• Bu yolun dönüşü var mı?

    Bu sabiti unutmayalım

    İTÜ’ye davet edilen dünyaca ünlü bir bilim adamını dinlemeye 4 (yazıyla dört), aynı saatte üniversiteye konferans vermesi için çağrılan şarkıcı Hülya Avşar’ı izlemeye ise 600 (yazıyla altıyüz) öğrenci gittiğini gazetelerde okuduk.

    Değerli bilim adamımız Prof. Celal Şengör ise bu olayın ardından üniversiteden ayrılma kararı vermiş ve gerekçe olarak da bu 4/600 oranını göstermiş.

    Bu yazıyı, bu kararın gerekçesi olarak gösterilen ve büyük bir olasılıkla bu tarihten sonra bilim dünyasında avşar sabiti olarak anılacak olan 0.00666666.. oranına karşı yapılan yanlış muameleyi eleştirmek için yazıyorum.

    İki ayrı haksızlık

    İlk söylenmesi gereken, şarkıcıya karşı -örtülü de olsa- yöneltilen eleştirinin haksızlığıdır, hem de birkaç yönden. Vatan Gazetesi yazarlarından Selahattin Duman’ın da gazetedeki köşesinde yaptığı mükemmel analizde belirttiği gibi, Hülya Avşar yerine Müslüm Gürses ya da Gamze Özçelik de “davet edilmiş” olsaydı yine aynı şey olur, hatta bu 0.00666’lık oran da tutturulamayabilirdi. Dolayısıyla Hülya Avşar’a haksızlık edilmiştir.

    İkincisi ve çok daha önemlisi, teşekkür edilmesi gereken bir kişinin aşağılanması meselesidir. Bir an için, 0.00666 yerine mesela 1’den büyük bir başka oranın gerçekleştiği varsayılsın; olmayacağını ben de biliyorum ama bir an için olabileceği düşünülsün. Bu takdirde bilim dünyamız ve okur-yazar kesimimiz ne düşünecekti?

    Düşünülecek olan bellidir: “aman ne iyi, bilim adamına gösterilen ilgi şarkıcıya gösterilen ilgiden daha büyükmüş; o halde bilimde önemli bir mesafe almışız; o halde muasır medeniyet düzeyine erişilmiş bulunmaktadır” filan. Bunun ne kadar yanıltıcı olacağını bırakınız bilim dünyasını sokaktaki insanlar bile anlayabilir.

    Hülya Avşar -bilerek bilmeyerek- bilimde geri kalmışlığımızın nedenlerini doğru dürüst analiz etmemiz için mükemmel bir fırsat yaratmıştır. Kendisine müteşekkir olmak varken aşağılanıyor. Bu da iki.

    Göstergeleri kırmayınız

    Herhangi nedenlerle kontrolunu kaybetmiş sürekli irtifa kaybeden bir uçak düşününüz. Pilotlar seferber olmuş, düşüşü durdurmaya çalışıyorlar. Bu arada yardımcı pilot eline bir parça kağıt ve biraz seloteyp alıp altimetre cihazının üzerini kapatıyor, böylece artık ne kadar hızla düştüklerini görmüyorlar ve kısa bir süre için huzura kavuşuyorlar. Sürekli huzurdan (!) önceki birkaç dakika.

    Lütfen size durumunuzu gösteren göstergeleri örtmeyiniz, kırmayınız ya da aşağılamayınız, onlar bizim en kıymetli yol göstericilerimizdir. Hatta mümkünse -gösterge yanlışlıklarından korunabilmek için- yanlarına ikinci, üçüncü göstergeleri de koyunuz. Mesela şimdi aynı deneyi tekrarlayıp bu defa da S.Hawking-M.Gürses ikilisini davet edin.

    Hatta -şimdi aklıma geldi- bunu sürekli bir izleme sistemine dönüştürüp citation index yerine kullanmak üzere her ay benzer bir ikiliyi “davet” edelim. (Bunu diğer gelişmiş ülkeler yapamazlar, çünkü bilim adamlarıyla eşleştirecek sayıda “diğer”lerinden bulamazlar).

    Peki n’oluyor da böyle oluyor?

    Sorun çözme araçları içine tarafımızdan katıldığına kuşku olmayan bir araç var: “bir soruna daha büyük sorunla çözüm önerme” yöntemi. Örneğin, “tinerci çocuklar” sorunu için önerilen çözümlerden birisi, “ailelerin çocuklarına sahip çıkması“dır. Halbuki, ailelerin çocuklarına sahip çık(a)mayışları, tinerci çocuklar da dahil birçok sorunu üreten daha büyük bir sorun kümesidir.

    Ciddi görüntülü birçok yetkili bu tür sorunları “anlıyormuş gibi” yapmak amacıyla bu yöntemi kullanırlar.

    Trafik kazaları önemli bir sorundur. Bunun için vatandaşın kurallara uyması gerekir“, “enflasyon haksız bir vergidir. Bu nedenle mutlaka düşürülmesi gerekir” gibisinden.

    Beş parmak bir olamaz ama..

    Toplum bileşimi içinde tüm bireylerin zeki, bilgili, ahlaklı ve ruh sağlığı yerinde olmasını beklemek bir hayaldir. Ama, bu tür az sayıda kişinin bulunacağını ve özellikle de onların sağlam bir kültür tabanı oluşturarak toplumun geri kalanı için özgür ama istismar edilemeyecek bir yaşam alanı oluşturmalarını ummak da en doğal beklenti sayılmak gerekmez mi?

    Bu kişiler toplumun çeşitli ilgi alanları içinde kuşkusuz vardır. Ama bu kesimlerden birisi vardır ki o, bu sihirli gelişim sürecinin anahtarı demek olan “elit ağları”nın önderliğini yapacak olan “seçkin bilim insanları ağı” olmalıdır (https://www.tinaztitiz.com/yazi.php?id=457).

    Birbirine akademik ünvan dağıta dağıta “elit” niteliğini çoktan yitirmiş, aydınlanmanın biricik aracı olan akıl-sezgi etkileşim sarmalını ıskalamış bulunan toplum kesimimiz, içinde var olan elitlerini bir ağ içinde dayanışma içine sokamadıkça, bu eksiğin sonsuz sayıdaki sonucuna katlanmak zorunda kalacaktır.

    $50,000 karşılığında, incileri dinlenmek üzere konferansına gidilen futbolcular bugün şarkıcılarla yer değiştirmiştir. Bu süreçte en ufak günahı bulunmayan kişiler bu konferansları vermek üzere “davet edilen” kişilerdir. Kimi davet etseniz -haklı olarak- kendinde bir şeyler vehmedecektir.

    Sorunu bu kişilere indirgelemek, kültürel yozlaşmadan sürekli yakınmak kişisel rahatlama sağlayabilir, ama süreci tersine çeviremez.

    Beğenmeyen kim varsa düzgün insanlardan ağlar oluşturmalıdır

    Rüşvet vermeyen iş sahibi, rüşvet almayan görevli, kopya çekmeyen öğrenci, sınavda gözetim yapmayan ya da ezber yaptırmayan öğretmen, yetkilerini seçim bölgesine aktarmayan bakan, trafik kurallarını çiğnemeyen sürücü, hayvanlara eziyeti önlemek isteyen hayvansayar ya da velileri ile sözleşme yapabilen okullar ve de benzer elit tavırlı kişi ve kurumlar.

    Her kim ki gidişattan memnun değildir, kendi gibilerini arayıp bulup aralarında birer dayanışma ağı kurabilmelidirler.

    Bunu yapmak yerine, ağ oluşturabilecek kişi ve kurumların kusurunu aramakla meşgul olanlardan ibaret toplumlar ise şimdi mezarlıklardadır.

    Salı, Mayıs 2, 2006

  • “Büyük Sopa”

    Uçak gemisinin lakabı..

    Geçtiğimiz aylarda Marmarisi ziyaret eden ABD uçak gemisi Theodore Roosevelt de, o kıtada yaşayan insanlar gibi bir lâkap (kolay çağırmak için kullanılan, kişinin bir huyunu, bir özelliğini yansıtan bir adlandırma) taşıyor: “büyük sopa“.

    Bir gemiye verilmesi düşünülebilecekler içinde en son akla gelebilecek bu lâkap acaba neyin nesidir?

    T.Rooosvelt (1858-1919), ABD’nin 26. başkanı olup ABD siyasi tarihi açısından en önemli özelliği, başkan seçildiği 1901 yılına kadarki geleneksel dış politika paradigması olan (karışmam-karışmasınlar) politikasını değiştirip (karışırım-karıştırmam) ilkesini yerleştirmesidir.

    Bu dış politika ilkesini herkesin kolayca anlayabilmesini teminen söylediği ünlü sözü  yukarıda adı geçen uçak gemisine bu nedenle lâkap olarak verilmiştir: “yumuşak konuş fakat büyükçe bir sopa taşı; daha uzağa gidersin“!

    Böyle bakılınca geminin adı tam yerine oturmuyor mu?

    Dünya toplumlarını gelişmiş-gelişmemiş, ileri-geri gibi tanımlamak yerine, kendini koruyabilenlerkoruyamayanlar skalasında konumlandırmak daha doğru gibi görünüyor. Bu çizgide Türkiye’yi skalanın “koruyamayanlar” ucuna yakın bir yerlere yerleştirmek her halde pek yanlış olmaz.

    Toplum kendini hırsızlara, gaspçılara, provakatörlere, işbirlikçilere, kısacası iç ve dış tehdit öğelerine karşı koruyamıyor.

    Diyarbakır’da uç veren olayların nedeni olarak uzlaşılan nokta “provokasyon” oldu. Türkçe bir sözcüğün değil de  ne anlama geldiğini belki epey kimsenin bilmediği bir sözcüğün benimsemesi de ilginçtir.

    Böyle sözcükler kullanarak sorunları kitlelere açıklamak çoğu zaman işe yarayabilir: Toplumsal kargaşaların nedeni provokasyon, hayat pahalılığının nedeni enflasyon, ihracat güçlüklerinin nedeni deflasyon, medya yozlaşmasının nedeni sansasyon, işsizliğin nedeni otomasyon, kanserin nedeni radyasyon, doktor eksiğinin nedeni rotasyon ve bütün bunların nedenlerinin nedeni ise globalizasyon sonucu oluşan transformasyon!

    Peki bu provokasyon denilen şey neyin nesidir de hemen her hangi bir kanalla bize eriştiğinde çoluk çocuk ayağa kalkıyor? Bilmem ne TV Danimarka’dan yayın yapıyor bizimkiler yakıp yıkıyor; filan belediye başkanı kaşını kaldırıyor bankalar yakılıyor; hapisteki avukatıyla haber yolluyor bombalar patlıyor, bayram oluyor, cenaze oluyor kalkışma!

    Belli ki sorun iki uçlu: birisi provoke edilmeye teşne kitleler, diğeri ve çok daha önemlisi provokatörleri caydırabilecek olan ve TR’in “büyük sopa” ile sembolize ettiği, teknik adlandırmayla “koz” denilebilecek olan “yaptırım gücü” eksiğinde.

    Kadınla teması kültürel olarak kesik kesimlerde erkekler nasıl ki her ne görseler “cinsel açıdan provoke olma” nedeni sayarlar, bizde de her vesileyle kalkışan kesimler de belli ki bir şeylerin açlığı içinde kolaylıkla şiddete provoke olabiliyorlar.

    Birer canlı organizma olan insanlar gibi onların oluşturduğu toplumlar da gayet doğal olarak iç ve dış provokatörler tarafından sürekli tehdit altındadırlar. Bunu anormal bir durum olarak algılayıp boyuna Danimarka’lılara, Belçika’lılara, Amerika’lılara vs diş gıcırdatmak, kafalarına çuval geçirmek gibi -aptalca- hayallerle avunmak yerine, hangi yetersizliklerimizin bizi bu denli “tahrik edilmeye uygun” hale getirdiğini anlamaya çalışmalıyız.

    Medyada ve özellikle internette, çeşitli grup ve kişiler -bir bölümü de arkadaşlarım- uğradığımızı düşündükleri haksızlıklar karşısında köpürüyor, esip gürlüyor ve hattâ kendileri gibi esip gürlemeyenleri duyarsızlıkla (belki de kimbilir işbirlikçilikle) suçluyorlar. Ama bu “koz” konusunu (http://tinyurl.com/cssjbd2, http://tinyurl.com/brz2lv3, http://tinyurl.com/d3ac4dz, http://tinyurl.com/bvu3yw5)  anlamaya, anlaşılmasını sağlamak için çaba harcamaya da yanaşmıyorlar. Bunların içinde çok önemli  ve bu işi gerçekten anlaması gerekenler de var, hem de çok.

    Öz-savunma (bağışıklık) sistemi bu denli zayıf olarak yaşayamayız!

    Sonuçta bu topraklarda yaşayan hiç kimsenin çıkarına olmayacak bir çatışmanın ve ardından da göçüşün içine doğru sistemik biçimde ilerliyoruz. Yapılmaması ve yapılması gereken birer şey aransa herhalde şunlar ilk sıraya oturtulmalıdır:

    • Neyin niçin olduğunu anlamaya çalışmalı ve “zaten” bildiğimiz kuruntusundan vazgeçmeliyiz.
    • Mikro-yaklaşımlarla (kepenk açma kapama, belediye başkanlarının abuk sabuk narsizm gösterileri vs) vakit kaybetmeyi bırakıp, büyük resmi görmeye ve bir yandan da bağışıklık sistemimizi oluşturacak omurgayı yani “koz yaklaşımı”nı anlayıp gerçekleştirebilmeliyiz.

    Sonuç..

    Sorunların “kim” tarafı ile uğraşmayı bırakıp, “nasıl” tarafına yönelmeli ve sorun çözme araçlarımızın kabiliyetini  yükseltmenin çarelerini bulmalıyız. Bunun karşısındaki en büyük engel okur-yazar kesimimizin “kim” tarafına takılıp kalmasıdır.

    Nisan 1, 2006

  • Teknoloji üretmek. Öyle mi?

    Gün geçmiyor ki çeşitli yayın organlarında teknoloji üretmenin anlam ve önemine değinilmesin. Zaten vatanımızı kurtaracak iki kavramdan birisi bu, diğeri de “marka olmak”tır. Bu ikinci konu giderek o hale geldi ki geçenlerde bir yabancı sanayicinin de bu kurtarma kampanyasına katılarak tam bize göre önerdiği bir çözüm yerli bir köşe yazarımız tarafından marka sektörünün bilgisine sunuldu.

    Sanayici aynen şöyle buyuruyordu: “marka yaratmak zorlu ve uzun bir süreçtir (bizi yakından tanıyor, bu tür süreçlere gelemeyeceğimizi iyi anlamış). Siz boşu boşuna (bu da harika; yani uğraşsanız da beceremezsiniz demeye getiriyor) uğraşmayın. Avrupada satılık (yani artık işe yaramayan) çok marka var. Verin parayı bunlardan bir tane alın“.

    Yıllar önce bir sanayicimiz de benzer şekilde teknoloji üretimi işine çare bulmuştu: parayı bastırır, “ithal ederim“! (https://www.tinaztitiz.com/yazi.php?id=195, https://www.tinaztitiz.com/yazi.php?id=196).

    Şimdilerde artık böyle denilmiyor, teknoloji üretmenin önemi sık sık vurgulanıyor. Hattâ çeşitli girişimcilik yarışmalarında teknoloji ürettiğini belirterek ödül talep edenlerin çokluğuna bakılırsa biz bu konuda epey de ilerledik.

    Teknoloji tarihimiz

    Adını ancak orta yaş üstü kişilerin belki hatırlayabileceği bir avuç insandan birisi Nuri Demirağ’dır. Çocukluğumuzda ilk yerli uçağı yaptığını dinler, sonraları niçin arkasının gelemediğini anlamazdım. Daha sonraları, ailesinde ve/ya okulda kendisine “belletip”ezberletilenlerin-sık sık ikisini beraber kullanıyorum ki birisi farkını sorar diye- dışına çıkanların başlarına neler geldiğini öğrendikçe kök nedenleri kavrar gibi oldum.

    Gün gelir de günce tutma -ve sonrasında da bunları yayımlama- adetini edinirsek, gelişkin teknolojilerin hiç bir zaman gaza gelen birkaç kişinin el çabukluğu ile geliştirilemediğini, iğneyle kuyu kazan isimsiz insanların çabalarının bir bileşkesi olduğu ortaya çıkabilir.

    19 Ekim 1900’da Wright kardeşler Kitty Hawk’ta ilk deneylerini yaparken bir yandan da Dayton Ohio’da çıkardıkları tabloid gazeteye bir çizim ve bir alt yazı koymuşlardı: “Sam amca bizim omuzlarımızda yükselecektir” (İki kardeşin arasına resmedilmiş ve onların omuzlarına tutunarak ayaklarını yerden kesmiş bir Sam amca resmediliyordu).

    Bu iki bisiklet tamircisi (gerçek tamirci) tahta raylar üzerinde çekip hızlandırdıkları tahta ve bez karışımı uçaklarıyla tam 1000 deney yaptıktan sonra 54 saniye havada kalmayı başarıyor ve böylece binlerce sayıda havacılık teknolojilerinin temelini atıyorlardı.

    Dayton’da yaşayan bu iki kardeşin Ulusal Meteoroloji Dairesine başvurarak, en uygun rüzgarlı yerin neresi olacağını sordukları dilekçelerini ciddiye alıp araştırma yapan memurlar tam 6 ay sonra en uygun yer olarak Kitty Hawk denilen çöl parçasını öneriyorlardı. Bu ciddiyet bile -anlamak isteyenlere- işin altındaki sırları gösterebilir.

    Nuri Demirağ -ve benzer onlarcası- ise muhtemelen kıskanç, ilgisiz, akılsız ve dolayısıyla ahlâksız görevliler tarafından durdurulmaya çalışılmıştı. Bir gün tarihimiz bunları yazacaktır.

    İşte bir benzeri

    Şimdilerde teknoloji denilince otomotik olarak şu sözcüklerin çeşitli bileşimleri akla geliyor: nano, bilişim, chip, biyo-teknoloji, fiber optik vs. yani Türkçesi “daha aşağısı kurtarmıyor“.

    Halbuki daha yüzlerce-binlerce teknoloji var ki bunlar ortalıkta konuşulmuyor, bunlara sahip olmamaktan ötürü -can ve mal kayıplarına- uğruyoruz.

    Bunlardan birisi de, patlayıcı gaz ortamlarında kullanılan elektrikli donanımın testlerinin yapılıp sertifikalandırılması teknolojisidir.

    Tüm maden ocakları patlayıcı grizu gazı nedeniyle yıllardır yüzlerce can almıştır.

    Tüm rafinerilerde kullanılan elektrikli donanım yine patlayıcı gaz ortamında çalışmaktadır.

    Tüm benzin istasyonlarındaki pompalar benzer riskler altındadır ve kaç defa patlamalar olmuş, canlar kaybolmuştur.

    Türkiye’de bu denli yaygın risk içeren bir konu ile ilgili teknoloji sayısı azdır.

    Bu tür elektrikli aletleri usulüne göre test edip sertifikalandıran kuruluş sayısı bütün dünyada sayılıdır ve bu teknolojiye sahip olmayan ülkeler bunun fiyatını -yüksek know-how bedelleriyle- ödemektedirler.

    Türkiye yüz yıl kadar bu bedeli ödedikten sonra 1974 yılında bu teknolojiyi kendi mühendisleri ve o zamanın vizyon sahibi bürokratlarının işbirliği ile geliştirmiş, eşine az rastlanır esneklikle kurumlaştırmış ve yüksek katma değerli işler yapmıştır.

    • İlk sertifikasını, 1976’da “Akülü Madenci Baş Lambası” cihazına vermiş ve böylece Alevsızdırmaz (ALSz) sertifikalı cihaz imalatı Türkiye’de başlatılmıştır.
    • Bugüne kadar ALSz Test İstasyonuna 390 adet sertifika müracaatı, tesis kontrol istemi, bilgi alma başvurusu olmuş, toplam 230 adet sertifika verilmiştir.
    • 112 adet sertifika ise çeşitli teknik nedenlerle iptal edilip yürürlükten kaldırılmıştır.
    • 212 başvuru, testlerde başarısız olduğundan iptal edilmiştir.
    • Bütün bu faaliyetler, 2003 yil sonu itibari ile toplam1698 adet raporla belirlenmiştir.
    • ALSz merkezinin içinde yer aldığı Türkiye Taşkömürü Kurumu’na ait ise  test ve kontrol sayisi 6346’dır.

    Bütün bu bilgi ve deneyim birikim süreci gerçekte bir teknoloji üretimi sürecidir ve tam bir iğne ile kuyu kazma sürecidir. Bunu, parayla marka satın almayı ya da para bastırıp teknoloji transfer etmeyi düşünebilenlerin anlamasını beklemek yersizdir, ama teknoloji üretimi tam böyle bir süreçtir.

    Yani cingöz birilerinin durup dururken kafalarında ampul yanması meselesi değildir; Prof. Zihni Sinir benzetmesiyle teşvik edileceği ve milyonlarca gencimizin bir anda birer Einstein kesileceği sanılan süreç ise hiç değildir.

    Şimdi belki merak edilebilir: E peki şimdi bu teknolojiye ne oldu?

    Beklentiniz, Wright Kardeşler gibi başlayan bu sürecin bugün daha da geliştirilmesi için çalışıldığı, bilim-teknoloji ile ilgili kurumların üzerine titrediği, hatta bu  teknolojiye sahip olmayan çok sayıda ülkeye transfer edilip para kazanıldığı filan olabilir.

    “Bunlar adi mühendislik işleridir, biz bilim yaparız”!

    Şimdilerde bu istasyon;

    • Türkiye Taş Kömürü Kurumunun başından atmak için uğraştığı,
    • Maden İşleri Genel Müdürlüğünün “bizimle ne ilişkisi var?” diye üstlenmediği,
    • TSE’nin “bizim zaten var” sandığından dolayı bu birikime ihtiyacı olmadığını düşündüğü,
    • Diğer anlı-şanlı bilim kuruluşlarımızın ise -başından beri- “biz yüksek bilim yaparız, bunlar adi mühendislik işleridir” diye aldırmadığı,
    • Bilim-teknolojide geri kaldığımızı yazıp-çizen sektörümüzün(!) ise ilgi alanının içine -moda olmadığı için- almadığı

    bir konumda kapatılmayı beklemektedir. Test donanımlarının bulunduğu binası ise bir gıda toptancısına satılmıştır.

    Şimdi bana teknoloji üretimi deyince..

    Eskiden teknoloji üretimi konusunda ahkâm kesenleri dinler, yazılanları okur, neler yapılması gerektiğini düşünürdüm. Şimdi ise cevabı buldum: @?Ú!!EDP

    Nisan 1, 2006

  • Bir rica..

    Özet

    İçiçe geçmiş çeşitli kesit ve malzemelerden yapılmış çemberlerden oluşan bir uzay-kafes yapının, statik ve dinamik yüklere karşı dayanımının bilgisayar ortamında test edilebileceği matematik model geliştirilmesi -veya hazır olarak bulunması- isteniyor.

    Amaç

    En az sayıda çemberden oluşan yukarıda değinilen uzay-kafes yapının maksimum dayanım sağlayabilecek şekilde boyutlandırılması amaçlanıyor.

    Kimi ayrıntılar

    • Çemberler dikdörtgen, daire, elips ya da belirli bir diğer geometrik kesitli olabilecektir.
    • Çemberler bir küre yüzeyi oluşturacak şekilde yerleşmiş olacak, malzemesi, sayıları ve konumları ise parametrik olarak tanımlanabilecektir,
    • Çemberler birbirlerine değdikleri noktalarda hareketli birer eklemle bağlanmış olacaklardır,
    • Çemberler birbirlerinin içine geçecekleri için çapları farklılıklar gösterecektir. Model bu çap farklılıklarını dikkate almalıdır,
    • Kafes yapı üzerine etkiyebilecek yükler dağınık ve/ya noktasal, statik ya da dinamik karakterli olabilecektir,
    • Model SAP, STRESS vb hazır paketler yoluyla oluşturulabilir ya da uygun bir dille yazılabilir,
    • Çalışma sınırlı bir imkanla ücretlendirilebilecektir.

    Konu ile ilgilenenlerin (0532) 526-1077 veya tinaz@tinaztitiz.com yoluyla bir mesaj iletmeleri ve yaklaşımlarını bildirmeleri rica olunur.

  • TİTAN’cılar Yapabildi Ya Biz!

    Üssel olarak artan sayıların sihirini ilk kimler farketti bilinmez ama satrancı bulan Hintli’lerin bu işin farkında oldukları bellidir. Rivayet odur ki, satranç oyununu icadeden kişi Raca’nın öyle beğenisini kazanmıştır ki “dile benden ne dilersin” gibisinden bir ödül vermek istemiştir.

    Alçak gönüllü ve akıllı mucit

    Mucit ise alçak gönüllü, birkaç defa sağlığınız filan dediyse de Raca’nın israrları üzerine isteğini söylemiştir: 64 kareli satranç tahtasının ilk karesine 1 buğday tanesi konulacak, sonra sırayla her kareye bir öncekinin 2 katı kadar buğday konulacaktır. Yani 1, 2, 4, 8… ilh.

    Raca bu karışık hesap yerine verin bir çuval buğday da gitsin der ama mucit tam olarak istediğinde israrlı olunca Raca da ister istemez peki der.

    Depolar boşaldı

    Birkaç saat sonra tahıl depolarından sorumlu yetkili Raca’nın huzuruna varıp tüm depoların boşaldığını ama hala gereken sayının çok uzaklarında olduğunu söyleyince iş anlaşılır ve bir hesap yaparlar. 1nci kareye 1 buğday, 2nciye 2, 3ncüye 4, 4ncüye 8, 5nciye 16, yani (n)nci kareye 2 üzeri 63. Yani 9,223,372,037,000,000,000 ya da daha kabacası 9un yanında 18 adet sıfır.

    1 buğday tanesi yaklaşık 0.02 gram olduğuna göre bu sayıda buğday 20,000,000,000,000,000 gram veya 20,000,000,000,000 kilogram veya 20,000,000,000 ton veya 20 milyar ton olacaktır. Tabii ki böyle bir buğday stokunun mevcut olması düşünülemez (2004 yılı toplam dünya buğday üretimi 600 milyon ton civarında olup, dünyanın 33 yıllık üretimi ancak bu kadar olabilir).

    Raca kendisine yapılan şakayı anlar ve mucite bir kere daha hayran olur.

    Başka örnekler de var

    Benzer şekilde eğlenmek isteyenler bir gazete kağıdının 50 defa katlanınca ne kadar olabileceğini hesaplayıp şaşırabilirler.

    Ya da bileşik faizle aldığınız bir borcun ödemesini birkaç defa geciktirdiğinizde, ödemeye başlasanız bile ancak faizinin bir bölümünü ödeyebileceğiniz ve borcunuzun giderek artacağı gerçeğini -Türkiye’nin dış borçları gibi- görüp şaşırabilirsiniz. Bunlar işin hesap kitap kısmı.

    Titancı’lar neyi farketti

    Diğer yandan, kamuoyuna geçtiğimiz yıllarda Titan’cılar olarak yansıyan bir grup uyanık, halk arasında saadet zinciri olarak bilinen yöntemle epey para çarptılar ve sonunda yakalanıp hapsi boyladılar.

    Titancı’ların bulduğu yöntem aslında yukarıdaki örneklerde anlatılan üssel sayıların hızlı çoğalışı olgusudur.

    Çıkarları için her şeyi istismar edebilen bu kişiler matematiği dahi emellerine alet edebildiler. Eminim ki Titan’cılar ne ilk ne de son olacaktır. Ahlaksız insanlarla saf insanlar bir arada yaşadığı sürece yalnız yurdumuzda değil dünyanın her yerinde Titancı’lar var olacaktır.

    Her madalyonun iki yüzü vardır

    Bu, madalyonun “namussuzlar” yüzüdür; peki ya “namuslular” yüzünde ne oluyor?

    Doğru, iyi ya da güzel şeyleri yaygınlaştırmak isteyen insanlar bu aritmetikten yararlanamaz mı?

    Örneğin, Beyaz Nokta® Gelişim Vakfı’nın (www.beyaznokta.org.tr) başlattığı KiGeP (Kişisel Gelişim Platformu-www.kigep.org.tr) projesi ya da onun benzeri ÖMer (Öğrenme Merkezi) projesinde bu aritmetik işe yaramaz mı?

    Yarar, hem de çok

    Bu tür projelerin en büyük ihtiyacı “çok sayıda katılımcı” ve “çok sayıda sponsor” olduğuna göre, üssel sayılar tam bu işe göredir. Örneğin, proje sempatizanlarından 20 kişi aralarında bir karar verseler ve her biri ikişer kişiyi daha sempatizan haline getirseler 2nci adımda 100, 3ncü adımda 180 ve mesela 11nci adımda 40,980 kişilik bir sempatizan grubu ortaya çıkar.

    (İsteyenler, (n) kişinin her birisinin (m) kişiyi sempatizan haline getirdiği ve böylece (a) adım ilerlendiği durumda toplam sempatizan sayısını bulup eğlenmek isterlerse  n+n.ma formülünü kullanabilirler)

    Bunun için neye ihtiyaç var?

    Bunun için ihtiyaç olanı Rahmetli İsmet İnönü -mealen- şöyle söylemişti: “Bir ülkede namuslular da namussuzlar kadar cesur olamazlarsa çıkış yoktur“.

    Herhangi bir girişime -KiGeP, ÖMer ya da bir başka- sempati duyanlar, en az 2 kişiyi ikna edebilir ve zinciri koparmadan 3-5 adım ilerlenebilirse, Titancı’ların melanet amacıyla kullandığı teknikle pekala olağanüstü doğru, iyi, güzel şeyler yapabilirler.

    Sempatizanları bekliyoruz.

    Salı, Ekim 4, 2005

  • “Bulanık Mantık” şimdi gerekli!

    Alt-kimlik, üst-kimlik tartışmaları aldı başını gidiyor. Kafası zaten karışık olan çoğu insanımız şimdi bir yandan kimliğinin ne olduğunu düşünüyor, bir yandan da her kafadan çıkan sesler, kimin kimliğinin ne olduğu, hatta ne olması gerektiği konusunda talimatlar yağdırıyor.

    Yeni bir düşünme biçimi şekilleniyor

    Halbuki diğer yandan, her şeyi iki uca (evet-hayır, siyah-beyaz) indirgeyen İkili Mantık sisteminin en çok kullanılageldiği teknik alanda dahi artık yeni bir yaklaşım ortaya çıktı: Bulanık Mantık (fuzzy logic).

    Bugüne kadar İkili Mantık yoluyla tasarımlanan çamaşır makineleri dahi artık Bulanık Mantık ile yapılıyor. Su sıcaklığı, kirlilik ya da yıkanacak eşyanın duyarlık düzeyi gibi özellikler artık bu yeni mantık uyarınca gri tonlara bölünüyor.

    İkili Mantık -doğası gereği- bölücüdür

    Kimlik gibi tamamen öznel kavramların İkili Mantık yoluyla tanımlanmaya çalışılması ise sadece tek sonuç verebilir: insanların ister istemez ve çeşitli yönlendirmelerin etkisinde kalarak iki uçtan birisinde toplanmaları yani bölünmeleri.

    İkili Mantık sisteminin öznel temelli (inanç, kimlik, ideoloji gibi) konulara uygulanmaya çalışılması toplumun çeşitli kamplara bölünmesiyle sonuçlanmıştır.

    Örneğin her fırsatta dile getirilen inananlar-inanmayanlar ayrımı ikili mantık sisteminin melanet ürünlerinden birisidir. İki uçtakilerin tanımları üzerinde dahi bir uzlaşı yokken bir de kalkıp uçlar arasındaki sayısız tonlardaki çoğunluğu yok saymak eğer bilerek yapılmıyorsa tam bir ahmaklıktır.

    İkili mantık iyidir ama..

    İkili mantık sistemi yerinde ve zamanında kullanıldığında yaşamı kolaylaştıran bir yaklaşımdır. Taze ve bayat balık kavramları gerçekte bulanık mantıkla daha doğru ifade edilebilirse de balıkçı ile bunları tartışmak yerine belirli bir tazelik düzeyinin altını toptan bayat diye nitelemek hem pratik hem de sağlığa yararlıdır. İkili mantığın böylece kullanılması gereken sayısız alan vardır.

    Toplu yaşam alanlarındaki düzeni sağlamak için de ikili mantıktan sık sık yararlanılabilir. Kırmızı ışıkta geçenleri, ihlal nedenlerinin kabul edilebilirliğine göre bulanık mantık ile değerlendirip ona göre ceza kesmek büyük bir kargaşa yaratır. Bu nedenle kırmızı ışıkta geçenler ve geçmeyenler olarak ikili mantık uygulamak çok daha doğrudur.

    İlke olarak, ortak yaşam alanlarında düzeni sağlamak için koyulan yasaların ikili mantık uyarınca tanımlamalar yapması normaldir. Anayasal vatandaşlık da böyle bir tanımdır.

    Evet-Hayır Mantığı’nın sınırlarını iyi bilmeliyiz

    Ama konu kişisel alanlara ve özellikle de öznel kavramlara ilişkin hale dönüştüğünde artık ikili mantık değil bulanık mantık söz konusu olmalıdır. İnsanların, zorla, uçlardan birisine ait olduğunun benimsetilmeye çalışılması kelimenin tam anlamıyla abesle iştigal ve de bölücülüğe çanak tutmaktır.

    Kimliğin adı değil içine ne konulacağı önemlidir

    Öyle görünüyor ki bu “uç kimliklerden birisini benimsemeye zorlanma” olgusu, gündemdeki etnik bölücülüğe karşı bir önlem olarak ortaya çıkmıştır. Eğer bu saptama doğruysa, bunu ortaya atanlar ve tartışmaları sürdürenler bilmelidirler ki sorun kimlik adlandırmasıyla değil, kimliğin içinin hangi taleplerle doldurulacağı ile ilgilidir. (Bkz. https://www.tinaztitiz.com/yazi.php?id=769)

    Zorla bir kampa itmek

    Bu nedenle kimlik konuları gibi öznel temelli ve dolayısıyla ancak bulanık mantık sistemi içinde ifade edilebilecek konuları tartışmanın hiçbir yararı yoktur; bu işleri hiç düşünmemiş ve doğal bir uyum içinde birlikte yaşamakta olan insanları durup dururken kamplaştırır.

    Kendimizi kandırmayalım. Yeni bir dünya, o dünya içinde yeni bir Avrupa, yeni bir Orta-doğu şekillenmektedir. Bu şekillenme içinde her güç odağı elindeki kozlar kadar konuşabilir.

    Aklımızı yoracağımız yer: Koz AR-GE’si

    Türkiye Cumhuriyeti’ni, anayasasında tanımlanan çerçeve içinde tutmak isteyen güçlerin, öznel algılamaları standardize etmek gibi beyhude işlere zaman ve enerji harcamayıp, konuşma gücünü artırabilecek tek parametre olan “koz” kavramını anlamaya, kozlarını geliştirmeye, var olan kozlarını keşfetmeye, kısacası “Koz AR-GE’si”ne ihtiyaçları vardır. (Bkz. http://bit.ly/SlKZlk). Bu, kurumsal ya da kişisel tüm güçler için geçerli tek seçenek gibi gözükmektedir.

    Cuma, Aralık 2, 2005

  • “Saygılaşım”

    Ben hayvansever değilim!

    Evet, ben bir hayvansever değilim. Kendime yakıştırabileceğim sıfat “hayvansayar” olabilir.

    “Sevgi” duygusunun farklı kaynakları olabilir ve kolayca da marazi yönlere kayabilir. Çok sevdiği için sevgilisini doğrayan, çok sevdiği ev hayvanı nedeniyle tüm diğer hayvanlara ilgisiz kalan, vatanını çok sevdiği için sevmediğini düşündüklerini gözünü kırpmadan öldürmeye hazır kişilikler, sevginin her zaman saf kalamadığını gösteriyor.

    Hayvansayarlığımın nedeni ise çok bencilce..

    Aslında tek amaç gözetiyorum: türümün varlığını sürdürmek! Yalnız kendi varlığımı sürdüremiyeceğim, bunun için dışımdaki tüm -canlı, yarı canlı, cansız- varlıklara ihtiyacımın olması benim genetik yazgım. Bu bilgiyle yüklenmiş olarak dünyaya geldim.

    Bu belirleyici ilkeye sadık kaldığımda, -nasıl olduğunu anlamadığım biçimde- evren bana yardımcı oluyor, karşı geldiğim zamanlarda ise -yine anlamadığım biçimde- zarar görüyorum. Benim dışımdakilerin zarar görmesini önlemek, benim zarar görmemem için gerekiyor.

    Saygılaşım

    Bugüne kadar rastladığım  hayvanlar bana karşı tam olarak bu ilkeye uygun davrandılar, ben de onlara öyle davranmaya çalışıyorum. Buna da bir ad taktım: “Saygılaşım

    Saygı nedir?

    Saygı’nın “zarar vermemek“, ancak ve yalnız “zarar vermemek” olduğunu düşünüyorum. Bu ilkeyi -iyi niyetlerle- daha ileri götürüp “fayda sağlamak” gibi bir ekleme ise bu ilkeyi zedeliyor; fayda sağlamak ancak entropiyi daha artırarak mümkün olabiliyor. Zarar vermemek ise tam olarak, yani  gerek ve yeter şekilde fayda sağlayabiliyor.

    Tüm türlere zarar veren (saygısız) bir alt-tür var

    Aslında böyle bir şeyin olması imkansız gibi görünüyor. Bu olsa olsa, türlerden birinin bir özelliğinin yozlaşarak, kendine “fayda sağlamak” adına entropiyi -olağan akışının dışında- artırması şeklinde olabilir. Tabii ki bu uzun süre mümkün olamaz; bir süre sonra birbirine bağlı “büyük bütün” kendi dengesini kuracaktır. Bu arada geçen kısa süre içinde söz konusu alt-tür kendine “fayda sağladığına” inanabilir.

    Bu alt-tür insandan türemiştir

    İnsanın akıl denen özelliği kimilerinde yozlaşarak, kendi dışındakileri kendine fayda üretmeye zorlayan bir tümöre dönüşmüş görünüyor. Bu “saygısız” alt-tür, ancak onu üretebilecek yapıya sahip insan türünden dönüşerek ortaya çıkmış olabilir.

    Büyük kapasiteli belleği -şimdilerde birkaçyüz megabyte civarında fiili kullandığı belleği olduğu tahmin ediliyor- ve -tüm canlılardaki- olağanüstü öğrenme yeteneği bir araya geldiğinde bu geniş bellek alanı içinde, kendi yapısını dahi tehdit edebilecek değer yargıları oluşturabilmektedir.

    Öğrenme içgüdüsü aracılığıyla öğrenilenler arasında bir de ezber (sorgulamadan kabullenme) varsa, söz konusu bu riskli değer yargıları sıkı sıkıya sahiplenilmiş bir dünya görüşüne ve onun ürünü olan yaşam biçimine dönüşebilmektedir. Böylece oluşan “saygısız” alt-tür kendince “iyi”dir ve çevresine “fayda” sağlamak için yaşamı boyunca çalışır; gerçekte ise sürekli olarak “zarar” üretir.

    Bu alt-tür dışında kalan “saygılı” alt-tür de yine insan türüne aittir ve “saygısız”lar ile anatomik açıdan tamamen -herhalde- benzerdir. Tek olası fark değer yargıları açısındandır. Böylesine bir farklılık -bugünün biyolojik normlarına göre- tür farklılığını tanımlamasa da, birlikte yaşamalarının güç olduğu, dahası, varlıklarını sürdüremeyecekleri de bellidir.

    “Saygılı” alt-tür çaba harcamalıdır

    Saygılı alt-tür bu trajik gidişi durdurmak için çaba harcamak zorundadır. Bunu iyilik, sevap ve bu gibi deruni nedenlerle değil son derece bencilce nedenlerle yapmalıdır; aksi halde kendi varlığını sürdüremeyecek, kurunun yanında yaşlar da yanacaktır.

    İşte mesele de bu noktada başlıyor: Çaba harcamak evet, ama nasıl?

    Mevcut paradigmalarımız içindeki mücadele araçlarını kullanan epey insan var. Evlerine hayvan alıp korumaya çalışıyorlar, barınaklarda gönüllü olarak çalışıyorlar, yasal ortam oluşturmak için çaba harcıyorlar, protesto ediyorlar; yani ellerinden geleni doğrusu bu ya yapıyorlar. Hepsine şapka çıkarmak bir insanlık görevi.

    Ama o ne? Vahşet giderek artıyor!

    Büyük resme dışardan bakıldığında görünen şu: Toplumumuz -ve de diğer toplumlar- çok eski yıllarda olduğu gibi değil, çok daha gelişmiş. Daha örgütlü, yasalar daha yaptırımcı vs.

    Ama hayvanlara karşı vahşet bu gelişmeye paralel olarak azalmamış tam aksine daha büyük bir hızla artmış. Hızla artan nüfus, acımasız rekabet koşulları içinde bunalan insanların bozulan ruh sağlıkları gibi nedenlerle dün akla hayale gelmeyecek vahşet bugün olağan sayılıyor.

    Bu vahşet artışına yol açan çok sayıda neden içinde birkaç tanesi belirgindir: iletişim ortamlarının sınırlılığı nedeniyle yerel olarak kalabilen vahşet örnekleri artık ışık hızıyla tüm dünyaya dağılıyor; hiç aklına gelmeyecek insanlara yeni şiddet yöntemleri öğretiyor.

    İkinci belirgin neden ise insana -haklı olarak- verilen değerin, -çok haksız olarak- “önce insan” gibi ayıp bir slogan eşliğinde yaygınlaşması.

    Esas irtica budur

    Binlerce yıl önce çeşitli dinlerin peygamberlerince tüm varlıkların birbirinden ayrılmazlığı vurgulanmışken, bunca zaman sonra geldiğimiz noktada “insan türü” bütün diğerlerinden ayrılıp yüceltiliyor ve yaşam hakkında bile ona öncelik veriliyor; hayvan deneyleri, serum yapmak için atlara can çekiştirmeler, hayvan derileri, kürkler vs hep “önce insan” sloganıyla yapılıyor. İşte esas geriye gidiş budur.

    Saygısızlık tekdüze değildir, çan eğrisine göre dağılmıştır!

    Saygısız alt-türün saygısızlık düzeyinin -çoğu olayda olduğu gibi- normal dağılım (çan eğrisi) uyarınca dağıldığı varsayılabilir. Elde başkaca saygı eksiği araştırması olmadığına göre böyle kabul edilebilir. Bu dağılımın bir ucunda “iflah olmazlar”, diğer ucunda ise “kazanılabilir olanlar” bulunmakta, iki ucun arası ise biraz farkında-biraz değil insan alt-türleri ile dolmaktadır.

    İflah olmazlar için hayvansayarların -yasal sınırlar içinde- yapabilecekleri polise haber vermekten ibarettir. Bunun ne kadar etkili olacağını herkes kendi takdir edebilir. Öldürmek isteyip de deneyim yetersizliğinden öldüremedikleri adamın boyu, kazdıkları çukura sığmayınca ortak akılla önce kafasını kesmeyi düşünüp sonra onu da beceremeyince adamı canlı canlı katlayıp çukura sokan, sonra da adamın dışarı çıkabilme olasılığını azaltmak için toprağı -üzerinde zıplayarak- sıkıştıran kişiler bu gruba aittir ve sanılanın aksine etrafta bunlardan çok da vardır.

    Bu saygısız alt-türün uç mensupları bazen adam öldürmekte, bazen de bu ihtiyaçlarını kurban keserken hayvanlara işkence ederek gidermektedirler. Bunlara doğrudan yapılabilecek şey pek yoktur.

    Bunlara cesaret veren en büyük itici güç, çevrelerindeki diğer “saygısızlar”ın yarattığı “saygısızlık hoşgörüsü”dür. Çünkü hemen hepsi “önce insan” (hatta önce ben) sloganını benimsemişlerdir. Bu ortam saygısızlığı sıradanlaştırmakta, ancak çok aşırı olanların ortaya çıkabileceği bir kontrast ortamı yaratmaktadır.

    (Nitekim, canlı toprağa gömerek öldürme olayını işleyen bir radyo programına çağrılan akademisyen ünvanlı bir kişi ile ünlü bir avukat, olayın nedeninin işsizlik, gelir dağılımı bozukluğu vs olduğunu savunmuş; programa telefonla katılanların tamamı da aynı görüşü desteklemişlerdir. Olayın bir, “türüne saygısızlık” örneği olduğu ise konu dahi edilmemiştir. Şimdi bu kasapların “nadir” vaka olduğu söylenebilir mi?

    Bunun için akla ihtiyacımız var, ama sıradan olanına değil!

    İflah olmaz uç dışında kalanları etkileyebilecek yöntemlere ihtiyacımız var. Bu yöntemlerin bulunabileceğine inanıyorum. Ama tek engel var: Katil kavram “zaten”.

    Tembel insanlar genellikle zeki olurlarmış (en tehlikeli olanlar ise çalışkan ve aptal olanlarmış). Her halde en tembel -ve dolayısıyla da en zeki- olan birisinin icadı olduğundan kuşku olmayan bir kavram var: “Zaten”.

    • Okulların, çocuğu çevreleyen dış ortamın bozucu etkileriyle tek başına başetmesi imkansızdır; bu yüzden bir veli-okul-öğrenci sözleşmesine gerek vardır. Sizden, bir veli olarak bunu yapmanızı bekliyorum
      • A biz onu-tam sizin dediğiniz gibi değil ama- zaten yapıyoruz
    • Sınavlarda uyguladığınız gözetim sistemi yerine onur sistemi uygulamalısınız ki, kendine ve başkalarına güvenen onurlu insanlar yetişsin
      • Bizim uyguladığımız sistem zaten onun gibi bir şeydir
    • Hayvanseverler aralarında bir ağ oluşturmadan bu işle başa çıkılamaz
      • Zaten öyle bir ağımız var, herkese e-posta atıyoruz
    • Hayvansayarlar dışındaki geniş kesimleri etkileyebilecek sıradışı etkinlikte sanat ürünlerine gerek var
      • Bizim zaten öyle projelerimiz çok var
    • Dizilerin, reklamların, filmlerin senaryoları içine gömülebilecek çok zekice mesajlara ihtiyaç var
      • Zaten öyle filmlerimiz var

    Geniş kesimleri etkileyip saygısız alt-tür kimliğinin farkına vardırabilecek düşüncelere ihtiyaç var. Haydi bakalım kolay gelsin.

    Mart 20, 2006

  • Otokrasi ve demokrasi..

    Rejimleri çok kaba olarak ikiye ayırıp, otokrat ve demokrat olarak adlandırmak mümkündür.

    Otokrat (buyurgan) rejimlerin temel özelliği, yönetimlerin halk adına karar vermesi, iyi- doğru- güzel’leri dayatması, buna karşılık da halkın sorunlarının çözülmesini üstlenmesidir.

    Demokrat (katılımcı) rejimlerin temel özelliği ise halkın kendisi için iyi, doğru ve güzel olanlara kendinin karar vermesi; sorunlarının çözümlerini kendisinin üretmesi, yönetimlerin de bu çözümlerin hayata geçirilmesi için -varsa- engelleri ortadan kaldırmasıdır. Demokrasilerde, toplumun, sorunlara karşı ürettiği çözümlerin yönetimlere iletilmesi için de temsilcilerini kullanması bu sistemin belirgin özelliğidir.

    Buyurgan ya da yarı-buyurgan rejimlerde de halkın temsilcileri bulunmakla birlikte, onlar, “toplumun ürettiği çözümlerin yönetime iletilmesi” göreviyle yüklü görevliler değil, -yönetimin devamı sayıldıkları için- sorunlara toplum adına çözümler bulması gereken kişiler olarak görülürler.

    Bu ayrıma göre toplumumuza bakılırsa, en çok kullandığı sözcük “demokrasi” olan insanımızın -özellikle de aydın kesimin çoğunluğunun- oldukça sıkı bir “otokrasi özlemcisi” olduğu görülecektir.

    İlgi duyduğu hemen her konuda “devlet politikası” -değişmez, toplum katkısına kapalı- isteyen toplum, hava kirliliğinden teröre, gelir azlığından trafik anarşisine kadar tüm sorunların devlet tarafından çözülmesini beklenmektedir.

    Devlet, halkın örgütlenmesine ve bu yolla yönetime katılmasına sıcak bakmıyor“, “anayasa sivil anayasa değildir” gibi argümanlar kuşkusuz doğruluk payı içermektedir. Ama bunların hiçbiri, insanların, kendi sorunlarına sahip çıkmalarını, o sorunların nedenlerini ve de onların nedenlerini aramalarını, buna göre çözümler üretip temsilcilerine bu yolla baskı yapmalarını engelleyebilecek gerekçeler değildir.

    İnsanımız, sorunların anlaşılmasını, onlara çözümler geliştirilmesini, o çözümlerin uygulanıp gerekirse değiştirilmesini, bütünüyle kendisini yöneteceğini düşündüğü kadrolara ihale etme yöntemini demokrasi olarak adlandırmaktan vazgeçmelidir.

    Her kişi ve kurumun yeterliğine, çözmek zorunda kaldığı ya da bırakıldığı sorunların güçlüğüne “göre” bakılmalıdır. Devlet kurumlarının -yasama, yürütme, yargı- yeterliği kıyasıya eleştiriliyor. Bu kurumların erdem açısından yeterlikleri de en az sorun çözme becerileri kadar sorgulanıyor.

    Ama, bu kurumların çözmek durumunda bırakıldıkları sorunların onların gerçekteki işlevlerinden farklı bir “boyut”ta yer aldığına, sorunları ancak bireylerin ve onların örgütlerinin çözebilecekleri, devlet kurumlarının ise ancak ve yalnız bu çözümler için “uygun ortam yaratma” görevlerinin bulunduğunu unutmamalıyız.

    Hatta erdem sorununa dahi aynı açıdan bakmalıyız. Çözemeyeceği ve de çözmemesi gereken sorunlarla karşı karşıya bırakılan kurumların, giderek daha geniş yetkilerle donatılmasının,  daha yoğun erdemsizlik sorunlarına yol açtığını görebilmeliyiz.

    Devlet kurumlarındaki bireylerle, diğer bireylerin sorun çözme kabiliyetleri ve erdem standartları arasında fark yoktur, olmaması da gayet doğaldır. Tek fark, iki grup bireyin, çözmek durumunda bulundukları sorunların miktarı ve de ellerini uzatabildikleri “kamu pastası”nın büyüklükleridir.

    Salı, 17 Ocak 1995

  • Demokrasinin tahribi laf atmakla başlar..

    Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurul çalışmaları sırasında, milletvekillerinin kürsüde konuşana laf atması, konuşmacının bu sataşmalara cevap vermesi, hatta oturumu yöneten Başkan’ın da zaman zaman bu “laflaşma”lara katılması, Meclisimizin (ve de herhalde bütün meclislerin) bir geleneğidır.

    Bu sataşmalar belirli bir üslup içinde yapıldığı, hatta bir mizah ögesi taşıdığı sürece, konuşanla dinleyenler arasındaki “iletişim ortamı”nı olumlu etkiliyebilir, bir hoşgörü iklimi yaratır. Nitekim, tarihte ve yakın geçmişimizde, bunun hoş örnekleri vardır.

    “Sataşma” bu sınırı aşıp, konuşmacının konuşma düzenini bozmaya, hele hele onu konuşturmamaya dönüşünce, bunun yukarıdaki “olumlu katkı”larla ilişkisi yok olur, ortam despotluğa açık hale gelir.

    Konuşana fiziksel müdahale ise kabalık sınırının da ötesinde bir “orman davranışı”dır, ne parlamento ve ne de başka bir yerin adabıyla ilgisi yoktur.

    Pekiyi, birincisi demokrasiye katkıyı, diğeri de demokrasiyi tahribe yol açan bu iki davranış türünü birbirinden ayıran faktör nedir?

    Bu faktör, esprili, kibar sataşmalar sınırını aşan atışmaları hoş karşılayan -ki yanlış olarak hoşgörü olarak nitelenmektedir- milletvekilleri ve bu “hoşgörme”den işaret alan “müzakere yönetim biçimi”dir.

    Burada ki ince nokta, “hoşgörü” ile “acz” arasındaki farktır. Birbirine yakın zannedilebilecek bu iki kavram, matematikteki “artı ve eksi sonsuza uzanan fonksiyonlar” gibidir. Belirli bir değerin bir yanında artı sonsuz, hemen yanı başında ise eksi sonsuz nasıl ki birbirinden “çok” farklıysa, terbiyeli bir espri ile kaba bir sataşma da -sonuçları açısından- “çok” farklıdır.

    Birincisi, müzakereyi yöneten tarafından gülümseme ile karşılanması gerekirken, ikincisi son derece kesin biçimde caydırılmalıdır. Bu caydırma, ona sebep olan(lar)’ı uyarmaktan, oturum dışına çıkarmaya kadar uzanmalıdır. Nitekim oturumların “düzen”ini sağlayacağı öngörülen “içtüzük” de böyle söylemektedir.

    Her fırsatta içtüzüğün yetersizliğini öne sürenler, mevcut içtüzüğün bu hayati hükümlerini uygulamazsa, düşünceleri ifade özgürlüğü, jandarma destekli yeni bir İç Tüzük’le mi sağlanacaktır?

    Şu unutulmamalıdır ki, Meclis’in havası Türkiye’de daima sokağın havasını etkilemiştir. Mecliste iki kişinin kavgası sokakta onbinleri birbirine saldırtmış, aksine, Meclis’teki yumuşamalar halkı daha barışçıl olmaya yönlendirmişlerdir.

    Büyük Millet Meclisi’nin (ve Dünyadaki tüm parlamentoların) ritüel’lere (kılık-kıyafetten, davranışlara varıncaya kadar) bu denli “fazla” önem vermesinin nedeni orijinallik merakı değil, parlamento içi düzenlerle sokak düzenleri arasındaki bu yakın ilişkinin farkında olunmasıdır.

    Oturumları yöneten ve çeşitli siyasi partilere mensup Meclis Başkan Vekilleri’nin, bir geleneği oluşturmak üzere işbirliği yapmaları ve takınacakları kesin tavrı partili arkadaşlarına izah ederek anlayış göstermelerini istemeleri gerekmektedir.

    Türkiye’mizin, “hayalet” sorunlarını çözmeye -boşyere- çabalayanların, onların “kökteki” nedenleri görmeleri ve “laf atma” sorununun bu bağlamdaki önemini takdir etmeleri dileğiyle!

    Pazar, 25 Aralık 1994

  • Otobiyografi kesiti-17: Bizim ev!

    Yakınma değil

    İnternette de olsa kamuya açık yazılar, yazarlarının kişisel sorunlarını sergilediği araçlar haline gelmemeli. Bu yazıda “oturduğum ev”den söz etmemin nedeni kişisel bir sorunumu aktarmak değil, biraz fıkra gibi -ama tamamen gerçek- bir olguyu kullanıp bundan sonuçlar çıkarmaya çalışmaktır.

    Kadıköy’de bir kooperatif sitesinde oturuyorum. 1989 yılında topraktan girdiğimiz kooperatif inşaatı için o zaman verilen banka kredisini almaya gittiğimde ilk gariplikle karşılaşmıştım.

    Banka müdürü dosyamı inceledikten sonra “maalesef kredi veremeyeceklerini” belirtti ve gerekçesini açıkladı.

    –        Beyefendi, biz yeni evleri kredilendiriyoruz. Sizin eviniz ise 5 yıllık.

    –        Müdür bey nasıl olur, daha inşaat sürüyor!

    –        Ben bilmem, bakın iskan ruhsatı 1985 tarihli.

    –        ??????

    Sonradan anladık ki, 1985 yılında çıkan bir yasa ile 5 kattan yüksek binalara yangın merdiveni zorunluğu getirilmiş; inşaatı yapan da bu yükten(!) kurtulmak için inşaat ruhsatı ile birlikte iskan ruhsatını da 1985’te alıvermiş.

    Evimizin ilginç özellikleri olacağını -bu ipucuna bakarak- o tarihte pek farketmemiştim, sonraları yavaş yavaş ortaya çıkmaya başladı.

    Yanyana, onbirer katlı iki bloktan ibaret apartmandaki dairemizi alınca kapı numarasının, ruhsata esas plana göre yan bloktaki olduğunu görmüş ve inceleyince ortaya şu çıkmıştı: Orijinal planda apartman giriş kapısı ana caddeye bakıyorken, müteahhit kapıları arka sokağa almak için planı ters çevirmiş. Belediye ise ters çevrilmemiş plana göre numara verince kapı numaraları değişivermiş.

    Şimdi toplam 46 daire sahibi, birbirlerini mahkemeye verip evlerinden çıkarabilir ve birbirlerinin dairelerine taşınabilirler, Allahtan uyumlu insanlarız.

    Biz onuncu katta oturuyoruz ve daire kapı numaramız 39. Günlerden bir gün asansör bozulup da merdivenleri yayan ininceye kadar, her katta 2 daire hesabıyla 10. kattaki daire numarasının nasıl 39 olacağını hiç düşünmemiştim. Her ne kadar 5 tabanlı sayı sistemi kullanarak daireleri numaralandırmak gibi bir olasılık var ise de müteaahhidimizin bunu akıl edemeyeceğini tahmin edebildim.

    Sistemi çözümleyebilmek için birkaç defa aşağı yukarı inip çıktım ve evet; numaralar, zeminden itibaren şöyle gidiyor: 1-2, 5-6, 9-10, …, 39-40. Daire numaralarının her katta ikişer ikişer değil dörder dörder arttığı görülüyor. Acaba 3-4, 7-8 … gibi numaraların bir uğursuzluk getirdiğine mi inanılıyor yoksa insanların bu hesaplara akıl yorarak biraz olsun aritmetik çalışmaları mı amaçlanıyor anlamamıştım ki bir komşum imdada yetişti ve problemin çözümünü açıkladı: Her katta numaralama bitince yandaki diğer apartmana geçiliyor, onun da aynı kattaki dairelerine numara veriliyor ve tekrar bizim apartmana geçiliyor; böylece 4 atlamalı numaralama sistemi ortaya çıkıyor.

    Sonraki yıllarda böyle ayrıcalıklı bir evde oturmanın keyfini sürerken bir yandan da olmayan yangın merdivenini yaptırmak için çaba harcamaya başladım. Her yıl düzenli olarak apartman genel kurullarına katılarak yangın merdiveninin oldukça yararlı bir şey olduğunu savunmaya çalıştım.

    Fakat itiraf etmeliyim ki her genel kurul sonrası gururdan koltuklarım kabarıyordu. Komşularım ne kadar yaratıcı fikirler ürettiğimi, bunlara her zaman ihtiyaç olduğunu, hatta benim gibi kişilere hükümette bile ihtiyaç olduğunu belirtiyorlardı. E kim olsa biraz gurur duyar.

    Her ne kadar 10 yıl kadar bu gurur verici iltifatlandırma sürdüyse de yangın merdiveni kararı -mermer cephe kaplaması, doğalgaza geçiş, iç hacimlerin boyanması nedenlerle- bir türlü çıkmadı. Sonunda ben de 5,136,275 nolu patente konu olan “Yüksek Binalardan Aileleri Yangından Kurtarma Aparatı” satın alarak sorunu çözdüm. Galiba İstanbul’da yangın merdiveni yerine böyle bir çözüm uygulayan tek aile biziz, yani komşularımın dediği kadar da var.

    Bütün bu anlattıklarım e-devlet uygulamalarından önce (yani taş devri gibi) idi. Şimdi artık öyle değil. Yaşamımızın her safhasında artık bilgisayarlar var.

    Siz öyle sanın, esas felaket şimdi başlıyor!

    İşin içine insanlarımızın yanısıra insanlarımızın işlettiği bilgisayarlar da girince işler acaba düzelir mi derken sorumun cevaplarını yavaş yavaş almaya başladım. TC kimlik numaramı internetten almaya kalkıp da “böyle bir kişi bulunmamaktadır” mesajını alınca, bunun henüz teknolojiyi yeterince özümseyememe ve bir de yeterince yüksek teknoloji işin içine girmediği için doğan bir aksaklık olduğunu düşünmüştüm.

    Cevabı dün buldum..

    Nihayet aradığım cevap dün internetten geldi. Kadıköy belediyemizin internet sitesinde, uydu haritalarından yararlanılarak evimizin yerini bulabileceğimiz hatta fotoğrafını görebileceğimiz müjdeleniyordu.

    Bunca yılın deneyimiyle (yani evimiz konusundaki), bu işte bizim apartmana özgü mutlaka bazı gariplikler olacağını içgüdümle (evet bende var) hissettim. Ve de yanılmadım

    Adresimizi mahalle, sokak ve kapı numarası ile verip heyecanla beklerken karşıma bizim ev yerine caddenin karşısındaki manav çıktı. Her şey tıpa tıp tutuyor, fakat manav. Fotoğrafı bile tamam. Acaba bir numara aşağısı ya da yukarısı olur mu derken bambaşka caddelere düştüm tekrar geri gelip kurcalarken birden bire nasıl oldu bilinmez, başka bir arama imkanının olduğunu gördüm: Parsel sorgulama!

    İşte buldum dedim ve arayıp evin tapusunu buldum, ada, parsel vs öğrendim. Heyecanla mahalle adını ve ada numarası da girince artık apartmanın bulunduğu yere bir tık’lık mesafe kaldı. İşin tadını çıkarmak için yavaşça son bilgi olan parsel numarasını girmeye kalkınca “böyle bir parsel yoktur” ile karşılaştım.

    Bundan evvelki sorunlar küçüktü, komşular arasında çözülebilirdi. Bu defa iş devletle ve “tapun sahtedir” gibisinden bir mesaj aldım. Doğrusu buna inanmıyor da değilim. Bu kadar acayiplik normal tapu sahibi birisinin başına gelemez. Mutlaka bizim tapu sahte.

    (Daha sonra rastgele ararken tesadüfen bizim apartmanın yerini buldum ve fotoğrafına tıkladım. İşte o an tapumun sahteliğine iyice kani oldum. Fotoğraf başka bir yerdeki bir dükkanın fotoğrafıydı.)

    Ama uydu teknolojisi!

    Şimdi düşünüyorum. Tanrı bizi teknolojinin her türünden, özellikle de yükseğinden korusun. Çünkü teknoloji ilerledikçe bizim insanımızla arasındaki uyum sorunu büyüyor.

    Taş devrindeki insanların şaşırmadan becerebildikleri sıradan birer birer sayma işini bile karmakarışık hale getirebilen insanlarımızın eline uydu haritalarını verince neler olmaz.

    İyi bir hukukçu arıyorum.

    Aklıma gelenlere sövmeyi suç olmaktan çıkarabilecek ipuçlarını bana verebilecek bir hukukçu arıyorum. Bulayım ki, e-devlet diye iri iri laf edenlere, vizyon 2023 olarak şu cümleyi oluşturanlara iyice bir içimi dökeyim,

    Vizyon 2023

    Bilgi Toplumu olmayı sürdürülebilir kalkınmanın ana ekseninde kabul eden; bilim, teknoloji ve yenilikçilik (inovasyon) alanlarında yetkinlik, farkındalık ve üretkenliğin sürekli gelişimine odaklanmış, küresel seviyede yüksek rekabet gücüne sahip bir Türkiye“.

    Ben de aynen sizin.

    Pazar, Mart 12, 2006

    (14 Ağustos 2012 itibariyle bir not: Aradan geçen yıllarda -yine teknolojinin yardımıyla- epey gelişmeler oldu. Şöyle: 1989’da apartman girişinde, bina numarası olarak 81-1,  blok numarası olarak da M3A vardı. Bununla uzun süre idare ettik. 20 yıl kadar sonra, belediyemiz o numaranın biraz yanına yeni blok numarasını daha iri olarak yazdı: 5/A/A. Bina no yine aynı kaldı.

    Bir ay kadar sonra, adrese bağlı kimlik sistemini de kullanarak, evin bize ait olduğunu tescillemek için(!) e-devlet uygulamaları içinden http://bit.ly/m8ScL adresini kullanarak devletin tanımladığı kapı ve blok numarasını buldum. Artık bina ve blok numaraları kalkmış tek kod verilmişti: 5/A. Yalnız bu defa da, apartmanın bulunduğu cadde ismi değişmiş ve 24 küsur yıl evvel belediyenin onadığı ruhsattaki cadde -her ne kadar kapımız o caddede olmasa da- yeni caddemiz olarak verilmişti. Herhalde e-devlet, kapınızı o caddeye taşıyın demek istiyordu.

    Yıllar sonra, herkes gibi basit, akılda kalabilir bir apartman numarasına sahip olmanın gururunu içimde kutlamakla yetinemedim ve sipariş ettiğim bir şey için teslim adresi olarak e-devletin verdiği yeni adresimi verdim.

    2 günde teslim edilmesi gereken kargo 15 gün geçip gelmeyince, yine teknoloji yardımıyla Kayserili kargo firmasının telefonunu bulup kolinin ne zaman teslim edileceğini sordum. Cevap şöyleydi: “Beyim, biz o semti avucumuzun içi gibi biliriz, ama o cadde üzerinde öyle bir numara yok; kolinizi Kayseriye geriye yolladık“.

    Bütün bunları niye yazdım? Bazı konular uzmanlık gerektirir, para gerektirir, uluslararası ilişkiler gerektirir vs vs. Yer küresi üzerinde sabit bir noktaya adres vermek için bunlardan hiçbirisi gerekmez. Okur-yazar olmak yeterlidir. Şimdi aklıma gelen soruların sizin de aklınıza geldiğinden eminim.

    Bu arada hukukçu aramaya devam ediyorum.

    14 Ağustos 2012