• TV TARTIŞMALARI VE “KANONİK” KONUŞMA!

    TV TARTIŞMALARI VE “KANONİK” KONUŞMA!

    Çeşitli konuların TV’lerde açık oturumlar biçiminde tartışılması, iki yanı keskin bir bıçak gibidir. “Tartışmanın Mimarisi” diyebileceğimiz, varılmak istenilen sonuç(lar)ın -kamuoyunda duyarlık yaratma, tabu yıkma, uzlaştırma gibi- baştan belirlenmesi, buna göre katılımcıların tesbiti, tartışma yöntemine -beyin fırtınası, çatıştırma, asgari müşterek bulma gibi- karar verilmesi ve bütün bunlara bağlı olarak da tartışma süresinin tesbiti iyi yapılabilirse, son derece yararlı bir iş yapılmış olur.

    Bunlara dikkat edilmezse, bu defa katılımcıları – daha da kötüsü izleyen milyonları- kutuplaştıran, kafalarını karıştırıp onları ümitsizliğe düşüren, bilim, politika, din, sanat gibi kurumları gözden düşürüp, doğacak vakumda fanatizm türlerinin yeşermesine ortam hazırlayan sonuçlara yol açılmış olur.

    Ülkemiz, özel TV’ler yoluyla kavuştuğu sınırsız tartışma özgürlüğünün sarhoşluğunu (hoş baş anlamında) yaşamaktadır. Bu nedenle tartışmalar bir mimariden yoksundur. Zamanla bu konuda olumlu gelişmeler olması beklenir.

    ATV’deki Siyaset Meydanı, çok sayıdaki tartışma ortamından en çok izlenendir. Eğer amaç yalnız “en çok izlenen” olmaksa herhalde başkaca yapılması gereken yoktur, bir “mimari”ye de ihtiyaç bulunmamaktadır. Hatta izlenme oranını daha da artırıcı yöntemler (parti liderleri arasında kickboxing, uykusuzluk nedeniyle taraflardan ilk bayılanı saptamak gibi) bulunabilirse de, bu tartışma amaçların bulunmadığı “varsayımı” ile bir öneride bulunmak istiyorum.

    Bu önerim yalnızca tartışma programlarına katılanlara değil, daha uzun yaşamak isteyen herkese yarar sağlayacaktır. Bu, “konuşma sürelerinin kısıtlanması” ve bunun için de “kanonik konuşma” usulunün benimsenmesidir.

    “Kanonik konuşma”, ifade edilmek istenen bir düşüncenin, olabilecek en kısa formda dile getirilmesi tekniğidir. Alışık olmayana başlangıçta -biraz- güç gelebilirse de kısa zamanda öğrenilir.

    “Kanonik ifade” nin -yalnız konuşmada değil yazmada da geçerlidir- ne olduğunun anlaşılması için, önce “uzun konuşma” nın neden(ler) i anlaşılmalıdır.

    Uzun konuşmanın başlıca üç nedeni; “alışkanlık”, “berrak olmayan düşünceleri berrakmış gibi gösterme isteği” ve “bir ters- bir yüz söyleyip şiş ve kebabı yakmama” eğilimidir.

    “Alışkanlık”, zamanla tedavi edilebilir. Diğer ikisinin ilacı ise kısa konuşmaya “zorlamak”tır.

    Ancak, “kısa konuşma”nın -her zaman yapıldığı gibi- iki uçtan birini seçmeye zorlamak olmadığına çok dikkat edilmelidir. “Bu fikre katılıyor musunuz, yalnız evet-hayır deyin” gibisinden “boyut daraltıcı faşizan” zorlamaların kısa konuşmayla ilgisi yoktur.

    “Kanonik ifade” ya da “kısa konuşma”nın temel gerekçesi, tartışmaya katılanların “konuşma özgürlüklerini” sağlamaktır. Her uzun konuşma, sıra bekleyen diğer tartışmacıların haklarından çalınmış birer parçadır. Tartışma yöneticisinin bir numaralı görevi ise, herkesin özgürlüğünü güvenceye almaktır.

    Doğruluğu kendinden menkul, sonu “…dir” ile biten hükümlerle dolu, o konuda düşünmemiş olmayı gizlemeye yönelik laf salatalarını kesmenin en etkin yolu, her defasında azami 1 veya 2 dakikalık konuşmaya izin vermek ve süre sonunda – cümlenin ortası dahi olsa- mekanik bir yolla “kesmek” tir. Böylece, çeşitli defalar söz almak mümkün olduğu gibi, herkese fikrini söyleme imkanı verilmiş olur.

    Tartışma programlarında unutulmaması gereken bir nokta, toplam sürenin 1-1.5 saati geçmemesidir. Sabahlara kadar süren bir tartışma ortamında, akıl zindeliğini koruyabilecek babayiğitler henüz ülkemizde yetişmemektedir.

    Tartışma programı düzenleyicilerinin dikkatine sunulur.

    Pazar, 8 Ocak 1995

  • Kurallar tamam peki yaptırımlar!

    Kurallar tamam peki yaptırımlar!

    Gazete, TV vb malumat kaynaklarında yer alan konulara toplu olarak bakılınca sürpriz biçimde tek alan çevresinde toplanma görünüyor. Bu tek alan “kurallar” olarak adlandırılabilir. Çok geçeceği için kural yerine K diyeyim..

    –       Yeni anayasa filanca şekilde yapılmalı, içeriğinde fişmanca hüküm yer almalıdır (anayasa = ağababa K),

    –       Kadına şiddet konusunda yeni yasa (yani K) hazırlanmalı,

    –       Trafik terörü daha caydırıcı K’lar ile önlenebilir,

    –       Depreme dayanıksız bina sahipleri için yeni K lazım,

    Velhasıl K ile yatıp K ile kalkıyoruz. Yıllar önce bir  yüksek bürokrat, “Türkiye’de herhangi bir konunun 360 derece çevresinde her türlü K bulabilirsiniz” demişti, gerçekten de böyledir. Avukatlık mesleği de bir çeşit, “duruma uygun K bulmak –ki mutlaka vardır- mesleği”ne bu nedenle dönüşmüştür.

    Nitekim, evi yanan kişiye “itfaiyi meşgul ettin” cezası, yangından itfainin kurtaramadığı çoçuğu canını hiçe sayıp kurtaran delikanlıyı “kamu görevlisinin görevine müdahale ettin” cezası, 2 ay kirasını ödemeyen kişiye tahliye davası açan kişiye “kötü niyetli davranıp adamı üzdün tazmin etmelisin” cezası hep bu 360 derecelik alan içindeki birbirine zıt K’lar içinden seçilip bulunan K’lara dayanarak yasal olarak verilmiştir.

    Hemen akla gelebilecek soru bellidir: İyi de bu millette bir K takıntısı vardır da K koymadan duramamaktadır mı?

    K koymak sorun çözmek niyetiyle yapılmaktadır..

    Milletimizin K koyma gibi bir takıntısı yoktur; bir sorun gördüğü yerde K koymak evrensel olarak uygulandığı, okumuş olanlarımız da öyle yapıldığına şahadet ettiği için K koymadan duramamaktadır. Nitekim, dizkapaklarının üzerinde etek giyersen bacaklarını kırarım diyen koca ya da başka kadınlara bakarsan gözünü oyarım diyen karısı teknik anlamda K koymaktadırlar. Bu denli ağır K’lar vazetmelerinin nedeni ise uygulayamayacaklarını karşılıklı olarak bildikleri için hiç olmazsa korkutmaya yarar ümidiyle söylenmektedir.

    Eksik olan halka: Yaptırım!

    K koymak, koyulan K’ın uygulanışı güvence altına alındığında bir anlam taşır. İnsanımızın beceremediği nokta da tam burasıdır. Neden beceremediği ayrı bir konu olmakla beraber, iyi niyetle koyduğu K’ları uygulayamayışının başlıca iki nedeni vardır:

    (1)  Gözüne ilk çarpan sorunu halledebileceğini, bunun yolunun da K koymaktan geçtiğini düşünür. Örneğin, şike diye adlandırılan ve TCK’nın “güveni kötüye kullanma” ve “hırsızlık” gibi iki maddesine birden –tam olarak- uyan cürüm konusunda gayet güzel bir K koymuş, şikeye adı karışana bile ceza öngörmüştür.

    Fakat gel gör ki, şike denilen olguyu tam anlamaya gerek görmeden ilk gözüne çarpan –ki yabancılar hayalet sorun diyorlar- soruna göre K koymuş, iş bunu uygulamaya gelip de, etraftan çok gürültü çıkınca bu defa ilave K’lar koyarak meseleyi çözmeye çalışmıştır.

    Tahmin edileceği gibi, bu nedenden dolayı mevcut K sayısı giderek artmış ve her meşrebe uygun K’lar hukuk sistemimiz içinde var olagelmiştir. Denilebilir ki K zenginliği açısından elimize su dökebilecek başkaca bir toplum yoktur.

    Üstelik bu kadar çok kuralın bulunması, her türlü eğriliği açıklamak gerektiğinde işe de yarar. Filan filan maddenin fişmanca bendi gereğince böyle olmuş olmaktadır.. denilince kim daha soru sorabilir ki!

    (2)  İkinci neden, konulan bir K’ın kimler için olduğu ile ilgilidir. K’lar, onlara saygılı ve kendilerine K yandaşları denilebilecek saygın –ve saf- yurttaşların, gözü kara ve kendilerine kural tanımazlar denilebilecek kurnaz vatandaşları rahatsız etmemeleri için konulur.

    Bir örnek vermek gerekirse, trafikteki güvenlik şeritlerinin amacı bellidir. Kısmen itfai, cankurtaran, polis ve özellikle de halkla birlikte beklemekten sıkılan vatandaşların gidecekleri yerlere çabuk gitmeleri için yapılmış özel şeritlerdir. Ama araç sayısı artıp, buralara normal vatandaşlar da girmeye kalkışınca, diğer ayrıcalıklı yurttaşlar rahatsız olmuşlardır. İşte bu durumda, güvenlik şeridine giren ama, aracında fırfırlı mavi lamba vb taşımayan ya da 100 km/h altında seyreden ayrıcalıksız kişiler için K konulmuştur.

    Park yasakları da böyledir. Birinci derecede deprem tahliye yollarının kenarlarına güzel güzel park eden ayrıcalıklı yurttaşları diğer düz vatandaşların rahatsız etmemeleri için o cafcaflı yasak tabelaları konulur.

    Buna göre vatandaşların ne ölçüde kural tanımaz olduklarına bağlı olarak da koyulan K’ların istisna hükümleri içermesi adet olmuş, tabii bu nedenle K’lar basit ve anlaşılır olmaktan çıkıp, ancak özel eğitim görmüş “K yorumcuların” anlayabileceği hale gelmiştir. Kamu yönetiminde kalitesizlik olarak ortaya çıkan bu olgu, giderek kendini besleyen bir hastalıktır.

    Yaptırım (enforcement)  uygulayacak kişilerin korkmamaları, ayrıcalık sağlayarak çıkar sağlamayı düşünmeyecek ahlaki bütünlüğe sahip olmaları, K’a konu olan ilkeleri anlayabilecek zihinsel netliğe sahip olmaları bir ön koşuldur.

    Son ama en önemli olan ise, kural tanımazların tutumlarından zarar gören kalabalık yurttaş kitlesinin, sesimi çıkarmayayım; hem sebepleneyim hem de neme lazım gibi bir tutum içinde olmaması gerekiyor.

    Peki olursa n’olur. Bkz Şekil 1-A..

    Bütün bunların bir adı var ve buna Sorun Çözme Kabiliyeti yetmezliği deniliyor. Bu kavramı anlamaya çalışmak, bunun milyonlarca vatandaşın tek tek öznel sorunlarının çözülmeye çalışılması olmadığını anlamak gerekiyor.

    27 Kasım 11 Pazar

  • Çadır Yangınları..

    Çadır Yangınları..

    23 Ekim Van depreminden sonra kurulan çadırlarda ısınmak amacıyla kullanılan çeşitli araçların yol açtığı yangınlar depremden kurtulan insanlara ikinci darbeyi vuruyor. Van itfaiye müdürü bu durum karşısındaki çaresizliğini “yapacak hiçbir şey yok; aniden yanıyorlar, biz ancak külüne su sıkıyoruz” cümleleriyle dile getiriyor. https://www.tinaztitiz.com/film.php?id=’yangintatbikati.wmv

    Bu sorunun sebep(ler)i ne(ler)dir?

    Böyle bir soru sorulsa ne cevap verilir? Herhalde, çadır kumaşlarının ince ve yanabilir malzemeden yapılmış olması, Kızılay’ın, Türkiye’nin bir deprem ülkesi olduğu gerçeğinin farkında olmayışı ve benzeri birkaç neden sıralanabilir.

    Çare olarak da Mevlana evi ya da konteyner ev gibi çözümler önerilir. Günlerdir medyada sadece bunları dinledik.

    Birkaç soru:

    Ö         Bugünkülere benzer ilk yangın söndürücüler bundan tam 195 yıl evvel kullanıldı. Daha ilkelleri ise 1734 yılında “su dolu cam toplar” biçiminde düşünüldü. Soru, böyle bir icattan haberi olup da, her bir çadırın kazığı ve ipi kadar standart bir bileşeni olarak birer yangın söndürücüyü akıl edemeyen insanların -yetkili, ilgili, depremzede vd- nasıl bir akla sahip olduklarıdır.

    Ö         İkinci soru, bir otomobil sahibi olan herkesedir. En küçüğünden bir otomobilin olası bir yangınını söndürmek için asgari 4 kg’lık bir yangın söndürücü gerektiği belli olduğuna göre, dolum tarihlerinde aksatmadan yenilenen bir söndürücü bulunduran araç sahibi yüzdesi ne civardadır?

    TV haberlerinde sık sık, araç yangınlarına müdahale etmek için sağa sola koşturan ama işleyen bir tane söndürücü bulamayan insanlar hangi tür mensuplarıdır?

    Ö          Olası İstanbul depremindeki can kayıplarının en az dörtte birinin çıkan yangılarda olacağı biliniyor. Kentin %70’inin yenilenmesini öneren uzmanlardan bir kişi bile niçin “madem evinizi yenileyemiyorsunuz, güçlendiremiyorsunuz, sağlam ve çevresinde yaşam üçgeni oluşturacak bir eşya edinemiyorsunuz, bari büyükçe bir yangın tübü edinin de az telafat verin” demeyi akıl etmez?

    Hadi onlar önermeyi akıl edemedi, evlerin acaba kaçında, “rezidanslar”ın kaçında işe yarar büyüklükte yangın söndürücüler vardır?

    Ö         Kızılay yönetiminde yer almak için ne çetin mücadeleler verildiğini gözlemlemiş birisiym. Bu kişilerden bir tanesi çıkıp da, olası bir depremin simülasyonunu -hiç olmazsa kağıt üzerinde- yapıp, -20 derecede sokakta kalacak insanlara birkaç saatlik süre içinde kurulabilecek yeter sayıda çadırı hazır bulundurmayı akıl edemez?

    Ö         TV kanallarının birisinde zaman zaman gösterilen Ren Geyiği Çobanları adlı belgeseli izlemiş herkes, -60 derece sıcaklıkta, kutup noktasında, sadece Ren Geyiği postundan yapılmış içiçe iki çadır içinde, sadece küçük bir ısıtıcı ile gömlekle oturulabildiğini görmüştür.

    Üniversitelerimizde endüstri tasarımı bölümü olarak bilinen ve sanayi ürünlerini süslemekle meşgul bölümlerdeki öğrencilere, soğuk bölgeler için ucuz, işlevsel ve yanmayan çadır tasarımları yaptırmak, bu çocukların hocalarının akıllarına gelmez mi?

    Ö         Tekstil ülkesi diye övüne övüne çevrede kül bırakmayan sanayicilerimizin akıllarına, bu amaçla kullanılabilecek kumaş üretmek, bu konuda araştırma yapmak akıllarına gelmez mi?

    Burada akla gelebilecek sadece birkaç önlem verilmiştir. Yer olsa onlarca daha bulunabilir.

    Şimdi son soru..

    Bu kadar çok ve çoğu basit şeyi akıl edemeyen insanlardan oluşan bir toplumda, bundan sonraki ilk depremde yangın, soğuk vb nedenlerle ölecek olanlar yangından mı yoksa bu yaygın akılsızlıktan mı öleceklerdir?

    Sorun Çözme Kabiliyeti yetmezliği acaba daha farklı bir şey midir ve acaba sadece yangılardaki can kayıplarıyla sınırlı belalar mı üretir?

    19 Kasım 11 Cumartesi

     

  • Hırvat hocada mı bir gariplik var yoksa bizde mi?

    Hırvat hocada mı bir gariplik var yoksa bizde mi?

    11 Kasım gecesi oynan Türkiye-Hırvatistan maçı başta olmak üzere tüm spor karşılaşmaları, hatta tüm “karşılaştırma” halleri (sanayi, savaş, ahlak, kültür vd) için bir gözlemimi paylaşmak istiyorum.

    Hemen belirtmeliyim ki, televizyondan maç seyreden ve gol, frikik, bariz ofsayt gibi sıradan kuralları dışında futbolun inceliklerinden katiyen anlamayan birisiyim.

    3-0 gibi net bir sonuçla biten Hırvatistan maçından sonra Hırvat takımının hocası Bilic -gazete haberine göre- şöyle diyor: “Henüz herşey bitmedi. Bundan emin değilim. Çünkü Türkler bize daha önce de bunu gösterdi“.

    Buna karşılık, maç öncesinde çeşitli yayın organlarında ve maç sırasında yorumcu “şeytan”ın ağzından duyduklarımız mealen şöyleydi:

    Ö         Bunlar (Hırvatlar) kaç kişi. 74 milyonluk Türkiye ile boy ölçüşemezler.

    Ö         Düne kadar bizim (Osmanlı’nın) egemenliğimiz altındaydılar..

    Ö         Hırvatistan iyi bir takımdır ama tabii ki bizimle mukayese edilemez.

    Ö         Evet adamlar (Hırvatlar) iyi oynuyorlar ama biz bu değiliz…

    Milli takım hocası Guus Hiddink ise tam bir rasyonel düşünce geleneği temsilcisi olarak şunu diyor: “Maçın favorisi Hırvatistandır. Türkler çok duygusal. Ama bir Türk işi de olabilir

    Bu bir üslup sorunu değildir..

    Keşki bu bir üslup meselesi olsaydı; fakat ondan çok daha derindir. Durumunu takdir edememek gibi ölümcül bir hastalıktır. Bu hastalığa düşmüş olanlar her kavgada yenilirler, fakat niye yenildiğini tartıp o yönünü güçlendireceği yerde insanın gözünün içine baka baka yenilmediğini, yenilmesinin söz konusu olamayacağını, kendi dışında herkesin hatalı olduğunu iddia ederler.

    Hiddink’in maaşı artırılmalı, elde tutulmalıdır..

    Şimdi yenilginin -zaten aşikar(!) olan- nedeni bulunmuş ve Hiddink kovularak yerine rasyonel düşünme gibi bir kusuru olmayan başka birisi aranıyor.

    Hiddink gönderilir, yerine Sir Alex Ferguson getirilir, birkaç maç sonra o da kovulur. Sonunda yerlerine, daha fundemental becerilerini tamamlamamış ama şöhret olmuş hedonistleri iyice şişirip sahaya süren, sonra da yenilgi nedenlerini kader, kısmet, hakem vs ile açıklayan birisi tekrar getirilir.

    Şaka bir yana, gerçekten bir şey yapılmak isteniliyorsa Hiddink (ya da onun düşünme stiline sahip) bir hoca getirilip, “siz duygusalsınız; bu iş ise rasyonel akıl gerektirir” sözleriyle ne demek istediğine kafa yorulur. Kimliğiyle yüzleşmek budur.

    12 Kasım 2011 Cumartesi

     

  • Geri kalmış yöreler niçin geri kalmıştır: Bir bileşen!

    Geri kalmış yöreler niçin geri kalmıştır: Bir bileşen!

    Yine bir gazete haberinden alıntı..

    2. Kasım 2011 tarihli gazetelerde, “Bakırköy savcısının bir uyuşturucu çetesinden 25,000 TL rüşvet aldığının belirlendiği, bunun üzerine HSYK’nın duruma el koyarak anılan savcıyı Sivas’a sürgün ederek cezalandırdığı” yer aldı.

    2005 yılında bu konuda yazdığım bir yazı https://www.tinaztitiz.com/yazi.php?id=776 adresindedir. Aynı şeyleri tekrar etmek yararsızdır.

    Ülkenin geri kalmış yörelerinin uzun süre cezalandırma amacıyla kullanılması, bugün o yörelerin niçin bambaşka sorunlar için “uygun ortam” haline geldiğini gösteriyor; en azından tek sebep olmasa da önemli bileşenlerden birisi olduğuna işaret ediyor.

    Geri kalmış yörelerimiz, teşvik tedbirleri listesinde yer almak için kıyasıya yarışırlar. Esas yarışmaları gereken ise, yörelerinin birer “insan kaynağı çöplüğü” olarak kullanımına karşı çıkma konusunda olmalıdır.

    Önceliklerini sıraya koyma becerisi gösteremeyen insanlar bu tür muameleye müstahaktır diyeceğim, ama o yolla sorun çözülmüyor. Çözüm yine, oralardaki aklı başında insanların kök sorun – hayalet sorun kavramını gündelik yaşamlarına sokmalarında yatıyor.

    4 Kasım 11 Cuma

  • Deprem için konut..

    Deprem için konut..

    Önce bir anektod: 1980 yılında yaklaşık 3000 kişinin öldüğü Udine (İtalya) depreminde, Udine’nin en büyük sanayi tesisi olan demir-çelik fabrikası da –çelik konstrüksiyon olmasına rağmen- yıkılmıştı. Tesisin sahibi Andrea Pittini, bu tarihten sonra tüm kaynaklarını Udine’nin yeniden inşaına katkıda bulunmaya hasrediyor; ama yenilikçi bir yolla.

    Çok sayıda bina –çoğu 2-3 katlı- yıkılmış. Bu kadar çok binanın tekrar –nihai plana uygun olarak- yapımı yerel veya merkezi idarenin imkanları dışına çıkıyor. Dolayısıyla bileşik bir model arayışına giriyorlar ve çeşitli çözüm paylarından bir payın da kendi evini yapmak için:

    (a)   Emeğini ayni olarak koymaya razı,

    (b)  Evin tamamını başlangıçta tam olarak yapmak yerine, bazı bölümlerini zaman içinde tamamlamaya razı

    kişilere ayrılacağı bir model geliştiriyorlar. Nitekim, bay Pittini’nin sekreteri, nihai planı yaklaşık 200 metrekare olan evinin 1 odası, mutfak ve tuvalet kısmını kullanılacak hale getirmiş; geri kalan kısmı sadece duvarları örülmüş biçimde –para biriktirip tamamlamak üzere- bırakılmış.

    Evin en önemli bölümü olan çatı ise bay Pittini’nin yenilikçi bir fikirle katkıda bulunduğu kısım. Tavan kısmının ağırlığını taşımak üzere fligran kirişlerin demir donatılarını fabrikasında üretip son derece uygun fiyatla halkın kullanımına sunmuş.

    1986 Şubat ayında yaptıımız ziyaret sırasında, bir baba ve oğlu, yaklaşık 60 metrekarelik bir evin çatısını –bizim gözümüzün önünde- 1 saat içinde kapattılar.

    Çıkarılabilecek ders: 23 Ekim 2011 Van depremi muhtemelen, İstanbul başta olmak üzere tüm yurttaki konut stokunun gözden geçirilip yenilenmek isteneceği bir süreci başlatmış oldu. Kuşkusuz, yeterli sağlamlıkta olmayan binaların yıkılıp yerine yenilerinin yapılması gibi bir çözüm karmaşık sorunları çözme konusunda bir yetersizliği –ezelden beri- bulunan toplumlar için pek cazip görünebilir.

    Fakat bunun maliyetinin tamamen kamu bütçesinden karşılanması güç olacağı için, maliyet unsurlarının bir bölümünün yurttaşların kendilerince –ayni ve/ya nakdi- olarak karşılanması gerekecektir. Nitekim, halkımızın uzun yıllardır –bilim ve fennin bir katkısı olmadan- yapageldiği ve her depremde kafasına yıkılan gecekondu modelinin en işe yarar kısmı, içinde oturacak olanların ayni katkılarıdır. (Bkz. https://www.tinaztitiz.com/yazi.php?id=463).

    Bu model, sorunun tamanını çözemez; aslında toptancı tek modellerin hiçbirisi sorunun tamanını çözemez.  Madem ki kaynaklarımız kısıtlıdır; o halde insanlarımızın katkılarını en iyi şekilde kullanmak zorundayız.

    2 Kasım 11 Çarşamba

  • Nihat Doğan ve “küme zekası”

    Nihat Doğan ve “küme zekası

    Doğruluğu ya da yanlışlığının sorumluluğu kendilerine, bir gazete haberi haberi: “Ünlü şarkıcılar Nihat Doğan ve İzzet Yıldızhan, bir otelde 300’er dolardan anlaştıkları 4 hayat kadını ile fantezi yaparken çıkan bir darp olayı nedeniyle karakolluk olmuşlar. Duruma açıklık getiren ünlü şarkıcı Nihat Doğan, Bakan Çağlayan’ın oğlunun düğününe davetli olduklarını, İzzet’in odasına 5 dakikalığına uğradığında hayranı olan kadınların hücumuna uğradığını, meselenin bundan ibaret olduğunu belirtmiş“.

    Bu yazımla, adı geçen bu iki ünlü şarkıcıya ilişkin en küçük bir fikir beyan etmeyi gereksiz, yaşamımdan kopacak bir kırmık olarak gördüğümü belirtmeliyim. Sorun olarak gördüğüm:

    –       bu kişileri kimlerin “ünlü” olarak gördükleri,

    –       eğer öyle iseler hangi nitelikleri dolayısıyla “ünlendikleri” ve 

    –       bu ünlendirme işine kimlerin aracılık ettiği

    gibi üç konu ile ne yapılabileceğidir.

    Çok merak ettiğim ise, birbirimize hakaret olarak nitelediğimiz “hayvan” türlerinin, kümeler halinde mükemmelen becerebildikleri “talimat almadan sağduyu yönünde karar ve eylem yapabilme“yi, kendini yere göğe sığdıramayan insan kümelerinin ve onların kurum kümelerinin (medya gibi) bunu nasıl olup da yap(a)madıklarıdır.

    Sorun olarak gördüğüm 3 konudaki cevapları ise herkes kolayca bulabilir.

    Toplumumuzun afyonla yaşayan bölümü için diyeceğim bir şey yoktur, onlar mazurdurlar. Bunları ünleyip sonra da toplumun ikonları haline getiren aracılara ise yazıklar olsun.

    Bunu –ve benzerlerini- bir “haber” olarak görüp bize sunan gazete(ler)e de yazıklar olsun.

    30 Ekim 11 Pazar

  • Dürüstlerin ödüllendirilmesi

    Dürüstlerin ödüllendirilmesi

    Yaralarını sarmaya ulusça çabaladığımız 23 Ekim Van depremi sonrasında oluşan doğal tepkilerin odağında, kötü kaliteli inşaatları yapan ve/ya satan müteahhitler, bunların yetersiz kalitelerine düzgün denetlemeyen, bunlara ruhsat veren görevli kamu görevlileri, bina kolonlarını kesip ferahlatan(!)  cehalet anıtı kişiler geliyor.

    Bu kişilere yönelik tepkilerin yanısıra, -o ölçüde olmasa da- tam aksi uçta bulunan kişiler için de övgüler var. Hatta, konuyla ilgili bir köşe yazısında, birinci gruptaki “melun” tür mensuplarının afişe edilmeleri; ama diğer uçta bulunan “kural yandaşları”nın da topluma tanıtılmaları gerektiği öneriliyordu. Nitekim TV konuşmalarında da artık yavaş yavaş yerilecek kişiler kadar –bence daha da fazla- diğerlerinin övülmelerinin yararlarına değinilmeye başlandı; bu çok iyi bir gelişme.

    Ama ne yazık ki, başımıza gelen her bela fizikçi ve papaz Blaise Pascal’ın ünlü sözünü tekrar tekrar hatırlatıyor: “Tecrübe zor ve pahalı bir okuldur, ama aklını kullanmasını bilmeyenlerin gidebileceği başkaca bir okul da yoktur“.

    Yaklaşık 10 yıldır, trafikteki “kural yandaşları”nın birbirlerini tanıyarak yalnız olmadıklarını farketmeleri ve bir yandan da “kural tanımazlar” (trafiğin melunları) ile “kural yandaşları” arasındaki gri bölgedeki çoğunluğu oluşturan zombi türünün en azından bir bölümünün kural yandaşları yanına transfer olmaları için tanımlanan SÖZ kampanyası için çaba harcanıyor.

    İşe yarar bir sonuç üretmeden tüm medyayı seferber edenlerin dışında gürültü yapmadan imkan sahiplerinin idraklerinin gelmesini bekleyenler kategorisindeki SÖZ,  HİÇBİR otomotiv firmasından destek görmedi; görmediği gibi bilgilendirilmeleri için en kıt kaynak olan zaman israfına neden olmaları da cabası.

    Benzer bir girişim, beklenen İstanbul depremine karşı geliştirilen Mahalle Dayanışması projesidir. SÖZ’e benzer biçimde, Türkiye’de yaşayan herkesi ve her kurumu derinden etkileyecek bir olguya karşı geliştirilen proje, 3000 (yazıyla üçbin) belediye içinden yalnızca 1 (yazıyla bir) belediyeden (Şişli) destek gördü.

    Umarım, kural yandaşlığının “enayilik” statüsünden sorumlu yurttaş statüsüne geçebilmesi için, onların kendi aralarında oluşturacakları ağların desteklenmesi bilinci bu son felaketle biraz daha idrak edilmiş olur.

    Pascal’ı tekrar anarken, yaşamını tüm kaybedenlere Tanrı’dan rahmet dilerim.

    28 Ekim 11 Cuma

  • TARTIŞMA MİMARİSİ

    Sağlam bir torbanın içine rasgele şekilli taş parçaları konulsa ve yeterince uzun bir zaman -mesela 1 milyon yıl- çalkalansa, sonunda bütün taşlar düzgün birer küre olurlar. Nitekim deniz kenarlarındaki çakıl taşları, birbirlerine sürte sürte, bu kural uyarınca küreleşmeye doğru gitmektedirler (inanmayanlar bizzat deneyebilirler!)..

    Benzer bir yöntem -çok daha hızlandırılmış olarak- mühendislikte de kullanılmakta, bazı parçalar bu yolla düzgünleştirilmektedir. Doğada ve mühendislikte geçerli olan bu yöntem, niçin sorun çözmekte kullanılmasın? Belli sayıda insanı bir araya getirir, uzun bir süre tartıştırırsanız onlar da bir sorunu çözemezler mi?

    İşte -herhalde- bu düşünceden hareket eden program tasarımcıları, TV ve radyolarda çeşitli adlar altında seyredip dinlediğimiz tartışma programlarını yapmaktadırlar.

    Yıllardır, demokrasi konusundaki kültürümüzü oluşturanlar, tartışmanın, demokrasinin bir aracı olduğunu, tartışma yoluyla doğruların bulunup, uzlaşmaların sağlanabileceğini bizlere bellettiler. Ama tartışmanın ne demek olduğunu, kavga ile tartışma, iddialaşma ile tartışma, uzlaşmaksızın tartışma ve uzmanlık isteyen konulardaki tartışma, tartışmanın yönetimi gibi püf noktaları ne hikmetse es geçildi.

    Tartışmanın konusunun, yönteminin, taraflarının, kurallarının, bilgi desteğinin ve bunların hepsi demek olan “tartışma mimarisi”nin ise henüz duyulup bilindiğini gösteren bir işaret yok.

    Görülen odur ki, insanların kavgaya karşı doğal bir merakları vardır. Bir kavgayı durdurmak isteyen sayısının, onu seyretmek isteyenlerden yüzlerce kat az olduğunu hep gözlemişizdir. Tartışma programlarına da biraz böyle yaklaşılmaktadır.

    Belli ki, tartışmaları yönetenler, bu programların yapımcıları, böyle bir yazıyla tutumlarını değiştirip, bu işi bir mimarlık gibi ele almazlar. Ama en azından şunları bilmelerinde yarar vardır:

    1. Tartışma programları, halk mahkemeleri değildir.
    2. Genelleme, en rahatlatıcı yöntem ama en ağır insan hakları ihlalidir.
    3. Tartışma konusunun “doğru” saptanması, mimarinin en önemli yanıdır.
    4. Tartışacakların “doğru” seçimi için vazgeçilmez iki anahtar “dinlemesini bilmek” ve “bilgisiz konuşmamak” tır.
    5. Tartıştırma yoluyla doğruların bulunması, ancak o konuda söz söyleme ehliyeti olanların tartışması halinde doğrudur. Herhangi bir düşünsel değeri olmayan yakınmalar, hakaretler, suçlamalar, zanlar ve tahminler rahatlatır ve de bir işe yaramaz.
    6. Yönetici, olabildiğince az, mümkünse hiç müdahale etmez. Beyan etmek istediği düşüncelerini ancak panel, sempozyum gibi, yöneticinin de söz hakkının bulunduğu forumlarda dile getirebilir. Hele hele tartışmacıları susturup, onları birer figüran biçiminde kullanarak kendi yargılarını dile getirmek isteyenler, tartışma ortamına en büyük zararı verenlerdir.

    Düşünceleri ifade özgürlüğünün, doğru bilgilenme hakkı ile sınırlı olduğu unutulmamalı, rating adına demokrasinin bu altın kuralı tahrip edilmemelidir. O kural hepimize lazım olabilir.

    Benzer şekilde, tartışma listeleri İnternet’in olağanüstü imkanlar yaratan bir özelliği.. Ama her araç gibi onun da yararlarını tam kullanabilmek için dikkat edilmesi gereken noktalar var. Bunlara biraz dikkat, bu platformların tam bir ortak akıl ortamı haline gelmesini sağlayabilir.

    Bu noktaların hepsine birden tartışma mimarisi denilebilir ve yalnızca internet ortamında değil, kişilerin fiziki olarak hazır bulundukları açık oturumlar, paneller vb toplantı türleri için de bu mimarinin kurallarının geçerli olduğu söylenebilir.

    İnsanları bir ortamda özgürce tartışmaya bırakmanın, sonuçta doğru fikirler üreteceği gibi bir inanç vardır. Rastgele şekilli parçaların yeteri kadar uzun süre özgürce sürtüşmeye ve böylece birbirlerini aşındırmaya bırakılması halinde her birinin düzgün birer küre haline geleceği bilinmektedir. Ama bu yeterli süre yüzbin yıllar mertebesindedir ve tartışma ortamları için gerçekleştirilmesi oldukça güçtür. Bu uzunlukta olamayan mimarisiz tartışmalar ise uzlaşmalar ile değil keskinleşmiş çatışmalarla son bulur.

    Her ne ad ve format altında olursa olsun, her türlü tartışma ortamı:

    Aynen bir bina gibi bir mimariye sahip olmalıdır. Baştan tasarımı yapılmamış bir tartışma ise, kısa süre içinde şunlardan birisine -en az- dönüşür:

    Bir kişinin, uzun ve sürekli iddialarıyla tartışma ortamını bloke etmesi,

    Bir kişinin, bir veya birkaç ya da bütün tartışmacılarla kavgaya tutuşması,

    Konuların, tartışılması -ve bir sonuca ulaşılması- beklenenlerden uzak noktalara taşınıp topluca kaybolunması,

    Kimsenin katılmadığı bir sessizlik ortamı,

    Herkesin bambaşka konularda konuşup yazıştığı bir “chat” ortamı,

    Bir mimari tasarım mutlaka bir amaç ya da amaçlar kümesi tanımlayarak başlamalıdır. İnşaat yaparken ya da tartışma planlarken!

    Tartışmanın vazgeçilmez kuralları konusunda gerek baştan beri hazır bulunanların gerekse sonradan katılanların -varsa- bilgilendirilmeleri gerekir. Bu kurallara uyulup uyulmadığının denetimi ise bir denetçiye görev olarak verilmeli, denetçi hiçbir kişisel yargı katmadan bu kurallara uyumu denetlemeli ve yine kendisine başlangıç tartışmacılarınca verilen talimat uyarınca gereğini yapmalıdır.

    Buna göre, bir tartışma tasarımının ilk adımı, bir “denetçi”nin, “denetim yöntemi”nin ve “yaptırımlar”ın belirlenmesi ve bunun tüm tartışmacılara duyurulması olmalıdır.

    Vazgeçilmez kurallar şunlar olabilir:

    Kısa ifade : Her uzun ifade, başkalarının ifade özgürlüklerinin bir ölçüde çiğrenmesidir. Düşünceler, olabilecek en kısa formlarda dile getirilmelidir.

    (…dir)lere dikkat : Her (…dir), dik durdurulmaya çalışılan bir çubuk, her ilave (…dir) ise bu çubuğun üzerinde dengede durdurulmaya çalışılan yeni çubuklar(dır).

    Bir düşüncede ne kadar çok hipotez varsa, düşünce o denli dikkat ve alçakgönüllülükle dile getirilmelidir. Aynen, birbirinin üzerine konulup dengede tutulmaya çalışılan çubuklar gibi, çubuk sayısı arttıkça dengeyi tutturmak (yani düşüncenin doğru olması ihtimali) o denli zorlaşır (isteyenler önce bir, sonra da iki çubukla deneyebilir!).

    Ama diğer yandan her (…dir) insanı biraz daha rahatlatır, mevcut bir sorunu daha az karmaşık hale getirir. Buna göre, peşpeşe varsayımları dizip sonra da bunlardan iddialı sonuçlar çıkarmaya çalışmamak gerekir.

    Marifet, ortaklıkları bulmaktadır: İki düşünce arasında aykırılık bulmak son derece kolaydır. En doğru fikirler dahi kolayca eleştirilebilir. Tartışmalardan amaç, ne kadar akıllı, ne kadar bilgiç ve ne kadar iyi tartışmacı olduğumuzu kanıtlamak değil, üzerinde uzlaşılabilecek ufacık bir alan bulup, daha sonra bu alanı genişletmeye çalışmaktır.

    Doğrularımıza pek güvenmemek : Hepimiz doğrularımızla yaşarız. Malımızı mülkümüzü kaybetmeye razı olabilir fakat doğrularımızı bir türlü terk etmek istemeyiz. Gerçekte ise onlar bizim zincirlerimizdir. Her doğru, belirli koşullar ve varsayımlar içinde geçerli, bunun dışında ise geçersizdir. Adlandırmalar dışındaki tüm doğrular sorgulanabilir, almaşıkları bulunabilir.

    Fikir değiştirebilmek bir meziyettir. Fikrini, işine öyle geldiği için değiştiren bir sahtekar, eski düşüncesindeki bir boşluğu -kendi kendine ya da başkasının etkisiyle- bulup değiştiren ve de yanılmışım diyebilen ise bilgeliğe yürüyen kişidir.

    En akıllı kişi, başkasının düşüncesi üzerine katkı yapabilen kişidir : Tartışmalarda en iyi fikirler genellikle bir ilk fikrin tartışmacılarca zenginleştirilmesi suretiyle bulunur. Bu değerli hazineden bizi mahrum bırakan engel, “bu benim fikrim değil” sendromu olarak adlandırılan alışkanlıktır.

    Tartışmadan kesin ihraç nedeni: kaba hitaplar ve kişiselleştirme : Tartışma ortamları kişilerin kendi yargılarını, inançlarını, doğrularını başkalarına her ne yolla olursa olsun benimsetmek zorunda oldukları platformlar değildir. Belirli konularda fikir zenginleştirme amacına yönelik platformları, kişisel hesaplaşma, hakaret, kendi doğrularını kaba hitaplarla benimsetmek için olarak kullanmaya kalkışanların tüm tartışmacılar tarafından anında boykot edilip tartışma dışı bırakılması gerekir. Denetçinin başlıca görevlerinden birisi budur.

    Bu asgari kurallara ek olarak tartışmacılar uygun gördükleri başka kurallar da koyabilirler. Ama her ne olursa olsun amaç tek olmalıdır: daha kaliteli, üzerinde daha çok uzlaşı bulunan ve en önemlisi, tek başımıza üretemediğimiz düşünceleri ortak akıl yoluyla üretmek.

    Pazar, 30 Ekim 1994

  • Acaba Kürt yurttaşlarımız kulak verir mi?

    Acaba Kürt yurttaşlarımız kulak verir mi?

    Kendini vatandaş olmanın ötesinde etnik köken itibariyle de Türk sayan ortalama bir yurttaş, çağdaş demokratik ülkelerde norm hale gelmiş haklarının yıllardır eksik tanınmış olduğunu iddia etse -ayrıca da öyle olduğunu kanıtlasa-, bugün Kürt yurttaşlarımızın yakındıkları “hak eksikleri”ne göre acaba daha az eksikli mi olurdu?

    Ve bu safkan Türk yurttaşlarımız hak eksiklerini ileri sürerek otonomi isteğiyle örgütlenip ortaya çıksalar, gerçekten de hak eksiklerini giderebilirler mi? Bir başka deyişle, hak eksiklerinin nedeni Türk olmaları mıdır yoksa, her etnik kökenli, her dini veya ideolojik tercihli yurttaşımızı sarıp sarmalayan bir başka “ortak neden” vardır da, yurttaşlarımız o ortak nedeni anlamaya çalışmak yerine, kimliklerini tanımladıkları nitelikleri -ki bu herhangi bir özellikleri olabilir- tek neden olarak görmektedirler?

    İddiam o ortak nedenin, toplum kesimlerimizin, kimliklerini tanımladıkları özellikleri -Müslüman, Kürt, Alevi, Türk vb- her ne olursa olsun, Karmaşıklıkları Yönetme Kabiliyeti‘nin karşılaştırılabilir ülkelere göre[1] düşük olması, bunun sonucunda doğan sorunları da çözemeyerek bir de Sorun Çözme Kabiliyeti düşüklüğü göstermeleridir. Buna göre, bu yetmezliklerinin farkına varamadıkları ve ardından da gidermeye çalışmadıkları sürece, bir dizi kaza-bela ile karşılaşmaktan kurtulamayacaklarıdır.

    Niye öyle olsun?

    Toplumların bir bütün olarak ya da belirli kesimlerinin sahip oldukları çeşitli refah araçlarının her birinin, o araçların bulunmadığı hallere göre “ek karmaşıklıklar” yarattığı, o ek karmaşıklıkları yönetebilmenin ise, uygun maliyetli enerji kaynaklarına sahip olmak gerektirdiği bir doğa kanunu kadar kesindir[2],[3].

    Refah düzeyini , üstüne üstlük refahın kaçınılmaz doğurganlığını sürdürmeyi hedef edinmiş toplumların, başta enerji kaynakları olmak üzere, refah girdisi olabilecek her ne varsa o alandaki eksiklerini, Sorun Çözme Kabiliyeti düşük toplumlardan –satın alarak, dostluk yoluyla, kurnazlıkla, tehditle ya da zor kullanaraktransfer etmeleri mevcut dünya düzeninin en geçerli kuralıdır. Aynen, savana’daki kıt kaynakları paylaşmak zorunda olan çeşitli türlerin, birbirlerine karşı uyguladıkları acımasız yöntemlerin daha da şiddetlisini uygulamaktan kaçınmadıkları gibi.

    Türkiye özelinde durum nedir?

    Devletin tepe yöneticileri -eskilerden bu yana- Türkiye’deki terör olayları içinde “yabancı karanlık eller”in bulunduğunu hep dile getirmişlerdir. Fakat, “gözlerime bak ne demek istediğimi anlarsın!” misali, bu “eller”in -kimler olduğunu bir yana bırakalım- bunu niye yaptıkları konusu daima es geçilir. En fazla ayrıntı, “Türkiye’nin gelişmesini çekemeyen rakipler” tanımlaması yapılır.

    Bu bir ölçüde geçerli olsa da, otomotiv ya da beyaz eşya konusundaki gelişmemizi çekemeyen toplumların 30 yıldır 40,000 kişinin ölümüne neden olabilecek terör olaylarını kullanması en azından o insanların zekalarına hakaret sayılmalıdır. Sektörleri zayıflatmak / göçertmek için  daha doğrudan yöntemler varken, teröre başvurmak verimsiz bir yöntemdir.

    O halde başka neden(ler) olmalıdır. O neden(ler) kaş-göz hareketi ile açıklanamayacak kadar net olmalıdır. Nedenlerin başında Türkiye’nin Güneydoğu bölgesindeki katı petrol ve su (aynı zamanda bir enerji kaynağıdır) rezervleridir. Klasik madencilik metotlarıyla çıkarılabilen ve kayaç gözenekleri içinde bulunan ve/ya bitümlü kum olarak bilinen enerji kaynaklarının varlığı bu konuda çalışan kurumlarımızca bilinmektedir. Ayrıca da, Gülbenkyan’ın kızının (Tina) ruju ile harita üzerine çizdiği[4] Red Lines, günümüz uzaydan algılama yöntemleriyle de doğrulanmış petrol sınırıdır ve Türkiye’nin güneydoğusunu bütünüyle içine almaktadır.

    Sözün kısası, refah ülkelerinin refahlarını sürdürebilmeleri (yani karmaşıklığı yönetebilmeleri) o kaynakların Türkiye kontrolunda değil, kendi kontrollarında bulunmasını gerektiriyor.

    Bunun için de toplum kesimleri arasındaki doğal çatlakların -etnik ve/ya dini duyarlıklar gibi-  genişletilmesi ve Suudi Arabistan benzeri bir yumuşak başlı yapının oluşturulması gerekiyor.

    Kontrol ele geçirildikten sonra..

    Bir kısım yurttaşımızın, bu senaryodan bihaber olarak hak eksiklerinin giderilmesi yöntemi olarak benimseyip uyguladıkları terörün tüm aktörlerinin, öngörülen yeni yapı oluşturulduktan hemen sonra bütünüyle tasfiye edilmesi kaçınılmazdır; oyunun yeni perdesinde onlara rol yoktur.

    Kürt yurttaşlarımızın resme bir de bu tarafından bakmaları önerilir.

    23 Ekim 11 Pazar