• Kadrolaşma..

    Niçin?

    Hemen her hükumet değişiminden sonra bir kadrolaşma dalgası gelir. Bunun olumsuz -ve olumlu- yanları üzerinde tartışabilmek için, önce bu olguya yol açan nedenlere bakılmalıdır.

    Kadrolaşma deyimiyle kısaltılan karmaşık olayda en göze çarpan bileşenler şöyle ortaya çıkıyor:

    • Her hükumetin kendi “adamları” ile çalışacağı geleneği nedeniyle, muhalefetteki bir siyasi partiye yamanmış bürokratların gitmeden önceki olumsuz tutumlarından bir an önce kurtulma ihtiyacı,
    • Aynı nedenle, fakat iktidara gelen partiye yamanmış “tekkeyi bekleyen” bürokratların yükselme talepleri,
    • Her çıkar çevresinin kendi çapındaki truva atlarını kadrolar içinde sokuşturma çabaları,
    • Ahbap, akraba, eş-dost baskıları,
    • Hükumetlerin, kontrolları altındaki parlak -görünüşlü veya yeterlikli- kişileri birer stratejik başarı kazanma aracı olarak kullanma ihtiyaçları,
    • İdeolojik nüfuz,
    • Hükumet parti(ler)ine kaynak yaratmada yararlı(!) olacağı öngörülenler veya onların “adamları”,
    • Seçimlerdeki başarısı nedeniyle dediği yapılmak gereken kişilerin “kendi adamlarını” atama istekleri,
    • İşsizlere iş bulma vaatlerinin az da olsa yerine getirilmesi ihtiyaçları,
    • Şantaja muhatap olmamak için yapılması gereken atama ve/ya değişiklikler,
    • “Ayrımcılık” (bölücülük ya da kibarca diskriminasyon) denilen olgunun en temel yapı teşleri olan hemşehrilik, okulculuk, mezhepçilik,
    • Belirli fikirleri, reformları, projeleri hayata geçirmek amacıyla, bunlara muhalefet etmeyecek, aksine, bilgi ve becerisiyle destekleyecek “bizim adamlarımız”a olan ihtiyaç,
    • Kimi görevlilerin ehliyet ve/ya ahlâki tutumlarındaki yetmezlikler nedeniyle gereken -ama o ana kadar çeşitli nedenlere yapıl(a)mayan- değiştirmeler,
    • Ehliyeti nedeniyle atanması gerekenler,
    • Herhangi düzeyde bir yetkiye sahip olmak demek, aslında bir kaynağı kontrol ediyor demektir. Bu kaynakların kamu yararına kullanımı ise kısmen yasalarla -çünkü yasalar da bağımsız yapılmaz-, ama büyük ölçüde kamunun farkındalık düzeyiyle denetlenebilir.

    Hükûmet olmak ne demek?

    Kamuoyu -çeşitli kurumlarıyla- bu toplumsal sorumluluk (ahlâk) düzeyinde değilse, hükumet olmak demek sonsuz bir çıkarlar denizinden kontrolsuz olarak yararlanabilmek anlamına gelmeye başlar. Toplum da bu denizin farkındadır ve denizden kabını doldurmak derdindedir. Bunun yolu, ama muhtarlık, ama milletvekilliği ya da bakanlık, ama bürokratlık olsun, mutlaka sahilde suya yakın olmaktır. Su kıyısındaki bu büyük curcunanın nedeni budur.

    Bir gönüllü kuruluşa katkıda bulunabilecek bir üye bulmak sorun iken, siyasi parti kadrolarının bu denli kalabalık olmasının nedeni budur. Toplum bu ayıbının farkında olmadan boyuna siyasi dediği kişilere küfretmekte, bizzat oyunun içinde olduğunu bu yolla gizlemeye çalışmaktadır.

    • Ve nihayet: güç sahibi olmanın, en ortasında seçim galibi lider ve ailesinin yer aldığı, dışa doğru ilerlendikçe -iç ve dış- diğer talep odaklarının yer aldığı iç içe çemberler -hattâ küreler- biçiminde bir sistem demek olduğunun, iktidar kararlarının yalnızca lider tarafından değil bütün bu sistem tarafından, çoğu zaman liderin bile farkında olmadan, dağıtık (distributed) alındığını bilmeden, çocuksu bilmezliklerle beslenen ihtiras sahipliği demek olduğunun farkında olmayan lider adayları ve onları arkalarından bilinçli ya da bilinçsizce iten bir toplum geneli.

    Şimdi, bu nedenlerin birbirinin içine geçmiş ve/ya özellikle birbirinin içine geçirilmiş bileşimlerine verilen ad olarak “kadrolaşma”ya daha net bakıp irdeleyebilmek mümkündür. Bu kısa tablo, gelmiş geçmiş idarelerimizde kadrolaşma işinin niçin bu denli yaygın olduğunu göstermektedir.

    Temmuz 25, 2004

     

  • Toplum yaşamının ana denklemleri..

    Her bilim dalında çok sayıda formül bulunur. Ancak, bu formüller genellikle çok az sayıdaki “ana denklemler” den türetilir.Bu az sayıdaki denklem yerine çok sayıda formülün kullanılması pratik zorunluklar nedeniyledir. Örneğin, tüm fiziksel hareketlerin ana denklemi olan (kuvvet eşittir kütle çarpı ivme) bağıntısı, yüzlerce değişik form altında kullanılır  ve herbiri ayrı bir formülle ifade edilir.Bir alanda yeni bir formül türetmenin koşulu, türetilecek formülün, o alanın ana denklemlerine uygun olması, onlarla çelişmemesidir.

    Toplum yaşamının da benzer “ana denklemleri”  vardır. Örneğin, maddenin sakınımı prensibi diye bilinen, “hiçbir madde yok olmaz, ya da yoktan varolmaz, ancak yer veya şekil değiştirir”  kuralının aynısı ekonomi ve sosyal yaşam için de doğrudur.

    İşte bu ana denklemlerden birisi, (toplumun ortalama refahı (Ro) eşittir ortalama nitelik düzeyi (NDo) bölü toplumun yaşam düzeyi beklentisi (YDB) çarpı nüfus (N)) şeklinde ifade edilebilir. Yani:

    Ro = NDo  / (YDB . N)

    Burada “nitelik düzeyi”  deyimiyle, zeka-bilgi beceri-ahlak-ruh sağlığı dörtlüsü kastedilmektedir.

    ND>> Œ zeka, bilgi-beceri, ahlak, ruh sağlığı

    Bu basit denklem, birçok sorunun açıklanmasına yaradığı gibi, sorunlara önerilen çözümlerin geçerliğini de test etmeye yarar.

    Bu denkleme göre, toplumumuzun nitelik düzeyi değişmediği takdirde, nüfus arttıkça refah düşer.

    Yine aynı denkleme göre, refah beklentileri pompalanan ama nitelik düzeyi ona paralel olarak artırılamayan toplumların refah düzeyi azalır.

    Diğer yandan, beklentileri (YDB) ile gerçek refahı (Ro)  arasındaki fark artan bir toplumdaki bu tatmin olmamış fark, çeşitli tepkilerin kaynağını (TEP) oluşturur ve o toplumu yönetmek giderek güçleşir.

    TEP ≈ (YDB – Ro)

    O halde toplumların beklentilerini artırırken son derece bilinçle davranmak gerekir.

    Bu durumda örneğin, refahı artırmak için onlara devlet eliyle yardım yapmanın yararı olamaz. Çünkü denklemde böyle bir parametre yoktur.

    Toplumları yönetenler ve de onlara yön verenler, toplum yaşamının ana denklemlerini bilmek ve ürettikleri görüşlerin bu denklemlere uygunluğunu sürekli olarak kontrol etmek zorundadırlar.

    Benzer şekilde, bu denklemlerin uygun dillerle toplum kesimlerine de anlatılıp, nitelik düzeyi yükseltilemeyen bir topluma hiç kimse veya  hiçbir devletin ilave bir hak, refah vs veremeyeceği bilinci yerleştirilmelidir. Böylelikle, refahını daima kendi dışından bekleme alışkanlıkları içine girmiş bulunan kitlelere yalan söylenmemiş olur.

    Topluma yapılabilecek en büyük hizmet, onlara birkaç ana denklemi açıklamaktır.

    ( 1994 yılında yazılmış, Kasım.2000 tarihinde tekrar edit edilmiştir

  • Ağ tipi yapılanma..

    Birbirinden farklı yapı, statü ve çalışma alışkanlıklarına sahip kuruluşları -ve hatta kişileri-, bir dizi ortak amaçlar çevresinde bir araya getirmek gereken projelerde, bu kuruluşları tek merkeze bağlamak ve öylece koordine etmek şeklindeki geleneksel yaklaşım işlemiyor.

    Geniş bir alanda ancak “ağ tipi” bir yaklaşım geçerlidir. Ekonomik, sosyal ve kültürel alanlardaki aktörlerin tamamını içine alan ve hiyerarşik olmayan bir yapılanma, böylesine karmaşık ilişkileri gerektiren durumlar için neredeyse tek çözüm olarak görünüyor.

    Bir yapılanma ancak bir dizi sorunun cevaplanması halinde açıklığa kavuşabilir. Örneğin şu sorular yanıtlanmalıdır:

    o      Ağ’ın amaçları nelerdir?

    o      Ağ’ı oluşturacak olan düğüm noktaları bağlamında:

    –        Ağ’a dahil olma ya da dışında kalma ilkeleri neler olmalı?

    –        Ağ’ın düğümleri arasında ilişkiler hangi kurallar uyarınca yürütülmeli?

    –        Ağ’ın yönetimi nasıl olmalı?

    –        Ağı oluşturan düğüm noktaları arasındaki ikili, üçlü , çoklu ilişkileri tanımlayacak olan Alanlar Arası İlişkiler Protokolu-AAİP Neler İçermelidir?

    o      Ağlar-arası ilişkiler nasıl yürütülmeli?

    o      Ağa dahil kişi ve kuruluşların sorumluluk ve ayrıcalıkları neler olmalı?

    o      Ağ amaçlarını gerçekleştirme araçları neler olmalı?

    o      Ağ işletiminin maliyet öğeleri nelerdir ve bu maliyet kimlerce, nasıl (sponsorluk, reklam, aidat, kar bölüşümü vbg) finanse edilecektir?

    o      Düğümler ve/ya ağlar arasıında doğabilecek anlaşmazlıklar, sürtüşmeler ve çatışmalar nasıl çözümlenecek?

    Bu yapılanmanın nasıl yönetilmesi gerektiği konusundaki düşünceler ise şunlardır: Ağı oluşturacak katılımcılar grubundan kabul edenler -genişlemeye ve belli bir model uyarınca değişmeye tabi olmak üzere- bu yapılanmanın yönetim sistemi içinde yer alabilirler ve böylece ilk hareket temin edilmiş olur.

    Bu ilk grubun bir vakıf, dernek ya da benzeri bir kimlik altında bir araya gelmemesi, ağı oluşturan kişi ve kuruluşlara bir hiyerarşi ima etmeyen bir kimliksizlikte olmaları -ve de kalmaları- çok önemlidir. Ağın, katılımlı olarak koyacağı kurallar içinde kendi kendini yönetmesinde katalizör rolü oynayacak olan bu gruba, nötr bir ad olarak AĞ ODAĞI (relay center) denilebilir. Aynen, bir merceğin odak noktası gibi, gerçekte mevcut olmayan, ama bütün kırılan ışınlar aynı noktadan geçtikleri için “varmış gibi” kabul edilen sanal bir nokta!

    AĞ ODAĞI’nın işlevi, ağı oluşturan düğüm noktalarının aralarında yaptıkları ikili -veya çoklu- anlaşmalara -bir noter gibi kimliksiz olarak- şahit olmak ve anlaşmaların ihlalleri halinde, yine tarafların baştan öngördükleri yaptırımları onların öngördükleri biçimde uygulamaktan ibarettir.

    Akla gelebilecek ilk soru, bu ağa hangi aktörlerin ve de nereye kadar katılmayı kabul edecekleridir. Ağ, başlangıçta ona katılmayı kabul eden ve katılma sınırları konusunda birbiriyle uzlaşabilen aktörlerden oluşmalı, daha sonra giderek genişlemeyi hedef edinmelidir. Bunu somutlaştırmak için, katılımcılardan neler isteneceği belirlenmelidir. İddiasız ama güvenli ve doğurgan bir başlangıç olarak şunlar talep edilebilir:

    (1)      Ağın saptanacak amaçlarını benimsediğini beyan etmek,

    (2)      AĞ ODAĞI’nın işletme giderlerine ve denetimine gücü oranında katılmayı kabul etmek,

    (3)      Diğer düğüm noktaları ve AĞ ODAĞI ile yapacağı protokollara uymak ve birincisi için AĞ ODAĞI’nın, ikincisi için bağımsız bir gözlemcinin gözetim işlevini kabul etmek.

    Düğüm noktaları içinde kişiler, özel sektör kuruluşları, gönüllü kuruluşlar, meslek örgütleri ve devlet birimleri bulunabilir, ama yönetim biçimi bunların herhangi birinin egemenliği altında değildir. Bu kesin bir kuraldır.

    Temmuz 24, 2004

  • Öğrenme’de sihirlinokta: “belirleyiciler” ve “türevler”..

    Yeni bir beceriyi bir öğretici yoluyla öğrenmeyi deneyenler şunu farketmişlerdir: Öğretici, söz konusu beceriye ait çeşitli parçaların nasıl yapılması gerektiğini söyler, açıklar, gösterir, israr eder, hattâ yapılmadığını görüp kızar vs.

    Buna paralel olarak öğrenici de kendisinden yapılması istenilenleri iyi niyetle yerine getirmeye çalışır. Ama nafile. Öğreticinin bütün çabasına, öğrenicinin bütün gayretine rağmen yapılması istenilen yerine getirilemez.

    Bu durum karşısında öğretici ve öğrenici genellikle şöyle düşünürler:

    • Öğretici: Bunun ya öğrenmeye niyeti yok ya da bu işe yeteneği yok; defalarca söyledim, açıkladım, gösterdim fakat olmadı, olmuyor. O halde fazla israra gerek yok.
    • Öğrenici: Demek ki benim bu işe yeteneğim yok. Gerçekten çaba göstermeme rağmen yapamadığıma göre ben de daha fazla israr etmemeliyim.

    Böylece öğretici ve öğrenici adı konmamış bir mutabakat halinde çaba göstermekten vazgeçerler ve öğrenme süreci de bitmiş olur.

    Bu olumsuz sonuçların nedeni büyük olasılıkla öğreticinin ve öğrenicinin yetersizlik ya da yeteneksizlikleri değildir. Öğreticinin yeterliği kuşkusuz önemlidir. Ama söz konusu beceri konusunda yeterliğin olup olmadığı nisbeten kolay anlaşılabilecek bir durumdur ve buradaki örnekte bunun yeterli düzeyde olduğu varsayılmaktadır.

    Diğer yandan öğrenici yeteneği de, söz konusu becerinin en üst düzeyinin belirlenmesinde konu olabilir; yoksa becerinin başlangıç ya da ortalama düzeylerinde yetenek eksiğinin -ya da fazlasının- etkileri kolay görülmez.

    Buradaki öğrenme sürecindeki başarıyı belirleyen temel özellik, söz konusu beceriyi oluşturan girdilerden küçük bir bölümünün “belirleyici“, geri kalan büyük bölümünün ise “türev” niteliklere sahip olmasından gelmektedir.

    Aşağıda, günlük yaşamda, birisinin dikkatini çekmek için sıkça kullandığımız “parmak şıklatma” hareketini (becerisini) oluşturan beceri parçaları (yani girdiler) sıralanıyor:

    1.     Baş ve orta parmak uçlarının birbirine bastırılması,

    2.     Basıncın giderek artırılması,

    3.     İki parmağın birbirinin üzerinden kayıp, orta parmağın avuç içine vurup ses çıkarması.

    Evvelce parmak şıklatmayı bilmeyen ve bu talimat dizisine göre öğrenmeye çalışan birisinin, ister kendi kendine ister bir öğretici nezaretinde bu beceriyi öğrenmeye çalıştığını varsayınız.

    Her defasında talimat cümlelerini dikkatlice okur ya da öğretici daha dikkatli olmasını ve talimatı tam olarak yerine getirmesini ister. Ama şu garantidir ki ne kadar çalışılırsa çalışılsın parmaklar yeteri sesi çıramayacaktır.

    Çünkü bu 3 beceri parçası da birer “türev“dir. “Belirleyici” olan girdi ise bunların arasında sayılmamıştır. Belirleyici (1 ile 2 nin arasında) şöyle olmalıdır:

    1(b). “Yüzük parmağı, baş parmaktan kolay kurtulamayacak -dolayısıyla da yeterli enerjiyi üzerinde biriktirebilecek- bir pozisyonda (baş parmağın iç kısmına doğru) bastırılmalıdır.”

    İşin ilginç yanı, bu -ya da herhangi bir diğer- beceriye sahip usta kişiler dahi, o becerilerinin hangi “belirleyici” ve “türev” becerilerden oluştuğunu analiz etmemişlerdir. Bu nedenle de öğreticiler genellikle söyler ve öğreniciler de yapamazlar.

    İyi de “belirleyiciler” nasıl bilinecek?

    Öğreticilik ile öğrenme yardımcılığı (veya yoldaşlığı, partnerliği) arasındaki fark budur. Öğretici -adından da görüldüğü gibi- işini tek yanlı yapmayı amaçlamış kişidir. Öğrenicinin ne olduğu, ne anladığı onu ilgilendirmez. Ayrıca, işinde usta çoğu kişi o beceriyi nasıl yerine getirdiğini pek analiz de etmemiştir. Doğrusu çoğu “usta” için bu gerekmez de. Ama bu yolla mükemmellik platosunun ancak belirli bir düzeyine kadar çıkılabilir.

    Öğreticilik yoluyla bir şey öğrenilemeyeceği gibi öğrenicinin motivasyonu da büyük ölçüde zedelenebilir. Öğreticinin yerine getiril(e)meyen her talimatı, her israrı, öğrenicide bir yetersizlik duygusu üretir.

    Bunu gözlemleyen deneyimli öğreticiler bir küçük hile ile bu motivasyon bozulmasını aşmaya çalışırlar ve talimatları yerine gelmese dahi gelmişçesine takdir ifadeleri kullanırlar. “Mükemmel oluyor“, “şimdi daha iyi” gibi. Bunun gerçek olmadığını öğrenici bilmektedir. Öğreticinin vücut dili, mimikleri ve öğrenicinin kendi iç sesi “olmadığını” söylemektedir.

    İyi bir öğrenme yardımcısı (learning partner) bir ayna olmalıdır. Eğer, kazanılmasına yardımcı olmak istediği beceriyi analiz edip belirleyici ve türev beceri parçalarını analiz etmemişse, öğrenciye neyi yapması gerektiğini söylememeli, sadece örnek olabilecek şekilde yapmalı, mikro-talimatlardan KESİNLİKLE kaçınmalı, öğrencinin nasıl yaptığının taklidini -abartmadan, mümkünse tam aynını- yapmalıdır. Belirleyici olmayan her beceri parçasına ait bir mikro-talimat kesinlikle yerine getirilemez ve ayrıca da öğrenici de başarısızlık duygusu yaratır.

    Bir öğrenme yardımcısının öğreniciye en değerli katkısı ona ayna olması ve kendini gözlemesini -asla hiçbir yorum katmadan- özendirmesidir. Her katılacak yorum, her ipucunu değerlendirmeye hazır durumdaki öğreniciyi sonuçsuz bir türev üzerine yoğunlaşmaya itebilir. Kompleks beceri parçaları içeren bir beceri halinde, hangi parçanın gözlenmesi gerektiği tabii ki belirtilmelidir.

    Fiziksel beceriler olduğu kadar zihinsel beceriler için de geçerli olan bu yaklaşım, öğrenme çağı diyebileceğimiz çağda üzerinde çok durulacağa benziyor. Kendi kendine öğrenme Tanrı’nın insanlara en büyük hediyesidir. Her hediye gibi onun da doğru takdiri gerekiyor.

    Temmuz 7, 2004

     

     

     

     

     

     

     

     

  • Şort ve kepin misyonu var da…

    Çocuklar arasında yapılan bir beyin fırtınasında şu soruya cevap vermeleri istenmişti: “bir bardak ne işlere yarar?”

    Verilen cevaplar (https://tinaztitiz.com/3499/bir-bardak-ne-islere-yarar/) yalnız bir bardağın değil herhangi bir şeyin ne kadar çok işe yarayabileceğini gösteriyordu.

    Bu çeşitliliğe karşın bardağın temel varlık nedeni tektir ve o da “sıvı içmek”tir.

    Bir şeyin “nelere yaradığı” ile “temel varlık nedeni” arasındaki basit görünümlü ama derin fark, kurumsal yönetim açısından değerli bir araçtan -ülkemizde- niçin yeterince yararlanılamadığını bize düşündürmelidir.

    Bu araç “temel varlık nedeni”, “öz-niyet”, “misyon” gibi adlarla anılmaktadır.

    Otomobil üreten bir şirketin temel varlık nedeni “otomobil üretmek”, danışmanlık yapan bir şirketin misyonu “danışma hizmeti vermek”, gazete çıkaran bir kurumun öz-niyeti “halka haber vermek” değildir. Bunlar iştigal (uğraşı) konularıdır ama temel varlık nedenleri değillerdir.

    Bu şirketlerin birer öz-niyetleri olabilir ya da olmayabilir. Eğer yok ise bunlar, birkaç kez geri-dönüşüme uğratılarak bağlayıcı selüloz lifleri iyice kısalmış, böylece dış görünüşü mükemmel ama en ufak çekiştirmede yırtılan kağıtlar gibidirler.

    Hisseleri el değiştire değiştire sahipleri belirsiz hale gelmiş şirketlerin durumları böyledir. Sağlıklı görünüşlü ama içten çürümüş; niçin var oldukları belli olmayan ticari tümörlerdir.

    Bir ara yaygın olan çok ortaklı işçi şirketlerinin durumları tam olarak böyleydi. İçlerinde bayağı büyük sermayelerle kurulmuş devasa şirketler vardı, ama onlara can verebilecek bir temel varlık nedeni ortaya koyabilecek sahipleri yoktu.

    Öz-niyet, misyon ya da temel varlık nedeni, bir kuruluşun başlıca sahibinin parmak izi gibi özgün bir niteliğidir. Doğruluğu-yanlışlığı, iyiliği-kötülüğü ya da güzellik-çirkinliği tartışılmaz.

    Bir kişi temel varlık nedeni olarak “muhtaç insan bırakmamak” kavramını benimsemişken bir diğeri pekalâ “kendisine rakip bırakmamak, bir yolla hepsini yoketmek” öz-niyetine sahip olabilir. Bir başkası “yeni bir dünya görüşünü egemen kılmayı“, bir diğeri ise “her şirketi, sanata destek olacak bir kurum haline getirmek” kavramını misyon edinmiş olabilir. Bunların hiçbiri diğeri ile karşılaştırılmamalıdır.

    Bunlar birbiriyle karşılaştırılmaması gereken varlık nedenleridir ama hepsinin ortak bir yanı vardır: bu varlık nedenlerini ortadan kaldırdığınızda kuruluşlar, sağdan soldan esen rüzgârlara karşı nereye gideceği belli olmayan bir yelkenli haline gelirler.

    Ticari şirketlerle yapılan çalışmalarda “temel varlık nedeniniz nedir?” sorusuna genellikle verilen cevap “para kazanmak, kâr etmek” şeklindedir. Kâr etmek bir şirketin -hattâ herhangi bir kurumun- varlığını sürdürmesi için zorunlu bir gerekliliktir, ama temel varlık nedeni değildir.

    Para kazanmak, kâr etmek, bir başka şey için gereklidir. İşte o “şey” -her ne ise- kuruluşun misyonu, öz-niyeti, temel varlık nedenidir.

    Peki böyle bir misyon belirlenmeden kurulmuş şirketler ne olacaktır? Onlar, içlerindeki ve hattâ dışlarındaki kişi ve kurumların sürükledikleri yerlere doğru gideceklerdir. Misyonsuz bir şirketi örneğin genel müdürü kendi misyonu doğrultusunda bir yerlere götürebilir. Bu misyon çok insancıl bir varlık nedeni olabileceği gibi “müstakil bir villada huzurlu ve rahat bir gelecek yaşamak için dünyalık yapmak, bunun için de şirket sahip(ler)ini soymak” biçiminde de olabilir.

    Şirket sahibinin bir öz-niyet sahibi olması, kuruluşun tüm karar ve eylemlerinin o niyet yönünde olması için gerek koşul‘dur ama yeter koşul değildir. Kendi misyonunu yeterince yaygınlaştıramamış çok sayıda kuruluş yine de başkalarının misyonları doğrultusunda oradan oraya sürüklenebilirler.

    Kuruluşlara niçin var oldukları sorulduğunda genellikle “ne gibi yararlar sağladıklarını” anlatırlar. “Şu kadar kişiye iş imkânı sağlıyoruz; şu kadar vergi veriyoruz; şu kadar katma değer üretiyoruz, ihracat yapıyoruz vs vs“. Sorunun cevabı halâ açıktır: “sağladığınız yararlar tamam, ama siz niçin varsınız?”

    Eleştirilere başlarken genellikle ülkemizde, toplulumuzda gibi nitelemelerle başlamak adet olmuştur. Bu yazının başında da öz-niyet yoksunu kurumlardan söz açarken “ülkemizde” vurgulaması yapılmıştı. Peki ülkemizde böyledir de başka ülkelerde durum nedir? Ekonomik olarak gelişmiş ülkelerde temel varlık nedeni o denli yaygın bir kurumsal yönetim aracıdır ki, misyonu net ifade edilmemiş kuruluş yoktur demek bile caizdir.

    Hattâ daha ileri gidip, mal ve hizmetlerin dahi misyonları bellidir. İşte bir örnek: spor şortları, kepleri gibi malzemeler üreten bir Avrupa firmasının keplerine taktığı karton etiketlerin üzerinde, bu kepin temel varlık nedeni şöyle yazılıdır (ve gerçekten de öyle olduğu tecrübeyle sabittir): “Amacımız basittir: sizi hiçbir şeyin -rüzgâr, yağmur, soğuk ya da sıcak- ferahlatıcılığı deneyimlemenizden alıkoymamasını sağlamak.”

    Peki, kep ya da şortun niçin var olduğunu bilmesi, ama koca koca kuruluşlarımızın göğüslerini yumruklayıp paragraflar dolusu palavraları misyon diye üretip arşivlerine koyması ne demektir?

    Bir deyiş, bunun ne demek olduğunu söylüyor: “bir kül tablasına bakıp tüm evreni anlayabilirsiniz“.

    Peki şimdi bir soru: Cumhuriyet de bir kurum olduğuna göre, temel varlık nedeni nedir, yani niçin vardır?

    Niçin var olduğunu düşünmemiş ve/ya bunu kuruluşun içinde yaygınlaştıramamış kurumlar varlıklarını -bugün ne olurlarsa olsunlar- sürdürme açısından tehlikededirler. Bu soruyu sormaya gerek görmeyen, cevapladıklarını zannedenler ise çoktan ölmüşlerdir.

    6 Temmuz 2004

  • Yaşam öğrenmeden başka bir şey değilse, peki o zaman!

    Aşağıda, yaşam içindeki çeşitli “öğrenme bağlamları”na örnekler verilmektedir. Bunlar çeşitlendirilebilirse ve yaşamın neredeyse bütünüyle “öğrenme”den ibaret olduğu somut biçimde gösterilebilirse, “okul yoluyla öğretme”ye dayalı eğitim yerine, “okul ve okul dışı ortamlarda öğrenme” yoluyla eğitimin ne büyük bir imkânlar kapısını açabileceği ortaya çıkacaktır.

    Bu denli çok sayıda öğrenme’nin, 6-18 yaşları arasındaki okul çağımızın sadece %10’unu (evet yanlış okumadınız sadece yüzde on) oluşturan zaman diliminde, hem de bizim dışımızdaki birilerinin (öğretmen) bizim adımıza bu işi yapmasıyla mümkün olamayacağı daha iyi görülebiliyor mu?

    Bizlere öğretilen, ihtiyaçlarımızın bize ancak başkalarınca öğretilebileceği, kendi kendimize öğrenemeyeceğimizdir. Okullarda öğrenmeyi öğrenme denilen şey de yine öğretmen tarafından “öğretilen”lerin boşluklarının doldurulmasıyla sınırlıdır.

    “Eğitim şart” deyimi ile kastedilen de, karada-havada-denizde her türlü sorunun ancak ve yalnız “öğretme” yoluyla çözülebileceğidir.

    Trafik kazaları, birileri o insanlara nasıl kaza yapmayacağı öğretilmediği için olmaktadır. Depremde yıkılan çürük binalar müteahhitlere nasıl ev yapılacağı, belediye yetkililerine usulsüz ruhsatın nasıl verilmeyeceği, ustalara demirin nasıl büküleceği, içinde oturanların jip mi sağlamlık denetimi mi tercihinin nasıl yapılacağı öğretilmediği için meydana gelmektedir.

    Belediyeler, birileri onlara önceliklere göre paranın nasıl harcanacağını öğretmediği için saçma işler yapmaktadır. Velhasıl her ne sorun varsa bize o sorunun nasıl çözüleceği öğretilmediği için olmaktadır.

    Bunların tümü yanlıştır, zırvadır ve saçmadır.

    Bu kadar çok şeyi kimse kimseye öğretemez. Ayrıca kimseye de isteğinin dışında bir şeyler öğretilemez. Eğer öğretilme yoluyla bir şeylerin yapıldığı sanılıyorsa o sadece korkudan dolayı yapılyordur.

    Nitekim öğrenciler dünya ekseninin niçin eğik olduğunu, üçgen iç açıları toplamının niçin 180 derece olamayacağını, sıfırla bölmenin niçin olamayacağını, ikinci dereceden bir eğrinin türevinin ne demek olup ne işlere yaradığını  merak ettikleri için değil sınav korkusundan “öğrenmiş gibi” yapmaktadırlar. İnanmayanlar çocuklarına sorup en küçük bir fikirleri olmadığını görebilirler.

    Bu sarmalı kırabilmeli, bu öğretilme bağımlılığından kendimizi ve gelecek nesilleri koruyabilmeliyiz. Toplumda sigara, alkol ve uyuşturucu bağımlılığından ürkenler bu endişelerinde haklıdırlar ama öğretilme bağımlılığı bunlardan daha da kötüdür. Eğer bir gün, uyuşturucu ve öğretilme bağımlılığı arasında bir tercih yapılacak olsa duraksamadan uyuşturucu bağımlılığı seçilmelidir.

    O halde, yaşamımızı başkalarının bize öğrettiği, öğretmeye razı olduğu, nelere ihtiyacımız olduğunu bizim adımıza tahmin ettiklerine bağımlı olarak değil, kendi özgür tercihlerimize göre yaşamak istiyorsak, adına “öğrenme devrimi” diyebileceğimiz bu paradigma dönüşümünü becerebilmeliyiz.

    Tüm anne ve babalar, öğretmenler, idareciler, politikacılar, bürokratlar bunu farketmeli, bir toplumun varlığını sürdürebilmesinin ancak ve yalnız öğrenebilmesiyle mümkün olabileceğini farketmelidir. Öğretilme bağımlısı toplumlar aslında yokturlar, onlar başkalarının esiridirler, başkaları istediği kadar ve istediği sürece yaşıyor “gibi” yaparlar.

    Aşağıda, sadece zihinleri tahrik etmek için örnekler verilmiştir. Tabii ki yaşam bunların tanımladığından çok çok daha geniştir. Sizlerden isteğim, bu listeyi genişletici katkılarınızı bana (tinaz@tinaztitiz.com) yollamanızdır. İşte birkaç örnek

    1. Kendini korumayı öğrenme:

    1.1.   Gaspçıdan, hırsızdan

    1.2.   Depremden

    1.3.   Mafyadan

    1.4.   Trafik teröristlerinden

    1.5.   Sokak kazalarından

    1.6.   Aldatılmaktan (ticarette, alış-verişte, evlilikte, astlarınca, üstlerince, çalıştırdıklarınca, patronunca, vaatlerde bulunanlarca, dezenformasyon yayanlarca vd)

    1.7.   Sağlığını korumayı:

    1.7.1. Beslenme yoluyla:

    1.7.1.1.Uygun kiloda kalabilmeyi

    1.7.1.2.Yararlı ve zararlı yiyecekleri belirlemeyi, bulabilmeyi, uygunsuz yiyeceklerden korunabilmeyi

    1.7.2. Bedeninin ihtiyaçlarını karşılama yoluyla:

    1.7.2.1.Egzersiz yapmanın esaslarını öğrenerek

    1.7.2.2.Yaşam biçiminin değiştirilemez koşullarıyla bedeninin ihtiyaçlarını uzlaştırmayı öğrenerek

    1.7.3. Sağlığını korumaya yardımcı olabilecekleri bilme yoluyla:

    1.7.3.1.İyi doktoru, iyi hastaneyi nasıl bulacağını öğrenerek

    1.7.3.2.Bunların kötülerinin iyilerinden nasıl ayırdedileceğini öğrenerek

    1.7.3.3. Çevreyi ve doğayı korumayı öğrenme

    1.8.   İşi varsa işini kaybetmekten

    1.9.   İşi yoksa gelir yetmezliğinden:

    1.9.1. İş bulma yöntemlerini öğrenerek

    1.9.2. Zaman satmayı öğrenerek

    1.9.3. Çevresindeki ihtiyaçları görebilmeyi öğrenerek

    1.9.4. Gereksiz giderlerini azaltmayı öğrenerek

    1.9.5. Ek gelir yaratma yollarını öğrenerek

    1.10.Zamanını heba edenlerden (randevusuna geç kalarak, uzun konuşup yazarak vd)

    1.11.Zihinsel temizliğini (kendi ideoloji ve inançlarını benimsetmeye çalışanlardan, bizim yerimize düşünenlerden, reklamı beyin yıkama sananlardan, zihinsel virüs – https://tinaztitiz.com/3624/zihinsel-virusler/ bulaştırıcılardan vd)

    1.12.Amaç belirsizliğinden

    1.13.Kızgınlıkların kendisine zarar vermesinden:

    1.13.1.   Yararlanılacak bir yan bularak

    1.13.2.   Sakinleştirici yöntemleri öğrenerek

    2. Başkalarının akıllarından yararlanmayı öğrenme:

    2.1.   Öğrenme Çemberleri yoluyla

    2.2.   Mentor edinme yoluyla

    2.3.   Ortak akıl üretme teknikleri yoluyla

    2.4.   Doğru soru sorma tekniği yoluyla

    2.5. Etkin dinleme yöntemlerini öğrenerek

    3. Biyolojik öğrenme:

    3.1.   Spor yoluyla:

    3.1.1. Kaslarının belirli hareketleri öğrenmesi

    3.1.2. Metabolizmasının, çalışma hızını öğrenmesi

    3.1.3. Kalp atışlarının ihtiyaca göre artıp azalmayı öğrenmesi

    3.2.   Aşılanarak hastalıklardan korunmayı

    4. İçe dönük öğrenme:

    4.1.   Kendini mağdur hissetmemeyi

    4.2.   Kendi doğrularından sıyrılıp açık hale gelebilmeyi

    4.3.   Kendini değiştirebilmeyi https://tinaztitiz.com/3705/kendini-degistirme-iradesiyetersizligi-ve-bir-yaklasim/) ya da “bildiğini” uygulayabilmeyi –ki öğrenme budur-

    5. Dışa dönük öğrenme:

    5.1.   Evlilikte uyum sağlamayı

    5.2.   Şehir kültürüne uyabilmeyi

    5.3.   Yapısına uygun olmayanlarla birlikte çalışabilmeyi, işbirliği yapabilmeyi

    5.4. Gözlem yapabilme yeteneğini geliştirme

    6. Yeni bir beceriyi öğrenme:

    6.1.   Yeni becerinin “belirleyici” ve “türev” gereksinimlerini

    6.2.   Bu beceriyi oluşturan öz-becerileri (core skills) bulabilmeyi

    6.3.   Bu kavramı bilen “öğrenme yardımcıları”nı bulabilmeyi

    7. Öğrenebilirliğini ve yaratıcılığını bozmasına izin vermeden okul’da başarılı olabilmeyi öğrenme:

    7.1.   Ezberlemeden belleme yoluyla

    7.2.   Dersi derste öğrenmenin yollarını bularak

    7.3.   Türkçe dersinin tüm diğerlerinin belirleyicisi olduğunun bilincine vararak ve bu amaçla, dilini kullanmayı okul dışında da bir ilgi alanı haline getirerek

    7.4.   Hızlı okuma becerisi kazanarak

    7.5.   Ders içeriklerinin kritik %10’larını koklama becerisini edinerek

    7.6.   Ders akışını kendi öğrenme stili ve akışına göre etkilemeyi öğrenerek

    7.7.   Zamanında doğru sorular sorarak kritik bilgileri öğrenerek

    7.8.   Az ve akıllı çalışma yöntemleri yoluyla

    7.9.   Öğrenme Stili’ni öğrenerek (http://www.kigep.org.tr adresinde “site haritası”, onun içinde “testler” ve onun içinde de “Öğrenme Stili Testi”ni bulabilirsiniz)

    7.10.Çoklu Zeka Profili’ni öğrenerek (yine KiGeP testleri içinde bulabilirsiniz)

    7.11.Bir konunun özü öğrenilmezse sınav başarısının ancak çok sayıda egzersiz yapıp ezberleyerek elde edilebileceğini, bunun da hiçbir işe yaramaz bir şey olduğunu tam olarak idrak ederek

    7.12.Çevrenizdekilerin sürekli olarak eğitim sisteminden yakınmalarının size de etki yaparak zihinsel bir red ortamı yaratmasına izin vermeyerek.

    Şimdi, bu listeyi genişletelim ve herşeyin –ama herşeyin- öğrenme bağlantılarını net olarak ve de herkese anlatabilecek bir netlik ve genişliğe getirelim.

    Bakarsınız, Öğrenme Devrimi denilebilecek bir dönüşüm ülkemizde başlar, ne dersiniz?

    Temmuz 4, 2004

  • Okul – Veli – Öğrenci Sözleşmesi..

    Okul seçmede basit -ama etkili- bir yöntem..

    Çocuğu okul çağına gelip de “hangi okul?” sorusu ile uğraşmayan veli yok gibidir. Geliri az olan için seçenekler az gibi görünse de, şöhreti iyiye çıkmış devlet okullarından hangisine -ve de nasıl- torpil bulunacağı onlar için de karmaşık bir sorun oluşturur. Daha yüksek okul giderlerine katlanabilecekler için sorun daha basit değil, aksine daha karmaşıktır.

    İyi bir okulun özelliklerini sayıp dökmek, sonra da “işte böyle bir okul bulun” demek iyi bir yol değildir. Çünkü o özelliklerin olup olmadığını denetleme imkânı genellikle yoktur; okul yöneticilerinin söyledikleri ise -çoğunlukla- gerçeklerden ziyade özlemlerden ibarettir.

    Bunun yerine basit, bir okulun içini temiz çekilmiş bir röntgen filmi kadar net gösterebilen, ayrıca da denetlenmesi mümkün bir ölçü önereceğim. Bunun için de önce birkaç noktaya işaret edeceğim:

    • Bir çocuğun 6 yaşından, liseyi bitirmesi beklenen 17 yaşına kadarki toplam zamanının (yaklaşık yüzbin saat) sadece %10 kadarı okul ortamında, %90’ı ise okul dışında geçmektedir. Kar tatili vs gibi gariplikler yüzünden okula gidilmeyen süreler çıkarılırsa bu %10’un daha da azalması mümkündür. İsteyenler oturup hesaplayabilirler.
    • Okul dışındaki sürenin üçte birinin uyku ile, geri kalan bölümün de en az üçte ikisinin aile ile beraber geçirildiği varsayılırsa, aile ortamındaki sürenin yaklaşık %40 ya da diğer bir deyimle okuldaki sürenin 4 katı kadar olduğu görülür.
    • Aile ortamının, onun ayrılmaz parçası durumdaki televizyon -bazı ailelerde şifreli kanallar, bilgisayar gibi daha da zengin ortamlar- yoluyla okula göre çok daha etkili olduğu bilinmektedir. Bu, %40 gibi görünen oranı daha da yukarılara götürmekte ya da okulun göreceli etkililiğini azaltmaktadır.
    • Benzer bir akıl yürütme okul ve aile ortamlarının dışındaki yaklaşık %17’lik bölüm için de geçerlidir. Sinema, zengin iletişim ve etkileşimli arkadaş çevreleri, spor ve benzeri etkinliklerin çocuk üzerindeki etkilerinin, daha durağan okul ortamına göre daha yüksek olduğu ya da ailedekine benzer bir şekilde okulun göreceli etkililiğini azalttığı söylenebilir.
    • Bütün bunlar okulun üstlendiği işlevleri yapmasını güçleştirmektedir. Hem kendine ayrılan zaman payı küçüktür, hem de kullandığı araçlar -aile ve diğer sosyal çevrelere göre- daha az etkilidir. Bu aynen, ağır bir cismin, çok zayıf bir kaldıraç yardımıyla hareket ettirilmeye çalışılmasına benziyor. Nitekim de bir türlü hareket ettirilemiyor.
    • Bu durum karşısında rasyonel düşünce, okulun, başlıca paydaşlar durumundaki aile ve çocuk ile bir anlaşma yapmasıdır. Yani bir “Okul-Veli-Öğrenci Sözleşmesi”.
    • Okul, veli ve çocuk birbirlerinden karşılıklı olarak birşeylere söz vermelerini (taahhüt etmelerini) istemelidirler. Örneğin okul veliden, çocuklarına belirli sorumluluklar vermelerini istemelidir.
    • Aile içinde küçük de olsa belirli (somut, net) sorumlulukları bulunmayan çocukların, okul ile ilişkilerinde derin sorunlar yaşanması kaçınılmazdır. Hattâ daha da ötesi, çocukken sorumluluk verilmemiş kişilerin yaşları ve boyları büyüyünce sorumsuz bireyler olması garantidir.
    • Okul çocuktan da bir şeyler istemelidir. Örneğin kopya çekmemesini istemeli, bunu taahhüt etmesini istemelidir.
    • Buna karşılık çocuğun da okuldan isteyecekleri olmalıdır. Örneğin, sınavlarda başında gözetmen bekletilmemesini, böylece “sen potansiyel hırsızsın” denilmemesini istemelidir. Bu örneklerin sayısı artırılabilir. Aşağıda, birkaç yıl önce İzmir’de bir özel okulda uygulanan böyle bir karşılıklı sözleşme -örnek olarak- verilmektedir.

    Şimdi, böyle bir sözleşme yapmamış bir okul, acaba şunlardan hangisini iddia etmektedir?

    1. Biz öyle bir okuluz ki, bir çocuğun toplam zamanının %10 kadarında etkileyici yöntemler kullanır ve geri kalan %90’lık zamanın olası tüm olumsuz etkilerini siler, üstüne üstlük olumlu etkiler yaratırız. Sizin aile olarak ya da öğrenci olarak hiçbir şey yapmanıza gerek yok; biz size rağmen gerekenleri yaparız. Bizim adımız yeter. Bir şey yapmasak bile yaptığımız düşünüldüğüne göre bu işlerle uğraşmamıza gerek yok. Siz para verin yeter.
    2. Bizi çocuğun yetişmesi ilgilendirmiyor. Bunun için aile olarak sizin ne yapıp yapmayacağınızla ilgili değiliz. Biz sadece sizin paranızla ilgileniyoruz. Ama bunu belli etmemek için bol bol da kendimizi övüyor, propaganda yapıyor, başkalarından farklı olduğumuzu yayıyoruz.
    3. Aslında siz velilerimiz ve öğrencilerimizle bir sözleşme yapılması gerektiğine inanıyoruz. Fakat bizi önleyen engel öğretmenlerimizin alışkanlıklarıyla başa çıkamamak. Öğretmen ücretlerini ucuza getirmek için zaten emekli olmuş, çalışma enerjisini kaybetmiş olanları seçiyoruz. Onlar da bu tür ek enerji isteyen uygulamalara yanaşmıyorlar. Bizim de sözümüz geçmiyor. Doğan boşluğu övünerek ve “biz eğitimciyiz, bu işleri biz biliriz” diyerek dolduruyoruz. Siz para verin yeter.
    4. Böyle bir şey gerekseydi Milli Eğitim Bakanlığı emrederdi. Demek ki gerekmiyor.
    5. Böyle bir uygulamanın gerektiğini düşünmemiştik, ama şimdi yapacağız.

    İşte aranan ipucu bu seçeneklerin cevaplarındadır. Ne kadar ünlü olursa olsun, ne kadar pahalı ya da ucuz olursa olsun çocuklarınızı sözleşme yapmaya -içtenlikli olarak- razı olan okula verin. Böyle bir okul yok ise, sözleşme yapma konusunda yöneticilerini ikna etmeye çalışın, kabul etmeyenlerden -mutlaka- uzak durun.

    Haziran 25, 2004

    OKUL – VELİ – ÖĞRENCİ SÖZLEŞMESİ (Rev. 3.0, Tarih : 07.10.01)

    Aşağıdaki maddeler içinden tarafımı -okul idaresi, veli ve/ya öğrenci olarak- ilgilendirenleri yerine getireceğimi taahhüt; ve bunlara uymadığımın belirlenmesi halinde doğabilecek her türlü sonucu peşinen kabullendiğimi beyan ediyorum.

    Bu taahhütlerimin yerine getirilmesinde karşılaşabileceğim maddi güçlükler olması halinde, benzer sonuçları sağlayabilecek alternatif yollar arayıp bulacağım ve söz konusu güçlüklerin taahhütlerimi yerine getirmemi bütünüyle engellemesine izin vermeyeceğim.

    1.     Bu sözleşmenin ayrılmaz parçası sayılan Ezbersiz Eğitim Andını  benimsediğimi, veli, öğrenci ve okul idaresi olarak bu yaklaşımın gereklerini yerine getireceğim,

    2.     “Gürültüsüz ve Özgür Okul” adıyla özetlenen ve bu sözleşmenin ayrılmaz parçası sayılan Disiplin Politikası’nın, veli olarak yüklediği yükümlülükleri yerine getireceğim,

    3.     Söz konusu Disiplin Politikası kapsamındaki şu noktalara özel önem vereceğim:

    (i)           Kıyafet konusunda konulmuş bulunan ve tek tipten uzak ama kurumsal ciddiyeti simgeleyen kurallara titizlikle uyulmasını veli olarak sağlayacağım,

    (ii)          Öğrenme özgürlüğü olarak ifade edilen ve her öğrencinin sakin bir derslik ortamında diğer öğrencilerin bu sükuneti bozabilecek herhangi bir davranışta bulunmaksızın öğrenebilme hakkına, velisi bulunduğum öğrencinin tam olarak uyması için üzerime düşeni yapacağım,

    (iii)         Disiplin Politikasının yaptırım hükümlerinin uygulanmasını hiçbir şekilde geciktirmeyeceğim,

    (iv)         Öğrenci hakkında, görüşmek için davet edildiğimde buna gecikmeksizin uyacacağım,

    (v)          Öğrenciyi, okul yönetimince plânlanan, sosyal etkinliklere katılması konusunda teşvik edeceğim,

    (vi)         Örencinin, okul araç-gereç ve donanımına verdiği zararı, tarafıma bildirilmesi halinde derhal tazmin edeceğim,

    (vii)        Öğrencinin, zararlı alışkanlıklarının önlenmesinde okulla yakın işbirliği yapacağım.

    4.   Öğrencinin, oturduğu semtte toplumla ilişkilerini geliştirmek için çalışmalarda bulunmaya -özürlü ve yaşlılalara hizmet, sanat etkinliklerine katılmamış olanlara önderlik etmek vbg- özendireceğim,

    5.   Öğrencinin ilgi alanlarını genişletme, merak uyarma konusunda özel bir çaba harcayacağımı ve bu çerçevede olmak üzere, imkânlarım yettiğinde şunları sağlayacağım;

    a.      Şunları edinmeyi:

    (i)              Teleskop, Mikroskop,

    (ii)             Bilgisayar ve internet bağlantısı,

    (iii)            En az 1 yabancı hoby dergisine abone olma.

    b.      Şu yerleri görmesini:

    (i)              Feza Gürsoy Bilim Merkezi (Ankara/Altınpark),

    (ii)             Deneme Bilim Merkezi (İTÜ-Taşkışla/İstanbul)

    (iii)            Rahmi Koç Sanayi Müzesi (Hasköy/İstanbul),

    (iv)            British Museum (Londra),

    (v)             Smithsonian Institute (Washington D.C.),

    (vi)            Science Museum (Londra)

    c.      Sanat etkinliklerine katılması (en az, 2 ayda bir defa bir klasik Türk veya Batı Müziği Konseri, en az 2 ayda bir defa tiyatro)

    6.   Öğrencinin, televizyon, video, internet gibi kaynaklardaki şiddeti ve cinsellik istismarını içeren filmleri ve siteleri izlemesine kesinlikle izin vermeyeceğim,

    7.   Aile yaşamımızda şiddetin hiçbir türüne başvurmayacağım,

    8.   Öğrencinin hergün mutlaka banyo yapmasını, bunu vazgeçilmez bir alışkanlık haline getirmesini sağlayacağım,

    9.   Öğrencinin özgüvenini geliştirici olanaklar yaratacağımı, özgüvenini zedeleyici “sen beceremezsin“, “sen yapamazsın senin yerine ben yapayım” gibi ifadelerden kesinlikle kaçınanacağımı, her fırsatta, onurlu, kendisine güvenilir bir insan olduğunu telkin edeceğim,

    10.   Kendisine gösterilebilecek güveni hiçbir şekilde istismar etmeyeceğine güvendiğimi, pratik olarak -davranışlarımla- göstereceğim,

    11.   Öğrencinin sorumluluk duygusunu geliştirmek üzere;

    a.     Şunları yerine getirmesini mutlaka sağlayacacağım;

    (i)     Yatağını düzeltme,

    (ii)    Odasını toplama,

    (iii)   Basit temizliğini yapma,

    (iv)   Ayakkabılarını temizleme,

    (v)    Pantalon/etek, gömleğini ütüleme (11 yaşından büyükler için)

    b.     Şunlardan imkân ve uygun olanları sağlayacağım;

    (i)     Evin gazetesinin alınması,

    (ii)    Evin çöpünün atılması,

    (iii)   Varsa ev hayvanının her türlü bakımının yapılması,

    (iv)   Çiçeklerin sulanması,

    (v)    Atık kağıtların toplayıp kapıcıya teslimi,

    (vi)   Basit onarım işlerinin (kaçıran musluklar, alçılanmak istenen delikler vb) yaptırılması,

    (vii)  Benzer diğer sorumluluklar

    12.   Özel bir ihtiyaç yoksa derslerini yapması sırasında, HİÇ BİR ŞEKİLDE öğrenci yerine bir şey yapmayacağım;

    13.   Derslerini yapmakta zorlanması halinde dahi, yardım adı altında, karşılaştığı güçlüklerden öğrenmesini engellemeyeceğim, bu gibi durumlarda, kişisel bir “Danışılabilecekler Paneli” oluşturmayı telkin edeceğim;

    14.   Kopya alma ve vermenin, hırsızlığın tam bir örneği olduğunu:

    (i)           Veli olarak telkin edeceğim,

    (ii)          Okul idaresi olarak telkin edeceğimi ve her türlü sınavı gözetmensiz olarak yaptırmak üzere ekli Onur Yasası’na paralel hareket edeceğim,

    (iii)         Öğrenci olarak bilincinde olacağım ve Onur Yasası‘na paralel hareket edeceğim,

    15.   Evde, yanında sigara içmeyeceğim,

    16.   Çocuğumun beslenmesi konusunda gerekli özeni göstereceğim ve bu bağlamda:

    (i)           Sağlıklı beslenme konusunda ailece bilgileneceğiz ve sağlıklı beslenme alışkanlıklarının yerleşmesini sağlayacağım,

    (ii)          Beslenmeye bir yarar olmayan, yükte hafif pahada ağır, abur-cubur yiyecek ve içeceklerden uzak durmayı teşvik edeceğim,

    (iii)         Boy ve kilosu arasındaki dengeyi koruması bilincinin gelişmesine katkıda bulunacağım,

    (iv)         Aile bireylerinin her türlü tutum ve davranışının, çocuklar üzerinde örnek etkisi yarattığını -beslenme dahil- bilerek davranacağım,

    17.   Sözlerimizle eylemlerimizin farklılıkkların, çocukların ruh sağlıklarını olumsuz etkilediğinin bilincinde olarak davranacağım (Örneğin sigara içmesi önlenen ve bizzat sigara içerek örnek olunan çocukların durumu),

    18.   Çocuğuma saygı göstermenin, onu sevmek kadar, hattâ daha da önemli olduğunun bilincinde olacağım,

    19.   Öğrencinin sağlık kontrollarını düzenli olarak yaptıracağım, bunu kalıcı bir alışkanlık haline getirmesini sağlayacağım,

    20.   Derslerinin işlenmesi için gereken kitap, araç, gereç gibi yardımcıları zamanında ve tam olarak temin edeceğim,

    21.   Bu hükümlerin, çocuğumun odasında görünür bir biçimde çerçeveletilerek bulundurulmasını sağlayacağım.

    22.   Ve en önemli nokta olarak, bütün bu hükümlere uymayı güçleştiren koşulların varlığı halinde uymak için gereken her türlü yolu deneyeceğim.

     

    (okul, öğrenci ve velisinin imzaları)

     

     

     

  • Ucuz işçi, ucuz işçilik değildir..

    Gazetelerde sık sık Türkiye’deki işçilik ücretlerinin düşük olduğuna ilişkin haberler yer alır. Geçtiğimiz haftalarda bir haber, OECD ortalamalarına göre çok düşük işçiliğimizden bahsediyordu. Bu haber hem doğru hem yanlıştır. Ancak bundan evvel iki farklı kavramı açıklığa kavuşturmak gerekir. Şöyle ki;

    “İşçi Ücreti” bir kişiye ödenen ücreti; “işçilik maliyeti” ise, işçi ücretinin verimlilikle normalize edilmiş miktarını gösterir.

    Saat ücreti $2.00 olan bir Japon işçisi belirli bir üründen 1 saattte 10 adet üretiyorsa:

    işçi ücreti = 2.00 $/saat,  işçilik maliyeti = 0.20 $/adet

    demektir. Türkiye’de ise saat ücreti örneğin $1.00 olan bir işçimiz aynı üründen saattte 4 adet üretebiliyorsa:

    işçi ücreti = 1.00 $/saat, işçilik maliyeti = 0.25 $/adet

    olur. Böylece, Türkiye’mizde işçi ücreti daha düşük, ama işçilik maliyeti daha yüksek olur. Böylece OECD içindeki en düşük işçi ücretlerinin ve de en yüksek işçilik maliyetlerinin nasıl olup da Türkiye’mizde bulunduğu kolayca anlaşılır.

    Ancak dikkat edilmesi gereken bir ince nokta vardır: “İşçilik” sözcüğü her ne kadar hemen “işçi”yi çağrıştırıyorsa da, işçiliğin yüksek oluşunun nedeni genellikle sadece işçi değil, onu çevreleyen sistem (yönetim, sendikacılık anlayışı, teknoloji üretimi vbg) dir.

    Nitekim yabancı ülkelerde daha iyi yönetilen, daha çağdaş sendikacılık anlayışına sahip sendikalara dahil işçilerimiz daha yüksek işçi ücretlerine rağmen, daha düşük işçilik maliyetlerine konu olabilmektedirler.

    İşçi ücretlerimiz, işçilerimizin verimlilikleri ve yönetim becerilerimizin kalitesi düşük, işçilik maliyetlerimiz ise yüksektir. Rekabet gücümüzü düşüren faktörlerden birisi de budur.

    Kavramları yerli yerinde kullanıp, kafaları karıştırmamalıyız.

    21 Eylül 2001

  • Süreç parçalanması, kar, deprem vb..

    Ocak 2004 karı, sorunlarımızı anlamak -ve çözüm üretmek- isteyen amatör, profesyonel ve gönüllülere mükemmel bir örnektir.

    Yanlış anlaşılmasın, bu ders yerel idarelerin performansı açısından değildir. Genel kanının aksine yerel idarelerin performansı açısından hiçbir sorun yoktur. Çoğunlukçu demokrasinin ilkel denilebilecek 49-51 mantığından, çoğulcu demokrasinin çok katmanlı yapısına geçememiş toplumumuzda, çoğunluğun seçtiği yerel yönetimler eğer daha “iyi” performans gösterselerdi, eminim ki kendilerini seçen “çoğunluğun” eleştirilerine maruz kalırlardı.

    Kendi yapması gereken ne kadar işlev varsa onları yap(a)mayıp, işi, kendi direktiflerine göre uygulama yapmakla sınırlı olan “hizmetkârlara” –civil servant– değil de “yönetici” -hattâ daha aşağılayıcı olarak “bizi yönetenlere”- ihale eden toplumumuza müstahak olan “yönetici” tipi bunlardan daha farklı olabilir miydi?

    Bu açıdan bakılırsa vali, il ya da ilçe belediye başkanı gibi kişilerle onlara uygun çevrel kişilerden oluşmuş kadrolara küfür etmek haksızlıktır.

    Bilgi-beceri temelli bir yaşam örgüsü içinde -Çetin Altan’ın deyimiyle- çoğu işsiz kalacak olan bu kişiler, nasıl olduğunu anlamadan bu denli büyük yetki ve imkânlara kavuşunca, bu gücü kendi küçük algılama dünyalarının çerçevesi dışında kullanabilirler mi? Ders bu değildir.

    Söz konusu ders, kamu yönetimi kadar -özel, akademik, gönüllü, ticari, askeri vd- kurum yönetimlerini de ilgilendiren “süreç parçalanması” olgusu ile ilgilidir.

    Bir “bütün” olarak korunması gerekirken, -açıklanacak olan nedenlerle- parçalara ayrılan süreçler yönetilemez, hattâ bırakınız yönetilmeyi “anlaşılamaz” hale gelmektedir. Süreç parçalarının her birisinden sorumlu (ve yetkili) olanlar için, sürecin diğer parçaları tanımsızdır. Negatif sayıların kare kökünün olamayacağı öğretilen bir öğrenci için imajiner sayılarla işlem yapmak nasıl algı-dışı bir iş ise, kendi süreç parçacığının tanımladığı uzay içinde düşünmeye alışmış -hattâ bu konuda bilgi-beceri kazanmış- bir kişi için sürecin diğer parçaları da algı-dışı’dır.

    Belediye başkanı ile TV’de yapılan bir görüşmede, İstanbul belediye sınırları dışındaki bir yerde mahsur kalan karzedeler için “ama onlar bizim sorumluluk alanımız içinde değiller ki” diyen başkan gerçekten de haklıdır. Aslında söylemek istediği, “onlar bizim algı sınırımız dışında” biçimindedir, fakat o sınırın dışı kendisi -ve çevresi- için “yok”tur ve bu yüzden de ancak öyle ifade edebilmektedir.

    Fakat her şeye karşın yine de kendi uzayının dışında bir şeyler olduğunu ve birşeyler yapmak gerektiğini idrak etmekte ve bu yapılması gereken şeyin “çok farklı bir şey” olduğunu da farkettiği için, “en yüksek alarm düzeyi olan C planına geçilmiş bulunmaktadır” şeklinde duyurular yapmaktadır.

    O yaptığına göre benim neyim eksik” diye düşünen ve böylece büyükşehir başkanlığına adaylığını ilân eden bir ilçenin belediye başkanı ise, kendisine sorulan “bir kar kenti bu duruma nasıl getirebiliyor?” sorusuna ise yine kendi uzayının dışından bir sesle “kentin refleksi kniz tetikliyor” gibi acayip bir yanıt vermektedir.

    Peki, bütün olarak korunması gereken süreçler niçin parçalanmış -ve parçalanmaya devam etmekte-dir? Buna göre bütün işleri tek merci mi yapmalıdır? İş bölümü denilen şey neyin nesidir?

    Parçalanmanın başlıca nedenleri şunlardır:

    (1)    İşsizlikle mücadelede araç eksikliği: Tüm medyayı tarayınız; uzman yorumları, tartışma oturumları, gazete yazıları vb. hepsini. Bunların içinde hiç, “işsizliğin nedenleri nelerdir?” -ya da buna benzer- bir söz duyamaz, okuyamazsınız. Çünkü işsizliğin nedeni bellidir(!) ve yatırım yapılmamasıdır. Çözüm de, hortumlara engel olup onları yatırımlara yöneltmektir.

    İşsizliğin nedenlerinin irdelenmesi bu yazının kapsamı dışında olsa da hiç olmazsa ana başlıkların dahi verilmesi, bu bakış fıkaralığının derecesini anlatabilir. Bu nedenler* tek tek giderilmeden işleri ancak Tanrı yaratabilir.

    Bu sayılanlar sadece başlıklardır. Bunların alt-nedenleri ve onların nedenleri (ilh.) giderek daha az sayıda kök-nedene bağlanır.

    Bu nedenlerin her biri için yeteri sayı ve etkinlikte araç tanımlayan bir “İstihdam Politikası” bundan 18 yıl evvel hazırlanmış, bir süre uygulanmış ve sonra -herhalde daha kestirme yollar(!) düşünenler sayesinde- kenara bırakılmış ve bugünlere gelinmiştir.

    Şimdilerde ümit yatırımlara ve o yolla tüm işsizlerimizi inşaat işçisi -ve sonra da türkücü- yapmaya bağlanmış görünüyor.

    İşsizlikle mücadeledeki “araç yetersizliği” ile “süreç parçalanması” arasındaki sıkı bağlantı ise şudur: sayılan araçlara boş verilip yatırımlara ümit bağlanır ve o ümit de bitince işsizlerin yönelebileceği tek yer kalmaktadır: mevcut kamu kadroları.

    İnsanımızın ortalama niteliğindeki sorunlar yüzünden zaten yetersiz hizmet veren kamu kadroları bir de işsizlerin baskısı altında kalınca, bir kişilik iş için birden fazla insan çalışmaya başlamıştır.

    Bu insanlar şu nedenden dolayı süreçleri parçalamışlardır: Her süreç, içinde yer alanlarca yönetilmesi gereken kaynakları içerir. İşsiz iken kamuda iş verilen insanlar, yanıbaşlarında duran ve iş arkadaşının kullandığı -yönettiği- kaynakları gördüklerinde -hepsi değilse de- bir kısmı bundan pay almak isteyecektir. Bunun çaresi o süreci parçalayarak koparılan parçaya ait kaynağı yönetme durumuna geçmektir.

    (2)    Bütünleri ancak parçalayarak algılayabilme: Süreçlerin parçalanmasının ikinci nedeni ise bütünleri algılayamamak, süreçleri parçalayarak “ancak” algılayabilmektir. Neanderthal insan muhtemelen bu şekilde -ve gayet iyi niyetlerle- yok olmuştur.

    Birbirinden farklı gibi görünenlerin aslında bir bütünün parçalanmaması gereken elementleri olduğunu farkedemeyen Neanderthal insanı, örneğin ısınmak, pişirmek ve vahşi hayvanlardan korunmak için ateş yakmanın bir bütün olduğunu kavrayamamış ve muhtemelen bu denli çok işle başa çıkamadığı için ya aç kalmış, ya soğuktan ya da vahşi hayvan saldırısından ölmüştür.

    İstanbul’da “beyaz felâket” diye adlandırılan olayın görüldüğü gibi karla bir ilgisi yoktur. Parçalanarak un-ufak edilmiş ve bu yolla onları kontrol edenlerin algı ve tırtık -her anlamda- sınırları içine girmiş süreçler, kar ile birleşince “beyaz felaket”, trafikle birleşince “trafik canavarı”, depremle birleşince “doğal felâket”, kumar makinesi ile birleşince “kollu canavar” haline dönüşmektedir.

    Bu yüzden lütfen “bizi yönetenler”e kızmayınız ve ilgili olduğunuz süreçleri parçalamayınız, parçalatmayınız.

    10 Mart 2004

    (*) İşsizlik tanımı içine girmeyenlerin işsiz sayılması / Gelir yetmezliğinin işsizliği de üreten daha temel bir sorun olduğunun anlaşılmamış oluşu / Bilimin toplum yaşamına egemen kılınamayışı / İşgücünün nitelik yetersizliği / İşgücü nitelikleriyle ihtiyaçların çakışmaması (mismatching) / Ürettiği katma değerden fazlasını tüketerek yaşama isteği / Çocuklarına nitelik kazandırma imkân ve bilinci yetersiz olanların hızlı, imkân ve bilinci yüksek olanların ise az çoğalması (çarpık nüfus artışı) / İcat (invention) ve yenileşimler (innovation)yoluyla yüksek katma değer üretemeyen, giderek düşük ücretlendirme yoluyla ayakta kalmaya çalışan sanayi / Teknolojik yenilenmeyi yapamadığı için rekabet gücünü kaybetmekte olanların durumu (potansiyel işsiz durumundaki çalışanlar) / Kârlı çalışamadığı için rekabet gücünü kaybetmekte olanların durumu (potansiyel işsiz durumundaki çalışanlar) / Girişimciliğin önündeki engeller / Kamunun haksız rekabeti / Verginin tabana yayılamayıp az sayıda kayıtlının üzerine binmesi nedeniyle rekabet gücü düşüklüğü ve istihdamdan kaçış / İşsizlik ithalâtı (lüks tüketim malları bu demektir) / Toplumsal değer ölçülerini şekillendiren öğelerin -medya, rol modelleri vbg- çalışmayı aşağılayan tutumları / Toplumun sorun çözme kabiliyetinin düşüklüğü / Kalabalık kamu kadroları / Yüksek enflasyon / Özel iş ve işçi bulma bürolarına (marriage bureau) izin vermeyen tekelcilik / Kamudaki israf / Tasarrufun en etkili gelir yaratma yolu olduğu bilincinin yaygınlaşmamış oluşu / Mevcut işleri korumak için sürekli zorlamaların işgücü esnekliğini azaltması nedeniyle istihdamdan kaçış / Erken emeklilik nedeniyle çalışanlar üzerindeki yük vd.

  • e-devlet..

    Yaşamı birbirimize kolaylaştırmak” gibi bir birlikte yaşama misyonu oluşturamadıktan sonra, e-devlet (ya da e-….) yolunda tanımlanabilecek projelerin başarı şansları nedir?

    Örneklerden bir grubu e-devlet projeleridir.

    Vatandaşlık kimlik numaranızı bulabilmek için http://tckimlik.nvi.gov.tr/pls/kimlik/kimlik adresine giriniz. Girenlerin en az yarısı “Girdiğiniz kriterlere uyan T.C. kimlik numarası bulunamadı. Nüfus kaydınızın doğruluğu için lütfen en yakın İlçe Nüfus Müdürlüğüne başvurunuz” şeklinde bir mesaj alacaktır (ben aldım).

    Nitekim Gelirler Genel Müdürü aynen şöyle yakınıyor: “vatandaşlık kimlik numaraları ile vergi numaraları arasında uyum yok; yani, biz Ahmet’e vergi salacağız Mehmet’e tahakkuk edecek; vatandaşın devlete güveni sarsılacak!”

    Bu uygulamanın, “vatandaşın işini kolaylaştırmak” amacı ile tanımlanmadığı, meraklı birkaç kamu girişimcisi bilişimcinin, e-devlet gazına gelerek ürettikleri amatör bir proje olduğu bellidir.

    Belediyelerin e-devlet konusunda ödül alan uygulamaları var. Ödül işi madalyonun bir yüzüdür.

    Diğer yüzü ise, aynı belediyelerin -birçok belediye gibi-, vatandaşın işini kolaylaştırma konusundaki olumsuz tutumudur. Bunun somut örneklerini bilenler bilir.

    Böylece, uygulamada vatandaşın işlerini güçleştirme işlevi yapan bir belediye bunları bilişim desteği altında yaparsa ne olur?

    Cevap: “Kaplanın kanatları olsaydı yapabileceği kötülüklerin sonu olmazdı-Çin Atasözü

    Bilişim giderek “bilgisayarlaşma-internetleşme” ile özdeşleşmeye başladı. Bunun yanlışlığına ve orta-uzun vadede Türkiye’yi bilişimin imkânlarından bütünüyle koparacağına dikkat edilmelidir.

    Mevcut toplumsal yaşamımızı ve onun bir alt-kümesi olan devlet yapımızı, birkaç temel olmazsa olmaz üzerine oturtmaksızın, mevcut yapının bilgisayar ve internetle desteklenmesi, işi daha da içinden çıkılmaz hale getirecektir. Çünkü bir süre sonra, kimsenin hikmetinden sual edemeyeceği yeni bir “taraf”, bilgisayar yazılımları ortaya çıkacaktır.

    Vallahi çok haklısınız ama bilgisayar böyle diyor” kalıbı şimdiden yavaş yavaş duyulmaktadır. Nitekim, yaptığı atamaların uygunsuzluğundan yakınan memur adaylarına bir kamu görevlisi aynen böyle diyordu: “Kesinlikle bir uygunsuzluk olamaz, bütün atamalar bilgisayarla yapılmıştır“. İleride, bu tür yakınmaların çoğalması olasılığına karşı bilgisayar yazılımları da aynen kamu görevlisi statüsüne kavuşturulunca, “vazife başında bilgisayara hakaret“ten mahkemeye düşecek binlerce insanı şimdiden görebiliyorum.

    Şaka bir yana, e-devlet uygulamalarının, üzerine oturması gereken olmazsa olmazlardan birisi, uygulamalardaki süreç parçalanmalarının [1] giderilmesidir. Bunun yapılması ise, bu parçalanmaya yol açan başlıca nedenin ortadan kaldırılmasına bağlıdır. O neden, “Kalabalık Kamu Kadroları” gerçeğidir. Bu gerçeğin altında ise, bürokrasi-politika-akademi-iş yaşamı dörtgeninin, “iş yaratma teknolojileri” konusundaki başarısızlığı ve -halen devam eden- aymazlığı yatmaktadır.

    İkinci olmazsa olmaz, toplumumuzun -tabii bu arada devleti oluşturan görevlilerin- değer yargıları içine karışmış bulunan zihinsel virüslerin (https://tinaztitiz.com/3624/zihinsel-virusler/) bilinmesi ve tedavülden kaldırılmasıdır.

    İşte bilişim bu iki noktada son derece değerli işlevler görebilecek çok değerli bir araçtır.

    Yeter ki bilişimi, yalın düşünmenin, doğru sorular sormanın, yaşamı birbirine kolaylaştırmanın ya da daha yalın olarak “sorunları bilgiyle çözme“nin bir aracı olarak anlamaya ve bilgisayar ve interneti de bunun araçları içinden -en önemli olmayan- birisi olarak görmeye başlayalım. Bilişim, bilgisayar ve internetle özdeşleştirilerek bilgisayar yazılım ve donanım satışlarının artırılmasına hizmet etmeyle sınırlı tutulamayacak kadar önemli olan bu işlevleri üstlenecek mi üstlenmeyecek mi?

    Bunu anlamak için acaba bu çağı da mı ıskalamalıyız?

    Perşembe 25 Aralık 2003

    [1] Bir süreç birden fazla kişi ya da birim arasında paylaştırılarak yapıldığında her kişi ya da birim yalnızca kendi iş parçasından sorumlu hale gelir ve sürecin bütünü görünmez hale gelebilir.

    Eğer;

    • Kişilerin ya da birimlerin işleri tanımlanmış, ama bunların, içinde yer aldıkları süreçler tanımlanmamış ise veya
    • İşler ve süreçler tanımlanmış, ama görevli kişiler, bir amaca yönelik olarak birlikte hareket eden, kimilerinin üstünlüklerinden yararlanırken bazılarının eksiklerini kapatabilen bir “takım” oluşturmamış iseler

    bu gibi hallerde ilginç bir durum ortaya çıkar: kişiler işlerini yapmış olurlar, fakat bu işlerden oluşan sürece ait sonuçlar ya “zamanında” ve/ya “tam” elde edilemezler. Bu tür süreçlere “parçalanmış” denilebilir.