örgütlenme hiyerarşik olmalıdır.
(Kötü) uca yakın kimi değer yargıları
- Etik kurallar, kurumsal örgülerin düzgün işlemesi için kullanılabilecek etkili bir araç değildir. Bunu ancak emredici yasalar yapabilir.
Yüksek değerli sorular bu değer yargılarından üretilebilir mi?
Tarım sektörünün yeniden yapılandırılmasıyla ilgili söz konusu ham soru ile ilgili (yanlış) ve (kötü) değer yargılarının yukarıdaki örnekleri kullanılarak bazı sorular üretilebilir. Örneğin:
Soru 1 : Tarım sektörünün yeniden yapılanması (YY), sektör paydaşlarının teker teker yeniden YY’ndan mı ibarettir? Paydaşların aralarındaki 2’li, 3’lü, çoklu ilişkiler, en az paydaşlar kadar önemli değil midir? YY’da bu ilişkiler de dikkate alınmalı mı? Bu denli karmaşık ve çok sayıda ilişki nasıl bir yöntemle dikkate alınabilir?
Soru 2 : Hiyerarşik örgütlenme türü dışında başka yollar da var mıdır, olabilir mi, nasıl?
Soru 3 : Birlikte yaşama kuralları içinde etik ve yasa’ların payları nedir, ne olmalıdır? Başka kural türleri de var mıdır? Bunlar, paydaşların birlikteki yaşamlarını düzenlemekte kullanılabilir mi, nasıl?
Bu soruların her biri yüksek değerli sayılabilir. Çünkü, söz konusu (sorun)un anlaşılmasına -ve dolayısıyla da çözülmesine- yüksek derecede katkıda bulunabilirler. Şöyle ki:
Soru 1 yoluyla: Çok paydaşlı sektörlerin YY, gerek paydaşların YY ve gerekse aralarındaki çeşitli ilişkilerin YY demektir. Bunların tümünü birden göz önüne alabilecek bir yöntem Paydaşlar Matriksi denilebilecek ve satır ve sütunlarında paydaşların yer aldığı bir tablodur.
Her satır ve sütunun kesiştiği hücrede, o satır ile sütundaki paydaşlar arasındaki ilişkileri tanımlayabilecek bilgiler yer alır.
Satır ve sütun aynı paydaşa aitse, o hücrede, o paydaşın iç yapısını tanımlayabilecek bilgiler bulunur.
Buna göre, birisi YY öncesi, diğeri ise YY sonrasına ait olmak üzere 2 adet YY matriksi oluşturulur. YY, paydaşların iç yapılarının ve aralarındaki ilişkilerinin yeni durumlarının belirlenip uygulanması olarak anlaşılmalıdır. Bu durumda YY net bir anlam kazanmakta ve (sorun)un çözülmesine yardımcı olmaktadır.
Soru 2 yoluyla : Ağ tipi örgütlenme, çok paydaşlı yapılar için kullanılabilecek etkili bir örgütlenme modelidir.
Soru 3 yoluyla: Toplum ilişkileri, çeşitli kurumların birlikte yaşamalarını düzenleyecek kurallar yoluyla sağlıklı yürüyebilir. Bu kurallar, kesin sınırlı kurallar (yasalar ve ona dayalı mevzuat) ile, bulanık sınırlı (fuzzy) kurallardan (gelenekler, dini kurallar, etik kurallar gibi) oluşur.
Bu kurallar bütünü içinde her bir kural diliminin ağırlığı dengeli olmalı, hiçbiri diğerinin üzerinde tahripkâr bir etki yapmamalıdır. Etik kurallar, çok paydaşlı bir sistemde kesin mantık kurallarına bağlanamayacak birçok ilişkiyi düzenlemekte yararlı kurallar olarak kullanılmalıdır.
Peki, uçlara yakın bu değer yargıları nasıl belirlenecek?
Yukarıdaki örnekten görüldüğü gibi, değerler sistemini oluşturan boyutların olumsuz uçlarına yakın değer yargıları verimli birer (soru) üretecidirler. Peki ama, bir dizi değer yargısı içinde hangilerinin üretken -yani olumsuz uçlara yakın- oldukları nasıl anlaşılacaktır? Eğer bir yöntem kullanılmaz ise bu güç olabilir.
Bir yöntem önerisi..
(Sorun)un, içinde tanımlandığı bilim-ahlâk-sanat boyutları içindeki değer yargılarının hangilerinin yanlış, kötü ve çirkin olduklarına bakılmaksızın, önemli değer yargıları öncelikle saptanmalıdır. Buna değer dökümleme (value audit) denilebilir. (Bkz. https://tinaztitiz.com/3247/deger-dokumleme/)
Bu dökümleme bir ortak akıl çalışmasıyla yapılabilir. Bir beyin fırtınasında üretilebilecek çok sayıda değer önerisi, onu takibedecek süzme oturum(lar)ı yoluyla daha az sayıda önemli değere indirilir. Bunlar içinden hangilerinin olumsuz uçlara (yanlış, kötü, çirkin) ait olduğu, yine benzer bir yöntemle belirlenebilir.
Sonuç
Görüldüğü gibi doğru soruların sorulması oldukça meşakkatli bir süreçtir, ama varılabilecek sonuçların işe yararlılığı açısından da değerli bir yöntemdir. Peki, sorunları çözebilmek için doğru sorular sormanın alternatifi yok mudur? Kuşkusuz vardır. Tarih boyunca öyle insanlar görülmüştür ki en karmaşık sorunları dahi zihninde -nasıl olduğu bile anlaşılamayan yollarla- işlemlere tabi tutmuş ve devrim yaratıcı değerde çözümler üretmiştir. Bilim tarihi bu gibi kişiliklere şahittir.
Bu gibi kişiler nadir olacağına göre, toplumun gündelik sorunlarını çözebilmek için sıradan sayılabilecek çoğunluğun kullanabileceği ve yine de doğru sonuçlara götürebilecek olan yöntemlere ihtiyaç vardır. Doğru soruların sorulması bu yöntemlerin başlıcasıdır denilebilir.
Unutulmaması gereken bir nokta da, sorunların çoğunun, doğru sorulmamış -bilindiği varsayıldığı için- sorulara verilen yanıtların yol açtığı sorunlardır. Yanlış, kötü ve çirkin uçlardaki değerlere dayalı çözümler, sorulmamış sorular yoluyla üretilmişlerdir. Pazartesi, 05 Ağustos 2002
-
May 25 2012 Kural kirliliği..
Mevzuat nehrinde kuralsızlıktan boğulmak..
Neye dayanırsa dayansın kurallar daima şu temel varlık nedeninin ürünleridir: Birşeylerin birlikte yaşama zorunluğu!
Şirketlerin toplumlarla birlikte yaşayabilmeleri için ticaret kanunları, eşlerin birlikte yaşayabilmeleri için medeni kanunlar, insanların hayvanlarla birlikte yaşayabilmeleri için hayvanları koruma yasaları ilh. sadece birkaç örnektir.
Ama bu yasaların hiçbiri tek başına amacını gerçekleştiremez. Yasalarla konulan kuralların en zayıf yanı “belirsizlik altında işe yaramayışları”dır.
Yasal kurallar “kesintili mantık” (discrete logic) uyarınca işlerler. Bir kuralın yasa ile düzenlenebilmesi için, kuralın konusunun sınırları, o sınırlar içindeki durumlar, o durumlar karşısında ne(ler) yapılacağının sınırları belirli olmalı, onların herkes tarafından aynı şekilde ayırdedilebilmesine imkân tanıyacak şekilde nirengi noktaları bulunmalıdır. İşte bu nirengiler, sürekliliğin kesintiye uğradığı noktalardır ve bu tür kurallar bu yüzden kesintili mantık uyarınca işleyebilirler.
Halbuki toplum yaşamı “bulanık [1] mantık” (fuzzy logic) uyarınca işler. Bu mantık sisteminde –saçaklı mantık da deniliyor- siyah ile beyazın arasında sonsuz sayıda gri ton vardır, kesinti yaratabilecek bir sıçrama yoktur.
Yasal kurallara göre yalnızca doğru ve yanlışlar varken, bulanık mantığa göre bunlar arasında “belki doğru”, “biraz doğru” gibi bulanık doğru ve yanlışlar da vardır.
Herhangi bir alandaki birlikte yaşam için, kesintili ve bulanık mantık esaslı kurallar birlikte tanımlanmış ve de böylece kabul görüp uygulanır olmalıdırlar.
Birlikte yaşama kurallarının yaklaşık dağılımı
Alan
Yaklaşık payı
Gelenek kuralları %30
Yasal kurallar %10
Zorunluktan doğan kurallar %5
Etik kurallar %15
Dini kurallar %20
Herşeye karşın kontrol dışında kalan alan %20
Yukarıda, kesintili ve bulanık mantık kurallarının birlikte kullanımlarına ve ayrıca da bunların toplam içindeki ideal sembolik ağırlıklarına işaret edilmektedir. Her ne kadar her bir dilimin içinde hem kesintili (discrete) ve hem de bulanık (fuzzy) mantık kuralları varsa da, yasal kuralların ağırlıklı olarak kesintili, diğer hepsinin ise ağırlıklı olarak bulanık mantık esaslı olduğuna dikkat edilmelidir.
Beğenelim ya da beğenmeyelim, toplumu birlikte yaşatan kuralların büyük çoğunluğu bulanık mantık esaslıdır. Çünkü olayların da çoğunluğu bu tür mantık uyarınca oluşmaktadır.
Sayılar kadar, onlarla ilgili mantık işlemlerinde de tarihte ilginç gelişmeler olmuştur. Geleneksel kesintili mantık sistemine göre –ki daima iki durumdan birisi geçerli olmak zorundadır- daha karmaşık yedili bir mantık sistemini eski Hindistanda Jain’ler kullanmıştır. Şöyle;
- Olabilir
- Olmayabilir
- Olabilir, fakat değildir
- Belirsiz olabilir
- Olabilir fakat belirsizdir
- Olmayabilir fakat belirsizdir
- Olabilir ve olmayabilir ve aynı zamanda belirsizdir..
Bulanık mantık sisteminin sonsuz sürekliliğine göre yine de kesintili sayılabilecek bu yedili mantık sisteminin dahi gerçek yaşam durumlarını ne denli daha iyi temsil edebildiğine dikkat edilmelidir.
Modern –denilen- yaşamın temposu içinde birbirini dinlemeye vakti ve tahammülü bulunmayan, ayrıca da zihni doğmalarla doldurulup gerçeklerin tek ve mutlak olduğuna koşullandırılmış insanın, bırakalım yedili mantığı, ikili kesintili mantığı bile uygulayabilme sabrını göstermesine şaşmak gerekir.
Bir tuzak: Kesintili mantık kuralı ile düzenleme spirali!
Birlikte yaşamın söz konusu olduğu yerlerde kural koyanlar açısından en kolay kurallar kesintili mantık esaslı olanlardır.
Kesintili mantığın –görünüşteki- kolay çözüm üretme özelliği, kural koyucuların fazla düşünmeden kural üretmelerine yol açar. Her nerede bir sorun görünüyorsa, o görüntüyü yok edecek keskin bir kural konularak “iş bitirilmiş” olur.
Birbirini anlamanın yerini almış olan ben merkezlilik, her türlü belirsizliği “ben” hesabına yontmak isteyeceği için, bu tür kesin tanımlamalar hemen herkesçe de benimsenir.
Fakat trajedi hemen başlar. Kesin tanımlamalardaki sınırlar niçin oradan geçmektedir? Farklılıklar var olduğuna göre onları dikkate almayan keskinliklerin yol açacağı haksızlıklar nasıl giderilecektir? Ve bunlar gibi onlarca itiraz –ki çoğu da yerindedir- üremeye başlar.
Bu itirazlar toplumsal baskılar oluşturmaya başlayınca kesintili mantık yandaşı yöneticiler çareyi yine kesintili mantık sisteminin kesin sınırlı kurallarında bulur ve ek kurallar koyarlar. Konulan ek kurallar yakınmaların bir bölümünü giderir. Bir bölüm haksızlık ise aynen kaldığı gibi, evvelce bulunmayan yeni haksızlıklar da ortaya çıkar.
Bu sürecin kritik elemanı, kimin sesinin çok çıktığıdır. Hangi baskı grubu haksız olduğunu daha yüksek perdeden dile getirebilirse kural koyucu o kesim için ek kural üretir. Her ek kural, sesi az çıkan gruptan alınıp diğerine verilen bir pasta dilimi gibidir.
Toplum, bu süreci keşfetmiş ve olabildiğince atomize olarak kendisine ek kurallar üretilmesini talebetmeye ve bunun için de baskı grubu olarak sesini duyurmaya çalışmaktadır.
Graicunas formülü [2] burada da geçerli!
Her ek kural, daha evvel konulmuş olan kurallarla çelişmemek zorundadır. Ama belirli bir karmaşıklık düzeyinden sonra da bu pek mümkün değldir. Yönetim biliminde kullanılan “kontrol sahası prensibi”, kurallar için de geçerlidir. Her konulacak kural ile daha evvel konulmuş kurallar arasındaki olası ilişkilerin sayısı, Grainucas’ın ünlü formülüne göre hesaplanabilir. Örneğin, birbiriyle ilişkide olacak kuralların toplam sayısı 100 civarında olsa, bu kurallar arasındaki olası ilişkilerin sayısı 6.1031 mertebesinde olacaktır. Bu nedenle de kurallar yığını bir süre sonra içinden çıkılmaz hale gelir. İşte bu, “kural kirlenmesi” denilen olgudur.
İnsanlarımızın çoğu, kendilerini rahatsız eden iklim keskinleştikçe daha çok kesintili mantık kuralı arzu eder hale geliyor. Her eğrilik için bir yasa çıkarılması –ki öyle bir durum gerçek bir felâket olurdu- mümkün olabilse, ülke nüfusunun %90’ının bu kuralları yorumlayan, uygulayan, denetleyen, yargılayan ve benzeri işlerle uğraşması gerekirdi.
Türkiye, kural kirlenmesi sürecinin çıkmazına sürüklenmiştir. Kamu, özel ya da gönüllü hangi kuruluşa giderseniz gidiniz, kesintili mantığın sonsuz spirali içine birdenbire girersiniz.
Bir gönüllü kuruluşun toplantısına katılanlara, daha kapının girişinde, “toplantıya katıldığımı imzamla teyit ederim” anlamında bir form imzalatılır. Bu acayipliğin bir adım sonrası, imzanın sahte olup olmadığının noterden onaylatılması, noterin sahte olup olmadığının da bir başka organca teyididir.
Vergisini yatırmak için vergi dairesine giden vatandaşın o masadan bu masaya koşturulması, devlet veya üniversite hastanelerinin bahçelerinde hastaların bekletilmesi, yaralı olarak acil servise getirilen hastanın sigorta kâğıdının sorgulanması ve benzeri olaylar yeni yasa, tüzük, yönetmeliklerle çözülemez.
Bunların altında yasalar değil, her şeyin, kesintili mantığın keskin hükümleriyle halledilebileceği yanlış inancı yatmaktadır.
Trafikteki ölümlü kazaların neredeyse tamamını önleyebilecek 3-5 adet bulanık mantık kuralına uymaya yine bu mantık uyarınca “söz” verenlerin aralarında oluşturacakları bir ağ yine bir bulanık mantık ürünü olacaktır. Yasalarla bir türlü önlenemeyen, ancak istatistiklerle oynanarak –kazadan sonra hastanede ölenler hariç tutularak- azaltılmış gibi görünen ölümlü kazalar ancak bu türlü önlenebilir.
Yasalar ya da gece yarısı evden alınıp götürmelerin yarattığı terör ile önlenmeye çalışılan rüşvet, keskin hükümlü yeni yasalarla değil, “rüşvet vermeme” riskini üstlenebilen gerçek girişimcilerin oluşturacağı ağın, yine bulanık mantık uyarınca vereceği “söz”ler yoluyla önlenebilir.
Bu örneklerin sayısı artırılabilir. Ama anlaşılması gereken, ister etik, ister gelenek isterse dini kural kılığında olsun bulanık mantık kurallarının olağanüstü etkisidir.
Kesinliğin çıkmazına saplanmış, her kesin kuralın işlemeyeceği sınırları keşfedip o bölgeleri istismar etmekte uzmanlaşmış bir toplumun etik başta olmak üzere bulanık mantığın süreklilik gerçekliğine dönmesi zordur, ama bir başka yol da yok gibidir.
14 Temmuz 2002
[1] “Bulanık” yerine “gevşek” sözcüğünün kullanılması da mümkün ve muhtemelen daha da iyi olabilir. Fuzzy sözcüğü, düşük Almanca (Low German) fussig (gevşek, elyaflı, süngersi) sözcüğünden gelmektedir. (Origins, Eric Partridge, Greenwich House, 1983)
[2] V.A. Graicunas, bir Fransız yönetim danışmanı olup 1933 yılında ortaya attığı bir formülle “Yönetimde Kontrol Sahası Prensibi” (span of control) adı verilen bir yaklaşımı tanımlamıştır. Buna göre, bir üstün yönetebileceği azami ast sayısı, bu durumda ortaya çıkması olası ilişkilerin azami sayısı tarafından belirlenir. Bu ilişki sayısı ise n.(2n-1 +n-1) formülü ile hesaplanır. Buna göre 7 astın yönetimi halinde ilişki sayısı 490; 8 ast halinde 1080, 9 ast halinde ise 2376dır. Bu nedenle özellikle ordularda bir 1:7 civarında bir üst-ast oranı genel kabul görmüştür. (Bkz. http://en.wikipedia.org/wiki/Span_of_control)
-
May 25 2012 Ücret kargaşası nasıl önlenebilir?
Şikayetleri gruplayalım..
Ücret şikayetlerini, özellikle de kamu kesimindekileri birkaç grupta toplamak mümkündür:
- Yaşamak istediği hayat standartı için geliri yeterli olmayanların şikayetleri (hemen herkes),
- Kendini mukayese ettiği kişiler / kesimler dolayısıyla gelirinden şikayet edenler -ki bunlar da ikiye ayrılır-:
(a) Ücretini hak etmemekle birlikte, başka hak etmeyenlerin de varlığına dayanarak şikayet edenler
(b) Ücretinin karşılığından fazlasını verdiği, objektif ölçülere göre sabit olup da şikayet edenler
Bu üç grup içinde ilk ikisinin şikayetlerini karşılamak oldukça kolaydır. Toplum olarak zenginleştikçe, düşlediğimiz yaşam düzeyine yaklaşacağımız tabiidir.
Bu ise, daha çok ürettikçe olabilecek bir iştir. Daha çok üretebilmenin koşulları da bellidir. Bu koşulların bağırmakla gerçekleşmesi imkansızdır.
Dolayısıyla bu bağlamda sızıldanmanın fazla bir anlamı yoktur.
İkinci grup için ise bu kadar dahi bir açıklamaya ihtiyaç yoktur. Yalnızca, “kötü örnek örnek alınamaz” demek yeterlidir.
Böylece şikayetlerin %66.6’sını karşılamış olmakta, geriye sadece %33.3’lük gibi bir azınlığın (!) şikayetleri kalmaktadır. Ancak ne var ki bu azınlık, sesine çok kulak verilmesi gereken bir azınlık olup genellikle sesi pek çıkmayan, kamu kesiminin ürettiği her ne yararlı iş varsa onları üreten bir azınlıktır.
Bir azınlığın ücret sorunu gibi görünen sorun aslında, Türkiye’mizin birçok farklı görünümlü sorununun kıyafet değiştirmiş bir bileşkesidir.
Ürettiğinin karşılığını almak..
“Ürettiğinin -toplumun zenginlik sınırları içinde- karşılığını alamamak” şeklinde formüle edilebilecek bu sorunun çözülebilmesi için, soruna nelerin yol açtığına bakılmalıdır. Aksi halde sorun, “filan genel müdürün haksevmezliği” veya “baba’nın çalışanlara sahip çıkmayışı” gibi gerçekle ilişiği bulunmayan biçimlere bürünebilir ve bürünmüştür bile.
Bu nedenlerin hangisinin öbüründen daha önemli olduğu konusu biraz karışıktır. Dolayısıyla, bu sebepleri -hiç olmazsa başlangıçta- eşit önemde saymak daha doğrudur. Kanımızca, yukarıdaki şekilde formüle edilen soruna ait gerçekler şunlardır:
(a) Ücret tanımındaki karışıklık
Üzerinde bu denli yoğun şikayet bulunan “ücret”in tanımı konusunda, ülkemizde inanılması güç bir karışıklık vardır.
Bir kısım vatandaşımız ücretin, devletin kendilerine ödemesi gereken ve yaptıkları ya da yapmadıkları işlerle ilgisi olmayan zorunlu bir ödeme olduğuna inanmaktadırlar.
Bir diğer kısım ise ücreti, yaptıkları iş karşılığında kendilerine ödenen TL cinsinden bir bedel olduğunu, bunun dışındaki ödentilerin (adına yanlış olarak sosyal hak denilmektedir) ise ücret sayılamayacağını düşünmektedirler.
Bir başka grup insanımız ise ücretin, örgütlerinin gücü ile orantılı olarak alınabilecek bir karşılık olduğunu savunurken, çok ufak bir azınlık da ücretin, işgücü piyasasına arz ettikleri akli ve/ya bedeni emeğin, arz-talep dengesi içindeki karşılığı olduğunun bilincindedir.
Ancak her ne olursa olsun ücretin tanımı konusunda sağlıklı bir fikir birlikteliği yoktur. İnanmayanlar, rastgele 10 kişiye ücretin tanımını sorup, alacakları cevaplardan şaşkalabilirler.
(b)Ücret verenler için de karışık tanım
(a) şıkkında belirtilen kavram kargaşası yalnız ücret alanlar için değil, ücret verenler için de geçerlidir.
Buna inanmayanlar da 1475 sayılı iş yasasındaki “ücret” tanımına bakabilirler.
(c)Ücret düzeyi ve ücret yapısı
Ücret sorunları ile ilgilenenlerin ne kadarının “ücret düzeyi” ve “ücret yapısı” kavramları gibi iki anahtar kavram hakkında doğru bilgi sahibi olduğu da şüphe götürür.
Bu da ikinci bir eksiklik olup inanmayanlar bunu da test edebilirler*.
(d) Gelir yetmezliği: Kök sorun
Şikayetlerin büyük bir bölümü, adına “Gelir Yetmezliği” denilebilecek olan ve enflasyondan tüketim ahlakı yetmezliğine, beceri yetersizliğinden hızlı nüfus artışına kadar yayılan geniş bir sorunlar yelpazesinden kaynaklanmaktadır.
Ortalama gelir düzeyi düşük, harcama konusundaki motivasyon yüksek oldukça bu sıkıntılar azalmayacak, aksine artacaktır.
(e)Enflasyon= Kemirgen
Enflasyon, ücretleri kemiren -ve büyük parçalar koparan- bir etkendir.
Enflasyon, toplumun az üretip, ondan daha çok tüketmesinden kaynaklanmaktadır.
Hal böyle iken, birçok sektörde “en az enflasyon oranında zam yapmak”, genel kabul gören bir uygulama haline gelmiştir.
Bu ise, bazı kesimlerin enflasyondan korunurken (kısmen, tamamen ya da fazlasıyla), bazı kesimlerin ise bu yükü olduğundan daha ağır olarak taşımalarına yol açmaktadır.
Enflasyonun kendisi haksızlıktır. Ama bu haksızlığın haksız biçimde dağılımı, haksızlığı ortadan kaldırmamakta aksine daha da büyütmektedir.
(f)Kalabalık kamu kadroları
Kamu kadrolarının gereğinden fazla kalabalık olması, bu kesimde çalışanların ücretlerini düşüren en önemli etkendir.
Kalabalık kamu kadrolarının başlıca sebepleri ise, adına İş Yaratma teknolojisi denilebilecek metodların uygulanması için çalışmak yerine, işsizliğe karşı kolay bir önlem (!) olarak kamuya ek personel almak ve ikinci olarak da özel girişimcilerin yapmaları gereken işleri (ayakkabı, bez, tuz ve süt üretiminden temizlik ve taşıma hizmetlerine kadar) kamunun yapmaya “kalkışması” dır.
“Doğru sistem kuramamak” gibi başka nedenler varsa da ilk iki sebep zaten yeterlidir.
(g)Yoz siyaset anlayışı
Mevcut siyaset anlayışımız ve buna dayalı örgütlenme (ki hepsine birden yanlış siyaset anlayışı denilebilir), ücretlerin, teknik bir hesaplama işi olmaktan çıkıp, “birilerinin birilerine haksız çıkar sağlama yarışı” na dönüşmesine yol açmıştır.
Örneğin sözleşmeli personel uygulamasının dejenere edilerek, kollanmak istenilen personele bol keseden dağıtılması, işini dürüstçe yapan insanların dolaylı olarak cezalandırılmasına yol açmıştır.
(h)Müktesep hak
Her ne şekilde olursa olsun bir defa alınan ücretin derhal müktesep hak haline gelmesi, sorunu içinden çıkılamaz hale getirmiştir.
(i) Gereksiz korumacılık
Belirli sektörlerdeki gereksiz korumacılık, o sektörlerdeki ücretlerin olması gerekenin üstüne çıkmasına ve onun da başka sektörler için “belirleyici” olmasına yol açmıştır.
(j) Zam için manivela
Belirli sektörler, işçi ücretlerini bir manivela olarak kullanmakta ve ürettikleri malların fiyatlarına bu yolla aşırı zam yapmaktadırlar.
Ürün maliyeti içindeki işçilik payı örneğin %10 olan bir malı üreten özel sektör kuruluşu, işçisine toplu sözleşmede %150 zam yapmakta, ondan sonra da bunu bahane ederek ürün fiyatına yüksek oranda zam yapabilmektedir.
Piyasa ücret yapısını bozan bu uygulama son derece yaygındır.
(k) Yapıyı bozan ekler
Tazminat, ek ödeme, yan ödeme vs gibi adlar altında ödenen ve güya belirli bir kesimin diğerlerine göre mağduriyetini önleyeceği sanılan acayiplikler tek sonuç vermektedir: Genel ücret yapısının daha da bozulması!
(l)”e şit işe eşit ücret” nedir ne değildir?
Hemen herkesin ağzında (özellikle de en çok çiğneyenlerin ağzında) slogan olmuş “eşit işe eşit ücret” in ne demek olduğunda büyük bir kavram kargaşası vardır.
Bir kesim (çoğunluk), “eşit iş” derken, gerçekten birbirinin aynı olan işleri anlarken, çok küçük bir azınlık ise “iş değerlemesi yöntemi uygulanarak bulunan ağırlık puanlarının eşit olduğu işler” i anlayabilmektedir.
(m) Söke söke almak!?
“Söke söke alırız” inancı, ücret yapısı deformasyonunun önemli bir nedenidir.
Toplu pazarlıklarda ücret zammını gerçekten “söke söke” alanların cebinden, enflasyonun “usulca” geriye aldığı zamlar, daha az “sökme” (her ne demekse) gücüne gücüne sahip olanları mağdur etmektedir.
Toplu pazarlığın bir ilkesi serbest pazarlık ise, onun ayrılmaz ikizi de serbest rekabet olmalıdır. Çoğu tekel durumunda olan kamu kuruluşlarının ürettikleri mal ve hizmetlerdeki tekelcilik, bu “sökme” işini, tek taraflı bir eylem haline getirmektedir.
Bu genel gerçeklerin dışında, “genel ücret yapısı” ndaki sorunlar şu özel nedenlerden de beslenmektedir:
(n) İlke eksikleri
657 sayılı Devlet Personel Yasası, toplumumuzun uygulayamadığı bazı ilkelerinden dolayı, kamu personeli ücretlerini bir haksızlıklar manzumesine dönüştürmüştür.
Adına, “Başarı Değerlemesi” (Merit Rating) denilen ve ölçülmesi güç işlere (çoğu kamu hizmetleri böyledir) uygulanan metodun, kamu yöneticilerinin çoğunluğunca bilinmeyişi veya uygulanmayışı ya da uygulanamayışı ve bunun yerine bambaşka ölçülerin kullanılması, kamu personeli ücret yapısını önemli ölçüde bozan etkenlerden birisidir.
(o) Kurtuluş ünvanda görülünce..
657 sayılı yasanın öngördüğü ücret modelinde ücretin, ancak “yüksek ünvan” ile mümkün olabilmesi, zorlamayla birçok anlamsız ünvanın ve dolayısıyla da ücret bileşeninin doğmasına neden olmuştur.
(p) Beceri kazandırma sistemi
Kamu personelinin yapmakla yükümlü oldukları işlere uygun nitelikler edinmelerini sağlayabilecek bir “Beceri Kazandırma Sistemi”nin yokluğu, ücretlerin nitelik ve liyakata değil, amirine yaranma, iktidar partilerine yakın olma (veya görünme) gibi unsurlarca etkilenmesine ve sonuçta da ücret yapısının bozulmasına yol açmıştır.
(q) Sözleşmeli statü
Başlangıçta, ancak çok az sayıdaki üst düzey görevlisine “teminindeki güçlük” ücretini verebilmek amacıyla çıkarılan sözleşmeli personel uygulamasının kısa sürede dejenere edilip yaygınlaştırılması, müdüründen çok maaş alan sekreter ve şoförleri yaratmıştır.
(r) Sendikalı ve sendikasız yanyana..
Aynı kuruluş içinde, benzer görevleri yapan kişilerin bir bölümünün sendikalı bir bölümünün sendikasız oluşu önemli bir çelişkidir.
Tanım itibariyle serbest pazarlık, serbest rekabete açık işler için uygulanabilir. Rekabeti olmayan işlerde (örneğin köy hizmetleri, sağlık hizmetleri ya da belediyelerin temizlik işlerinde), bir kısım personelin serbest pazarlık imkanına sahip olmasının, sonuçta farklı ücret alan “eşit işler(!)” yaratması kaçınılmazdır.
Bunun sebebi de bu tür hizmetlerin, “hizmet satınalma” yoluyla değil “kamu görevlisi” eliyle yapılmasıdır.
Bu tablonun çıkış yolu var mıdır?
Tabii ki vardır: Bunlardan en kolayı, tüm kamu görevlilerinin ücretlerini mesela 20 milyon TL’den başlatmaktır. Böyle bir çözüm aslında işsizlik meselesine de büyük katkıda bulunacaktır. Her kamu görevlisi asgari bir kişi tutup işini (yapılacak bir iş varsa) ona yaptıracak, kendisi de bilgi ve becerisini kullanabileceği daha yararlı hizmetler üretecektir.
Böyle bir çözümün uygulandığı ilk pazartesi günü işe gelen olursa bu çözüm pekala yürütülebilir.
Ancak bu çözümün uygulanmasında bazı pratik güçlükler vardır. Örneğin T.C. bütçesinin 900 trilyon kadar olması gereği filan gibi!
Başka çözüm var mıdır?
Pek hoş görünmese ve kısa sürede şikayetleri dindiremese de çözüm, yukarıda başlıcaları sayılan yanlışları ortadan kaldıracak bir “paket”in uygulanmasıdır.
Yapılmaması gereken ise birçok şey olabilir. Ama bunlar içinde bir tanesinden özenle kaçınmak gerekir: O da sistemin orasına burasına yama yapmaktır. Yani, en fazla bağıran kesime yeni bir ad altında (tazminat vs gibi) bir ödeme yapmak, daha sonra en fazla bağıran kesime aynı hakkı tanımak ve bu yolla vakit geçirip, sorunu daha da büyüterek ileriye taşımak!
Tabii bir başka (ve belki de en etkili) çözüm de, işlerin güçlüğü ile ücretlerini tam ters orantılı hale getirmeye devam etmek ve sonuçta herkesin birer trilyonluk maaşlarıyla ekmek alamayacak hale gelmesini görmek ve ancak ondan sonra yukarıdaki “paket” çözümü uygulamaya mecbur kalmaktır.
Yeni bir ücret sistemi..
Kamu kuruluşlarında uygulanan çeşitli ücret statüleri, çeşitli nedenlerle dejenere olmuş ve bugün, ne çalışanlar ne çalıştıranlar ne de hizmet alanları memnun edemeyen, memnun etmek bir yana her kesimi ayrı ayrı çileden çıkaran bir duruma gelmiş dayanmıştır.
Artık “iyi bir ücret sistemi” ne sahip olmak, “olursa iyi olur ama olmazsa da böyle idare eder” çizgisinin ötesine geçmiştir.
Ancak, “iyi bir ücret sistemi” ni gerçekleştirmek bir yana tanımlamak dahi pek kolay değildir. “İyi bir ücret sistemi”:
– Çalışanlara en yüksek ücreti veren sistem midir?
– İşlerin güçlüğünü ücretlere yansıtan sistem midir?
– Çalışanların performanslarını dikkate alan sistem midir?
– Piyasa ücret yapısına uyan sistem midir?
– Arz-talebe göre şekillenen sistem midir?
– “Yalnız talep” e göre belirlenen sistem midir?
– “Yalnız arz” a göre oluşan sistem midir?
– Yoksa bunların karmakarışık bir bileşimi midir?
Halen yürürlükte bulunan kamu çalışanları ücret sistem(ler)i, en çok bu sonuncusuna uymaktadır. İçinde, yukarıdaki parçaların herbirisinden renkler bulunmaktadır.
Bu ücret yapısı bu hale nasıl gelmiştir? Bu, ayrıca irdelenmesi gereken bir konudur.
Bu irdeleme yapıldığında varılacak ilk sonuç şudur: Kurulacak yeni sistem, büyük ölçüde eski “bozucu etkiler” in etkisinde kalmaya devam edecektir.
Gerek 657 sayılı Devlet Personel Yasası, gerek Sözleşmeli Personel statüsü ve gerekse daha dar ve özel ücret sistemlerinde (istisna akdi vbg) göz atıldığında görülen ortak yan, herbirinin bazı “duyarlık alanları” içerdiğidir. Bunların başında, “amirin takdiri” gelmektedir.
Bu “duyarlık alanı” , bizim insan niteliği dokumuz ile çok kolay dejenere edilebilecek bir alandır.
İkinci bir “duyarlık alanı”, “eğitim” olup dejenere edilmesi oldukça güçtür. Bir diğeri “kıdem” dir ve o da çok güç dejenere edilebilir.
Dejenere edilmeye çok yatkın bir alan “görevin gereği”dir. Bazı görevlerin kişilere göre tanımlandığı, gereklerinin kişilere göre “ayarlandığı” çok görülmüştür.
O halde yeni sistem, bu gibi “duyarlık alanları”nı olabildiğince az içermelidir.
Bu, yeni ücret sisteminin son derece basit bir sistem olacağı anlamına gelir. Bu acıdır ama bir gerçektir.
Madem ki dejenere edilemeyen birkaç alan vardır, o halde yeni sistem bu birkaç alana dayalı olmalıdır. Bunlar, “kişilerin eğitim düzeyi” ve “kıdemi” dir.
Kişilerin “eğitim” ve “kıdem”inden başka faktörü dikkate almayan bir ücret sistemi uygulansa acaba nasıl sonuçlar ortaya çıkar? Başlıca ikisi şunlar olabilir:
(1). Kamu çalışanları arasındaki eğitim düzeyi dağılımında düşük eğitim düzeyliler ve kıdemi az olanlar çoğunlukta olduğu için büyük çoğunluk, oldukça düşük düzeyde bir ücret alabileceklerdir.
(2). “Ünvan” ile “ücret” arasında doğrudan bir ilişki kalmayacağı için, yapay ünvan ihdası garabeti oldukça azalacaktır.
Ayrıca, yüksek ücretin ön şartı durumuna gelmiş olan “ünvan”lara erişmek için siyasi baskı kullanma alışkanlığı zayıflayacaktır. Bu çok önemli bir avantajdır.
Çalışanları rencide eden, “siyasi yardımla ünvan edinme” eğilimlerinin zayıflamasının, birçok ahlaki sorunu da ortadan kaldırabileceği beklenmelidir.
Yeni sistemde alınması gereken bir önlem, bir yanda işsiz insanlar varken herhangi bir kamu görevine kapağı atabilmenin bir piyango çarpma şansı olmaktan çıkarılmasıdır.
İşsizlik varoldukça “iş”in değeri azalmayıp artacaktır. Ama ilginç olan, “iş”in değil “kamuda iş”in değerli sayılmasıdır. Bunun açık sebebi, kamu işlerinin rahatlığı ve güvencesidir.
Bir ilke olarak, hangi ücret sistemi getirilirse getirilsin, kamu işleri işsizliğe karşı bir önlem olarak kullanıldığı sürece, çalışanların, çalıştıranların ve hizmet alanların mutlu olmalarına imkan yoktur.
Vazgeçilmez bir ön koşul: İş yaratmak!
O halde yeni ücret sisteminin vazgeçilmez önşartlarından birisi, yeni iş yaratma teknolojileri nin kullanılıp, kamu işlerine olan talebin azaltılmasıdır.
İkinci ön koşul: İki ilkenin benimsenmesi
Bir diğer ön koşul, kamu işlerinin “rahat iş” olmaktan çıkarılmasıdır. Bu ise kamu işleri için iki genel ilkenin benimsenmesiyle yapılabilir:
İlke 1– Kamunun görevi, işlerin yapılabileceği ortamları hazırlamak ve onları korumaktır. Kamu, özel kişi ve/ya kuruluşların yapabileceği hiç bir iş yapamaz.
Bu ilkenin benimsenmesiyle, mevcut personel emekli olana kadar, bu ilkeye aykırı düşen işlere yeni eleman alınmayacaktır.
İlke 2– Kamu görevleri, ancak yüksek öğrenim görmüş elemanlar eliyle yapılabilir.
Bu ilke ile de kamu görevlerine karşı mevcut bulunan aşırı talep azalmış olacaktır.
Bu iki ilke, yeni ücret sistemi dolayısıyla doğacak olan “düşük ücret” sorununu ortadan kaldıracaktır.
Sonuç olarak; mevcut ücret kargaşasının “yama”larla ortadan kalkması mümkün değildir.
Bir ücret sistemini çağdaş hale getirebilmek için bulunması gerekli “duyarlık alanları” ne yazık ki bir süre daha kullanılabilir görünmemektedir.
21 Eylül 2001
-
May 25 2012 Ucuz işçi, ucuz işçilik değildir..
Gazetelerde sık sık Türkiye’deki işçilik ücretlerinin düşük olduğuna ilişkin haberler yer alır. Geçtiğimiz haftalarda bir haber, OECD ortalamalarına göre çok düşük işçiliğimizden bahsediyordu. Bu haber hem doğru hem yanlıştır. Ancak bundan evvel iki farklı kavramı açıklığa kavuşturmak gerekir. Şöyle ki;
“İşçi Ücreti” bir kişiye ödenen ücreti; “işçilik maliyeti” ise, işçi ücretinin verimlilikle normalize edilmiş miktarını gösterir.
Saat ücreti $2.00 olan bir Japon işçisi belirli bir üründen 1 saattte 10 adet üretiyorsa:
işçi ücreti = 2.00 $/saat, işçilik maliyeti = 0.20 $/adet
demektir. Türkiye’de ise saat ücreti örneğin $1.00 olan bir işçimiz aynı üründen saattte 4 adet üretebiliyorsa:
işçi ücreti = 1.00 $/saat, işçilik maliyeti = 0.25 $/adet
olur. Böylece, Türkiye’mizde işçi ücreti daha düşük, ama işçilik maliyeti daha yüksek olur. Böylece OECD içindeki en düşük işçi ücretlerinin ve de en yüksek işçilik maliyetlerinin nasıl olup da Türkiye’mizde bulunduğu kolayca anlaşılır.
Ancak dikkat edilmesi gereken bir ince nokta vardır: “İşçilik” sözcüğü her ne kadar hemen “işçi”yi çağrıştırıyorsa da, işçiliğin yüksek oluşunun nedeni genellikle sadece işçi değil, onu çevreleyen sistem (yönetim, sendikacılık anlayışı, teknoloji üretimi vbg) dir.
Nitekim yabancı ülkelerde daha iyi yönetilen, daha çağdaş sendikacılık anlayışına sahip sendikalara dahil işçilerimiz daha yüksek işçi ücretlerine rağmen, daha düşük işçilik maliyetlerine konu olabilmektedirler.
İşçi ücretlerimiz, işçilerimizin verimlilikleri ve yönetim becerilerimizin kalitesi düşük, işçilik maliyetlerimiz ise yüksektir. Rekabet gücümüzü düşüren faktörlerden birisi de budur.
Kavramları yerli yerinde kullanıp, kafaları karıştırmamalıyız.
21 Eylül 2001
-
May 25 2012 Şort ve kepin misyonu var da…
Çocuklar arasında yapılan bir beyin fırtınasında şu soruya cevap vermeleri istenmişti: “bir bardak ne işlere yarar?”
Verilen cevaplar (https://tinaztitiz.com/3499/bir-bardak-ne-islere-yarar/) yalnız bir bardağın değil herhangi bir şeyin ne kadar çok işe yarayabileceğini gösteriyordu.
Bu çeşitliliğe karşın bardağın temel varlık nedeni tektir ve o da “sıvı içmek”tir.
Bir şeyin “nelere yaradığı” ile “temel varlık nedeni” arasındaki basit görünümlü ama derin fark, kurumsal yönetim açısından değerli bir araçtan -ülkemizde- niçin yeterince yararlanılamadığını bize düşündürmelidir.
Bu araç “temel varlık nedeni”, “öz-niyet”, “misyon” gibi adlarla anılmaktadır.
Otomobil üreten bir şirketin temel varlık nedeni “otomobil üretmek”, danışmanlık yapan bir şirketin misyonu “danışma hizmeti vermek”, gazete çıkaran bir kurumun öz-niyeti “halka haber vermek” değildir. Bunlar iştigal (uğraşı) konularıdır ama temel varlık nedenleri değillerdir.
Bu şirketlerin birer öz-niyetleri olabilir ya da olmayabilir. Eğer yok ise bunlar, birkaç kez geri-dönüşüme uğratılarak bağlayıcı selüloz lifleri iyice kısalmış, böylece dış görünüşü mükemmel ama en ufak çekiştirmede yırtılan kağıtlar gibidirler.
Hisseleri el değiştire değiştire sahipleri belirsiz hale gelmiş şirketlerin durumları böyledir. Sağlıklı görünüşlü ama içten çürümüş; niçin var oldukları belli olmayan ticari tümörlerdir.
Bir ara yaygın olan çok ortaklı işçi şirketlerinin durumları tam olarak böyleydi. İçlerinde bayağı büyük sermayelerle kurulmuş devasa şirketler vardı, ama onlara can verebilecek bir temel varlık nedeni ortaya koyabilecek sahipleri yoktu.
Öz-niyet, misyon ya da temel varlık nedeni, bir kuruluşun başlıca sahibinin parmak izi gibi özgün bir niteliğidir. Doğruluğu-yanlışlığı, iyiliği-kötülüğü ya da güzellik-çirkinliği tartışılmaz.
Bir kişi temel varlık nedeni olarak “muhtaç insan bırakmamak” kavramını benimsemişken bir diğeri pekalâ “kendisine rakip bırakmamak, bir yolla hepsini yoketmek” öz-niyetine sahip olabilir. Bir başkası “yeni bir dünya görüşünü egemen kılmayı“, bir diğeri ise “her şirketi, sanata destek olacak bir kurum haline getirmek” kavramını misyon edinmiş olabilir. Bunların hiçbiri diğeri ile karşılaştırılmamalıdır.
Bunlar birbiriyle karşılaştırılmaması gereken varlık nedenleridir ama hepsinin ortak bir yanı vardır: bu varlık nedenlerini ortadan kaldırdığınızda kuruluşlar, sağdan soldan esen rüzgârlara karşı nereye gideceği belli olmayan bir yelkenli haline gelirler.
Ticari şirketlerle yapılan çalışmalarda “temel varlık nedeniniz nedir?” sorusuna genellikle verilen cevap “para kazanmak, kâr etmek” şeklindedir. Kâr etmek bir şirketin -hattâ herhangi bir kurumun- varlığını sürdürmesi için zorunlu bir gerekliliktir, ama temel varlık nedeni değildir.
Para kazanmak, kâr etmek, bir başka şey için gereklidir. İşte o “şey” -her ne ise- kuruluşun misyonu, öz-niyeti, temel varlık nedenidir.
Peki böyle bir misyon belirlenmeden kurulmuş şirketler ne olacaktır? Onlar, içlerindeki ve hattâ dışlarındaki kişi ve kurumların sürükledikleri yerlere doğru gideceklerdir. Misyonsuz bir şirketi örneğin genel müdürü kendi misyonu doğrultusunda bir yerlere götürebilir. Bu misyon çok insancıl bir varlık nedeni olabileceği gibi “müstakil bir villada huzurlu ve rahat bir gelecek yaşamak için dünyalık yapmak, bunun için de şirket sahip(ler)ini soymak” biçiminde de olabilir.
Şirket sahibinin bir öz-niyet sahibi olması, kuruluşun tüm karar ve eylemlerinin o niyet yönünde olması için gerek koşul‘dur ama yeter koşul değildir. Kendi misyonunu yeterince yaygınlaştıramamış çok sayıda kuruluş yine de başkalarının misyonları doğrultusunda oradan oraya sürüklenebilirler.
Kuruluşlara niçin var oldukları sorulduğunda genellikle “ne gibi yararlar sağladıklarını” anlatırlar. “Şu kadar kişiye iş imkânı sağlıyoruz; şu kadar vergi veriyoruz; şu kadar katma değer üretiyoruz, ihracat yapıyoruz vs vs“. Sorunun cevabı halâ açıktır: “sağladığınız yararlar tamam, ama siz niçin varsınız?”
Eleştirilere başlarken genellikle ülkemizde, toplulumuzda gibi nitelemelerle başlamak adet olmuştur. Bu yazının başında da öz-niyet yoksunu kurumlardan söz açarken “ülkemizde” vurgulaması yapılmıştı. Peki ülkemizde böyledir de başka ülkelerde durum nedir? Ekonomik olarak gelişmiş ülkelerde temel varlık nedeni o denli yaygın bir kurumsal yönetim aracıdır ki, misyonu net ifade edilmemiş kuruluş yoktur demek bile caizdir.
Hattâ daha ileri gidip, mal ve hizmetlerin dahi misyonları bellidir. İşte bir örnek: spor şortları, kepleri gibi malzemeler üreten bir Avrupa firmasının keplerine taktığı karton etiketlerin üzerinde, bu kepin temel varlık nedeni şöyle yazılıdır (ve gerçekten de öyle olduğu tecrübeyle sabittir): “Amacımız basittir: sizi hiçbir şeyin -rüzgâr, yağmur, soğuk ya da sıcak- ferahlatıcılığı deneyimlemenizden alıkoymamasını sağlamak.”
Peki, kep ya da şortun niçin var olduğunu bilmesi, ama koca koca kuruluşlarımızın göğüslerini yumruklayıp paragraflar dolusu palavraları misyon diye üretip arşivlerine koyması ne demektir?
Bir deyiş, bunun ne demek olduğunu söylüyor: “bir kül tablasına bakıp tüm evreni anlayabilirsiniz“.
Peki şimdi bir soru: Cumhuriyet de bir kurum olduğuna göre, temel varlık nedeni nedir, yani niçin vardır?
Niçin var olduğunu düşünmemiş ve/ya bunu kuruluşun içinde yaygınlaştıramamış kurumlar varlıklarını -bugün ne olurlarsa olsunlar- sürdürme açısından tehlikededirler. Bu soruyu sormaya gerek görmeyen, cevapladıklarını zannedenler ise çoktan ölmüşlerdir.
6 Temmuz 2004
-
May 25 2012 İş için yeni paradigma ve bir örnek..
Bir kuruluşa zamanının tamamını satmak anlamına gelen “belirli bir ücret karşılığında o kuruluşun bordrosunda yer almak” paradigması yerini hızla bir yenisine bırakıyor. Bu yeni paradigma “katma değer satma”dır. Bir eğitim kurumundan mezun olan gençler artık, aşağıda mektubunu okuyacağınız Özge gibi yaratabileceği katma değeri pazarlıyorlar.
Birçok gencin israrla iş aramasına karşın bulamayışları kuşkusuz işsizlik denilen ve çeşitli nedenlerin bir bileşimi olan olgudan kaynaklanıyor ise de, önemli ölçüde bu paradigma değişiminden kaynaklanıyor.
Bu dönüşümün işveren ve işgören açısından anlamlı birer açıklaması var. İşverenler, bir kişinin zamanının tamamını satın alıp, kişinin o zaman içinde çeşitli katma değerler üretebilmesi için çabalıyor ve bunda ancak kısmen başarılı olabiliyor. Bu yeni paradigmada ise böyle bir sorun yok. İşgören, ürettiği -ya da üretmeyi taahhüt ettiği- katma değeri, sınırları çok belirli biçimde tanımlayıp ortaya koyuyor. İşveren bu katma değere ihtiyacı olduğunu düşünüyor ise fiyat konuşuluyor ve el sıkışılıyor.
İşgören açısından ise durum şöyle: bilgi ve becerilerini “götürü” biçimde satmak yerine, o bilgi ve becerileri kullanarak üretebileceği mal veya hizmet ürünlerini (katma değer) daha yüksek fiyatla satmak ve aynı zamanda kendi zamanının yönetimine sahip olmak.
Bu aynen, bir minerali -örneğin bor- ham olarak satmak yerine, ona katma değer ekleyerek satmanın daha yüksek getiri sağlamasına benziyor.
Ancak burada kritik bir nokta var: Bu mekanizmanın böyle işleyebilmesi için işgörenin bir katma değer üretebilecek bilgi ve becerilerle donanmış olması ya da öğrenmeyi öğrenmiş ve dolayısıyla da ihtiyaç olan bilgi ve becerileri kısa bir süre içinde öğrenebilir durumda olması gerekiyor.
İşveren açısından da bir koşul var: Yüksek derecelerle diploma sahibi olmuş kişileri bordrosuna alıp ne yaptıracağını tam bilmeden onların katma değer üretmesini beklemek yerine, beklediği katma değerin sınırlarını tam çizebilmeleri gerekiyor.
Aşağıya, böyle bu anlayışla yazılmış bir mektubu aynen alıyorum:
«Merhaba, ben Özge Yalçıner,
Bu yıl, Sakarya Üniversitesi Geyve Meslek Yüksek Okulu bilgisayar programcılığı bölümünü bitirdim. Bir kuruluşta ücretli olarak çalışmak yerine, çeşitli kişi ve kuruluşlara “zaman satmayı” düşündüm. Böylece, hem o kişi ve kuruluşlar, hem de kendim için daha yüksek katma değerler yaratabileceğim.
Sahip olduğumu düşündüğüm -ve denemesini yaptığım- çeşitli becerilere, sizin şahsen ya da kuruluşunuzun ihtiyaçları olduğunu tahmin ediyorum. Bu tahminimi, bilgi ve deneyimlerinden yararlandığım mentor’um da doğruladı.
Bu mektubu, bu tahmin üzerine, siz veya kuruluşunuzla bir sinerji yaratma olanağını aramak için yazıyorum.
“Bana / bize ne gibi katma değer yaratabilirsin?” gibi bir sorunuz olabileceği varsayımıyla, mevcut olasılıklardan -sadece düşünebildiklerimi- sıralamak istiyorum. İlkesel olarak böyle bir “alış-veriş” size/kuruluşunuza anlamlı geliyorsa, üzerinde görüşerek çeşitlendirebiliriz. Anlamlı geldi fakat sizin açınızdan şu an için uygulanması mümkün görünmüyor ise, yakın tanıdıklarınıza beni tavsiye etmeniz benim için yine değerli olacaktır.
Aklıma gelen katma değer başlıkları şunlar:
- Bilgisayar kullanan hemen herkesin bir yedekleme (back-up) sorunu vardır. Sizin de, disketlerde, bilgisayarınızın içinde ya da başka ortamlarda, çoğu zaman düzensiz ve arandığında bulunamayacak back-up’larınız olduğunu tahmin ederim. Bunları hem düzene sokar hem de belirli aralıklarla gelerek güncellerim.
- Yıllar boyunca kitaplıklar ve evrak dolapları şişer. Hem yer ihtiyacı artar hem de aradığınızı bulamazsınız. Size bu bağlamda 4 tür hizmet verebilirim:
(1) El altında bulunmaması, ama atılmaması da gerekenleri ayırmak ve göstereceğiniz yerlere yerleştirmek,
(2) Gereksizleri atmak,
(3) Geri kalanları düzenlemek,
(4) Aradıklarınıza kolay erişmenizi sağlayacak -bilgisayar destekli ya da bilgisayarsız- bir arşiv sistemi oluşturmak.
Bunlardan bir veya birkaçını seçebilirsiniz.
- Kuruluşunuz veya sizce üretilen mal ve hizmetlerle ilgili, internet üzerinde (Türkçe) araştırma yapar sonuçlarını size rapor ederim.
- Belirli konularda iletişim kurmak istediğiniz kişi ve kurumlarla, internet üzerinden sizin adınıza iletişim kurar, gereksiz mesajları süzer, sadece işinize yarayacak olanları size iletirim.
- Trafiğini kontrol etmek istediğiniz cep veya sabit telefonlarınıza ait ayrıntılı listeleri inceler, sonuçları hakkında derli-toplu bilgiler üretirim.
- Birden fazla kişinin katılacağı toplantıları organize etmek, uygun zamanlarını çakıştırmak çok güç ve zaman alıcıdır. Bu tür toplantıları organize ederim. Toplanmak istediğiniz kişileri ve uygun tarih aralıklarırzı bana bir yolla iletmeniz kafidir.
- Zaman içinde çok sayıda kartvizitinizin biriktiğini ve halen de birikmekte olduğunu sanıyorum. Bunlarla ilgili olarak şunları yaparım. Bu kartvizitlerin muhtemelen bir bölümünün iletişim bilgileri değişmiştir. Bunları kontrol edip güncellerim.
- Bu kartları aldığınız zaman, aldığınız kişiyle ilgili -ve kart üzerinde yazılı olmayan- bazı önemli bilgiler vardı. Bunların bir bölümünü şimdi hatırlamıyor olabilirsiniz; bir kısmını ise düşünerek hatırlayabilirsiniz. Bunları bilgisayar destekli bir sisteme kaydeder ve istediğiniz anahtar sözcüklere göre arama yapabilmenizi sağlarım. Örneğin, “Kardeşi yargıtay üyesi / bir kogrede tanıştım / kule tipi inşaat yapar /…..” gibi bir ipucu, aradığınız kişiyi bulmanıza yarar. Bu tür bir arama sistemi ile desteklenmeyen kartvizit defterleri bir anıdan fazlaca bir değer taşımıyor. Size böyle bir sistem kurarım.
- Tek olarak kapasitemi aşan konu veya hacimdeki işler için, benimle aynı standartta iş yapabilecek elemanlar bularak size yine tek olarak muhatap olmaya devam edebilirim.
Yukarıda da belirttiğim gibi bu listeyi daha da çeşitlendirmek mümkündür. Burada karar verilmesi gereken 2 nokta var:
(1) Bu tür hizmetlerin, sizin / kuruluşunuzun verimini ne ölçüde etkileyebileceği konusunda ikna olup olmadığınız
(2) Bu hizmetleri bu şekilde (outsourcing) ya da sabit ücretli elemanlar eliyle sağlamak konusundaki kararınız.
Mektubumu okumaya, cevaplamaya ya da güvendiğiniz kişilere tavsiye etmek için harcadığınız zamana şimdiden teşekkür eder, kişisel yada kurumsal zaman kazandırma konusundaki önerimi olumlu değerlendireceğinizi umarım.
Saygılarımla,Özge YalçınerTel: (0216) 478-2019 GSM: (0535) 316-771912 Temmuz 2003 -
May 25 2012 Marka olmak..
Bir “marka” nedir?
Bir -veya daha çok- ayırıcı özelliği, hedef kitlesine, bir kuşkuya yer bırakmayacak biçimde hatırlatan sembolik ifade olarak tanımlanabilir.
Bu hatırlatma yasal ya da yasadışı, ahlâki ya da ahlâk dışı olabilir. Ayrıca, ticari, siyasi, ideolojik, ekonomik, askeri, kültürel, örgütsel, kişisel, kurumsal alanlar açısından da sınıflandırma mümkündür. Bu yolla çeşitli marka kombinezonlarının mümkün olabileceği görülüyor. Bunların tümü aslında birer “marka”dır.
Örneğin; IBM, Coca-Cola ya da 3M ticari birer marka iken, Türk Kahvesi, Arap Atı, İskoç Cimriliği ya da Mısır Piramitleri kültürel birer markadır.
Diğer yandan, örneğin Yakuza yasadışı-örgütsel bir marka; General Patton kişisel-askeri, Gurka ise etnik-askeri bir marka sayılabilir.
Ayırıcı özellik nerelerden gelebilir?
Marka’nın özünde ayırıcı bir özellik yattığına göre bunun çeşitli kaynakları olabilir. Örneğin kimi ünlü ticari firmaların misyon, vizyon ya da öz-değerleri onların marka olarak bize hatırlattıklarıdır.
Örneğin aşağıdaki misyon ifadeleri, bu firmaların adları duyulduğunda akla gelebilmektedir:
- 3M : Çözülmemis sorunları bulusçuluk yoluyla çözmek
- Walt-Disney : İnsanları mutlu kılmak
- Merck : İnsan yasamını korumak ve gelistirmek
- Sony : İlerlemenin ve teknolojiyi halkın hizmetine koymanın keyfini deneyimlemek
- Wall-Mart : Sıradan halka, zenginlerle aynı seyleri satın alma sansını vermek
- Mary Kay Cosmetics : Kadınlara sınırsız fırsatlar sunmak
Ya da öz-değer ifadeleri birer markanın ayırıcı özellikleri olabilir. Örneğin:
Merck
- Bilim temelli bulusçuluk
- Kâr, fakat insanlığa yararlı işlerden sağlanan kâr
Nordstrom
- Asla tatmin olmamak
Sony
- Japon kültürünün, ulusal statünün yükseltilmesi
- Öncü olmak-diğerlerini izlememek; imkânsızı yapmak
Walt Disney
- Olumsuzluğa hayır
- Yaratıcılık, rüyalar ve tahayyül etme
- Tutarlılık ve ayrıntılara fanatik ölçüde dikkat
- Ulusal değerlerinin bütünlüğünün korunması
Diğer yandan vizyon ifadeleri de birer markanın hatırlatabileceği ayırıcı özellikler olabilir. Örneğin:
- Otomobili demokratikleştirmek! (Ford, 1900lerin başı),
- Japon ürünlerinin yaygın kötü imajını değiştiren firma olmak! (Sony, 1950ler),
- Dünyanın en güçlü, en iyi hizmet veren, en geniş alanda hizmet veren finansal kurumu olmak! (Citibank’ın ilk şirketi olan Citicorp, 1915),
- Ticari havacılıkta egemen oyuncu olmak ve dünyayı jet çağına getirmek! (Boeing, 1950).
- Adidas’ı silmek! (Nike, 1960lar)
- Yamaha wo tsbubu! Yamaha’yı imha edeceğiz! (Honda, 1970ler),
- Bisiklet endüstrisinin Nike’ı olmak! (Giro Sport Design, 1986),
- Bu şirketi, bir savunma müteahhidi olmaktan, dünyanın ileri yüksek teknoloji şirketlerinden birisine dönüştürmek! (Rockwell, 1995)
Peki, “marka” ne değildir?
- Propaganda ile marka yaratılamaz: Net bir ayırıcı özellik bulunmamaklabirlikte, propaganda yoluyla öyle olduğu izlenimi (imaj) yaratılması halidir.
Eğer, bu tür imaj yaratma sıklıkla yapılır ise bu defa amaçlanmayan bir başka ayırıcı özellik oluşmaya başlayabilir. Buna “saklı marka” (hidden mark) denilebilir. Belirli bir özelliğe sahip olmamakla birlikte sürekli olarak ona sahip olduğunu iddia eden bir kişinin durumuna benzer şekilde, kurumlar ve hattâ toplumların bu şekilde birer “saklı marka” (güvenilmez, kendini beğenmiş, kof vbg) edinmeleri mümkündür.
Bu nokta, markalaşmayı tamamen propaganda tekniklerinin bir ürünü sayarak şişkin reklâm bütçeleri harcamanın olası olumsuz sonuçları açısından önemlidir.
Gerçek markalar, net ayırıcı özelliklere sahip ve bunları zamanın aşındırıcılığına karşı koruyabilmiş olmakla mümkündür.
- Özlem değerleri (aspirational values) marka değildir: Gerçekte sahip olunmamakla beraber kandırma amacı da gütmeyen değerler söz konusu olduğunda bunlara “özlem değerleri” denilebilir.
Örneğin, “koşulsuz müşteri memnuniyeti“, gerçekten sahip olunduğunda müthiş ayırıcı ve marka oluşturabilen bir özelliktir. Böyle bir özelliğe erişmek üzere çalışmalar yapmak takdir edilebilir bir performanstır, ama bu hedefe erişilmediği sürece sadece özlemdir. Eğer bu unutulur ve propaganda yoluyla bu değer marka yapılmaya çalışılır ise kısa bir süre içinde bu anlaşılır ve bu defa gerçek marka yaratıcı değerler için de güvensizlik doğmuş olur.
- Zaten olması gereken değerler (permission-to-play values) marka değildir: Sahip olunması zaten beklenen, yani “ayırıcı” olmayan değerler marka oluşturmaz.
Örneğin, dürüstlük, sözüne güvenilirlik, kaliteli mal ve hizmet sunmak, müşteriye saygılı olmak ve benzer değerler çevresinde marka yaratılamaz.
- Rastlantısal değerler (accidental values) marka değildir: Süreklilik taşımayan, tesadüfi olarak meydana çıkmış değerler çevresinde marka yaratılamaz. Örneğin, Brezilya futbol takımı bir markadır ve başarısı neredeyse süreklidir. Buna karşın Türk milli takımının bir defalık başarısı marka olmak için yeterli değildir.
“Türkiye” markası açısından stratejik öneriler
Yukarıdaki temel ilkeler uyarınca Türkiye’nin tanıtımında marka yaklaşımının nasıl kullanılacağı, uzun yıllardır konuşulan ve üzerinde büyük paralar harcanan bir konudur.
Bu amaçla harcanan kaynakların -maddi ve diğer- geri dönüşü için bir hesap yapmak güçtür. Uluslararası platformlarda karşı karşıya bulunduğumuz sorunlar açısından Türkiye markasının bir kolaylaştırıcılık sağlayıp sağlamadığını irdelemek için doğrudan ölçütlere sahip değiliz. Ama bu konudaki subjektif bir irdeleme, Türkiye markasının olumlu özellikler çağrıştırdığına işaret etmiyor.
Bu alandaki çabalarımızın felsefesi genelde “imaj” yaratmaya dayalıdır. İmaj -sözcük anlamı olarak da- gerçekte bulunmayan bir “görüntü”dür. Marka ise tam aksine somut ayırıcı özelliktir. Dolayısıyla, israrla harcadığımız kaynaklar muhtemelen bir “saklı Türkiye markası” yaratılmasına sebep olmuştur. Bunda reklâmın bilinçsiz kullanımının büyük payı vardır.
Bu yaklaşımın ışığı altında, gerek Türkiye’nin ve gerekse kurumların “marka” yaklaşımı uyarınca tanıtımında göz önünde tutulması gereken stratejik noktalar -başlangıçtaki ilkelere ilâve olarak- şunlardır:
- Türkiye (ya da bir kurumun) nasıl tanındığının bilinmesi: Tanınma ve bilinme arasındaki farka dikkat edilmek kaydıyla, nasıl tanındığının araştırılması stratejinin en önemli ayaklarından birisidir. Bu, kolay görünmekle birlikte -açık anketler vbg yollarla- yanıltıcı sonuçlara varılabilme tehlikesi açısından da güçtür. Nasıl tanındığı iyi bilinmediği takdirde ise doğru eylemlerin tasarımlanması imkanı yoktur.
- Hakkında yanlış bilinenlerin düzeltilmesi: Ülke ya da bir kurum hakkında -çeşitli nedenlerle- yanlış kanıların doğması doğaldır. Bunların bilinmesi, düzeltilmesi yolundaki çabaları mümkün kılar.
- Hakkında doğru fakat yetersiz bilinen iyi yönlerin bilinirliğinin artırılması: Hedef kitleler Türkiye ya da söz konusu kurumu tanımak için çaba harcamak zorunda değildir. Dolayısıyla, aynen yanlış bilinenlerde olduğu gibi doğru fakat yetersiz bilgilenmeler de mümkündür. Bunların daha iyi bilinmesi için eylemler tasarımlanmalıdır.
- Hakkında doğru bilinen kötü yönlerin değiştirilmesi yolunda çaba harcanması ve bu çabanın -ve de sonuçlarının- bilinir kılınması: Marka yaratma stratejisinin en önemli bileşeni budur denilebilir. İyi yönlerin tanıtımından ziyade, yanlışlarının farkına varıp bunları değiştirme yönünde içtenlikli çabalar harcayan ülke ve kurumlar takdir görürler.
Japonya’nın bugünkü ayırıcı özelliği “kalite”dir. Bir anlamda Japonya kalite bağlamında bir markadır. 1950’li yıllarda ise Japonya kalitesizlik açısından bir “marka” idi. O durumdan buraya propaganda ile değil, yanlışları düzeltme yolundaki samimi çaba -ve bu çabanın ürünlerle bilinir kılınması- yoluyla gelinmiştir.
Bu 4 ilkeyi dengeli biçimde içeren bir marka yaratma politikası, hedef kitlelerinde güven yaratmaya yetebilecek uzunlukta süreler boyunca devam ettirildiği takdirde bir “Türkiye Markası” (ya da “kurum markası”) oluşabilecektir.
Bunun dışındaki palyatif önlemler (salt propaganda ağırlıklı) bir saklı Türkiye markası (https://tinaztitiz.com/3818/sakli-icerik-2/, https://tinaztitiz.com/3707/sakli-icerik/) yaratmaktan öte işe yaramayacaktır.
21 Aralık 2003
-
May 25 2012 “İş Yaratma”nın bir teknoloji olduğu da ıskalandı (mı?)
Kimya, ama neyin kimyası?
Neredeyse sonsuz sayıda maddenin, çok az sayıda temel elementin kendi aralarındaki birleşimlerinden oluştuğu ana fikri “kimya” adı verilebilecek bilim dalını ortaya çıkarmıştır.
Buradaki ana fikir basit ama heyecan vericidir: iki veya daha fazla “şey” birleştiğinde, kendilerine benzemeyen bir başka “şey” oluştururlar.
Bu ana fikirdeki “şey” yerine “organik madde” konulursa organik kimya; “inorganik madde” konulursa inorganik kimya; genel olarak “madde” konulursa da madde kimyası ortaya çıkmaktadır.
Ancak yakın geçmişe kadar pratikte başka türlü bir kimya bulunmadığı için madde kimyası değil sadece kimya denilmekteydi. Ama artık hücre kimyası, biyokimya, boya kimyası ve benzeri alt dallar ortaya çıktı. Bununla beraber bunların hepsi “madde kimyası” olarak adlandırılabilir.
“İki veya daha fazla şeyin birleşerek kendilerinden daha farklı bir şey(ler) oluşturduğu” ana fikri, maddeler dünyasının dışında da kullanılabilir mi, kullanılırsa bir işe yarar mı?
Evet yarar, hem de çok yarar. Eğer yaşam sorun çözme uğraşından ibaretse (Karl Popper, “All life is problem solving”), yukarıdaki ana fikir içindeki “şey” yerine “sorun” kavramı konularak bir de Sorun Kimyası tanımlanabilir. Böylece yaşamlarımızı kaplayan bir uğraşın sistematik biçimde ele alınması imkânı doğmuş olur.
Sorun kimyası hakkında ayrıntılı düşünceler;
https://tinaztitiz.com/profesyonel-hizmetler/konferans-ve-seminerler/
https://tinaztitiz.com/3359/sorun-kimyasi/
https://tinaztitiz.com/3360/sorun-kimyasinin-dorduncu-kanunu/
adreslerindeki yazılarda işlenmiştir.
Bu yazının amacı çeşitli sorunlarımızı oluşturan temel sorun elementlerini belirlemek ya da bunun yöntemlerini irdelemek değildir. Bunun yerine, toplumumuzun önemli sorunlarından birisi durumundaki işsizliğe yol açan nedenleri ortadan kaldırmadan;
– işsiz kalanlara iş bulunamayacağı,
– işsiz kalacak olanlara engel olunamayacağı,
– yasa çıkarılarak işlerin güvenceye alınamayacağı
gibi olguları Sorun Kimyası yardımıyla vurgulamak ve kimi somut öneriler üretebilmektir.
Kök Sorun – Hayalet Sorun
Sorun Kimyası’nın kavramlarından birisi “Kök Sorun – Hayalet Sorun”dur. Birbirinden türeyen sorunlar arasındaki kök-türev ilişkisi düşünüldüğünde, türeyen sorunlara “hayalet”, onları türeten(ler)e ise kök denilmesi kolay anlaşılabilir. Bir zincir gibi birbirinden üreyen sorunların herbirinin hem kök hem de türev olabildiği de yine kolayca görülebilir.
“Kök sorun”lar ilk bakışta göze çarpmayan, etkileri ise şiddetli biçimde hissedilen sorunlardır; aynen elektrik akımı gibi. Çarpılan kişi “elektrik” denilen şeyi göremez, ama dokunduğu çıplak teli görüp müsebbip olarak onu tanımlar. Bu durumda elektrik “kök”, çıplak tel ise “hayalet” sorunlardır.
Bir sürpriz: İşsizlik diye bir sorun yoktur!
Bu açıklamanın ışığı altında şunu söyleyebiliriz: işsizlik bir hayalet sorun’dur. İşsizlik konusu ile herhangi bir düzeyde meşgul olanların;
- işsizliğin ne olduğu ve de nelerin işsizlik sayılamayacağı,
- hangi kök sorunların işsizliğe yol açabildiği, o köklere hangilerinin yol açtığı ilh., o kök sorunlardan hangilerinin türediği,
- işsizlik konusundaki hayalet sorunların neler olduğu, bunların köklerinin niçin hiç ilgi çekmediği,
- halen bir işe sahip olanların hangi durumlarda potansiyel işsiz haline geldiği,
- her yeni gelişen teknolojinin bir bölüm insanın işi için bir tehdit, bir bölüm içinse yeni iş imkânları demek olduğu,
- her ihraç edilen mal ve hizmetin aslında işsizlik ihracı, her ithal edilenin ise işsizlik ithali olduğu, ithal ve ihraç işlerine böyle bakıldığında bunların “iyi yönetimi”nin net iş (yani ihraç edilen işsizlik-ithal edilen işsizlik) yaratabileceği,
- işleri devletin yaratamayacağı ve de yaratmaya kalkmaması gerektiği, devletin sadece “işlerin yaratılması için uygun iklim yaratmak” işlevi bulunduğu, işleri ise ancak kişilerin kendilerinin yaratabileceği,
gibi konulara bir zihinsel netlik içinde bakabilmeleri ve nihayet, bu denli çok nedenli bir sorun’un, bir yöntem -örneğin Sorun Kimyası- kullanmadan çözülemeyeceğinin anlaşılması şarttır.
“Üçlü”nün günahı ve sevapları!
Siyasetçi-bürokrat-akademisyen üçlüsü -tabii ki çoğunluğu açısından-, kamuyu ilgilendiren hemen tüm alanlardaki sevap ve günâhların sahipleridir. Başarıda payı olmayanların yanısıra başarısızlıklarda payı olmayanlar da vardır.
Politika belirleme-uygulama-bilim desteği sağlama işlevlerini üstlenmiş bu üçlü, “iş yaratma” kavramının bir “teknikler demeti” olduğunu anlamadan uzun yıllar boyunca şu 2 yolla iş yaratmıştır:
- Yeni yatırımlar yaparak,
- Kamu kadrolarını kullanarak (yerine atama ya da bu yetmediğinde yeni kadrolar ihdas ederek).
Bunlardan birincisi, kamu gelirleri -vergi, borçlanma, özel kaynaklar, tasarruflar vd- yeterli olduğu zamanlar işe yaramış, Türkiye eserler kazanmıştır. Ama uzunca yıllardan bu yana bu kanal kapalıdır. Borçlanmayı artık yalnızca borcumuzun faizlerini ödeyebilmek için kullanıyoruz.
İkinci yol ise başlangıçtan beri tam bir tahribat yaratmıştır. Kamunun en önemli kadroları -aynen içme suyu şebekesine kanalizasyon karışması gibi- iş yaratmak amacıyla kullanılmıştır. Dikkat edilirse, tüm iç ve dış (IMF gibi) baskılara karşın devlet kadroları küçülmemekte, aksine büyümektedir.
İşten çıkarılan, erken emekli edilen kamu görevlilerinin yerine -daha fazlasıyla- eleman alınmaktadır. Bunun durdurulması mümkün değildir. Çünkü, iş=aş eşitliği, gereğinde zorla olsa dahi yeni kadroların ihdas edilmesini, ihdas edilemiyorsa mevcudun işten çıkarılıp yenilerinin o işe alınmasını -ki işin sağlayacağı gelirin dönüşümlü olarak kullanılması demektir-gerektirir.
Siyasetçi-bürokrat-akademisyen üçlüsünün büyük çoğunluğu, herbiri diğerini suçlasa da, kendisine yeterli iltifatın gösterilmediğini iddia etse de, bu 2 yol dışında bir yol düşünememiştir ve halen de düşün(e)memektedir. Aslında 2 yoldan birincisi de -yeni yatırımlar yoluyla iş yaratma- zaten kullanılması zorunlu bir yoldu. Geriye sadece kamu kadrolarının kullanımı kalmaktadır.
Keşif ve icatlar konusunda olağanüstü başarısız olan insanımızın içinden çıkan bu üçlünün, bula bula kamu kadrolarını icadetmesine şaşmamak, ancak üzülmek gerekir.
Bugün halâ 80 üniversitemizin hiçbirisinde -anlı şanlıları da dahil- bir “istihdam mühendisliği” dalı yoktur. Akademik özgürlük, çağdaşlık vs gibi parıltılı sözlerin ötesinde, buna akıl erdirmeye çalışan bir üniversite dahi olmaması, üzerinde çok düşünülmesi gereken, kolay kolay yenilip yutulamayacak bir gerçektir.
Bürokrat ve politikacıların durumu daha farklı değildir. Her biri Türkiye’yi kurtarmaya aday siyasi partilerin hiçbirisinin -bir tanesi hariç, onu da kuranlar kapattı- programında ya da politika dokümanları içinde böyle bir konu yoktur.
İş yaratmak, bütün karmaşık süreçlerde olduğu gibi bir dizi tekniğin bir araya gelip uyumlu biçimde kullanımından ibarettir. Bir uzay aracı nasıl ki yüzlerce farklı sürecin uyumlu biçimde birleştirilmesiyle uzaya yollanabiliyor ise ve bir baraj nasıl ki benzer şekilde bir “teknikler demeti” ise, iş yaratma da öylece bir teknikler demetidir ve bu tekniklerin birlikteliğine istihdam mühendisliği denilebilir.
İş yaratmanın bu özelliğini anlamış ülkelerde bu adla bir dal yoktur, ama her bir tekniği bilen, öğreten, kullanan insanlar vardır. İşin tuhaf yanı bunlar gizli de değildir. Hattâ bu teknikler bir araya toplanmış, yazılmış basılmış kullanması gereken insanların ellerine verilmiştir.
Vedat Özdemiroğlu’nun “Selâm Dünyalı, Ben Türküm” kitabı bir şaka gibi görünse de, bu anlaşılmaz aymazlığı görenler işin pek şaka olmadığını anlayabilirler.
Sözün kısası, iş yaratma konusunu anlamamakta direnildikçe bu sorunun giderek daha tehlikeli hale geleceğini tahmin etmek güç değildir.
Bir sürpriz daha: işsizlik (pek) önemli de değildir!
Dörder kişilik A ve B aileleri düşününüz. A ailesinin tüm bireyleri düşük birer ücretle çalışmaktadırlar. B ailesinin ise yalnızca tek bireyi çalışabilmekte ve yüksek bir ücret almaktadır.
Buna göre A ailesinde işsizlik oranı %0, gelir yetmezliği ise “büyük”tür. B ailesinde ise %75 oranında işsizlik var, fakat gelir yetmezliği “yok”tur. Bu ailedeki işsizlik kimi sorunlara -psikolojik, çalışma motivasyonu azalması vbg- yol açıyorsa da hiçbir şekilde bir yokluk yaşanmamaktadır.
O halde sorun doğru tanımlanırsa “gelir yetmezliği”nin -ki o da bir hayalet sorundur- işsizlikten çok daha önemli olduğu ortaya çıkacaktır.
Gelir Yetmezliği’nin kök sorunları işsizlikten farklıdır ve daha geniştir!
Bu hem iyi hem kötü haberdir. Kötü haber sayılabilir, çünkü daha çok sayıda kök nedenin ortadan kaldırılması gerekecek demektir.
İyi haberdir, çünkü bu çok sayıdaki kök nedende birer iyileşme sağlayabilme olasılığı daha yüksektir ve sonuç üzerine böylece daha büyük etki sağlanabilir.
Örneğin, “tasarruf” bir iş yaratma tekniği sayılmaz. İşsiz olan birisinin geliri olmadığı için bu anlamsız sayılabilir. Ama tasarruf önemli bir gelir yetmezliği azaltma tekniğidir. İngiytere’de bir yerel radyo sadece işsizlere yönelik olarak yayın yapmaktadır. Radyo bir programında, işsiz kalan kimselerin evleri içindeki su depolarına ısıl yalıtım yapmalarını öneriyordu. Dışarıdan soğuk olarak gelen suyu, ev içini ısıtmada kullanılan enerji aracılığıyla boşu boşuna ısıtmamak için yapılan bu öneri, gelir yetmezliğine karşı alınan önlemlerin iş yaratmasa dahi işsizliğin olumsuz etkilerini azaltmada etkili olabileceğini gösteriyor.
Bu tür önlemler Türkiye için büyük potansiyel taşırlar. O halde artık “iş yaratma” teknikler demetine içinde “gelir yaratıcı teknikler”i de düşünmeliyiz.
İş Yaratma teknikleri konusunu bir Politika Dokümanı biçiminde yayımlamış olan BEYAZ NOKTA VAKFI’ndan alıntılayarak bir gelecek yazımda işlemek üzere hoşça kalınız.
18 Nisan 2003
-
May 25 2012 BU SARMALIKIRABİLMELİYİZ!
Değerli okurlarım,
İş konusunda çeşitli yerlerden ret cevabı alan ve tanıdıklarımın yardımı olabileceği ümidiyle bana da yazan bir gencin mektubundan bazı alıntıları ve kendisine yazdığım mektubu sizlerle paylaşmak istiyorum. İnanıyorum ki, benzer durumda olan çok sayıda gencimiz ve onların ailelerinin içine düştükleri ümitsizlik sarmalının kırılmasına bir katkısı olabilir.
«…..Halen ……Üniversitesi iktisat bölümü son sınıf öğrencisiyim…. Özgeçmişim eklidir….Aylardır başvurmadığım yer kalmadı ama iş bulamadım. Bankalara, marketlere, otobüs firmalarına vb. yüzlerce kuruma başvurdum, ama olumlu bir yanıt alamadım. Tek gelirimiz babamdan anneme kalan emekli maaşı. Okul harçlarımı bile zor ödüyorum. Geçen hafta ablamın eşi tutuklandı. Geçirdiği trafik kazası sonucu kamu davası açıldı, 14 ay hapse mahkûm oldu. Ablam ve liseye giden iki yeğenim ortada kaldı. Çalışıp para kazanmaya her zamankinden çok ihtiyacım var. ……….
Amacım dilencilik ya da duygu sömürüsü yapmak değil, sadece iş istiyorum. Lütfen yalvarıyorum, bana yardımcı olun……
Çalışmak istediğim şehirler: İzmir, İstanbul, Çanakkale, Aydın»
Değerli kardeşim,
Mektubuna ve bu ümitsizlik içinde beni düşünmene teşekkür ederim. Ancak hemen başlangıçta -uzun yazımla seni ümitlendirip sonra hayal kırıklığına uğratmamak için-, durumuna senin düşündüğünü sandığım şekilde yardımcı olmayacağımı belirtmek isterim. Ama buna rağmen mektubumu okumayı sürdürürsen orta-uzun dönem için olumlu katkılar sağlayabileceğini de düşünüyorum.
Düşüncelerimi kısa başlıklar halinde yazacağım; bunların sırası ile senin için göreceli önemlerinin sırası arasında farklar olabilir, bunun üzerinde durma. Ama lütfen -sana ne kadar soyut görünürse görünsün- her bir sözcüğü atlamadan oku; çünkü bunlar “kanonik” ifadeyle (http://wp.me/p2t6mi-Q5) yazılmıştır.
· Hemen herkesin peşinde olduğu ve adına “iş” denilen ekonomik olgunun anlamının iyi kavranması ona sahip olabilmek için gereken ön koşulların başında gelir. Bir işin oluşması için biraraya gelmesi gereken 3 bileşen mevcuttur. Bunlar:
(1) Henüz kısmen veya tamamen tatmin edilmemiş ve edilebilmesi mümkün olan bir ihtiyaç,
(2) Bu ihtiyacın yerine getirilebilmesi için gereken beceriler (kaynakları bulabilme becerileri de dahil),
(3) İhtiyaçlar ve becerileri, iş ortamının şartları içinde birleştirme becerisi demek olan girişimcilik.
Bu üç bileşen, iş ortamı denilen ve belli şartlara sahip bir ortam içinde biraraya gelirse iş doğmuş (veya yaratılmış) olur.
İster birisinin yanında ücretle çalışın ister kendi işinizin sahibi olun, bu 3 koşul bir arada bulunmadıkça “iş” söz konusu olamaz.
· “İş”in bu 3 bileşeni doğal olarak zaman içinde değişim gösterirler. Çünkü ihtiyaçlar değiştikçe onların gerektirdiği beceriler ve ihtiyaçlarla becerileri buluşturma becerisi demek olan girişimcilik becerisi de değişirler.
· Bu şu demektir: dün, bir kısım becerilere sahip olan insanlar bu nedenle iyi birer gelir elde edebilirken, bugün aynı becerilere sahip olanlar aç kalabilirler. İş yaşamının altın kurallarından birisi budur.
· Yaşadığımız iletişim devrimi, fiziki olarak dünyayı küçültüp olup bitenlerden -ve ihtiyaçlardan- herkesi haberdar etti. Düne kadar “iş ortamı” dışında bulunan birçok toplum, iletişim devriminin sağladığı kolay ve yaygın iletişimden yararlanarak, başka toplumlara “iş” imkânları sağlayan “ihtiyaçlar”dan haberdar olmaya ve bu ihtiyaçları gidermeye -hem de daha ucuza- başladı.
· Ellerinden “ihtiyaçları giderme imkânları”nı kaçıran toplumların önünde ise 2 yol kaldı: giderilmesi daha yüksek beceri ve kaynak isteyen ihtiyaçlara yönelmek ya da gidermekte bulunduğu ihtiyaçları daha ucuza gidermeye razı olmak. Bunlardan ikincisi açık olarak, aynı gelirin daha çok insan tarafından paylaşılması ya da bazıları gelirlerini koruyabiliyorlarsa bir kısım insanın işini kaybetmesi demektir. İşte, Türkiye büyük ölçüde bu ikinci yola girmiş ve bir kısım insan -daha- işlerini kaybetmiştir.
· Geride kalan ve işlerini korumak isteyenler, gidermekte oldukları ihtiyaçları daha ucuza giderebilmek için istihdam ettikleri kişilerin bir bölümünü işten çıkararak geride kalanların daha çok çalışmasını şart koşmaktadırlar.
· Bu bir çeşit doğal seçim sırasında işini kaybetmeyecek olanlar, daha sıkı çalışabilen, daha az yorulan, daha az hastalanan, daha yüksek beceri düzeyli, daha çabuk öğrenebilen, daha az koşul ileri süren, bulunduğu ilin, ülkenin ve hattâ dünyanın herhangi bir yerinde çalışmaya razı ve benzeri özelliklere sahip olanlardır.
· İşlerini korumak için bu yolla eleman tasarrufunda bulunmak isteyenler ise, bunun yanısıra -ve daha yoğunlukla- bir başka yolu kullanıyorlar: eleman istihdamının amacı madem ki o elemanın sunduğu hizmeti diğerlerinkiyle birleştirerek bir “ihtiyaç tatmini”ne çevirmektir, o halde tam zamanlı eleman istihdamı yerine “hizmet satın alma” yoluyla da aynı şey yapılabilir, hem de eleman çalıştırmanın çeşitli risk ve verimsizliklerini üstlenmeksizin.
· Buraya kadarki soyut görünümlü yaklaşımın, istihdam sıkıntısı çeken gençler -ve diğerleri- açısından son derece somut anlamı vardır ve de şunlardır:
(1) İşlerin nitelikleri değişmiştir, çünkü ihtiyaçlar değişmiştir. Dünkü işler artık olmayabilir, bunu anlayınız ve beklentilerinizi düne göre oluşturmayınız.
(2) İşgücü piyasası büyümüş, evvelce bu piyasada bulunmayan toplum kesimleri ya da dünyanın başka yerindeki toplumlar bu piyasaya girmiştir. İşlerimizin bir bölümünü onlara kaptırmakla karşı karşıyayız.
(3) Kurumlar -özel ya da kamu- rekabet edebilirliklerini koruyabilmek için eleman istihdam etmekten kaçınmaktadırlar. Bunun için de, birleştirdikleri işleri daha çok çalışmaya razı olabilecek elemanlara yaptırmakta ve/ya bu işleri hizmet alımı şeklinde kurum dışından almayı yeğlemektedirler. Bu olgudan çıkan ise yine 2 somut sonuç vardır:
a. Daha az ücrete daha çok iş yapmaya “yeterli” ve “istekli” olanlar, daha az yeterli veya daha az istekli olanların önünde yer alacaktır. O halde becerilerinizi ve iş yapma istekliliğinizi sorgulayınız ve geliştiriniz.
b. Kurumların ihtiyaçları olan mal veya hizmet ürünlerini “kendi işi” olarak yapabilenler, bu üretimleri daimi eleman olarak kurumların bünyesinde yapmak isteyenlerin önünde yer alacaktır.
Görüldüğü gibi, ortalama yeterlik ve ortalama istekliliğe sahip kişilerin istihdam edilebilme imkânlarının önünde, onlardan daha öncelikli iki grup eleman bulunmaktadır. İş bulmak ya da kurmak isteyenler bu iki grubun da önüne geçmek zorundadırlar.
· Eğitim konusunda toplumumuzun çoğunluğuna egemen olan anlayışlar, yaygın olan değer ölçüleri ve bu ikisinden etkilenerek oluşmuş ilk, orta ve yüksek öğretim kurumlarımız, çocuk ve gençlerimizin buraya kadar özetlenen “yeni istihdam iklimi”nin gereklerine uygun yeterliklerle donanmasına uygun değildir.
· Bu nedenle de bu istihdam ikliminin gerektirdiği becerileri kazanmamış, fakat -elindeki diploma nedeniyle- beklenti düzeyi yükselmiş, daha da vahimi kendi durumunu değerlendirmekte nesnel olamayan -ve bu nedenle de eksiklerini gidermede yeterli çaba gösteremeyen- gençler yetişmektedir. İş başvuruları sırasında özgeçmişler incelendiğinde sık sık görülen, örneğin yabancı dil ya da bilgisayar bilgileri düzeyini belirten “iyi” veya “orta” gibi tanımların gerçeklerden ne kadar uzak olduğu, iş yaşamındakilerce bilinmektedir.
· Çocuk ve gençlerimizin değer ölçülerinin şekillenmesinde etkili olan aktörlerin çoğunluğu, iş yaşamının temel doğruları denebilecek “sıkı çalışma”, “kendini yetiştirme”, “olumsuzları değil olumluları örnek alma”, “emek sarfederek bir yerlere gelme” gibi değerler yerine, “sürekli yerme ve yakınma” , “kısa yoldan -gerekirse başkalarının omuzlarında- yükselme”, “az çalışıp çok kazanma”, “bilmek yerine bilgiç görünme” gibi değerleri sürekli -ve muhtemelen bilinçsiz- bir biçimde aşılamaktadırlar.
· İşlerin kaynağı ihtiyaçlar olduğuna göre, ilk bakılması gereken yer ihtiyaçların neler olduğudur. Bu ihtiyaçları kendi işi olarak karşılamak yolunu seçebilecek atılganlığa sahip gençlerin ilk ihtiyacı para değil, geçerli bir iş fikridir. İş fikirleri için şu ilkeler yol gösterici olabilir:
İlke 1. Çevrenizdeki sorunların herbiri aslında, para kazanılabilecek imkânlardır. Bir zamanlar dünyanın ikinci büyük bilgisayar firması sayılan CDC’nin iş hayatındaki sloganı şöyle idi: “toplumun tatmin edilmemiş ihtiyaçları bizim için birer iş fikridir”.
İlke 2. Her yeni kazandığınız beceri, sizin yeni sorunları, yani yeni iş imkânlarını görmenizi sağlar. Sahip olmadığınız bir bilgi ya da beceriyi gerektiren bir konu sizin için “yok”tur. Bunu aynen bir camın arkasında durup, küçük bir delikten dışarıda olup biteni anlamaya çalışan kişinin durumuna benzetebilirsiniz. Deliği genişlettikçe görülebilen alan artacaktır. Siz de yeni bilgi ve beceriler kazandıkça yepyeni imkânların etrafınızda eskiden beri mevcut olduğunu göreceksiniz.
İlke 3. Yerel potansiyeller, iş imkânları demektir. Bu ilke size yeni iş fikirleri sağlamanın yanısıra, Türkiye’mizin de kalkınma reçetesini göstermektedir. Türkiye’de doğal ve kültürel çevrenin karşılaştırılabilir ülkelere göre ne kadar zengin olduğu yeni yeni anlaşılmaktadır. Bu zenginlik, onunla içiçe yaşayan insanlar için iş imkânları demektir. Ancak bir şartla: etrafındaki bu potansiyelleri görebilecek ve sonra da onları işe çevirebilecek bilgi ve becerilerle donanmış olmak şartıyla.
İlke 4. Yüksek tüketim gücü ihtiyaç, ihtiyaç ise iş demektir. Yeni iş fikirlerini her yerde bulabilirsiniz. Ama tüketim gücü yüksek olan çevrelerde daha kolay bulursunuz. Bunun için önce o çevrelerin ihtiyaçlarına bakılmalıdır.
İlke 5. Düşük tüketim gücü özlem, özlem ise iş fikridir. Düşük ve orta gelirli kesimlerin bir iş fikrine dönüştürülebilecek iki çeşit ihtiyaçları vardır: Gerçek ihtiyaçlarını yansıtsın ya da yansıtmasın “özlem”leri ve gerçekte bulunmasına karşın bir “özlem” haline dönüşmemiş yani açığa çıkmamış ihtiyaçları.
İlke 6. Tabii ki bunlardan ilkine dayalı iş fikirleri üretmek daha kolaydır. Ama hem onlara ve hem de topluma yararlı olanları -genellikle- ikincilerdir.
İlke 7. Patent arşivinde milyonlarca (evet yanlış okumadınız) iş fikri vardır. TSE’nin Gebze’deki binalarında Dünyanın tüm patentlerinin yer aldığı bir “Patent Arşivi” vardır. Burada yer alan her patent sizde yeni iş fikirleri uyandırabilir. Aynı arşive internet’ten de ulaşılabilir (http://www.uspto.gov/main/patents.htm).
İlke 8. Ve kendi işinin sahibi olabilmek için sonuncu -ve en önemli- ilke: tasarruflu yaşamak! Eğer giderleriniz kontrol altına alamayacağınız kadar çok ve çeşitliyse ya da sabit bir geliri sabit yerlere harcamaya alışmışsanız, kendi işinizi kurmak konusunda yapabileceğiniz iki şey vardır: Gider alışkanlıklarınızı değiştirmeye () çalışmak ya da kendi işinizin sahibi olma düşüncesinden vazgeçmek.
Değerli kardeşim,
Sıkıntısını çekmekte olduğunuz işsizlik sorununu aşabilmeniz için epey meşakkatli bir yol önerdiğimin farkındayım. Tabii ki bu yolun dışında yollar da vardır. İşgücü piyasasının kurallarını fazlaca dikkate almadan sizi istihdam edebilecek bir kişi ya da bir istisna olarak karşınıza çıkabilecek bir tanıdığınız ya da daha açıkçası belirli bir “al gülüm-ver gülüm” hesabıyla sizi çalıştırmayı kabul edebilecek bir kişi gibi. Bunlar için bir diyeceğim olamaz. Ben size, bu sorunun yapısını ve o yapının içinde sizin kullanabileceğiniz yöntemleri açıklamaya çalıştım.
Bu yöntemlerin, sizin, alışkanlıklarınızı değiştirmenizi gerektireceğini, bunun ise kolay olmadığını, bunun için de bu kadar çetrefil olmayan basit -ve sizin değişmenizi istemeyecek- bir yol aradığınızı tahmin edebiliyorum.
Ama ne ben ve ne de bir başkası böyle bir yol söyleyemez; eğer söylerse ya cehaletinden ya da melânetinden olduğundan emin olunuz.
Mektubumu, W. Churchill’e ait olduğu söyllenen bir küçük fıkra ile bitirmek istiyorum: Bir gün evinin bahçesindeki havuza yüzüğünü düşüren Churchill, etrafındaki misafirlerinin şaşkın bakışları altında paçalarını sıvayıp havuza girer ve elindeki piposunun deliğini parmağıyla kapatarak piponun küçücük haznesi ile havuzun suyunu dışarı atmaya başlar.
Bunu görenler bir süre alaycı bakışlarla seyrettikten sonra içlerinden birisi dayanamaz ve uyarır: bay Churchill bu şekilde havuzun suyunu boşatmanız çok uzun süre alabilir; en iyisi elinizi daldırıp öyle arayınız.
Churchill bir an durup düşünür ve tekrar su boşatmaya devam ederken cevap verir: evet öyle de olabilir, ama bu yol daha güvenli!
Değerli kardeşim ve de değerli okurlarım,
İstihdam konusundaki paradigmamızı değiştirmeyi öneren yaklaşımımın güç adımlardan oluştuğunu, kendimizi -ve hattâ yakınlarımızı- değiştirmemiz gerektiğinin farkındayım. Ama bu yol daha güvenli.
23 Mart 2003
-
May 25 2012 Bütünün Sorunları..
Bir, “kişi”den mi söz ediyoruz?
Sık sık, “toplumun sorunları”, “….sektörünün sorunları” gibi, homojen olmayan, içinde, birbirinden farklı sorun sahibi kesimler söz konusu ediliyor. Hattâ zamanla “toplum” ya da “…kesimi” sıkıştırılıp paketlenip sanki tek bir kişi imişçesine anılmaya başlıyor. Böyle bir paketleme kuşkusuz ki paket içindeki heterojen kitle hakkında fikir beyan etmeyi çok kolaylaştırıyor.
Örneğin, “toplumun özlemlerini gerçekleştirecek bir lider” ya da “tekstil sektörünün sorunlarını çözebilecek bir politika” diyoruz. Bu, Ahmet’in idealleri ya da apre tesisinde çalışan Ayşe’nin izin ihtiyacı kadar somut mudur? Hayır değildir. Toplum, maddi ve manevi özlemleri farklı, ayrıca da bu özlemleri zamana göre değişiklik gösteren milyonlarca kişiden oluşmaktadır. Üstüne üstlük, bu milyonlar kendi dışlarında oluşan sosyal ve ekonomik iklim(ler)in de etkileri altındadır. Bir ekonomik kriz, bir savaş bütün bu özlemleri derinden değiştirebilmektedir.
O halde nasıl oluyor da “toplumun özlemleri” diye bir ifade üzerine konuşulabiliyor? Buna verilebilecek bir yanıt, bu milyonlarca özlem kümesinin ortak alanı durumunda olan bir kümenin, toplumun özlemleri adı altında kastedildiği olabilir. Peki bu ortak küme acaba nedir, neleri içermektedir?
Ortak küme tanımlamak kolay gibi, ama.
Bunun yanıtı da kolay verilebilir gibi görünüyor : insanca yaşam koşulları! Peki, insanca yaşam koşulları denilen koşullar bu denli belirli midir? Yıllardır savaş koşulları altında yaşayan Afganistan ya da Kuzey Afrika’daki kimi ülkelerde insanca yaşama denilince anlaşılanlar ile Norveç, Filipinler, Kolombiya ve Tibet’teki asgari insanca yaşam koşulları birbirinden çok farklıdır. Bunların arkalarındaki birikimleri –olumlu ya da olumsuz-, iklimleri ve hepsinden önemlisi değerleri birbirlerinden çok farklıdır.
Bu ne demektir? Birbirinden farklı ortamlardaki insanlar, kurumlar ve toplumlardan söz edilemeyecek mi demektir? Hayır. Sadece, farklı özelliklere sahip bileşenler içeren kümelerden söz ederken, bu farklılıkların farkında olmak gerektiği demektir.
Bir küçük adım daha atarak, bu farkındalığın da nasıl olacağını sorgulamalıyız.
Farklı özelliklerdeki bileşenleri içeren kümeler –kurum, sektör, toplum kesimi, toplum- hakkındaki farkındalık, bileşenlerin kendi içlerindeki ve aralarındaki ilişkiler tanımlanarak sağlanabilir.
Örnek
X sektörünün –tarım, taşıma, elektronik, sanayi, reel, finans vbg- sorunları ve de çözümleri hakkında bir yargıda bulunmadan önce, o sektörü oluşturan bileşenlerin ve o bileşenlerin kendi içlerindeki ve aralarındaki ilişkiler tanımlanacaktır. Nelerin sorun sayılması ve de kim(ler)e göre sorun sayılması gerektiğine ancak ondan sonra karar verilebilir.
Bir sektörün bileşenleri, o sektörü etkileyen ve o sektörden etkilenenlerdir ve bunlara “paydaş” (stakeholder) denilmektedir. Örneğin tarım sektörünün başlıca paydaşları, çiftçiler, tohum ürecileri, tarım ürünlerinin ticaretini yapanlar, meslek örgütleri, bankalar, TBMM, yargı, yerel yönetimler, çeşitli bakanlıklar (tarım, maliye, AB’den sorumlu devlet, sanayi ve ticaret vd), başbakanlık, DPT, uluslararası tarım örgüt(ler)i, tohum firmalarının yabancı ortakları, ürünleri tüketenler –müşteriler- gibi bileşenlerdir. Ama iki paydaş daha vardır ki, hemen tüm sektörlerin paydaşlarının en başında yer alırlar: kamu ve yasal mevzuat.
Paydaşlar aslında çıkarlardır
Bileşenler konusundaki farkındalığı biraz daha derinleştirmek üzere, gerçek paydaşların, yukarıdakilerin her birinin “çıkarları” olduğuna işaret edilmelidir. “Taşımacılık firması” değil, onun sahip(ler)inin “çıkarları”, kamu değil “kamu çıkarları” ilh. gerçek paydaşlardır.
Buradaki “çıkar” kavramı ile yasal ve ahlâki çerçevedeki çıkarların kastedildiğine ayrıca işarete gerek yoktur. Yasalar ve mesleki etik dışı çıkarlar ise, paydaşların yasal ve ahlâki çıkarlarını üreten ilişkilerin açıkça tanımlanıp dengelenmediği, dengelenemeyen çıkarın birilerince edinildiği durumlarda söz konusudur. Bu yazının konusu da işte bu sağlıklı “ilişki tanımlama”nın nasıl yapılacağıdır.
Paydaş İlişkileri Matriksi -PİM
İçinde birden fazla bileşeni bulunduran bir kümenin paydaşları kadar satır ve sütunu bulunan bir matriks olup, her hücresinde satır-sütun paydaşları arasındaki ilişki tanımlanır. Bu tanımlamada satır paydaşı etkilenen, sütun paydaşı ise etkileyen olarak anlaşılmalıdır. Bir notasyon olarak böyle kabul edilmiştir.
Bir satır ve sütunun kesiştiği hücrede tanımlanan ilişki, çıkar, yaptırım, sorun, beklenti ya da akla gelebilecek bir diğer özellik olabilir. Örneğin, paydaşlar arasındaki yaptırım ilişkilerini tanımlayan bir PİM’de, sütun paydaşlarının satır paydaşları üzerindeki yaptırımları tanımlanır.
Paydaşlar arasındaki çıkar ilişkilerini tanımlayan bir PİM’in hücrelerinde, sütun paydaşının satır paydaşına sağladığı çıkar –eğer var ise- tanımlanır.
Paydaşlar arası sorunların tanımlandığı bir PİM’in hücrelerinde ise, satır paydaşı gözü ile sütun paydaşının neden olduğu sorunlar tanımlanır.
PİM ne işlere yarar?
Bu kısa akıl yürütmeden görülmektedir ki, X sektörünün sorunları denildiğinde pek belirli imiş gibi görünen sorunlar aslında ancak bir matriks yardımıyla tanımlanabilir niteliktedir. Bir benzetmeyle, X sektörünün sorunları deyimi ile A kişisinin sağlık durumu deyimleri arasında pek de bir fark yoktur. İkisi de bir şeyler söylemekte, ama tedavi için fazlaca işe yaramamaktadır. Hele A kişisinde, diğer paydaşlar için önem taşıyan bir sağlık sorunu varsa bu takdirde sorunun A kişisi açısından mı yoksa diğer kişiler açısından mı olduğu dahi tartışmalı hale gelebilir. Bu durumda doğru yaklaşım, kuşkusuz, paydaşları ayırmadan bir bütün olarak bakmak olmalıdır.
Sektör ya da ülke sorunlarına böyle bakıldığında, anlaşılmaz gibi görünen kimi durumlar netleşmekte, çözümü basit gibi görünen bazı sorunlar ise karmaşık hale gelmektedir.
Bir netleşme örneği: tarım alanındaki sorunlar!
Tarım ile ilgili faaliyet konularına herhangi bir düzeyde –çiftçi, tüccar, akademisyen, örgüt vd- taraf olanların ortak yanı, tarım sisteminden şikayetçi oluşlarıdır (aslında benzer durum hemen bütün alanlar için de geçerlidir). O halde nasıl oluyor da, üzerinde bu denli fikir birliği bulunan bir sorun çözülemiyor? Sorunun çözümü, bu paydaşları memnun edebilecek bir sistem tanımlayıp uygulamaya koymak değil midir?
Tarım sorunları için tamamen varsayımsal bir Paydaş İlişkileri Matriksi bu anlaşılmaz durumu netleştirmektedir. Şöyle ki:
Tarım sorunları için varsayımsal PİM
Çiftçiler (küçük)
Çiftçiler (büyük)
Tarım Bakanlığı
Sanayi Bakanlığı
Tar.Kre. kooper.
TBMM
Tar.Mak. ithalatçısı
Tar.mak. imalatçısı
Kamu çıkarı
Çiftçiler (küçük) X
Sorun 1
Sorun 2
Sorun 3
Sorun 4
Sorun5
Sorun 6
Sorun 7
Sorun 8
Çiftçiler (büyük) X
Sorun 9
Sorun 10
Sorun11
Sorun12
Sorun 13
Sorun 14
Sorun15
Tarım Bakanlığı X
Sorun 16
Sorun17
Sorun18
Sorun 19
Sorun 20
Sorun21
Sanayi Bakanlığı X
Sorun22
Sorun23
Sorun 24
Sorun 25
Sorun26
Tarım kredi kooper. X
Sorun27
Sorun 28
Sorun 29
Sorun30
TBMM X
Sorun 31
Sorun 32
Sorun33
Tarım makine. ithalatçısı X
Sorun 34
Sorun35
Tarım makine. imalatçısı X
Sorun36
Kamuçıkarı X
Küçük çiftçi gözü ile:Bu sorunlara örnekler vermek gerekirse:
Sorun 1- Rekabet gücü yüksek olan, daha ucuz ve kaliteli ürün üretip pazarın istediği hızda sunabildiği için, küçük çiftçinin rekabet gücünü düşürücü etki yapmaktadırlar,
Sorun 2- Tarım Bak.nın politikaları genellikle büyük çiftçileri kollayan yöndedir,
Sorun 3- Sanayi Bak.nın politikaları genellikle büyük çiftçileri kollayan yöndedir,
Sorun 4- TKKoop.’nin politikaları genellikle büyük çiftçileri kollayan yöndedir,
Sorun 5- TBMM’nin çıkardığı yasalar genellikle büyük çiftçileri kollayan yöndedir,
Sorun 6- İthal makineler küçük çiftçilerin alabileceğinden çok daha pahalıdır,
Sorun 7- İmalatçılar, büyük çiftçilerin kitlesel üretimlerine göre makineler üretmekte ve alım güçlerinin katlanamayacağı fiyatlardan satmaktadırlar,
Sorun 8- Doğal kaynakları verimsiz kullandığı gerekçesiyle küçük çiftçinin sahip olduğu toprakları toplulaştırmaya çalışmakta, bu ise küçük çiftçinin zamanla yok olmasına yol açmaktadır.
Büyük çiftçi gözü ile
Sorun 9- Tarım Bak., çoğunluğu oluşturan küçük çiftçinin etkisinde kalarak verimsizliğe yol açan politikalar izlemektedir,
Sorun 10- Sanayi Bak. Tarım Bak. İle eşgüdüm sağlayamamakta, bu ise özellikle büyük çiftçinin önemli kayıplara uğramasına yol açmaktadır,
Sorun 11- TKKoop. Politik çekişmeler nedeniyle tarımın çıkarları dışına çekilmektedir,
Sorun 12- TBMM’den çıkan yasalar genellikle küçük çiftçileri kollamaktadır,
Sorun 13- İthal edilen makineler için yeterli bakım hizmeti verilmiyor, ayrıca da pahalı,
Sorun 14- İhtiyaca uygun makine üretmiyorlar, ayrıca da pahalı,
Sorun 15- Kamu çıkarı adına verimli tarım toprakları sanayiye açılıyor.
Benzer şekilde, tarımın diğer paydaşları açısından da sorunlar üretilebilir. Görülmektedir ki, her paydaş açısından memnuniyetsizlikler vardır, ama bunların çoğu üst üste gelmemektedir.
Böylece durum netleşmektedir. Çünkü, tarım sisteminden şikayetçi olan paydaşlar, birbiri ile sorunlar yaşadıklarını düşünmektedirler. Tarım sisteminden şikayetçi olmak, ortak bir özellik gibi görünmesine rağmen, yukarıdaki –tamamen rastgele ve gerçek dışı- matriksten de görüldüğü gibi, mevcut tarım sistemi yerine, üzerinde uzlaşabilecekleri bir sistem özelliği yoktur. Paydaşların taleplerindeki uzlaşmazlık sonunda bir sorunlar yumağı doğmakta, bu yumak “tarım sisteminin sorunları” olarak ifade edilmektedir. Gerçekteki sorun ise paydaşların çıkarlarını aradıkları yönlerdedir.
Bir başka örnek “enflasyon” sorunu olabilir. Aşağıda, enflasyon olgusunu etkileyen ve ondan etkilenenlerin (enflasyon paydaşları) yer aldığı PİMsorunlar görülmektedir.
Yüksek enflasyon sorunu için varsayımsal PİM
Sıradan yurttaş
Faiz geliri sahibi
Ücretli enf. endeksli
Ücretli enf. endekssiz
TL borçlu kişi
Dolar borçlu kişi
Büyük sanayici
Küçük sanayici
Sıradan yurttaş
X
Faiz geliri sahibi
(-)(*)
X
Ücretli -enf.’a endeksli
(-)
(+)
X
Ücretli–enf.’a endekssiz
(+)
(-)
(-)
X
TL borçlu kişi
(-)
(+)
(+)
(-)
X
$ borçlu kişi
(+)
(-)
(-)
(+)
(-)
X
Büyük sanayici
(-)
(+)
(+)
(-)
(+)
(-)
X
Küçük sanayici
(+)
(-)
(-)
(+)
(-)
(+)
(-)
X
(*) (-) = Zıt Yönlü Çıkarlar, (+) = Aynı Yönde Çıkarlar anlamındadır.
Yüksek enflasyon sorunu için PİM’den görüleceği gibi “yüksek enflasyon sorunu” olarak, sanki tüm paydaşların üzerinde uzlaşısı varmış gibi adlandırılagelen sorun aslında tekil değildir. Çıkarları aynı yönde olan paydaşlar dahi, enflasyonun düzeyi, enflasyon-$ kuru ilişkisi, enflasyon ile ücret endeksi ilişkisi gibi konularda birbirlerinden farklı çıkar tercihlerine sahiptirler. Çıkarları ters yönde olanlar da bir o kadar farklılıklar göstermektedir.
Bu durum karşısında “enflasyon sorununu çözmek” gibisinden bir sözün ne anlamlara geleceğini –ya da daha iyisi gelmeyeceğini- kolayca görebiliriz.
Benzer bir yaklaşım tarım sektörü için de yapılırsa, tarım sektörünün sorunları olarak adlandırılan sorunların sadece çiftçilerin –ki onların yasal ve ahlâki çıkarları da bir dağılım uyarınca farklılaşmıştır- sorunları olmayabileceği, kimi zaman kamu çıkarına, kimi zaman da bir başka paydaş çıkarına ilişkin sorunların söz konusu olabileceği söylenebilir.
Örneğin, AB’ye giriş sürecinde uluslararası tarım örgütlerinin normları ile farklılıklar, böyle farklı nitelikli bir sorun olarak ortaya çıkabilir.
Sonuçlar
- Tarım sektörünün sorunları üzerinde yapılabilecek çalışmaların sağlam bir temele oturması için bu sektör paydaşları için PİM sorunlar saptanmalıdır.
- Matriksin her hücresi içine bir de zaman boyutu eklenerek, kısa vade ve orta-uzun vade sorunları ayrılabilir. Böylece, örneğin kısa vade içinde sorun bulunmayan bir hücrede orta veya uzun vadedeki sorunların ifade edilebilmesi mümkün olur.
- Paydaşlar arasındaki sorunlar matriksin köşegenine göre simetrik olabileceği gibi farklı da olabilir. Örneğin, çiftçiler ile bankalar arasındaki sorunlar böylesine asimetriktir. Çiftçiler açısından sorun banka kredilerinin yüksek faizleri iken, bankalar açısından sorun ise firmaların kârlılıklarının düşüklüğü –dolayısıyla da geriye ödeme kabiliyetlerinin düşüklüğü- olabilir.
- Benzer bir asimetri paydaşlardan bankalar ile kamu çıkarları arasında olabilir. Şöyle ki: Bankalar –özel bankalar kastediliyor-, kamu fonlarını, kamuya –mudiler- azami nema sağlayacak şekilde plase etmesi gereken kuruluşlardır. Buna göre kamu çıkarı, bankaların ellerindeki fonları kamu çıkarının azami olduğu alanlara plase edilmesini tercih eder ve bunun dışına çıkan plasmanları birer “sorun” olarak görür.
- Bankalar açısından ise kamu çıkarı ile ilgili bir sorun görülmeyebilir. Böylece 2 yönden bakıldığında 2 farklı durum görülmektedir.
- Özetle, matriksin köşegenine göre simetrik sorunlar olabileceği gibi –enflasyon PİM’de olduğu gibi-, asimetrik sorunlar da olabilir; hattâ tek taraflı sorun da olabilir.
- Kurum, sektör ve/ya toplum sorunları üzerinde tartışılırken, sorunların bu matriks yapısı ve matriksin özellikleri dikkate alınmadığı takdirde sorunlar çözülmek bir yana daha da karışabilir.
9 Aralık 2001
